Bir karakter olman, bir karakterin olduğu anlamına gelmez.

  • Kullanıcı Arpes
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
Konu sahibi son olarak 192 gün önce görüldü
Bu dünyanın en büyük nimeti olan hayatı, zamanında ve dimdik sona erdirmek bana daha doğru görünüyor. Bütün dostlarımı selamlarım! Umarım, uzun gecenin ardından gelecek sabahın kızıllığını görebilirler! Ben, çok sabırsız olan ben, onların önünden gidiyorum.
 
Edebiyat tarihinin iki unutulmaz işkence hikayesi vardır. İkisi de bir insanın, başka bir insan için tasarlayabileceği en zalim işkenceleri anlatır ve insanoğlunun sadece doğaya ve başka canlılara değil, aynı zamanda kendi türüne karşı insafsızlığında da sınırlarının olmadığını gösterir. Birisi Edgar Allen Poe'nun "Kuyu ve Sarkaç"ı, diğeri ise Villiers de L'isle-Adam'ın "Umut İşkencesi"dir. İspanyol Engizisyonunun muhayyilesinden fışkıran bu iki işkence birbirinden çok farklıdır; ama insan ruhunun nasıl acı, ıstırap, korku ve umut içinde kıvrandırılabileceğinin de tüyler ürpertici ispatıdır. İnsanoğlunun acımasızlığını çok iyi bilen bu iki yazardan Poe'da işkence fiziksel düzeydedir ve dehşet, kahramanın artık kaydını tutamadığı bir zamanın içinde yayılarak artar; daha ustalıklı bir işkence kurgulayan Villiers ise moral bir cehennem anlatır ve onun kahramanının çilesi, en umut edilemez türden umudunu gerçekleştirdiği anda başlar.

Bugün bu unutulmaz iki işkence hikayesine, çok daha usta işi bir üçüncüsünü ekleyecek olsak, bu kuşkusuz Zweig'ın harikulade novellası Satranç olurdu. İnsan ruhunun karanlıklarına nüfuz eden ve ruhumuzun loş dehlizleri ve karmaşık labirentlerini avucunun içi gibi bilen Poe ve Villiers'in aksine; insan ruhunun asaletine, erdemlerine ve yüceliğine iman etmiş olan Zweig'ın da bir işkence hikayesine imza atmış olması, ilk bakışta tuhaf görünse de hiç şaşırtıcı değildir. Çünkü Zweig'ın intiharından önceki ruh halini yansıtmaktadır.

İspanyol Engizisyonu'nu hiç aratmayan Gestapo, yine zamanın yitip gittiği bir hiçliğin içine yerleştirilmiş tahammül edilemez bir işkence tasarlamıştır: Hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar çürütemez çünkü. Hikayenin kahramanı Dr. B., tek başına bir otel odasına kapatılmıştır. Oyalanacak hiçbir şeyi yoktur. Bitmeyen, geçmeyen, tükenmeyen bir zamanın içinde eylemsizliğe mahkumdur: Beklemekte, beklemekte, beklemekte, neyi beklediğini dahi bilmeden beklemekte ve hiçbir şey olmamaktadır. Yalnızca sorgulama için odadan çıkarılmaktadır. Ruhen çökmekte olan Dr. B. tesadüfen işkencecilerden birinin paltosunun cebinde bir satranç kitabı görür. Korkarak da olsa onu alır. Hayata yeniden dönmenin, zamanın içinde eyleme geçerek yaşadığını hissetmenin heyecanıyla kitabı adeta satır satır zihnine nakşeder. Satranç tahtası ve taşları olmamasına rağmen dört elle sarıldığı kitabı hatmederek teorik bir satranç ustası olur. Bütün satranç oyunlarını ezberler ve muhayyilesinde onları teker teker oynar. Fakat hayatta kalmak için ustası olduğu satranç, bir süre sonra kendi ruhunu çok daha büyük bir cendereye sokacaktır.

Zweig; Poe ve Villiers'in aksine, dışarıdan değil de içeriden beslenen bir işkenceyi anlatır. İnsanı eylemsizliğin, akmayan bir zamanın ve hiçliğin içine mahkum ederek, kendi ruhunu tüketmek üzere bir başına bırakmaktan daha vahşi ne olabilir ki! Zweig'ın 1942'de, intiharından önceki ruh hali işte tam olarak bu olsa gerek: Artık Balzac'ı yazamayacağı bir eylemsizliğin, hiçliğin, sürgündeki yalnızlığın içinde, bitmeyecek bir savaşın bitmesini beklemekten yorgun düşmüş, hassas ve kırılgan bir ruh.

Önsöz, editör yorumları ve kaynakça okuyandan selamlar!
 
Babalarımız bizler için birer Tanrı modelidir. Eğer babalarımız bizi terk ettiyse, kim bilir Tanrı nasıldır? Tanrı'nın senden hiç hoşlanmadığı olasılığını düşünmelisin. O seni hiç istemedi. Hatta büyük olasılıkla senden nefret ediyordur. Bu başına gelebilecek en kötü şey değil. O'na ihtiyacımız yok. Lanetinin affedilmesini boş ver. Biz, Tanrı'nın istenmeyen çocuklarıyız.
 
Meşgul olmak yeterli değildir; karıncalar da sürekli meşguldür. Önemli olan ne ile meşgul olduğumuzdur.
 
Gözleri, birkaç saniye önce söndürmeye çalıştığı sigarasının küllükte can çekiştiğinin emaresi olan ince ve titrek dumanına kitlenmiş bir halde on bir asır sonra dahi hatırladığım şu cümleler döküldü ağzından:

"İnsan bilemediği, anlayamadığı şeylerden korkar. En temel ve gerçek korkunuz budur. Bir kaplan yada yolunu kesen bıçaklı bir serseri de olsa konumuz, seni korkutan asıl şeylerin bunlar olmadığını biliyorsun; tıpkı benim gibi. Canavarlara gelince... Canavar diye bir şey yoktur. Borçlar, çekilmez patronlar, asalak iş arkadaşları, suratsız kasiyerler, çirkin sokaklar, yalancı politikacılar, kötü lakaplar ve plastik vardır. Plastik... Git gide her yerin bu iğrenç şeyle kaplanmaya başladığına dikkat etmiş miydin? Bir de insanı kör eden şu ışıklı tabelalarla. Bu tip rutinlerin ve bunun her geçen gün, ay, yıl, asır izlemenin verdiği kasveti yaşadığını biliyorum; tıpkı benim gibi. Hem söz bir şeyleri bilmekten açılmışken, bunların gerçek olmadığını biliyorsun değil mi? Çünkü canavar diye bir şey yoktur; tıpkı senin ve benim aslında var olmadığımız gibi..."
 
Size Thomas Paine'den, onun Akıl Cağı (The Age of Reason) kitabından birkaç satır okumak istiyorum. Paine bir İngiliz idi ve Amerikan İhtilali ile Fransız İhtilali'nde büyük rol oynamıştır. "Neden ötürü," diye soruyor Paine -neden ötürü, milyonlarca dünyayı eşit olarak koruması altına alan, her şeye nazır Yaratan, diğerlerini bırakıp da bizim dünyamıza, bir erkek ile bir kadın bir elma yediler diye bu dünyaya geliyor oturmaya ve ölmeye. İnzivaya çekilme gibi garip bir düşünce nereden doğdu? Ve öte yandan sınırsız yaradılıştaki dünyaların her birinin bir Havva anası, bir elması, bir yılanı ve bir kurtarıcısı olduğunu varsaymalı mıyız?

Paine yer-merkezli bir tanrıbilim sahibiyiz ve uzayın minicik bir bölgesini içeriyor diyor; biraz geriye adım atıp kozmik perspektifi genişletirsek, onun bir kısmı, çok küçük görünür mukayeseli olarak. Mevcut ilahiyat anlayışı genel bir sorunla karşı karşıya. Modern ilahiyat anlayışının Tanrısı çok küçük, küçücük bir gezegenin tanrısı. Bir galaksinin değil, evrenin ise hiç değil.
 
Her şeyden kuşkulanabilen bir insan; kuşku duyduğunda, kuşku duyduğundan kuşkulanamaz.

* Düşünüyorum, o halde varım.
 
Oysa insan mütevazi, ağırbaşlı, sakin bir hayat arkadaşının yanında ne rahat uyur. Akşam yatarken, sabah uyanırken aynı sevimli bakışı bulacağından emindir. Yirmi, otuz sene sonra insan, kendi sıcak bakışına cevap veren uysal, sıcak, sevgi dolu bir bakış görür, ölünceye kadar da hayat böyle geçer.

"Her kadınla erkeğin gizli amacı da bu değil midir?" diye düşünüyordu Oblomov, "Hayat arkadaşında değişmez bir huzur, akışı bozulmayan bir ruh bulmak... Aşkın temeli budur ve bundan uzaklaştık mı ızdırap başlar. Benim idealim bütün insanların idealidir. Kadınla erkek arasındaki ilişkilerin en yüksek seviyesi de bu olsa gerek."

gundars-abolinc5a1.jpg
 
Baylar, kendimi herkesten akıllı saymamın tek nedeni, bitirmek şöyle dursun, yaşamım boyunca hiçbir şeye başlamamış olmamdır.
Ben de herkes gibi gevezenin, zararsız, ama can sıkıcı gevezenin biri olayım, ne çıkar! Her akıllı insanın ilk baştan geveze olması, yani havanda su dövmesi alnına yazılmışsa ne gelir elden?
 
Her sabah olduğu gibi uyanmanın nasıl bir his olduğunun merakı ile gözlerini açtı. Ve yine her sabah olduğu gibi yeni uyanan insanları gözünün önüne getirmeye çalıştı, onların her ne kadar birbirlerinden farklı olsa da belli bir uyanma ritüelleri mevcuttu. Gözlemleyebildiği kadarı ile –ki gözlem yeteneğinin ne kadar muazzam olduğundan bahsedebilmek için kâfi gelen bedâyi bir sıfat henüz mevcut değildi– bunların en genel geçer olanı şu şekilde gerçekleşiyordu. Oldukça ufak olan ve görece çirkin gözlerini hafifçe yumarak, sadece kendisinin duyabileceği bir ses tonuyla sıralamaya başladı.


Uyanıyorsun
Tenindeki ve bilhassa ağzındaki, boğazındaki o kusturan acı tadıyla
Bilinç dediğin makinenin dişlilerinin ısınmasını bekliyorsun
Huysuzluk emaresi taşıyan ağır hareketlerle en yakınındaki saate uzanıyorsun


Kendine telkin ettiği üzere öğrendiği bu aşamaları taklit etmeye başladı. Ufak ve çirkin gözlerini tekrardan açtı bu mavi-yeşil gezegenin en renksiz odasına. İkinci adım her zaman için biraz daha yapmacık gelmişti ona; çünkü O‟nun ağzı kuruyamazdı, hoş kurusa dahi ne fayda? O tat almaktan da muaf hatta yoksundu, tıpkı uyuyamadığı gibi. Her ne olursa olsun, bunu düşünmeye gerek yoktu, ufak bir yalanın hem de kendisine söylediği ufacık bir yalanın ne zararı olabilirdi ki? Takınabildiği en kötü yüz ifadesini takındı ve zihninin çalışıp kendine gelmesine yardımcı olmak isteyen insanlar gibi çelimsiz ve biçimsiz kollarını iki yana açarak gerindi.

İnsanların saat dedikleri ve zamanı ölçtüğüne inandıkları aygıta uzandı isteksizce. “Ne komik bir düşünce” diye geçirdi içinden. Adeta sessiz bir kaos evreninin ahkemu‟l-hâkimin kavramı olan zamanı, bu birbirini ardı sıra kovalayan ama hiç kavuşamayacakmış izlenimi veren birkaç kolu oynatan aciz bir makinenin ölçebileceğini düşünmek nasıl zifiri bir cehaletti! Şimdi ismini hatırlayamadığı bir filmden ufak bir sahne geldi gözlerinin önüne: Diğerlerine göre oldukça bilge duran bir insan, diğerinin zamana dair bu cehaletine su serpiyordu. Bu zavallı, aciz kadın da insanların çoğu gibi zamanın, saatlerle ölçüldüğü iddiasında bulunuyordu; fakat bilgeliğin nehrinden nasibini almış olan adamın ağzından şu cümleler döküldü: “Hayır! Saatler zamanı ölçemez; saatlerin referansı, yine bir başka saattir.”

Tekrardan hezimete uğramıştı. Yine yapmıştı bunu. “Bunları düşünmemelisin ahmak yaratık!”, diye bağırdı muhatabı kendi bir şekilde. Devam etti peşi sıra kendini azarlamaya, “İnsanlar saatlere bakarken bunları düşünmez, o zaman sen de düşünmemelisin!”

Kara bazalt taşlardan yapılmış, pek geniş bir tahtı andıran, biraz da yüksekçe olan yatağından kalkmak için doğruldu. Ellerini bu zift karası taş yığının üzerine itina ile oyulmuş silüetler içinde gezdirip ayağa kalktı. Aslında bu oymalar eksik bir hikayeydi, tek bir kişinin etrafında dönen pek de görkemli olmayan yavan bir hikaye.

“Niye olayların arasında eksiklikler vardı?”
“Kimin tatsız hikayesiydi bu?”
“O‟nun hikayesi olabilir miydi ki? Neden olmasındı ki?”
“Hikayenin „kahramanı‟ önemliydi önemli olmasına ama anlatanı, yaratanı daha büyük bir muammaydı. Sahi kimdi bu hikayenin kalemi, hatta bu durumda çivisi?”

Her sabah olduğu gibi, bu sabah da aynı cevapsızlık halinde ortak bu mükerrer soruları sıraladı art arda.

Her sabah olduğu gibi, aynanın karşısına geçme vakti gelmişti. Bu aynaya karşı tanımlayamadığı bir ilgi duyuyordu. Oldukça büyük, heybetli, pirinçten kaplaması yıpranmış, epey eski bir aynaydı bu. Aynanın üst kısmında, pirinç kaplamasına dahil ustaca bezenmiş kabartmalar vardı. Gözleri bu kabartmalarla her buluştuğunda, mühürlü dudaklarında tebessüme benzer bir hareketlenme hâsıl oluyordu. Sol tarafında kamer, sağ tarafında burçları yıpranmış bir kale. Bu ikisinin arasında fakat biraz daha yükseklerinde, bir düşünürün O‟na çok içten gelen bir sözü: Güneşin altında yeni olan hiçbir şey yoktur…

Bu söz ona iletişim kurabildiği, O‟nu anlayabildiğini düşündüğü yegane insanı hatırlatıyordu. Baba‟yı… Ne olursunuz O‟nu yargılamayın! Evet, diğer insanlarınkinden farklı da olsa O‟nun da „baba‟ diyebileceği biri vardı. Her gün olduğu gibi Baba‟nın yanına gitmeliydi.

Zavallı mahluk! Baba, O‟nun gözünde kudretin vücut bulmuş hali, erdem timsali, bilginin ve bilmenin en tepe noktasında ikamet eden, tevazu göstermede eli açık bir kimse. Oysa gerçek öyle mi? Evet, Baba zeki ve bir bakıma erk ve kudret sahibi. Ama O‟nun, Baba‟yı bu kadar yüceltmesinin temelinde Baba olması var. Yani O‟nun yegane yaratıcısı ve tabiri caiz ise efendisi olması. Oysa gerçek biraz farklı; pek tabii O, bu gerçeği göremiyor.

Baba, ilminde usta olmasına rağmen, bazen yaptığı şeylerden beklediği sonuçları alamıyor. Tıpkı o zaman olduğu gibi… Biraz farklı bir açıdan yaklaşarak diyebiliriz ki: Âb-ı hayat peşinde koşarken, muhayyel bir şey ile karşılaşmıştı. Ber-hayat bir varlık ile. Fevka‟lbeşer fakat hayata karşı abd-i memluk sınırından öteye geçemeyen bir varlık ile. O‟nunla karşılaşmıştı.

Aynadaki zahirine dalmıştı, ne garip şeydi „ben‟ dediğini basit bir alet olmadan görememesi. Sağ elini çarpık vücudu üzerinde gezdirdi, göğsünün sol tarafı ile omzu arasındaki belli belirsiz işarete dokundu. “Acaba Baba‟nın dediği gibi, gerçekten de hayatın tüm mana ve özeti bu sembolde mi gizli?” sorusu hızla zihninin dehlizlerinden gün yüzüne çıktı. Bu sinsi düşüncenin yarattığı tedirginlikten mi yoksa sadece bad-ı sabadan mı bilinmez, bir ürperti aldı içini.

Artık umursamıyordu. İçten içe bir sorun, bir sıkıntı olduğunun bilincindeydi. Ama ne yapabilirdi ki? Elinden gelen ne vardı? Zaten yapabileceği her şeyi yaptığına onay vermiyor muydu fetânet sahibi zihni?

“Olsun” diyordu, “madem ki her gün uyuyamasam dahi uyuyabilmeyi, yiyemesem dahi yiyebilmeyi, hissedemesem dahi hissedebilmeyi istiyor ve taklit ediyorum; bundan da vazgeçmemeliyim!”

Aynanın hemen yanındaki masanın üstten ikinci çekmecesine uzandı, eline gelen hissedemediği fakat soğuk olduğunu bildiği metali kavradı. Tüm soğukkanlılığıyla, ki düşününce O‟nun için aksi mümkün dahi değildi, bu eski tabancayı çenesine yasladı. O an bu eski tabancanın belki de „arkadaş‟ diyebileceği bu koca varlıktaki tek şey olduğunu düşündü, ne de olsa yüzlerce yıldır haşır neşirdi bu şeyle.

Bir anlığına, zihnindeki tüm karmaşa fehvâ kazanıp felâha ermiş gibi düşünmeyi kesti.

Tetiği çekti.

Çirkin gözleri tekrar açtığında, başarısızlığın verdiği ve tanış olduğu düşünceyi tattı tekrar. Sanki uçsuz bucaksız okyanusun üzerinde ve sağanak yağmurun altında, gök gürültüsünün senfonisinde kürekleri olmayan bir kayıkta gibi. Sanki güneşin yüzeyinde ısınmaya muhtaç bir soğukta donmak üzereymiş gibi. Bu durumdan hiç hoşlanmıyordu her ne kadar adını koyamasa da.

Kafasını çevirip kara bazalt yatağının yanındaki saate dikti gözlerini. İlk bakışından bu yana sadece birkaç dakika geçmişti.

“Bir de hala zamanı ölçtüğünü düşünürler, gerçekten de ahmakça…”

Vücudundaki sayısız delik ve boşluğa bir yenisi daha eklenmişti. Artık ortalığı berbat edecek bir damla kanı dahi kalmamıştı. Bu durum onu ölememekten daha fazla rahatsız eden yegane şeydi.

Doğruldu.

Baba‟nın dediği gibi, yeterince çalışırsa belki bir gün „onlar‟ gibi olabilirdi. Ve hatta kim bilir, belki nihayet ölebilirdi.

Çok arka sayfalara düşmüşsün be sayfa.
 
Ben tedavi olmak istemiyordum.
Sorunum gerçekte her neyse, onun düzeltilmesini istemiyordum. İçimdeki küçük sırların hiçbiri su yüzüne çıkmak ve mitlerle, çocukluğumla veya kimyasal reaksiyonlarla açıklanmak istemiyordu. Geriye hiçbir şey kalmayacağından korkuyordum. Bu yüzden içimdeki gerçek kin ve korkular hiçbir zaman gün ışığına çıkmadı.
 
Hep evrensel olmaya çalışırken bir noktada kendini vatansız hissetmek.
 
Biraz daha acele etmezse geç kalacaktı. 10 dakika içinde metro istasyonuna yetişmeliydi eğer bu kez de geç kalırsa kesin kovulurdu. Zaten patronu olacak kadın, otorite ve güç gösterisi adına herkese ibret olabilecek bir kobay arayışındaydı. Bu kobaylık yarışında zirveye oynaması bir yana haftaya teslim etmesi gereken raporlara daha başlamamıştı bile. Bu işi de kaybederse hayata tekrar tutunması oldukça güç bir hal alacaktı. Evinin bulunduğu küçük ama şirin, kaldırımlarının çim bloklar ve minik ağaçlarla süslü olduğu ve her geçişinde ona küçükken yüzmeye gittikleri koyu hatırlatan bu huzur dolu sokağın köşesini dönüp belki de gezegenin en gri noktası olmaya aday devasa caddeye açıldı. İnsanları taşıyan ölüm makinelerinin ışıklar yeşile döner dönmez başlayan öfkeli seslerine kulaklarını kapattı. Aynı ışıklar keskin bir şekilde kırmızıya dönünce karşıdan karşıya geçmek için caddeye ayak bastı.

Hissettiği garip şey onu durmaya itti. Etrafına bakındı. Gördüğü manzara ona onlarca renk ve duyguyu aynı anda yaşatacak kadar fevkalâde bir tabloydu. Kendisi hariç yaşayan ve yaşamayan her şey durmuştu ve bu durum onu, yaşadığı onlarca duygu içinden merak duygusunun şehvetli kollarına sürükledi. Tıpkı kablolardan geçen elektrik akımının kesik kesik aydınlattığı bir ampul gibi zihninden sayısız soru, sürtünmesiz bir akışkanlıkla, olabildiğince hızlı bir şekilde belirip yok oluyordu. Bu duraksama sadece o an bulunduğu muhite özgü müydü yoksa tüm şehir ve hatta tüm Dünya ve evren için aynı soluksuzluk geçerli miydi?

Bu büyük soru işaretini buruşturup cebine koyduktan sonra durağanlığına son vermek istedi. Tekrardan etrafına bakındı. “Her şey hareketliyken dikkatle bakmak mümkün fakat dikkatli görmek imkansız” diye geçirdi içinden. Fotoğraflar için ‘anın dondurulması’ dendiğini anımsadı birden.

“Tıpkı bir fotoğrafın içinde olmak gibi ama çok, çok daha tuhaf hissettireni.”

Her şey olağan yani hareketli iken görmek güç fakat böyle dışarıdan bakmak gibi olağandışı bir konumdayken; ona ve çoğu insana olanca normal gelen tüm bu sirkülasyonun aslında nasıl bir kaos teşkil ettiğini fark etti. Yaşam denen bu muydu peki? Gezegenin en ‘bilinçli’ türünün varlığını sürdürebilmek için girdiği kesintisiz ve karmaşa kelimesine sözlük tanımı olabilecek derecedeki döngüsü. Cevaplandırması zor bir başka soru daha.

Üzerine biraz düşününce tıpkı aşık olmak gibi bir histi aslında. Sokağı dönerken, şirkete girerken, sinemaya giderken, konserde eğlenirken, sanat tarihi dersi alırken, bir barda yalnız başına içerken, bilirsiniz hani şu self servis kahve dükkanlarının birinden çıkarken, markette alışveriş yaparken… Bir kadın görürsünüz. Birkaç salise için tüm hayat durmuş gibidir. Her şey, ama her şey onun saçlarının mistik dansı ve gözlerinin denizinde kaybolmanızdan ibarettir. Ama bu sefer durum biraz daha farklıydı. Nitekim ortada mistik dansıyla büyülenilecek saçlar yada denizinde kaybolunacak gözler olmadığı gibi, bu duraksama neredeyse birkaç dakikayı bulmuştu.

Bu noktadan hareket etmeye karar verdi. Eğer bir insan dahi saliselik de olsa böyle bir etki bırakabiliyorsa, bu durağanlığa sebep olacak kadar büyük bir şey kendisini etkilemiş olmalıydı değil mi? Düşünmeye koyuldu. Basit zevk ve beğenileri olan alelade bir adamdı. Hayatı boyunca hiçbir şeyin odağı olmadığı gibi, göreli kalabalık olmayan masalarda dahi söyledikleri dinlenen biri bile olmayı becerememişti ki. Son zamanlarda türeyen kaybedenlerin edebiyatı denilen şeyleri bile “belki burada ben ve benim gibiler baş kahramanızdır” diyerek incelemiş ama bu mecrada da aşina olduğu hayal kırıklığı hissiyle karşılaşmış; sadece hafifçe başını eğerek, tokalaşmadan selam verip yoluna devam etmişti. Ona göre bu ‘sıradan’ hatta ‘vasat’ etiketi taşıyan hayatlar bile onun hayatının yanında oldukça kazanan tarafta görünüyordu. Hayır, onu bu denli etkileyebilecek herhangi bir şeyin onun başına gelme ihtimali yoktu; hiçbir zaman bu kadar şanslı olmamıştı.

Kendisini şehrin kedilerine benzetirdi. Onun gibi kedilerin de bu gezegen üzerinde yaşayabilecekleri doğal bir habitatları kalmamıştı, şehre mahkûmdular. Bu müebbet mahkûmiyet görülemez ve yok edilemez parmaklıklara sahipti, oysa hapishanelerdeki insanlar ne kadar da şanslıydılar! En azından kendilerini hapseden parmaklıkların soğuk çeliğini hissedebilir, beton duvarlarını görebilirlerdi; hatta kendilerini oraya koyan kişi ve sebepleri dahi bilebilirlerdi. Bir Tanrı varsa eğer bu yaşamı gerçekten böyle mi tasarlamıştı? Kim bu kadar zalim olabilirdi ki? İlk sevgilisi ile buluşmak için gittiği kahvecide beklerken karıştırdığı dergiden bir cümle geldi aklına: “Kendi yarattıklarını sonsuz bir cezaya mahkum edecek kadar… Kimse bu kadar uzun süre kin tutamaz, Tanrı bile.”

Hâlâ her şey hareketsizliğini koruyordu. Kaldırımın üzerinde donmuş insan güruhu içine karıştı, bu düşünmesini bir nebze de olsa engelleyebiliyordu. Tüm bu olanların bir rüya olabileceği gibi fantastik düşüncelere kapılmaya başlamıştı, gerçekten uzaklaştığını hissediyordu. Bir süre yanından geçmekte olduğu krem rengi yağmurluk giyen, yüksek topuklu ayakkabıları olan sarışın kadını inceledi. Sol elini caddeden vızır vızır geçen taksilerden birini durdurma ümidi ile kaldırmış diğer eliyle de insanlara çarpıp kahvesini dökmemek için göğsüne yapıştırmıştı. Havaya kaldırdığı elinde yüksek tirajlı gazetelerden biri vardı. “Komik” diye geçirdi içinden, “Gazete okuyan insanların soyunun tükendiğini düşünürdüm.” Genç kadının yüzünü incelemeye başladı, hemen hemen kendisiyle aynı yaşlarda görünüyordu. Oldukça spontane bir anda donakalmasına rağmen yüzünde masum bir güzellik mevcuttu. Kadının sağ elindeki kahveyi aldı ne de olsa pekâlâ bu bir rüya olabilirdi. Rüya olmama ihtimali ise çok daha korkunçtu. Her koşulda artık onun için mülkiyet haklarının pek de bir anlamı yoktu. Kahvenin sıcak yada soğuk olduğu konusunda bir karara varamıyordu, içmek için karton bardak ile dudaklarını buluşturduğunda şu ana kadar gözünden kaçmış olduğunu garipsediği bir şeyi fark etti. Kahve de diğer her şey gibi kendisinin aksine hareketsizdi.

İçini bir karanlık kaplıyordu. Hiçbir sokağa bağlanmayan hiçbir yerden gelmeyip hiçbir yere de gitmeyen bir cadde kadar mânasız hissetmeye başlamıştı. Oysa kendinden gelen kudretle kendi şehrinin merkezi olduğuna inanırdı hep.

Sesler duyuyordu. Yumuşak, şefkat dolu, yaşanan her şeyi ve tüm güzel anıları içinde barındıran tanıdık bir ses ismini haykırıyordu. O âna kadar her şeyiyle hareketsiz bu dünya çalkalanmaya başladı. Ses, tekrar ismini söyledi. Görebildiği en uzak noktadan, ufuktan başlayarak dünya, caddeler, araçlar, sokaklar ve hatta insanlar bozulmaya, yok olmaya başladılar. Sonsuz bir karanlık üzerine hücum ediyordu. Ses, son bir kez daha ona seslendi. Artık karanlık ayaklarının dibinden başlayarak vücudunu ele geçiriyordu. Acı hissetmemek ne garip şeydi. Son duyduğu şey tiz bir mekanik çığlığı anımsatıyordu, hiç bitmeyecekmiş gibi güçlü ve nefes almaksızın kesintisiz bir mekanik çığlık.

Yeni bir öykü yazmaya çalışmak, kendi öykünüzden kaçarken geriye ekmek kırıntıları bırakmaktır.
 
İnsan en acımasız hayvandır. Trajedilerde, boğa güreşlerinde ve haça germelerde şu güne kadar kendisini en iyi hisseden oydu ve kendisi için cehennemi icat ettiğinde, sıkı durun, bu aslında en iyi cennetiydi.
 
Çünkü konuyla ilgisi olmayan şeyleri araya sokuşturduğunda, sahnede oynanan oyunu hem bozmuş hem de çarpıtmış olursun, söylediklerin oyunun kendisinden çok daha iyi olsa bile fark etmez.
 
Yağmurlu ıslak bir geceden sonra kimsesizdi yine bütün buhranlı gece yarıları

Ayakkabısı su geçirmeyen nice âdemoğulları kaçarlardı her seferinde suyun ta kendisinden.

Yağmurların dünyayı temizlediği kadar insanları temizlediğini düşünemedik…


Kimi aydınlıkların sonu karanlıktır. Hiçbir ışık sonsuz değildir. Sonsuzluklarla donatılmış mitler yaratanlar, buna inananlar bile sonsuzluğun sonunu getirirler. Peki, sonsuzu kim anlar? Ben mi? Sen mi? Hiç sanmıyorum sevgili dostum. Anlamlandıramadığım bu kâinatta ne işim olduğunu da çözemiyorum. Bu yüzden kendimi her şeysiz, her şeyi kendimsiz bırakıyorum.

Ben bu dünyada olmadığımda hiçbir şeyin eksileceğini gerçekten düşünmüyorum sevgili dostum. Ben kendini nötr hissedenlerdenim. İşe yaramayanlar, oksijen sömürücüler, emeksizler, vasıfsızlar sınıfının bir üyesiyim. Umarım ben gittikten yüz sene bile sonra olsa sınıfım birleşir ve anlamlandırırlar varlıklarını. Bugün bu dünyada benden kaç tane var gerçekten bilmiyorum Tarık, ama bu günden sonra bir kişi eksik olacağımızı biliyorum. Ki yeryüzünün en kalabalık sınıfı dahi olsak ne fark eder? Bire sonsuz tane sıfır eklediğini düşün.

Belki mesele bir olmaktır sevgili dostum. Diyeceksin ki sen biliyordun madem, bunu neden sen yapmadın. Yapamazdın Tarık, yapamazdım. Yapabileceğim tek şeyi yapıyorum şu anda. Hiçlerin görevi gitmektir. İlkokulda beş ile sıfırı toplarken kaç kere sıfırın nereye gittiğini düşündük ki? Hepimizin işi kalanlaydı; beşleydi. Kimin hayatına girdiysem, kiminle bir olduysam yuttum herkesi, hiçleştirdim. Dokunduğum her şey anlamsızlaştı. Sıfırım ben Tarık. Şimdide gidiyorum sıfır misali. Seni de diğerlerine emanet ediyorum. Vakit sıfır vaktidir.
 
Son düzenleme:
Geri