Üstat Necip Fazıl

P
  • Kullanıcı Phoibos
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Forum Meydanı
Tarih: 1 Aralık 1960
Mahkeme Başkanı: Adınız?
Şahit: Necip Fazıl Kısakürek
Başkan: Örtülü ödenekten size muazzam yardım yapılmış. Gerçi azar azar almışsınız, fakat yekun olarak muazzam. Nasıl oldu, hangi sebeple hizmete mukabil aldınız?
Şahit Necip Fazıl Kısakürek: Evet, ben örtülü ödenekten para aldım ve aldığımdan ziyade neden, ne yüzden aldığım mühimdir. 1943'ten 1960'a kadar taştan taşa vurulan, zindandan zindana süründürülen mukaddesatçı, milliyetçi, Anadolucu, ahlakçı bir idealin himayesi yolunda para aldım ve bunu bir fikir hakkında tabii...
Başkan: Bu yazılardan dolayı birçok çekler almışsınız. Yazı yazmak bu şekilde olmaz.
Şahit Necip Fazıl Kısakürek: Benim 8 seneyi bulan, devre devre aldığım paralar vardır. Bana edilen yardımlar üç safha arz eder. Biri 1952 başından sonuna kadar çıkan ilk Büyük Doğu Gazetesi devresi, 1956'daki günlük gazete devresi ve ondan sonra hiçbir organım olmadan 1959'a kadar bana verilen peşin paralar halindeki yardımlar.
Başkan: Cem'an ne kadar oluyor tahminen?
Şahit Necip Fazıl Kısakürek: 140 bin lira civarında.
Başkan: 147 bin lira yazıyor.
Şahit Necip Fazıl Kısakürek: Olabilir, 1952'de bana Osmanlı Bankası vasıtasıyla 30 bin lliralık bir kredi açtılar. Bu krediyi ben, alacağım resmi ilanlar ve temin edeceğim satış karıyla ödeyecektim.
Başkan: Sizden fazla alan gazeteci var mı, biliyor musunuz?
Şahit Necip Fazıl Kısakürek: Onu bilmem muhterem reisim.

Tarih: 2 Aralık 1960
Mahkeme Başkanı: Necip Fazıl Kısakürek'e 5.000 lira diyor. Bu ne parası?
Sanık Adnan Menderes: Efendim, her iktidarın, her hükümetin gazetecilerle münasebeti aşikardır. Bir tahsisatı mesturenin klasikleşmiş anane haline gelmiş bir sarf mevzuudur. Yalnız Kısakürek'e değil; birçok gazetelere ve mecmualara icap ettikçe yardım etmek tahsisatı mesturenin maksadı vaz'ına tamamıyla uygundur.
Başkan: Pek sanmam. Necip Fazıl'a verilen 147.500 liraz fazla değil mi?
Sanık Adnan Menderes: Zannediyorum ki, Reis Beyefendi; bu uzun bir müddet içine yayılmış olan tediye olacaktır. Müsteşar daha iyi bilecek, ondan sorulması...
Başkan: Necip Fazıl'ın yazılarının umumi istikameti memlekete yararlı mı olmuştur?
Sanık Adnan Menderes: Müsaade buyurursanız Reis Beyefendi, onun yazılarının memlekete yararlı olmaktan ayrıldığını gördüğümüz zaman münasebeti kestik. Uzun zaman münasebeti kesiyoruz, tekrar geliyor, 'Düzelteceğim, doğruya gideceğim,' diyor, münasebeti tekrar tesis ediyoruz.
 
Necip Fazıl'ın Menderes'ten yardım dinlendiği, o açıdan para aldığı vakti zamanında çokça tartışıldı, söylendi. Buna dair belgeler ve arşivler 3-4 yıl önce ortaya çıkmıştı diye biliyorum. İktidarın şairi ve yazarı olmak, iyi bir yalaka olmayı gerektirir ve açığa çıkan mektuplar, Necip Fazıl'ın bu yönde oldukça başarılı olduğunu kanıtlar nitelikte. Bir mektubunda şöyle ifade eder :

"Müsteşar Bey'den 2500 lira ve 'Mecmuanı çıkar da görelim ve sonra yardım edelim' cevabı aldım. İlk defa bir itimatsızlık sezer gibiyim. Ben parayı alır da mecmuayı mı çıkarmam veya çıkarırım da uygunsuz bir istikamet mi tutarım? Ben ki her şeyi uğrunuza riske etmiş, her defa mükemmel eseri vermiş ve bu kadar tecrübe ve çileden geçmiş bir adamım. Şahsım, kalbim ve kalemim her türlü teminatın üzerindedir."

Bir başkasında ise şu şekilde ifade eder: "Benim yaptığımı yapanlara hükümetler ve rejimler servetlerini ve nimetlerini yağdırır”

Ve tüm bu iktidar yalayıcılığına karşın en iyi eleştiriyi sanırım Nazım Hikmet yapmıştır. Nazım Hikmet'in Necip Fazıl'a yazdığı mektup :


"Sevgili Necip, ismin temiz demek, necîb temiz demektir benden iyi bilirsin. Necip'i necis yapma. Sen en cihanşumül eserlerini beş parasız Paris sokaklarında dolanırken vermiş bir şairsin, cebin para para olacak diye ruhun pare pare olmasın. Bilirim kalemin kıvraktır lisanın çeviktir, bilirim üç satırda ruh üflersin kağıda, bilirim bir yazsan parçalarsın edebiyatın Çin Seddi'ni, o lisan-i mücerret dilinle Babali yokuşunun yollarını yalaman beni kahrediyor Necip.

Sevgili Necip, inandığın Allah'ın aşkına, o kudretli kalemini iktidara payanda yapacağım diye camii direğine çevirme, o kudretli kelimelerini üç kurusa parselleme üç tanesi üç kuruş etmeyecek ciğersizlere. sevgili necip, elinde sur-u israfil var, onu borazana çevirme.

Eski dostun

Nazım."
 
Necip Fazıl'ın MTTB deki seminerlerinden birine lise çağlarımda katılmıştım. Bu seminerde Necip Fazıl ''Bin yıllık tarihimiz'' deyince beraber geldiğim arkadaşıma bu ne diyor deyip bir daha Cağaloğlu'ndaki bu merkeze uğramamış verilen kartı da yırtıp atmıştım.

O zamanlar bizlere MTTB kartı veriliyor bu kartla MTTB ye rahatça girebileceğimiz belirtiliyordu. Bize bu kartı verenler arasında Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan'da vardı ve o zamanların MTTB sinde bulunanlar bugün hepsi bakan, milletvekili veya üst görevli bürokrat konumundalar. Bizler ise ''Türk'üm'' demeyi şiar edindiğimizden olsa gerek bu ''ümmet'' zihniyetlilerin sofralarında meze olmayı kabul etmemiş olduk.
 
İslam düşmanı sefiller siz kime düşmanlık yapıyorsunuz
 
Sizler varken İslam'ın düşmana ihtiyacı olmaz, merak buyurmayın!
 
Allahü teala rahmet eylesin şefatine nail eylesin abdulhakim arvasi hazretlerinin sohbetlerine katılmışdır abdulhakim arvasi hazretlerinin öne çıkan iki talebesi vardı biri kıdemli albay hüseyin hilmi ışık hazretleri birisi şair necip fazıl efendiydi
 
Necip Fazıl'ın Nazım Hikmet'e cevabı:

"Nâzım Hikmet!
Nafile çabalıyorsun.
Sana kızmıyorum. Kızmıyacağım.
Hiç bir operatör, ameliyat masasından kendisini yumruklıyan kanserliye, hiç bir gardiyan, parmaklığı içinden kendisine deli diye bağıran çılgına, hiç bir hâkim darağacı önünde küfürler savuran mahkûma kızamaz.

Ben kendimi, ne kanser operatörü, ne deli gardiyanı, ne de ağır ceza hâkimi şeklinde görmüyorum. Fakat görüyorum ki her hareketim, seninle hiç de alâkadar olmadığı halde, ciğerine neşter gibi saplanıyor, seni delilerin parmaklığı gibi bir azap çerçevesine hapsediyor ve başının üstünde ip varmış gibi kudurtuyor. Beni, doktor, gardiyan ve hâkim şeklinde gören sensin! Senin bu halini sezer sezmez artık sana kızmıyorum. Merhamet ediyorum.

Sanma ki ben öfke kabiliyetini kaybetmiş bir adamım. İnsan başiyle fare kafasını birbirinden ayıran tek hassa, bence fikir öfkesidir. Bir hiç için ölçüsüz öfkeler duyacak kadar alıngan ve hassas bir mizaç taşıdığımı sen de bilirsin. Fakat bu öfke, iyi kötü bir kudreti, bir şahsiyeti, bir mesuliyeti kalmış insanlara ve hadiselere karşıdır. Sen mazursun.

Çünkü iflâs nedir, onu bütün hacmiyle idrak ettin.
O kadar yalnızsın ki, etrafında bir sürü (namı müstear) dan başka kimse yok. O kadar konuşulmuyorsun ki, isminden ancak kendi (namı müstear) ların bahsediyor. Eskiden herkesin dilinde bir problem gibi gezinmeyi tercih eder ve bir dedikoduya, bir ankete doğrudan doğruya iştirak etmeyi Greta Garbo esrarına aykırı bulurdun. Şimdi bir yerde anket oldu mu, kıymeti ve seviyesi nedir, hiç düşünmeden, kapısı önünde aç biilâç bekleşen yedi sekiz kişinin başına en evvel sen geçiyorsun ve sıranı kaybetmemek için kimbilir nelere baş vuruyorsun? Fıkraların baş sahifelerden moda sahifelerine atılıyor, gene yazıyorsun. Hatırlanmak şartı ile ne hakaretlere razı değilsin? Tükürüğü bile uzun zaman gıda edindin. Şimdi o da yok. Bir zamanlar, şiirlerinde (kıllı ve kalın) olduğunu ilân ettiğin sarışın ve pembe ensenden, şunun bunun tokat izleri bile uçmuş. Zaman seni değil, yüz karalarını bile götürmüş. Ne hazin bir manzaran var. Akşamları, beyoğlu sokaklarında, yüzlerinde kalın bir duvak, ayaklarında bir çift siyah bot, ellerinde köpek başlı bir şemsiye, ağır ağır geçen sabık Rum aşüfteleri bile senin kadar merhamete şayan değildir. Artık nefret vermiyorsun. Zamanın hainliği önünde insanları tefekkür ve merhamete çağırıyorsun.

Bundan bir kaç ay evvel Bâbıâlide, Ştaynburg lokantasında seninle şöyle konuşmadık mı:
Ben - Gazetelere yazdığın bu fıkraları nasıl yazıyorsun, bu kadar adileşmeye nasıl tahammül ediyorsun?
Sen - Ne yapayım, ekmek paramı kazanıyorum. Başka ne yapabilirim?
Ben - Kendinden ve haysiyetinden bu kadar fedakârlık edeceğine niçin potin boyacılığı etmeyi tercih etmiyorsun?
Sen - Potin boyacılığı etsem, bir şey zannederler de beni bu işten menederler.
Kendisini bu kadar saçma bir mazeretle teselli ediveren, hakikatte tesellisi olmıyan seninle görüyorsun ki ben hiç bir gün kavga etmedim. Sana selâm verdim. Sana acıdım. Bu kadar düşmene -acısını ben duyuyormuşum gibi- razı olmadım.
Şimdi bana -tam da senden bekliyebileceğim bir tarzda- çatıyorsun. Devlet günlerinde seni rakip diye almaya tenezzül etmeyen adam, bu perişan halinde sana nasıl tenezzül eder? Artık sen benim gözümde hiç bir şeyi temsil etmiyorsun. Ne hokkabaz şiirini, ne işporta komünizmanı, ne hile ustalığını, ne 24 saatlık reklâm açık gözlülüğünü... Senin nene mukabele edeyim?

Aynı ideoloji içinde vaktiyle sarma dolaş olduğun ve içlerinde fikirlerine taban tabana zıt olmama rağmen konuşulabilecek insanlar bulduğum gruplar, yani sana benden daha yakın zümreler bile seni, fikir ve sanat âdiliğinin, dolandırıcılığının prototipi diye gösteriyorlar. Bana ne düşer?

İşte açıkça söylüyorum: Ben senin kâbusun, geceleri uykuna giren umacın, her an yokluğunu hissettiren şeytanınım. Sana acıyorum. Fakat elimden ne gelir?
Çektiğin yokluk ıstırabına hürmeten, sana vaktile vermediğim şerefi veriyorum. Seninle ilk ve son defa olarak konuşuyorum. Fakat hepsi bu kadar. Dediğim gibi sen, bence artık mazursun. Seni affediyorum, ve ne yapsan affedeceğim. Bu vaade güvenerek istediğini yap! Sakın bu fırsatı kullanmamazlık etme!

Yalnız bil ki, sönmüş ve pörsümüş hüviyetine, o kadar muhtaç olduğun ve elde etmek için ne yapacağını bilemediğin hayatı nefhedemiyeceğim.
Ölü diriltmek ve müflis kurtarmaktan âcizim.

Benim hakkımda, içinde hapsettiğin şeylerin hacmini bilmiyorum. Rivayete göre üç perdelik bir piyes, rivayete göre bir roman...

Fakat sana karşı hiçbir taktiği kalmamış adamın, bütün bir samimiyet ve açıklıkla içini tasfiye etmesine rağmen söyleyebileceği her şey ve sırf sana hitap etmekle düşebileceği bayağılık burada toptan ve ebediyen nihayete eriyor.
İşte görüp göreceğin rahmet! "
 
Yarınlar elbet bizim,elbet bizimdir Üstad. Mekanı cennet olsun.
 
Cazim GÜRBÜZ
YENİÇAĞ
06.12.2011

“Hazreti Ali” adlı kitabında, “ne şiş yansın ne kebap” politikası güder:* “Ali kesinlikle haklıdır, fakat Muaviye haksız değildir” diyerek.
Ama sıra Dersim’e gelince, “Son Devrin Din Mazlumları” adlı kitabında iftiralar yağdırır Cumhuriyet’e:
“Dayandığı tek sebep de bir takım âsâyişsizlik ve itaatsizlik bahanesi altında, bütün Doğu Anadolu’yu kapsayıcı olarak, o mıntıkanın bir türlü sulandırılamayan koyu İslâmi rengidir. Bir kıvılcım halinde gösterdiğimiz Dersim yangınının kömürleştirilmiş 50.000 cesedinde, kutup şahsiyetler dışı bir yığın olarak din mazlumluğunun en çarpıcı levhasını seyredebilirsiniz.”
Evet, Necip Fazıl’dan söz ediyorum. Onu evliya gibi görenlere, gerçek yüzünü göstereceğim.
DP devrinde, hapse tıkılınca “Biz erkeğiz Menderes, olamayız muannes (dişi)” diyen, sonra dışarı salınıp örtülü ödenek aktarımlarıyla cebi doldurulunca, ağız değiştiren bu adam, 27 Mayıs İhtilalinin lideri Cemal Gürsel’e yazdığı mektupta bakın neler diyordu:
“Pek Sayın Cemal Gürsel,Şu anda Balmumcu’da nezâret altında bulunuyorum. Hiçbir suçumun olmadığı kanaatindeyim. Ama beni suçlu görüyorsanız, ben sizden ve şanlı Türk Ordusu mensuplarından özür dilerim.Politikanın ne olduğunu artık anlamış bulunuyorum. Sizler en iyi müdâhaleyi yaparak güzel yurdumuzu kötü politikacılardan kurtardınız. Demokrat Parti kötü idâresiyle zaten bunu hak etmişti. Ben çok hastayım. Beni zindandan kurtarabilirsiniz. Esâsen nâmusum, şerefim üzerine yemin ederim ki, serbest kaldıktan sonra hayâtımın sonuna kadar politika ile ilgili hiçbir yazı yazmayacağım. Siz büyüklük gösterip de beni af edin, beni kurtarın, dâima sizlerin emrinde olacağım.”
Bu mektup 15 Eylül 1968 tarihli Ekspres gazetesinde yayımlanmıştır.
Necip Fazıl, demokrasiye dönülünce, Gürsel’e verdiği sözü tutmadı, politikayla ilgili yazdı da yazdı. Bir de “Benim Gözümde Menderes” diye bir kitap yazdı.
12 Eylül ihtilali olunca, yine ustaca döndü NFK,* Büyük Doğu’nun kapağına Demirel, Ecevit, Türkeş ve Erbakan’ın fotoğrafını koydu, üstüne bir çarpı çekip* “Bir çapraz çizgi ile çözüldü muadele (denklem)”* dedi.Kumarbaz NFK’nın* “Eğer gaye Türklükse, mutlaka bilmek lazımdır ki, Türk Müslüman olduktan sonra Türktür”* sözüne balıklama atlayan milliyetçiler var hâlâ. Oysa bu kişinin milliyetçiliği “Tavus Kuşu”* milliyetçiliğidir. Kendi kaleminden okuyalım bu ilginç milliyetçiliği, okuyalım da isteyen “Tavus Kuşu Milliyetçisi” olsun, isteyen Atsız, Akçura, Atatürk gibi kıl ayıpsız Türk Milliyetçisi:* “Her tavus kuşu mutlaka bir yumurtadan çıkar ve tavus yumurtasından her çıkan, mutlaka tavus kuşudur; öyle amma, gaye, tavus yumurtasından çıkmış olmak değil, tavus kuşu olmaktır... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde mânası!
Tavus kuşu, sebepte değil, neticede tavus kuşudur; bu bakımdan tavus kuşunun şahsiyeti, geriye doğru mânâsız ve değersiz yumurta kırıklarında değil, ileriye doğru müstesna bir renk ve çizgi heyetindedir... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde ruhu!..
İsterse karga veya devekuşu yumurtasından çıkmış olsun, neticede bütün şartlariyle tavus kuşu olabilen her varlık, tavus kuşunun bütün hakkına maliktir... İşte milliyetçiliğimizin tek ve kesafetli bir misal içinde kıymet ölçüsü!”
*
 
Cumhuriyet Dersim'de 50000 insanı katletmiş miş!
Yalan at da biraz akla ve mantığa sığsın!
Tarihçi Sinan Meydan ''Dersim yalanları ve gerçekler'' başlığı altındaki makalesinde bu yalanı bakınız nasıl belgeliyor:
''1935 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 101.099 kişidir.
1940 genel nüfus sayımına göre Tunceli (Dersim) nüfusu 94.636 kişidir.
Bu rakamlardan çıkan sonuç şudur:
1935 ile 1940 nüfus sayımları arasında Tunceli (Dersim)'de azalan toplam nüfus 6.463 kişidir. Bunun 5000 ile 7000'i de Batıya sürüldüğüne göre geriye en fazla 1500 kişi civarında bir kayıp nüfus kalmaktadır.''


Diyeceksiniz ki Müslüman adam yalan söylemez...
Bu adam gerçek bir Müslüman olsa gidip görmediği bilgi ve belge toplamadığı isyanı sırf Cumhuriyete düşmanlık yapacağım diyerekten neden yalana baş vurma gereği duysun..
Demek ki bu şahsın Müslümanlığı kendi deyimiyle ''Tavuş Kuşu milliyetçiliği'' misaliymiş..
 
Atatürk içki içince ouuvvv
Fazıl kumar oynayınca auuvvv



bu ileti fiskos masamdan Tapatalk kullanılarak gönderildi
 
necip fazıl islam alimi islam önderi değil şair yazar cumhuriyetten sonra insanlarda dini açlık çoğalmış din hakkında kim yazar çizerse peşinden gitmişler necip fazıl hakkında çok şeyler öğrendim namaz kılmıyor oruç tutmuyor evet kumarbaz yani yazdığıyla yaşayışı hiçbirini tutmuyor ama müslüman günah işleyen dinden çıkmaz
 
necip fazılı eleştirenlerin hayatına baksak ya onun gibi namaz kılmıyor içkici yada kumarbaz belki de müslüman değil
 
Adam bildiğin dansöz gibi kıvırıyor lan kıçı kırık üstad denilen zatı savunacağım diye.

Yavrum sen yine de savunduğun dinin gereği bilmediğin etmediğin tanımadığın insanlar hakkında böyle atıp tutma; zira ahirette hesabını zor verirsin.

Sözüm ona müslümanmış (!)

bu ileti fiskos masamdan Tapatalk kullanılarak gönderildi
 
Müslüman olmak demek insan olmak demektir.
Necip Fazıl'ın kalemi kıvrak ve dili keskin eşine ender rastlanır bir yazardır. Ama kendisine yakıştırdığı gibi bir dava adamı değildir.
 
Buyuk ustad. Herkes gibi seven ve sevmeyeni var.

Erbakanda tas yagmuruna tutulurdu.

Sikinti yok.
 
Zamanının büyük tövbekarlarındandır .. Türk edebiyatının gelmiş geçmiş en yetenekli kalemidir şairidir üstadıdır ..
 
Her iktidar kendisinden icazet alan, boyun eğen, onun emirlerini yerine getiren ve onun istediği gibi "sanat" üreten yazar/çizerlere ihtiyaç duyar. Bu günümüzde de böyle ve geçmişte de böyleydi. Ve bu açıdan bakıldığında Necip Fazıl Adnan Menderes'in maaşa bağladığı ve para için kalemini kiralattığı bir meczuptan başkası değildir. Hayır yani, adam açık açık yalvarıyor, yakarıyor para için. Kendi el yazısıyla yazmış olduğu mektuplar ortadayken hala ne anlatılmaya çalışılıyor anlamış değilim.
İdeolojik açıdan size hizmet ederim diye aleni bir şekilde ifade ediyor durumu. Bakın mesela başka bir mektubundan:

"Reklam ve sair ihtiyaçlarım için 10 bin lira lütfedilirse... Ayda 6 bin lire tahsis olunursa... Akis, Kim, Form gibi mecmuacıklarla bütün muhalefet matbuatını saf fikirle çürütücü, muazzam bir içtimai ve edebi, ideoloji, bina edici kaalara ve yüreklere nüfuz edici bir mecmua kuracağıma emin olunabilir. Bu da olmazsa tam altı aydır bir tek yardım görmeyen beni vazife günüme kadar her ay muayyen ve mukarrer bir mikyas altında kurmaktan ve göz yaşları içende yalnız ibadet ve mücerret eserler kaleme almaya terk etmekten başka iş kalmaz."

Bir de şu mektubu gerçekten ne kadar sefil bir karaktere sahip olduğunu gözler önüne seriyor:

"Ben hastayım. Şekerliyim. Ayrıca çıldırmak üzereyim. Bütün hastane halime acıyor. Bu vaziyette emrin uzaması benim ölüme ve cinnete terk edilmem demektir. Başıma bir hal gelecek olursa Allah'a, Türk Milletine ve "Allah bir" diyenlere karşı hesap nasıl verecektir. Kadiri mutlakın üzerine yemin ederim ki yalan söylemiyorum, mübelağa etmiyorum, rol oynamıyorum, edebiyat yapmıyorum."
 
Geri