Coolumsu kimdir?

Konu sahibi son olarak 1338 gün önce görüldü
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Tanrı neden öldü?
Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü, miladi 4. yüzyıldan itibaren Roma imparatorluğu ve Kilise aracılığı ile Batı toplumlarına egemen olan Hristiyan Tanrı imgesinin (Teslis=Baba-Oğul-Kutsal Ruh) öldüğünü, çürüdüğünü, itibarını ve otoritesini yitirdiğini ifade eder. Bu (ölüm-öldürülme-çürüme) süreç sekülerleşme-modernleşme olarak ifade edilir. Heidegger, bu söz üzerine bir kitapçık yazmıştır ( Nietzsche’nin Tanrı Öldü Sözü, çev: L. Özşar, Bursa, 2001). Heidegger diyor ki: “Bu söz, Batı tarihinin iki bin yıldır süregelen yazgısını dile getirir.” (s.15) Nietzsche’nin, Hristiyanlığı şöyle anladığını söyler: “Nietzsche için Hristiyanlık, Kilisenin tarihsel, dünyevi, politik bir görünümüdür. Kilisenin egemenlik iddiası Batı insanlığını ve Yeniçağ kültürünü biçimlendirmeyi de içerir. Bu anlamda Hristiyanlık, Yeni Ahit’e inananların Hristiyan’ca yaşaması ile aynı değildir. Hristiyan’ca olmayan (Latin-Pagan=Roma) bir yaşam, Hristiyanlığı onaylayıp onu güç aracı olarak kullanmıştır.” (s.20) Tanrı’nın ölümü ile meydana gelen değişmeyi de şöyle özetler: “Tanrı’nın ve Kilise Babalarının (papazların) sarsılan otoritesinin yerine “vicdan” otoritesi geçirilir. Aklın otoritesi, zorla kabul ettirilir. Toplumsal içgüdü ayaklanır. Duyuüstü (aşkın-metafizik) dünyanın yerini tarihsel ilerleme alır. Ahiretteki ebedi mutluluğun yerini çoğunluğun dünyadaki mutluluğu alır. İbadet istenci, yeni bir kültür yaratma ya da uygarlığın yayılması için cesaretlendirmeler ile çözülür. Bir zamanlar Tanrı’ya has olan yaratıcılık, insan eylemlerinin ayırt edici niteliğine dönüşür. Daha sonra da bir sıçrayışla işletmelerdeki girişimciliğe dönüşür.” (s. 21).
Bu ölümün nedeni üzerine E. M. Cioran, “Yeni Tanrılar” (çev: M. Erşen, İstanbul, 2017) adlı kitabında şöyle diyor: “Kilise, sadakat ruhu ile “yoldan çıkmışlar”ı yok etme yoluna gitti ve dört asır boyunca işkence gördükten sonra, on dört asır işkenceci olmaya soyundu. Uzun ömrünün sırrı/mucizesi budur. Şehitlerin öcü, hiç bu kadar sistemli, bu kadar şevkle alınmadı.” (s. 33-34), “Gaddarlık sermayesini çarçur eden bir Tanrı’dan artık kimse çekinmez; kimse ona saygı duymaz.” (s. 38), “Hristiyanlık, kendisi olmayan her şeye duyduğu nefretle teşekkül etti ve serpildi; bu nefret, kariyeri boyunca onu ayakta tuttu; kariyer sona erince, nefreti de sona erdi.” ( s. 39). C.G. Jung ise, Hristiyanlığın, insandaki hayvansı tabiatı aşırı derecede baskı altına aldığını ve Hz İsa’nın kendi içgüdüsel/doğal yanını yaşamayarak “psikolojik günah” işlediğini söyler. (J. Beebe, Psikolojik Tipte Enerjiler ve Örüntüler, çev: H. Aral, Ank., 2019, s. 284)
Ölümün faturası
Tanrının ölümünü, Nietzsche, “Çöl büyüyor; vay haline çölü görmezden gelenlerin!” diyerek “çölleşme” olarak niteledi. (Nietzsche, Zerdüşt Böyle Buyurdu. Çev: T. Oflazoğlu, İstanbul, 1997, s. 358). Martin Buber, “Tanrı Tutulması” olarak; K. Marx, “Katı olan her şeyin buharlaşması”, T.S. Eliot “Çoraklaşma” olarak niteledi. Tanrının yerinden edilmesinden sonra o boşluğu Hümanizm, Güç İstenci ve Aydınlanma olarak insan doldurdu. Bu dönemde yaratılan modern Teknoloji, “Ge-stelle=çepeçevre kuşatma (Heidegger)” olarak insanlığı “Tekno-city”lerde ipekböceği kozası gibi kafese kapattı. Batı, kolonyalizm/emperyalizm ile dünyayı sömürgeleştirdi. Kapitalizm yaratmış olduğu narsizm, şizofreni ve depresyon ile insanlığı kendi özüne yabancılaştırdı. Altmış milyon insanın öldüğü iki Dünya savaşı yaşandı. Faşizm ve Komünizm gibi iki insanlık dışı ütopya yaratıldı. Son olarak da paganizme-nihilizme (postmodernizm) teslim olundu.
Allah’ın durumu
a- Tarihte-teolojide Allah
Kur’an’da “Esmau’l-Hüsna” (99 isim-sıfat) ile müminlere “Adalet ile yoğrulmuş Rahmet (Rahman)” olarak tanıtılan Allah, daha sonra teşekkül etmiş olan İslam İlahiyatında (İslami ilimler) değişik şekillerde tasavvur edilmiştir. Kelam ekollerinden Eş’arilik Allah’ı “Hikmetinden sual olunmaz” bir kral gibi tasarlamış (Kadercilik); Mutezile O’nu “Adalet” ile tasavvur etmeye çalışmış; Maturidilik ise, “Hikmet” kavramı ile bir tasavvur yaratmıştır. Tasavvuf, -Eş’ariliğe bağlı olduğu nispetle- Kâdir-i mutlak, Âlim-i mutlak ve Mürîd-i mutlaklığına bir de Merhamet eklemiştir. Felsefe, O’nu “Vacibu’l-Vücut” sıfatı ile -Yunan Felsefesinin etkisi ile- daha ziyade “ontolojik” bağlamda ele almıştır. Fıkha gelince, orada daha ziyade otoriter bir “Kadı” imgesi egemen olmuştur. Kelam, Fıkıh ve Felsefede ilişki, kavramlar aracılığı ile (itikat) kurulurken; Tasavvufta ilişki, canlı (ahval-makamat) kurulmuştur. Yalnız, Tasavvuf da öncelikle bir kavram/tasavvur barındırdığı için (Mutlak irade-Vahdet-i vücut), ilişkinin Kur’an çerçevesinde olduğu şüpheli/tartışmalıdır.
Kur’an’da Allah, değişik isim, sıfat ve fiiller ile insanlara tanıtılırken; O’nun ile kurulacak ilişkinin de ahlaki duygusal değerlilik yaşantılarına (huşu, haşyet, şükran, sevgi, korku, güven…) dayanan canlı bir “iman” ilişkisi olması gerektiği vazedilir. Bu ilişkiye ihtimam gösterilmediği takdirde yok olacağı ihtar edilir: “İman edenlerin Allah’ı düşünerek zikretmekten ve kendilerine inen hakikatten dolayı kalplerinin ürpermesi gerekmez mi? Siz, daha önce kendilerine kitap verilip de –aradan uzun zaman geçtiğinden dolayı- kalpleri katılaşan gibi olmayın. Zira onlardan birçoğu fasık oldular.” (57/16). Kitap Ehli (Yahudiler ve Hristiyanlar), gerek Tanrı imgesini –yorum yolu ile- tahrif etmek; gerekse, zamanın geçmesi ile imanlarını “Akait” e dönüştürerek kaybetmeleri gibi, benzer bir durum Müslümanların başına da gelmiştir. Jung’un dediği gibi: “Bir içsel durum, bilinçli hale gelmediğinde, dışta “kader” olur.” (J. Beebe, Psikolojik Tipte Enerjiler ve Örüntüler, s. 273) Kur’an’da Allah ile kurulan canlı iman-amel ilişkisi “Takva” kavramı ile ifade edilir.
İslam’ın “Tevhit” vurgusu, siyasal alanda hilafet ve saltanat olarak (Zıllullahi filard) Sünnîlikte; İmam ve Ayetullah olarak da Şiilikte “Tek Adamlık”ın meşrulaştırılmasında kullanılmıştır. Oysa Kur’an, siyasette şirk koşmayı/şûrayı önermişti. (3/159,42/38). İbadet-i mersume/ritüeller (Namaz-Oruç-Hac) ile Ahireti satın alma itiyadında olan müminler, “kul hakkı”na pek fazla ihtimam göstermezler. “Hikmetinden sual olunmaz” yani “Kader” ve “Tevekkül” inancı ile kendinin birçok günahını Allah’a yüklemekten çekinmeyen müminler, “Haşâ” diyerek bazen de vicdanının sesini dinleyerek iftiradan kaçınır.
b- Günümüz İslam dünyasında Allah
İslam’ın özü/cevheri ile geçen yüzyılın başındaki mesafeyi Mehmet Akif, “Safahat” adlı manzum eserinde şöyle tasvir ediyor:
“Şehamet(yiğitlik) dini, gayret dini, ancak Müslümanlıktır;
Hakiki Müslümanlık, en büyük bir kahramanlıktır.
Korkaklık, meskenet, dünyada sığmaz ruh-u İslam’a,
Kitabullah’ı şahit eyledim –gördün ya- dâvâma.
Görürsün, hissedersin, varsa vicdanınla imanın!
Ne müthiş bir cesaret(hamaset) çarpıyor göğsünde Kur’an’ın!
O vicdan nerededir, lakin? O iman kimde var?…Heyhat!
Ne olmuş, ben de bilmem, pek karanlık şimdi hissiyat!
O imandan velev pek az nasip olsaydı millette,
Şu üç yüz elli milyon halkı görmezdin bu zillette!
O iman ittihat isterdi bizden, vahdet isterdi…
Nasıl “Bünyan-ı mersus(perçinlenmiş)” olmamız lazımsa gösterdi.
Peki, bizler ne yaptık? Kol kol olduk, tarumar olduk!
Nihayet bir basit bir çarpma ile düştük, yerle bir olduk!
O iman kuvvet hazırlamayı emretmişti… Lakin biz
“Tevekkelna(Sana tevekkül ederiz)” deyip, yattık da kaldık böyle aciz.
O iman, farz-ı katidir diyor tahsil –i irfanın…
Ne cahil kavmiyiz biz Müslümanlar, şimdi dünyanın!
O iman, güzel ahlakın en büyük hâmisi olmuşken…
Nemiz vardır faziletlerden; nemiz eksik reziletlerden?
…”(Mehmet Akif, Safahat. İst.1981.s 323)
Akif’in bunları söylediği tarihten itibaren yaklaşık yüz yıl geçti. Allah ile ilişkileri (iman içeriği-Allah tasavvuru) problemli olan Müslümanlar, o imanlarının gücü ile bağımsızlıklarını kazanmış olsalar da; Tanrının ölümünün sonucu olarak ortaya çıkan atmosfer, iklim, çağın ruhu (zeitgeise) ve topoğrafya bütün yeryüzünü kaplamıştır: Teknoloji, ulaşım-iletişim, ekonomi (kapitalizm), şehir-mimari (metropol-tekno-city), toplumsal-politik örgütlenme tarzları olarak ulus devlet, milliyetçilik, kültürel psikoloji (kimya-halet-i ruhiye) olarak postmodernizm (paganizm-nihilizm). Böyle bir dünyada doğal olarak Allah, Müslümanlar için de büyük ölçüde “tutulmuş” veya “unutulmuş”tur. Yani canlı iman etmenin maddi (ayetler-doğa) ve manevi (mana-düşünme-duygu) koşulları zayıflamıştır. Hafızalarda mevcut olan tarihsel/teolojik Allah imge/tasavvurları ise, Batı tarafından politik ve ekonomik olarak sıkıştırılmış Ortadoğu’da-Selefîlikte “Orduların Rabbi” (Tevrat-Yahwe)’ne benzer hale evrilmiştir. Böyle bir Allah imgesine sahip olan İŞİD/DAİŞ, “Allahu Ekber” nidaları ile ibadethaneleri (Cami-Havra-Kilise) havaya uçurmaktadır. Diğer yerlerde ise, zayıf imgesellik (itikat-akait) olarak varlığını sürdürmektedir.
Türkiye’ye gelecek olursak, burası, Allah’ın/İslam’ın/Şeriatın 1400 yıldır egemen olduğu coğrafya ile öldürülen Tanrı’nın (Batının) coğrafyasının sınır hattı ve savaş alanıdır. Burada Allah, seküler çevrede yaşlı/sakallı bir bilge (deizm); muhafazakârlarda “Bilge Kral” olarak hafızalarda varlığını sürdürüyor. Minarelerden okunan ezanlar, günde beş kez Allah’ı halkımıza hatırlatmaktadır. Halkımızın günlük konuşmalarında sık sık kullanmış olduğu: “Allah, Allah!”, “Allah var”, “Allah Kerim”, “Allah göstermesin”, “Allah geçinden versin”, “Allah yardım etsin”, “Allah kolaylık versin”…gibi ifadeleri, Allah’ın ülkemizde yardım, merhamet, misafirperverlik, adalet gibi ahlaki iyiliklerin kaynağı olarak insanların kalbinde yaşamaya devam ettiğini gösterir. Ancak canlı iman olarak O’nunla “ilişkiye” girmenin maddi ve manevi (psikolojik) koşulları büyük ölçüde zayıflamış durumdadır. Kur’an’da mevcut olan “Rahmet ile yoğrulmuş adalet (Rahman)” tasavvurunu, “Hikmetinden sual olunmaz” tasavvuru ile değiştirme sorunu, âlimlerin-düşünürlerin görevi/sorumluluğu olarak ortada durmaktadır. “Şah damarımızdan bize daha yakın olan” (50/16) O’nun ile canlı iman ilişkisine girmek ise, -zor koşullara rağmen- insanımıza kalmıştır.

İlhami Güler
 
İslamiyet’te Ulemanın (Fakih-Mütekellim-Muhaddis-Müfessir) resmi olmayan ilmi otoritesinin ötesinde kurumlaşan Siyaset-Şeriat ve Tasavvuf kategorilerinde meydana gelen dönüşümü, felsefeci-düşünürümüz Nurettin Topçu şöyle tasvir etmektedir: “Asırlar arasında İslamın ruhu, katı kaidecilikle, taassubun tehditleriyle, saltanat ve merasim gurur ve tahakkümü ile eritildi. Din müesseseleri, dinin ruhundan tamamiyle sıyrıldı. Din elbisesine bürünmüş, dini kaidelere bezenmiş devlet ve dünya müesseseleri halini aldı. Bunların etrafında bir istismarcı bir din adamları sınıfı teşekkül etti. Bu adamlar, iç yapısını yüzyılların yıprattığı devletle el ele vererek ve onun manevi kudreti halinde sömürme sahalarını mütemadiyen genişlettiler… Asrımızın (20. yüzyıl) başlarına kadart sürüp gelen ve İslam’ın ruhuna tamamen aykırı olan bu maddeci din saltanatı, seküler bir devrimle yıkıldı. Ancak onun kini yok olmadı; varlığının derinlerine gömülen kini ve istismar emelleri, yeniden canlanma gününü bekledi. Çünkü onun kini ve istismar emelleri gibi, halkın da din ihtiyacı yok olmamıştı. İnsanda doğuştan varolan bu en derin ruhî ihtiyacın istismarcıları, hayat sahnesine tekrar çıkarlarken; eskisinden farklı olarak, kendilerinde kültür kırıntıları dahi yoktu. Bugün İmam Hatip okullarındaki gençliğe verilen kültürü bile çok gören Süleymancı, vesaireci sözde İslam alemdarları, karış karış vatana yayılmış bulunuyorlar. Kimi teğannici, kimi propagandacı, kimi büyücü ve üfürükçü… Ancak hepsi politikacı, hepsi sömürücü, hepsi samimiyetsiz ve hepsinin koltuklarında birer balta saklanan önderler, cemaatlerini bir bataklıktan öbürüne saplamak için bir birleriyle yarışıyorlar (Bugün yaşasaydı rahmetli Topçu Fetö, Menzil, Cübbeli….hakkında neler derdi?). Cemaat(ler)in içinde dini şekillere bürünmüş bir sanatçılık yol alır ve onu uyuştururken; liderleri, zavallı halkı ve dinci gençlik zümresini kin ve intikam duygu ve emelleri ile kışkırtıyorlar.” (N.Topçu, İslam ve İnsan. İst. 1973. S 8-9) “Din mataryalistleri ve pozitivistleri, ona ruhun değil de, duyuların ve beden uzuvlarının dinini tanıtmışlardır. Din bezirganları da, soygunculuklarını devam ettirmek için, taassuptan faydalanarak gençliği ve bütün milleti bu yolda tahrik unsuru olarak kullanmaktadırlar. Bunlar, dini neşriyat (ve medya. İG) ile din ticareti yaparak cehalet ile taassubu, memleket havasına durmadan saçıyorlar. Din irşatçısı olarak geçinen ve sayıları mütemadiyen artan bu sahtekâr ve cahillerin bertaraf edilmesi gerekiyor.” (N.Topçu, a.g.e. s11) Topçu, fikirlerine kendinin de katıldığı Alman düşünür Ludwing V. Mises’ten şu alıntıyı yapar: “Müslümanlık, bugün müminlerine namaz kılmak, oruç tutmak, (Hacca gitmek. İG) gibi birtakım hareket kaideleri (ibadetler) veren ölü dinlerdendir. Bundan daha öteye gidemiyor; ruhlara hiçbir gıda veremiyor; sanki ruhunu kaybetmiş gibidir.

Yalnız birtakım hukuk ve hareket kaideleri sunmaktadır. Müminleri, içerisinde pek zor teneffüs edilen geleneksel bir hayatın örfleriyle kaidelerinden örülmüş bir ağın içerisine hapsedilmişlerdir. Onların içsel dileklerine hiçbir doyum getiremiyor. Ruhu eziyor; onu ne yükseltiyor, ne de kurtarıyor. Yüzyıllardan beri islam dünyasında dini hareket görülmüyor. İslam, hâlâ Arap istilaları devrinde olduğu gibidir. Neşriyat ve tedrisatları, hep aynı şeydir; bunlar, din adamlarının dairesinin dışını aydınlatmamaktadır. Büyük ruhlar yetiştirmiyor. Müslümanları birbirlerine bağlayan yegâne bağ, başka dinden olanlara karşı düşmanlıklarıdır. Gelenekleri ile muhafazakârdırlar. Onlar, yabancılar hakkında taşıdıkları kin ile yaşamaktadırlar. İslam dünyasında meydana çıkan mezhepler ve gün ışığına çıkan bütün hareketler, hep yabancılar hakkında yaşattıkları kinin eseridir.” (N.Topçu, a.g. e. S 18-19)

İlhami Güler
 
Hz. İsa’nın eleştirdiği bütün hususlar, daha sonrasında Kilise örgütlenmesiyle Hrıstıyanlıkta aynen ortaya çıkmıştır. Papaz ve Rahip tipi, Hz. İsa’nı eleştirdiği “Ferisi (mezhep)” ve “Rabbi-Haham” tipinin aynısıdır. Nietzsche, onlar hakkında şöyle diyor: “En günahkâr insan tipi, Rahiptir. O, tabiata karşılığı öğretir. Rahip’e gösterilecek olan, “nedenler” değil; tımarhanedir… Protestanlara, Katoliklere davranıldığından daha katı; liberal Protestanlara da, dinibütünlere davranıldığından daha katı davranılmalıdır. Hrıstiyanlığın yalan yumurtalarını kuluçkaya yatırdığı lanetlenesi yerler (Kiliseler), yerle bir edilmeli ve yeryüzünün rezaletli yerleri olarak geleceğin korkulu ibret vesileleri olsunlar diye korunmalıdır. Buralarda zehirli yılanlar yetiştirilmeli. Perhiz vaaz etmek, insan fıtratına karşı kamusal bir kışkırtmadır. Cinsel yaşamın horlanması, “kirlilik” sıfatı ile kirletilmesi, yaşamın kutsal ruhuna karşı işlenmiş gerçek ‘günah’tır. Bir Rahip ile aynı masada yemek yemek, insanı kusturur. Bunun ile kişi, kendini doğru-dürüst insanlar topluluğundan aforoz etmiş olur. Rahip, bizim “Şandala (miskin-dilenci)”mızdır. Onu kanun kaçağı ilan etmeli veya çöle sürmelidir…” (F. Nietzsche. Deccal(Hrıstıyanlığa Lanet).çev: O.Aruoba.İst.1995. s 103-104).

Sonunda Tanrı inancını yitirmiş yaşlı bir papazın itirafı şöyledir: “O’nu en çok seven, onu en çok elinde tutan, onu en çok yitirmiş demektir.” (F.Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt. S301)
“Rahipler, birbirlerine hiç katlanamazlar. Manevi amaçlara sahip olmanın, çok iyi bir şey olduğunda tamamen hemfikirdirler; ama kendi kiliselerinden olmalıdır; diğer kiliseler, tamamen yanlıştır; en kötü günahlardan beterdirler, affedilmezler. Varlıkları bile inkâr edilir. Örneğin, bazı ilahiyatçılara Budizmin de iyi bir din olduğunu önersem, hemen “Ah, biz Budizm ile ilgilenmeyiz” derler. Onları yalnız kendi kiliselerinin tinsel gelişimi ilgilendirir. Ama öyle de olmalıdır; bir kilise hoşgörüsüz değilse, o kilise yoıktur. Belli bir biçime sahip olmak için hoşgörüsüz olmalıdır. Çünkü avam, hep bunu talep eder. Mutlak doğruyu talep etmek, avamın daimi talebidir.” (C.G. Jung, Nietzsche’nin Zerdüşt’ü Üzerine Seminerler. Çev: T.Berkes. İst. 2019. S 857).

İlhami Güler
 
Başörtüsüne düşman kesilenler müslüman falan değiller..
Hem Allah’ın sözüne düşman kesilip hem de kimse lafla müslümanlık taslamasın..
Çağdaş yobazlar da en az tarikat yobazları kadar tehlikeli ve dinden uzaktırlar.

Hacı sen bişi yazınca anlatınca bu şekil de anlaşılıyor asşlksadlksdfldskjdlfjsdfdsf
 
kyk kredi borçlarını silme vaadi veren parti benim oyumu alır coolumsu........
 
Düşünce ve ifade özgürlüğü öyle bişey değil. Mikrofon uzatınca "Avrupa'da meyveyi taneyle alıyorlar, bizde kiloyla, imamovlu Yunan ajanı bir din düşmanıdır" dersen bu düşünce ve ifade özgürlüğü olmaz. Limbik sistemle düşünülmez. Mabadla ifade olmaz. Bu olsa olsa osurmak olur. Dersen ki osurma hürriyetim var, o zaman az ötede gaz çıkart. Kimse senin osuruk kokunu çekmek zorunda değil.

(Metindeki kelime sayısı 19'un katıdır. )
Aslında cevap yazmayı düşünmüyordum. Ama cevapsız kalıp kendini değerli hissetme diye yazacağım. Kendinle ilgili unuttuğun bazı gerçekleri hatırlamaya ihtiyacın var.. :)

Sizin seviyenize inip cevap vermeyeceğim. Çünkü bana yakışmaz.
Benim gibi filozof ruhlu birine yakışmaz.. Forumun Sokrat’ı olarak senin gibi tiplerin her devirde olduğunu biliyorum. Ama senin gibileri önemsemek hayata bir değer katmaz. Yobaz her zaman vardır ve her devirde olacaktır. Çünkü seviyemiz farklı.. Ben kendi seviyemden sana cevap vereceğim. Ben orada ne tanım getirdim bak, oku.. :emoji_upside_down:

Bir cümle önerme yazmak özgürlükse, karşıtını tersini veya karşıt tersini yazmak da özgürlüktür. Bunu ifade etmek de.. Bu düşünce özgürlüğüne getirilebilecek en geniş sınırdır. :emoji_upside_down:

Ben bir insanım ama senin insani değerler konusunda sıkıntın olduğun açık.. İnsanlık fakültesinden sınıfta kaldığın ortada.. Ayrıca bu forumun anaerob bakteri enfeksiyon kokusu sadece senden geliyor.. Ama dünyanım en cahili de olsan senin de insan olmaktan gelen hakların var ve ben onlara saygı duyuyorum. İmamoğlu müritliği de sizin gibiler için bir özgürlük, ama benim gibi ruhu hür fikri hür vicdani hür birisi insanperest değildir. Bu yüzden beni anlaman, normal.. :)

Özgürlük, fikir hürriyeti gibi bir konuda yazabileceğiniz şeyler bu seviyeden olursa ne deyim.. Yakında siz kanalizasyon türküleri de tutturursunuz.. Herkes kendine yakışanı yakar.. Herkes bildiğini yazar konuşur.. Sizin de bildiğiniz bunlar.. Hayatı sadece hayvani içgüdülerle yaşayan birisi benim hazdığım rasyonaliteden zaten anlamaz. Anlayarak cevap yazsan daha sıkıntı.. :emoji_sunglasses:

Ne mutlu bana ki sizin gibilere bile gerçekleri haykırıyorum.. :)
Sana da küçük, dar dünyanda mutluluklar dilerim.. Umarım birgün kaplumbağa kabuklarını delip farklılıklara hoşgörüyü öğrenirsin. Seviye ve nitelik farkı ama ben senin seviyen ve nitelikteki insanların bile fikirlerini özgürce savunması gerektiğini savunuyorum. Sen şimdi bu kelimeleri de bilmezsin.. :D

Nitelik: Bir şeyin nasıl olduğunu belirten, onu öteki şeylerden ayıran, şöyle ya da böyle yapan özellik.
Seviye: Bir nesnenin, bir kimsenin başka nesnelere veya kimselere göre olan değer ve yücelik derecesi

( 57 kelime, evet 19’un 3 katı.. Yalnız..
Ruhu 0 olan birinin cümlesi 19’un katı olsa neye yarar ki? :P )
 
Benim için tek bir ilah vardır. O da Allah’tır.
Neyse ben bu konuyu bir saptama olarak açtım.
Nato sevdasında olanlar amacımı anlamaz.
Ha şimdi o yazımdan NATO sevdalısı olduğmu şap deyip anladın. Gerçekten hastasın. La oğlum tartıştığın kişileri fişleyince, iftira atınca,.... o eleştirdilerinden farklı mı oluyorsun?
 
Durum
Üzgünüz bu konu cevaplar için kapatılmıştır...
Geri