Yas ve Melankoli

  • Kullanıcı Lefty
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Derin Tartışmalar
🟢 Konu yazarı şu anda aktif
Benim düşüncem şöyle lefty hanım.göçmen kuşu diyar diyar gezer nice şeyler görür,şahit olur.kafeste bir ömür duran kuştan farkı yoktur.tek gerçek her ikisininde ölme gerçeğidir.hayatta iken bile yaşadıklarımızın tamamını unutuyoruz.dünyayı gezip,görsende bir bahçende oyalasanda bir.her iki durumda hiç yaşanmamış,yaşamamış gibi olacaksın..
Geriye sadece bir mezar taşında isim ve birkaç kare de fotoğraf kalacak ancak bir de yaşam boyu ürettiğin bir şeyler varsa ismin onunla anılacak, daha fazlası kimsenin elinde değil maalesef.
 
Fıstıklı un helvası favorimdir :dd
 
2012 de bir evladımı kaybettim, yastan kabullenmeyle , severek kabullenmeyle çıkabildim ve de büyük oğlumun elini tutarak..Onu onsuzda sevebileceğinizi idrak edince ve niye bizim başımıza bu geldilerden kurtulunca hayatımızda yine hep var ederek ama ağlayıp sızlayarak değil de severek tebessüm ederek, ağlarken de kalbiniz cız ederkende, bazen gelip kalbinizin tam ortasına otırup ben burdayım hissi verirken de..Bedenen yanımda değil ama yerini biliyorum, tertemiz misler gibi yatıyor..Çocuklara hani alırız ya kıyafet olsun, oyuncak ya da ne bileyim işte ne olursa, onun da kabrini çiçeklerle donatırız, temizleriz, dua ederiz, onun için yapabileceklerimiz neyse onu yaparız..
 
Yas süresi uzadıkça melankoli de o oranda artıyor.
 
Son düzenleme:
Her şeyde olduğu gibi ölüm ve yas ikiliminde de toplum baskısı söz konusu. Sevdiğini kaybeden kişi yeterince zor bir süreçte olmasına rağmen beyninin verdiği sinyallerle de "hayat devam ediyor " sorunsalını yaşıyor olmasına rağmen sevgili toplum diyor ki "- aaa gördün mü bak daha dün cenazesi vardı bugün gülüp eğleniyor. Ben olsam asla kendime gelemem. olan ölene oldu kalan 3 gün sonra hayatını yaşamaya başladı." Bunu bilen bellek de ruha baskı yapıyor " - aman ha sakın gülme, gezme, eğlenme.. arkandan milleti konuşturma, kimsenin ağzına sakız olma" ve bir süre sonrasında da farkında olmadan hayatı hep bir yas kıvamında geçiyor ve kendisi de bunun normal olduğunu kabul ediyor. Acı çekmeli, ölen kişiyi unuttuğunu kimse düşünmemeli, eğer güler, eğlenir, hayata kaldığı yerden devam ederse kınanacaktır çünkü...
 
Her şeyde olduğu gibi ölüm ve yas ikiliminde de toplum baskısı söz konusu. Sevdiğini kaybeden kişi yeterince zor bir süreçte olmasına rağmen beyninin verdiği sinyallerle de "hayat devam ediyor " sorunsalını yaşıyor olmasına rağmen sevgili toplum diyor ki "- aaa gördün mü bak daha dün cenazesi vardı bugün gülüp eğleniyor. Ben olsam asla kendime gelemem. olan ölene oldu kalan 3 gün sonra hayatını yaşamaya başladı." Bunu bilen bellek de ruha baskı yapıyor " - aman ha sakın gülme, gezme, eğlenme.. arkandan milleti konuşturma, kimsenin ağzına sakız olma" ve bir süre sonrasında da farkında olmadan hayatı hep bir yas kıvamında geçiyor ve kendisi de bunun normal olduğunu kabul ediyor. Acı çekmeli, ölen kişiyi unuttuğunu kimse düşünmemeli, eğer güler, eğlenir, hayata kaldığı yerden devam ederse kınanacaktır çünkü...
Sevgili @Dem hoş geldin, seni gördüğüme çok sevindim.

Yazdıklarına katılmakla beraber şu detayı da eklemek isterim ki aslında ölen kişi unutulmuyor fakat onun yokluğunda da varlık göstermeye ve hayata devam edilmeye çabalanıyor ancak senin de ifade ettiğin gibi bu çabayı ne yazık ki o kişiyi unutmak olarak algılayanlar var.
 
  • Beğen
Tepkiler: Dem
genel olarak keder, yas gibi duyguları ben olumlamam, çünkü kudretin düşüş halidir, varkalma çabasını sekteye uğratır. ama spinoza’dan çaldığım bu görüş elbette bir ayet değildir. sağlam bir spinozacı olan deleuze de örneğin şundan bahseder: "bazı alışılmadık hazların belleği harekete geçirmesi gibi acı da aklı aramaya zorlar."

bunu şöyle yorumlamıştım bir ara; acının aklı araması sonrası iki sonuca ulaşılır.

ilki; duyumsanan acının nedenlerine dair bilgi edinmesidir. bulanık fikirlerin yol açtığı acının sis perdesi aralanır ve neşe yatırımları ve üretimlerine geçilir. neşe bahşedilen, sunulan birşey değil, yaratılan bir seydir. yaşamın itici gücüdür.

ikincisi; neden bilgisine erişememek ve kederi bir kader gibi yaşamak. birçok insan kederi bir kader, bir yaşam tarzı olarak yaşar. acıyı bir mıknatıs gibi çekerler. ve her biri bu acıdan haz almayı öğrenmiştir.
 
genel olarak keder, yas gibi duyguları ben olumlamam, çünkü kudretin düşüş halidir, varkalma çabasını sekteye uğratır. ama spinoza’dan çaldığım bu görüş elbette bir ayet değildir. sağlam bir spinozacı olan deleuze de örneğin şundan bahseder: "bazı alışılmadık hazların belleği harekete geçirmesi gibi acı da aklı aramaya zorlar."

bunu şöyle yorumlamıştım bir ara; acının aklı araması sonrası iki sonuca ulaşılır.

ilki; duyumsanan acının nedenlerine dair bilgi edinmesidir. bulanık fikirlerin yol açtığı acının sis perdesi aralanır ve neşe yatırımları ve üretimlerine geçilir. neşe bahşedilen, sunulan birşey değil, yaratılan bir seydir. yaşamın itici gücüdür.

ikincisi; neden bilgisine erişememek ve kederi bir kader gibi yaşamak. birçok insan kederi bir kader, bir yaşam tarzı olarak yaşar. acıyı bir mıknatıs gibi çekerler. ve her biri bu acıdan haz almayı öğrenmiştir.
Schopenhauer, yaşamı satranç oyununa benzetir ve yapılan planların gerçekleşip gerçekleşmeyeceğinin kararının da tıpkı satrançtaki rakip gibi kaderin keyfine kaldığını ifade eder.
Acıdan sakınmak istesen bile her an o büyük acı ile yüzleşmek zorunda kalabilirsin ve işte o an vereceğin tepki de tüm hayatının gidişatını etkileyecektir.
 
Hastalık sonucu beklenen bir ölüm ise yas bile tutulmuyor çünkü acıları dindiği için seviniyor ve kurtulduğuna şükrediyorsunuz.
 
"Ölenle ölünmüyor" dense de yıkıp geçtiğini kimse inkar edemez.
 
Öyle birinin arkasından vazgeçilmeyecek bir yas tutarsanız bir yerden sonra sizde ölü olursunuz. Bence ölümü kabul etmeli ve çok uzatmamalı bazı şeyleri.
 
Elisabeth Kubler Ross yasın 5 evresi olduğunu söyler: Reddetme, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme. Bu evrelerin uzunlukları kişiden kişiye değişebilir. Ölümün şekli, ölenle aradaki bağın kuvveti, vs... pek çok şey etkiler bunu. Yas sürecinin kimilerinde yıllar sürdüğü kimilerinde ise aylar içinde normale dönüldüğü görülmüş.

Gerçek şu ki bir şekilde geçiyor, nasıl olduğunu anlamadan acı da yerini hayata bağlanmaya bırakıyor. Hayata tutunmanızı sağlayacak sorumluluklarınız varsa hele, bu daha da zaruri bir hal alıyor.
 
Elisabeth Kubler Ross yasın 5 evresi olduğunu söyler: Reddetme, öfke, pazarlık, depresyon ve kabullenme. Bu evrelerin uzunlukları kişiden kişiye değişebilir. Ölümün şekli, ölenle aradaki bağın kuvveti, vs... pek çok şey etkiler bunu. Yas sürecinin kimilerinde yıllar sürdüğü kimilerinde ise aylar içinde normale dönüldüğü görülmüş.

Gerçek şu ki bir şekilde geçiyor, nasıl olduğunu anlamadan acı da yerini hayata bağlanmaya bırakıyor. Hayata tutunmanızı sağlayacak sorumluluklarınız varsa hele, bu daha da zaruri bir hal alıyor.
"Ölüm ve ölümden sonra yaşam" yani ruhun sürekliliği üzerine de araştırmaları var.
Ölüm üzerine çok fazla düşünmüş önemli bir isim kendisi.

"Kabullenmek" ile başlıyor yoksa süreç çok uzun ve yıpratıcı ilerleyip tüm yaşamınızı felç edebilir. Kişi kaybettiği insanın ölümünden şayet kendini sorumlu tutuyorsa tabii ki kabullenmesi de çok daha zorlaşıyor.

Tanıdığım birisi, kızı ile yaptığı tartışma sonrasında, kızının sinirle evden çıkması ve aracı ile trafik kazasında yaşamını kaybetmesi üzerine yıllarca kendini suçladı ve yas süreci de halen bitmiş sayılmaz.

Yakının nasıl kaybedildiği, kişinin tutacağı yas süresi ve etkisi üzerinde çok belirleyici bir faktör.
 
Yas tutma, sevilen ve yitirilen nesnenin psişik temsilinin duygusal yatırımının geri çekilmesidir. Bir nevi sevginin geri çekilme sürecidir. Sadece fantezilerimizi paylaşan kişi için yas tutarız. Burada acı çeken sevilen kişinin kaybını, kaybın kışkırttığı dürtünün kargaşasıyla karıştırır. Acı sebebinin, sevilen kişinin kaybı olduğuna inanır ancak gerçek neden dışarıda değil ego içinde 'Kimlik'in hüküm sürdüğü derinliklerdedir.
 
Ölümün gerçek ve yaşamın vazgeçilmez bir parçası olduğunu kabullenmek gerekiyor ve belki de bu durumun provasını bile insan içinden ara ara yapmalı. Beklenmedik bir anda, yakın zamanda babamı kaybettim ben de. Sürecin/yasın insanın kendisinden öte, çevresinde yaşananlar daha sinir bozucu.
Hatıra saklama konusuna kısmen katılmıyorum, bir kaç küçük eşya mutlaka olmalı ama günlük hayatta sürekli görebileceğiniz bir noktada değil. Kısa süre de olsa anıları canlandırmak için yeterli diye düşünüyorum.
Sevdiğini kaybetmenin, boşluk duygusunun tarifi yok ancak milyar yıllık evrende 70-80 yıllık bir hayat 24 saat içinde ki 1 saniyeye bile denk gelmiyor. O yüzden sevdiklerinizi ertelemeyin, kayıplara -en azından mental olarak- hazırlıklı olun. Akıl sağlığı tüm maddi kayıplardan daha önemli.
 
Yas tutma, sevilen ve yitirilen nesnenin psişik temsilinin duygusal yatırımının geri çekilmesidir. Bir nevi sevginin geri çekilme sürecidir. Sadece fantezilerimizi paylaşan kişi için yas tutarız. Burada acı çeken sevilen kişinin kaybını, kaybın kışkırttığı dürtünün kargaşasıyla karıştırır. Acı sebebinin, sevilen kişinin kaybı olduğuna inanır ancak gerçek neden dışarıda değil ego içinde 'Kimlik'in hüküm sürdüğü derinliklerdedir.
Kaybettiği kişiden bağını kopartabilmek için kendi içinde savaş veriyor ve o sırada içine düştüğü melankoli sürecinde ise bağın kopması daha da zorlaşıyor. Sevginin yerini kaybedilene duyulan öfke / nefret de alabiliyor. Oldukça karmaşık ve zorlu bir süreç olduğu için de bazı insanlar kayıp sonrası intihar aşamasına gelebiliyor maalesef.
 
Geri