eşşşek kadar adam olmuştum. ama hala 3 kuruş paraya (bkz: karın tokluğu) çalışıyordum. çünkü seviyordum öğrencilerimi, mesleğimi. 5 senede herhalde elimden 1.000'e yakın öğrenci geçmiştir. belki de daha fazla. düşünsenize her gün binbir türlü insanın binbir türlü derdiyle uğraşıyorsunuz. neredeyse çoğunun özellikle üniversite hayatlarına doğrudan etki yaptım. analarıyla ayrı babalarıyla ayrı konuştum. sıkıntılı da bir işti aslında. övünmek değil aslında amacım; ama sayemde kaymakam olan da var, fizyoterapist de, öğretmen de, doktor da, işsiz de. evet, işsiz de yaptım, şöyle ki bir baltaya sap olamayacak adamı bile bir şekilde kazandırmaya çalıştım hayata ama sonraki tercihleri tabiki de kendi ellerinde olduğu için bir şey yapamıyor insan.
yol ayrımına gelmiştim artık.
artık bir şeylerin değişmesi gerektiğini, hayatımın böyle gidemeyeceğini anlamaya başlamıştım. o zamana kadar duygusal davranıyordum hep ama artık gerçeklerden kaçamıyordum. o gerçekler beni kpss'ye girmeye itti maalesef. gerçi sonra iyi ki dedim; ama, işte ama.
sen kalk, 5 sene birilerinin hayatını değiştirmek için uğraş, gece gündüz demeden çabala, hayatlarındaki dönüm noktalarında bulun; ama kendi dönüm noktanda her şeyi berbat et. neresi nedir, hangi kurum nedir diye pek incelemeden tercihleri sıralayıvermiştim. ee terzi kendi söküğünü dikemez(miş) dikemedik.
3 ay gibi çok kısa bir sürede, sadece üniversiteye hazırlıktan kalma bilgileri güncelleyerek sınava girip, kazandım. sıra geldi tercihlere. iyi de bir alım vardı aslında ama işte artık o an demekki insanın gözü kararıyormuş. o an anladım o çocukların tercih dönemlerinde niye saçmaladıklarını. bir sürü yer yazdım. 31 adet sosyolog alıyorlardı o sene ve ne kadar bahtsiz bir adamım ki 31. kişi olarak yerleştim. evet 31. ulan dedim ne cenabet bir adamım yaa :/ ama tabi bir yandan da sevinçten deliriyorum.
sonraki alımlarda fark ettim ki eğer bu tercihlerde yerleşmeseydim, bir sonrakinde liste başı olacağım için direkt antalya'ya kendi memleketime yerleşecektim. kader kısmet işte. nasipten öte köy yok demişler.
2013'ün ağustos ayıydı buraya geldiğimde. üniversiteden sonra ikinci kez gurbete düşmüştüm. ama bu sefer iş çok ciddiydi. yani şöyle düşünün mesela: soruyorlar "nerelisin?" antalyalıyım deyince adamlar şok oluyordu. onlar şok oldukça ben daha bir beter oluyordum. önceden sevinçten deliriyordum, şimdi artık sadece deliriyordum. yani bildiğin sahra çölü'nden kalkıp, grönland'a gelmiştim. ilk başlarda az çok çoğu şey yolundaydı. ama o ilk kış geldi ya işte o zaman işler değişti. erzurum oldu bana erzulüm. abi insanın burnunun içindeki kıllar bile donar mı :/ nasıl geçecek lan burada zaman derken 6 sene geçmiş. sabah akşam küfrediyordum. nasıl bi memleket lan burası diye. artık duyarsızlaştım epey bi. ha hiç mi iyi yönleri olmadı oldu anasını satiyim. bi antalyalı olarak daha hiç palandöken'e çıkmayan erzurumlar'a nispet yaparcasına kayak ve snowboard yapmasını öğrendim. olum düşünsene antalyalısın ve yüzme bilmiyorsun, utancımdan insan içine çıkmam lan :d bi iyi tarafı bu oldu yani.
niye bu satırları yazdım bugün. işe gelirken, serviste radyoda erkan oğur çalıyordu. gurbet dedim ya işte. zor geliyordu yine de ne kadar duyarsızlaşmış olsan da; çünkü sevdiklerin yok yanında.
bkz: pencereden kar geliyor