Edebiyat tarihinin iki unutulmaz işkence hikayesi vardır. İkisi de bir insanın, başka bir insan için tasarlayabileceği en zalim işkenceleri anlatır ve insanoğlunun sadece doğaya ve başka canlılara değil, aynı zamanda kendi türüne karşı insafsızlığında da sınırlarının olmadığını gösterir. Birisi Edgar Allen Poe'nun "Kuyu ve Sarkaç"ı, diğeri ise Villiers de L'isle-Adam'ın "Umut İşkencesi"dir. İspanyol Engizisyonunun muhayyilesinden fışkıran bu iki işkence birbirinden çok farklıdır; ama insan ruhunun nasıl acı, ıstırap, korku ve umut içinde kıvrandırılabileceğinin de tüyler ürpertici ispatıdır. İnsanoğlunun acımasızlığını çok iyi bilen bu iki yazardan Poe'da işkence fiziksel düzeydedir ve dehşet, kahramanın artık kaydını tutamadığı bir zamanın içinde yayılarak artar; daha ustalıklı bir işkence kurgulayan Villiers ise moral bir cehennem anlatır ve onun kahramanının çilesi, en umut edilemez türden umudunu gerçekleştirdiği anda başlar.
Bugün bu unutulmaz iki işkence hikayesine, çok daha usta işi bir üçüncüsünü ekleyecek olsak, bu kuşkusuz Zweig'ın harikulade novellası Satranç olurdu. İnsan ruhunun karanlıklarına nüfuz eden ve ruhumuzun loş dehlizleri ve karmaşık labirentlerini avucunun içi gibi bilen Poe ve Villiers'in aksine; insan ruhunun asaletine, erdemlerine ve yüceliğine iman etmiş olan Zweig'ın da bir işkence hikayesine imza atmış olması, ilk bakışta tuhaf görünse de hiç şaşırtıcı değildir. Çünkü Zweig'ın intiharından önceki ruh halini yansıtmaktadır.
İspanyol Engizisyonu'nu hiç aratmayan Gestapo, yine zamanın yitip gittiği bir hiçliğin içine yerleştirilmiş tahammül edilemez bir işkence tasarlamıştır: Hiçbir şey insan ruhunu hiçlik kadar çürütemez çünkü. Hikayenin kahramanı Dr. B., tek başına bir otel odasına kapatılmıştır. Oyalanacak hiçbir şeyi yoktur. Bitmeyen, geçmeyen, tükenmeyen bir zamanın içinde eylemsizliğe mahkumdur: Beklemekte, beklemekte, beklemekte, neyi beklediğini dahi bilmeden beklemekte ve hiçbir şey olmamaktadır. Yalnızca sorgulama için odadan çıkarılmaktadır. Ruhen çökmekte olan Dr. B. tesadüfen işkencecilerden birinin paltosunun cebinde bir satranç kitabı görür. Korkarak da olsa onu alır. Hayata yeniden dönmenin, zamanın içinde eyleme geçerek yaşadığını hissetmenin heyecanıyla kitabı adeta satır satır zihnine nakşeder. Satranç tahtası ve taşları olmamasına rağmen dört elle sarıldığı kitabı hatmederek teorik bir satranç ustası olur. Bütün satranç oyunlarını ezberler ve muhayyilesinde onları teker teker oynar. Fakat hayatta kalmak için ustası olduğu satranç, bir süre sonra kendi ruhunu çok daha büyük bir cendereye sokacaktır.
Zweig; Poe ve Villiers'in aksine, dışarıdan değil de içeriden beslenen bir işkenceyi anlatır. İnsanı eylemsizliğin, akmayan bir zamanın ve hiçliğin içine mahkum ederek, kendi ruhunu tüketmek üzere bir başına bırakmaktan daha vahşi ne olabilir ki! Zweig'ın 1942'de, intiharından önceki ruh hali işte tam olarak bu olsa gerek: Artık Balzac'ı yazamayacağı bir eylemsizliğin, hiçliğin, sürgündeki yalnızlığın içinde, bitmeyecek bir savaşın bitmesini beklemekten yorgun düşmüş, hassas ve kırılgan bir ruh.
Önsöz, editör yorumları ve kaynakça okuyandan selamlar!