A-Z Tüm Hastalıklar

  • Kullanıcı Hüma
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Genel Sağlık Konuları
Konu sahibi son olarak 189 gün önce görüldü
Mukozit ( Ağız İçi Yaralar)
Su ve meyve suyu gibi sıvılar için. Yumuşak bir fırça ile dişlerinizi fırçalayın. Bir bardak suya bir çay kaşığı karbonat toz koyarak gargara yapın. Sigara ve alkolden uzak durun. Şekersiz sakız çiğneyebilirsiniz, ya da naneli ve limonlu şekerler emebilirsiniz. Ağzınızda veya dilinizde beyaz, sert oluşumlar, diş eti ve dudaklarınızda kızarıklık, ağrı, yanma ve tahriş varsa, yutkunurken dil ve boğazda ağrı ve acı hissediyorsanız doktorunuza ya da hemşirenize mutlaka ulaşınız.​
 
MS (MULTİPL SKLEROZ) nedir?
Multipl Skleroz (MS) beyinde ve omurilikte, mesajları taşıyan sinir telleri etrafındaki koruyucu kılıfın (miyelin kılıfı) hastalığıdır. Merkezi sinir sistemi ile organların bilgi iletişimini sağlayan omuriliğin miyelin tabakası üzerindeki fiziksel tahribatın bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Kılıfın hasar gördüğü yerlerde sertleşmiş dokular (skleroz) yer almaktadır. Bu sertleşmiş alana da plak denir. Bu plaklar, sinir sistemi içinde pek çok yerde oluşabilir ve sinirler boyunca mesajların iletilmesini engelleyebilir. MS belirtileri, şiddet ve seyir yönünden hastadan hastaya çok büyük değişiklikler gösterebilir. Bazı hastalarda değişik hastalık tabloları arka arkaya ortaya çıkar, daha sonra tam ya da kısmi iyileşme görülür. Belirtiler etkilenen sinir sistemi bölgesine göre farklıdır. Bunlar arasında halsizlik, karıncalanma, uyuşma, duyu eksikliği, denge bozukluğu, çift görme görme azlığı, konuşma bozukluğu, titreme, kol ve bacaklarda sertlik, güçsüzlük, idrar kaçırma veya yapamama, erkeklerde cinsel güç azlığı sayılabilir. Tanımlanan belirtilerin bir ya da birkaçına birlikte rastlanabilir. Multipl Skleroz (MS) genç insanlarda nörolojik nedenli özürlülüklerde birinci sırayı almaktadır. Hastalık genellikle gençlerde, kadınlarda, sosyo-ekonomik düzeyi yüksek toplumlarda, kentlerde yaşayan eğitim düzeyi yüksek kişilerde görülen bir hastalıktır. Hastalığın ilk belirtileri birkaç gün içinde ortaya çıkar; alevlenmeler ve düzelmelerle seyreder. Başlangıç dönemlerinde tam bir düzelme gösterirken bazen hastalığın ilerlemiş evrelerinde, az sayıda hastada baştan itibaren düzelmeler olmaksızın kötüleşme söz konusu olabilir. Öncelikle Multipl Skleroz ölümcül bir hastalık değildir. Bu konuda yapılmış pek çok çalışma vardır. Bu çalışmalarda ortalama yaşam süresi açısından MS'lilerle sağlıklı bireyler arasında önemli bir fark olmadığı ortaya konmuştur. MS'de bulaşıcılık söz konusu değildir. MS'li kişilerin, bazen aldıkları ilaçların etkisiyle enfeksiyon hastalıklarına karşı direnme güçleri azalır. Bu nedenle hastaların solunum yolları enfeksiyonları, idrar yolu enfeksiyonları gibi hastalıklara diğer insanlardan daha fazla yakalanma eğilimleri vardır. MS, bir akıl ya da ruh hastalığı değildir. Oysa MS tıbbi olarak tamamen bir sinir sistemi hastalığıdır. MS kalıtsal bir hastalık değildir. Ailelerinde MS bulunan kişilerin MS'e yakalanma eğilimi az da olsa vardır. Hastalığın nedenleri nelerdir? Bu konuda pek çok farklı teoriler olmasına rağmen, MS'in nedeni henüz kesin olarak tespit edilebilmiş değildir. Yapılan değişik araştırmalarda hastalığa neden olabilecek çok çeşitli nedenler (daha önce geçirilmiş virütik enfeksiyonlar, çevreden kaynaklanan bazı zehirli maddeler, beslenme alışkanlıkları, coğrafi etmenler, vücudun savunma sistemindeki bozukluklar) sorgulanmışsa da hiç biri kesin neden olarak saptanamamıştır. Bazı araştırmacılar, MS'e henüz belirlenemeyen bir virüsün neden olduğunu ileri sürmektedirler. Bu teoriye göre, çocuklukta veya gençlik döneminde vücuda giren bu virüs; beş, on ya da on beş yıl gibi bir süre hiçbir belirti göstermeden vücutta kalmakta, daha sonra yine bilinmeyen bir nedenle, örneğin şiddetli bir üst solunum yolu hastalığı sırasında ortaya çıkmaktadır. Diğer bir grup bilim adamı ise, oto-immün ( vücudun kendi bağışıklık sisteminin neden olduğu) bir hastalık olduğunu düşünmektedirler. Bu teoriye göre; vücudun bağışıklık sistemi normal olarak, vücuda giren yabancı mikrop ya da viruslara karşı vücudu korumak için karşı saldırıya geçip onlarla mücadele etmesi gerekirken, MS'li kişilerde bilinmeyen bir nedenle, merkezi sinir sistemindeki sinirlerin miyelin kılıfına saldırıp onları tahrip etmektedir. Yine araştırmalar göstermiştir ki, MS bu hastalığa genetik bir yatkınlığı olan kişilerde daha sıklıkla görülmektedir. Bu, MS'in kalıtsal olduğu anlamına gelmez, fakat beyaz kan hücrelerinde bir cins HLA antigenleri bulunan kişilerin MS'e diğer insanlardan daha çok yakalandıkları anlaşılmıştır. Bu teorilerin tümünün bir arada etkileşim gösterdikleri de düşünülebilir. Yani genetik olarak yatkın kişilerde, MS ile ilgili bilinmeyen bir virüsün, vücudun bağışıklık sistemini olumsuz yönde harekete geçirerek, sinirlerin miyelin tabakasına saldırmaya ve onu tahrip etmeye yönlendirdiği söylenebilir. Hastalıgın belirtileri nelerdir ve bu belirtilerinin kaynagı nedir? Merkezi sinir sistemi (MSS) öğeleri, fonksiyonlarına göre semptomların nereden kaynaklandığını belirlemeye yarar. Beyin, düşünce ve hareketi kontrol eder. Bu bölgede miyelin eksikliği; hafıza, motivasyon, kavrama, kişilik, dokunma, duyma, görme ve kas gücünü etkileyebilir. Beynin arkasında yer alan beyincik; hareketlerdeki koordinasyon ile bacaklar, kollar ve elleri kapsayan kas etkinliklerini kontrol eder, bedenin dengesini sağlar Beynin 12 kranial sinirinin de etkilenme olasılığı vardır ki bunlar da; görme, göz hareketleri, konuşma, yutkunma ve duymada zaaflara neden olabilir. Beyin sapı kafatasının merkezinde bulunur ve istem dışı fonksiyonlar kadar göz hareketlerinden de sorumludur. Örneğin nefes almak, kalp atışları, terlemek, tuvalet gereksinimlerini karşılamak özerk fonksiyonlardır. Son bölüm ise omuriliktir (spinal cord). Bu, geniş bir elektrik hattı gibi sinir tellerinin üzerindeki emirlerin beyin ve bedenin diğer bölümleri arasında rahatça dolaşımını sağlar. Bu bölümdeki harabiyet, vücut ve beyin arasında iletişim kaybına neden olur. Dokunma algısını da içeren mesajların beyne ulaşımı engellenir. Benzer olarak bacaklar, eller ve diğer organlara yönelik beyin emirleri engellenir. Henüz bilinmeyen ve önceden anlaşılmayan bir nedenle ortaya çıkan ve en az 24-48 saat devam eden yeni bir nörolojik bozukluk (uyuşmalar, denge ve yürüme bozuklukları, görme bozuklukları ve kayıpları ....) veya uzun zamandır devam eden bir durumun belirgin kötüleşmesi şeklindeyse bu durum "ATAK" olarak değerlendirilir. Bir ay içinde olan tüm olaylar aynı atağın parçaları olarak düşünülür. Ataklar uygun şekilde ve mümkün olduğunca çabuk tedavi edilmelidir. Bu nedenle atak geçirdiğinizi düşünüyorsanız mutlaka zaman geçirmeden tedavinizi yürüten tıp merkezine başvurmalısınız. Bir atağın devam süresi ve ne zaman geçeceği önceden tahmin edilemez. İki atak arasında bir iyilik dönemi vardır. Bu dönem içinde hastalık ilerlemez ve vücut kendi kendini iyileştirmeye çalışır. İki atak arasındaki iyilik döneminin ne kadar süreceği de bilinememektedir. Bazı MS'liler bir ataktan sonra bazen uzun yıllar ikinci bir atak geçirmemektedirler. MS en çok hangi yaşlarda ortaya çıkar? Hastaların yaklaşık 2/3'ünde ilk belirtiler, 20-40 yaşlar arasında ortaya çıkar ancak 10 yaş gibi erken başlangıçlı hastalar ve 40 yaşından sonra başlayan vakalar da vardır. Kadın-erkek dağılımı açısından kadınlarda 2/3 kat daha sıktır. MS hangi ülkelerde daha sık görülür? Genel olarak bir ülke ekvatora ne kadar yakınsa orada MS daha az görülür. Kuzey ülkeleri gibi soğuk, rutubetli ve yağışlı ülkeler MS'in en sık görüldüğü ülkelerdir. Her iki yarı kürede de ekvatordan uzaklaştıkça risk artmaktadır. En yüksek sıklığı 40-60 derece enlemler arasında görülür. Ülkemiz orta derece risk kuşağında yer almaktadır ve yaklaşık otuz-otuz beş bin MS'li olduğu sanılmakla birlikte dünyada bu sayının üç milyon kadar olduğu tahmin edilmektedir. Her ırkta görülen bir hastalıktır. Ancak beyaz ırk, sarı ve siyah ırka oranla daha sık hastalanmaktadır. Örneğin aynı enlemlerde yer alan Japonya ve ABD karşılaştırıldığında; Japonya'da hasta oranı 4/100.000 iken, Amerika'da 40/100.000 dolayındadır. Irsi olmamakla birlikte bu hastalık için genetik bir yatkınlığın söz konusu olduğu kabul edilmektedir.​
 
Mide mikrobu ve ülserler
Mide ülserlerinin kısaca tanımlanması ve oluşmasında rol oynayan mide mikrobu - Helicobacter Pylori'dir. Dünyadaki en yaygın infeksiyonlarından biri olan Helicobacter Pylori İnfeksiyonu yaşamın ilk yıllarında alınmakta ve tedavi edilmedikçe hayat boyu devam etmektedir. Ülser Nasıl Oluşur? Birçok ülser Helicobacter Pylori mikrobunun varlığı ile meydana gelir. Duodenal (onikiparmak barsağı) ülserlerde Helicobacter Pylorinin varlığı yüzde 100'e yakın oranla yüksek bulunmuştur. Bazı hastalarda Helicobacter Pylori vardır, ancak ülser görülmez, bu yüzden Helicobacter Pylori varlığı yanında başka faktörlerde -örneğin irsiyet-kalıtım- olması gerektiği düşünülmektedir. Helicobacter Pylori varlığı ülser yapması dışında müzmin gastrit yaptığı kesindir, ileriki yaşlarda mide kanserlerine yol açtığı da iddia edilmektedir. Ülserin Nedenleri Nelerdir? Mide ve duodenal ülserlerinin başlıca nedenleri; kan grubu 0 olan kimseler, psikolojik stres, travma, cerrahi operasyon gibi çeşitli fiziksel stresler, alkol, kafein ve sigara kullanımı, uzun süreli aspirin, kortizon veya antienflamatuvar - naproxen sodium ve benzerleri - ilaç kullanımı sayılabilir. Mide Mikrobu Helicobacter Pylori'nin Özellikleri Nelerdir? Duodenal ülserlerin yüzde 95' inde H. Pylori bulunur ve organizma yok edilmezse, ülser nüks eder. Bu nedenle, günümüzde Helicobacter Pylori'nin yok edilmesi, ülser tedavisinin önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Bunun için çok çeşitli antibiyotikler kullanılmaktadır. Az da olsa dirençli mikrop grupları vardır. Sonbahar ve ilkbaharda mide ağrılarının ve diğer yakınmaların sıklığı artar. Vardiyalı - gece çalışan- işkollarında, bantlarda çalışan işçilerde, sosyal mesleklerde, yargı ve güvenlik mensuplarında, öğretmen, doktor, gazetecilerde, ev hanımlarında sık rastlanır. Peptik Ülseri Düşündüren Başlıca Belirtiler Nelerdir? Yemek sonrası ya da açlıkta karnın üst kısmında kemirme ve yanma şeklinde ağrı, geceleri bulantı ve mide ağrısıyla uykudan uyandıran ağrı - özellikle duodenum ülserinde, yiyecek alımıyla kaybolan ağrı, kusma ve ağrının kusmayla ortadan kalkması, gaz, aşırı acıkma ya da iştahsızlık, kansızlık ve kilo kaybı gibi belirtileri sayabiliriz. Ülser Tehlikeli midir? Ülserlerin tehlikeli sonuçları vardır: Mide kanamaları, mide delinmeleri -perforasyon- ve barsak tıkanmalarıdır. Tedavi de operasyon zorunlu hale gelebilir. Ülser Başka Hastalıklara da Neden Olur Mu? Sindirim sistemi kanamalarının en büyük nedeni ülserlerdir. Bazen daha önce hiç mide ağrısı yakınması olmayan kişilerde bile görülebilir. Bu kişiler "kahve telvesi" gibi renkli bir materyel kusarlar ya da "katran renkli" siyah, kötü kokulu, yumuşak kıvamda gaita- dışkı- dışkılarlar. Başka belirti olmadan, dışkısının siyah renkli olduğunu fark eden kişilerin mutlaka bir sağlık kurumuna acil olarak başvurması gereklidir. Kusma ve siyah renkli feçes olmadan önce aniden fenalık gelmesi, soğuk soğuk terleme halinde de üst gastrointestinal kanamadan kuşkulanılmalıdır.
 
Onkoplastik meme cerrahisi nedir?
Onkoplastik meme cerrahisi; meme kanseri nedeniyle yapılacak cerrahi bir girişimle birlikte, memede daha iyi bir kozmetik sonuç yaratacak estetik girişimin beraber planlanması anlamına geliyor. Yöntem, onkolojik cerrahi ve plastik cerrahi prensiplerinin birleştirilmesiyle uygulanıyor. Böylece; hem meme kanseri nedeniyle ameliyat olacak kadınlarda plastik ameliyat aynı anda planlanıyor, hem de daha önceden kanser nedeniyle memesini kaybetmiş kadınların yeniden bir memeye kavuşmaları sağlanıyor. Onkoplastik cerrahi neden tercih ediliyor? Yakın zamana kadar yapılan meme kanseri ameliyatlarında, genellikle memenin tamamının alınması gerekiyordu ve bu durum hastanın psikolojisinde kötü etki bırakıyordu. Onkoplastik cerrahi yöntemiyle; özellikle meme kanseri hastalığının en önemli sorunlarından birisi olan beden bütünlüğünün bozulması ve benlik algısının zedelenmesi durumu, daha ortaya çıkmadan bertaraf ediliyor. Onkoplastik cerrahi ile kanser nedeniyle bir meme ameliyat edilirken, örneğin aşırı büyük veya deforme olan ve hastaya rahatsızlık veren karşı meme de ameliyat ediliyor. Böylece meme kanseri nedeniyle ameliyat olan hasta, bir memesini kaybetmek yerine sağlıklı ve iyi görünümlü iki meme ile ameliyattan çıkarak moral buluyor. Hastaların onkoplastik cerrahiye bakışları nasıl? Sadece protez ile yapılan düzeltme işlemlerinden elde edilen başarısızlıklar ve silikona karşı duyulan korku, son yıllarda hastanın kendi dokuları ile meme oluşturulmasını daha popüler hale getirdi. Ama bunun yanında son yıllarda kullanılan hazır protezler de çok değişti ve eski endişeleri ortadan kaldırdı. Son yıllarda yapılan çalışmalar bu amaçla silikon kullanımının güvenli olduğunu ortaya koymuştur. İmplantlar (protezler) daha çok estetik meme cerrahisinde (meme büyütülmesi gibi) kullanılmaktadır. Yeni meme oluşturulması için sırtında veya karnında ameliyat yapılmasını istemeyen hastalar, daha çok hastanın kendi dokularının kullanılamadığı ve sadece sentetik implant kullanılan ameliyatları tercih ediyorlar. Bu yöntem başka hangi amaçla kulanılıyor? Onkoplastik cerrahi uygulamaları günümüzde, yüksek riskli hastalarda daha kanser ortaya çıkmadan meme dokusunun alınarak yerine bir protez veya hastanın kendi dokularıyla bir meme oluşturulması için de kullanılıyor. Bu şekilde meme kanseri riski tamamen ortadan kalkmasa da yüzde 90 oranında azalır. Bu uygulama hastalar ve cerrahlar tarafından suistimal edilebilir bir uygulama olduğundan, bu durumun engellenmesi için endikasyonun (gerekliliğin) çok doğru olarak konulması şarttır. Onkoplastik meme cerrahisinde uygulanan yöntemler nelerdir? Yeni memeyi oluşturmak için hastanın kendi dokularından yararlanmak istenirse, latissimus dorsi kas-deri flebi (sırt kası) ve transversus rektus abdominis flebi (karın ön duvarı kas ve yağ dokusu) kullanılmaktadır. Böyle bir ameliyat tercih edilmezse sentetik protezler kullanılır. Sırt kas ve deri dokusu: İlk kez 19. yüzyılda kullanılmaya başlayan bu yöntem, meme rekonstrüksiyonu amacıyla 1976 yılında kullanılmaya başlanmıştır. Orta büyüklükte memeleri olan hastalarda; latissimus dorsi kas-deri flebi (sırt kası), rekonstrüksiyon için uygun bir tercihtir. Gerektiğinde flebin altına bir protez koyarak, uygun simetri ve görünüm sağlanabilir. Karın kası dokusu: Karşı meme ile uygun bir simetri yakalamak için daha fazla dokuya ihtiyaç duyulan hastalarda tercih edilir. Damarların korunarak yapıldığı veya damarların yeniden birleştirildiği yöntemlerle yapılan iki tipi vardır. Daha önceden karın bölgesi operasyonu geçirmiş olan hastalar için uygun bir tercih değildir. Sentetik protezler ile yapılan rekonstrüksiyon: Geçici bir süreliğine yerleştirilen doku genişleticiler ve kalıcı sabit hacimli meme implantları olmak üzere iki tip protez kullanılır. Doku genişleticiler, kalıcı protezin yerleştirilmesinden önce meme derisine elastikiyet kazandırmak amacıyla kullanılırlar. İçerisindeki hazneye giderek artan miktarlarda tuzlu su enjekte edilerek şişirilirler. Zamanı geldiğinde çıkartılır ve oluşan boşluğa kalıcı implant yerleştirilir. Bazı özel tip doku genişleticileri, kalıcı implant gibi yerinde bırakmak mümkündür.​
 
Osteoporoz (Kemik Erimesi)
OSTEOPOROZ NEDİR? Osteoporozda ne olduğunu anlamak için ilk önce kemiğin sürekli değişen canlı bir doku olduğunu bilmek gerekir. Kemik kalsiyum ve mineral kaynakları ile dolu petek yapısında bir dokuudur. Yaşam boyunca kemikte yeniden yapılanma meydana gelir. Bu kemiğin ufalanıp kaybolarak (kemik yıkımı) yerine güçlü genç kemiğin geçtiği bir süreçtir. Yaklaşık 30 yaşına kadar kemiğin ufalanması ve daha hızlı yeniden yapılmasına süreci devam eder. Otuz yaşında kemik yapısının ve kütlesinin en güçlü olduğu noktaya ulaşılır. Kırk yaş civarında, kemik kütlesi yavaş yavaş azalmaya başlar. Menapoz dan sonra östrojen (kadınlık hormonu) seviyesindeki azalma nedeniyle kadınlar hızla kemik kaybederler ve kemik erimesi başlar. Sonraki 5 ila 10 yıl kemik kütlesinin üçte birine yakınını kaybederler. Çünkü kemik yıkımı kemik yapımından daha hızlıdır. Daha az kütlesi olan yani daha zayıf kemikler küçük bir düşmede bile kırılabilir. Osteoporozun ilk belirtisi düşme sonucu kırılmış bir kemik olabilir. Bu östrojen seviyelerinde azalma sonucu kemiklerin daha kırılgan hale gelmesinden kaynaklanmaktadır. Kırılmalar en çok kalçalarda, el bileklerinde ya da bel omurlarında meydana gelmektedir. Ayrıca özellikle menapoz sonrası vücudun kemik kütlesinde yani tüm vücut kemik miktarında ciddi azalmalar olması nedeniyle osteoporozlu insanların vücutları küçülür, boyları kısalır. Ayrıca omurga kırıkları sıklıkla boy kısalması ve omuzlarda yuvarlaklaşma ile sonuçlanır. Kadınların osteoporoz olma riskleri erkeklere göre daha fazladır çünkü kadınların kemikleri erkeklerinkinden yüzde 20 ila 30 daha azdır. Her iki cinsiyette yaş arttıkça kemik kaybı artar ve kalça kırığı riski artış gösterir. RİSK FAKTÖRLERİ NELERDİR? Gençken sahip olduğunuz kemik miktarı (kemik kütlesi) ne kadar fazla ise yaşlılıkta osteoporoz hastası olma ihtimali o kadar azdır. Doktorlar henüz tam olarak kimde osteoporoz gelişeceğini önceden kestirememektedirler. Fakat osteoporoz hastalığı risk faktörleri şunlardır. Kadın ve menapozda olmak Beyaz ya da Asyalı ırktan gelmek Süt ürünleri gibi kalsiyum zengini gıdalardan az beslenmek Erken menapoza girmek (45 yaşından önce) İnce ya da küçük vücut yapısı (minyon yapıda olmak) El bilek, omurga ya da kalça kırığı hikayesi olmak Düşük testosteron seviyeleri (erkeklik hormonu yetersizliği) (yalnızca erkekte) Kemik gücünü azaltan ilaç kullanımı (kortizon, epilepsi (sara hastalığı) ilaçları ve heparin (coumadin) Sigara içmek Fazla alkollü içecek tüketmek (günde 2 kadehten fazla) Egzersiz yapmamak Ailede osteoporoz bulunması İltihaplı eklem hastalığı (romatizma) İltihaplı romatizmal hastalığınız varsa (romatoid artrit,, ankilozan spondilit, lupus vb.) osteoporoz geliştirme riskiniz dana fazladır. Bu romatizma tipleri kemik kaybına nadan olan iltihabi maddelerin yapımına neden olur. Romatizmal hastalıklar daha çok kadınlarda görülür. Romatizma hastaları düzenli egzersiz yapmıyor olabilirler ve kortizon benzeri ilaçlarla tedavi oluyor olabilirler. Bunların hepsi osteoporozun risk faktörleridir. KORTİZON İLAÇLARI KEMİKLERİ NASIL ETKİLER? Kortizon benzeri ilaçlar (prednol, deltakortril, ultralan, flantadin) romatizmanın bazı türlerini, astımı ve diğer bağışıklık sistemi hastalıklarını ve bazı iltihabi durumları tedavi etmek için kullanılan güçlü iltihap giderici ilaçlardır. Maalesef, kemik kaybına neden olabilirler ve ilaca bağlı osteoporozun en yaygın sebebidirler. Kemik kaybı miktarı ilacın tipine, kullanılan ilacın miktarına ve kişinin o ilacı kullanma süresine bağlıdır. Örneğin, günde 7.5 mg'dan fazla prednol kullanımı sıklıkla kemik kaybına (osteoporoz) ve kırık riskinin artmasına sebep olur. Kortizon benzeri ilaçlar kemik kaybını artırarak ve yeni kemik oluşumunu azaltarak kemiğe zarar verir. Aynı zamanda kalsiyum emilimini ve östrojen seviyelerini de azaltır. Kortizon ilaçları alıyorsanız kemiklerinizin ne kadar güçlü olduğuna bağlı olarak, osteoporoz geliştirme riskiniz yüksek olabilir. Kemik gücünüzü ve ne kadarını kaybettiğinizi belirlemek için düzenli kemik yoğunluğu ölçümü (DEXA veya BMD) yaptırmalısınız. Osteoporoza bağlı kemik kırıkları bu şekilde önlenebilir. OSTEOPOROZ NASIL ÖNLENEBİLİR? Osteoporozun önüne geçmenin yolları güçlü kemik yapımı ve hayat boyu kemik kaybının önlenmesidir (düzenli egzersiz ve bol kalsiyum alımı). Kemikleriniz ne kadar güçlüyse osteoporoz meydana gelme olasılığı o kadar azdır. Ailenizde osteoporoz varsa yani genetik olarak osteoporoza yakalanma riskiniz varsa akıllı yaşam biçimi seçenekleriyle osteoporozun önüne geçebilir ya da osteoporozu yavaşlatabilirsiniz. Otuz yaşından önce, mümkün olduğunca çok kemik kütlesi yapmak için adımlar atabilirsiniz. Bu yaşamınızın sonraki yıllarında kemik kaybı hızını yavaşlatmaya yardımcı olabilir (kalsiyum alınımı arttırın, sigara içmeyin; fazla alkol almayın ve düzenli olarak kilonuzu koruyacak egzersiz yapın). Çok zayıf olmak kemik kaybına yol açabilir. Osteoporoz riskiniz yüksekse menapozdan sonra doktorunuz hormon tedavisi ya da başka ilaçlar verebilir. Kalsiyum Alımını Artırın Kalsiyum alımı sadece kemik yoğunluğunu değil, vücudun diğer işlevlerini de etkiler. Kaslarınızın kasılması, kalbinizin çarpması ve kanınızın normal olarak pıhtılaşması için vücudunuz kanınızda belirli bir seviyede kalsiyum muhafaza etmelidir. Bu fonksiyonları devam ettirmek için kalsiyum alımı yetersiz olduğunda vücut kan seviyelerini normal tutmak için vücut kemiklerden kalsiyumu çekerek kana verir. Kalsiyum ihtiyacınız cinsiyetinize, yaşınıza ve osteoporoz riskinize bağlıdır. Çoğu yetişkin yiyecek ve/veya kalsiyum katkılarından 1000 ila 1500 mg günlük kalsiyuma ihtiyaç duyar. Maalesef, çoğu insan diyetlerinden bu günlük ihtiyacın yaklaşık yarısını alır. Yeterince kalsiyum alımı özellikle 30 yaşın altında bir kadın iseniz önemlidir. Çünkü vücudunuz hala kolaylıkla emip kemiklere depolayabilmektedir. Uzmanlar gençlere ve hamile ya da emziren kadınlara günde 1500 mg kalsiyum alınmasını önermektedir. Yaşlandıkça, vücudunuz kalsiyumu bağırsaklardan o kadar kolay ve etkili emip kemiklere depolayamaz. Günlük kalsiyum alımını 1500 mg a çıkarmak, elli yaşından sonraki bu yetersizliği gidermenin önemli bir yoludur. Yeterince D vitamini almakta önemlidir. D vitamini bağırsaklarınızdan emilen kalsiyum miktarını artırır. Güneş ışığına maruz kaldığınızda vücudunuz D vitamini üretir. D vitamininden zengin besinler karaciğer, balık yağı ve D vitamini ile güçlendirilmiş süttür. Kalsiyum Kaynağı Yiyecekler Yiyecekler en iyi doğal kalsiyum kaynağıdır. Diyetinizdeki kalsiyum miktarlarını daha fazla süt ürünü alarak artırabilirsiniz. Süt, peynir ve yoğurt en fazla kalsiyumu içerir bir bardak sütte yaklaşık 300 mg yani günlük kalsiyum ihtiyacınızın dörtte biri kadar kalsiyum vardır. Diyetinize yağ ve kalori eklememek için, kaymaksız ya da az yağlı süt ürünleri satın alın. Çünkü bu ürünler de aynı miktarlarda kalsiyum sağlarlar. Kalsiyumu yüksek diğer yiyecekler yeşil yapraklı sebzeler, midye, sardalye, istiridye ve bademdir. Portakal suyu, ekmek gibi yiyecekler kalsiyumla güçlendirilebilir. Kalsiyum Kaynağı Katkılar Süt ürünlerini sevmiyor ya da yiyemiyorsanız, kalsiyum katkılı yiyecekler alamadığınız kalsiyumu telafi edebilir. Kalsiyum katkılarının içerdiği kalsiyum miktarları çok farklıdır. Kalsiyum karbonat en yüksek oranda kalsiyum içerir. Kalsiyum katkısı alıyorsanız mutlaka yemeklerle birlikte alın ve günde altı ile sekiz bardak su için. Bazı kalsiyum katkılarında yüksek miktarda demir bulunur ve bu da hamile ve emziren kadınlar için potansiyal olarak tehlikelidir. Hangi katkının size uygun olduğu konusunda doktorunuza danışın. Sigara İçmeyin Sigara içenlerin kırık riski içmeyenlere göre daha fazladır. Çünkü sigara içmek kemik kütlesini azaltır. Tipik olarak sigara içenler içmeyenlere nazaran 2 ila 5 kg daha az kilodur ve buda onları daha büyük risk altına sokar. Sigara içen kadınlarda menapoz daha erken başlar ve sigara içmek kadınların östrojen seviyelerini düşürür. Bu iki faktör osteoporoz riskini artırır. Bunların yanı sıra sigara içmek östrojen tedavisinin yararlarını ortadan kaldırabilir. Çok Alkol Almayın Çok alkol tüketen kişilerin osteoporoz geliştirme riski daha fazladır çünkü kemik kütleleri daha azdır. Daha hızlı kemik kütlesi kaybederler. Bu kemik kaybı alkolün kemiğe etkisinin doğrudan bir sonucu olabilir. Çok alkol içmek düşüp bir yerini kırma ihtimalini de artırır. Alkol alıyorsanız, kemikleri sağlıklı tutmak için günde en fazla iki kadeh alkolü içecek almalısınız. Egzersiz Kemiklerinize ağırlık veren ya da onlar üzerinde yer çekim gücünü artıran egzersizler (ağırlık egzersizleri) kemik kütlesini korumanıza yardımcı olabilir. Günlük aktivitelerde ve egzersizde meydana gelen basınç ve kuvvet değişiklikleri kemiklerin kütlesinin artmasına neden olur. Vücudunuzu yer çekiminin kuvvetine karşı hareket ettirdiğinizde ve kaslarınızı güçlendiren egzersizler yaptığınızda kemikler bu tip harekete daha güçlenerek tepki verirler. Kemiklerinizi güçlendiren ve kilonuzu koruyan bazı egzersizler aerobik, dans, kayak, tenis ve yürümedir. Uzmanlar kemik kütlesi kaybını önlemek için tam olarak ne kadar egzersiz yapmanız gerektiğini bilmemektedirler. Çünkü çoğu egzersiz rehberi kemik sağlığı ile ilgili değil kalp sağlığı ile ilgilidir. Makul bir hedef haftada 3-4 kez 30 dakika egzersiz yapmaktır. Hepsini birden yapmak istemezseniz her seferinde 10-15 dakika egzersiz yapabilirsiniz. Fiziksel olarak aktif değilseniz ya da aşağıdaki koşullardan biri size uyuyorsa bir egzersiz programına başlamadan doktorunuza danışın. Osteoporoz ya da kırık öyküsü, kalp hastalığı, yüksek tansiyon, felç, yüksek kolesterol ya da ailede kalp hastalığı hikayesi, egzersiz yaparken ya da yaptıktan sonra göğüste, boyunda, omuzda ya da kolda ağrı ya da baskı hissi, egzersizden sonra sersemlik ya da şiddetli nefes darlığı, şeker hastalığı. Östrojen Alın Menapoz dan sonra yumurtalıklar östrojen hormonu üretmeyi kesince kadınlar kemik kütlesi kaybederler. Adet dönemlerini kontrol eden bu hormon kemiklerde kalsiyumu korumaya yardımcı olur ve kemik kütlesini devam ettirir. Östrojen alımı göğüs ve rahim kanseri riskinizi artırabilir. Bu yüzden östrojen alıyorsanız, doktorunuzla sürekli irtibat halinde olmalısınız. Aşağıdaki faktörlerden herhangi birisi sizde varsa östrojen almamalısınız. Ailede ya da kendinizde göğüs yada rahim kanseri varsa Kan pıhtılaşması ile ilgili hastalığınız varsa (tromboz, emboli) Düşmemeye Çalışın Yaşınız ilerledikçe düşüp bir yerinizi kırma ihtimalini artar. Bu ihtimalin artma sebebi yaş ilerledikçe kolay hareket edebilme kabiliyetinin kaybı, görmenin azalması, hastalık ya da ilaçların neden olduğu sersemlik olabilir. Küçük bir düşme bile osteoporozun zayıflattığı bir kemiği kırabilir. Düşme riskini; düzenli egzersiz yaparak ve sağlam, kaymayan tabanı olan alçak topuklu ayakkabılar giyerek azaltabilirsiniz. Düzenli göz muayenesi olmak ve ihtiyacınızın olduğunda gözlük ya da lens takmak görme kabiliyetinizi arttırabilir. Sersemliğe neden olabilecek herhangi bir ilaç alıyorsanız doktorunuza danışın. Evinizi daha güvenli bir yer haline getirmek ve düşme ihtimalini azaltmak için şunları yapmanız önerilmektedir. Işıklar Koridorları, merdivenleri ve odaları iyi aydınlatın Koridorlara, banyo ve yatak odalarına gece lambaları takın Yatağınızın yanında bir el feneri bulundurun ve gece kalkarsanız kullanın Katlar Sabit olmayan halılar kullanmayın, eğer kullanmanız gerekirse de altının kaymamasına dikkat edin Halının tüm kenarlarının raptedilmesini sağlayın Zeminde kaydırmayan cila kullanın Elektrik kablolarını yoğun olarak kullanılan yerlerden uzak tutun torunlarınızın oyuncaklarının mümkün olduğunca ayağınıza takılıp düşebileceğinizi unutmayın ve bu yönde önlemler alın Merdivenler Merdivenlerin alt ve üst başlarına elektrik düğmesi taktırın Merdivenlerin üzerini kaydırmayan malzeme ile kaplayın Sağlam trabzanlar yaptırın ve kullanın Banyo Küvetin yanına tuvalete ve duşa tutamaklar yaptırın Kaymayı önlemek için küvette lastik ya da yapışan bir tabanlık kullanın Mutfak Sık kullanılan malzemelerin kolaylıkla erişilebilir olmasına dikkat edin Üst raflardaki malzemelere erişmek için sağlam bir merdiven kullanın OSTEOPOROZ TANISI NASIL KONUR? Bir kemiğiniz kırılana, boyunuz kısaldığını fark edene ya da sırtınızın üst kısmını öne eğildiğini hissedene(kamburlaştığınızı fark edene) kadar osteoporoz bulgularından habersiz olabilirsiniz. Fakat doktorunuzun osteoporozunuz olup olmadığını ya da geliştirme riski taşıyıp taşımadığınızı belirlemek için çeşitli yöntemleri vardır. Genel sağlığınız, hastalıklarınız, ilaçlarınız, kırıklarınız, diyetiniz ve aile geçmişiniz özellikle önemlidir. Kemiklerinizi zayıflatan diğer hastalıkları araştırmak için muayeneye ilave olarak kan ve idrar tahlilleri gerekebilir. Osteoporoz geliştirme riskiniz varsa, hastalığın işaretleri görülüyorsa doktorunuz kemik yoğunluğu testi (DEXA veya BMD) isteyecektir. Hiç kemiği kırılmamış hastalarda kırık riskini önceden kestirmenin en iyi yolu bu testtir. Özellikle hastalığın erken dönemlerinde kırık olmadan osteoporoz teşhis etmek için yararlı çok yararlı bir testtir. Bu test menapoza giren tüm kadınlarda yapılmalıdır; kortizon alanlar; şüpheli omurga kırığı olanlar; ve kalsiyum metabolizmasını etkileyen hastalığı olanlarda da bu test yapılmalıdır. Bu test aynı zamanda osteoporoz önleme ve tedavi takibi için de kullanılır. Kemik ölçümü çabuk, ağrısız ve pahalı olmayan bir testtir. DEXA taraması çok hassas bir kemik yoğunluğu ölçme yöntemidir ve yüzde bir kemik kaybını bile ölçebilir. DEXA taraması sadece kemik kaybını teşhis etmek için değil zaman içinde ve tedavi süresince kemik yoğunluğunun belgelendirmek için de kullanılır. Özel Tomografi taramaları da kemik yoğunluğunu da ölçebilir. Kemiklerin röntgenleri kırıkları belirlemeye yardım eder. Fakat röntgenler kemik yoğunluğu belirlemede kesin değildir. Diğer yoğunluk ölçüm yöntemleri faydalıdır ama o kadar kesin değildir. Doktorunuz osteoporoza katkıda bulunan ikinci derecede faktörleri ortaya çıkarmak için laboratuar testleri yapılabilir. Bu testler: Serum kalsiyum testi Serum fosfor testi Serum protein (albumin) testi Tiroid hormonu testi (TSH) ALP testi Karaciğer ve böbrek fonksiyon testleri OSTEOPOROZ NASIL TEDAVİ EDİLİR? Osteoporozu önlemek için atabileceğiniz adımların çoğu kalsiyum alımını arttırmak, düzenli egzersiz yapmak, östrojen almak ve sağlıklı bir yaşam tarzı sürdürmektir. Doktorunuz hastalığınız için hangi tedavilerin uygun olduğunu belirlemede yardımcı olabilir. Kalsitonin (miacalcic) adı verilen bir hormon kemik yıkımının kontrolü için ve omurga kırığı olan hastaların ağrılarını hafifletmek için kullanılabilir.. Bu hormon esas olarak omurga kırığı için reçete edilir. Enjeksiyon ve burun spreyi olarak şu anda bulunmaktadır. Bisfosfolatlar osteoporozdan kaynaklar kemik kaybını yavaşlatan kemik yoğunluğunu yeniden saylayan ve kemik gücünü artıran bileşiklerdir. Alendronat (Fosamax, Osteomax), Risedronat (Actonel), İbandronik asit (Bonviva) osteoporoz tedavisinde kullanılan bifosfonatlardır. Bu ilaçlar kemik yoğunluğunu artırmaktadır. Omurga ve kalçada kırık riskini azaltmaktadır. Kalsiyum ve D vitamini ilaçları (Cal D vita, Calcinet D3, Calcimax D3 vb..) günde 1 veya 2 kez yemeklerden sonra kullanılmalıdır. Kırıkta alcı sargı ya da cerrahi müdahale yapılabilir. Fizik tedavi, egzersiz, ağrı kesici ve uygun dinlenme kırığı doğru tedavisi için önerilir.​
 
Osteoartrit (Kireçlenme) Nedir?
Osteoartrit ya da OA (kireçlenme), eklemlerde kıkırdak yıkımından (eklem harabiyeti) dolayı oluşan eklem ağrılarına ve eklem tutukluğuna yol açan bir hastalıktır. Osteoartrit insaoğlunun bilinen en eski ve en yaygın hastalıklardandır. Ayrıca dejeneratif eklem hastalığı, artroz, osteoartroz veya hipertrofik artrit gibi birçok değişik isimleri ile de bilinir. Kıkırdak yıkımına yol açabilen birçok durum vardır. Bunlar; fazla kilolu olmak, bir eklemde yaralanma öyküsü olması, kaslarda zayıflık, eklem bölgesini destekleyen sinirlerde hasar, eklem zarı hastalığı (iltihaplı romatizmal hastalıklar) ve kalıtımdır. Osteoartrit herhangi eklemi etkileyebilir fakat genellikle kalçada, dizlerde ve belkemiğinde oluşur. Aynı zamanda parmak eklemlerinde de, özellikle ellerde tırnağa yakın eklemlerde ve ayakta baş parmak kökündeki eklemde oluşur. Osterioartrit yaş ilerledikçe daha sık görülür ve hem kadınları hem de erkekleri etkiler. OSTEOARTRİT'DE NELER OLUR ? Osteortrit, eklemde kıkırdak kaybının ve hasarının bir sonucudur. Eklemde ağrıya neden olur. Normal eklemlerde eklemi oluşturan her bir kemiğin ucunda kemiği kavrayan ve kemik üzerini örten kıkırdak diye adlandırılan doku mevcuttur. Kıkırdak eklem hareketini rahat yapsın diye için yumuşak, kaygan bir yüzey oluşturur ve kemikler arası yastık gibi hareket eder. Kemiklerin birbirine sürtmesine engel olur. Osteoartrit' te kıkırdak hasarı zaman içersinde yavaş yavaş oluşur. Kıkırdak yapısı yaş ilerledikçe değişmeye başlar. Yaşla birlikte kıkırdak ta yaşlanır. Fazla ve kötü kullanılan yada hastalıklı eklemde kıkırdak daha kolay zarar görür. Bu kıkırdak hasarının oluşma süresi kişiden kişiye değişiklik gösterir. Ailesinde kireçlenme olan yada daha önce geçirilmiş eklem ameliyatı, eklem yaralanması bulunan kişilerde kireçlenme daha kolay ve kısa zamanda gelişir. Zamanla, eklem zarı kıkırdak hasarına bağlı iltihaplanır. Bu iltihaplanma kıkırdağa daha fazla hasar verir. Eklemde şişliğe sebep olur. Kıkırdak yok oldukça alttaki kemik meydana çıkar ve eklem doğal şeklini kaybedebilir. Kemik uçları kalınlaşır ve eklemdeki yumuşak dokuların kemiğe bağlandığı kemiksi çıkıntılar (kemik süğmeleri) oluşur. Kıkırdak hasarının yanında, eklemdeki eklem zarlarının salgıladığı sıvı normal özelliğini yitirir ve bunun sonucunda eklem hasarı ilerler. Bu eklem zarlarının salgıladığı eklem sıvısı eklemde şok emici ve kaydırıcı olarak görev yapar ve eklemin doğru şekilde çalışması için çok gereklidir. Eklem sıvısı çoğunlukla hyalüronan diye adlandırılan bir maddeden oluşmuştur. Osteoartrit'de hyalüronan yeteri miktarda bulunmayabilir ve hyalüronanın özelliği bozulmuş olabilir. Bu değişiklikler eklemdeki kıkırdak yıkımının ve belirtilerinin sebeplerinden biri olabilir. BULGULAR VE BELİRTİLER Genellikle hasta eklemler onları çok kullanmaktan veya uzun süreli hareketsizlikten sonra ağrırlar. Muhtemel hasta eklemi kolayca hareket ettirmekte zorlanacaksınız. Ağrıyan eklemi hareket ettirmez veya egzersiz yaptırmazsanız eklemi çevreleyen kaslar zayıflar ve küçülür. Zayıflayan kaslar eklemleri destekleyemez ve bu da eklemi haraket ettirdikçe artan eklem ağrısına neden olur. OSTEOARTRİT VE ROMATOİD ARTRİT ARASINDAKİ FARKLILIKLAR Bazı insanlar osteoartrit ile romatoid artriti karıştırır. Bu iki hastalık aslında oldukça farklıdır. Bazı insanlarda iki hastalık ikisi birden aynı hastada olabilir. Osteoartrit Genellikle 40 yaşından sonra başlar. Genellikle uzun yıllar boyunda yavaşça gelişir. Birkaç eklemi etkiler ve vücudun her iki tarafında oluşabilir. Eklem kızarıklığı, sıcaklığı ve şişmesi genellikle azdır / minimaldir. Sabah tutukluğu, katılığı yaygındır fakat genellikle kısadır ve yarım saati geçmez. Genel hastalık hissine , halsizliğe, yorgunluğa neden olmaz. Romatoid Artrit Genellikle 25 ve 50 yaşları arasında başlar. Aniden, haftalar ya da aylar içinde gelişir. Genellikle birkaç eklemi, öncelikle vücudun her iki tarafındaki el ve ayak parmaklarındaki küçük eklemleri, el ve ayak bileklerini, dirsek, diz ve omuz eklemlerini etkiler. Eklemler kızarıklığa, sıcaklığa, şişliğe ve sabahları uzun süren tutulmaya (en az 1 saat) neden olur. Kilo kaybı ve ateş ile beraber genel hastalık ve yorgunluk hissine sık sık neden olur. El Parmaklarında Osteartrit (Nodüler El Artrozu) El parmak eklemlerindeki kıkırdak hasarı ağrıya, şişliğe ve bu eklemlerde kemiksi çıkıntılara sebep olabilir. Sıklıkla el eklemlerini çok sık kullanan (el işi yapma, örgü örme gibi) kişilerde ve ailesinde benzer hastalık olan kişilerde görülür.Bu çıkıntılar el parmaklarının uç eklemlerinde ve ortasındaki eklemlerde oluşabilir. Bu kemiksi çıkıntılar şişlikler sıklıkla kadınlarda görülür. Bazen 40 yaşında bile oluşur. Böyle kemiksi çıkıntıları olan hastaların genellikle annelerinde de benzer hastalık öyküsü vardır. Bu çıkıntılar ilk önce bir ya da birkaç parmakta ve sonra da diğer parmaklarda gelişebilir. Hasta eklemde kızarıklık, şişlik, sertlik ve ağrı oluşur. Fakat ciddi sakatlık oluşmaz. Bazı insanlar el parmak eklemleri hastalandığında herhangi bir ağrı, kızarıklık ya da sertlik dahi fark etmezler. Omurgada Osteoartrit (Spinal Artroz) Belkemiği disklerinin kronik bozulması ve kemiklerin çok büyümesi bunun sonucunda boyunda ve sırtta tutulmaya ve ağrıya sebep olabilir. Ağrı sıklıkla çok yorulmayla, ayakta durmayla artar. Hastalar genellikle sabah daha rahat uyanırlar. Sabah sırtınızda, belinizde, boynunuzda sertlik, katılık, tutukluk olabilir fakat genellikle bu 30 dakika içinde kendiliğinden düzelir. Ağrılar gün içinde yoruldukça belirginleşir. Gece yatağa ilk yattığınızda boynunuzda, belinizde sanki birbirinden ayrılıyormuş gibi ağrılarınız olabilir. Fakat bu ağrılar dinlendikçe hafifler ve kaybolur. Boyunda, omuzda, kolda, sırt altında ya da bacaklarınızda ağrı hissedebilirseniz. Bu ağrı kollarınızda ya da bacaklarınızda zayıflık ve hissizlik hissi oluşturabilir. Dizlerde Osteoartrit (Gonartroz) Ayağınızı hareket ettirdiğinizde diz eklemi bölgesindeki hassasiyeti ve ağrıyı hissedebilirsiniz. Hareket ettiğinizde eklemlerinizde sürtünme veya çekme hissini duyabilirsiniz. Merdivenlerden inip çıkmak veya bir sandalyeden kalkmak ağrı verici olabilir. Ağrı ayağa ilk kalktığınızda daha hafifken yürüdükçe artış gösterip yürümenizi engelleyecek şekilde olabilir. Ağrı ve hareketsizlik nedeniyle diz çevresindeki kaslarda zayıflama ve erime olabilir. Kalçada Osteoartrit (Coxartroz) Kalçalarınız osteoartritten etkilendiyse, kalçanızın dış bölümünde ya da uyluk iç bölgesinde, kasığınızda ağrıyı hissedebilirsiniz. Bazı insanlar dizlerinde veya baldır boyunca bahsi geçen ağrıyı hisseder. Ağrı siz yürürken topallamanıza sebep olabilir. Rahat bağdaş kurmak, tuvalete oturmak, eğilip doğrulmak sizi çok zorlayabilir. Hareket ettirdikçe kalçalarınızdan anormal sesler duyup sürtünme hissi duyabilirsiniz. Ayakta Osteoartrit Osteartrit ayaklarınızı etkilerse, ayak başparmağınızın başladığı yerdeki büyük eklemde ağrı ve hassasiyet hissedebilirsiniz. Sıkı ve yüksek topuklu ayakkabılar giymek bu ağrıyı daha da kötüleştirebilir. Uzun süre ayakta kalmak, çok yürümek ağrınızı arttırabilir. Bu hastalık sonucu ayağınızda kemiksi çıkıntılar ve şekil bozuklukları oluşabilir. OSTEARTRİTİN SEBEBİ NEDİR ? Osteartrit ortaya çıkmasını kolaylaştıran birkaç sebep var. Bu sebepler kalıtım, aşırı şişmanlık, eklem yaralanması, bazı eklemlerin devamlı fazla kullanımı, kas zayıflı ve sinir yaralanmasıdır. Kalıtım Bazı ailelerde, kollajen adı verilen ve kıkırdağın önemli bir yapıtaşı olan bir maddenin yapımından sorumlu olan genlerden birinde kalıtımsal bir bozukluk sonucu osteoartrit sık görülür. Bu da kıkırdakta hızlı bozulmaya yol açar. Böyle sorunlar gençlikte her hangi soruna neden olmayabilir fakat zamanla eklemleri yavaş yavaş yıpratabilir. Kalıtımsal yatkınlığı olan kadınların parmak eklemlerinde kemiksi şişlikler (nodüller) gelişebilir. Yay bacak (skoda bacak) veya doğuştan kalça hastalıkları (doğuştan kalça çıkığı) gibi hastalıklarda osteoartrit gelişme ihtimali daha fazladır. Eklemlerde gevşeklik olanlarda osteoartrit gelişme riski yüksektir. Aşırı Şişmanlık Çalışmalar aşırı şişmanlığın dizde osteoartrit gelişme riskini arttırdığını gösterdi. Orta ve daha ileri yaşlarda, özellikle şikayetler ortaya çıkmadan önceki 8 ile 12 yıl boyunca osteoartrit gelişme riski üzerindeki en büyük etki vücut ağırlığıdır. Bu nedenle fazla kiloları vermek dizde osteartrit oluşumunu engellemeye yardımcı olabilir. Kas Zayıflığı Zayıf baldır kası olan kişilerin osteoartrit geliştirme olasılığı daha fazladır. Uyluk kasları zayıf olanlarda da dizinde osteoartrit gelişmesi daha muhtemeldir. Aşırı Kullanım Aşırı kullanmaya bağlı bazı eklemlerde osteoartrit gelişebilir. Dizde ya da kalçada ciddi bir yaralanma hikayesi bu eklemlerde osteoartrit gelişme riskini arttırır. Bir eklemde yaralanma ya da travmadan kaçınmak osteoartrit oluşumunu önlemeye yardımcı olabilir. Bazı işlerde devamlı kullanılan eklemler osteoartrit geliştirilebilir. Sıklıkla dizlerini bükmeyi gerektiren işler dizde osteoartrit riskini artırmaktadır. Eklemin aşırı kullanımdan dolayı eklemlerde hasarı önlemek için hastanın işinde bazı değişiklikler yapılması hastaya fayda getirmektedir. NASIL TEŞHİS KONUR ? Doktorunuz genellikle sizin tıbbi öykünüzü alır. Muayenenizi yapar ve bunlara göre osteoartrit tanısını koyar. Doktorunuz ayrıca teşhisi doğrulamak, diğer hastalıkları bertaraf etmek ve eklem hasarı derecesini tespit etmek için röntgen, tomografi ve MR gibi testlere başvurulabilir. Şişmiş eklemlerden sıvı alınarak incelemek için laboratuara gönderilebilir. Aynı zamanda diğer hastalıkların ayırıcı tanısında yardımcı olabilir. OSTEOARTRİT NASIL TEDAVİ EDİLİR ? İyi bir tedavi programı eklem ağrısını ve tutulmasını azaltıp, eklem hareketlerini arttırmaya ve yaşamınızı kolaylaştırmaya yardımcı olur. Tedavi programınız sizin için özel olarak hazırlanacaktır. Fizyoterapi, hafif aerobik egzersiz, kilo kontrolü, hasta eğitimi ve tedavi hep birlikte planlanmalıdır. Bunlar faydalı olmadığında ameliyat düşünülebilir. Tedavi programınız, eklemlerin etkilendiği hastalık ciddiyetine, şikayetlerinizin şiddetine, yaşınıza ve diğer sağlık problemlerinize bağlı düzenlenecektir. Programınız şikayetlerinize ve ihtiyaçlarınıza cevap vermesini sağlamak için doktorunuzla ve fizyoterapistlerle ortak çalışacaksınız. Fizyoterapi Osteoartrit yürüme, banyo yapma, giyinme, merdiven çıkma, tuvalet ihtiyacınızı giderme ve ev işleri gibi hareketlerinizi kısıtlar. Fizyoterapistler günlük yaşamınızda bu aktivitelerinizi, günlük işlerinizi sürdürmenizi şu şekilde yardımcı olabilirler: Kas gücü ve eklem hareket mesafenizi geliştirmenize yardımcı olurlar Bastonlar, koltuk değnekleri, yürüteçler, ayakkabı içi destekler gibi yardımcı araçlar sağlarlar Sıcağı ve soğuğu doğru olarak kullanmayı öğretirler (sıcak bazı durumlarda kas spazmlarını ve acıyı azaltır, soğuk bazı durumlarda ağrıyı azaltır ağrılı bölgeyi uyuşturur) Ağrılı bölgelere splint (atel özel cihazlar) uygularlar Doğru eklem kullanımı ve enerji koruma prensiplerini öğretirler Uygun ayakkabı tavsiye ederler Fizyoterapi sayesinde eklemlerde daha az ağrı, günlük görevleri yapmada daha fazla kolaylık ve eklemlerde daha az baskı olacaktır. Aerobik Egzersiz Başarılı osteoartrit kontrolünde düzenli aerobik egzersizleri yapmak çok önemlidir. Egzersiz tutulmuş eklemde baskıyı azaltmaya yardımcı olur. Ağrı azalınca eklem hareket ve fonksiyonlarını arttırır ve eklem çevresi kasları güçlendirir. Su içinde yapılan aerobik egzersizleri eklemlerinizde daha az baskı yapar ve genel sağlığınız için iyidir. Kalçalarınız veya dizlerinizde çok fazla hastalık yoksa ve çok ağrılı değilse yürüme iyi olabilir. Tutulmuş eklemlerin etrafındaki kasların gücünü arttıran egzersizler önemlidir. Kilo Kontrolü Fazla kilonuz varsa tavsiye edilen kiloda kalmak veya kilo vermenin birçok avantajları vardır. Özellikle dizin osteoartritini engellemeye yardımcı olur. Osteoartritiniz varsa kilo vermek ağırlığınızı taşıyan eklemlerde (kalçalar, dizler, sırt ve ayak) baskıyı azaltarak ağrıyı azaltır. Aynı zamanda iyi görünmenize ve daha iyi hissetmenize yardımcı olur. Kilo vermenin formülü daha az kalorili yemek ve fiziksel aktivitenizi arttırmaktır. Yani iştahınızı kontrol altında tutmalısınız. Bol bol egzersiz yapmalısınız. Hasta Eğitimi Sağlık ekibinizle ortaklaşa çalışmak tedavinizde daha aktif rol almanızı gerektirir. Aşağıdaki bazı öneriler durumunuzu daha iyi hale getirmeyi öğrenmenize yardımcı olabilir. Osteoartrit hakkında öğrenebileceğiniz kadar okuyun, öğrenin, bilgi sahibi olun. Hastalığınızda neler yaşayabileceğinizi doktorunuza sorun. Artık yapamayacağınız şeyler için kederlenmeyin. Hastayken de neler yapabileceğinize odaklanın ve size zevk hissi veren yeni aktiviteler, faaliyetler keşfedin. Hissettikleriniz ve sorunlarınız hakkında yakınlarınızla, arkadaşlarınızla sık sık konuşun. Böylece aileniz ve arkadaşlarınız sizi daha iyi anlayacaktır. Her zaman olumlu düşünmeyi öğrenin. Osteoartrit bulgularını kontrol altına almakta büyük bir rol oynayabilirsiniz. İLAÇ TEDAVİSİ Osteoartritin bulgularını kontrol etmek için birçok ilaç kullanılır. Bu ilaçlar ağrı duyulduğunda alınır. Doktorunuz hangi ilaç tedavisinin en iyisi olduğuna sizin şikayetlerinize ve yaşam tarzınıza göre karar verecektir. Uyuşturucu İçermeyen Ağrı Kesiciler Ağrı kesiciler ağrıyı azaltan ilaçlardır. Parasetamol (vermidon, minoset, parol, tamol, panadol) ağrıyı azaltmada sık sık kullanılan bir uyuşturucu içermeyen ağrı kesicidir. Esas amacın ağrıyı azaltmak olduğu durumlarda parasetamol çoğu insan için diğer ağrı kesici iltihap giderici (NSAİİ) ilaçlardan daha güvenlidir. Doktorların çoğu, şimdi osteoartrit ağrısı için parasetamolün tercih edilen ilk tedavi olduğunu düşünüyorlar. Parasetamol aç ya da tok kullanılabilir. Günde 8 tablete kadar güvenle kullanılabilir. Mide üzerine yan etkileri yoktur. Böbrekler ve karaciğer üzerine yan etkileri çok nadirdir. NSAİİ (kortizon içermeyen ağrı kesici iltihap giderici ilaçlar) Kortizon içermeyen iltihap giderici ilaçlar veya NSAİİ'ler (voltaren, dolarex, cataflam, apranax, majezik, etol gibi..) eklem ağrısı, tutulması ve şişmeyi azaltmaya yardımcı olurlar. Bir düzineden fazla NSAİİ osteoartrit tedavisinde kullanılmaktadır. NSAİİ'lerin en yaygın yan etkilerinden biri ülser ya da mide kanamasıdır. Doktorunuz bu ilaçların mide yan etkilerini önlemeye yardımcı olmak için size ilaçlarınızı yemekle beraber vaya tok karına almanızı önerecek aynı zamanda mide koruyucu ilaçlar (lansor, panto, ulcurex, omeprol vb.) verecektir. Mide rahatsızlığından dolayı NSAİİ'leri kullanmakta sorun yaşıyorsanız doktorunuz midenizi korumak için bu ilaçları reçete etmeyebilir veya diğer başka ilaçlara karar verebilir. Kortizon Enjeksiyonu Kortizon bir vücut hormonu olan kortizolle ilişkilidir. Osteoartrit ile birlikte oluşan şişme ve ağrıyı azaltmak için eklemden sıvı alımını takiben ekleme enjekte edilebilirler. Bu ilaçlar hap biçiminde de mevcuttur. Fakat osteoartrit için bu hap sürekli olarak kullanılmaz. Aynı eklemde kortizon enjeksiyonları genellikle yılda üç veya dört ile sınırlıdır. Daha fazla yapılmamalıdır. Çünkü tekrarlanan enjeksiyonlar kalça ve dizler gibi ağırlık taşıyan eklemlerde ara sıra kıkırdak harabiyeti oluşturabilir. Hyalüronan Enjeksiyonları Hyalüronan enjeksiyonları hafif ağrı kesici kullanımına ve temel tedavi programlarına cevap vermemiş dizdeki osteoartrit ağrıları olan hastalarda yeni bir tedavidir. Enjeksiyonlar özellikle NSAİİ'lere cevap vermeyen ya da kullanamayan hastalarda düşünülebilir. Bu işlem diz eklemine, eklemi desteklemeye ve kayganlaştırmaya yardımcı olan, eklem sıvısında zaten doğal olarak bulunan bir madde olan hyalüronan'ı enjekte etmektir. Dizde osteoartriti olan hastalarda iltihap nedeniyle eklem sıvısında normalde bulunan hyalüronanın bozulmasına neden olur. Hyalüronan enjeksiyonları diz eklemine üç ila beş hafta süre ile haftada bir kez yapılır. Hyaluronan tedavilerini takiben ağrı azalması aylar sürebilir. Çalışmalar, bu enjeksiyonların diz ağrısını azaltmada sürekli NSAİİ tedavisi kadar etkili olduğunu göstermiştir. Topikal (lokal) Ağrı Kesiciler Lokal ağrı kesiciler krem formunda ağrıyan eklemin üzerine deriye uygulanan, sürülen veya sprey edilen ağrı kesici ilaçlardır. Bunlar eklem bölgesinde kan akışını arttırırlar. İçeriğindeki tahriş ediciler asıl ağrıdan dikkati dağıtan, sıcak veya soğuk hislerine neden olmak için derideki sinir uçlarını uyarırlar. Beslenme ve Özel Katkılı İlaçlar Bazı besin katkıları (glukozamin ve kondroidin sülfat gibi) osteoartrit için benimsenmiş tedavilerdir. Bu ilaçlar NSAİİ'ler gibi aynı etkiyi sağlayabilirler. AMELİYAT Çoğu osteoartritli hasta hiçbir zaman ameliyata ihtiyaç duymayacaktır. Fakat, ameliyat sürekli eklem ağrısı ve ciddi eklem hasarı olduğunda yararlı olabilir. Osteotomi kemiği kesmektir. Kemikteki bozukluğu düzeltip sonra kemiği daha iyi bir pozisyonda tekrar yerine oturtan bir ameliyat yöntemidir. Kaval kemiğin osteotomisi zarar görmemiş kıkırdağa daha fazla yük bindirmek ve diz ağrısını azaltmak için bacağın ağırlık taşıma pozisyonunu değiştirmek için yapılan bir ameliyattır. Bu, diz ekleminin bir tarafı diğerinden daha fazla zarar gördüğünde yapılır. Total eklem artroplastisi eklemlerin yeniden düzeltilmesini sağlayan diğer bir ameliyat işlemidir. Bu kıkırdağın aşındığı ve kemiğin çok zarar gördüğü yerde protez ekleyerek ya da eklem yüzeyini yeniden kaplayarak yapılır. Operatörler dayanıklı metal, seramik, plastik ya da titanyumdan yapılmış yapay eklemler ile zarar görmüş eklemleri onarır ya da eklemleri yerinden çıkararak yerine bunları yerleştirebilirler. Bugün suni eklemlerin çoğu için insan yapımı parçalar, maddeler vardır. Bazı suni eklemler kemik çimentosu ile kemiklere bağlanırlar. Son zamanlarda bu kemik çimentosuna ihtiyacı olmayan yeni suni eklemler kullanılıyor. Bu tip eklemlerin daha genç insanlarda özel bir değeri olabilir çünkü kemiğin içine yerleştirilen maddeler daha uzun dayanır. Eklem cerrahileri çoğu osteoartritli hasta oldukça yüz güldürücü sonuçlar vermektedir. SAĞLIK EKİBİ İLE SÜREKLİ İLETİŞİM Sizin tedavinizde ve bakımınızda birçok sağlık uzmanı aktif bir rol oynar. Çalışmalar bunun hasta için daha iyi bir yaşam standardı ve daha az ağrı ile sonuçlandığını göstermiştir. Doktorunuz ile ve diğer sağlık uzmanları ile sağlıklı bir iletişim, osteoartrit ile başarıyla mücadelede için temel bir yol olabilir.​
 
Prostat
Prostat Nedir? Prostat, mesanenin alt kısmında yerleşmiş tabanı yukarıda mesanenin çıkış bölgesine yer alan, tepesi aşağıda, kestane şeklinde ve boyutlarında bir organdır. Erişkindeki ağırlığı 20-25 gram kadardır. Prostatın tam ortasından idrar yolu geçmektedir. Bu organ, meninin miktarının yaklaşık yüzde 20-25'ini oluşturan salgılar üretmektedir. Prostatın salgıları, meninin asiditesini, bazı enzimlerini ve elektrolitlerini oluşturur. Bu salgılar döllenme olaylarında önemlidir. Prostata ait hastalıklar nelerdir? Prostatta ait üç değişik hastalık görülür. Bunlardan ilki prostat iltihabıdır. Prostatit adı verilen bu rahatsızlık, bazı mikroorganizmaların prostata yerleşmesi ile meydana gelir. Daha çok kronik ve sinsi enfeksiyonlardır. Prostatta enfeksiyona zemin oluşturan faktörler; idrar yolunun her türlü enfeksiyonları (böbrekten kaynaklanan, idrar kesesinden kaynaklanan) veya cinsel yolla bulaşan hastalıklar prostat iltihabına (prostatit) yol açabilmektedir. İkinci olarak prostatta iyi huylu büyüme görülebilir. İyi huylu prostat büyümeleri adından da anlaşılacağı gibi prostattaki büyüme, kanser türündeki bir büyüme değildir. Ancak iyi huylu olmasına rağmen idrar yollarını sıkıştırıp daraltması nedeniyle ciddi bozukluklara neden olabilir. 30'lu yaşlarda başlayan bir süreçtir. Fakat genellikle 50'li yaşlarda belirti vermeye başlamaktadır. Artmayan erkeklik hormonuna duyarlılığın yoğunlaşması sonucunda prostatın iyi huylu büyümesi oluşmaktadır. İyi huylu prostat irileşmesi 50 yaşından sonra her yüz erkekten 50'sinde görülmektedir. Bu yüzden erken teşhis için 50 yaşından sonra her erkeğin en az senede bir kez muayeneden geçmesi gerekmedir. Prostata görülen bir diğer hastalık, kötü huylu büyümeler diye ifade edilen prostat kanseridir. Kötü huylu büyümede kanser bulunduğu yerde ve damarlarla yayılarak başka yerlerde doku hasarı yaparak hayatı tehdit eder. Prostat kanseri iyi huylu prostat büyümelerinde olduğu gibi idrar yolunu sıkıştırır onunla benzer şikayetlere neden olur.

 
PET/CT
PET/CT, pozitron emisyon tomografisi ve bilgisayarlı tomografinin birleşiminden oluşan bir görüntüleme cihazıdır. PET/CT, tıbbi görüntülemede çığır açmış olup 2000 yılında TIME dergisi tarafından tıp alanında "yılın buluşu" seçilmiştir. PET, vücuttaki fizyolojik süreçlerin 3 boyutlu bir görüntüsünü veren ve yıllardır kulanılan bir nükler tıp metodudur. PET cihazının CT ile birleştirilmesi ile anatomik ve fizyolojik bilginin tek seansta elde edilmesini sağlar ve tetkikin doğruluğunu artırır. PET/CT tetkiki için kısaca FDG(florodeoksi glukoz) olarak bilinen 2-floro-2-deoksi D-glukoz'dur (radyoaktif işaretli şeker molekülü). Damar içine verilen FDG; tümör hücreleri gibi, hızla çoğaldığı için yüksek metabolik aktivite gösteren hücrelerde birikir. PET/CT için hastaların tetkik öncesi 6 saat süreyle aç olması gerekmektedir. Hastalar, insulin yada oral antidiyabetik dışındaki ilaçlarını alabilirler. Diyabetik hastalarda, endojen glukozun, FDG ile kompetisyona girmesi nedeniyle görüntü kalitesi suboptimal olabilmektedir. Bu nedenle FDG enjeksiyonu öncesi, kan glukoz düzeyi belirlenir ve genellikle 180 mg/dL üzeri kan glukoz düzeylerinde tetkikin yapılması tavsiye edilmez. FDG enjekte edildikten 1 saat sonra PET/CT görüntülemeye başlanır. PET/CT uygulamalarının büyük çoğunluğu onkoloji alanındadır. Akciğer kanserleri, lenfoma, malign melanoma, baş boyun tümörleri, meme kanseri, kolorektal kanserler, özofagus ve mide tümörleri, jinekolojik kanserler, mezotelyoma, primer kemik tümörleri ve primeri bilinmeyen metastazların Teşhis, Evrelendirme, Yeniden Evreleme Ve Tedaviye Cevabın değerlendirilmesinde kullanılmaktadır. FDG PET/CT tetkik ile hastaların cerrahi öncesi (biyopsi ile tanı konuldu ise) ve/veya sonrası ve uygulanacak tedavi belirleyecek Evrelendirmede %25-60 oranında değişikliğe yol açmaktadır. Bu değişiklik de hastalara uygulanacak tedavi yöntemini belirlemede önemli rol oynamaktadır. Mesela ameliyat edilemez olarak değerlendirilen hastaların ameliyat edilebileceği (PET/CT sonrası değişikliğin yaklaşık 1/3 oranında) veya hastanın gereksiz yere ameliyat edilmemesi vb.. Hastalar uygulanan tedavi sonrasında kalan dokudaki canlı hücreleri görüntülemede ve tedaviye devam edip etmeme kararı vermede FDG PET/CT tetkiki canlı hücrelerde birikeceğinden önemli rol oynar. PET/CT'nin diğer bir kullanım alanları miyokard enfarktüsü sonrası viyable ancak hiberne doku miktarının belirlenmesidir. Bu endikasyonda PET/CT altın standart olarak kabul edilmektedir. PET/CT'nin ayrıca nöroloji alanında refrakter epilepsilerde cerrahi şansının değerlendirilebilmesi için epileptik odağın saptanması ve Alzheimer hastalığının erken tanısı gibi kullanımları bulunmaktadır.

 
Parkinson nedir?
Parkinson; beyinde 'dopamin' adını verdiğimiz maddenin eksikliği ile ortaya çıkan, kronik nörolojik bir hastalık. Yaşın ilerlemesiyle beyinde dopamin salgılayan hücrelerin azalması veya hasara uğramasıyla ortaya çıkan hastalık, hareket bozukluklarına ve istem dışı hareketlere yol açıyor. Hastalık ellerde ve ayaklarda titreme, hareketlerde yavaşlama, kaslarda sertlik ve yürüme güçlüğü ile karşımıza çıkıyor. Parkinson tanısı nasıl konur? Parkinson hastalığının tanısı klinik bulgularla konulmakta. Özellikle yaşı ileri hastalarda vücudun bir tarafında daha ön planda olmak üzere ellere "para sayar" tarzda titreme, hareketlerde yavaşlama, kolların vücut salınımına iştirak etmemesi ve vücuda yapışık olarak yürünmesi, bakışlarda donuklaşma ve yüz mimiklerinde azalma ile birlikte "maske yüz" diye ifade edilebilen yüz hali, küçük adımlarla ve öne eğilerek yürüme bu hastalığın başlangıç safhasında olunabileceğini düşündürmeli ve hastalar bir nöroloji uzmanına başvurmalılar. Parkinson nasıl bir hastalık ve başlangıçta nasıl tedavi edilir? Hastalığı tanımlamak için diyabet hastalarını örnek gösterebiliriz. Şeker hastalığında vücutta insülin üretimi azalıyor ve bu nedenle hastalar önce diyetle hastalığı bir süre kontrol altında tutabiliyor, diyet yetmeyince ilaç tedavisine başlanıyor ve bunun da yetmediği durumlarda insülin tedavisi uygulanıyor. Bu hastalıkta da; başlangıçta eksikliğin ilaç tedavisi ile karşılanabildiği durumlarda hastaların bulguları ortadan kaldırılabiliyor ve hastalar uzun yıllar hayatlarını sorunsuz sürdürebiliyorlar. Kimlerde daha sık görülür? Parkinson; bir ileri yaş hastalığıdır. Parkinson hastalığı görülme sıklığı ve bulguları, yaşa bağlı olarak göreceli olarak ilerliyor. 60'lı yaşlarda, 50'lili yaşlara oranla on kat daha sık görülüyor, 70'te de kendi içinde daha sık. Yani aslında; eğer 120 yaşına kadar yaşasaydık, muhtemelen hepimizde o yaşlarda Parkinson bulguları görülecekti. Hastalığın ortaya çıkış yaşına da endeksli olarak; bulgular ne kadar genç yaşta ortaya çıkarsa, dopaminin üretimi de yıllar içerisinde giderek daha çok azalıyor ve hastalığın seyri yaşı göreceli olarak genç hastalarda biraz daha hızlı gidebiliyor. Parkinsondan korunmak mümkün mü? Diğer hastalıklarda olduğu gibi; spor yaparak, düzenli beslenerek vb. parkinsona dur diyebilir miyiz? İleride Parkinson Hastalığına yakalanmayayım ya da Parkinson'dan uzak olayım diye maalesef ki bir diyet programı veya sağlık stratejisi bulunmamakta. Yaşam tarzı, üzüntü veya stres bu hastalığın görülme sıklığını pek etkilememekte. Erken tanı mümkün mü ya da erken tanının bir avantajı var mı? Hastalığın tanısı klinik bulgularla konulmaktadır. Bir başka deyişle hastalık bulguları ortaya çıktıktan sonra tanı konuluyor. Bazı görüntüleme yöntemleri ile hastalıktan sorumlu bölgeleri ve bu bölgelerdeki dopamin aktivitesini ölçmek mümkün ama bu yöntemler tanı koymaktan ziyade deneysel tedavi yöntemlerinde uygulanan tedavinin etki veya başarısını değerlendirmekte kullanılmakta ve klinik uygulamada tanısal değerleri bulunmamaktadır.Erken tanının kanser hastalıklarındaki gibi hayati önemi yok ama hastalar ne kadar erken tedaviye başlarlarsa hastalık bulgularından etkilenmeden yaşayabilecekleri kaliteli yaşam süreleri da o kadar artmakta. Parkinson hastalarının yaşadığı sosyal problemler nelerdir? Parkinson hastalığı bir yandan hareketlerde yavaşlamaya ve kişilerin önce işerini, sonrasında da günlük aktivitelerini tek başlarına sağlıklı bir biçimde yürütmelerine engel olmakta. Böylelikle hastalar hastalığın ilk ve orta evrelerinde iş hayatlarından ve sosyal hayatlarından kopmakta, ileri evrelerde ise yaşamlarını başkalarından yardım alarak yaşamak zorunda kalmaktadırlar. Diğer yandan da bu sorunlar zaten hareket yavaşlamasından ve titremeden muzdarip hastaların moral olarak da olumsuz etkilenmelerine ve çoğunun içe kapanıklığının, isteksizliğinin olmasına veya depresyona girmelerine neden olmaktadır.
 
Perianal Fistül
TANIM Anorektum mukozası ile perine cildi arasında gelişen kronik granülasyon dokusu ile döşeli bir yoldur. BELİRTİ ve BULGULAR Perine cildinde, anüse yakın bir ağızdan cerahatli, genellikle ağrısız akıntı, Birlikte pruritis ani bulanabilir. Fistül ortamında abse gelişebilir ve tekrarlayabilir. NEDENLERİ Anal kanaldaki Morgani kriptalarına açılan bezlerin kronik infeksiyonudur. Anorektal abse drenajından sonra ortaya çıkabilir. Anal kanal tek bir ağız olmasına karşılık cillte birden fazla dış ağız bulunabilir. Ender olarak tüberküloz, kanser, ülseröz kolit, Crohn ve lenfogranüloma venereum TANIYA YÖNELİK ARAŞTIRMALAR Rektal tuşe Fistülün dış ağzından bir stile yerleştirerek anal kanal ile bağlantı araştırılır. Anoskopi, rektoskopi, sigmoidoskopi Fistülografi Ülseröz kolit ve Crohn hastalığı yönünden araştırmalar TEDAVİ İlaçla tedavisi yoktur, cerrahi girişim tek tedavi yöntemidir. Fistül yolu, ya tümüyle çıkarılır ya da kesilerek açık yara haline getirilir. Altta yatan Crohn hastalığı ve ülseröz kolit gibi hastalıklar tedavi edildiğinde fistül iyileşebilir.​
 
Prematürite
Prematüre bebek nasıl anlaşılır? Prematüreliğin belirlenmesi gebelik yaşının belirlenmesi ile mümkündür. Gebeliğin 37. haftasını tamamlamadan önce doğan bebekler prematüre olarak kabul edilir. Gebelik yaşının tayininde güvenilir son adet tarihi, erken gebelik ultrasonografisi gibi bilgiler kullanılmakla beraber Dubowitz veya Ballard yöntemler ile çeşitli fizik muayene bulguları ve nörolojik değerlendirme sonucu elde edilen gebelik yaşı değerlendirilmeleri de kullanılmaktadır. Prematüre bebeklerde hangi sorunlara rastlanır? Sık rastlanan sorunlar şunlardır: Solunum sistemi; Respiratuar distress sendromu Solunum yetmezliği Apne (Solunumun 20 saniyeden uzun süreli duraklaması yada kalp atımının yavaşlaması ve/veya morarmanın eşlik ettiği solunum durması), (Enfeksiyon, konvülsiyon, kan şekeri düşüklüğü, kafa içi kanama, anemi, hipokalsemi sık apne nedenidir. İlerleyen haftalarda gastroösefageal reflü apneye yol açar. Beslenmenin pozisyonu ile geriler.) Hava kaçağı (Pnömotorax ve diğerleri) Kronik akciğer hastalığı(28 günden sonra oksijen ihtiyacının devam etmesi. 1000 gram altında sıklık %70'lerde) Kardiyovasküler sistem; Patent duktus arteriosus (Doğum ağırığı 1000 gramın altında ise %50 sıklıkta) Merkezi sinir sistemi; İntraventriküler kanama (Kafa içi kanama) Periventriküler kanama Konvülsiyonlar Böbrek sorunları; Elektrolit dengesizliği (Sodyum, potasyum vb.) Asit-baz dengesizliği Böbrek yetmezliği Göz sorunları; Prematürelik retinopatisi (1000 gram altındaki bebeklerin %70'inde, 1500 gram altı bebeklerin %25-35'inde görülür. Bütün prematüre bebeklerde doğum sonrası 4-6. haftalarda göz muayenesi önerilmektedir.) Miyopi Şaşılık Barsak sistemi; Beslenme sorunları Kasık fıtığı Nekrotizan enterokolit( Prematüre bebeklerde en önemli gastrointestinal sorundur. Beslenme kesilir.) İmmünolojik; Enfeksiyona eğilim (Apne, dolaşım bozukluğu, tansiyon düşüklüğü ile birlikte lökosit sayısının azlığı veya artışı düşündürür) Kan şekeri, kalsiyum ve fosfor dengesi Sarılık (Fizyolojik sarılık 2-4 hafta sürebilir) İşitme bozuklukları (İlk üç ay içinde işitme testi yapılmalı)
 
Romatizma
Romatizma nedir? Eski Yunanca bir kelime olan romatizma, eklemlerde kötü özellikte sıvı birikimi anlamına gelir. Bugünkü bilgilerimizle romatizmanın sadece eklem hastalığı olmadığını, tüm vücut doku ve organlarını ilgilendiren son derece kapsamlı hastalıklar bütünü olduğunu biliyoruz.. Romatizmal hastalıklar kaç çeşittir? Romatizmanın pek çok türü bulunuyor. Eklemleri, kasları, damarları, omurgayı, iç organları (böbrek, akciğer, karaciğer), deriyi, göz gibi organları ilgilendiren çeşitli romatizma tipleri vardır. Her eklem ağrısı romatizma mıdır? Eklemlerimiz en sık kullandığımız bölgelerdir. Tüm vücudumuz gün boyu eklemlere yük bindirir. Kilolu kişilerde bu yük daha da fazladır. Bu nedenle zorlanma, aşırı yük, mekanik olarak sık kullanıma bağlı olarak, travmatik, sistemik hastalıklara bağlı halsizlik durumunda hallerinde de eklem ağrıları sıklıkla görülür. Romatizmal eklem ağrısını diğerlerinden ayıran bazı özellikler vardır. Romatizmal ağrıları diğer eklem ağrılarından ayıran farklar nelerdir? Eklemlerde ağrı, şişme ve eklemin hareketlerinde kısıtlanma olur. Bu şişlik belli bölgelerde değildir, eklemin tamamı diğerine oranla farkedilir şekilde şişer. Bazen kızarıklık ve sıcaklık da eşlik edebilir. Eklemin üstündeki deride döküntü olabilir. El parmaklarında sararma, solma, ciltte sertlik, ellerde sertlik ve sabahları tutukluk diye ifade edilen şikayetler görülür. Ağız ve genital bölgede yaralar, gözlerde iltihaplanma (üveit), göz yaşı azalmasına bağlı kuruluk ve saç dökülmesi yaşanabilir. Yürürken bacaklarda uyuşma ve ağrı, damar tıkanıklığına bağlı bacak şişmesi, ayak ve el parmak uçlarında iyileşmeyen yaralar damar romatizmalarında görülür. Nefes darlığı, akut-kronik böbrek yetmezliği, tekrarlayan ateşli karın, göğüs ve eklem ağrıları gibi birçok yakınmaya sebep olur.​
 
Romatoid Artrit
Romatoid artrit (RA) eklem iltihabının (artritin) sık görülen formudur ve eklemlerin içindeki zarda (sinoviyumda) ve/veya diğer iç organlarda iltihaba yol açar. Eklem hattı kalınlaşır ve eklemde ısı artışı, şişme ve ağrıya yol açabilir. RA yıllarca devam eder yani kronik bir hastalıktır. Vücutta değişik pek çok eklemi etkiler. Kıkırdak, kemik ve eklem yapılarına zarar verir. RA'ın nedeni henüz bilinmiyor ve hastalık kişiden kişiye farklılık gösteriyor. Çocukları ve yaşlıları kapsayacak şekilde herkesi etkileyebilir. Buna rağmen hastalık genellikle genç ve orta yaş döneminde başlar. RA'lı hastalar arasında, kadın erkek oranı 3/1'dir. Hastaların 2/3' ü kadındır. Hastalık tüm ırklarda ve dünyanın her kısmında görülebilir. ROMATİD ARTRİT DİĞER ROMATİZMA ÇEŞİTLERİNDEN NASIL AYRILIR RA'yı diğer artrit formlarından ayırmanın önemli bir yolu eklem tutulumunun özelliğidir. Örneğin, RA el bileğini ve pek çok el küçük eklemlerini etkiler. Genellikle tırnaklara yakın eklemleri etkilemez. Osteroartrit yani kireçlenme tam tersi olarak elin daha çok tırnağa yakın eklemlerini tutar. RA'da en çok tutulan diğer eklemler dirsekler, omuz, boyun, çene, kalça, diz, ayak bilekleri ve ayak parmak eklemleridir. RA'da omurga eklemleri genellikle tutulmaz. Bazen boyun omurları tutularak ense ve boyun ağrısı yapabilir. RA'lı bir insanda eklemler genellikle simetrik tutulur yani her iki taraf eklemi tutulma eğilimdedir ( her iki diz veya her iki el bileğinin tutulması gibi). Yani eğer sağ elin parmak eklemleri şişmişse sıklıkla sol elin parmak eklemleri de şişecektir. Şişen eklemlerin yerleri ve bazı kan testleri RA'i diğer romatizmal hastalıklardan ayırd etmede temel rol oynar. ROMATOİD ARTRİTİN SEBEBİ NEDİR? Bağışıklık sistemi yani savunma sistemi düzgün çalıştığında vücut savunması bakteri, virüs ve diğer yabancı hücrelere karşı savaşır. RA'de bağışıklık sistemi düzgün çalışmaz ve vücut kendi eklemleri ve diğer organlarına saldırır. RA' de iltihap hücrelere (beyaz kan hücreleri yani akyuvarlar) kandan eklem dokularına doğru hareket eder ve eklemlere saldırırlar. Eklem sıvısı artarve eklemde şişlik meydana gelir. Eklem dokusundaki iltihap hücreleri eklemi etkileyip hasara neden olur. Genlerin Rolü: RA anneden veya babadan çocuklara geçmez. Bunun yerine RA gelişmesine yatkınlık yaratan genler çocuklara geçebilir. Çocuklarda RA hastalığına karşı bir yatkınlık gelişir. Enfeksiyonlar Romatoid Artrite sebep olabilir mi? Pek çok bilim adamı ve doktor RA'nın enfeksiyondan tetiklendiğine inanır. Fakat şimdilik bunun bir kanıtı yok. RA bulaşıcı değildir. Geçirilmiş bir enfeksiyon RA'in başlamasına sebep olabilir. ROMATOİD ARTRİTİN BULGULARI NELERDİR? RA'ın bulguları insandan insana değişir. RA'lı her insanda eklem iltihabı genellikle kalıcıdır. Bazı insanlarda hastalık alevlenme nöbetleri ile seyredip ılımlı ve daha yavaş seyirli olabilir. Fakat genellikle hastalık tedavi edilmezse sürekli aktiftir. Eğer başarılı bir şekilde tedavi edilmezse hastalık gün geçtikçe ilerler ve kalıcı sakatlık yaratabilir. RA hastası iseniz eklemlerinizde sıcaklık, şişlik, hassasiyet, ağrı ve hareket kısıtlılığı yani eklem iltihabı yaşayacaksınız. Bu eklem iltihabı (artrit) belirtileri eklem zarlarının (sinovyum) iltihabından kaynaklanır. Bağışıklık sisteminin eklem zarına giren iltihap hücreleri iltihabı devam ettirir ve doku hasarına sebep olur. Eğer bu iltihap devam ederse veya tedavi edilmezse kıkırdak, kemik, tendon ve eklem bağlarında kalıcı hasara sebep olur. Bu çoğunlukla eklemde sakatlığa neden olur. RA alevlenmelerinde kendinizi hasta ve kötü hissetmenize neden olabilir. İştahsızlık, halsizlik, yorgunluk, kilo kaybı ve ateşe neden olabilir. Kansızlık (anemi) gelişebilir. RA'lı hastaların yaklaşık 1/5'inde deri altında romatoid nodül denilen küçük, ağrısız şişlikler, yumrular oluşabilir. Bunlar sıklıkla dirseklerde, dizlerde yani daha çok basınca maruz kalan düz kemik bölgelerinde oluşur. Bunlar çoğunlukla dirsek etrafında oluşurlar fakat vücudun herhangi başka yerinde ve hatta iç organlarda bulunabilirler. Bazen RA'lı hastalarda akciğer ve kalpte iltihap gelişebilir. Gözyaşı ve tükürük bezlerinin iltihabına bağlı göz kuruluğu ve ağız kuruluğu da ortaya çıkabilir. Nadiren deri, sinirler ve diğer organlarda iltihaba yol açan damar duvarı iltihabı (romatoid vaskülit) gelişebilir. ROMATOİD ARTRİT NASIL TEŞHİS EDİLİR? RA in teşhisi için doktorunuz hikayenizi dinleyip muayene yapacaktır. Doktor, eklemlerinizde şişme, ısı artışı, haraket kısıtlılığı ve RA'nın diğer bulgularını (romatoid nodül gibi) arayacaktır. Ayrıca doktorunuz halsizlik, yorgunluk, sabah katılığı (sabah uyandığınızda hissettiğiniz haraket kısıtlılığı, tutukluk hissi) gibi RA ile ilgili bulgularınızın olup olmadığını soracaktır. Tutulan eklemlerin özelliği RA'yı diğer romatizmal hastalıklardan ayırmada temel esastır. Doktorunuz ayrıca belirli kan testleri ve röntgen filmleri de isteyecektir. Romatoid faktör (RF) denen bir testin pozitif (+) (olumlu) çıkması RA' yı desteklemektedir. RF bir romatizma testidir. Fakat eklem yakınmaları olmayan bir hastada RF testinin pozitif (+) çıkması o kişi de RA olduğu anlamını taşımaz yani tek başına RF testi romatizma tanısı koydurmaz. Sıklıkla bakılan ASO testi asla bir romatizma testi değildir ve özellikle başta RA olmak üzere romatizmal hastalıklarda ASO testi kesinlikle bakılmaz ve kullanılmaz. ASO sadece geçirilmiş mikrobik boğaz enfeksiyonunun bir göstergesidir ve yalnızca akut eklem romatizmasında tanı koymada yardımcı bir testtir. Romatoloji polikliniklerinde ASO testi sadece akut eklem romatizması şüphesinde kullanılır. Hastalığınızın şiddetini, alevlenme durumunu gözlemleme ve hastalığın takibi açısından sedimentasyon (ESR) ve CRP testleri de bakılmaktadır. Bu testler vücutta iltihap varlığı durumlarında yükselir. Hastalığa bağlı iltihap durumunun takibinde oldukça faydalı ve tedavinin düzenlenmesinde çok yaralı testlerdir. RA hastalarında uzun süren kronik hastalığa ve ağrı kesici ilaçların sürekli kullanılmasına bağlı anemi (kansızlık), böbrek ve karaciğer fonksiyonlarında bozulma gelişebilir. Doktorunuz bu kan testlerini belirli aralıklarla takip edip gerekli durumlarda gerekli müdahalelerde bulunacaktır. Bu konuda sizde; doktorunuzun size önerdiği tarihlerde düzenli kontrollerinize gidiniz, doktorunuzun size verdiği ilaçları aksatmadan kullanınız, şikayetiniz oluştuğunda zaman geçirmeden doktorunuza başvurunuz. RA tanısı koyduran ya da kesin tanıyı koyduran bir test mevcut değildir. RA' in erken dönemlerinde röntgen filmleri tamamen normaldir. Hastalık ilerledikçe eklem hasarı röntgen filmlerinde görülmeye başlar. Eklem röntgen filmlerinde görülen bu hasarlar kesin tanıyı koymada ve tanıyı doğrulamada çok yardımcıdır. ROMATOİD ARTRİT NASIL TEDAVİ EDİLİR? Şimdilik RA'da tamamen iyileşme yok. Güncel tedaviler ile hastalığın ilerlemesini durdurmak mümkün. Güncel tedavi metotları ağrıyı rahatlatma, iltihabı azaltma, eklem hasarını önleme veya yavaşlatma ve hastanın iyilik halini sürdürmeyi hedef almıştır. Modern tedaviler RA'lı hastaların hayat kalitesini arttırmıştır. Tedavi programınız; sizin ihtiyaçlarınız, bireysel yaşam tarzınız, diğer tıbbi sorunlarınız, hastalığınızın şiddeti ve ciddiyeti göz önüne alarak düzenlenir. Sağlık Ekibiniz: RA tedavisinde ROMATOLOG sağlık ekibinin lideri konumundadır. Romatologlar kas, kemik ve eklem hastalıkları konusunda özel eğitimli, uzman hekimlerdir. Romatolog, RA'nın tıbbi tedavisinde sorumlu olacak kişi olarak görev görür. FTR hekimi, fizyoterapist, hemşire, psikiyatrist, ortopedik hekimi ve sosyal hizmetler uzmanı gibi diğer sağlık uzmanları hastalığı yenme konusundaki yardımlarıyla önemli roller oynarlar. Tedavi: RA tedavisinde kullanılan ilaçlar şikayetlerinizi (semptom) rahatlatmaya yarayan ilaçlar ve hastalığın yaptığı hasarı durduran, bu durumu devam ettirmeye yarayan (modifiye eden) ilaçlar olmak üzere ikiye ayrılırlar. Doktorunuz aynı anda iki veya daha fazla ilaç kullanmanızı önerebilir. Bunların her biri RA tedavisinde belirli amaçlara hizmet eden ilaçlardır. Bu ilaçların bazıları tedavi sırasında dikkatli takibi gereklidir. Bütün ilaçlar yan etkilere sahiptirler fakat RA mutlaka tedavi edilmesi gerekli bir hastalıktır. Bu yüzden hasta tedavi seçenekleri konusunda, tedavinin yaralarına karşı riskleri konusunda mümkün olduğunca fazla bilgilendirilmelidir. Doktorunuza, hemşirenize ve eczacınıza tedavi hakkındaki bilmek istediğiniz, aklınıza takılan her türlü soruyu sorun. Tedaviye bağlı yan etkiden şüpheleniyorsanız veya tedavinin iyi gelmediğini düşünüyorsanız bunu doktorunuza bildirin. Tüm tedaviye rağmen, her şey yolunda giderken de ara ara ufak tefek de olsa yakınmalarınızın olabileceğini de unutmamalısınız. Semptomatik (Rahatlatıcı) Tedavi: Aşağıdaki ilaçlar RA ile ilgili semptomları (şikayetleri) rahatlatır. NSAİİ (Kortizon olmayan ağrı kesici ve iltihap gidericiler) ve Aspirin: NSAİİ'ler (voltaren, cataflam, apranax, naprosyn, majezik, endol… gibi) ve aspirin iltihabı ve ağrıyı tedavi etmek için kullanılırlar. NSAİİ'ler tek başlarına RA tedavisi için hiçbir zaman yeterli değildir. RA' li hastalar hastalık aktivitesini baskılayıcı ilaçları da almak zorundadır. NSAİİ ilaçlar ve aspirin mide kanaması gibi yan etkilere neden olabilir. Bu ilaçlar yemeklerle veya yemek sonrası kullanılmalıdır. Ayrıca doktorunuz bu yan etkileri önleyecek ek ilaçlar (mide koruyucuları- Lansor, Omeprol, Protonex, Nexium gibi) reçete edecektir. Aspirin bazı doktorlarca RA tedavisi için kullanılmaktadır. Etkili olabilmek için normal dozundan çok daha yüksek dozlarda kullanılmalıdır. Aspirin diğer ilaçlara göre daha fazla mide problemlerine ve mide kanamalarına yol açmaktadır ve yüksek dozlarda kullanılması gerekmektedir bu nedenle RA tedavisinde aspirin tercih edilmemektedir. Pek çok romatolog günümüzde aspirini ağrı kesici, iltihap giderici olarak kullanmamaktadır. NSAİİ ler kortizonun ağrı kesici ve iltihap giderici etkisine yardımcı olmaları ve kortizon dozunun en aza indirilip hatta kesilmesine yardımcı olmaları nedeniyle de kortizon tedavisine yardımcı tedavi olarak kullanılmaktadır. Analjezikler (Basit ağrı kesiciler): Aspirin veya NSAİİ' lara ek olarak ağrıyı hafifletmek için basit ağrı kesiciler de (analjezikler) yardımcı olabilir. Bu ilaçlar parasetamol (vermidon, parol, tamol vb.), ve metamizol (novalgin, adepiron) içerir. Parasetamol ve metamizol aç ya da tok kullanılabilirler. Mide üzerine yan etkileri yoktur. Böbrekler ve karaciğer üzerine yan etkileri çok nadirdir. Bu açıdan kortizon ve NSAİİ lere yardımcı ağrı kesici olarak rahatlıkla kullanılabilirler. Uyuşturucu özellikteki (Narkotik) ağrı kesiciler yan etkileri, bağımlılık yapmaları ve iltihaba giderici olmadıkları için romatizmal hastalıkların tedavisinde önerilmezler. Bazı özel durumlarda hekim kontrolünde kullanılabilirler. Glukokortikoidler (Kortizon): Glukokortikoidler (kortizon, prednizon) (prednol, deltakortril, ultralan, flantadin) RA ya bağlı şikayetleri azaltıp rahatlatmada oldukça etkilidirler. Hızlı ve güçlü bir ağrı kesici, iltihap giderici etkiye sahiptirler. Fakat uzun süre ve yüksek dozda kullanımlarda ciddi yan etkilere sahiptirler. Bu ilaçlar kortizol isimli hormonla ilgilidir. Kortizol vücutta doğal olarak bulunan ve kan basıncı ve nabız gibi önemli vücut fonksiyonlarını kontrol eden çok önemli fonksiyonlara sahip bir hormondur. Kortizolsüz yaşam mümkün değildir. Eğer yüksek dozda kortizonu uzun süre alırsanız yan etkiler başlar. Uzun süre yüksek doz kortizon kullanımı kolay ezikler, ciltte morluklar, çatlaklar, sivilceler, ense omuzlar ve karında yağ toplanması, erken damar sertliği gelişimi, erken koroner arter hastalığı gelşimi, şeker hastalığına eğilim yaratması, osteoporoz, kaslarda erime, kemik nekrozları, erken katarakt gelişimi, göz tansiyonunun yükselmesi (glokom), kilo artışı, ay dede yüzü (yuvarlak yüz), enfeksiyonlara yatkınlık ve psikiyatrik problemlere yol açabilir. Nadiren yüksek doz kortizonla kısa süre tedaviden sonra da ciddi kemik hasarları gelişebilir. Genelde RA' in tedavisinde yüksek doz kortizon gerekli değildir. Bazen ciddi organ tutulumu veya damar duvarı iltihabı (romatoid vaskülit) durumlarında yüksek doz kortizon kullanılabilir. Eklem iltihabını kontrol etmek için NSAİİ lerle birlikte düşük doz kortizon kullanılabilir. Özellikle hastalığın başlangıç dönemlerinde hastalığın aktivitesini baskılayıcı ilaçların etkileri ortaya çıkıncaya dek geçen 1-3 aylık dönemde kortizon kullanılabilir. Bazı hastalarda hastalığa bağlı yakınmaların baskılayabilmesi için sürekli kortizon kullanmak zorunda kalınabilinir. Bu durumlarda kortizonun yan etkileri açısından sürekli kontrol altında tutulup gerekirse bunları önleyici tedaviler vermek gereklidir. Kortizonun pek çok yararı ve yan etkileri verilen doza bağlıdır. Amaç mümkün olduğunca yan etkilerden kaçınılarak en düşük ve en etkin kortizon dozunu bulmaktır. Düşük doz kortizon kullanımı kortizona bağlı yan etki riskini en aza indirir. Aynı zamanda günde tek doz olarak kullanım da kortizonun yan etkilerini azaltmada oldukça etkilidir. RA' li hastaların uzun dönem tedavi aldıklarından kortizon tedavisi tedavinin temel ilacı olarak düşünülmemelidir. Eğer düzenli kortizon kullanıyorsanız kalsiyum ve D vitamini almanız gerekmektedir. Bunun yanında günlük süt ve süt ürünleri tüketimini de (günde en az 1 bardak süt veya 1 kase yoğurt veya 1 kibrit kutusu büyüklüğünde peynir) arttırmanız gereklidir. Düzenli süt ve süt ürünleri tüketiyorsanız kalsiyum ve D vitamini ilaöları kullanmayabilirsiniz. Eğer kemik erimesi (osteoporoz) varsa buna yönelik ilaçlar (Bonviva, Fosomax, Actonel vb.) kullanmanız gerekmektedir. Günde 16 mg dozun üzerinde Prednol veya 20 mg üzerinde Deltakortril kullanıyorsanız yemeklerle birlikte aldığınız tuzu azaltmalısınız. Kortizon yüksek dozlarda vücutta su ve tuz tutulumuna sebep olarak tansiyonunuzun yükselmesine sebep olabilir. Temel bilinenin aksine kortizon kilo aldırmaz fakat iştahı arttırır. Buna bağlı kilo alma şikayetiniz ortaya çıkabilir. Kortizon kullandığınız süre içersinde iştahınızı kontrol altında tutmalısınız. Uzun süre kortizon kullanımı vücudun kortizol üretimini azaltıcı veya durdurucu etkiye sahiptir. Kortizon kullanan bir hastanın kortizonu doktorunun bilgisi dışında önemli oranda azaltması veya kesmesi son derece tehlikelidir, Çünkü vücut kendisi için gerekli ve yeterli kortizolü hemen üretmeye başlayamaz. Cerrahi girişim veya trafik kazası gibi yüksek stres dönemlerinde vücudun kortizon gereksinimi artacağından kortizon dozu arttırılmalıdır. Ayrıca herhangi bir sebeple başvurduğunuz her doktora mutlaka kortizon kullandığınızı söylemelisiniz. Kortizon ilaçlarının ampul formları (prednol flakon, kenakort vb…) bir veya daha fazla eklem içine enjeksiyon şeklinde uygulanabilir. Bu tür tedaviler hızlı bir şekilde iyileşme sağlayabilir. Sürekli ağrılı ve şiş olan veya sıklıkla alevlenme gösteren eklemleri rahatlatabilir. Etki belirli bölgede (lokal) olduğu için, eklem içine yapılan enjeksiyon iltihabı geçici olarak kontrol eder ve günlük kortizon haplarının sebep olduğu istenmeyen yan etkileri önler. Eğer enjeksiyonlar yılda birkaç kezden fazla yapılırsa eklemlerde zararlı yan etkilere yol açabilir. Eklem enjeksiyonları 3 aydan daha kısa sürede tekrarlanmamalıdır. Hastalığı Modifiye Edici İlaçlar (Hastalık ilerlemesini ve alevlenmesini önleyen ilaçlar) Altın Tedavisi: Altın, enjekte edilebilen altın tuzları şeklinde, RA tedavisinde 60 yıldan daha fazla süredir kullanılmaktadır. Altın enjeksiyonları kalça veya kol kaslarına yapılır. Hap formları (Ridoura) son 15 yıldır kullanılmaktadır. Son yıllarda, yeni gelişen tedaviler nedeniyle altın tedavisi pek çok romatolog tarafından tercih edilmemektedir. Methotreksat: 1980'lerin ortasından itibaren methotraksat (MTX, Emthexate, Trexan) sık kullanılan ve etkili bir ilaçtır. Metrotrexate haftada bir kez kullanılır. Tablet veya iğne (enjektable) (Metoject) çeşitleri vardır. Methotrexate asla her gün kullanılmamalıdır. Her gün kullanılırsa çok ciddi yan etkilere sebep olabilir. Methotrexate oldukça yüksek dozlarda çeşitli kanser hastalıklarında da kullanılan bir ilaçtır fakat RA'da daha düşük dozlarda ve haftada bir kez kullanılmaktadır. İlacın tablet dozu haftada 1 gün, sabah, aç karına yemekten 30 dk önce ve suyla alınmalıdır. Genellikle 3 veya 4 tablet olarak başlanıp 10 tablete kadar dozu yükseltilebilmektedir. Bu karar tamamen doktorunuza aittir. Çeşitli nedenlerle özellikle bulantı kusma yakınması gibi durumlarda, aynı gün içinde aldığınız dozu ikiye bölerek sabah ve akşam şeklinde kullanabilirsiniz. Genellikle haftada bir 8 veya 10 tablet dozlarına gereksinim duyulduğunda veya ilacı ağız yoluyla aldığınızda bulantı kusma gibi yakınmalarınız çok oluyorsa doktorunuz iğne tedavisi şeklinde tedavinizi düzenleyebilir. İğne tedavisinde aç tok olmanız fark etmez fakat yine ancak haftada 1 kez uygulama yapmanız gereklidir. MTX'ın başka önemli sağlık problemi olmayanlarda güvenle kullanılabileceği düşünülmektedir. Doktorlar karaciğer, böbrek hastalığı, akciğer problemi, kemik iliği yetmezliği veya kalp yetmezliği olanlarda MTX tedavi olarak başlamadan önce çok dikkatli incelemeler gereklidir. MTX alanlar alkol almamalıdır. Doktorunuz siz ilacı alırken karaciğer veya kemik iliği fonksiyonlarında anormallik olup olmadığını anlamak için sık sık (ayda 1 veya 3 ayda 1) karaciğer fonksiyonlarınızı ve kan sayımlarınızı kontrol edecektir. Methotrexate kullanırken akciğer iltihabı nadiren gelişebilir. İlacı alırken kuru öksürüğünüz olursa hemen doktorunuza haber verin. Mide rahatsızlığı, ağızda hassasiyet, baş ağrısı, baş dönmesi veya ishal diğer görülebilecek yan etkilerdir. UYARI: MTX doğumda problemlere neden olabilir. Kadın ve erkek planlı bir gebelikten 90 gün önce (hamile kalmadan en az 3 ay önce) MTX almayı bırakmalıdır. Erkek ve kadın için bu durum geçerlidir. Eşlerden kim MTX kullanıyorsa hamilelikten önce ilaç kesilmelidir. Hamile ve emziren kadınlar ve ciddi böbrek veya karaciğer hastalığı olan, alkol içen veya AIDS' li hastalarda MTX kullanılmamalıdır. MTX alırken doktorunuza hamilelik durumunuzu hemen bildirin. Siz ve sağlık ekibiniz sizin için en iyi tedaviyi belirleyecektir. Hidrosiklorokin ve Klorokin (Sıtma ilaçları): Malarya (sıtma)tedavisi için üretilen antimalaryal ilaçlar yıllardır RA tedavisi için kullanılmaktadır. Bu tedavi türünün bir örneği hidrosiklorokindir (Quensyl, Plaquenil). Hidrsiklorokin eklemlerde ağrı, şişme, katılık ve ağrılarını rahatlamaya yarayan etkili bir ilaçtır. Günde bir veya iki defa ağızdan tablet olarak tok karına alınır. Ciddi yan etkileri sık değildir. Hidroksiklorokin alan hastalar yılda 1 kez, klorokin alan hastalar 6 ayda 1 kez görme alanı testi ile göz muayenesi olmalıdırlar. Göz üzerine yan etkiler nadirdir ve erken teşhis edilebilirse geri dönüşümlüdür kalıcı hasar bırakmaz. Sülfasalazine (Salazopyrin En Tab): Sülfazalazine (Salazopyrin) bir antibiyotik ve bir iltihap giderici ilaçtan oluşan bir ilaçtır. İltihaplı bağırsak hastalıklarında da kullanılmaktadır. Yan etkileri döküntü, mide rahatsızlığı, baş ağrısı, beyaz kan hücrelerinde ve trombositlerde azalma ve karaciğer yan etkilerini içerir. Hamilelik düşünülüyorsa hamilelikten 3 ay önce kesilmelidir. Erkek kullanıyorsa yada kadın kullanıyorsa her ikisi de ilacı hamilelikten önce kesmelidir. Leflunamid (Arava): RA'ın tedavisinde hastalığı modifiye edici olarak kullanılan yeni bir ilaçtır. Leflunamid'i (Arava) kullanırken kan sayımı ve karaciğer fonksiyon testlerini içeren ilaç etkilerini takip etmek için belirli kan testlerine ihtiyaç duyulur. Yan etkiler deri döküntüleri, mide barsak yakınmaları, karaciğere ait enzim bozuklukları ve geri dönüşümlü saç dökülmesidir. Aktif enfeksiyonu olanlar bu ilacı kullanmamalıdır. Gebe veya emziren kadınlarda leflunamid kullanmamalıdır. Hamile olma olasılığı olan kadınlar leflunamid kullanırken doğum kontrolünü iyi uygulamalıdırlar yani leflunamid kullanırken hamile kalınmamalıdır. Eğer kadın hamile kalmak isterse, leflunamid alımını kesmeli, vücudundan leflunamidin atılımını kolaylaştıracak başka ilaçlar (reçine) kullanmalıdır. Çocuk sahibi olmak isteyen erkeklerde aynı işlem uygulamak zorundadır. Biyolojik İlaçlar: RA tedavisinde biyolojik ilaçlar adı verilen yeni bir ilaç grubu 1998'lerin sonunda bulunmuştur. Etanerecpt (Enbrel), infliximab (Remicade), adalimumab (Humira) başka ilaçların yaptığı gibi tüm bağışıklık (savunma) sistemini etkilemeden RA'in oluşmasında rol oynayan özel kimyasal maddeleri hedef alır. Bu biyolojik ilaçlar iltihap ve doku hasarında önemli bir rol oynayan TNF denen kimyasal maddeyi bloke ederler. Etanercept (Enbrel) deri altına hasta veya hasta yakını tarafından haftada 2 kez enjekte edilir. Evde uygulanımı, uygulama esnasında hastaneye yatmak zorunda olunmaması önemli bir avantajıdır. Bazılarına göre tedavinin etkisi birkaç hafta içinde ortaya çıkar. Büyük bir çoğunlukta ise etkisi 3 ay içinde oluşmaktadır. Enjeksiyon bölgesinde döküntü, kaşıntı veya kırmızılık gelişebilir. Fakat bu genellikle zamanla düzelir. Etanercept kullanırken enjeksiyona ait yan etkiler gelişirse, doktorunuza haber veriniz. Enbrel kullanırken ateşli bir enfeksiyon geçirirseniz ilacı kesip doktorunuza başvurunuz. Doktorunuz tekrar başlayıncaya kadar ilaca ara veriniz. İnfliximab (Remicade) ilk iki dozu 15 günde bir, üçüncü dozu bir ay sonra ve daha sonraki dozları iki ayda bir damardan serum (infüzyon) şeklinde yapılır. Bu ilaçla birlikte MTX tedavisi de verilir. Beklenmeyen yan etkiler görüldüğünde doktorunuza başvurunuz. İlacı kullandığınız dönem içinde ateşli bir hastalık geçirirseniz mutlaka doktorunuza başvurunuz. Adalimumab (Humira) 15 günde bir kez cilt altına enjekte edilir. Evde uygulanım kolaylığı ve rahatlığı vardır. Hasta veya hasta yakını tarafından rahatça uygulanabilir. Enjeksiyon bölgesinde birkaç gün içinde kaybolan hafif bir kızarıklık ve kaşıntı olabilir. Korkulacak bir durum değildir. Bu ilaçları kullanmadan önce tüberküloz (verem) geçirip geçirmediğiniz veya tüberküloz mikrobu taşıyıp taşımadığınız araştırılır. Eğer gerekirse vereme direnç kazanmanız ve korunmanız için INH isimli ilaç 6-9 ay süreyle size verilir. Evde uygulanım kolaylığı olmasına karşın tüm biyoljik tedavi alan hastalar ayda 1 kez doktoru tarafından görülüp takip edilmelidir. Egzersiz, Aktivite ve Dinlenme Yıllarca eklem iltihabı (artrit) olan hastaların eklemlerini korumak için dinlenmeleri gerektiği düşünülmüştür. Şimdi, buna rağmen doktorlar ve fizyoterapistler zarar vermeden egzersizle sağlığınızı ve formunuzu geliştirebileceğinizi bilmektedirler. 1996 daki fiziksel aktivite ve genel sağlık hakkındaki genel cerrahların raporuna göre, düzenli fiziksel aktivite yorgunluğu azaltır, kasları ve kemikleri güçlendirir, esnekliği ve dayanıklılığı artırır ve genel olarak iyi olma hissini geliştirir. Bu düşünceyle, sağlık ekibinizle çalışarak en iyi egzersiz, aktivite ve dinlenme programınızı belirleyebilirsiniz. Tedavi edici egzersizler, günlük aktiviteler için gerekli kabiliyetinizi geliştirmek için doktorunuz, fizik tedavi uzmanı ve fizyoterapist tarafından belirlenecektir. RA hastalığınız varsa eklemlerinizi esnek, kaslarınızı güçlü tutmak, kalp ve akciğerlerinizi sağlıklı tutmak için egzersiz önemlidir. Dinlenme yatakta uzanma gibi genel olabilir veya splint (atel) kullanmak gibi özel bir ekleme yönelik olabilir. Hastalığınıza bağlı olarak değişik oranlarda egzersize, aktivite ve dinlenmeye ihtiyaç duyarsınız. Fiziksel sağlığı elde etmek için egzersizlerinizi ve istirahatlerinizi nasıl ayarlayacağınızı öğrenmeniz önemlidir. Eklem ağrılı, şiş ve sıcak olduğunda dinlenme eklem iltihabının azalmasına yardım edecektir ve genel (eklem hareketlerini açıcı) ROM egzersizleri eklem hareketlerinin yapılmasını kolaylaştıracaktır. Doktorunuza ve terapistiniz hangi tür dinlenmeye ne kadar ihtiyacınız olduğunu belirlemede rehberlik edecektir. Buna rağmen geçici olarak aktivite düzeyinizi düşürmeniz tüm eksersizi durdurmanız anlamına gelmez. ROM egsersizleri yaparak eklem hareketliliği üzerinde çalışmalı ve izometrik egzersizlerle kas kuvvetini arttırmalısınız. ROM (Eklem haraket açıklığını koruyucu) Egzersizleri: Eklem hareketliliği korumak için uygulanır ve ağırlık olmadan yapılır. Bu egzersizle eklem katılığını azaltıp eklem esnekliğini korumaya yardım ettiklerinden dolayı yararlıdır. İzometrik Egzersizler: Eklemlerinizi hareket ettirmeden kaslarınızı güçlendirmenize yardım eder. Doktorunuz veya fizyoterapistiniz bu egzersizleri nasıl düzgün olarak yapacağınızı öğretecektir. Bu egzersizler eklemlerinize hareket yaptırmadığından dolayı eklem iltihabı mevcutken bile rahatlıkla uygulanabilir. Alevlenme dönemlerinde suda egzersizlere devam edebilirsiniz Çünkü suyun kaldırma gücü eklemlerinizi korumaya yardım eder ve hareketleri daha kolay yapmanızı sağlar. Yakınmalarınız kontrol altına alındığında aerobik egzersizleri de içeren büyük bir egzersiz programına dereceli olarak yeniden başlamalısınız. Kardiyovasküler (kalbi çalıştırıcı) egzersizler tüm sağlığınız, kilo kontrolü, kas güçlülüğü ve enerji düzeyiniz için önemlidir. Düşük etkili kondüsyon programları (yürüyüş veya sabit bisiklet sürme gibi) genellikle iyi seçeneklerdir. Size uygun bir program için doktorunuzdan veya fizyoterapistinizden görüş almalısınız. Fiziksel veya Uğraşı Terapisi Terapi RA'li pek çok insana yardım edebilir. Fizyoterapistler özel ihtiyaçlarımızı değerlendirerek eklem hareketliliği, kas kuvveti ve aerobik formuna uygun egzersizleri öğreteceklerdir. Fizyoterapistler ağrıyı, şişmeyi ve katılığı azaltmak ve hareketleri daha kolay yapmak için sıcak ve soğuk tedavilerin nasıl etkili uygulanabileceği konusunda değerli önerilerde bulunabilirler. Bazen ağrıyı azaltarak veya eklem hareketliliğini geliştirerek için derin sıcaklık veya elektriksel uyarı uygulamak için özel aletler kullanabilirler. Ayrıca splintler, yürümeye yardımcı aletler, postoperatif rehabilitasyon ve ortopedik ayakkabılar kullanılabilir. Uğraşı terapistleri eklemlerinizi nasıl koruyucu kullanacağınızı öğretirler. Ayrıcı işte ve evde eklemlerinizdeki stresi azaltmak için günlük işleri nasıl yapacağınızı gösterirler, Enerjinizi akıllıca kullanmayı ve günlük aktiviteleriniz verimli şekilde planlamanızı da öğretirler. Ayrıca gevşeme tekniklerini de öğretebilirler. Eklem Cerrahisi Ne Zaman En İyi Seçenektir? Ciddi eklem hasarına bağlı ağrı ve hareket bozukluğu yaşarsanız, total (tüm) eklem protezi düşünülebilir. Eklem protezi size özgür olabilmeyi sürdürme imkanını sağlar. Özel eğitimli ortopedi cerrahları bu ameliyatları yapabilirler. Cerrah hasarlı eklem parçalarını metal veya plastik maddelerle değiştirir. Bu parçalar kemiğe bir yapışkan veya sıkı bir vidayla yerleştirilir. Tüm diz protezi sıktır. El cerrahisi ikinci sıradadır. Cerrahilerin pek çoğunda ameliyat sonrası rehabilitasyon (bakım) gerektirir. Bu sayede yeni eklemden en iyi yararı sağlamak mümkündür. Cerrahiden önce kaslarınızı hazırlamak için bir egzersiz programına tabi tutulabilir. Protez uygulanan eklem ağrımaz ve iyi bir bakım ve egzersizle oldukça konforlu ağrısız bir yaşanti sürmenize yardımcı olur. DİYET ROMATOİD ARTRİT TEDAVİSİNE YARDIM EDEBİLİR Mİ? RA'lı bazı hastalar belirli yiyeceklerin eklem şişliklerini ve ağrısını arttırdığını veya azalttığını düşünürler. Dikkatli bilimsel çalışmalar diyet değişimlerinin pek çok RA'lı hastada hastalığı tedavi etmede veya hastalığa sebep olmada önemli etkisi olduğunu ispatlayamamıştır. Buna rağmen omega-3 yağ asitleri (soğuksu balıklarında mevcut) yeterli miktarda alındığında RA'e bağlı iltihabı ılımlı olarak azaltabilir. Yeterli protein ve kalsiyum içeren sağlıklı bir diyet çok önemlidir. Artritin alevlenmeleri sırasında, iştah kaybı ve kilo kaybı olabilir. Bu zamanda yeterli kalori aldığınızdan emin olmalısınız. Artritin daha az aktif olduğu veya kortizon alındığı zamanlarda, fazla kilo alımından kaçınmak önemlidir. Aspirin veya NSAİİ alıyorsanız mümkün olduğunca alkol almayın ve alkolü MTX ile almaktan kaçının. RA'lı tüm hastalar ve özellikle kortizon alanlar kalsiyum desteği ve D vitamini içeren multivitaminleri almalıdırlar. DEĞİŞİK BİR İKLİM YARARLI OLABİLİR Mİ? RA dünyanın her yerinde olur, yani iklim RA' i önlemez veya tedavi etmez. RA' li pek çok insan ani hava veya basınç değişikliklerinin yakınmalarını arttırdığının farkına varırlar. Pek çok insan için, değişik bir iklime gitmek artritlerde yeterli değişiklik yapmaz. RA YÖNETİMİ RA tahmin edilemez olduğundan uzun süreli veya devamlı süren ağrı ile karakterizedir. Pek çok eklemi etkileyebilir. Stres ve depresyona neden olabilir. Bazı depresyon duyguları normaldir. Fakat bunlar hastalıkla baş etmeyi daha zor hale getirir. Bunun için her günü olabildiğince dolu yaşamayı seçmek önemlidir. İlaçlar, dinlenme ve egzersiz şikayetleri hafifletmek için en iyi kombinasyondur. Siz ve aileniz hastalık hakkında her şeyi öğrenmeksizin ve birbirinizle doktorunuzla ve bakımınızda yer alan diğer sağlık uzmanlarıyla tartışmalısınız. Ruh sağlığı uzmanlarıyla uyum sağlayıp, problem çözme yeteneği üzerine konuşma da yardımcı olabilir.​
 
Renk Körlüğü Nedir?
Renk körlüğü değişik renkleri ve gölgeleri algılamaktaki bozukluğu tanımlamak için kullanılır. Kadınlardan fazla erkeklerde görülen, oldukça yaygın bir durumdur. Kadınlarda yüzde 0,6–0,8 oranında rastlanılmasına rağmen bu oran erkeklerde yaklaşık yüzde 10 dur. Bu hastalığın nedeni; gözün retina tabakasındaki bazı pigmentlerin eksikliği veya hiç olmamasıdır. Renk körlüğü aynı rengin tonlarını ayırmakta olan güçlük şeklinde hafif olabileceği gibi hiç bir rengi ayıramayacak kadar şiddetli olabilir. En çok görülen tipi, kırmızı ile yeşilin ayırt edilememesidir. Nadir görülen bazı vakalarda ise bütün renklerin ayırt edilememesi ve dünyanın siyah - beyaz görülmesi söz konusudur. Her 20 erkekten ve her 200 kadından birinde vardır. Çoğu renk körü olduğunu kendiliğinden fark etmez. Renk Körlüğü Kimlerde Görülür? Erkeklerin yüzde 8 inde kadınların yüzde 1'inden azında renk körlüğü vardır. Renk körlüğünün çoğu doğumda mevcuttur. Fakat bazı renk körlüğü bulunan kişilerde hastalık kalıtsal değildir. Doğum esnasında lens saydam iken yaşlandıkça koyulaşır. Kullanılan ilaçlar ve göz sinirindeki rahatsızlıklar renk körlüğüne neden olabilir. Belirtileri Nelerdir? Renk körlüğünün yaygın türü olan kalıtsal renk körlüğünde yeşil, sarı, turuncu ve kırmızı, aynı biçimde algılanır ve ayrı renkler ancak yoğunluklarıyla ayırt edilebilir. Bu bozukluk doğuştan geldiğinden renk körleri zamanla belirli tonları ayıracak hale gelebilirler. Renk körlüğünün ender görülen ve ciddi olan türünde ise görüş bozukluğu ilerleyicidir ve hasta her şeyi siyah - beyaz görür. Renk körlüğü günlük yaşamda önemli bir sorun oluşturmaz, ama hasta, renklerle ilgili belirli işlerde çalışamaz. Kırmızı - yeşil renkler bütün dünyanın kara ve deniz işaretlerinde yaygın olarak kullanıldığından, renk körleri sürücülük ve denizcilik yapamazlar. Bu renklerde önemli uyarılar yapıldığından, görülmemeleri yaşamsal tehlike oluşturabilir. Renk körlüğü nasıl tespit edilir? Oldukça güçlük çeken çocuklar renk körlüğünü de içeren göz problemleri açısından kontrol edilmelidirler. Ailesinde renk körlüğü bulunan kişiler, yaptığı işte renk ayrımı zorunluluğu olanlar veya renkleri ayırmada problemi olanlar bu açıdan tetkik edilmelidir. Renk körlüğü tedavi edilebilir mi? Kalıtsal renk körlüğünün tedavisi yoktur. Görme sinirinin zayıflamasına bağlı olan ve görme bozukluğu ile birlikte seyreden renk körlüğü ise bir ölçüde düzeltilebilir ya da en azından ilerlemesi engellenebilir. Renk körlüğü doğuştan olduğunda zararsızdır, hatta birçok kişi uzun süre renk körü olduğunun farkına bile varmaz; ancak bir göz muayenesiyle durum ortaya çıkabilir. Renkleri ayırt etme gücündeki değişiklik, göz bozukluğundan da ileri gelebilir. Bu durumda en iyisi, bir göz hastalıkları uzmanına gidip tedavi görmektir.
 
Reflü nedir, nasıl oluşur?
Reflü kelime anlamı olarak geriye kaçış demektir. Gastroözofageal reflü (GÖR); asitli mide içeriğinin mideden (Gastro) yemek borusuna (Özofagus) geri kaçışıdır. Yemek borusunun alt ucunun mide ile birleştiği yerde alt özofagus büzgeçi denilen, kastan oluşmuş kapak işlevli bir yapı bulunur. Bu büzgeç yemek mideye inerken gevşer sonrasında mideden tekrar yukarıya çıkmaması için büzüşür. Yani bu büzgeç normalde sadece yutma işlevi sırasında açılır. Reflü'de ise büzgeç kapalı olması gerektiği zaman gevşer ve mide içeriği yemek borusuna geri kaçar. Mide kendi salgıladığı güçlü aside karşı dayanıklıdır. Halbuki yemek borusunun yüzeyinin bu güçlü asitten korunacak bir özelliği yoktur. Yemek borusu uzun süre mide asidine maruz kalırsa yüzeyi hasarlanır; buna Ösofajit denir. Ösofajit uzun vadede yemek borusu kanserine yol açabilir. Yemek borusu kaslarının kalınlaşması sonucu; yemek borusu büzgecinde basınç düşüklüğü, geçici gevşemeler, ya da mide içindeki basıncın artması veya mide hacminin artması gibi durumlar sonucunda reflü oluşur. Reflü'nün (GÖR hastalının) belirtileri nelerdir? GÖR'ün en önemli belirtisi göğüste yukarıya doğru yayılan yanmadır. Yanma midede, boğazda veya boyunda hissedilebilir. Özellikle alkol, turşu, çikolata, ekşi, acı ve baharatlı yiyecekler yanmayı şiddetlendiren besinlerin başında gelmektedir. Diğer önemli belirti ise bulantı olmaksızın, mide sıvısının istem dışı ağza gelmesidir. Bu özelliği ile kusmadan ayırt edilir. Haftada bir veya daha sık, göğüste boğaza doğru yükselen bir yanma, ağza acı-ekşi su gelmesi hastalığın tanısı için yeterlidir. Saydığımız bu iki önemli belirtinin dışında, reflü'nün başka organları tahrişinden dolayı ortaya çıkan belirtiler de GÖR hastalığının tanınmasında önemlidir. Geçmeyen gıcık öksürüğü Ses kısıklığı Ses tellerinde polip veya nodül Tedavi edilemeyen larenjit ve farenjit gibi boğaz enfeksiyonları Boğazda dolgunluk hissi Sık sık boğaz temizleme ihtiyacı Tedaviye iyi yanıt vermeyen astım Tekrarlayan zatürre Uykuda kısa süreli soluk durmalarında altta yatan hastalık olarak Reflü'den şüphe edilmelidir. Sürekli boğaz temizleme ihtiyacı, ses kısılması, sık sık farenjit veya larenjit sorunu olan kişilerin çoğunda esas neden reflüdür. Yine müzmin öksürüğü olanların yarısında reflü hastalığı olduğu ortaya konmuştur. Hatta yıllarca öksürüp bir tanı konmadan doktor doktor gezen hastalar vardır. Astım ile reflü birlikte ise biri diğerini kötüleştirir. Reflüden şüphelenilen hastaların bazısında ise kalp ağrısından ayrılması imkansız göğüs ağrısı meydana gelir. Böyle durumlarda öncelikle kalp tetkiki yapıldıktan sonra reflüden şüphelenmek en doğru yoldur. Yutma güçlüğü, ağrılı yutma, mide kanaması veya kilo kaybı reflünün bulguları olabildiği gibi tamamen farklı bir hastalığa da işaret edebilen durumlardır. Çocuklarda reflü hastalığı, basit kusmalar şeklindedir ancak özellikle süt çocuğu döneminde "ani çocuk ölümü" sendromu sorumlusu olabilmektedir. Çocukluk döneminde duruş bozukluğu, büyüme gelişme geriliği, kansızlık, zatürre atakları, solunum yolu hastalıkları, yeni doğanda boğulma atakları da GÖR'ün başvuru nedenleri arasındadır. Çocukluk çağı astımının üçte birinin altında reflü yatmaktadır. Reflünün yol açtığı hastalıklar nelerdir? Reflü tedavi edilmezse: Çocuklarda büyüme-gelişme geriliğine, Akciğere mide sıvısı kaçmasına bağlı zatürreye, Larenjit, farenjit, bronşit, astım gibi solunum yolu hastalıklarına, Yemek borusu iltihabına (özofajit), Peptik darlığa (midenin bir kısmının daralması), Sindirim kanalı kanamalarına, Anemiye, Yemek borusu kanserine zemin hazırlayan Barrett hastalığına Kansere yol açabilir. Reflü tedavisi İlaç tedavisi ve cerrahi tedavi olmak üzere iki yöntem vardır. Reflü tedavisinde altta organik bir neden yoksa hastaya asit oluşumunu engelleyici ilaçlar ve mevcut asidi nötralize edici ilaçlar verilir. Cerrahi tedavide ameliyatla mide ile yemek borusu arasındaki büzgeç kas kuvvetlendirilir Genelde mide fıtığı varsa bazende ilaç tedavisinden sonuç alınamadığında başvurulur. Uzun süre ilaç kullanmak istemeyen hastalarda ise eğer cerrahi tedavi uygunsa ve hasta da istiyorsa uygulanabilir. Hasta cerrahi tedavinin yan etkileri ve komplikasyonlar hakkında mutlaka bilgilendirilmelidir. Reflü hastalığı, kronik bir hastalıktır zaman zaman şikayetler artabilir, azalabilir, kaybolabilir ve tekrarlayabilir. Bu nedenle reflüyü önlemek için hastanın uyması gereken kurallar vardır. Reflüyü önlemenin yolları: Yüksek yastıkta yatın (Yatarken vucudun üst kısmı ve baş yüksekte olmalıdır). Fazla miktarda yemekten kaçının (Fazla yemek mide basıncını artırır ve reflü olasılığı artar). Az miktarda sık ve düzenli yemek yiyin. Yiyecekleri yavaş yiyip, iyi çiğneyin. Yağı azaltın (Kızartmalar, fast food yiyecekler ve margarinden kaçının. Aşırı yağlı yiyeceklerin midede kalma süresi de yüksektir ve daha fazla mide asidi salınmaktadır). Çikolatadan kaçının (Çikolatada bulunan metilksantin denen madde yemek borusundaki kasları gevşeterek sinkterde gevşemeye yol açar). Kahveden kaçının çayı az tüketin (Kafeinli veya kafensiz kahve reflü olasılığını artırır). Yemek borusunu irite eden maddelerden kaçının. Alkol, kola, gazoz gibi asitli içecekler, konserve meyve suları, içmeyin. Çok baharatlı yiyeceklerden, turşu ve sirkeden kaçının (Baharatlar reflünün şiddetini arttırarak midede yanmayı arttırabilir. Bu nedenle baharatlı hazır gıdaları sınırlandırıp yemeklerinize daha az baharat kullanınız. Yemekten sonra hemen yatmayın en az 1 saat oturun. İçkilerden kaçının (Alkol mide asidini artırmaktadır). Sigara ve diğer tütün ürünlerinden sakının (Nikotin yemek borusunun alt kısmındaki büzgeci gevşetmektedir). Kilo almayın (Şişmanlık reflü şikayetlerini artırmaktadır). Stresten mümkün olduğunca uzak durmaya çalışın. Sıvı tüketimi mide basıncını arttırdığı için yemeklerde değil, öğün aralarında alın. Özellikle öğünden sonra dar giysiler giymeyip daha rahat giysiler giymeye çalışın.
 
Selülit nedir? Tedavi alternatifleri nelerdir?
Selülit; deride portakal kabuğu görünümü ve çukurcuklarla seyreden, deri ve yağ dokusundaki düzensiz görünümü tanımlayan genel bir kavramdır. Özellikle kadınlarda görülen, sıklıkla uyluk, kalça ve karın bölgesindeki deri altı yağ dokusunun bölgesel metabolik bozukluğu olarak tanımlanabilir. Ancak şişmanlık veya obezite ile karıştırılmamalıdır. Selülite neden olan birçok faktör olduğu düşünülmektedir. Selülitler; kronik venöz (toplardamarlardaki kan basıncı) yetersizlik ve varislerle beraber seyredebilir. Bu durumda deride ince ve kalın kılcal damar çatlamaları göze çarpar. Kan ve lenfatik dolaşım bozukluklarının selülite neden olduğu bir gerçektir. Bu yüzden tedavinin bir bölümünü, dolaşım bozuklukları ile mücadele oluşturur. Ayrıca selülit oluşumunda hormonal faktörlerin rolü de tartışmasızdır. Selülitin başlamasında ve ilerlemesinde en önemli hormonlardan birisi östrojendir. Bu yüzden selülit en çok kadınlarda olur; ergenlik döneminden sonra başlar ve hamilelik, menstruasyon ve menopoz dönemlerinde artış gösterir. Tüm bunların dışında selülitin oluşumunu kolaylaştıran birtakım ek faktörler vardır. Bunların başında genetik yatkınlık yer alır. Yağ ve karbonhidratların fazla alındığı dengesiz beslenme, aşırı tuz tüketimi ve liften fakir diyet de selülitin artışına neden olur. Hareketsiz yaşam tarzı, sıkı giysiler ve yüksek topuklu ayakkabılar; baldır kaslarında disfonksiyona ve azalmış kas pompalama mekanizmasında hasara yol açarak, venöz dolaşımın azalmasına ve dolayısıyla selülite neden olur. Sigara da yine mikrodolaşımı ve doku oksijenlenmesini azaltır ve serbest radikal oluşumunu artırır. Alkol de yağ metabolizmasını etkileyerek selülit oluşumunda olumsuz etkilerde bulunur. Selülit, kadınlarda ciddi kozmetik kaygılara yol açan multifaktöryel bir deri değişikliğidir. Bu konuda kişilerin ruhsal ve maddi suiistimaline çok uygun bir pazar vardır. Bu nedenle selülit, mutlaka bir uzman kontrolünde tedavi edilmesi gereken bir durumdur. İDEALİ KOMBİNE TEDAVİ Selülitin pek çok kolaylaştırıcı ve artırıcı nedeni olmasından dolayı tedaviler de multidisipliner bir yaklaşımı gerektirir. Tek bir tedaviden ziyade kombine tedavi modelleri tercih edilir. İlk yapılması gereken; yaşam tarzında birtakım değişiklikler yapmak ve selüliti artırıcı faktörleri ortadan kaldırmaktır. Uygun diyet programları ve egzersiz uygulamak, ilaç kullanımına (özellikle hormonal ilaçlar) anksiyete ve stres kontrolüne dikkat etmek, sigara ve alkolden uzak durmak gerekir. Selülit tedavisinde en etkili yöntemlerden birisi de mezoterapidir. Mezoterapi derinin orta tabakasının tedavi yöntemidir. Bu tedavide yağ yakıcı, dolaşım ve mikrosirkulasyonu düzenleyici, oksijenlenmeyi artırıcı pek çok aktif madde direkt olarak problemli bölgeye lokal olarak uygulanır. Selülit tedavisinde ultrason, termoterapi gibi yüksek frekanslı, termik ve vazodilatatör etkili yöntemler de kullanılır. Ayrıca pressoterapi denilen, havalı bir masaj aleti içeren bir fizyoterapi yöntemi de selülit tedavisinde destek tedavi amacıyla uygulanabilir. Lenfatik drenaj tekniği de; lenfatik akımı uyararak hafif ve ritmik basınçlar kullanılarak uygulanıyor. Bu yöntem, eğitimli ve uzman kişiler tarafından, lenfatik akım yönünde uygulanırsa, ödemi de azaltarak selülit tedavisine destek olmaktadır. Vücudun bitkisel ekstreler, yosun ve çamur gibi değişik maddelerle ve emdirilmiş sargılarla kaplanma işleminde; bu maddelerin zayıflatıcı ve vücut şekillendirici etkileri, vücut ölçülerinde azalmaya neden olan terleme ve basıncın kombine etkisindendir. Genellikle sıvı kaybına bağlıdır ve geçicidir. Derinin nemlenmesi için yararlı olmakla birlikte selülitte etkisi yoktur. Topikal, transdermal ve sistemik olarak kullanılan birtakım ilaçlar da selülit tedavisinde kullanılmaktadır.​
 
Safra Kesesi Taşları ve Tedavisi
Safra Kesesi Taşları ve Tedavisi Safra kesesi taşları kadınlarda erkeklere oranla daha fazla çok görülen, oldukça ağrılı seyredebilen bir hastalıktır. Safra Kesesi Taşı Nasıl Oluşuyor? Karaciğerden günde yaklaşık olarak 1 litre kadar safra salgılanıyor ve bağırsaklardan yağlarla bazı vitaminlerin emilimini sağlamak başta olmak üzere çeşitli fonksiyonları yerine getiriyor. Safra, karaciğerden midenin devamı olan oniki parmak bağırsağına doğru akarken yolu üzerindeki safra kesesine uğrayarak burada birikir, suyu emilerek yoğunluğu daha da artar. Özelikle yağlı yiyecekler başta olmak üzere bazı gıdaların yenmesinin ardından safra kesesi kasılarak içerisindeki yoğunlaşmış safrayı on iki parmak bağırsağına doğru sevk eder. Olağan koşullarda bileşiminde bulunan çeşitli maddelerin belirli miktarlardaki karışımı sayesinde akışkanlığını sürdürür. Fakat safranın içinde yer alan bu bileşenlerdeki herhangi bir artış ya da azalma, safranın akışkanlığında bozulmaya ve "tortu bırakıcı" bir hal almasına yol açar. Hem bu tortular hem de uzun süre sadece damar yoluyla beslenen ya da uzun süreli açlık hallerinde safra çamuru denen safra çökeltileri de safra taşı oluşumunda rol oynar. Belirtileri Nelerdir? Safra taşı oluşumu başladıktan sonra taşların sayısı ve büyüklüğü artarken genellikle herhangi bir yakınmaya yol açmazlar. Büyük çoğunluğu sessiz olarak seyreden safra kesesi taşları, acil haller dışında bazı tetkikler yapılırken ya da kimi ameliyatlarda tesadüfen fark ediliyor. Ancak safra kesesi içinde bulunan ve yerçekiminin etkisiyle hareket eden taşlar, safra kesesinin çıkışını tıkayıp, olağan boşalmasını engellediği zaman belirti vermeye başlıyor. Safra taşı hastalığının seyri esnasında taşın ana safra kanalına düşmesi durumunda çok daha sorunlu bir sürece giriliyor. Tıkanma sarılığı olarak adlandırılan bu süreçte hastada karın ağrısı, sarılık, idrar rengi kırmızı veya kahverengi olması, bulantı, kusma ve bazen de ateş görülebiliyor. Eğer bu tabloya enfeksiyon da eklenirse hayatı tehdit edecek çok ciddi problemlere neden oluyor. Bu hastalığa Kolanjit adı veriyor. Kolanjit dışında ortak safra kanalına düşen bir safra taşı, pankreasın iltihabi hastalığı olan akut pankreatite de neden olabilmektedir. Bu hastalık hayatı ciddi anlamda tehlikeye sokabilir. Safra Kesesi Taşları Başka Hastalıklara da Yol Açar Mı? Safra kesesi taşları; safra kesesinin iltihaplanması, safra kanalına taşın düşmesiyle gelişen tıkanma sarılığı, tüm safra kanallarının ve pankreasın iltihaplanması gibi çok ciddi birçok hastalığa da neden olabiliyor. Hastalarda oluşan yakınmalar genellikle karın sağ-üst kısmında ağrı, bu ağrının sağa doğru yayılması ve sırtta sağ tarafta da hissedilmesi, bulantı ve bazen kusma atakları şeklindedir. İltihaplanma varsa tabloya ateş de eklenir. Bu ağrılı ataklar genellikle yağlı ağır bir yemeğin ardından başlar ve 1-5 saat civarında seyreder. Safra kesesi taşlarının diğer yol açtığı hastalık daha seyrek olarak da safra kesesinde bulunan büyük bir taşın kese duvarını uzun sürede delerek, bağırsağa geçmesi ve ince bağırsağın dar bir yerinde mekanik tıkanmaya neden olması bir başka komplikasyondur. Doğal seyri esnasında giderek büyüyen ve sayıları artan safra taşları sürekli olarak safra kesesinin iç cidarını tahriş, kronik bir iltihap şeklindeki tablonun giderek kansere dönüşme riskini de arttırır. Özellikle 2–3 cm'lik boyutları aşan taş olgularında bu risk yüksektir. Risk Faktörleri Nelerdir? Safra kesesi taşlarına kadınlarda erkeklere göre daha çok rastlanıyor. Ayrıca yaşın ilerlemesi, kilo fazlalığı ve çok doğum yapmış olmak risk faktörleri arasında yer alıyor. Tanısı Nasıl Konuyor? Hastalığın tanısı; tipik muayene bulgularıyla beraber kan, idrar, gaita tetkikleri ve ultrasonografi (US) ile konulur. Bu tetkiklerle yüzde 100'e yakın kesin teşhise ulaşılabilir. Seyrek olarak bilgisayarlı tomografi, MRI gibi diğer görüntüleme yöntemlerine başvurulur. Ayrıca safra kanalında bulunan taşlar için ultrason dışında ERCP dediğimiz endoskopik girişimlerden hem tanı hem de tedavide yararlanılır. Safra Kesesi Taşlarının Tedavisi Nasıl Yapılıyor? Hastalığın ve komplikasyonlarının tedavilerinde çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. En sık kullanılan yöntem laparoskopik ameliyatlardır. Safra kesesi ameliyatlarının yüzde 5'den daha azı açık ameliyat ile gerçekleşmektedir. Açık ameliyat yapılmasının en önemli sebebi karın içerisinde önceden geçirilmiş ataklar ya da ameliyatlara bağlı yapışıklıklardır. ERCP ve PTK gerekli olan durumlarda kullanılan diğer tedavi yöntemleridir. Safra kesesi taşlarının yol açtığı şikayetlerin bir kısmında kısa süreli bir tedaviyi takiben iyileşme sağlanabiliyor. Ancak bazen klinik seyir giderek ağırlaşarak acil ameliyat gerektirebiliyor. Özellikle diyabet ve benzeri sorunları bulunan hastalarda ataklar ağır seyrettiği için hemen bir cerrahi girişim kaçınılmaz hala gelebiliyor. Ayrıca atakların sürekli tekrarladığı hallerde ameliyata karar verilebiliyor. Çünkü her atak, safra kesesinde ve çevre dokularda değişen düzeylerde kalıcı bazı hasarlara yol açıyor.
 
Sosyal Fobi
Sosyal fobi; toplumda sık görülen, erken yaşlarda başlayan, tedavi edilmediğinde uzun yıllar devam eden ve kendiliğinden ortadan kalkma olasılığı çok düşük olan, 'sosyal ortamlardan korkma' halidir. Sosyal fobinin temel özelliği; kişinin kendisini göz önünde hissettiği durumlarda, 'küçük düşürücü' bir şeyler yapma korkusu duymasıdır. YÜZÜ KIZARIR, TER BASAR Sosyal fobisi olan kişi; tanımadık insanlarla karşılaşma ya da başkaları tarafından gözlemlenme ihtimalini düşünerek, belirgin ve sürekli bir korku duyar. Çekindiği bu toplumsal durumla karşılaşması, onda korku ve kaygı doğurur. Buna bağlı olarak yoğun fiziksel yakınmalar da yaşar; terleme, çarpıntı, yüz kızarması, titreme ve soğuk-sıcak basması gözlenir. Sosyal fobisi olanlar ayrıca eleştiriye karşı aşırı duyarlıdır, kendine güvenmez, sosyal ilişki kurmayı başaramaz ve girişken olamazlar. GÖZLERDEN IRAK DURUR Sosyal fobik; çekindiği durumun ortaya çıkabilme ihtimali olan sosyal ortamlardan kaçınır ya da yoğun endişe ve sıkıntıyla bu duruma katlanır. Korktuğu ortamlara girdiğinde ise geri planda durur ve çekingen tavırlar sergiler. Örneğin; bir toplulukla bir yerde otururken diğer insanların onu göremeyeceği, onların bakışlarından mümkün olduğunca uzakta bir yere çekilmeyi tercih eder. Aslında yaşadığı bu korkunun aşırı ya da anlamsız olduğunu da bilir ama yine de korkusunu engelleyemez. HERKES BANA BAKIYOR, BENDEN SIKILIYOR! Sosyal fobisi olan kişinin sosyal ortamları tanımlamaları da farklıdır! Örneğin; sürekli olarak başkalarının kendisini, davranışlarını izlediğini ve eleştirdiğini düşünür. Bu nedenle başkalarının ne söylediğini, nasıl davrandığını, hatta sessizliğinin sonucunu bile kendine mal eder. Kendinin ya karşı tarafı sıktığını ya da karşı taraftan istenmediğini düşünür ve buna inanır. Sosyal fobik; en çok toplum içinde konuşmakla ilgili sorun yaşar. 'Konuşma' korkusunu; tanıdık kişilerden oluşan küçük bir grup önünde konuşmak, otorite konumundaki (patron, öğretmen, müdür vb.) kişilerle görüşmek, sosyal toplantılara katılmak, toplulukta yemek yemek, telefonla konuşmak ve ev dışında genel tuvaletleri kullanmak gibi korkular takip eder. Söz konusu bu durumlardan mümkün olduğunca kaçınır. Eğer kaçamıyorsa kontrol etmekte güçlük çektiği aşırı panik, terleme, titreme, yüz kızarması ve nefes darlığı gibi duygusal ve bedensel belirtiler ortaya çıkar. Sosyal fobik için yaşam hiç de kolay değildir! Sıkıntılarını bastırmak için uygun olmayan çözüm yollarına da başvurabilir. Sosyal fobiklerde alkol ya da ilaç kötüye kullanımlarının hayli yüksek olduğu gözlenir. Bu durum; sosyal fobiye başka problemlerin de eşlik edebileceğinin göstergesidir. İŞE DÜZENLİ GİDEMEZLER, OKULU YARIDA BIRAKIRLAR Sosyal fobinin bir diğer zorluk çıkardığı alan da; toplum içinde iş görmeyi son derece güçleştirmesidir. Sosyal fobisi olanların iş kayıtlarının düzensiz olduğu, devamsızlığın çok görüldüğünü bildiren birçok araştırma mevcuttur. Çalışmayı başaran sosyal fobi hastaları da vardır; ancak bu kişiler sosyal fobileri tarafından kısıtlanır, sosyal ilişkiler kurmayı gerektiren işlerden uzak dururlar. Sosyal fobi; kişinin aslında sahip olduğu yeterlilikleri ortaya koymasını engeller ve bir süre sonra da kendisini yetersiz ve işe yaramaz biri olarak tanımlamaya başlar. Sosyal fobinin en sık olarak başladığı ya da en üst düzeye ulaştığı ergenlik döneminin bir özelliği, gençlerin sosyal ilişkilerini geliştirmeleri gereken bir dönem olmasıdır. Ancak bu dönemde sosyal fobi, ergenin sosyal ilişkilerini geliştirmesini engeller. Bu durumdaki genç; içe kapanık, diğer insanlarla neredeyse hiç ilişki kurmayan ve izole olmuş davranışlar gösterebilir. Aynı sorun eğitim almayı da etkiler. Kişinin daha düşük düzeyde eğitim almasına ya da eğitimi yarım bırakmasına da sebep olabilir. YA DOKTORUM BENDEN SIKILIRSA!.. Sosyal fobiyle ilgili yapılan tüm çalışmalar; bu hastalıkta tanı ne kadar erken başlarsa, hastalığa eşlik edebilecek diğer psikiyatrik sorunların da önüne geçilebileceğini vurguluyor. Ancak sosyal fobi hastalarının çoğu, yardım almak istemiyor ya da tedaviye geç başlıyor. Yapılan araştırmalara göre; toplumdaki fobik rahatsızlıklara sahip olma yüzde 10 oranında görünse de bu oranın yüzde 25 civarında olduğu düşünülüyor. Bunun sebebi; fobik rahatsızlıkların belirtilerinin kişilik özelliği olarak değerlendirilmesinden kaynaklanıyor. Sosyal fobisi olanlar, hastalığın belirtilerini kendi kişilik özellikleri olarak değerlendirebiliyor. 'Ben biraz çekingen biriyimdir, tanımadığım insanlarla konuşmayı çok fazla sevmem' gibi ifadelerde bulunabiliyorlar. Bu nedenle fobilerin tedavileri için bir uzmana başvurma oranı da düşüktür. Sosyal fobiklerin doktora başvurmamasının olası nedenlerinden biri de; hastanın doktoruyla da kuracağı sosyal ilişkiden kaçınmasıdır! Çünkü sosyal fobik için doktor da; eleştiren, onun saçmaladığını düşünen, kendisinden sıkılan özelliklere sahip biri olacaktır!.. ERKEN TANIYLA ATLATILABİLİR Nedenleri halen araştırılan sosyal fobide, genetik ve çevresel faktörlerin hastalığın oluşumunda etkin rol oynayabileceği düşünülüyor. Çevresel faktörler arasında çocuk yetiştirme tutumları, model alma, kısıtlı sosyal alıştırmalar ve çocukluk dönemi olumsuz yaşantıların olması sıralanabilir. Nedenlerinin çok net şekilde belirlenmemesine rağmen, sosyal fobi tedavisi mümkün bir hastalıktır ve her hastalıkta olduğu gibi erken tanı önem taşır. Söz konusu belirtilere sahipseniz en yakın zamanda bir uzmana başvurmanızda fayda var.
 
Spor Sakatlanmaları
Spor Sakatlanmalarını Engellemek İçin Alınması Gereken Önlemler Nelerdir? Öncelikle vücuda ve alışkanlıklara uygun spor seçilmeli. Amatör olarak spor yapan kişi sporu bir yarışma psikolojisi içerisinde yapmamalı. Sağlık için spor yapıldığı unutulmamalı. Vücudun limitlerini zorlamadan eğlence ve sağlık amaçlı spor yapılmalı ve aşırı rekabete girilmemeli. Spor sırasında aralıklı olarak sıvı alınmalı. Spor Yaralanmaları Sonrası İlk Müdahale Nasıl Yapılmalı? Burkulma ve ezilmeye uğrayan bölgeye bandaj ve buz uygulaması en sık yapılan ilk yardım müdahalesidir. Dolayısıyla bandajın uzun dolaşımını bozacak kadar sıkı sarılması, buzun direkt olarak cildin üzerine uzun süre uygulanması sakatlığın kendisinden fazla hasara yol açabilir. Bandaj nazikçe ve geniş bir bölgeye sarılmalıdır. Buz uygulaması akut spor yaralanmalarında hem antienflamatuar etki hem de ağrı kesici etkisi nedeniyle çok önemlidir. Buz uygulaması cildin üzerine serilen havlu gibi bir koruyucunun üzerinden naylon torba içine konulan uygun miktarda buz ile yapılmalıdır. Buz uygulamasının süresi 20 dakikayı aşmamalıdır. İlk yardımda en sık yapılan hatalardan biri de sporcuya ilk müdahalenin bilinçli bir şekilde yapılmamasıdır. Bayılma, bilinç kaybı gibi durumlarda sporcu en yakın sağlık merkezine donanımlı bir ambulans ve sağlık ekibi gözetiminde taşınmalıdır. Ezilme ve burkulmalarda mutlaka bir ortopedist tarafından klinik muayene yapılarak ve röntgen çekilerek kırık olup olmadığı tespit edilmelidir. Aksi taktirde basit bir çatlak veya küçük bir kırık daha komplike hale gelebilir. Sıcak ortamda yapılan sportif aktivitelerde sıcak çarpmasından, sıvı kaybından ve elektrolit kaybından korunmak için neler yapılması gerektiğini şöyle özetleyebiliriz; Sportif aktivitelerin daha çok gölge ve serin alanlarda yapılması tercih edilmeli. Vücudun kaybettiği suyu yerine koymak için susama hissinin yeterli olmadığını bilmek gerekir. Sportif aktiviteden önce besin alımına ve sıvı tüketimine dikkat edilmeli. Aktivite esnasında her 15 dakikada bir 150-200 cc sıvı tüketimine dikkat edilmeli. Tüketilen sıvı ile birlikte hafif şeker ve mineral alımı da önemlidir. İzotonik ya da hipotonik içecekler bu konuda oldukça yardımcı olmaktadır.
 
Stres egzaması
Egzama nedir? Egzama; derinin çeşitli iç ve dış faktörlere bağlı, iltihabi cevabı olarak ortaya çıkan klinik tabloların genel ismidir ve hastaların çoğunda ortak klinik özellikler gösterirler. Stres egzaması nedir? Deri; kişinin iç ve dış ortamları arsında bir sınır oluşturan, duygularımızın ve reaksiyonlarımızın yansımasında önemli rolü olan bir organdır. Yapılan araştırmalarda; dermatolojik hastalıkların yaklaşık yüzde 40 kadarında, eşlik eden bir psikolojik bozukluk olduğu görülmektedir. Strese bağlı olarak ortaya çıkan deri hastalıkları arasında en sık görüleni 'stres egzaması' olarak da bilinen 'liken simpleks kronikus' dur. Kimlerde görülür? Stres egzaması, son derece yaygın bir hastalıktır. En sık görüldüğü yaş grubu 30-50 yaş aralığıdır. Kadınlarda erkeklerden daha sık görülür. Hastalık, obsesif kişilik yapısına sahip kişilerde ve alerjiye yatkınlığı olan bireylerde daha sık görülür. Belirtileri nelerdir? Bu hastalık başlangıçta görünür herhangi bir bulgu olmaksızın kişinin kaşıntı duyması ve sürekli kaşıntı ve sürtünme sonucu ortaya çıkan belirtilerle karakterizedir. Kaşınan bölgelerde zamanla kızarıklık kepeklenme ve deride kösele benzeri kalınlaşma ile birlikte pul pul deri dökülmeleri ve kabuklu yaralar ortaya çıkar. Egzama ilerlerse bu bölgelerde zamanla sulantı, ağrı, açık yaralar ortaya çıkabilir. Daha da ilerlerse bu yaralardan deriye giren bakteriler enfeksiyona yol açabilir. Tedavi edilmezse kaşıntı sürekli bir hal alır ve giderek vücudun değişik yerlerine yayılır. Vücutta nerelerde oluşur? Vücudun herhangi bir yerinde görülebilmekle birlikte en sık saçlı deri ense sınırında, sırtta kürek kemiklerinin üzerindeki deride ve bacaklarda ortaya çıkar. Özellikle kullanılan elin ulaşabildiği deri alanlarında akşamları artan kaşıntı ile kendini gösterir. Hastalık bazen makat bölgesini de tutabilir ve şiddetli dayanılmaz kaşıntıya yol açabilir. Tedavisi nasıl yapılır? Tedavi edilmeyen ve ihmal edilen durumlarda, deride geri dönüşümsüz belirtiler meydana gelebilir. Deride kalınlaşma ve deri renginde koyulaşma bazen yıllarca sürebilir. Stresin tetiklediği bu hastalık da strese neden olur ve olay bir kısır döngüye girer. Bu nedenle hastalığın erken tanısı ve tedavisi önemlidir.
 
Geri