8. Ev

P
  • Kullanıcı Phoibos
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Üye Günlüğü
General Allenby, tıpkı bir Romalı komutan gibi, Selahattin Eyyubi'nin türbesine geliyor. Türbe içindeki sandukanın başına yaklaşıyor ve postalının ucuyla, sandukaya birkaç kez vurduktan sonra şunu söylüyor: "Kalk Selahattin; biz yine geldik!"...

"Kalk Selahattin; biz yine geldik"..
Önceden gelen Haçlı ordularıydı; sonradan "Biz yine geldik!" sözüyle kendini, tarihi haçlı ordularıyla özdeşleştiren İngiliz General Allenby... Sözde ilkinin adı Haçlı Ordusuydu; ikincisi de insanlığın temsilcisi olduğunu söyleyen İngiltere'nin Ordusu... Onca Rönesans, Reform, ardından gelen Aydınlanma hareketlerina karşın, yayılmacılığın ve istila etme ruhunun özünde asla değişmeyen bir şey var: "Güç ve talan".

Tarihin akışında, değişmeyen hep güç ve böbürlenme.
 
Türkiye sınırları içinde hiçbir etnik grubu daha üstün görmeyen bir anlayışla oluşturulan çağdaş milliyetçilik ilkelerine göre algılanıp bir kimlik ve kişilik değeriyle harmanlanan Türklüğün çağdaş özellikleri olduğunu düşünüyordu. Ancak ona göre bu değerler unutulmuştu. Geleceğin nurlu ufuklarında onun deyişiyle "Türklüğün unutulmuş medeni vasfı" bu çabaların sonunda, yeni bir güneş gibi doğacaktı.

Atatürk'ün 10. Yıl Nutku'ndan: ASD, II, s.318
 
Dini siyasete alet eden toplumlarda siyasi madrabaz, siyasi bir çıkar elde etmek istediğinde, tanrı ile kul arasında en temiz bir duygu olarak kalması gereken dini, siyasetin çamurlu sahnesine dekor yapmaktan çekinmiyor. Yalnız bununla da kalmıyor, gem almaz siyasi ihtirasıyla körpecik bedenleri, olanca kuvvetiyle birer figüran olarak, bir çamur deryası olan sahneye itekleyiveriyor. Sahnede kendileri için öngörülen roller gereği bu bedenler tepindikçe, üzerlerine sıçrayıp bulaşan çamurdan bedenleri simsiyah bir balçıkla sıvanıyor. Dekor biçimine girilmiş kutsal din duyguları da sıçrayan çamurlardan leke alıyor; böylece dine hizmet edebiyatı yapılırken, dine de en büyük zarar verilmiş oluyor. Sahnenin arkasından, kabarmış iştahı ile parmak hesabı yapan siyaset madrabazı ise, yeni figüranları oyun sahnesine sürükleyerek acımasızca din ve inanç sömürüsünü sürdürüyor.
 
Devlet-i Al-i Osman'da yeniçeriler ya da ulema kalkışmaya görsün; bir anda ortalığı "Şeriat İsterük" nidaları sarıyor, Et Meydanı'nda kazanlar devriliyor, çekilen palalarla Yeniçeriler hışımla saraya doğru yürüyorlardı. Şeriat Nizamı'nın bozulduğundan dem vurarak, yeniden bu Tanrı Düzeni'ne dönülmesini istiyor, şeriat düzenini bozduğunu düşündükleri kişinin rütbesi, mevkii ne olursa olsun, kellesini istiyorlardı. Vakay-ı Vakvakiye olayında olduğu gibi, bu talepler karşısında direnemeyen sultanlar, kalkışmanın kendi saltanatlarını da sallamaması için, çoğunlukla kellesi istenen kişiyi bu öfkeli isyankarlara teslim ediyorlardı. Teslim edilen bu kişiler büyük bir öfke bulutu içinde, acımasızca inen balta, gürz, pala, hançer darbeleriyle kan revan içinde bırakılıyor, cansız bedenleri meydanlarda sürükleniyordu. Öfke ne kadar güçlüyse, kalkışmanın boyutları da o denli büyük oluyordu. O an için de olsa saltanatının kurtulduğunu düşünen sultan, bu kez kesenin ağzını açıyor, isyan edenleri altın keseleriyle yola getirirse getiriyor; getiremezse, o da saltanatını isyan edenlerin arzusuna uygun bir şehzadeye teslim ediyor, böylelikle "Şeriat" çığlıkları içinde, koskoca Osmanlı Devleti, büyük karmaşalar içine yuvarlanabiliyordu.
Din, isyanın, kalkışmanın; şeriat da çıkar iktidarlarının aracı haline geliveriyordu.

Ancak dinin hiçbir yere gittiği yoktu. Bu istekte bulunanlar, yalnızca kendi çıkarlarını düşünüyorlardı. Ayaklanan Yeniçeriler için en iyi sultan, kendilerine en çok ulufe dağıtan, ganimetten daha çok pay veren sultandı. İşin içine para ve çıkar girdiğinde, her şey değişiyordu.
 
Geri