Bir karakter olman, bir karakterin olduğu anlamına gelmez.

  • Kullanıcı Arpes
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
Konu sahibi son olarak 193 gün önce görüldü
an_american_teenagers_life_in_pictures_640_06.jpg


So I guess this is where I tell you what I learned - my conclusion, right? Well, my conclusion is: Hate is baggage. Life's too short to be pissed off all the time. It's just not worth it. Derek says it's always good to end a paper with a quote. He says someone else has already said it best. So if you can't top it, steal from them and go out strong. So I picked a guy I thought you'd like: "We are not enemies, but friends. We must not be enemies. Though passion may have strained, it must not break our bonds of affection. The mystic chords of memory will swell when again touched, as surely they will be, by the better angels of our nature."

- American History X​
 
karanlık gece ve uyanık bir göz ..
karanlık gece ve bulanık gölge
karanlık gece ve rüzgar ve yağmur..
karanlık gece ve gizli ay
gitme kal ..
biz "duvar üzerindeki gölgelere
kapkara bulutlara"
biz "kafelere ve duman ve sigaralara"
biz "karanlık gecelere"
gönül verdik
biz yağmur altındaki gülüşlere
biz bahar bahçelerinin sabahına
biz gece uyanıklığına, biz gündüz uykularına
gönül bağladık
belki de bizim baharımız geçmiştir
sanki geçmiş baharımız
geçmişimiz geçmiş olmuş sanki
gitme, kal ..
 
doğu anadolu’dan yeni geldim. mutlu gibiyim işte, eh. batıdayım. kentli kadın oldum artık. ankara’ya barış mitingine gideceğim. yeni işe başlamadan hemen önce son bir tatil. mitinge gelecek dostları görürüm, arkasından hızlı trenle babamı görmeye giderim. dönünce de işbaşı.

10 ekim cumartesi. bu benim ilk cumartesi mesaim. özel sektöre geçtiğim için garip bir suçluluk hissediyorum. öngördüğüm kadar dik duramadım bu düzene karşı. kentli olabilmek için ruhumu şeytana mı sattım? işimi yapmanın, edindiğim donanımı kullanmanın imkansız olduğu bir yere kısılıp kalma hissi içimdeki çocuğu mağlup etti. yaşlanmak bu sanırım. yine de mutlu gibiyim. yeni iş, yeni hayat, medeniyet. ortadoğu’dan uzaklaştım.

10 ekim cumartesi. tahmin ettiğimden erken çalışmaya başladığım için mitinge gidemedim. ilk hastama bakıyorum. telefonum dördüncü kez çalıyor, sessize alıyorum. yabancı hastam çok nazik, lütfen cevaplayın acil belki de diyor. babam. sesimi duyar duymaz hıçkırıklara boğuluyor. ağladığını bir kez gördüm, kardeşimin kalbi durduğunda. biri (!) öldü galiba! “ankara’da patlama oldu, oradasın sandım. arkadaşlarını ara”. tanıdıklarımdan ölü yok, iki hafif yaralı. hasta çıktıktan sonra detayları öğrenmek için babamı tekrar arıyorum. sesi titriyor hala. “iyiyim ben, ağlama artık”. “sen iyisin, bir başkasının çocuğu öldü. ne farkeder?”. arkadaşlarımın iyi olduğuna sevindiğim birkaç dakika için utanıyorum. ağlamamak için yutkunuyorum, ceo duyabilir.

van uçağından indiğimde spor ayakkabılarımla kara ilk basışım geliyor aklıma. dolmuşta “tutuver biraz” diye kucağıma verilen bebek. hayır diyemeyeceğim kadar sıcak, bir o kadar sınırlarımı aşan samimiyet. kirli hava. batıya gittiğimde alışkanlık haline getirdiğimi irkilerek farkettiğim el temasından kaçınarak para üstü alma-verme. ağızlarını tülbentle kapatarak konuşan kadınlar. çıplak gibi hissediyorum yürürken. ne giyersem giyeyim çıplakmışım gibi bakışlar.

teyzeler geliyor polikliniğe. birkaçının yaşını öğrendikten sonra kimseye teyze dememeye karar veriyorum. benden daha genç teyzeler. ameliyattan sonra kimse iyi olup olmadıklarını merak etmiyor. ilk soru “eve bugün çıkabilir mi? bebeler var, evde onca iş var!”. daha yirmi beşinde beş çocuk doğurmuş teyzeler. “hocam kocama söyleseniz, dayak atarsan yine ameliyat olur diye korkutsanız, beni bir daha dövmese” diyen teyzeler. hasta olmayan, evden çıkabilmek; biraz ilgi görebilmek için polikliniğe gelenler. dişlerini fırçalamaktan aciz kocasının “ameliyat günü almadan bu eve gelme” diye vajina daraltma ameliyatına zorladığı kadın. “bunlar ilaç değil, büyü” diyen kaynana yüzünden tiroid krizine giren kadın. sonra erkekler…bu kadınların evlatları. dokuz-on yaşlarında arkamdan taş atan çıplak ayaklı çocuklar. şehrin tek bitki örtüsü olan alçak taburelerde oturup bütün gün çay içen, kadınları taciz eden erkekler. dolmuşa biner binmez ayağa kalkıp yer verenler. dokununca abdesti bozulan erkekler. elinde azıcık ağır bir torba olsa hemen koşup yardım eden erkekler. acilin önünde karısı için hüngür hüngür ağlayan koca. “kızım derslerinden çok kalır mı hocam? üniversite sınavına girecek inşallah” diyen baba. geldiğim ilk hafta kavga ettiğim kaymakam ve arkasına “sürdürürüm bak” tehditleri yazdığı kartvizitleri. köyü yakılınca dağa çıkan kardeşler. babası kafasından tek kurşunla öldürülen sekreterim. kadınlarım, erkeklerim, insanlarım. aylar geçiyor. benim oluyorlar.

bakışlara aldırmadan bisikletimle toprak yollarda dolaşmayı seviyorum. alışıyorum, şehir de benim yürürken sigara içmeme alışıyor. farkındalığımı kaybetmekten korkacak kadar alışıyorum. bir yıl önce dolaştığım long island sahillerinden daha çok özleyeceğime eminim van gölü’ne karşı çay içmeyi. agnostik olduğunun farkında olmayan başörtülü sekreterim üzülüyor en çok gideceğime. biraz daha kalasım var benim. gündüz vakti şehrin tek caddesinde elle taciz edildikten sonra kalamıyorum. küstüm insanlarıma. ortadoğu kötülük dolu. iyilikleri kalbimde götüreceğim. bu şehrin en acil ihtiyacı kadınların sokakta özgürce yürüyebilmesi. ben de en acil ihtiyacımı gideriyorum, gidiyorum.

kentli kadın oluyorum. kötülükleri arkamda bıraktığımı sanıyorum. benden uzaksa kötülükler yok olur sanıyorum. benden uzaktaysa bana acı vermez sanıyorum. ama ankara’da ölenler babamın çocuğu. insanlarım hala orda. kadınlarım konuşurken dudaklarını gizliyorlar. kardeşlerim okula çıplak ayakla gidiyor. babam dağda ölüyor. kuzenim mayına basıyor. yoldaşlarımın bedenleri parçalanıyor. kurtuluş yok tek başına. nereye gidersem gideyim ortadoğulu’yum. yalnızca iyilikleri değil insanımın acısını da gittiğim her yere taşıyacağımı farkediyorum. hiçbir şey,türkiye'den siktir olup gitmek bile çare değil. “sen iyisin, bir başkasının çocuğu öldü, ne farkeder?”. babamın çocuğu öldü. son duyduğum şey yabancı hastamın sözleri “ortadoğu’da yaşamak zor”. 10 ekim cumartesi. insanlık öldü.

Ekşi'den alıntı.
 
Kaybedilen en kıymetli eşyanın,servetin,her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor.Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanin içini sızlatıyor.Bunun sebebi herhalde."Bu böyle olmayabilirdi!"düşüncesi, yoksa insan mukadder telâkki ettiği şeyleri kabule her zaman hazır.
 
Kendisi için yaşama imkânına sahip olan insanlar - her ne kadar bunların sanatçı olduklarını, benimse asla sanatçı olamayacağımı uzun zamandır
biliyorduysam da - kendileri için yaşama sorumluluğunu da taşırlar; oysa dostluk, bu sorumluluktan bir muafiyet, kendinden feragattir. Dostluğun ifade tarzı olan konuşmanın kendisi bile, bize bir şey kazandırmayan, yüzeysel bir sayıklamadır. Hayatımız boyunca konuşup, bir dakikalık bir boşluğu sürekli tekrarlamaktan başka bir şey yapmamış olabiliriz; oysa tek başına yapılan yaratıcı sanat çalışmasında düşüncenin izlediği yol, derinlemesinedir; gerçek bir sonuç elde etmek istiyorsak, daha zahmetli olmakla birlikte, ilerleme kaydedebileceğimiz, bize kapalı olmayan tek yöndür bu. Ayrıca dostluk, konuşma gibi faziletten tamamen yoksun olmakla kalmayıp, son derece zararlıdır da. Gelişme yasası tamamen içsel olanlarımızın, dostlarının yanındayken duymamaları imkânsız olan o sıkıntıyı, yani derinliklerde keşif yolculuğuna devam edecek yerde kendi yüzeyinde kalmanın sıkıntısını, tek başımıza kaldığımızda dostluğun bizi ikna etmesi sonucu, düzeltir, dostumuzun söylediği sözleri duygulanarak hatırlar, onları değerli bir katkı olarak görürüz; oysa biz, dışarıdan taşların eklenebileceği binalara değil, dallarının bir sonraki budağını, yapraklarının bir üst tabakasını kendi özsuyundan oluşturan ağaçlara benzeriz.
 
"İlgi duymuyordum. Hiçbir şeye ilgi duymuyordum. Nasıl kaçabileceğime dair hiç fikrim yoktu. Diğerleri yaşamdan tat alıyorlardı hiç olmazsa. Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki. Bende bir eksiklik vardı belki de. Mümkündü. Sık sık aşağılık duygusuna kapılırdım. Onlar adına uzak olmak istiyordum.Gidecek yerim yoktu ama. İntihar? Tanrım, çaba gerektiriyordu. Beş yıl uyumak istiyordum ama izin vermezlerdi."
 
"Düşünüyorum öyle ise varım" oldukça makul. Fakat bundan tam tersi bir sonuç, var olmadığım, bir düş olduğum sonucu da çıkar. Düşünen bir adamı düşlüyorum. Düşündüğümü bildiğim için ben varım; düşündüğünü bildiğim için, düşlediğim bu adamın da var olduğunu biliyorum. Böylece o da benim kadar gerçek oluyor. Bundan sonrası çok daha hüzünlü bir sonuca varıyor. Düşündüğünü düşlediğim bu adamın beni düşlediğini düşlüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek ben ise bir düş oluyorum.
 
"Gerçek olan, ölene kadar yaşayacağınızdır" diyor menajer.
"Asıl hakikat ise kimsenin gerçeği istemediğidir."
 
"Düzenlere dikkat etmek yeterdi" diyor Fertility. "Bütün düzenleri gördükten sonra bilinene dayanarak geleceği tahmin edebilirsin."
Fertility Hollis'e göre kaos diye bir şey yok.
Sadece düzenler var; düzenlerin üstünde düzenler, diğer düzenleri etkileyen düzenler var. Düzenlerin içinde gizlenen düzenler ve düzen içinde düzenler var.
Eğer yakından bakarsan, tarihin kendini tekrar etmekten başka bir şey yapmadığını görürsün, diyor.
Kaos dediğimiz şey aslında henüz tanımadığımız düzenlerden ibaret. Tesadüfler henüz çözümleyemediğimiz düzenden ibaret. Anlamadığımız şeye saçma diyoruz. Okuyamadığımız şeye laf salatası diyoruz.
Özgür irade yok.
Değişkenler yok.
Sadece kaçınılmaz olan var. Sadece bir gelecek var ve seçme şansımız yok.
İşin kötü yanı hiçbir şeyi kontrol edemiyoruz.
İşin iyi yanı ise hata yapma ihtimalimiz yok.
 
Politik dil; yalanları gerçek gibi, cinayeti saygın göstermek ve saf rüzgara güvenilir bir görünüm vermek için tasarlanmıştır.

- George Orwell (Eric Arthur Blair)
 
Ölümsüz gençliğin şövalyesi,
ellisinde uyup yüreğinde çarpan aklına
bir temmuz sabahı fethine çıktı
güzelin, doğrunun ve haklının:
Önünde mağrur, aptal devleriyle dünya,
altında mahzun ve kahraman Rosinant'ı.

Bilirim, hele bir düşmeye gör hasretin halisine,
hele bir de tam okka dört yüz dirhemse yürek,
yolu yok, Don Kişot'um benim, yolu yok,

yel değirmenleriyle dövüşülecek.

Haklısın, elbette senin Dulsinya'ndır dünyanın en güzel kadını,
elbette sen haykıracaksın bunu

bezirganların suratına,

ve alaşağı edecekler seni

bir temiz pataklayacaklar seni.

Fakat sen, yenilmez şövalyesi susuzluğumuzun,
sen, bir alev gibi yanmakta devam edeceksin

ağır, demir kabuğunun içinde

ve Dulsinya bir kat daha güzelleşecek.



- Nazım Hikmet Ran
 
Ama buna inanmıyor. İnanıp, inandığına inanıp, inandığına artık inanmayıp, inanmadığına artık inanmayıp, inanmadığına inanmadığına artık inanıp inanmayıp...
 
Bir derdim var şudur bilemiyorum
Bir soru düştü aklıma çözemiyorum
Izdırap içinde mi ki Yunus?
Öyleyse neyin ızdırabını çekmekte?

Herkesin, her şeyin, herkesin, her şeyin

Öyle bir dünya düşün ki azad zamandan
Öyle bir dünya düşün ki azad insandan
Öyle bir hülya düşün ki azad dimağdan
Öyle bir kul düşün ki azad Allah'tan

Herkese, her şeye, herkese, her şeye

Aşkından delirmedim zaten deliydim
Belki de coşmuştu gönlüm kâh göklerdeydim
Sağ yanımdan tokat yedim solu senindir
Gel bu garibi sevindir güzeller güzeli

Yağma yok güneş ısıtacak
Yağma yok denizler coşacak
Yağma yok keşke sevsen beni
Yağma yok hem de deliyim diye

Yağma yok akrep yelkovan
Yağma yok tebessüm ve hüzün
Yağma yok bende sevsen beni
Yağma yok O'nun delisiyim diye
 
beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama

kaç zamandır yüzüm tıraşlı
gözlerim şafak bekledim
uzarken ellerim
kulağım kirişte
ölümü özledim anne
yaşamak isterken delice

bugün görüş günü
günlerden salı
ıslak
sarı bir yağmur
ülkemin neresine bakarsa ay
orada yitik bir anne ağlıyor
sen aralıyorsun yağmuru
acıdan sırılsıklam alnına siper edip elini
sonra bir umut koşuyorsun
yüreğin avucunda
ısırırken
çırpıntılı gözlerini

(ah verebilseydim keşke
yüreği avucunda koşan
her bir anneye
tepeden tırnağa oğula
ve kıza kesmiş
bir ülkeyi armağan)

koşma anne
birdenbire batacak olan
düş denizinde yarattığın umut sandalıdır
oysa benim için gece
ışık hızında koşan
kısa ve soğuk bir zamandır
bu yüzden boğuk seslerle geldiler bir şafak
uykusuz
yorgun
ve korkak

sanırım baytardı
yüreğimin depreminde rihter ölçeği çatlarken
ölebilir raporu veren beyaz önlüklü doktor
boş ver hipokrat amca
üzülme ne olur
sen de anne
sen de üzülme
hücremin dört bir köşesinde el ayak izlerimi
ciğerlerimde yırtınan bir çığlıkla hazır beklediğim
ve korkunç bir sabırla birbirine eklediğim
korkak kahraman gecelerimi

düşlerimle sınırsız
diretmişliğimle genç
şaşkınlığımla çocuk devrederken sıradakine
usulca açıverdi
yanağımda tomurcuk

Pir Sultan'ı düşün anne
Şeyh Bedrettin'i
Börklüce'yi
Torlak Kemal'i
düşün anne
hala kanaması nedendir faşizmin göğsünde
utangaçlığı bile vuramadan yanaklarına yaşının
on sekizinde ölümüne pervasız yürüyen
ince bilekli çıplak ayaklı Tanya'nın
Deniz'i düşün anne
her mayıs şafağında uzun
uzun döverken darağaçlarını
ve o şafaktan doğma
on bir yaşını çiğneyip yürüyen çocuklar

insanları düşün anne
düşün ki yüreğin sallansın
düşün ki o an
güneşli güzel günlere inanan
mutlu bir yusufçuk havalansın

sıcak omuzlar değerken omzuma
buz üstünde yürüdüm yıllar boyu
bayraklar ve türkülerle
kopunca memelerinden o mükemmel yaşama

kurşunlar sıktılar alnıma
açık alanlarda ağır
kartalların konup kalktığı
yalçın kayalardan biriydim
ölüp dirildim yeniden
güneşli güneşsiz akşamlarda

mutlu yarınlar adına
özgürlük adına ekmek adına
üstüne vardım kuyruğu kanlı itlerin
dirilip dönmesin diye hiroşimalar
tahtadan atlarının boynuna çıplak
ölümlerle yatmasın diye çocuklar
aç gözlerle bakmasın diye çocuklar
kardeşlik adına
havadaki kuş denizdeki balık adına
yürüdüm yıllar boyu

dönüp bakmadım arkama
ıraktı gözlerim çok ırak
izim kalır mı bilmem yürüdüğüm yolda
kalsa da silinir gider
yalnızca bir ağıt gibi çakılır
ardımca gelenlere gözlerimi yaktığım yer

tören adımlarıyla ölmek
ne garip şey anne
kanlı karanlık bir oyunda baş oyuncuyum
bütün gözler üstümde

sürüyor gecenin karnında şafağa bakan oyun
masa üstünde üşüyen bir sigara
yanında küçücük bir cam bardak
içinde rengi bu gecenin
cılız titrek bir kibrit
kağıt kalem
sandalye
geride flu
yağlı
büküm büküm bir ip
ve çingene kuralına uygun
değişmez dekoru mudur
idam mahkumunun

kırılacak cammışım gibi davranıyorlar
yüzlerinde zoraki çatılmış bir hüzün
oysa birazdan boynumu kıracaklar
pul pul dökülecek yaz sıvası eylülün

ben ölümü asıl az ötede titreyen
çingenenin kara kıllı ellerinde gördüm
anladım ki küllenen sigaradır
soğuyan bir bardak çaydır benim ömrüm

yani benim güzel annem
alacaşafağında ülkemin
yıldız uçurmak varken
oturup yıldızlar içinde
kendi buruk kanımı içtim

ne garip duygu şu ölmek
öptüğüm kızlar geliyor aklıma
bir açıklaması vardır elbet
giderken darağacına

geride
masa üstünde boynu bükük kaldı kağıt kalem
bağışla beni güzel annem
oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana

elleri değsin istemedim
gözleri değsin istemedim
ağlayıp koklayacaktın
belki bir ömür taşıyacaktın koynunda

usul adımlarla yürüdüm ömrümü
karşımda kurum kurumlaşan darağacı
(tarla kuşu korkmaz ki korkuluktan
ökse de olsa dört bir yanı)
birdenbire acıdı boynum
gelecekler var birbiri ardınca genç yakışıklı

ne olur işçi kadınım
az yumuşak dik
şu kefenin yakasını

yaşamak ağrısı asıldı boynuma
oysa türkü tadında yaşamak isterdim
çiçekleri kokmak ırmakları akmak
yaz boyu çobanaldatanlara aldanmak
su başlarında aylak sektirmek kavalımı
sonra bir çocuğun afacan bacaklarında
anavarza kayalıklarına tırmanmak isterdim
o güzel günleri görenler arasında
bir soluk ben de yaşamak isterdim
bir de Luvr müzesinde seyretmek gizliden
öperken Siya-u Jakond'u tebessümünden
işte o an saçlarından yakalamak dolunayı
bir de yirmi beş kilometreden görebilmek
Nazım'ın gözlerinde pırıl pırıl Moskova'yı

ölmek ne garip şey anne
bayram kartlarının tutsaklığından aşırıp bayramı
sedef kakmalı bir kutu içinde
vermek isterdim çocukların ellerine
sonra
sonra benim güzel annem
damdan düşer gibi
vurulmak isterdim bir kıza

künyemi okudular
suçumuz malum

gecenin kıyısında durmuşum
kefenin cebi yok
koynuma yıldız doldurmuşum
koşun çocuklar çocuklar koşun
sabah üstüme
üstüme geliyor
yanlış mı duydum yoksa
erkenci bir horoz mu ötüyor
keskin acı bilenmiş
git gide yaklaşıyor sonum

iri sözlerim yoktu söyleyecek
usulca baktım yüzlerine
bin yıllık iskeletleri çatırdayarak
göçtü ayaklarının dibine

korkutamadılar beni anne
avlunun ortasında çatık bir kaş gibi duran
darağacı

bir zaman rüzgarda
saçını tarayan telli kavak değil mi
boynumdaki kemendi bir öğle sonu bükerken o kız
sarı sıcak sevdasını düşürmedi mi
söyle anne
o çingene
bir çiçek bahçesi kadar sıcak sokağımızdan
bağıra çağıra geçen bohçacı kadını
sevmedi mi çılgınca

kurulmuş tuzaklar yok artık yolumda
işkenceler zindanlar hücreler
savunmak yok mutlu tok bir yaşamı
açlık grevlerinde beynimi bir sıçan gibi kemiren
mideme karşı

kısacası
bir çiçeği düşünürken ürpermek yok
gülmek umut etmek özlemek
ya da mektup beklemek
gözleri yatırıp ıraklara

ölmek ne garip şey anne
artık duvarları kanatırcasına tırnağımla
şaşkın umutlu şiirler yazamayacağım
mutlak bir inançla gözlerimi tavana çakamayacağım
baba olamayacağım örneğin
toprak olmak ne garip şey anne
ceplerimde el yerine birer balyoz taşırken
korkunç bir merakla beklerken kurtuluş haberlerini
ve yüreğimin ırmakları taştı
taşacakken

ölmek ne garip şey anne

uçurumlar ki sende büyür
dağdır ki sende göçer
ben yaprak derim çiçek derim
çam diplerine açmış kanatlarını kozalak derim
gül yanaklı çocuğa benzer
yine de
oğlunu yitirmek kim bilir
ne garip şey anne

beni burada arama anne
kapıda adımı sorma
saçlarına yıldız düşmüş
koparma anne
ağlama
kırıldıysa düş evinin kapısı
bütün kırık kapıların çağrılısıyım
kızların yanaklarında çukurlaşan
biten başlayan aşkların ortasındayım
her kavgada ölen benim
bayrak tutan çarpışan
he kadın toprağı tırnaklayarak doğurur beni
özlem benim kavga benim aşk benim

bekle beni anne
bir sabah çıkagelirim

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
umarım kurtuluş haberleriyle dönmüş olur
çam ve kekik kokuları içinde acı yüzlü çocuklar
o zaman nasıl indirilmişlerse şen şakrak
öylece kalkar uykudan şalterler
dişleyip tükürmeden sigaralarını
türkü tadında giyinirken işçiler

bir sabah anne bir sabah
acını süpürmek için açtığında kapını
adı başka sesi başka nice yaşıtım
koynunda çiçekler
çiçekler içinde bir ülke getirirler
başlarını koymak için yorgun dizine
sen hazır tut dizini anne
o mükemmel güne


Nevzat Çelik / Şafak Türküsü (Ağustos-Ekim 1983)

 
Son düzenleme:
Yasal Gizlilik kavramı, bürokrasinin önemli bir keşfidir. Bürokrasi, hiçbir şeyi gizlilik kadar fanatik bir tarzda savunmaz.

- Max Weber
 
Gökyüzünde bir mavi kıvılcım daha... Artık fırtına neredeyse üzerimizdeydi.
Beni anladığından emin olmalıyım. Eğer şu anda ayakta durduğun yeri benimsemez isen ne yaparsak yapalım boşa kürek çekiyoruz demektir.
 
Amor et dominium non patiuntur socium.

(Aşk ve mülkiyet, ortağa tahammül etmez.)
 
Mutluluğun bir şekli olsaydı neye benzerdi? Evet, onun da dediği gibi cama benzerdi. Çünkü; normalde orada olduğunu fark etmezsin, ama o kesinlikle oradadır. Oraya farklı bir açıyla bakarsan, cam ışığı yansıtacağından onun orada olduğunu anlarsın.
 
Gözlerimizi kapattık.
Beşeriyetin eline mum dikip
süt dişlerini, tek dişi kalmış canavara geçirmiş birkaç çocuk;
toplandık.
Atarimiz için uygun kanalı arıyoruz.
Boyalarımız, fırçalarımız, kalemlerimiz, tarama uçlarımız; tastamamız.

Birkaç pis kedi, orkestramızı kurduk.
Maddi ve manevi bayramlarımızdan arda kalan zamanlarda
üstümüze zimmetli trompetlerimizle
neşenin ve tabiatın tozunu alıyoruz.
"Ev" bildiklerinizin yörüngesinde nakaratlaşıyoruz:

"Kilitli kapılar açılsın lütfen!"
 
Ara sıra sorarım kendi kendime. Bu tekdüze acıdan, şarkıyı bırakır bırakmaz başlayan bu homurdanmalarından, kurtulmak istemez mi acep, hüznüne şöyle esaslıca gömülmek, umutsuzluğa dalıp boğulmak dilemez mi bu kadın? Sanırım elinden gelmez. Derdiyle kördüğüm olmuş.
 
Geri