Bozkır

🕒 Konu sahibi 4 saat önce aktifti
Terminal.

Bozkırın ortasında "garaj" denen ilçe otobüs terminalinde buldum kendimi. Sadece orta boy bir valiz vardı İstanbul'a ve önceki hayatıma ait yanımda getirdigim. Ankara'dan alışık olduğum bir sabah ayazı sarmıştı etrafımı. Bilenler bilir bu tip yerlerde sığınacak tek liman öğretmenevidir. Gelmeden önce telefonla rezervasyon yapmıştım sadece ama iki gün sonra ne olur bilmiyordum. tamamen akışına bırakmıştım hayatı. Sonuçta "mecburen" buradaydım. Doğaçlama yapacaktim ki aslında bu benim gibi planlı yaşayan biri için intihar demekti. O ana ait hafızamda kalan görüntüler içinde hiç kadın yoktu inanır mısınız. Genelde çalışmadıkları için sabah saatlerinde sokaklarda hiç kadın olmazmış, sonra anlayacaktım. Taksi şoförüne (ki aslında canlı bombaya daha çok benziyordu) "devlet hastanesi" dememle "geldik abi" yanıtını almam hemen hemen aynı dakikaya sığdı. Meğer burada her yer yürüme mesafesiymis. Sağlık ocağından hallice bir binanın önünde ağırlaşmış ayaklarımla bir süre bekledim. Dünyanın manyetik alanı beni olduğum yere çivilenmişti. Burun deliklerim soğuktan yanıyordu.

(sürecek...)
 
Baskekimlik

"Ee şey, günaydın hocam. Ben yeni tayin oldum, nöroloğum" dedim. (kendini "özel kalem müdürü" olarak tanımlayan odacı eşliğinde geldiğimi hatırlıyorum kapıya kadar)

Klasik kapitoneli siyah makam arkalığı, siyah deri makam koltuğu, ceviz masa ve üzerinde yaldızlı isimlikli kalemlik ve Türk bayrağı... Bütün itemler tamam olduğuna göre orada oturan bıyıklı tombul gözlüklü orta boylu babacan görünümlü adam (yok yok Turgut Özal değil tabiki) başhekim olmalıydı. Üstelik kapıda da öyle yazıyordu.

Yerinden fırladı kendinden beklenmeyecek bir ceviklikte. Elimi sıktı "buyrun oturun, biz de dört gözle sizi bekliyorduk" dedi.

- ne içersiniz, aç mısınız?

-tesekkur ederim, bir şey almayayım ben

- olur mu hiç, "keriiim, oğlum ordan iki çay bir tost söyle bize"

Tam buraların ne kadar güzel, insanının ne kadar içten, çalışma ortamının ne kadar keyifli, çalışma arkadaşlarının ne kadar sıcak olduğunu anlatıyordu ki naylon tuvalet terliğinden kirli beyaz çorabı görünen, gömlek kolları dirseğe, paçaları bilek üzerine kadar sıvanmış at hırsızı tanımına uyan fenotipte, sonradan aynı zamanda belediye meclis üyesi olduğunu ögrenecegim kantinci çıkageldi. Yarım ekmeğe tost yapmış. Hem de ketçaplı. Bir elimde çay diğerinde tost, nereden mezun olduğumu falan anlatıyordum. Paralel evrende diğer hastanelerde o an ne yaşanıyordu bilmem ama, orada o an yaşanan benim için çok alışıldık değildi.

(Sürecek...)
 
Flashback

Fakültede daha ilk günlerdi. Heyecanlıyız falan. Robert'li bi oğlan vardı. Uzun boylu, ince yapılı. Sarı saçlarını düzgün bir şekilde yana tarardı. Gömlek üzerine süveter giyerdi (tabiki lacivert). Yarı boyunda kız arkadaşı vardı. Liseden tanışıyorlarmış, sonra öğrendik (evlendiler de hatta). Kolej mezunu çok tip vardı aslinda. Şımarık tipler. Akşamları Viktor Levi'ye falan giderlerdi. Kendi gruplarını olusturdular (diğer hızlı grup oluşturanlar da zaten "kurs çocukları"ydı). Fakat bu onlardan farklıydı. Snob durmuyordu. Çok beyefendi bir çocuktu. Daha ilk günlerde bu ikili, USMLE (yani "United States Medical Licensing Examination", ABD'de doktorluk yapmak isteyen herkesin girmekle yükümlü olduğu üç aşamalı sınav) falan araştırıyorlardı. Biz çomar tayfa "la oğlum adam fakülteye yeni başlamış. Kadavra bile görmedik. Daha bunun okulu var ihtisası var. Neyin acelesi bu. Amerika'da doktor olacakmış hahhaha" diye eğleniyoruk.

O oğlan... Süveterli sarışın. Şu anda Connecticut'ta. Evet, Yale School of Medicine'da assoc.prof. Mesela o hiç "bozkır"la tanisma fırsatı bulamadı. Ona acıyorum.

(sürecek...)
 
abi........ o süveterli sarışın bu mu........ saçları beyazlamış ama hala yana tarıyor.......... duygulandım........ :(

 
abi........ o süveterli sarışın bu mu........ saçları beyazlamış ama hala yana tarıyor.......... duygulandım........ :(

Görüntüsü Doktor gibi doktor valla, ogg az değilsin
 
abi........ hikayenin gerçek kişi ve kurumlarla ilişkili olduğunu bilmek, beni hikayeye daha çok bağlıyor........ ve böyle hikayelerde genelde ağlıyorum........ yoksa şahısların gizlilik esas ve kurallarına anlayışım sonsuzdur........
 
abi........ hikayenin gerçek kişi ve kurumlarla ilişkili olduğunu bilmek, beni hikayeye daha çok bağlıyor........ ve böyle hikayelerde genelde ağlıyorum........ yoksa şahısların gizlilik esas ve kurallarına anlayışım sonsuzdur........
Bu tip hikayelerde okur "röntgencidir". Ve röntgen, heyecanlı ve tahrik edicidir.
 
Sneak Peek
-------------------
- yalnız ben çıplak yatarım, senin için sorun olur mu?
- yok abi...
-------------------
 
Öğretmenevi.

... Çoluk çombalak İstanbul'da kaldı. Hanım, "gelmem ben bozkıra, sen git gel" dedi. Bu, paşa torunu bir kadın olsa anlaşılır bir tavır olabilirdi. Ama zaten bozkır sınırında doğmuş biri için garip. Civcivin çıktığı yumurtanin kabuğunu beğenmemesi misali.

Eh, aslında o da haklı. O topraklarda kalmak istemedigi için şansını tek başına metropolde arama yolunda bedeller ödemiş birisine "hadi kalk köyümüze geri dönelim" demek de zordu.

Bu gibi durumlarda bir süreliğine de olsa öğretmenevlerinin can simidi olduğunu söylemiştim. Üstelik önceden talimliyim. Karayolları misafirhanesinde kalmış adamım. Orada sağ kalınırsa, burada da kalınabilirdi.

Alçak duvarlı, çok da geniş olmayan bakımsız bahçe içinde üç katlı bir bina. Hastaneden çıkalı kaç dakika oldu bilmiyorum. Ellerim cebimde yürürken önünde buldum kendimi. Ne demiştik, "her yer yürüme mesafesi". Zaten tek cadde var. Dışarıdan devlet dairesine benziyordu. İnsana "girerse bir daha asla çıkamayacağını" düşündüren gri yağlı boyalı demir kapıdan gectim. Üzerinde bir tek "ceza infaz kurumu" yazısı eksikti. Lobiye açılan genişçe salon, dışarıdan bakınca hissedilen atmosferle uyuşmuyordu. Kahvehane düzeninde masalar. Lig TV aboneliği olan geniş ekran televizyon. 101 oynayan yorgun görünümlü insanlar...

Görevli yada yetkili birine benzemese de bankonun öteki tarafında olduğu icin balıkçı yaka kazaklı çelimsiz dayıya "selamünaleyküm" dedim (ki zaten burada merhaba, iyi günler gibi selam verme şekilleri karşılık bulmuyor, hemen "aleykümselam" diye düzeltiyorlar sizi).

Kendimi tanıttım. Ne kadar kalacağımı bilmediğimi, kiralık ev arayacağımı falan anlattım. Tek nefeste; "odalar iki kişilik. Tek kişilik oda yok. Sıcak su sadece akşam olur. Kahvaltı sabah yedide, başka yemek servisi yok. Ha, iki kişilik oda parası öderseniz tek kalabilirsiniz doktor bey" dedi. Buranın tek sorumlusu olduğunu her konuda yardımcı olabileceğini ekledi. Genel tavrı misafirperverdi. Ama o da 101 oynayanlar kadar "yorgun"du. Çift kişilik ödemeyi kabul ettim.

neyse.. pencereden sızan rüzgar soğuğun çift battaniye ile engellenemeyecegini ve aslında sıcak suyun akşamları da olmadığını o gece öğrendim. Uyku beni kollarına almakta hiç istekli değildi ki odanın kapısı çalındı. Saat gece yarısını geçmişti. Kimdi ki bu? Terlikleri sürüye sürüye kapıya vardım ki daha kim o demeden "iyi geceler, ben oda arkadaşınız" dedi kapının diğer tarafı.

Milli eğitim müfettişiymis, burada işleri uzamış. Ankara'ya dönecekmiş. Bir gece kalacakmış yer bulamamış.. Anlattıkça anlatıyor. Kibarlık olsun diye dinliyor gibi görünüyorum ama sanırım inandırıcı olamagimdan "oda arkadaşım" yatmaya karar verdi. Hayırlı geceler dileğinden sonra;

-yalnız ben çıplak yatarım, senin için sorun olur mu?
- yok abi...

(sürebilir, bilmiyorum)
 
Öğretmenevi.

... Çoluk çombalak İstanbul'da kaldı. Hanım, "gelmem ben bozkıra, sen git gel" dedi. Bu, paşa torunu bir kadın olsa anlaşılır bir tavır olabilirdi. Ama zaten bozkır sınırında doğmuş biri için garip. Civcivin çıktığı yumurtanin kabuğunu beğenmemesi misali.

Eh, aslında o da haklı. O topraklarda kalmak istemedigi için şansını tek başına metropolde arama yolunda bedeller ödemiş birisine "hadi kalk köyümüze geri dönelim" demek de zordu.

Bu gibi durumlarda bir süreliğine de olsa öğretmenevlerinin can simidi olduğunu söylemiştim. Üstelik önceden talimliyim. Karayolları misafirhanesinde kalmış adamım. Orada sağ kalınırsa, burada da kalınabilirdi.

Alçak duvarlı, çok da geniş olmayan bakımsız bahçe içinde üç katlı bir bina. Hastaneden çıkalı kaç dakika oldu bilmiyorum. Ellerim cebimde yürürken önünde buldum kendimi. Ne demiştik, "her yer yürüme mesafesi". Zaten tek cadde var. Dışarıdan devlet dairesine benziyordu. İnsana "girerse bir daha asla çıkamayacağını" düşündüren gri yağlı boyalı demir kapıdan gectim. Üzerinde bir tek "ceza infaz kurumu" yazısı eksikti. Lobiye açılan genişçe salon, dışarıdan bakınca hissedilen atmosferle uyuşmuyordu. Kahvehane düzeninde masalar. Lig TV aboneliği olan geniş ekran televizyon. 101 oynayan yorgun görünümlü insanlar...

Görevli yada yetkili birine benzemese de bankonun öteki tarafında olduğu icin balıkçı yaka kazaklı çelimsiz dayıya "selamünaleyküm" dedim (ki zaten burada merhaba, iyi günler gibi selam verme şekilleri karşılık bulmuyor, hemen "aleykümselam" diye düzeltiyorlar sizi).

Kendimi tanıttım. Ne kadar kalacağımı bilmediğimi, kiralık ev arayacağımı falan anlattım. Tek nefeste; "odalar iki kişilik. Tek kişilik oda yok. Sıcak su sadece akşam olur. Kahvaltı sabah yedide, başka yemek servisi yok. Ha, iki kişilik oda parası öderseniz tek kalabilirsiniz doktor bey" dedi. Buranın tek sorumlusu olduğunu her konuda yardımcı olabileceğini ekledi. Genel tavrı misafirperverdi. Ama o da 101 oynayanlar kadar "yorgun"du. Çift kişilik ödemeyi kabul ettim.

neyse.. pencereden sızan rüzgar soğuğun çift battaniye ile engellenemeyecegini ve aslında sıcak suyun akşamları da olmadığını o gece öğrendim. Uyku beni kollarına almakta hiç istekli değildi ki odanın kapısı çalındı. Saat gece yarısını geçmişti. Kimdi ki bu? Terlikleri sürüye sürüye kapıya vardım ki daha kim o demeden "iyi geceler, ben oda arkadaşınız" dedi kapının diğer tarafı.

Milli eğitim müfettişiymis, burada işleri uzamış. Ankara'ya dönecekmiş. Bir gece kalacakmış yer bulamamış.. Anlattıkça anlatıyor. Kibarlık olsun diye dinliyor gibi görünüyorum ama sanırım inandırıcı olamagimdan "oda arkadaşım" yatmaya karar verdi. Hayırlı geceler dileğinden sonra;

-yalnız ben çıplak yatarım, senin için sorun olur mu?
- yok abi...

(sürebilir, bilmiyorum)
Gece gece kırmadın emeğine sağlık. Bir yerlerden alıntı çalıntı değil tamamen sana ait ise, bu kafa doluluğunda bile okutuyor kendini. Sıkmıyor. Sen çift kişilik odedigin halde oda arkadaşın olan müfettiş yer bulamadığından mi senin odada kalıyor? Çıplak yatarım ne bq? Hakikaten olaylar gerçekse adam çok garipmis
 
Öğretmenevi.

... Çoluk çombalak İstanbul'da kaldı. Hanım, "gelmem ben bozkıra, sen git gel" dedi. Bu, paşa torunu bir kadın olsa anlaşılır bir tavır olabilirdi. Ama zaten bozkır sınırında doğmuş biri için garip. Civcivin çıktığı yumurtanin kabuğunu beğenmemesi misali.

Eh, aslında o da haklı. O topraklarda kalmak istemedigi için şansını tek başına metropolde arama yolunda bedeller ödemiş birisine "hadi kalk köyümüze geri dönelim" demek de zordu.

Bu gibi durumlarda bir süreliğine de olsa öğretmenevlerinin can simidi olduğunu söylemiştim. Üstelik önceden talimliyim. Karayolları misafirhanesinde kalmış adamım. Orada sağ kalınırsa, burada da kalınabilirdi.

Alçak duvarlı, çok da geniş olmayan bakımsız bahçe içinde üç katlı bir bina. Hastaneden çıkalı kaç dakika oldu bilmiyorum. Ellerim cebimde yürürken önünde buldum kendimi. Ne demiştik, "her yer yürüme mesafesi". Zaten tek cadde var. Dışarıdan devlet dairesine benziyordu. İnsana "girerse bir daha asla çıkamayacağını" düşündüren gri yağlı boyalı demir kapıdan gectim. Üzerinde bir tek "ceza infaz kurumu" yazısı eksikti. Lobiye açılan genişçe salon, dışarıdan bakınca hissedilen atmosferle uyuşmuyordu. Kahvehane düzeninde masalar. Lig TV aboneliği olan geniş ekran televizyon. 101 oynayan yorgun görünümlü insanlar...

Görevli yada yetkili birine benzemese de bankonun öteki tarafında olduğu icin balıkçı yaka kazaklı çelimsiz dayıya "selamünaleyküm" dedim (ki zaten burada merhaba, iyi günler gibi selam verme şekilleri karşılık bulmuyor, hemen "aleykümselam" diye düzeltiyorlar sizi).

Kendimi tanıttım. Ne kadar kalacağımı bilmediğimi, kiralık ev arayacağımı falan anlattım. Tek nefeste; "odalar iki kişilik. Tek kişilik oda yok. Sıcak su sadece akşam olur. Kahvaltı sabah yedide, başka yemek servisi yok. Ha, iki kişilik oda parası öderseniz tek kalabilirsiniz doktor bey" dedi. Buranın tek sorumlusu olduğunu her konuda yardımcı olabileceğini ekledi. Genel tavrı misafirperverdi. Ama o da 101 oynayanlar kadar "yorgun"du. Çift kişilik ödemeyi kabul ettim.

neyse.. pencereden sızan rüzgar soğuğun çift battaniye ile engellenemeyecegini ve aslında sıcak suyun akşamları da olmadığını o gece öğrendim. Uyku beni kollarına almakta hiç istekli değildi ki odanın kapısı çalındı. Saat gece yarısını geçmişti. Kimdi ki bu? Terlikleri sürüye sürüye kapıya vardım ki daha kim o demeden "iyi geceler, ben oda arkadaşınız" dedi kapının diğer tarafı.

Milli eğitim müfettişiymis, burada işleri uzamış. Ankara'ya dönecekmiş. Bir gece kalacakmış yer bulamamış.. Anlattıkça anlatıyor. Kibarlık olsun diye dinliyor gibi görünüyorum ama sanırım inandırıcı olamagimdan "oda arkadaşım" yatmaya karar verdi. Hayırlı geceler dileğinden sonra;

-yalnız ben çıplak yatarım, senin için sorun olur mu?
- yok abi...

(sürebilir, bilmiyorum)
Gece gece kırmadın emeğine sağlık. Bir yerlerden alıntı çalıntı değil tamamen sana ait ise, bu kafa doluluğunda bile okutuyor kendini. Sıkmıyor. Sen çift kişilik odedigin halde oda arkadaşın olan müfettiş yer bulamadığından mi senin odada kalıyor? Çıplak yatarım ne bq? Hakikaten olaylar gerçekse adam çok garipmis
 
Şu an yazdım @Hatem
Tamamen gerçek hikaye. Evet, yer yok diye vermişler bunu benim odaya. Ama işin aslı başka. Sonradan farkettim. Doluluk oranı çok düşük. Meğer ısıtma ve temizlik falan gibi otelcilik hizmetlerinden kaçmak için her katı açmazlarmis. Olan odalara tıkıştırırlarmış :)
 
Şu an yazdım @Hatem
Tamamen gerçek hikaye. Evet, yer yok diye vermişler bunu benim odaya. Ama işin aslı başka. Sonradan farkettim. Doluluk oranı çok düşük. Meğer ısıtma ve temizlik falan gibi otelcilik hizmetlerinden kaçmak için her katı açmazlarmis. Olan odalara tıkıştırırlarmış :)
Çok ihmal etme o zaman burayı. Takipteyiz
 
Geri