çükübik ya da fikibok

Konu sahibi son olarak 13 gün önce görüldü
geçen gün bir yerde aşşşırı güzel duygusal bir söz okudum.
ne kadar da ben gibiydi...
onunla alakalı bir şeyler karalamak istedim ama zorlama olunca bıraktım.
epeydir uzunca bir şeyler yaz(a)mıyorum.
kafam darmaduman sanki böyle.
neyse...
dertleşmem lazım, upuzun böyle.
belki de sarhoş olmalıyım.
belki bir sahil kenarında dolaşırken...
bil(e)miyorum...

ne demiş teoman:

 
yine bir bayram ziyareti esnasında bilumum dede, nine, dayı, amca, hala, teyze vb. tarafından şahsıma yöneltilen evlilik sorularını başarıyla savuşturmuşumdur.....

 
abi kadinin biri onlyfanstsn on ayda 36 milyon euro kazanmış
görsen nasıl çirkin var ya, senin neyin eksik ondan ?
yok mu bir onlyfans açmamız
 


Benim için bölüm sonu canavarı dedem. Onu atlattım mı gerisi çerez gibi geliyor xd

hatta öyle bir bölüm sonu canavarı ki her cuma "hayırlı cumalar" için bizatihi aradığımda hiç sektirmiyor "yok mu oğlum daha bir şey" diye :(
abi kadinin biri onlyfanstsn on ayda 36 milyon euro kazanmış
görsen nasıl çirkin var ya, senin neyin eksik ondan ?
yok mu bir onlyfans açmamız
abi açarız açmasına da biz neyimizi göstereceğiz onu düşünüyorum :/
 
bir vazgeçişin hikâyesi...

bir insan sevdiğinden ne zaman vazgeçer ya da vazgeçebilir mi?

şarkılara konu olan, yürekleri dağlayan o eşik neresidir?
“olamam ben sensiz” derken ya da “canımdan geçerim senden vazgeçmem” derken nasıl oluyor da insan bu eşikten geçiyor kolayca!

bir bakış sonrası tüm bu zamanını benzerini geçirme ihtimalini göz ardı ederek geriye sarar insan. sığınılan tek bir bakıştır; bu bakışın sonrasında çok uzun zaman sonra benzerini hissetme konusunda ümidin bile kesilmeye başlanılmasının ardından artık olacağına ihtimal verilmeyen bir duyguya yönelik masum bir "acaba"dır. budur işte; bir ihtimaldir belki ama dönmek ihtimali yoktur artık, çünkü o gülüşler düş olmuştur.

peki ya ben!?

kim söylemiş bilmiyorum ama sevilen kişiden vazgeçme eşiği bundan daha güzel ifade edilemezdi:
“ben o kapıyı çalmayı, başkalarına nasıl açtığını gördüğüm an bıraktım.”


şarkısı da bu olsun mu o zaman:
her aşk kendini yaşar, çaldığın kapı kapanır sonunda
içinde bir sen bulursun, büyümüş anlamış yorgun

 
kedi aldım.
daha 3 aylık.
dün mamasıydı, tırnak makasıydı, tuvaletiydi, kumuydu, paspasıydı derken "lan kendime böyle bakmıyorum" dedim istemsizce petshopçuya.
o esnada orada bulunan kadın, "daha bu ne ki, mamasına para yetişmiyor" dedi.
irkildim.
sonra kendi kendime, yesin lan, ne olmuş yani dedim. kim yiyecek bu saatten sonra benim paramı dedim.
akşam getirdiler. önce bi evin her bir köşesini gezip, kokladı filan.
baş başa kalınca kanepe ile kalorifer peteğinin arasına girdi, hiç çıkmadı.
la olum gel, diyorum gelmiyor. alışkın değil tabi.
ya diyorum o kadar kanepe var, yatak döşek var; neden o daracık alanda iki büklüm duruyorsun diye kendimce kedi adına sorgulama yaptım.
sanırırım bulduğum cevap, daha fazla güvende hissetme içgüdüsü.
artık yatma zamanı gelmişti.
bir iki seslendim, gelmedi.
tuttum, getirdim. kaçtı gitti.
5-10 dakika sonra yorganın üzerinde bir şey gezinmeye başladı.
sonra koynuma doğru sokulmaya başladı.
kolumu filan yalıyor.
bu böyle devam etti epeyce bir süre
saat 2'ye geliyordu ve ben hala uyuyamamıştım, ne olur ne olmaz diye.
bazen sol tarafımda baş ucuma doğru yatıyordu, bazen de sağ...
sızmış kalmışım öylece.
sabah alarmın sesine uyandım.
baş ucumda ters dönmüş, patiler havada, bi çift minnacık göz bana bakıyordu.
işte o an dedim ki, "evet işte doğdu güneşim."
ağbi çok değişik bir duygu ya.
bu boktan hayatıma renk katacak anlaşılan.
şimdi evde tek başına takılıyor.
ulan inşallah akşam eve vardığımda evin altını üstüne getirmemiş olur.
bu arada adını rıfkı koymayı düşünüyorum.
 
vakti zamanında benden önce atanan arkadaşlar ikinci el bulaşık makinesi almışlar. gel zaman git zaman, iyi kötü makine işimi görmüştü. yaklaşık 2 sene önce başlatma düğmesi bozulmuştu. sanırım içindeki o çıt çıt eden zamazingosu neyse işte o kırılmıştı, tutmuyordu çünkü basınca. ama basılı tuttuğum vakit ise makine çalışıyordu. tek başıma yaşıyor olmam hasebiyle "la dedim zaten haftada hepi topu iki bardak, çatal bıçak, çanak çangır oluyor; onun için de koca makine mi çalıştırılır, zaten bulaşık biriktirmeyi de hiç mi hiç sevmem. elimde yıkarım ne olacak yani" diye geçiştirmiştim. ama yaşlılıktan mıdır nedir bu zaman zarfı içerisinde artık bu bulaşık yıkama seremonisi beni iyice sıkmaya başlamıştı. geçen gün servisi aradım. elimde bi bulaşık makinesi var. ben diyeyim 10 yıllık, siz deyin 15.... ya beyefendi o tarihi eser olmuş, antikaya dönmüş demeye getirip parçası bulunmazki onun dediler. ama yine de bi gelip baksınlar, belki basit bir arızası vardır diye çağırdım. tabi benim ev 5 katlı ve asansörsüz olduğu için usta ve çırak g*tleri soluya soluya çıktılar merdivenleri. neyse usta baktı etti. abi dedi bunun parçası yok. içindeki çıt çıt kırılmış. e ne olacak dedim. bi küçük kürdan neyim sokuver şu araya öyle çalışsın, sonra da çıkartırsın dedi. bu kadar bakın, evet. çok basit. borcumuz dedim. 150 tl dedi. ulan bi küçük kürdanın kutusu kaç para ki ak dedim içimden ama el mahkum. neyse en azından o kadar merdiven çıktılar. en azından ona sayarım deyip artık kabullendim.

sonra makine ile baş başa kaldım ve dedim ki "olum adem sen tam bir gerizekalıymışsın. şunu akıl edemedin ya sana değil 150, bin beş yüz de deseler müstehak. gerçi bazı bazı düğmeye basıyordum belki çalışır diye. o anlarda mesela düşünüyordum, lan böyle basılı tutunca çalışıyor aslında diye. ama işte bi tık ilerisini düşünmeyi akıl edememişim. o akıl edemeyişimin cezasını da mal gibi yaklaşık 2 sene elimde bulaşık yıkayarak çektim. 2 gündür atıyorum makineye hunharca bulaşık yıkıyorum. yemin ederim dünya varmış.
 
bugün 21 mart.
yeryüzünde hiçbir şeyin eşit olmadığı bir düzende en azından geceyle gündüzün eşit olduğu gün, bugün.
artık kışın bittiği, baharın geldiğinin habercisidir bugün.
yeryüzüne bahar gelmiş...
neyleyeyim gönlüme gelmedikten sonra.

 
'lambayı yakma, bırak!
Kalbe bir bıçak gibi giren hatıraların
dilsiz olduklarını anlıyorum.
Kar yağıyor
ve ben hatırlıyorum.'
 
insanın içinde büyüdüğü sosyo-kültürel ortam, sahip olduğu ya da olamadığı maddi ve manevi ögeler hayatının şekillenmesinde çok büyük bir faktöre sahiptir.

hani diyorlar ya insan 7'nde neyse 70'inde de odur diye. işte bu sözün özünde yatan budur.
sen hayata 7'sinde yokluk içinde başladıysan, çok büyük bir mucize olmadığı sürece hayatının geri kalan kısmı da böyle gidecektir.
belki kendimden yola çıktığım içindir böyle düşünüşüm.

insanın gelişimini etkileyen önemli birkaç husus vardır. zaman, çevre, kalıtım vs...
hepimiz bu koşullar altında şekilleniyoruz.
ben bu koşullar içerisinde en çok çevre faktörünü önemsemişimdir her zaman.
insanın içinde büyüdüğü toplumsal çevre onu en çok etkileyendir.
her ne kadar kalıtımsal bir örnek gibi olsa da ne demişler,
"ağaca çıkan keçinin, dala bakan oğlağı olur"

ağaca çıkmasının bir sebebi olan keçinin mutlaka geçerli bir sebebi olmalı.
eğer yokluğun kol gezdiği bir toplumsal yapıda büyüdüyseniz ya da bolluğun oluk gibi aktığı bir çevrede büyüdüyseniz dünya sizin için iki soyut kavramdan ibaret olacaktır. Varlık ve Yokluk.

Bu iki kavram yediğinizden içtiğinize, giydiğinizden çıkarttığınıza, izlediğinizden dinlediğinize sirayet edecektir.
etmişti de.
yokluktu çünkü bizim payımıza düşen o soyut kavram.

arabesk kültürünün bu toplumda bir dönem baskın olmasının en büyük nedeni de bu yokluk değil miydi!?
böyle bir çevrede büyüdüğüm için müzik zevkim de ister istemez arabesk kültürünün üzerine inşa edilmiştir.

üniversitede şebnem ferahlar, dumanlar, pentagramlar, metallicalar, teomanlar, anathemalar, sentencedler ve daha niceleri ile istanbullu bir rock manyağı hastası sınıf arkadaşım sayesinde tanışıp "abi bu çok iyi yaa, rockçıyız abi" moduna girsek de o bana her zaman "naber la tatlı su rockçısı" derdi. çünkü o da farkındaydı sonradan bir şey olunmuyordu. insanın geçmişi yakasını bırakmıyordu çünkü gittiği yerde.
en nihayetinde kot pantolon altına iskarpin ayakkabı giyip, rıza hoca'nın nalet olasıca "sosyal bilimlerde metodoloji" dersine giderdik.

çocukluğunda yurtseven kardeşler dinleyen adem, artık üniversiteli olmuştu ve Kurban dinliyordu?

o yüzden ne zaman bir yerde arabesk şarkıya denk gelsem "gözümde canlanır koskoca mazi"
işte o yüzden 7'sinde neysen 70'nde de osundur.
geçmişin yakanı bırakmaz. ne kadar da sonradan olduğum dediğin ne varsa hepsi yalan olur. özüne dönüverirsin.
hemen eski moduna girersin; çünkü senin hayatın arabesk, senin hayallerin varoş, sen yarattığın kendi gettonda gelişimini sürdürüyorsun.

aşklarımız bile yokluktu, hep platonik.
acılarımız ama varlıktı, hep acıtan.

işte yine bir gün ateş kırmızısı üstü açık cabrio impala 1959 model arabamla gettodaki platonik zenci manitamın evinin önünden usulca geçiyordum
arabanın teybinden,

"o eski eyalette beklerim seni,
üzülme nigga'm, affettim seni"


sesleri yükseliyordu.


ey gidi........

ekşi'de yıllar yıllar önce "30 yaşında hala metal dinleyen insan" başlığını görünce hadi lan ordan, olur mu hiç öyle şey; ben 50'me de gelsem rock dinlerim abi diyordum.
gerçekten sanırım böyle bir olgu varmış. 30'unu geçtikten sonra insan biraz daha sakin bir şeyler arıyor hayatta.

mesela 25 yaşında sorsalardı ne isterdin bu hayatta diye, para derdim. şimdi sorduklarında huzur istiyorum abi diyorum. düşünsene her şeyin para olduğu bu dünyada kimse çıkarıp da para vermiyor mesela. çok değerli güya. peki ya huzur? abi bana bi huzur verin diyorsun, onu da vermiyorlar. demek ki o daha da değerli. bu nasıl dünya lan böyle.

alıntıyı yaptım çünkü 2023 yılında en çok hangi parçaları, kimleri dinlemişim özetini görünce; direkt bu alıntıdaki iletim aklıma geldi.
artık rock/heavy metal gürültülü geliyor bana. ha dinlemiyor muyum! elbette dinliyorum; ama bir sago kadar değil artık. farkında olmayarak bu sene en çok sago dinleyen adam olmuş olabilirim memlekette.

WhatsApp Image 2023-12-07 at 13.41.16 (1).jpeg

WhatsApp Image 2023-12-07 at 13.41.16 (7).jpeg

belki bi sevgilimiz yoktu ama işte liseli ergen halleri ve platonik aşklar silsilesi içinde sürüklenip giden bir gençlik...
ergenliğin getirdiği depresif haller filan...
tabi biz süper liseli olduğumuz için düz liseli hanzolardan bir farkımız olmalıydı da.
sınıflarımız ayrı kattaydı mesela.
sıralarımız ise özel kolej sıraları gibi tekliydi, çekmeceli filan.
listening dersleri için gıpgıcır, kırmızılı, dokunmatik ekranı filan olan bir teybimiz bile vardı ki dokunmaya kıyamazdık bozarız diye.
neyse.
o teyp sayesindedir ki işte birçok şarkıyı dinleme fırsatına erişmiştik.
yoksa müzikle, radyoyla filan tek alakam, tarlada çalışırken trt fm dinlemekten öteye gitmeyen biriydim.

geçen buraya göksel'in lütufsuz yaz adlı albümünden alıntı ekleyince aklıma 11. sınıfta kendisinin depresyondayım şarkısıyla ilgili bir anım aklıma gelmişti.
ne zaman bir göksel şarkısı denk gelse "sanırım ben bu kadına aşığım" derim içimden gizlice.
ve hiçbir zaman inanmak istemem kendisinin 50 yaşında olduğuna.
çok güzel kadın abicim ya.

yine bir o teyp sayesinde kendisinin körebe albümünde yer alan depresyondayım şarkısını dinlemiş olmalıydım.
dediğim gibi, klasik liseli ergen halleri, platonik aşklar filan silsilesi...
bu akşam ölürüm şarkısının üzerinden 2 yıl geçmesine rağmen etkilerini iliklerimize kadar hissediyorken, üzerine bir de bu şarkı...
depresyon içinde depresyon...
her ne kadar düz liseli hanzolardan şeklen farklı olsak da ruhumuz bir kere hanzoydu.
ama yine de bir farkı olmalıydı ama.
şarkıyı birkaç dinledikten sonra o bize özel olan siyah metal, çekmeceli, üzeri beyaz olan sırama grafiti olarak kocaman depresyondayım yazmıştım.
o beyaz zemin üzerinde öylesine güzel gözüküyordu ki baktıkça daha çok depresyona giriyordum.
bir gün sınıf araması için dersin ortasında içlerinde hiç sevmediğiniz 2-3 tane öğretmenin de olduğu bir grup öğretmen sınıfa daldı.
tek tek çekmecelere, çantalara filan baktılar.
bana gelince sıranın üzerindeki o canım grafitiyi gördü bir tanesi.
ne yazıyor diye sorunca "depresyondayım" hocam dedim.
kafayı kaldırdı, sınıfın öbür ucundaki meslektaşına "sıranın üzerine yazı yazmış hocam" dedi.
sınıfın öbür ucundaki, "ne yazmış!?" diye kükredi.
tepemdeki, "depresyondaymış keh kehh kehhh"
kızardım, bozardım...
sınıfta kikirdemeler filan...
sil bunu çabuk dedi tepemdeki.
ve o gün yüreğim parçalanırcasına, bir anayı yavrusundan ayırırcasına böğrüme bir acı, bozağıma bir yanma...
istemeye istemeye de olsa o yazıyı silmiştim sıramın üzerinden.
işte ondandır ki geçmişimiz hep bi depresyon hep bi acıdır vesselam...
geçmişimi silkeyim...............

bu da böyle bir anımdır.



boşuna bu kadına karşı boş değiliz.

WhatsApp Image 2023-12-07 at 13.41.16 (2).jpeg

dedim ya bi huzur vermiyorlar diye. ruh halimizde yine her sene olduğu gibi bu sene de şaşırtmadı bizi.

WhatsApp Image 2023-12-07 at 13.41.16 (5).jpeg

sanırım mezarda bize huzur gelecek.....
 
Geri