Bekleyen her şey soğur.

Konu sahibi son olarak 2211 gün önce görüldü
Ben sadece çocukluğumda hiçbir şey düşünmeden erkenden uyuduğum geceleri özlüyorum.
 
Az düşünen, az telaş eden, gerekli durumlarda endişe duyan, soğukkanlı, anında sivri ve çok lazım gelirse şık cevaplar verebilen biri olmak isterdim.
Böyle biri değilim.
Çok düşünüyorum.
Çok telaşlı ve daima endişeliyim.
Anında sivrilemem ve duruma uygun şık cevaplar ekseriyetle başımı yastığa koyduğumda gelir aklıma.
Bir çok şeye geç kalmakta üstüme yoktur.
Bazen kendimden nefret ederim, bazen çok sık.
Dünyaya gönderilmeyi meşakkatli bir yarış sonrasında hak kazandıysam.
Bunun için üzgünüm hatta epey üzgünüm.
Kazanarak kaybettiğim ilk şey bu.
 
"Sıradaki şarkı da bana gelsin hadi" dediğimde bile radyo 2 saatlik reklama giriyor.
Evren ufacık sevinçlerimi bile alıyor benden, bu kadar nefret edecek ne vardı yani.
 
Bittiği sanılan yerde başlayan hikayeler vardır. El sıkışıp ayrılınan yerde öyle bir deprem olur ki bazen, fark edebilen herkesin kalbini ve ruhunu sarsar. Ve ne acıdır ki, bunu oracıkta kalakalan, gidenin arkasından bakıp ağlamak ya da bir bira daha söylemek dışında hiçbir seçeneği olmayan o zavallı mağrur mağluptan başka kimse bilmez...

Bana bitti denilen şeyin bitti denilen yerde bitti denir denmez nasıl bitebildiğini anlatabilecek biri varsa söz ilk biralar benden. Saatlerce ağladıktan sonra makyajını tazeleyip alışverişe gidebilmenin aslında ne kadar normal olduğunu anlatabilirse biri bana, öldükten sonra ona organlarımı bağışlayabilirim. Birileri bana, bütün hafıza kuramlarına meydan okurcasına "unutmak istersem unuturum" diyebilmenin, üstelik söylemekle kalmayıp bunu yapabilmenin nasıl olduğunu gösterirse her sabah ekmeğini alıp evine kadar götürürüm yeminle. Balık tutmayı öğretmeyin bana, balık da vermeyin. Becerebiliyorsanız balık olmayı öğretin... N'oldu? Yemedi dimi?

Haydi dağılalım, çünkü kimse kimsenin umurunda değil!
Haydi dağılalım, çünkü birlikteyken çok komik görünüyoruz!
Haydi dağılalım, çünkü bu kadar bokluğa ancak yalnızken tahammül edilebilir!
Haydi dağılalım, çünkü biz birbirimizi acıdan öldürürüz!
Haydi dağılalım, çünkü "cehennem başkalarıdır!"
 
"Siz yağmurun götürdüklerine aşk mı diyorsunuz
ya rüzgarın bana getirdiklerine ne demeli.."
 
nsan ona, insan buna, insan herkese biraz tamam ama insan en çok kendine kızmıyor mu bazı noktalarda.
Bazı noktalarda ben "Allah kurtar" dememişsem bile, içimden geçirmişimdir.
İçimden benim ne mevsimler ne kurak kışlar, ne serin yazlar, bi acayip hevesler, ani tökezler filan ama işte düştüm ben, dizlerim kanadı, dilim, elim, içimde benim çok ince gururum, kaderim, tahammülüm, boynum en ince yerinden benim, alınyazım.
Ama işte bazı noktalarda insan, çok da insan gibi hissedemiyor.
Yorgun bir fil, bacağı kırılmış bir köpek, ıslak ve yılgın bir kedi gibi.
Baş ucunda yuva kuran örümcek bile senden daha mutludur, çünkü eşini yemiştir, çünkü bu çok komik.
Hiç değil mi ki insan en çok ken-di-ne vuran o dişe geçen yumruğu.
Bazen geliyorlar bana işte ekseriyetle, ben ekseriyetle bir yerden dönmüşümdür, kıyısından bir yalanın, kazadan kıl payı filan ama kaderden hiç.
işte muhakkak yorgunum yine, yine olması gereken ama olmasını, yapmayı hiç istemedigim işleri, konuşmaları "yarın canım ya" diyerek ertelemişimdir.
Çünkü sonbaharı çok severim, çünkü yüzüme yapışan hüzün bana en çok bu mevsimde yakışır.
Çünkü bunun konumuzla hiç ilgisi yok, çünkü bir konu da yok, çünkü bu kadar anlamsız olabilir ancak bir yazı, çünkü bir o kadar da "migren" bunu gerektirir.
Ben bugün öyle böyle, anlaşılması zor, saçma ama gerçek, komik ama acıklı düşündüm, genelde ben hep lüzumsuz şeyler düşünürüm.
Bir peri kızı olup dünyaya iyilik dağıtmak isterdim ama inanılmaz sıradışı sayılamayacak kadar sıradan bir insanım ve kafamın içinde beni tepeden dibe itekleyen migrenim sayesinde yazıyorum.
Hiçbir işe yaramıyor ama yazıyorum.
Migrenle yaşamak zor, astımla da öyle.
İnsan ağlamaya, insan hiç yoksa bile gülmeye, insan en çok da kalan kişi olmaktan çok korkuyor değil mi, bir yerlerde, biriyle düştüğünde, biriyle kalktığında, birinin ardından, en çok ben.
Gidecek kimse yok ama etrafımda, kalmamak için tek başıma, yalnızlığa yapıştım var gücümle.
Ama insan en çok kendine kızıyor, kalıyor da sonra, duvarlardaki çatlakları fark ettiysen eğer, boş ver, düşünme sen bunu bu gece.

Ezel Roz Manaz
 
Bir aptal gelir ve bütün doğrularını götürür, ya da bir aptal gider ve bütün yanlışlarını sana bırakır.
Aslında aptal olan aynada gördüğündür, en son anlarsın bunu.
Aşk analizim bu kadar.
 
Biliyorum, kızgınsın bana..
yer yer nefretin oldum, yer yer yaran..
ağzı açık,sızmaya,sızlamaya müsait bir yara..

Gittiğim yerden yazamıyorum..
kaldığım yerden devam edemiyorum sana..
öldüğüm yerden dirilemiyorum..
anla..
geçmiyor zamanla..

Bilmiyorsun..
cevabını bulamadığım bütün soruları çöpe attım.
onları yok saydım, seni gitmedin..
bıraktığın yerden sana saydım, günleri..
ölmediğim günlere saydım, gelmediklerini..

Bunca zaman ne yaptım bilmiyorsun,kızma..

seni merak ettim biliyor musun?
Bilmiyorsun kızma..

seni özledim, içtim fotoğrafını bilmiyorsun..
seni yıktım içimde tabu diye.
seni ördüm içime duvar diye..
seni uğurladım dilimden Allaha dua diye..
ah etmedim inan..
merhamet et dedim Allahım..
Merhamet..

bilmiyorsun, bak..
Her sabah eksik, kanadı kırık bir günaydın konar pencereme.
umuduma verdiğim bir parça ekmek sensin..
Uyuyamadığım her gece sen..
her hece sen..

aklıma geliyorsun olur olmadık.
beynimden vurulmuşa dönüyorum inan.
acaba diyorum, beni düşünüyor mu hiç.
yokluğum yakasına yapışıyor mu..
diline düşüyor muyum yar diye..
ciğerinde yanıyor muyum yara diye..
diline duaya geliyor muyum bir cuma günü..
Allahla arasını açıyor mu acaba, diyorum.
ağlıyor mu diyorum, gülüyor mu.
Mutlu mu şimdi, diyorum
yalan söylüyor mu..
unuttum,aklıma bile gelmiyor diyebiliyor mu?
içiyor mu çok?
yok..

aramızdaki mesafe değil mesele.
mesele ''biz''
mesele bir dizi iz..

Allahım dedim..
ne olur üşümesin eli, başka birinin ellerine..
seviyorum'lu öldürücü cümle darbeleriyle yaşatmasın birini..
Allahım dedim..
bak.. beni unutmasın yalvarırım..
yalvarırım bir çay tomurcuğu gibi düşür beni,onun aklına.

Allahım ne olur dedim..
ölmesin o, başka birine..
Onun mezar taşı benim göğsümdür bilesin..
etme..
kabul etme Allahım..
onda, yar diye, yara diye benden başkasını..

Unutturma dedim Allahım, ölürüm..
unutma Allahım dedim..
nefes diye savur beni soluğundan içine at, dedim..

Hep sana vardım geldim,en kuytulardan..
sırtımı bile dönemedim yokluğuna..
ölmedim ama, inan hiç yaşamadım da..

ve artık bilirim..
aramızdaki boşluğu dünya bile dolduramaz artık..

Beni unut tamam, ama yalvarırım..
boynuna kolye yaptığım ıslak geceleri unutma..
yastığına sinen kokum hatrına..

Bil..
Allah şahidimdir ki: ben ayın 14ü gibi saf,temiz lekesiz sevdim seni..
Ben ki seni, bir ''Amin'' içtenliğiyle sevdim..
kabul, yarama kabuk olmayacağını bile bile sevdim..

Şimdi, mecnunun içindeki ateş,leylanın dilindeki dua, benim..

Sen ki sevdin..
Sevdim demeden, sevemeden gittin..
Olsun canım benim..
Benim canım, olsun..

Ben ki sol'un olamadım..
varsın canın sağ olsun..
 
Keşke dünya hakikaten küçülse de biraz, gözlerimizin değmeye muhtaç olduğu kişilerle karşılaşabilme ihtimalimize biraz olsun inanabilsek.
Keşke yazıma değen istihzayı fark etse biri.
Keşke bir zamanlar benim de küçük bir kız çocuğu olduğumu biri bana hatırlatsa, keşke yetişkin tavrımızdan biraz uzaklaşıp, pamuklu şeker yesek, ne bileyim işte, bir şeyler için ağlayıp beş dakika sonra, o üzüntüden millerce ötelerde kumdan kaleler yaparken bulsak kendimizi.
Keşke bir şeyler, geçmesini arzu ettiğimiz vakitlerde geçip gitse, daha kolay olurdu yaşamak, daha derin nefesler alabilirdik zannımca.
Keşke biri benden mütemadi kaygımı söküp alsa.
Keşke yaptıklarımdan çok daha fazlasını becermiş olsam da gırtlağıma yapışan bu başarısızlık hissi beni zaman zaman gece uykularımdan etmese.
Keşke sol omzumda benimle ikamet eden melek, ben hataya düşmeden evvel, ikaz etse beni, bana yapmayı, söylemeyi düşündüğüm şeyin, defterimde şık durmayacağını söylese.
Keşke bu kadar erken ağlamasam, keşke bu kadar geç kalınmasa bana, keşke ben sonsuza kadar bekleyecek sabra sahip olabilsem, bazen.
Keşke kapıları aralık bırakmadan çarpıp çıkmasam, kapı pervazları incinmese mesela.
Keşke aralık bıraktığım her kapıyı da kendime gözdağı veriyormuşum gibi algılamasam, keşke biraz yumuşak, hafif, naif olsa yaşamak, bu kadar ağır ağır binmese filler sırtımıza.
Geceleri uyuyarak geçirsek, sabah neşeleri biraz da bizim olsa, kahvaltı etmeyi sevsek, gururdan taç yapıp başımıza taksak, simit peynir yesek, domatesten nefret etmeyi bıraksak, kırmızıdan korkmasak.
Keşke biraz daha büyümesek.
Keşke ben de sezen aksu gibi ''gelsin, hayat bildiği gibi gelsin..'' diyebilme gücüne sahip olabilsem.
Keşke ''keşke'' dilimize çok tuhaf ve yabancı gelen bir sözcüğe benzese.

Ezel Roz Manaz
 
Biz sevmişiz de birbirimizi, denk getirememişiz. Farklı zaman dilimlerinde özleşmiş, yalnızca sarıldığımız zamanlarda aynı noktada buluşmuşuz.
Eksik bir şeyler ararsın belki,
göğsünün altına bakmayı unutma.
 
Konuşmamız gereken şeyler var, susmamız gereken yerler ve yerinin gelmesine rağmen ağızdan çıkmayı reddeden kelimeler. Edilen yeminler var, tutulmayan sözler ve ardında bir ceset bırakıp gidenler var. Nedenler var, "nedenler", Neden sevmedinler, neden gelmedinler, neden gittinler.. Hayatımızın içine edenler var. Bunu yaparken bize "seviyorum" diyenler.
 
Ben geride seni bırakmışım işte daha ne tür bir boşluk yara açabilir derininde zihnimin, içimin.
Kafamı ben geriye çevirdiğimde hep orada öylece duruyorsun, yüzüme baktığımda, içime kapandığımda, uyuduğumda, düşündüğümde mıh gibi aklımda, yürüdüğümde yanımda çok sakin, çok gitmemiş gibi duruyorsun, öyleymiş gibi işte ama değil onun aslı öyle.
Seni götürdüler, seni benden çok uzaklara kopardılar da, öyle değil işte, sanki film hiç bitmemiş, kış hiç gelmemiş, ben hiç üşümemiş, ısınmak için alkolden medet ummamışım gibi, ama umdum da, ummuşum da, yine üşümüşüm gibi, işte içince geçecek demişim de geçmemiş gibi, ben hep haksız çıkmışım, hep bir kişi eksik.
Temiz içmişim ama geçmemiş işte, gibisi yok işte öyle deli bir yara, çok çirkin bir leke, çok güzel bir anı, çok kötü bir tecrübe olarak, duruyorsun her yerde.
Her yerde bu kadar çok nasıl olabiliyorsun bilmiyorum, bütün şarkıları neden sanki sen yazmışsın gibi, sanki sen neden ağır bir kütle gibi omuzumda bile, keyfimde, kederimde, geride, önüme baktığımda, düştüğümde, kalktığımda, ağladığımda, güldüğümde en çok, neden sana karşı bir haksızlık, bir hata yapmışım gibi neden suçlu hissediyorum, neden sen benim en olur olmadık, sen benim her yerde kursağıma oturuyorsun, sen neden bu kadar çok fazlayken, bu kadar az ve bu kadar neden yoksun..
Beni duy, beni duysun, beni duysunlar işte.
Beni tutma, ben her gülümsediğimde çünkü, suçlu gibi seni ta şuramda, kanarken hissetmek istemiyorum artık.
Ben yoruldum, sen peki her yere nüfuz etmiş bir veba gibi durmaktan, yorulmadın mı?
 
Biraz endişeliyim, çünkü biliyorum;
Bir an olacak, ve ben tek başıma yediğim yemeklerden birinde kendimi alenen kontrol altına alamayıp hıçkırıklara hıçkırır bir vaziyette bulacağım.
Ekmeğin topuzuna küseceğim.
Dilerim o sırada ''I Do it for you'' çınlıyor olmaz kulağımda, hiç gocunmaz ölürüm.
Arabayı tek hamlede park etmeyi beceremediğim zamanlardaki kadar utanıyorum bundan, ben kendimden bazen fazlaca yüzümü gizliyorum.
Bana ne olduğu hakkında hiçbir fikre sahip olmayan ama ''tanıyorum seni, senden daha iyi tanırım hem de'' diyenlere ben cumartesi geceleri yastığıma yüzümle neler yaptığımı sorarım.
Hayır, daha fazla değilim, daha az da.
''Yetiniyorum''
Artık ben heybeme tıktığım kinlerin insafından da faydalanamıyorum.
Üzerimdeki hafiflik bu sayede yüküm oluyor benim.
Bunu anladım.

Artık tanımadığım insanlara baktığım gibi bakıyorum affettiklerime ve büyük ölçüde ''unuttuklarıma'' ve yüzümde hiçbir yaşanmışlığın izi olmadan.
Kendimi çok daha adil buluyorum bu şekilde.
Minnet duygusu kurtulamadığım bir illet gibi yapışmasın diye belleğime, affedecek kadar bağlarımı kopardıklarıma bunu yapmak zorundayım.
Başka türlüsü güç.
Olmuyor.

İçimde, asla değil ama zaman zaman en azından, yıkıcı olmayan ve bir fırtınaya dönüşmeyen bir mevsimle, öfkem de kırgınlığım gibi kör değil artık.
Kelime haznem ''hiçbir şey söyleyemeyeceğim'' cümlesi kadar hiçliğe dönüştüğünde, ve içim de zerre giz'e dönüşmüş, öteki odalara atılmış ve en ufak bir durum izahı kalmadığında; hoyrat bir sessizliğe çekilmekte beis görmüyorum.
Bu geçmişe, bu kimseye geçilmiş bir kıyak değil; yalnızca kendimi yoğun bir endişeden kurtarmaya çalışıyorum.
En kızgın zamanlarımda bile varlığıyla ruhumu ağırlaştıran bu endişeden tamamiyle kurtulduğum oranda varlığımı kanıtlayacağım.

Sonrası eylül, sonrası hüzün ve yoğun bir sis'le gelen sinsi bir sus payı, içimdeki incinmişliğe..
 
Hani bazen bir şeye çok gülersin de, aklına hüzünlü bir şeyler yada biri gelir ve aslında mutsuzluktan sızladığını hatırlarsın, hani neden güldüğünü anlamayıp birden ağlamaya başlarsın,ses tellerin çatallaşır filan..
İşte ben ne zaman gülümsesem, sen gelip gırtlağıma oturuyorsun.

Ezel Roz Manaz
 
Biliyordun..
Yanımda dursaydın seninle bir yolculuğa çıkacaktık, güneşi parçalayacaktık birlikte.
Seninle birlikte elzem bir hikaye yazacaktık.
Fakat ben yalnız başıma yürürken yolu kaybettim, kafamı göğe uzattığımda güneş batmıştı, ve bir hikaye yazabilmek için ben, tek başıma kendim olmayacak kadar dahi eksiktim.
Duvarlara kızma bu yüzden, yumruklama onları, duvarlar da korkar yıkılmaktan, yıkılıp dilediğin şekli alamamaktan, çatlayıp diğer tarafa güneşi sızdıramamaktan.
Herkesin bir duruma, bir adama, bir kadına, veyahutta geçmişe, anılara ördüğü bir duvarı muhakkak vardır.
Biliyorsun çünkü, duvarları sen de, iyi biliyorsun..
 
Bir kibritim olsaydı eğer, duvarları yakardım.
Ya da eriseydi kapı, eriyip metal bir sıvıya dönüşseydi eğer, üzerine basıp giderdim.
İnsan boşluğa düşmeyegörsün, öyle bir değil, üç beş kadeh içkidir, ''doldur da içelim'' bir şaraptır.
Boşluk mütemadi kavgasıdır insanın kendisiyle, haksız yargısıdır kendine, meyus bir tavrın takınılmasına sebebiyet'tir boşluk, aynada gördüğü kırmızı burunluya daimi bir nefret beslemesidir.
Yüzünün ortasından geçen fay hattıdır, dilinde bir tek kendine istihzadır, içinde har'dır, gülüşte naçar'dır.
Karşılıksız kalmış bir aşktır.
Nafile duruma beklenmiş takdirdir, ''helal ulan, aferin''dir.
Çiçek vazoda soluyorsa, kahırdır.
Mektup yollamak istiyorsan, yollama.
Mektup boşluk kapatmaya yetmez çünkü.
Umuma açık bir yerde ağlıyorsam dahi, endişe etme, geçecek.
İçimden boşluk sızıyordur, korkma, geçecektir.
Yara geçse izi kalır lakin hep aynı şiddetle ağrımaz ya, öyle inanası geliyor insanın, zamanla üzerine hafif bir şeyler almış gibi oluyorsun, epey zaman sonra fakat o da ihtimaldir.
Dolaptaki peynir çürüyor, çorabın deliniyor, kalem tükeniyor, silgi yazılmış tek bir cümle, harf bırakmıyor sayfada, silgi daima hatayı siliyor.
İnsan hatalarının önüne eğilmiyor, yumuşak bir virgülden ziyade, net ve sert noktaları seviyor.
Boşluk hep orada duruyor, dolmuyor, iyiyle, kötüyle, zinhar hüzünle dolmuyor.
Boşluktan kaçamıyor insan, safi başkalarına'dır kalabalığı, bir hayli gürültüsü, beyninde uğultusu dahi hep boşluktandır.
Bir adamla, bir anıyla, bir şişe şarapla, karnına dokununca ''günaydın'' diyen ayıcıkla dolacak şey değil.
Annen gidiyor, baban ölüyor, zeytine zam geliyor, evi götürüyorlar, sokağa çıkıp bağırıyorsun, odana çekilip ağlıyorsun, ayakların morarıyor, çorapları sevmiyorsun, biri tüm anılarını alıp gidiyor, biri tüm inancını, biri bütüüün keşkelerini alıp gidiyor.
Ama boşluk hep kalıyor, yerini sevmiştir.
Dedeni özlemişsindir, bir bakmışsın dedeni toprak almış, topraktan nefret edersin, yıl dönümü olmuştur, yıllardan nefret edersin.
Boşluğu olmayacak şeylerle doldurmaya çalışmak nafiledir, geçici sıvadır, safsatadır.
Oysa 70 yaşında değilim, hatta 30 bile değilim.
Benim boşluk hissim evren boyutunda, doğumumla bir ilgisi yok, rakamlarla, dünyada bulunduğum zamanla bir ilgisi yok.
Bedenin geçirdiği bir yıl, dünyada geçen bir yıla tekabül etmiyor çünkü.
 
...bazen haklı olmak haddinden fazla can yakıcı
ve ben
çoktan vazgeçtim haktan hukuktan
sen haklı ol
ben gideyim
bu park ikimiz için çok dar.
 
Aradan çok zaman geçer bazen. Bir kaç mevsim, bir kaç insan, bir kaç anı, bir kaç acı.. Her şey biter, hesaplar ödenir, defter kapanır. Sonra olmadık bir zamanda, olmadık bir yerde saçma sapan bir karşılaşma olur. Sonra... Sonra bir şey olmaz, olmasın da zaten. Sonra sadece gülümser insan. Acı acı derler ya, öyle... Öyle işte. Zaten bu değil mi yaşamak denen karın ağrısının vasıfsız özeti!
 
Geri