Yüzlerin Hikayesi

Konu sahibi son olarak 181 gün önce görüldü
Forumlardaki kişisel sayfa ve kitabe gibi şahsi bölümleri hep sevmişimdir. Beğendiğim, o an hoşuma giden şeyleri paylaşmak için kullanırım genelde kendi sayfamı, diğer çoğu kullanıcı gibi. Ama bu kez farklı bir şey yapmak istiyorum; konsept içeriğe sahip bir sayfa. Bu sayfa içinde okuduğum, izlediğim, dinlediğim şeyler olacak pek tabii yine ama daha farklı bir şekilde. Kendi gelişim yolumda faydalandığım düşünürler, yazarlar, şairler kısacası insanlara yine yer vereceğim ama bu kez kendisine dair bilgiler vererek geniş kapsamlı bir profil hazırlar gibi yapmayı düşünüyorum bunu. Bu yüzden Yüzlerin Hikayesi ismini uygun buldum başlığa.

Burayı bir portfolyo gibi kullanacağım anlayacağınız, aynı konsepte dahil olmak isteyen herkese de açık olacak bu sayfa. Siz de aynı şekilde sevdiğiniz, size yön verdiğini düşündüğünüz kişileri yada şarkıları yada filmleri yani her telden içeriği burada paylaşabilirsiniz. Tabii ki hakkında bilgi vererek ve size düşündürdüklerini/hissettirdiklerini de belirterek.

Not: Konsept haricinde kalan "ben de bu şarkıyı çok severim. :)" şeklinde paylaşılan şeyleri maalesef sildirmeyi düşünüyorum, biraz katı yaklaşacağım bu konuda.

Not 2: "Kişisel" olan kişisel sayfam: http://www.forumsal.net/kisisel-say...an-bir-karakterin-oldugu-anlamina-gelmez.html

Not 3: Öneri, fikir ve şikayetleriniz yada eksik bulduğunuz şeyleri bu başlık altında yada özel olarak iletmekten çekinmeyin lütfen. Bu prototip bir konu ve geliştirmek için her türlü akla açığım.


Kolları sıvayıp başlayayım hemen.


sartre_ap_img.jpg

İlk tanıştığım düşünürlerden biri olan Jean-Paul Sartre ile başlamak istiyorum bu hikaye defterine. Çünkü bazı cümlelerinde, hayata baktığı noktalarda kendimi bulmuşluğum çoktur şahsım adına. Lise sıralarında tanışmıştım kendisiyle ve o gün bugündür hep akıl ucumda bir köşede durur bazı fikirleri ve söylemleri. Öncelikle biraz hayatından bahsetmek istiyorum, tanımayanlara da bir girizgah olmuş olur.

Tam adı Jean-Paul Charles Aymard Sartre olan Fransız yazar ve düşünür, 1905 yılında doğup 1980 yılı nisan ayında 75. yaşını bitirmeye 2 ay kala ölmüştür. Bu 74 yıllık ömründe felsefi içerikli romanlarının yanında dev ve etkisi hala devam eden hala üzerine yazılıp çizilen Varoluşçuluk fikrini bırakmıştır. 20. yüzyıl Batı felsefesinin en büyük isimleri arasında anılır, öyle ki Sartre isminin geçmediği modern felsefe tartışması manasını yitirir derdi bir hocam.

che-sartre.jpg

Kendisi için Vikipedi'de şu ibare geçer; Sartre, bir anlatıcı, denemeci, romancı, filozof ve eylemci olarak yalnızca Fransız aydınlarının temsilcisi olmakla kalmamış, özgün bir entelektüel tanımlamasının da temsilcisi olmuştur.

1974 yılında Sartre'ın gözleri büyük oranda görmez oldu. Bu nedenle politik etkinlikleri yavaşladı, ancak her zaman yine de Batı'nın Doğu üzerindeki baskılarına karşı etkinliklerde bulundu ve insan hakları konusunda her zaman duyarlı oldu. Bu tutumuyla, Aydınların yeri ve rolü konusunda hem teorik hem de pratik bir örnek oluşturdu. Ki kendisi sosyalist ve komünist hareketlerin içinde faal olarak yer alan biriydi aynı zamanda. İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından 9 ay esir alınmasına rağmen bu süre zarfında bile tiyatro oyunları yazıp sahnelemiştir.

Sartre demişken Varoluşçuluk fikrine büyük bir paraf açmadan olmaz. Varoluşçuluk Sartre'ın yarattığı bir kavram ve düşünce değil tabii ki ama Varoluşçuluk fikrini olduğu noktaya getiren ve asıl şeklini veren başta Sartre ve sonrasında Albert Camus'dur. Peki Sartre'a göre Varoluşçuluk nedir?

4154_images1.jpg

Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır.

30'a yakın kitabı olan Sartre sayısız makale, dergi yazısı ve deneme de yazmıştır.

Çok uzun tutup bunaltmak istemiyorum sizleri, amacım biraz tanıtmak ve neden ve hangi yönleri ile bende yer ettiğini anlatmak aslında. Hani derler ya bam teline dokunmak diye, Sartre'ın yazdığı bazı şeyleri okurken içimde bir şeyler alevlenir hep, bir şeyleri düşünmeye iter beni. Buraya sevdiğim birkaç alıntısını bırakayım son olarak.


"Varlığında, varlığın var olmasının söz konusu olduğu bir varlık olarak var olan bir varlığım."



Ben bir hiçtim; silinmeyen bir saydamlıktım.​

- Sözcükler/Sartre


Yalnızım. İnsanların çoğu evlerine gitti; radyo dinleyerek akşam gazetelerini okuyorlar.Sona eren pazar günü, ağızlarında bir kül tadı bırakmıştır.Daha şimdiden pazartesiyi düşünüyorlar.Ama benim için ne pazartesi ne de pazar var.Günler ite kaka sürüyor birbirlerini, sonra ansızın bunun gibi bir parıltı ortaya çıkıyor.
Hiçbir şey değişmedi, ama yine de her şey başka bir biçimde var olup gidiyor. Anlatamıyorum...​

- Bulantı/Sartre


Her yanda tertemiz, gülümseyen, ama gözleri tükenmiş, boşalmış yüzler.​

- Akıl Çağı - Özgürlüğün Yolları 1/Sartre


sartre_large.jpg
 
Bugün size yine sevdiğim; düşüncelerini, bakış açılarını ve pek tabi bunları ifade ediş tarzını beğendiğim bir başka kimseden bahsedeceğim. Kendi kişisel sayfamın başlığı olan repliğin ve başka hayran kaldığım sahnelerin, repliklerin, hikayelerin yaratıcısı: Quentin Tarantino.

Tarantino çok yönlü yönetmenlerden biri. Hem senaryoyu yazıyor hem sık sık kameranın başına geçiyor hem de kurgu dahil birçok alanda filmin yaratılış sürecine müdahale etmeyi seviyor.

Zamanında bir sözlükte Tarantino başlığına şunu yazmıştım:

Gerçeküstü gerçekçi yönetmen. Günümüz dünyasının eski tarzda, klişeyi klişeleştiren, sos olarak zıt duyguları birlikte ustaca kullanan; gerçek olamayacak kadar absürt hatta grotesk, ama bir o kadar da monoton denebilecek kadar gerçek kesitleri efsunlu bir dille anlatan olay değil durum öykücüsü gibi senaryo yazan tabiri caiz ise modern zaman masalcısı diyebileceğimiz değişik kafaların aykırı yönetmeni. Ayak ve şiddet sever.


will-quentin-tarantino-create-yet-another-western-masterpiece.jpeg


Bunun haricinde filmleri her zaman hızlı bir akıcılığın gizli olduğu durağanlıklara dayanır, güçlü diyaloglar vazgeçilmezidir. Bir de Alfred Hitchcock'ta da gördüğümüz filmlerinde kendini gösterme, bir figüran olma geleneğini devam ettirir. Aynı zamanda X Jenerasyonu yönetmenler arasında sayılır Tarantino, her filmi yada demeci günlerce tepki çekip sinema çevrelerinde tartışmalara yol açar.


Kan sadece bir renktir.
- Quentin Tarantino​


Çok da uzun tutmayıp birkaç filminden birkaç repliğini ve sevdiğim birkaç filminin fragmanını buraya bırakıp sizi Tarantino'nun kafasının içindekilerle baş başa bırakmak istiyorum.


7701eb7108a2dfdd8bd82449ba7ac6e9.jpg


Sinemada şiddet mi? Bir otomobili patlarken izlemek park ederken izlemekten daha ilgi çekicidir.
- Quentin Tarantino


Kazanmak istediğin zaferleri erteleme,bir gün karşına çıkabilir;ama acele etme,ayaklarına dolanabilir.

* Rezervuar Köpekleri / Reservoir Dogs (1992)


Eğer yanıtlarım seni korkutuyorsa o zaman korkutucu sorular sormaktan vazgeçmelisin.

* Ucuz Roman / Pulp Fiction (1994)


quentin-tarantino.jpg


Bende eksik olan merhamet, acıma duygusu ve bağışlayıcılık. Akıl değil.

* Kill Bill: Vol. 1 (2003)


- Dediklerine göre yaşlı insanların bir numaralı katili emeklilikmiş. İşi olan insanlarsa işlerini yapmak için daha çok eğilim gösterirmiş. Düşünüyorum da, savaşçılar ve düşmanları arasında aynı ilişki var. Artık düşmanınla savaş alanında yüzleşemeyeceğine göre sen ne hissediyorsun? Söylesene rahatlama mı, yoksa pişmanlık mı?..

- İkisinden de biraz...

- Saçmalık! İkisinden de biraz hissettiğinden eminim, ama birini diğerinden çok daha fazla hissettiğini adım gibi biliyorum... Yani önemli olan hangisi?

- Pişmanlık...

* Kill Bill: Vol. 2 (2004)


Eddie: Pekala, herkes küçük hanım için biraz para çıksın. Haydi, bir dolar at.

Mr.Pink: Hayır, ben bahşiş vermem.

Eddie: Bahşiş vermez misin?

Mr.Pink: Hayır, ben bahşişe inanmam.

Eddie: Bahşiş vermeye inanmaz mısın?

Mr.Blue: Bu piliçlerin ne yaptığını biliyorsun. Burada pislik içinde çalışıyorlar.

Mr.Pink: Bana maval okuma. Yeterince kazanmıyor olsa işi bırakabilir.

Eddie: Bunu söyleyecek cesareti olan lanet bir Yahudi bile tanımıyorum. Şu konuyu açıklığa kavuşturalım. Hiç bahşiş vermezsin, ha?

Mr.Pink: Bahşiş vermem çünkü toplum vermem gerektiğini söylüyor. Bahşişi hak edene bahşiş veririm. Eğer gerçek bir çaba sarf etmişlerse bir şeyler veririm ama otomatik olarak bahşiş vermek kuşlar içindir. Onlar sadece işlerini yapıyorlar.

Mr.Blue: Bu kız güzeldi.

Mr.Pink: İyiydi. Özel bir yanı yoktu.

Mr.Blue: Nasıl bir özel yanı olmalı? Seni arkaya götürüp …

Eddie: Bunun için % 12 bahse girerim.

Mr.Pink: Ben kahve ısmarladım, tamam mı? Uzun zamandır buradayız ve bardağımı sadece üç kez doldurdu. Ben kahve ısmarladığım zaman altı kez doldurulmasını isterim.

Mr.Blonde: Altı kez? Güzel, ya çok meşgulse?

Mr.Pink: “Çok meşgul” kelimeleri bir garsonun sözlüğünde yoktur.

Eddie: Affedersiniz Bay Pink ama ihtiyacınız olan son şey bir bardak kahve daha.

Mr.Pink: Aman Tanrım! Bu kadınlar açlıktan ölmüyorlar. Asgari ücret alıyorlar. Ben de bir zamanlar asgari ücretle çalıştım ve toplum işimin bahşişe değer olduğunu düşünmüyordu.

Mr.Blue: Onların yaşamının senin bahşişlerine bağlı olduğunu umursamıyor musun?.

Mr.Pink: Bunun ne olduğunu biliyor musun? Dünyanın en küçük kemanı sadece garson kızlar için çalıyor.

Mr.White: Neden bahsetteğin hakkında hiçbir fikrin yok. Bu insanlar rşrk gibi çalışıyorlar. Bu zor bir iş.

Mr.Pink: McDonald’s da çalışmak da zor ama onların bahşişe ihtiyacı olduğunu düşünmüyorsunuz, değil mi? Neden? Onlar da yemek servis ediyorlar ama toplum der ki “Buradaki adamlara değil, buradaki adamlara bahşiş verin.” Bu saçmalık!

Mr.White: Garsonluk, bu ülkede kolej mezunu olmayan kadınların yapabileceği bir numaralı iştir. Her kadının yapabileceği ve geçinebileceği tek iştir. Sebebi ise bahşişler.

Mr.Pink: Bu saçmalık. Hükümet bahşişlerinden vergi aldığı için üzgünüm. Bu çok b.ktan ama benim hatam değil. Görünüşe bakılırsa garsonlar hükümetin düzenli olarak yağmaladığı gruplardan biri. Bana hükümetin bunu yapmaması gerektiğini gösteren bir yazı göster, onu imzalarım. Lehinde oy bile veririm ama bunu yapmayacağım. “Kolej mezunu olmayanlar” saçmalığı için de iki çift sözüm var: lanet daktiloyu öğrensinler. Çünkü, eğer kiralarını ödemeleri için onlara yardım etmemi bekliyorsanız size bir sürprizim var.

Mr.Orange: Beni ikna etti. Bir dolarımı geri ver.

Eddie: Dolarlar burada kalsın.

Joe: Pekâlâ gezginler, haydi gezintiye çıkalım. Bir dakika bekleyin. Kim bahşiş vermedi?

Mr.Orange: Mr.Pink.

Joe: Mr.Pink? Neden?

Mr.Orange: Bahşiş vermezmiş.

Joe: Bahşiş vermezmiş? Bahşiş vermezsin?

Mr.Orange: Bahşişe inanmıyormuş.

Joe: Kapa çeneni. “Bahşişe inanmıyorum” da ne demek? Haydi, bir dolar at seni pislik. Lanet olası kahvaltının parasını ben ödedim.

Mr.Pink: Pekala, kahvaltıyı ödediğin için veriyorum ama normalde bunu asla yapmam.

Joe: Normalde ne yaptığın umurumda değil. Sadece herkes gibi bir dolar bahşişi ver.

* Rezervuar Köpekleri / Reservoir Dogs (1992)


Quentin-Tarantino.jpg



Ve son olarak favori repliğim, 1994 yapımı olan Pulp Fiction filminden:

Bir karakter olman, bir karakterin olduğu anlamına gelmez.


Gelelim fragmanlara, hepsini değil de sadece favorilerimi ekleyeceğim.


Rezervuar Köpekleri / Reservoir Dogs (1992)


[YOUTUBE]a3AmdJnCPvY[/YOUTUBE]



Ucuz Roman / Pulp Fiction (1994)


[YOUTUBE]ewlwcEBTvcg[/YOUTUBE]



Zincirsiz / Django: Unchained


[YOUTUBE]eUdM9vrCbow[/YOUTUBE]
 

Sartre demişken Varoluşçuluk fikrine büyük bir paraf açmadan olmaz. Varoluşçuluk Sartre'ın yarattığı bir kavram ve düşünce değil tabii ki ama Varoluşçuluk fikrini olduğu noktaya getiren ve asıl şeklini veren başta Sartre ve sonrasında Albert Camus'dur. Peki Sartre'a göre Varoluşçuluk nedir?

4154_images1.jpg

Sartre'ın, varoluşçuluğunda ilk olarak görülen, insanın önceden-tanımlanmamış bir varlık olarak ele alınmasıdır. İnsan kendi yaşamını ya da tanımını kendi kararlarıyla verecektir. İnsanın içinde bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihleri onun kim olacağını ve ne olacağını belirler. Bu, "varoluş özden önce gelir" sözünün anlamıdır. İnsan önceden-zaten-belirlenmiş bir öze sahip değildir, daha çok o özünü kendi eyleyişleriyle gerçekleştirecek, yani varoluşunu şekillendirerek özünü ortaya koyacaktır.


Hoş ve güzel bir konu olmuş sevgili dostum. Devamlılığını dilerim.

Bir ara forumda marksizm üzerine bir şeyler karalıyordum. Orada yazdığım bir yazı vardı ve yukarıda alıntıladığım yeri okuyunca bana onu anımsattı. Yazdığım yazıdan birkaç parafı olduğu gibi buraya eklemek istiyorum...
Yazdıklarına çok ayrıksı düşmez diye umuyorum :

İnsanın doğuştan bencil olduğu fikrini benimsemiyorum. İnsan yaşadığı toplum tarafından dönüştürülür ve şekillendirilir. Aldığı ve alacağı kararlar da bunun etkisindedir. Örneğin meslek seçerken, bir ev/araba alırken yada toplumda yaygın olarak görülen herhangi bir düşünce veya inanışı benimsemesi gibi... Toplumun hareket yönü ve toplumun koşulları birincil faktördür.

Hiçbir insan iyi yada kötü doğmaz.
Hiçbir insan hırsız yada dürüst doğmaz.
Hiçbir insan toplumcu yada benci/bireyci doğmaz.

Yani aslında Marx, insanın bir "doğası" olduğu fikrini dahi benimsemez(bunu farklı yorumlayan Marksistler de var) ve insanı nötr bir canlı olarak görür ve onu toplumsal koşulların bir ürünü olarak betimler.

Marx, Feuerbach Tezleri'nde bunu şu şekilde tahlil eder: "Ama insan doğası, tek tek bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz, kendi gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür." der ve "Madem ki insanı biçimlendiren yaşadığı koşullar; koşullar en insani şekilde biçimlenmelidir." şeklinde devam eder.
 
No Pasaran Teşekkürler öncelikle beğenin ve varlığınla konuyu daha da zengin içerikli ve güzel kıldığın için abi.

Eklemelerin için ayrıca teşekkür ediyorum, aslında benim biraz yavan bıraktığım varoluşçuluk olayını gayet Sartrevari açıklamış oldun ve konuya güzel bir ton daha eklemiş oldun, hep bekliyorum bu yüzden.
 
Ne kadar dolu dolu bir konu olmuş,bunun için öncelikle teşekkür ederim,takibe alacağım.
Ben de,aşık olduğum bir yüzü paylaşmak isterim Arpes,müsaadenizle.

john-nash.jpg


Bir insanın aklına ne kadar hayranlık beslenebilirse,ben de bu adama ondan daha fazla hayranlık besliyorum.Lise çağlarının sonlarında arkadaş tavsiyesiyle izlediğim ''Akıl Oyunları'' sayesinde tanıştım bu dahiyle.Matematiğe bağımlı olan bir insan olarak da,hunharca kurcaladım hayatını.

Hayatıyla ilgili kısa bir özet geçmek gerekirse;
John Forbes Nash,elektrik mühendisi bir baba ile öğretmen bir annenin oğludur.Oyun teorisi ile tanınmış,21 yaşında yazdığı makale ile tam 45 yıl sonra,1994'de Nobel ödülü kazanmıştır.Klişe bir bilgi olan şizofreni ile mücadele etmiş,başka galaksilerle temas halinde olduğunu savunmuş,öteki gezegenlerle dünya arasında elçilik yapan bir peygamber olduğunu düşündüğü için 25 yıl bir hastaneye kapatılan bir insandı.Şimdilerde kendisi gibi matematikçi olan oğlunun da aynı belirtilerden müzdarip olduğu söz konusu.

25NASH1-obit-master675.jpg


Okul yıllarında hiç arkadaşı olmadığını bilen ve ders çalışmadığını gözlemleyen insanlar,onu homoseksüellikle bile suçlamışlardı.Halbuki hiç kitap okumayan Nash,dersleri de takip etmediğinden ötürü,bütün matematik teorilerini kendi üretiyordu.

Hocasının referans mektubuyla MIT'e girmiştir.19 yaşındaki biri için,hocanın yazdığı tanıma bakar mısınız? Tek bir cümle,ne kadar büyük bir olgu.

3df96470816c0339dc95979c72b4d1a0.png


Üniversiteden bir arkadaşı şöyle bahsediyor onun hakkında;

''Bach ezgileri mırıldanarak okul koridorlarında dolaşan bu adamın etrafı Albert Einstein, J. V. Neumann, Norbert Wiener gibi dehalarla doluydu. Kendini insanlardan tamamen soyutlamıştı. Wittgenstein, Kant, Newton, Einstein gibi pek çok bilim adamı ve filozof gibi 'içe dönük' ve 'duygusallıktan uzak'tı. Nash, çıkarlar ve alınması gereken kararlar gereği, insanlar arası kurulması gereken ilişkiler için duygudan arınmış, sayılaştırılmış formüller geliştirmekteydi. Nash'in dünyasında herşey formülize edilebilir ve rakamlara dökülebilirdi.''

1949 yılında,ekonomi dalında bir makale yayımladı.Bu makalede,Adam Smith'in ekonomi teorisindeki eksikliği açıklıyordu.

Adam Smith’in teorisine göre "Bir grubun en yüksek performansı için, üyelerinin her birinin kendi başarıları için ellerinden gelenin en iyisini yapmaları gerekir" olan kısmı ‘’üyelerinin her birinin kendi başarıları için ve ayrıca da grubun toplam başarısı için ellerinden gelenin en iyisini yapmaları gerekir" biçiminde ifade ederek, yaşamının en büyük meşgalesi olan ‘’oyun teorisi’’ni ilk kez ifade ediyordu.

Nash 21 yaşında yazdığı 27 sayfalık doktora tezinde, her bireyin diğer bireylerin en iyi stratejilerine karşı strateji geliştirebileceği ve sonunda herkesin kazançlı çıkabileceği bir oyun teorisi geliştirdi. “Nash Dengesi” diye adlandırılan bu teori ekonomistler için vazgeçilmez bir malzeme oldu. Hatta devletlerin silahlanmasından, firmaların tam rekabetçi ya da fiyatlandırma kararına kadar pek çok alanda uygulandı. Nash Dengesi’ne göre; her birey bir ilişkide bulunduğu diğer bütün bireylerin hareketlerini görerek yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışmalıydı. Bireyin seçimi, diğer bireylerin seçimlerine bağlıydı.

Doktora tezine bakmak isterseniz.

1957’de öğrencilerinden Alicia Larde ile evlendi.Daha sonraki yıllar hem psikolojik rahatsızlığıyla savaşacak,bir yandan da matematikle ilgilenmeye devam edecekti.Bir süre sonra kendisine paranoid şizofren tanısı konulacaktı.New York Times gazetesinden şifreli mesajlar aldığını belirtmesiyle belirginleşen hastalığı,çalıştığı okuldan istifa edip,bir akıl hastanesinde tutulmaya başlanana kadar,çevresi tarafından mümkün olmayan bir şaka gibi algılanıyordu durumu.
25 yıl süren tedavi boyunca matematiği bırakıp,numerolojiyle ilgilenmişti.Sadece kendi anlayabileceği şifreler yazıyor,bunları çoğu zaman paylaşmıyordu bile.Hastalığı sırasında yaptığı seyahatlerde bilgisayar programları üzerinde durmuştu.Tedavisinin son zamanlarında okuluna geri dönmüştü.

1980'lerin sonuna doğru bir gün, fizik profesörü Freeman Dyson'a dönerek 'kızınız Esther'i bugün gazetede gördüm' dedi. Kızı bilgisayar konusunda bir otorite olan ve sık sık basında yer alan Dyson, Nash'i ilk kez konuşurken duyuyordu. Dyson o anki duygularını şöyle aktardı: ‘’Bir kızım olduğunu bildiğini dahi bilmiyordum. Benimle konuşması çok güzeldi. Fakat o an afalladım birden. Bu uyanışa tanık olmak olağanüstüydü. yavaş yavaş, nasıl olduysa, kendine geliyordu.’’

Fakat kendisi Bilgi Üniversite'sine geldiği zamanlarda,verdiği röportajda ''Deli değildim. Bazı normlara uymayan hareketlerim vardı. Aklıselim (sanity) olma, bir ölçüde konformizmin bir formudur. Aklını yitirdi, deli dediklerimiz, konformist değildir.'' diye belirtmişti başından geçenleri.Hatta filmin aksine ısrarla ilaç kullanmadığını söylemiştir.En güzel sözü de bu ülke için,''İyi matematik bilmeyen toplumlarda,adalet yoktur.''

23 sayısına takıntılı olan Nash,23 Mayıs 2015 de vefat etmiştir.Toplamında 23 tane bilimsel makalesi vardır.
Son olarak ''Akıl Oyunları'' filminden,Nobel ödülü konuşması sahnesini paylaşıp çekileyim,fazlasıyla uzattım biliyorum.

[YOUTUBE]LQnJ-orJg0w[/YOUTUBE]

Olur da ilginizi çekerse,bir de boş vaktiniz olursa diye,bunu da iliştireyim gider ayak.

[YOUTUBE]oM1SflhJDoc[/YOUTUBE]

Not:Aslında özetlemeyle aram pek iyi değildir,o yüzden paylaşımlarım biraz karman çorman olabilir,kusura bakmayın.Gerek aklımda olanlar,gerek okuduklarımdan bir şeyler karalamaya çalıştım.Daha çok alıntıyla bezedim,umarım konseptinize uymuştur.
Saygılarımla.
 
Irene Adler

Konuya katkılarınızı bekliyorum derken, tam da böyle şeylerden bahsediyordum efendim. Teşekkürler.
 
Geri