Devlet-i Al-i Osman'da yeniçeriler ya da ulema kalkışmaya görsün; bir anda ortalığı "Şeriat İsterük" nidaları sarıyor, Et Meydanı'nda kazanlar devriliyor, çekilen palalarla Yeniçeriler hışımla saraya doğru yürüyorlardı. Şeriat Nizamı'nın bozulduğundan dem vurarak, yeniden bu Tanrı Düzeni'ne dönülmesini istiyor, şeriat düzenini bozduğunu düşündükleri kişinin rütbesi, mevkii ne olursa olsun, kellesini istiyorlardı. Vakay-ı Vakvakiye olayında olduğu gibi, bu talepler karşısında direnemeyen sultanlar, kalkışmanın kendi saltanatlarını da sallamaması için, çoğunlukla kellesi istenen kişiyi bu öfkeli isyankarlara teslim ediyorlardı. Teslim edilen bu kişiler büyük bir öfke bulutu içinde, acımasızca inen balta, gürz, pala, hançer darbeleriyle kan revan içinde bırakılıyor, cansız bedenleri meydanlarda sürükleniyordu. Öfke ne kadar güçlüyse, kalkışmanın boyutları da o denli büyük oluyordu. O an için de olsa saltanatının kurtulduğunu düşünen sultan, bu kez kesenin ağzını açıyor, isyan edenleri altın keseleriyle yola getirirse getiriyor; getiremezse, o da saltanatını isyan edenlerin arzusuna uygun bir şehzadeye teslim ediyor, böylelikle "Şeriat" çığlıkları içinde, koskoca Osmanlı Devleti, büyük karmaşalar içine yuvarlanabiliyordu.
Din, isyanın, kalkışmanın; şeriat da çıkar iktidarlarının aracı haline geliveriyordu.
Ancak dinin hiçbir yere gittiği yoktu. Bu istekte bulunanlar, yalnızca kendi çıkarlarını düşünüyorlardı. Ayaklanan Yeniçeriler için en iyi sultan, kendilerine en çok ulufe dağıtan, ganimetten daha çok pay veren sultandı. İşin içine para ve çıkar girdiğinde, her şey değişiyordu.