Günlük w.ein.

Konu sahibi son olarak 151 gün önce görüldü
-2015

B2E399CC-FA3F-48D4-AD52-04A2C7DAE280.jpeg
B4D55614-5B9B-4B78-B28C-63E0DEE1355B.jpeg
9582533A-9C3E-4238-82F6-DEC414ED77FC.jpeg

uzun süredir bekleyen ek:

Rilke’nin şiirindeki “Üstümdeki bu gökle yaşayamıyorum artık,” diyerek ağlayan kör kadına ne söyleyebiliriz? Biz de ayaklarımızın altındaki bu yeryüzüyle artık yaşayamadığımızı söyleseydik, bu onu rahatlatır mıydı?

Emil Michel Cioran
 
-1995

14F71A21-FCD7-47C7-8E46-A4A7F8A29628.jpeg
62129802-69D7-4728-A1AC-84844DE610B4.jpeg
B75F2DE2-238B-4F36-8262-9BD51E11163D.jpeg
92B54E35-5138-4E95-9161-32C5233CBE42.jpeg

not: burayı açıp işte havadan sudan şeyleri paylaşmayı istiyor olmamın sebebi yazmamaktı. bundan, bu iğrenç histen kurtulamıyorum. gerekçe olarak kendimi tatmin ediyorum aslında. yani sebeplerim var ama bazı şeylerin önüne geçmek kolay olmuyor. sonra bu filmi gördüm ilk izlediğim zamana gittim ve dönüp buraya eklemek istedim. evet hem ekliyor hem de soruyorum:
tüm bu yaptıklarımızın bedelini bize ödetecek gün geldiğinde hangi günahın neye tam karışılık geldiğinden emin olacak kadar dik durabilecek miyiz? yoksa bugün yaptığımız gibi iş işten geçtikten sonra ağlamanın faydası yok diye kendimizi mi avutmayı mı çalışacağız?
her ne sebepten olursa olsun
bir günaha
bir karşılık
olacak.
güzel filmsin, teşekkürler sev7n.
 
parça parça eklerim.

ilk bölüm.

“bir şarkıyı en orta yerinden. hatta bir şarkının en orta yerinden. birbirimize yırtık yırtık bakmayı özlediğimi fark edince kulaklarım çınlamaya başladı ya da kulaklarım çınladıkça ben seni çok. öyle, dik dik bakma derdin sen bazı zamanlar ve ben gözlerimi senin orta yerine diktiğimi saklamak için ne yapacağımı bilemeden. çocukluğuma döndüğümden bahsederken belki de konu buydu. sakin çiçeğim, sakin olmalıyız. diyorum ki en orta yerinden. dik dik. ve dikişler çok sonra patladı. bak işte tam burada cümlelerin boğazını sıkmalıyım. beni affet. buradan aşağıya atlıyor birkaç kelime. kalabalığa karışıp cümle olacak. topluma girip paragraf olacak. büyüyecek ve kitap olacak. olacak da şairine otuz yıl yalnızlık tattıracak.
ben sana bir şarkının en orta yerinde çiçeğim.
burada cümleler biraz sana dair olsun. ben diyorum ki bir kalbi en titrek anında öptüğün için teşekkürler. benim yerime teşekkürler. şarkılar için teşekkürler. tüm bunlar için teşekkürler. hatta teşekkür için tüm bunlar. işte bundan bahsediyorum. böyle şeyler oldu ve ben o zamanların girdabından kurtulamadım. içimin bazı yanları hala sular altında ve ben böyle bir denizde yüzebileceğimi hiç sanmıyorum. affet beni. aşağıya atladıkça oluyor hep bunlar. diyorum ki ölmeyi kabullenmeden kalabalığa karışamıyorsun ve dünya zakkum ağacının kökü gibi kokuyor, hatta çocukları öldürüyor. işte tam da bu yüzden birbirimizden dünyalar yaratmalı, oralarda yaşamalıydık ve bunu yapamadık. işte burada kitaplar, işte burada şairler. işte burada birkaç kötü kokulu şiir. sen anlıyorsun beni. düzensiz cümleler bunlar çünkü bazıları aşağıya. daha da aşağıya ve dahası da var. daha çok şey oldu ve kalanların bir boka yaramadığı bir dünyada yaşıyoruz. o yüzden zehir ve o yüzden zakkum zaten. işte bu yüzden. çiçeğim, diyorum ki en iyi yalnızlıklar kalabalıklarda yaşanır ve ben bu curcunadan çok korkuyorum. ben sana bir kalabalığın en orta yerinde çocuğum. bazı zamanlar dünya birkaç saniyeliğine dursun ve olup biteni düşün istiyorum. affedilme sancısını para kazanamamış dilenci çocuktan öğrendim ve bunlar daha çok yeni oldu. diyorum ki ben sana çok kötü bir zamanın tam ortasında. daha zulmün duvarlarını öpmemişken. daha bir çukur kazmamışken. daha bir mermerin beyazlığına ağlamamışken. daha bir şey görmemişken öyle şeyler söyledim ve tam da bunun için affet beni. bak buradan da aşağısı var ve kelimeler aşağıya atladıkça cümleler de öylesine basitleşiyor ve ben içinde olduğum durumu hangi biriyle açıklayabileceğimi bilmiyorum. o yüzden bazı şeyler gibi ben de. bazı günler gibi ben de. bazı şarkılar gibi ben de çok kötüyüm. ben sana bir akşamın en güzel saatinde çiçeğim. bak burası kuyunun dibi ve parçalanma seslerinin vatanı burası. güzelliklerin ve artık güzel olmayışların. olanın bitenin. vatanı burası değilse de olsun çünkü sadece derinliğini değiştirebiliyoruz bu kuyunun. olduğumuz yerin dip oluşu katiyyen değişmiyor ve biz buna alışmalıyız. alışmak intihardan daha yaşlı. biz de bari buranın duvarlarını renklendirelim ve ben bir şeylerin başından. ta en başından. dikişleri yeni baştan atar gibi değil ama yine de bir şeyler için çabaladığımın fotoğrafını çeker gibi. çünkü inancın ömrü çok kısa bu dünyada. inancın bir mezarı yok. inanca yer yok buralarda ve biz birilerine bir şeyler kanıtlamakla ömrünü geçirmiş insanların çocuklarıyız. bir silsile başından beri kan sızdırıyordu ve baygınlığı bize vurdu bu kavganın. affet beni çocuğum. bir şeyleri bilmediğim için ve bazen böyle şeyler olduğu için. ben sana bir hayatın en başından çocuğum. büyüdükçe ve arzın duvarları genişledikçe renklenecek dünya, böyle öğreneceğiz. bu cümleyi dokuz kere okudum ve arkasına saklanmayı çok istedim. çünkü bazı cümleler uzun yıllar ile aynı boyda. bazı kelimeler haftalar sürüyor ve sen gülümseyince bazı dünya saatleri kalp krizi geçiriyor ama konumuz bu değil. özlemeyi bir eylem ile kanıtlamam gerekseydi oturur çocuk gibi ağlardım. bir trenin kalkış anına kadar da hangi vagona bineceğimi bilemem ve bu korku, bana uzun ağlama ayinleri bırakıyor. yeni sokaklar gördükçe evimi daha çok özlüyorum ve her yanında uyandığım insan beni bir nebze daha ürkütüyor. bir şeyleri ben işte tam da bu yüzden en başından almak istiyorum ama bu da. işte bu da olan biten gibi. bunun cevabını hepimiz biliyoruz. bu yüzden bir şarkının en orta yerinden ve en baştan çiçeğim. çünkü dünya her sabah yaşlanıyor ve her sabah biraz daha artıyor çınlama. bu çınlama seni bana çok. bu çınlama beni sana çok. biliyorsun işte. ben sana bir uğultunun tam kalbinden çiçeğim.”

Salih Çağlayan
 
kırgınım, saçılmış
bir nar gibiyim
sessiz akan bir ırmağım
geceden
git dersen giderim
kal dersen kalırım
git
dersen
kuşlar da dönmez, güz kuşları
yanıma kiraz hevenkleri alırım
ve seninle yaşadığım
o iyi günleri,
kötü
günleri bırakırım.
aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.
söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım
belki
sararmış
eski resimlerde kalırım
belki esmer bir çocuğun dilinde.
bütün derinlikler sığ
sözcüklerin hepsi iğreti
değişen bir şey yok hiç
ölüm hariç.
aynı gökyüzü aynı keder.

Bir eflatun ölüm - Behçet Aysan
 
eşlik eden;



-

“siktiriboktan bir kenar mahallenin, çökmüş bir evin rutubetli odasına açılıyordum.
geldiğiniz, beklediğiniz, güldüğünüz, ağladığınız, beslediğiniz, yediğiniz, kustuğunuz, tükürdüğünüz bir kadın ismiyim, varlığını artı.on.iki.kez. reddetmiş.
cesetleniyorum. çürük bir kalp ölümü bileklerime pompalıyor. bu kalp benim mi. bunca yıl annemin sandım. annenin rahminden başlayıp şimdiye dayanan bir sancı mı bu. deme. susarım. oradan çıkısımdan kanıma susamışım. kendimi içmeden, kendimi yemeden duramazmışım. söyleyemem. ağzımı dikili.dikili.dikili bu yüzden.

varoluşun başlangıcından tek ağızdan çıktığımsın. tanrının tükürdüğüsün, tanrının tükürdüğüyüm. birbirimize böyle bir yerden karışıyoruz.

kafatasımın içinde taşıdığım buruşuk şeyi vermemek üzere alır mısın. kimse kimseye almadan vermezken.
dudaklarını sakla. rüya tabirleriyle uyandığım gecelerim çok.çok. ama çok fazla. kafamın sesini kıs. beni öp. bana değ.

değ-mek. bir.iki.nokta.yedi.dört.iki.kilometre çapında bir bokun içinde. bir bokun içindeyiz. yürüyoruz, koşuyoruz, ağzımızı oynatıyoruz, dişlerimizi gösteriyoruz. otobüsler.minibüsler.dolmuşlar.tramvaylar,metrolar. vapurlar. arabalar. karşıdan karşıya geçiyoruz. birbirimize hiç değmiyoruz sevgilim. hiç değmiyoruz. birbirimize çarpıyoruz.
bu bokun içinde kimse kimseyle kirpiklerini seviştirmiyor.

damarlarındakini damarlarıma akıttığını yalnızca dikili ağızım biliyor.”

- Sümeyra B.
 
arka plan;


-

Gizem, bir geyik başı gibi uzanıyor aramızda.
Boynuzlarında senin karmaşan ve sana ait bilmediğim,
Bilmek istemediğim onca şey.
Buna benzer çözemediğim bir çok şey. Ormanda sarı yapraklar düşmeye başladığı zaman saçlarının arasından,
Sarı bir yaprak fosili boynunun tam kenarında.

İki geyik ormanın kuytularında birbirine sarılmış yatıyor,
Boynuzları birbirine geçmiş..
Kırmızı bir yunusun havada sıçraması olurdu senin gülüşün,
Ama gülmüyorsun.
Beni boğmak mı istiyorsun?
Benim zaten boğulduğumu fark etmiyor musun?

Geyiğin boynunda kırmızı bir leke var.
Melankolimin tozu alındığında, kanayan bir yürek çıkacak ortaya.
İki geyiğin birbirine geçtiği yerde orman ışığı kırılıyor.
“Kalbin ilmini yap.” diyor bir ses.
Aortanın kırmızılığı gibi geyiğin boynunda bir kırmızı leke..

Geyiğin boynunu tuttuğum zaman elimde kalan pas lekesi
Ya da böyle bir şey seni anlamaya çalışmak.
Seni sevdiğim zaman kadife tüylü bir geyik ormanda su içiyor
Ya da yeşil kadife tüylü bir su akıyor boynuzlarımızın arasından.

Dünya tatsızlığı kristalleşirken kimyasal bir çözeltide,
Hiçbir şeyi çözemezsin.
Bileklerini de kesemezsin.
Anti-maddeye kaçmak istersin sadece.
Bazen ama bir insanla bir şey olur,
Kısa süren bir şey.
İki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi.
Bazı insanlarla yıllarca görüşsen de bir şey olmaz.

Ormanda bir kuş hızla dönüyordu.
Aşık olduğumuz zaman,
Yürek denen ormanda bir kuş anormal bir hızla döner
Ve kaçmamız gerektiğini söyler bize. Çünkü her şey çok fazladır.
Kendi etrafında nefes kesici bir biçimde dönen bir kuş Kendini ve etrafındakileri yaralar.
Tehlikedir onun adı.
Bunun için aşkı hiç kimse, insanın kendi arkadaşları bile istemez.
Kumrular sakindir bir tek.
Ben kumru değilim,
Sen de.

Seninle biz hiç kavga etmeyelim
Çünkü geyikler kavga ettiklerinde
Boynuzları birbirine dolanır ve ölürlermiş.

Gece saat 3:30.
Senin için bir şeyler yazmak istiyorum
Ama gözlerinin karşılaştığın insanlara

Nasıl sevgiyle baktığından başka bir şey gelmiyor aklıma.
İçimdeyken bana bakışın bir de.
Kumru değiliz biz.
Geyiklerin sonu da çok acıklı.
Ne kalıyor geriye?

Gece 10’a doğru aradın.
Birkaç gün sonra dolunay olacağını,
Rakı içeceğini ve denize deniz kızları için biraz rakı dökeceğini söyledin.
Kıskandırmanın daha zarif bir yöntemi olamazdı.
Ama beni daha fazla kıskandırma olur mu? Dayanamam ben buna, taş kesilir
boynuzlarım,
İçimdeki kuş ölür.

“Can you hear me major tom?”

Doğuya bakan yüzünle bak bana
Ve kalbimin bir porselen gibi olduğunu hiç unutma.
Çocuk gibi olduğumu söylemiştin zaten.
Çocuk gibi yazdığımı biliyorum bu kitapta.
Kırmızı mürekkeple boyanmış bir çocuk başı uyuyor kalbimde,
Fosforlu gözleri açıklanamayan şeylerin merkezi gibi.
Tıpkı bunun gibi açıklanamayan şeylerin merkezi olsun isterdim bu kitap,
Hiç kumru olamamış bir çocuk izini bırakırken onun üstünde,
Ararken bir kumru oluş halini.

Hayır, saatleri, geyikleri anlatmıyor bu kitap.
Bir kumru oluş halini anlatıyor
Ya da bir kumru olamayış halini.
Bazen bir şey görünür gibi oluyor,
Bazen bir şey görünmüyor.
Bazen bir şey değişecekmiş gibi oluyor,
Bazen bir şey değişmiyor.
Bazen beni hep sevecekmişsin gibi oluyor,
Bazen hiç sevmemişsin gibi.
Bazen bu kitap açıklanamayan şeyleri anlatıyormuş gibi oluyor,
Bazen hep açıklanan şeyleri.
Bazen bu kitap senin gibi oluyor,
Bazen benim gibi.
Yani sen beni kumru yapmaya çalışırken benim kumru olamayış halimi.
Bazen bu kitap aşk gibi oluyor,
Bazen anti-aşk gibi.

Hayır, elbette saatleri, geyikleri anlatıyor bu kitap.
İnsan ilişkilerinden bahseden bir kitap başka neyi anlatabilir ki?
Bizim uslanmaz ruhlarımız hiç kumrulaşabilir mi?
Suskuyla yan yana oturan iki kumru.
İki sevgili yan yana oturarak uzun süre hiç konuşmadan
Yani kumrulaşabilir mi?
Hayır, elbette senin aradığın saatleri anlatmıyor bu kitap.
Aramadığın onca saatin dehşetini anlatıyor ancak.
Ve çocuk gibi olmadığım,
Fazlasıyla realist olduğum için tek bir saate doğru ilerliyor:
Geyiklerin kavga edip, boynuzlarını açamayarak öleceği saate.
Yine de kumru masalını sürdürmeyi deneyecek bu kitap.
Çünkü kumru olamaz dediğin anda
Aşk da bitiyor kitap da!

Daha kavga etmedik.
Boynuzlarımız birbirine dolaştı ama sadece ormanda uykuda.
Bak hala “major tom” çalıyor pikapta..

Lale Müldür - saatler/geyikler.
 
Son düzenleme:
-denizin dibinde önce okudum, şimdi süreceğim hatta bağıra çağıra söyleyeceğim.
kahve eksildi, gidiyorum. mecburum, yatağım bekler-

eşlik;


-

I.
olmadım!
dağların sabrına sığındığımdan beri
olduğum yok artık benim.
bulamadım, taş neden yüzünü döndü bana
ne söyleyecekti eğilip baktığım su
rüzgâra kapılmış sağrısı o atın
bana ne dileyecekti?

âh ki durmadım dünyada soluklanmak için.

koyun koyuna uyuduğumuz
tepedeki çimenlikten beri
çok vaadiyle dünyanın
çok gözler gelip geçti canımdan
ama
olmadım!

hepsi birdi sevgilim
nasılsa sonunda hepsi birdi.

II.

filizkıran fırtınasıydı hayatım!
iyi hatırla!
kimin yüzüyle gelmiştin bana
bir begonvil, bir serçe, bir sabah ıslığı
kimin yüzüyle hayatım?

ayrıldığımızda kimdik
şimdi hangi gövdenin içindeyiz
küçük bir çıngırak çalarken sabahları..

bağışla!
bazı zamanlar unutuyorum
yola uzun bakmayı.
bazı şarkılardan geçmeyi örneğin:
famous blue raincoat, zu were, in your room
ya da o kemanlar
bir filmden arta kalan o yara.

nerede battı kadırgam
ben bile hatırlamıyorum, hayatım
bağışla!

V.

elin alnında
otların hışırtısına kulak verdiğimiz
o geceyi unutma.

içinde çok dönmüş
paslı bir anahtarla gelirdi ölüm sana
gözlerin o zamanlar bir dua sessizliğiydi
unutma.

halkalanan bir deftere yazdık o geceyi
harfler belki susar sandık
bütün kelimeler bizi de an der gibi bakıyordu bize
unutma.

kimselere demeden çözdük iplerimizi
unutuş dedik sabaha karşı
dünya uzun bir unutuş
bir meleğin kanatlarını elledik o gece
unutma.

sabahına ela bir ayrılıkla veda ettik..

konuştuklarımız değil
sustuklarımız doğruymuş o gece
unutma.

VI.

gittin!

ki,

senden razıydım
senden razıydım.

VII.

bazen bir musluk sesine bile uyandı gözlerim, bazen hiçbir şeye uyanmadı. senden önce bin cümleye açılan ağzım, senden sonra bir harfe bile uzanmadı. benden sana ne kaldı, bilmedim. bulutun geçti, rüzgârın geçti, yağmurun geçti. bütün gün elimde bir dal parçası; ikiye bölüp durdum toprağı. bir eve döndüm bazen. her gece açık tutulan bir radyo: pink floyd: hey you! bu taşı kaldırmama yardım edecek misin? bazen, oyuklu bir kayaydım. bir sığırcık sürüsü geçmeyegörsün, bakır çalığı bir dağdım bazen. her yangına ateş taşıdım da seni uğurlarken yoluna su döktüm. üç defa öptüm alnından. üç defa geçtim aşk kelimesinden de artık geçmem harfinden dedim. bazen gökyüzüne baktım, bazen toprağa. her taşın gediğinde bilmediğim bir şey aradım. hayattı, çekiyordu, içine istiyordu bazen. gitmedüm. bir eve döndüm bazen. boşluğuna akşamlar silkelenen bir eve. merdiven sayısı değişmeyen bir eve. bütün duvarlarında su sesi işitilen bir eve. topuk sesleriyle konuşan bir eve. açılıp kapanan kapılarıyla bir eve döndüm bazen.

dünyaya sığdım da, bir yatağa sığmadım bazen.

IX.

Dağından ayrı düşmüş bir kurt uluyor.
bir yel esiyor alnımda
saçlarımı karıştıran bir el...

göğsünü karla ovduğum bir kış bitiyor.

görüyor musun:
yıllar önce attığım ok
şimdi düşüyor.

aşk sende
heves bende kaldı

çok seneler geçti
adın hâlâ
bir alaçiçek gibi duruyor,
büyüyor şuramda.

X.

köpekler yalaya yalaya
iyi edebiliyordu yarasını
kurudu dilim
ben edemedim.

tarafe'nin avlusunda
bütün ayrılık sözleri gibi
fazladan bir ses etmeden,
oturdum ağladım
oturdum ağladım.

XI.

içimden çok geçirip adını anmadan
içimden çok geçirip adını anmadan
içimden çok geçirip adını anmadan

sargılı kanatlarım duvarlara çarpa çarpa...

XII.

adın geçtiğinde susmasını öğrenecektim güya.
her cama kan üfleyip
ortancaların sabrıyla bakacaktım dünyaya.
sesimi kimin kalbinde düşürdüğümü unutacak
uğrun uğrun giden rüzgâra katılacaktım güya.
olmadı!

sürdükçe zaman
yemin düşürdüğüm kelimeler de
döndü sırtını bana.

sesimde hüzün evleri
dudaklarımda kuyu:
bir kayaya yaslanıp
boz bulanık bir sudan içtim:

ölüm içtim
ölüm içtim
ölüm içtim

yarıldı dünya

duymadın mı sevgilim?

XIV.

tutunduğum zifir sonuna kadar yandı gittiğin gece
yedi tas su içtim bir divandan
kefenlenen sözler çıkardım başkasının risalesinden
yılan çeşmesinde rumî bir rivayetle yıkadım yüzümü.

sen başkasının ateşine gittiğin günden beri
bağdatlı ruhi gibi bağırdım her gece:

künc-i mihnetde rakîbâ beni tenhâ sanma
yâr ger sende yatursa elemi bende yatur

duydun mu,
bazı gazellerin kahrıyla büyüdü
içimdeki çukur.

XV.

benim ördüğüm saçı başkası çözdü dedim. alaca akşamda
hevesim vardı, yolumda bir kaya duruyor dedim. artık götür
bu şakayık selini. bir kürt baladına kar yağıyor her gece: evdal,
dedim: evdal, daha incit kendini, daha incit dedim. yıldırım
düşür her gecene. ki, kalbini bir gülle değişmeye alıştın sen
dedim. bir yüzüm yaz, bir yüzüm ayaz. olmamıştı meyvem,
ham kopardın dedim. sende dolaşan çöl beni de aldı içine,
talibin unutma dedim. rüzgârın getirdiğini rüzgâr götürüyor.
on yıl önce tanrım öldür dedim. neden hâlâ bir inip bir çıkıyor
göğsüm, kaldıysa akıt zehrini dedim. biliyordun: düşecektim.
biliyordun: olmayacaktım. biliyordun: da neden vurdun
nefesin nefesime dedim. bağışla dedin. parmağını şeyh gâlip’in bir
gazeline koyup bittü dedin.

XVIII.

yedi kat göğün yetimiydin göğsümde,
yol kokusu başın
şimdi kimin sesinde uyuyor?
kimin ırmağındasın şimdi
o dağdan bu ovaya sürdüğün at
şimdi kimin ağacına bağlı?
yeşerdi mi tarlan
acı kök tadın aldın mı dünyadan?
bir avlunun karanlığından bakıp
her aşk kusur soyundandır
dedin mi her kapıda?
yarık içinde tırmandığın dut dalı
sana da verdi mi yemişin?
herkesten bir taş eksiltirken
ördün mü duvarın?
onca aşk geçtin,
hani ne var heybende?
her seferinde başka bir kapıdan
topuklarken ayrılığın atını
dinmek bildi mi içindeki sahra sesi?
onca yıl
veda ovasını gezip durdun da
gördün mü merhamet tepesini?

XXI.

senden kopan taş kapattı kuyumu
o harlı bahçede
ne yandım, ne söndüm.

sınırım oldun
sırrım oldun
gelip bana kurdu çadırını iki dağ:
sen ilmek ilmek eksilirken
ben yunus oldum.

kırıldı tenimdeki testi
damlada umman arayan hafız oldum.

XXIII.

ne gerek vardıyıllarla tartmaya
yüzüme ışık tutmaya bir vadide
o boşluk kokan aynalarda
hesap susmaya
ne gerek vardı?

aramızda akıp giden
ipince bir aşk
bizi yetiştiremedi bir cisme.
sonu gelmeyen bir avda
kaybolduk sonunda..

sen kimin kayığıyla vardın karşıya
ben kime kaldım,
bilmedik.

yaş aldık
ömür geçtik
kaç kasırga gelip geçti aramızdan,

ödeşmedik mi hâlâ?

XXVII.

adını bilmediğim bir kuşun suya batıp çıkan gagası. akasya ağacının altında uyuklayan bir adam. ellerini rüzgâra uçak yapan bir çocuk. gün akşam olunca etekliğini taşlara yayıp oturan bir kadın. yamaçtan aşağı yuvarlanan bir çakıl taşı mesela: yamaçtan aşağı kayan çocuklar... yok yere saklanmış bir fıkra diyelim ya da. leyleklerin sadakati üzerine gazeteden koparıp saklanmış bir haber. döne dolaşa dinlenmiş, beraber söylenmeyi beklenmiş bir şarkı: du/ du hast/ du hast mich. büyüsü bozulmasın diye adını yazmadığım çok ağlanmış bir film ya da… sırt ağrılarını dindiren bir ilaç. bazı atların neden ağladığına dair önemli bir bilgi. gelip bende duran bazı kelimeler mesela: du/ du hast/ du hast mich… karşıdaki balkonda her gece gizli gizli sigara içen bir kız. üst katta çaylarını yudumlayan bir anne ile baba. bir elimde kahve fincanı. kırık kolumun sargılarında senden bir işaret ya da… kiraz küpeli fotoğrafın duvarda duruyor: banabakmakta banabakmakta banabakmaktahâlâ: du hast mich. sokaktan geçen köpekler, sokaktan geçen yağmurlar, sokaktan geçen sirenler arasında, hiç geçmeyecek sanılan geceler mesela. senin adınla çağrılmış, senin yâdınla susulmuş aşklar ya da… biriktirdim hepsini. kar topladım. çığım bu yüzden kopuyor. çığlığım bu yüzden kapkara.
zaman olur
başka şeyler de anlatırım sana.
ama şimdilik:
can ile ten
cam ile taş
gibi kelimeler dönüyor ağzımda.

XXIX.

bir gün dön,
gel al emanetini.

bir çakıl taşıyım ben hâlâ

nehir boylarında
nehir boylarında.

XL.

bir ayrılık divanı boyınca
dövüp durduğum bu demir,
dilimdeki bu çatal:
-hem benüm diyen
hem du diye seslenen-
bu hafız ile yıldız,
daha en başından biliyordu:
karacaoğlan gibi
bütün kelimelerle tüterken ardından
söylenip duracaktım bu ovada:

göğsün cennet, koynun uçmağ dediler

âh ki
doymadan kalktım sofrandan!

XLV.

kapkara bir nehir oldum yollarında.
sonunda gidip
bir çöle döküldüm.

söndü yıldızım senden sonra.
odalardan odalara geçtim geceleri
yataklardan yataklara..
senin nefesinle üfledim
canımdaki sûr'a.

kıyamet
kıyamet
kıyamete kadar

kimseye çözmedim
çözmem artık gömleğim!

XLVI.

götürdün tozlarımı
götürdün tozlarımı
götürdün..

esrâr dede gibi inanmıştım sana.

XLVII.

vakti vardırmak sıram geldikçe
hep zifir bildim bahçemi.
herkes bir defa yanar ateşi avuçlarken
artık istesemde dönemem
o serin geceyi.

o büyülü aynada ki herkes kendisiyle sınanır
yıllar bir harfle gurbet düşürdü beni
şimdi ellerimde mor kelebek ölüleri.

tütmeyen ocak
boşalan kandil
yani kubbelerde bir sala sesi:

denize dokunsam dönemem suyu geri.
yıllar.. sade yıllar..

bu yaşımda da gel gör beni.
gel sen kapa gözlerimi!

Kemal varol - ayrılık provaları.
 
sana son mektubumu
dört nala heceleyen
ayağı kırık bir at getirecek
beni unut artık
atı da vurman gerekecek
ben senin ardından çok atı vurdum
ve hiçbirinin ayağı kırık değildi
anla işte
sen böyle unutuldun.

-Reşid Çayovan
 
böylece dondurmayı zehir ettim.
lakin güldük, değdi
gidiyoruz.

Screenshot_2024-07-17-03-09-16-316_com.twitter.android-edit.jpg
Screenshot_2024-07-17-03-09-02-624_com.twitter.android-edit.jpg

ingmar bergman / nattvardsgästerna.
 
şunu başa alayım;



şu izlenmeli diye ekleyeyim;

Screenshot_2024-08-14-01-35-28-650_com.letterboxd.letterboxd-edit.jpg

şunu da not düşeyim;

Kaçıp sana saklanıyorum akşam oldu mu
Sana dokununca mı denizleniyor masa
Senin avcıların mı çok hayvanları kovalayan
Sıkıntımın ormanında?
Üç beş günümüz var şuracığında
Nice oyuncağımızı kırdılar
Biz de güzel çocuklardık bahçelerde
Sularda alabalık
Azla avunmaya alıştık
Ne yapalım paramız yoksa
Şarabımız bitince yağmura çıkarız
Kim güzelleşmiyor öpüşünce

- Ahmet Oktay
 
dönüyorum, bu çalıyor ve kaldırımlar renkleniyor.



-
buna da az önce denk geldim. okurken kavga çıktı ama. bu mahalle gece nahoş, alçak, hain.
okudum, kaçtım.

*

hayatım sakin ve yalnız geçiyor,
hiçbir şeye heyecan duymuyorum.
hayatın düz akışında sendeleyen bacaklarım belki de sevgiye olan inancım ayakta tutuyor,
o eksiltilmiş sevgiden sana da pay biçiyorum.


Yazı - Abdusselam Gidici
 
Geri