Olayı siyasete döndürmeyin diyenler var ya; insani görevimiz olarak orada canı çekilen her insan için üzülüyorsak bu olayların bir daha yaşanmaması için yürümek, protesto etmek, yanlış olanları söylemek yani ihmalkarlıkları dile getirmek ve bir daha bunların yaşanmaması için mücadele etmek de siyasi bir girişimdir. Hem insanlığımızı hem de siyasi tavrımızı dengeleyemiyorsak kusura bakmayın sıkıntı sizde. Bir kere asgari ücrette insanlık dışı şartlarda çalışıyor bu insanlar. Paradan başka hiçbir şeye değer vermeyen sermaye babaları emeği bir meta olarak görüyor. Daha az para daha çok emek. Çıkarılan yasalar, uygulanan politikalar sendikalaşmayı yok etti. Dini peşkeş çekip bu halkın başına gelen herşeyi takdiri ilahi deyip olan biten herşeye alıştıranlar da onlar değil mi? Dini tekeline alıp cebini dolduranlar, halkı emeği sömürenler, önergeye red cevabı verenler yine bunlar değil mi? İş kazası değil, bu iş cinayeti. Sen çıkarların doğrultusunda zengini daha da zengin etmek için ihmalkarlıkları görmezden geliyorsan, insanın hakkının sömürülmesine ve insan dışı bir ortamda çalışmaya bu emekçilere hak görüyorsan bu tam da siyasi bir tepkidir. Ben de siyasi tepkimi yaparım, buna sebep olanlardan da nice canın hesabını sorarım.
Üzüldük millet olarak. Birileri birilerinden daha çok üzülmedi. Ama bu üzüntümüz çözüm üretmememizi engellememeli. Hala binlerce işçi var yerin dibinde ekmek parası kazanabilmek için yarın işe gidecek. Maden işçileri öldü bitti değil, daha binlercesi hergün bu korkuyla çocuklarının karınlarını doyurabilmek için o cehenneme inecek. Çözüm üretmeyip evimize kapandığımız müddetçe daha çok çocuk babasının tabutu başında hayallerine veda edecek. Daha çok kadın hayatının baharında insan olmanın başlı başlına zor olduğu bu ülkede ev geçindirmeye, yalnız kalmaya mahkum olacak. Daha çok ana baba çocuğunun tabutuna kapanacak.
Ben ne annemi kaybettim ne de babamı. Düşüncesi bile acı veriyor. Küçüklükten kalma bir şey olsa gerek annem veya babamı kaybettiğimi düşündüğümde kendimi balkonda sallanırken buluyorum. Sanki onlarsız hayat olmazmış gibi. Dün kavruldum. Bu düşüncemle onların binde bir acısını çekemezken bile kavruldum. Fotoğraflara bakamadım, babamı gördüm. Abimi gördüm. Eşimi gördüm. Çocuğumu gördüm. Çektiğim üzüntü sadece bir yanılsamaydı. Benim abim babam eşim çocuğum değillerdi. Bir yabancıydılar ve içim çekildi. Acıyı anlamaya çalıştım ama bu kadarına yetti. Anlayamadığım anda ağlamanın faydasız olduğunu görüp bağırdım çağırdım küfrettim. Çaresizdim.
Buna bir son vermeli. Yitip giden canlara, eriyip giden hayatlara bir son vermeli. Ve bu son evde verilmiyor arkadaşım. Bu son sokakta, bu son umudunda, bu son haykırışında bu son iradende.
Hani gıcır takım elbisesiyle bakan üstü başı toz içinde delinmiş çoraplarıyla çıkan cesetlere ve yaralılara öyle uzaktan bakıyor ya. Devlet işte bu, iktidar işte bu. Bize dokunmuyor, kibiriyle uzaktan ezilmişliğe öylece bakıyor.
Güzel günlere göreceğimize hep inandım. Ama bazen sendeliyor işte, sendeliyor da yere çakılıyor. Bazen güç yetmiyor, tırnaklarım her defasında yere çakılan umudumu sıyırıp gökyüzüne fırlatmaktan kırıldı. Yenilerinin çıkmasını bekliyorum. Yenileri çıksın tırnağımla yerden sökeceğim umutlarım olacağı gibi gökyüzünden çekip alacağım pislikleriniz var.
Sahi neden ağaçlar bu kadar yeşil gökyüzü bu kadar mavi iken dünya bu kadar kararmış olabiliyor?