çükübik ya da fikibok

Konu sahibi son olarak 14 gün önce görüldü
Videoları gördükçe Palandöken’e olan özlemim artıyor.
Bu ara hep bişeylere özlem duyuyorum
Nolacak benim bu halim.
 
kamsjsjsmsösödl sabah sabah kahkaha attım Adem ya:D
Sürekli yemek düşünmesi,olabilir.
 
eşşşek kadar adam olmuştum. ama hala 3 kuruş paraya (bkz: karın tokluğu) çalışıyordum. çünkü seviyordum öğrencilerimi, mesleğimi. 5 senede herhalde elimden 1.000'e yakın öğrenci geçmiştir. belki de daha fazla. düşünsenize her gün binbir türlü insanın binbir türlü derdiyle uğraşıyorsunuz. neredeyse çoğunun özellikle üniversite hayatlarına doğrudan etki yaptım. analarıyla ayrı babalarıyla ayrı konuştum. sıkıntılı da bir işti aslında. övünmek değil aslında amacım; ama sayemde kaymakam olan da var, fizyoterapist de, öğretmen de, doktor da, işsiz de. evet, işsiz de yaptım, şöyle ki bir baltaya sap olamayacak adamı bile bir şekilde kazandırmaya çalıştım hayata ama sonraki tercihleri tabiki de kendi ellerinde olduğu için bir şey yapamıyor insan.

yol ayrımına gelmiştim artık.

artık bir şeylerin değişmesi gerektiğini, hayatımın böyle gidemeyeceğini anlamaya başlamıştım. o zamana kadar duygusal davranıyordum hep ama artık gerçeklerden kaçamıyordum. o gerçekler beni kpss'ye girmeye itti maalesef. gerçi sonra iyi ki dedim; ama, işte ama.

sen kalk, 5 sene birilerinin hayatını değiştirmek için uğraş, gece gündüz demeden çabala, hayatlarındaki dönüm noktalarında bulun; ama kendi dönüm noktanda her şeyi berbat et. neresi nedir, hangi kurum nedir diye pek incelemeden tercihleri sıralayıvermiştim. ee terzi kendi söküğünü dikemez(miş) dikemedik.

3 ay gibi çok kısa bir sürede, sadece üniversiteye hazırlıktan kalma bilgileri güncelleyerek sınava girip, kazandım. sıra geldi tercihlere. iyi de bir alım vardı aslında ama işte artık o an demekki insanın gözü kararıyormuş. o an anladım o çocukların tercih dönemlerinde niye saçmaladıklarını. bir sürü yer yazdım. 31 adet sosyolog alıyorlardı o sene ve ne kadar bahtsiz bir adamım ki 31. kişi olarak yerleştim. evet 31. ulan dedim ne cenabet bir adamım yaa :/ ama tabi bir yandan da sevinçten deliriyorum.

sonraki alımlarda fark ettim ki eğer bu tercihlerde yerleşmeseydim, bir sonrakinde liste başı olacağım için direkt antalya'ya kendi memleketime yerleşecektim. kader kısmet işte. nasipten öte köy yok demişler.

2013'ün ağustos ayıydı buraya geldiğimde. üniversiteden sonra ikinci kez gurbete düşmüştüm. ama bu sefer iş çok ciddiydi. yani şöyle düşünün mesela: soruyorlar "nerelisin?" antalyalıyım deyince adamlar şok oluyordu. onlar şok oldukça ben daha bir beter oluyordum. önceden sevinçten deliriyordum, şimdi artık sadece deliriyordum. yani bildiğin sahra çölü'nden kalkıp, grönland'a gelmiştim. ilk başlarda az çok çoğu şey yolundaydı. ama o ilk kış geldi ya işte o zaman işler değişti. erzurum oldu bana erzulüm. abi insanın burnunun içindeki kıllar bile donar mı :/ nasıl geçecek lan burada zaman derken 6 sene geçmiş. sabah akşam küfrediyordum. nasıl bi memleket lan burası diye. artık duyarsızlaştım epey bi. ha hiç mi iyi yönleri olmadı oldu anasını satiyim. bi antalyalı olarak daha hiç palandöken'e çıkmayan erzurumlar'a nispet yaparcasına kayak ve snowboard yapmasını öğrendim. olum düşünsene antalyalısın ve yüzme bilmiyorsun, utancımdan insan içine çıkmam lan :d bi iyi tarafı bu oldu yani.

niye bu satırları yazdım bugün. işe gelirken, serviste radyoda erkan oğur çalıyordu. gurbet dedim ya işte. zor geliyordu yine de ne kadar duyarsızlaşmış olsan da; çünkü sevdiklerin yok yanında.


bkz: pencereden kar geliyor
 
merhaba. ben yazmayan kalemleri hala kalemliğinde muhafaza eden adam

ab02d1bd6d71ed3416a7f55c78cbf442.jpg
 
bizim evde her zaman ben küçükken erken kalkılırdı.

çünkü çiftçi ailesi olmak bunu gerektiriyordu. her ne kadar biz çocuk olduğumuz için bu hiç hoşumuza gitmese de mecburduk buna. zaten okuyup "bir baltaya sap olmak" istememdeki en büyük etken de budur. mesela evin en büyük erkek çocuğu olarak keçileri hep ben otlatmaya götürürdüm. en büyük dediğime de bakmayın ha 7 - 8 yaşlarında filanım işte. ya hiç sevmezdim bu tarım marım işlerini. hep başkalarının hayatına özenirdim. o portakal ağaçlarının gölgesine uzanıp, başka başka hayatların hayalini kurardım mesela her zaman.

işte bu her zaman erken kalkılan zamanlarda hemen televizyon açılırdı evde. daha doğrusu biz açardık. o zamanlar hatırlar mısınız bilmem ama kanallarda hep peşi sıra müzik çalınırdı. muazzez abacılar, müzeyyen senarlar, muazzez ersoylar filan. mesela ne ilginçtir ki (çocukluk işte) "muazzez ersoy ile muazzez abacı arasında ne fark var ki" diye düşünmüşümdür hep. bazı sabahlarda sırf o müzikleri dinleyebilmek için kalkar kalkmaz televizyonu açardım.

bilinçaltıma yerleşen ve beni bu satırları yazmaya iten, hafızamda oldukça duygusal açıdan büyük yer kaplayan şarkılardan birisi de şükriye tutkun'a aittir. geçen gün şans eseri dinledim bu şarkıyı. ve o günlere ışınlandım resmen. ayaz bir kış sabahıydı ve henüz güneş doğmamıştı, babam sesleniyordu "kalkın gaari iş var"

bkz: bu genç yaşta denizlere attın ya beni
 
merhaba. ben, yenmese de her sabah kahvaltı masasına bırakılan reçel tabağı


e29d91d0d0a4bd83a7ec470931eb1301.jpg
 
küçücük köy çocukları hayallerindeki kütüphanelerine kavuşsun diye
yağmur, çamur demeden
yaz, kış demeden
gece, gündüz demeden
dere tepe demeden
anadolu'yu karış karış dolaşmıştım.
ve şimdi o biten kütüphaneleri geziyorum.

Bitlis/Mutki/Uran köyü

9aee827ea7c124b941018d7d7fcdfa1d.jpg


190eee90c8148810d58bf12a65e141c9.jpg


c33c0bebd840fe7e4fe47cd791371730.jpg


4e99c00ca4e88b1b5413fa14df3c7534.jpg



her ne kadar bazılarını beğenmesem de birçoğu için herkes müteşekkir.
 
Geri