Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
TASAVVUF ALEMİNİN HALLERİ

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî buyuruyor ki:
"Vâridât-ı ilâhiyyenin hepsi, âdet-i ilâhiyye içinde hâsıl olmaktadır. Yâni, Allah, her şeyi bir sebeb altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimyâ ve biyoloji yasaları diyoruz. Bir iş yapmamız ve bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lâzımdır. Meselâ, buğday hâsıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lâzımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allah'ın bu âdeti içinde meydana gelmektedir.

Allah sevdiği insanlara, iyilik, ikrâm olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için, bunlara, âdetini bozarak, sebepsiz şeyler yaratıyor. Meselâ: Peygamberlerden âdet-i ilâhiyye dışında ve kudret-i ilâhiyye içinde meydâna gelen şeylere "mûcize" denir. Peygamberlerin ümmetlerinin evliyâsında âdet dışı meydana gelen şeylere "kerâmet" denir. İbn-i Âbidîn mürtedleri anlatırken diyor ki: "Mu'tezile ve Vehhâbîler, kerâmete inanmadılar. İmâmü'l-Haremeyn ve İmâm-ı Ömer Nesefî ve birçok âlimler (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn), kerâmetin câiz olduğunu isbât etmişlerdir." Evliyânın kerâmet göstermeleri lâzım değildir. Ümmet arasında, velî olmayanlardan meydana gelen âdet dışı şeylere "firâset" denir.Fâsıklardan, günâhı çok olanlardan zuhûr ederse"İstidrâc" denir ki, derece derece, kıymetini indirmek demektir.Kafirlerden zuhûr edenlere ise "sihr" yâni "büyü" denir.

MÛCİZE : Allah'ın, peygamberlerine, peygamberliklerini isbât etmeleri için ihsân ettiği ve onların isteği ile yarattığı hârikulâde yâni âdet dışı, olağanüstü hâllere ise mûcize denilir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir şeyin mûcize sayılabilmesi için şu şartların gerekli olduğunu beyân buyurmuştur: Allah, o şeyi mutâd, alışılmış sebepler dışında yaratmış olmalıdır. Harikulâde, olağanüstü olmalıdır. Nebi olduğunu söyleyen kimsenin istediği zaman hâsıl olmalıdır. Peygamberlerin isteklerine uygun olmalıdır. İsteyip de hâsıl olan mûcize kendisini yalanlamamalıdır. Mûcize, Nebi olduğunu söylemeden önce hâsıl olmamalıdır. Bir peygamberin ümmetinden meydana gelen hârikulâde hâller, (aslında) o peygamberin mûcizesidir.
Ahmed Fârûkî Serhendî'nin ifâde ettiğine göre: Allah, her peygambere kendi zamanlarında önemli kabûl edilen hususlarla ilgili mûcize ihsân etmiştir. Mûsâ aleyhisselâm zamânında sihirbazlık yaygındı. Allah Mûsâ aleyhisselâma asâ mûcizesini ihsân etti. Mûsâ aleyhisselâmın asâsı, büyük yılan olup sihirbazların sihir âletlerini yuttu. Böylece sihirbazlar, bunun insan gücünün üstünde olduğunu anlayarak hemen îmân ettiler. Îsâ aleyhisselâmın zamânında tıb ileri gitmişti. Tabîbler başarılarıyla öğünürlerdi. Allah, Îsâ aleyhisselâma ölüleri diriltme, anadan kör doğanların gözlerinin açılması gibi mûcizeleri ihsân etti. Tabîbler âciz kaldılar. Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm zamânında ise; Arabistan Yarımadasında şâirlik ve belâgat sanatı en yüksek dereceye ulaşmıştı. Şâirler yazıp okudukları şiirlerle birbirlerine öğünürlerdi. Bu şekilde öğünmek sadece şâirde değil, mensûb olduğu kabîle için de bir öğünme vesîlesi idi. Allah, Rasûlullah efendimize en büyük mûcize olarak Kur'ân-ı kerîmi gönderdi. Kur'ân-ı kerîmin îcâzı, eşsizliği karşısında şâirler âciz kaldılar. Bir kısmı Allah kelâmı olduğunu inkâr edip, kâfir olarak öldüler. Bir kısmı ise, Allah kelâmı olduğunu anlayarak müslüman oldular.

Kudüs ve Mescid-i Aksâ
Büyük âlim Abdülganî Nablüsî'nin de belirttiği gibi, Allah'ın âdetinin ve kânunlarının dışında yarattığı mûcizelerin meydana gelmesi için, peygamberlerin aleyhimüsselâm diri olması şart değildir. Öldükten sonra da, Allah onlara mûcize ihsân eder. Harputlu İshâk Efendinin dediği gibi, Resûlullah'ın, sallallahü aleyhi ve sellem mûcizeleri binden fazla olup, bâzıları şunlardır: Mîrâc mûcizesi, Şakk-ı kamer mûcizesi (ayın ikiye bölünmesi), mübârek parmaklarından su fışkırma mûcizesi, Kâbe-i muazzama içindeki putların, mübârek parmağının işâreti ile yüz üstü düşmesi mûcizesi, ölülerin diriltilmesi mûcizesi, yaralılara ve hastalara şifâ verme mûcizesi.

İRHAS : Nebi olacak bir zâttan, nebi olduğu bildirilmeden önce meydana gelen ve peygamberliğine müjde olan âdet dışı yâni hârikulâde (olağanüstü) hâllere, işlere irhâs denir. Îsâ aleyhisselâmın beşikte konuşması, kuru ağaçtan tâze hurma isteyince, eline hurma gelmesi, Muhammed aleyhisselâmın, çocuk iken, göğsünün yarılması, ağaçların, taşların kendisine selâm vermeleri gibi hâlleri hep irhâstı (çoğulu irhâsâttır).

KERÂMET : Hangi peygamberin ümmetinden olursa olsun, velîlerden âdet dışı yâni fizik, kimyâ ve fizyoloji kânunları dışında meydana gelen şeyler, hâdiseler, üstünlükler kerâmet diye isimlendirilir. Allâme Ahmed Hamevî'nin dediği gibi, Allah, sevdiği kullarına kerâmetler ihsân eder. Velîler, kerâmetlerini saklarlar. Kimsenin duymasını istemezler.
İmâm-ı Rabbânî; "Kerâmet haktır. Şirkten yâni Allah’a ortak koşmaktan, kaçıp kurtulmak, mârifete kavuşmak, kendini yok bilmek kerâmettir." demektedir.
Abdülganî Nablüsî ise; "Kendisine kerâmet hâsıl olan velî, bu kerâmetin yalnız Allah'ın dileği ve kudreti ile yaratıldığını, kendi dileğinin ve kudretinin hiç bir tesiri olmadığını bilmektedir." demiştir.

KEŞF : Lügatte açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak, kapalı şeyin yüzünden örtüyü kaldırmak mânâlarına gelen keşf kelimesi, evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalplerine gelen ilhâm yoluyla bilmeleri demektir. Abdülganî Nablüsî, evliyâya hâsıl olan keşiflerin ve herkesin gördüğü rüyâların, bir şeyin misâlinin, benzerinin hayâl aynasında görünmesi olduğunu, uykuda iken olursa, rüyâ dendiğini, uyanık iken olunca keşf olarak isimlendirildiğini ifâde etmiş, hayâl aynası ne kadar çok saf, temiz ise, keşf ve rüyânın o kadar doğru ve güvenilir olacağını belirtmiştir.
İmâm-ı Rabbânî, evliyânın keşfinde hatâ etmesi, yanılmasının, müctehidlerin ictihâdda yanılması gibi olduğunu, bunun kusûr sayılmayacağını, bundan dolayı evliyâya dil uzatılamayacağını, belki hatâ edene de bir sevâb verileceğini belirtmiş, bundan sonra şöyle demiştir: "Yalnız şu kadar fark vardır ki, müctehidlere (dinde söz sâhibi âlimlere) uyanlara da, onların mezheplerinde bulunanlara da, hatâlı işlere de sevâb verilir. Evliyânın yanlış keşiflerine uyanlara, sevâb verilmez. Çünkü ilhâm ve keşif, ancak sâhibi için seneddir, başkalarına sened olmaz. Müctehidin sözü ise mezhebinde bulunan herkes için seneddir.
Tasavvuf büyüklerinin kalplerine gelen ilhamlar, keşifler, ahkâm-ı şer'iyye için sened ve vesîka olamaz. Keşiflerin, ilhâmların doğru olup olmadığı, şerîate (İslâmiyete) uygun olup olmamaları ile anlaşılır. Tasavvufun, vilâyetin yüksek tabakalarında bulunan evliyâ da, ilmi olmayan, aşağı derecelerdeki müslümanlar gibi, bir müctehide tâbi olmak mecbûriyetindedir. Bayezîd-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdâdî, Celâleddîn-i Rûmî ve Muhyiddîn ibni Arabî gibi evliyâ, herkes gibi, bir mezhebe tâbi olarak yükselmişlerdir. Ahkâm-ı İslâmiyyeye yapışmak, bir ağaç dikmek gibidir. Evliyâya hâsıl olan ilimler, mârifetler, keşifler, tecellîler, aşk-ı ilâhî ve muhabbet-i zâtiyye, bu ağacın meyveleri gibidir. Evet, ağaç dikmekten maksad, meyve elde etmektir. Fakat, meyve kazanmak için ağaç dikmek şarttır. Yâni, îmân olmazsa ve ahkâm-ı şer'iyye yapılmazsa, tasavvuf ve evliyâlık hâsıl olamaz.

FÎRASET : Sözlükte görüş, zan ve idrâkta (anlamakta), tecrübe ve delîller vâsıtasıyla dikkatle bakıp isâbet etmek mânâsına gelen firâset bir terim olarak peygamberlerin ümmetleri arasında, evliyâ olmayan kimselerden meydâna gelen âdet hârici şeyler, dıştan içi anlama, yüzünden okuma demektir. İmâm-ı Tirmizî ve İmâm-ı Taberânî'nin (r.aleyhimâ) kitaplarında geçen bir hadîs-i şerîfte; "Müminin firâsetinden korkunuz. Zîrâ o, Allah'ın nûru ile bakar." buyrulmuştur. HâceAbdullah Ensârî'nin beyânına göre, firâset iki türlüdür. Birincisi, mârifet sâhiplerinin (Allah’ı tanıyanların) firâseti olup, talebenin kâbiliyetini keşf etmek, anlamak, Allah'ın evliyâsını tanımaktır. İkincisi, riyâzet (nefsin istediklerini yapmamak) çeken, açlıkla nefislerini parlatanların firâseti olup, mahlûklara âit gizli şeyleri bilmektir. Kıymetli olan, mârifet sâhiplerinin, Allah adamlarının firâsetine inanıp bağlanmaktır.
Şâh Şücâ Kirmânî harama bakmaktan gözünü muhâfaza edenin, kendini nefsin arzularına kapılmaktan koruyanın, sünnete uyarak zâhirini, dışını süsleyenin, helâl lokma yemeyi alışkanlık edinenin firâseti şaşmaz demiştir.
İmâm-ı Rabbânî, firâset, sâlih kimseleri temyiz ve teşhis etmek, bulup ayırmaktır demiş; Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ise, firâsetin, îmân kuvvetinden doğduğunu kimin îmânı daha kuvvetli ise firâsetinin o nisbette keskin, şiddetli, isâbetli ve doğru olduğunu belirtmiştir.

BASÎRET : Eşyânın hakîkatini, iç yüzünü gören, anlayan kalp gözüne basîret dendiği gibi, kalp gözü ile görme, anlama ve firâset de basîret diye isimlendirilir. İmâm-ı Kuşeyrî; "Allah, müminlere bir takım basîretler ve nûrlar lutfeylemiştir (vermiştir). Onlar bu sâyede firâsette bulunurlar. Rasûlullah efendimizin; "Mümin, Allah'ın nûru ile nazar eder." hadîs-i şerîfi bu mânâda anlaşılmalıdır" demiştir. Deylemî'nin zikrettiği bir hadîs-i şerîfte; "Gözü âmâ (görmeyen) kimse kör değildir. Asıl âmâ, basîreti kör olan kişidir." buyrulmuştur.
Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: "Biz (dünyâyı isteyenlerin de, âhireti isteyenlerin de) her birine, kısmet ettiğimiz rızkı veririz. Bu Rabbinin atiyyelerindendir. Rabbinin atiyyesi, ihsânı, (dünyâda, mümin ve kâfir hiç kimseden) men edilmemiştir." (İsrâ sûresi: 20)

KEMAL : İyilikler, fazîletler, ahlâk ve huy güzellikleri, olgunluklar demek olan kemâlât, nübüvvet kemâlâtı ve vilâyet kemâlâtı olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır: Kemâlât-ı nübüvvet: Peygamberliğe ait üstünlükler olup, çok yüksek evliyâlık makamlarından biridir. Şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdî demiştir ki: "Bir müslüman, Allah'ın ihsânı ile, İslâmiyetin hakîkatine kavuşur, İslâm-ı hakîkî ile şereflenirse, peygamberlere tam uymakla, o büyüklere vâris olarak kemâlât-ı nübüvvet makâmına kavuşabilir. O yüksek derecenin nîmetlerini bol bol elde edebilir.
İmâm-ı Rabbânî; "Velâyetin, velîliğin iki parçası olan tarîkat ve hakîkat, şerîatin hakîkatini ele geçirebilmek için ve kemâlât-ı nübüvvete kavuşabilmek için iki şart gibidir." demiştir.
Evliyâlık makamlarından biri olan kemâlât-ı vilâyete gelince, bu konuda İmâm-ı Rabbânî; "Kemâlât-ı nübüvet (peygamberlik kemâlâtı), kemâlât-ı vilâyetten çok üstündür. Kemâlât-ı vilâyetteki ilerleme, kemâlât-ı nübüvvetteki ilerlemenin bir sûreti, görünüşüdür." demektedir. Şeyh Şihâbüddîn ise; "Şerîatin sûreti, kemâlât-ı vilâyet meyvelerini meydana getiren mübârek bir ağaç olduğu gibi, nübüvvet kemâlleri de mübârek bir ağaç gibi olan şerîatin hakîkatinin meyveleridir, demiştir.

İSTİDRÂC : Fâsıkların (günahkârların), bilinmeyen bâzı şeyleri haber vermeleri, âdet üstü hârikulâde hâdiseler göstermeleridir. Allah, her şeyi bir sebeb altında yaratmaktadır. Allah, sevdiği insanlara, iyilik ve ikrâm olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için, bunlara âdetini bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor. Bunlar kâfirlerden, fâsıklardan, günâhı çok olanlardan zuhûr ederse, istidrâc denir ki, derece derece kıymetini indirmek demektir.
İmâm-ı Rabbânî, "Bir kimse, peygamberlere tâbi olmadan doğru yolda yürümek isterse, muhakkak eğri yola sapar. Eğer eline bir şeyler geçerse, istidraçtır. Sonu zarar ve ziyândır." demektedir.

SİHİR : Tabîat kuvvetleri, fizik, kimyâ ve biyoloji kanunları dışında gizli sebepler kullanarak, garip şeyleri yapmayı sağlayan işe, müslüman olmayanlardan ortaya çıkan âdet dışı şeylere, büyüye sihir denir. El-Hadîkat-ün-Nediyye'de zikredilen bir hadîs-i şerîfte, Rasûlullah efendimiz şöyle buyurmuştur: "...Kâhinlik yapan ve kâhine giden ve sihir, büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir. Kur'ân-ı kerîme inanmamıştır." İhyâ'da geçen diğer bir hadîs-i şerîfte ise; "Müslüman, büyü yapmaz. (Allah saklasın) îmânı gittikten sonra, büyüsü tesir eder." buyrulmuştur.
Abdülhakîm Arvâsî, büyünün insanları hasta yaptığını, sevgi veya muhabbetsizliğe sebeb olduğunu, yâni cesede ve rûha tesir ettiğini, kadın ve çocuklara tesirinin daha çok olduğunu belirtmiştir.
İmâm-ı Nevevî, sihir yaparken küfre sebeb olan kelime veya iş olursa küfürdür; böyle kelime veya iş bulunmazsa, büyük günâhtır demiştir.
İmâm-ı Rabbânî, sihrin tesirinin kat'î olmadığını, ilâcın tesiri gibi olup, Allah'ın, isterse yaratacağını, istemezse, hiç tesir ettirmeyeceğini ifâde etmiştir.

KEHANET : Gaybın sır ve hallerini bilirim iddiâsında bulunmaya, kâhinliğe Kehânet denir. Berîka'da zikredilen bir hadîs-i şerîfte; "Hased, nemîme (insanlar arasında söz taşımak) ve kehânet sâhipleri, benden değildir." buyrulmuştur.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, kâhinlere, falcılara inanmamalı, bilinmeyen şeyleri onlara sormamalı, onlar gaybı bilir sanmamalıdır, deyip, gaybı ancak, Allah ve O'nun bildirdiklerinin bileceğini ifâde etmiştir.Muhammed Mâsum Fârûkî ise şöyle demiştir: "Hakîkî mümin, batıl inançlara inanmaz, sihir, uğursuzluk, fal, efsûn, Kur'ân-ı kerîmden başka şeyle yazılı muska, mâvi boncuk, kehanet ve benzeri şeylere, bunların muhakkak iş yapacaklarına, mezârlara mum dikmeye, tel ve iplik bağlamaya îtibâr etmez ve kerâmet sâhibi olduğunu söyleyen sahtekârlara inanmaz."

MEKR :Mekr, bir kimseye, hiç beklemediği, ummadığı yerden hîle yapmak, tuzak kurmak sûretiyle zarar vermeye çalışmak, istidrâc yâni Allah'ın, bir kimseye bir müddete kadar, devamlı olarak hakkında hayırlı olmayan nîmetler verip, onun da bunu Allah'ın bir lütfu ve ihsânı, tuttuğu yolun kendisi için iyi olduğunu zannederek aldandığı, gururlandığı, gaflette bulunduğu, taşkınlık yaptığı ve günahlara daha da daldığı bir sırada, Allah'ın onu âniden azâbı ile yakalayıvermesi; Allah'ın, mekr yapanların mekrini kendilerine çevirmesi, mekrlerine karşılık onları cezâlandırması, kötülüklerini, kurdukları tuzakları bozması mânâlarına gelir.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyruluyor: "Allah'ın mekrinden emîn mi oldular? Hüsrâna uğrayanlardan (küfür yâni îmansızlık ve günâhlar sebebi ile, ibret almamak ve tefekkürü terk etmek sûretiyle zararda olanlardan) başkası Allah'ın mekrinden emîn olmaz." (A'râf sûresi: 99)
Hazret-i Ali, şükrünü yerine getirmediği halde kendisine çok dünyâlık, mal, mülk v.s. verilen, bunların kendisi için Allah'ın mekri olduğunu bilmeyen kimsenin aklında bozukluk vardır demiştir.
Şeyhülislâm Ahmed ibni Kemâl Paşa ise şunları söylemiştir: "İnsanın, işine göre ömrü ve rızkı değişir, iyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Böylece Allah, birine, ölümüne yakın iyi işler yaptırıp, son nefeste îman ile gönderir. Başka birine kötü amel işletip, îmânsız gönderir. Bunun için, Rasûlullah efendimiz her zaman; "Allahümme yâ Mukallib-el-kulûb, sebbit kalbî alâ dînike." duâsını okurdu (ki, ey büyük Allah'ım! Kalpleri iyiden kötüye kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dîninde sâbit kıl, yâni dîninden döndürme, ayırma! demektir). Eshâb-ı kirâm (r.anhüm) bunu işitince; "Ya Resûlallah! Sen de kalbinin dönmesinden, korkuyor musun?" dediklerinde; "Allah'ın mekrinden beni kim emin eder? (bana kim garanti, güven verebilir?)." buyurdu. Çünkü, hadîs-i kudsîde; "İnsanların kalpleri, Rahmân'ın kudretindedir. Kalpleri, dilediği gibi çevirir." buyrulmuştur. Yâni Celâl ve Cemâl sıfatları ile, kötüye ve iyiye çevirir.
Senâullah Dehlevî, bu konuda şöyle demektedir: "Allah’dan yüz çeviren birçok kimsenin, dünyâ nîmetleri içinde yaşadığı görülüp, mahrûm kalmadıkları zan olunuyorsa da, bunlara dünyâ için çalışmalarının karşılığını vermektedir. Yalnız dünyâ için çalışanlara verdiği dünyâlıklar, hakîkatte azâb ve felaket tohumlarıdır. Allah'ın mekridir. Nitekim, Mü'minûn sûresin 55 ve 56. âyetlerinde meâlen; "Kâfirler, mal ve çok evlâd gibi dünyâlıkları verdiğimiz için, kendilerine iyilik mi ediyoruz, yardım mı ediyoruz sanıyorlar? Peygamberime inanmadıkları ve dîn-i İslâmı beğenmedikleri için, onlara mükâfât mı ediyoruz, diyorlar? Hayır öyle değildir. Aldanıyorlar. Bunların nîmet olmayıp, musîbet olduğunu anlamıyorlar." buyruldu. Kalplerini, Hak teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyâlıklar, hep haraplıktır, felâkettir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir.
Yine büyük âlim Senâullah Dehlevî ve Tefsîr-i Kebîr sâhibi Fahrüddîn Râzî, Allah'ın mekri ile insanların mekrleri arasında fark olduğunu belirtip, insanların mekrinde, başkasına kötülük ve zarar vermek esastır. Mekr-i ilâhî böyle değildir; Allah'ın mekri, mekr yapanların mekrini bozmak, mekrlerine karşı onları cezâlandırmak sûretiyle herkese hayır, iyilik olduğu gibi, onlara hadlerini ve mekr yapmanın fenalığını bildirmek ve bazılarının tövbelerine sebeb olmak bakımındandır. Bunda mekr yapanların bizzat kendileri için de hayır ve hikmet vardır, demişlerdir. Şunu da ifâde etmişlerdir: Allah mekr yapanların mekrine, onların beklemedikleri, ummadıkları bir şekilde mukâbele ettiği, karşılık verdiği, bozduğu, gaflet hâlinde iken onları ansızın yakaladığı için, Allah'ın bu fiiline mekr denilmiştir. Yoksa Allah’a doğrudan mekr isnâd edilmez, mâkir (mekir yapan) denilemez. İnsanların mekri ile lafız (söz) bakımından bir benzerlik vardır.

AYET : Bir de sözlükte, alâmet, işâret, mûcize, ibret mânâsında kullanılan âyet kelimesi vardır. Bu kelime, Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren alâmet, ibret, işâret, mûcize mânâsını da ihtivâ eder. Kur'ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyrulmaktadır: "(Hakîkati) bilmeyenler (veya bilip de bilmez gözükenler), ne olur, Allah bizimle (senin hak Rasûl olduğuna dâir) söyleşse, konuşsa, yâhut (bu hususta) bize bir âyet (mûcize) gelse dediler. Onlardan evvelkiler de, tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişdi. Kalpleri birbirine ne kadar da benzemiş. Bu hakîkatleri iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık göstermişizdir." (Bekara sûresi: 118)
Mü'mîn sûresinin 13. âyet-i kerîmesinde ise, Allah meâlen şöyle buyurmuştur:
"Size, (varlığına ve birliğine delâlet eden) âyetlerini (mûcizelerini) gösteren, size gökten rızık indiren O'dur. Bu âyetlerden, Allah’a inananlardan başkası ibret almaz."

BURHAN : Bir dâvâyı(sözü) isbât eden kesin delile, kendisi bilinince, başkası da bilinen şeye burhân adı da verilir.

BEYYİNE :Bir de delil, sened, burhân, şâhid, mûcize mânâlarında kullanılan beyyine kelimesi vardır. Kur'ân-ı kerîmde A'râf sûresinin 73. âyetinde meâlen buyruldu ki:
"Semûd (kavmine de) kardeşleri Sâlih'i gönderdik. O, kavmine şöyle dedi: "Allah’a ibâdet ve itâat edin. O'ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur. İşte size, Rabbinizden açık bir beyyine geldi. Allah'ın şu dişi devesi, size peygamberliğimi isbât eden bir beyyine ve alâmettir. Onu bırakın, Allah'ın arzında otlasın. Ona bir fenâlıkla dokunmayın ki, sonra acıklı bir azâba uğrarsınız."

ATIYYE : Ebü'l-Abbâs Mürsî; "Peygamberler, ümmetleri için atıyyedir (ihsân, lütuf, bağıştır). Fakat Resûl-i ekrem efendimiz hediyedir. Hediye ile atıyye arasında fark vardır. Atıyye muhtaçlara, hediye ise sevilenlere verilir." demiştir. Hediye, bağış, Allah'ın ihsânı mânâsına gelen bir kelime daha vardır ki o da mevhibedir.
 
Tedrisatı Ahlâkiye



1. Yalan söylememek


İslam dininde en büyük ve çirkin günah, yalancı olmak ve yalan söylemektir. İslâmiyet, iki durumun dışında yalanı şiddetle reddetmiştir. Çün** kü yalan, her kötülüğün kaynağıdır. Ayrıca kişiyi ve toplumu alçaltan en çirkin bir niceliktir.

Yalan, ahlâksızlığa sebep olur. Kişiyi çirkin ve dolayısıyla toplumu, öncelikle kişiliğinden uzaklaştırır, alçaltır.

Kişiyi ve toplumu sahtekâr eder.

Sahtekâr bir toplum ise dünyada iken ölmüş, varlığını yitirmiş demektir. En kötüsü de yalanı ihtiyat (alışkanlık) haline getirmektedir.

“Yalancının mumu yatsıya kadar yanar”. Bir insanın adı bir kere yalancıya çıkarsa, artık ona hiç kimse inanmaz onu sevmez. Doğru sözünden de şüphe edilir. Kimsenin ona itimadı kalmaz. Dolayısıyla o kişi, toplum dışı kalır. Hiçbir yerde saygı ve sevgi görmez.

Tanrı Kur’an’da;

“Lime tekulune mâlâ tef’alun – Yapmadığınızı söylemeyin”.(Saf-2).



buyurmak suretiyle yalan söz söylemeyi kesin olarak men (yasak) etmiştir.

Demek ki Tanrı, insanın yapmadığını söylemesini; yani olmamış bir şeyi olmuş gibi göstermeyi reddetmektedir.

Yalan bütün kötülüklerin kaynağıdır. İslâmiyet, yalancılıkla bağ- daşmaz. Tanrı,

“Ülâikehümüssadikûn – Doğrular onlardır.” (Hucurat-15)

Buyurmaktadır.

Yalana, iki durumda müsâde edilmiştir. Birincisi Harp’te. Bir de aile arasında-yuvanın bozulmaması için müsâde edilmiştir. Basit yalanlar vardır. Bir de kasıtlı ve menfaat için veya korkudan dolayı yalanlar vardır. Kasıtlı ve menfaat (çıkar) icabı söylenen yalanların affı yoktur. Hele yalancı şahitlik doğrudan doğruya mel’unluktur. Tanrı ona, lanet eder. (1)

Yalan yere yemin etmek, çok tehlikelidir. Tanrı’nın gazabını üstüne çeker. En büyük yemin “Vallah” demektir. Çünkü Vallah, “Tanrı adına yemin ederim” demektir.

Bir de kur’an’da Tanrı kâziplere (yalanlayalanlara) lânet etmiştir Bu, yalan söz söyleyenlere ait değildir.

Tanrı’nın lânet ettiği yalancı kimseler; Peygamberleri, Tanrı’nın Dinini, Vahyi (Tanrı sözünü), Kutsal Kitapları yalanlayanlara aittir. Yani “Din yalan, Peygamberler yalan söylemektedirler; Tanrı’dan kendilerine Vahiy-Melek gelmemektedir” Diyen, Hak’kı (gerçeği) yalan sayanlardır.

“Fema yükezzibüke ba’dü biddin – Din geldikten sonra, Seni ya Muhammed! Seni nasıl yalanlayabilirler?!...” (Tin-7).

Âyeti ile de Tanrı’nın lânet ettiği kâzipler yalan söz söyleyenler değil; Dini yalanlayanlar olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

------------------------------------------------------------------------------------

(1)Bkz. Kur’an-ı Kerim:Furkan-72,Bakara-283,Nisa-135,Maide-8






2-3-Nefisle Mücadele



Tanrı ve Elçisi (a.s.v.) nefisle mücadeleyi emretmiştir.

“Vema öberriö nefsi innennefse leemmaretün bissui – Nefsinizi kötülüklerden uzak bilmeyin.Muhakkak nefis kötülükleri emredicidir”.(Yusuf –53)

Âyeti ile nefsin, kötü şey olduğunu açıklamaktadır.

Nefis, Tanrı tarafından insana verilmiş; bütün hayvansal duyguların toplandığı Mânevi ve süfli bir mahluktur.İnsanın sol iki kaburga kemiği arasında durur.Kızgın ve siyah bir duman gibidir.Vahşi hayvanlardan kurtla temsil edilir. Haram-Helal tanımayan, daha ziyade zayıflar üzerine saldıran; aynı zamanda korkak ve hain olan kaba kuvveti temsil eder.

Tanrı, Kur’an’ın birçok Âyetlerinde nefisle mücadeleyi emreder:

“vecahidu biemvaliküm veenfüsiküm – Nefislerinizle ve mallarınızla mücadele edin!” (Tevbe-41)

“Vemen cahede feinnema yücahidu linefsihi – Cihad etmek isteyen nefsi ile cihad etsin (savaşsın)!”( Ankebut- 6) (2)

buyurmaktadır.

Yunus Emre, nefis için; “Bin başlı bir canavar,/ Her başta bin

ağzı var,/ Her lokması Âdem’dir!..Mısraları ile nefsin ne kadar zalim ve kuvvetli olduğunu anlatmak istemiştir.

Nefsini kıran, ona uymayan; sonunda Mevlâ’sına kavuşur! İç Âlem’de “Nefis kurdu” ile “İbadet koçu” sürekli dövüşürler!..

Kuvvetli ibadet yapan insanın Ruhu, kuvvetli bir koyun-koç şeklinde nefis kurduna karşı direnir. Ve kurdu yere yıkar. Hatta öldürür. Çünkü çok kuvvetli bir koç olur.Boynuzları büyür. Nefis kurduna vurunca onu parçalar.

Ayrıca iç Âlem’de “Nefis oğlanı” ve “Zikir oğlanı” denilen güç vardır.Nefisle zikir oğlanı dövüşür. Zikir oğlanı, nefis oğlanını yere vurur.Nefis oğlanı küçülür, çocuk gibi olur.
 
tasavvufun dogusu

"Rûhumdan (kudretimden bir sır) üfledim"1 buyurarak, kendi katından bir cevheri ikram etmekle, ona kıymetlerin en yücesini lutfetmiştir. Buna mukabil olarak da onun, Zât-ı Ulûhiyyet'ine muhabbet sûretiyle kullukta bulunmasını, neticesinde de mârifetten nasîb alarak, vuslata ermesini murâd etmiştir.
Hak Teâlâ, kullarını hidâyete ulaştırmak için, insana birtakım üstün vasıflar lutfetmiştir. Buna ilaveten bir de, aralarından müstesna yaratılışlı, vahye mazhar olmuş bazı kullarını peygamber olarak vazifelendirmek sûretiyle onlara ihsanda bulunmuştur. Peygamberlerin olmadığı zamanlarda ise, verese-i enbiyâ olan sâlih kullarıyla bu lutfunu devâm ettirmiştir.
Rabbin insanlığa müstesna bir yardımını ifâde eden peygamber gönderme keyfiyeti, bütün insanlığı şümûlüne alabilmesi için Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ile başlamıştır. Hazret-i Âdem, hem ilk insan ve hem de ilk peygamberdir.
Bu mübârek hidâyet yolu, ilâhî kudret akışları içinde bir nûr şerâresi hâlinde müteselsilen gelen yüz yirmi bin küsur peygamberle te'yîd ve takviye edile edile, insanlığın kaydettiği terakkîye muvâzî bir tekâmül kazanmıştır. Devrin husûsiyetlerine ve muhâtapların seviyelerine uygun bir teblîgatla devâm edip giden bu silsile, nihâyet son peygamber Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'de kemâline erişip âzamî zirveye ulaşmıştır.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, nûruyla Hazret-i Âdem'den önce, cismâniyetiyle bütün peygamberlerden sonra zuhur etmekle, nübüvvet takviminin ilk ve son yaprağı olmuştur. Yâni risâlet takvimi, varlığın ilki olan Nûr-i Muhammedî ile başlamış, son yaprağı da "Cismâniyet-i Muhammedî" ile nihâyet bulmuştur. Dolayısıyla O, zaman itibariyle son, yaradılış itibariyle ilk peygamberdir.
Bütün mevcudâtın varlık sâikı, nûr-i Muhammedî olduğundan , Cenâb-ı Hak Hazret-i Peygamber'i "Habîbim" hitabına mazhar olacak bir liyâkatte yaşatmıştır. Rabbimiz, O'nun müstesna ve mûtenâ hayatını zâhiren ve bâtınen en güzel bir şekilde terbiye ederek, bütün insanlığa bir armağan olarak lutfetmiştir.
Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in sîreti ve mübarek şahsiyeti, sırf insan idrâkine sığabilen tezahürleri ile dahî, beşerî davranışlar manzûmesinin en ulaşılmaz zirvesini teşkil eder. Zîrâ Allâh -celle celâlühû- O mübarek varlığı, bütün insanlığa bir "Üsve-i Hasene" yâni en mükemmel bir ahlâk numûnesi kılmıştır. Bundan dolayıdır ki, O'nu insan topluluğu içinde acziyet bakımından en altta bulunan "yetim çocukluk"tan başlatarak, hayatın bütün kademelerinden geçirip, kudret ve salâhiyet bakımından en üst noktaya, yâni devlet reisliği ve peygamberliğe kadar yükseltmiştir. Tâ ki beşeriyet kademelerinin herhangi bir yerinde bulunan herkes, O'ndan kendileri için en mükemmel fiilî davranışları örnek alıp, kendi iktidar ve istîdâdı nisbetinde bunları gerçekleştirmeye meyledebilsin.
Esâsen Cenâb-ı Hak, O'nun, bi'setinden (peygamber olarak gönderilişinden) itibaren dünyânın sonuna kadar gelecek bütün insanlara bir örnek teşkil ettiğini beyân buyurmaktadır:
"Andolsun ki, sizin için; Allâh'a ve âhiret gününe kavuşacağını uman ve Allâh'ı çok zikreden (mümin)'ler için Rasûlullâh'ta en mükemmel bir örnek (üsve-i hasene) vardır." (el-Ahzâb, 21)
Bu demektir ki bütün insanlık, îmânî ve ahlâkî -daha umûmî bir tâbirle- tasavvufî davranış mükemmelliğine ulaşabilmek için o mübârek varlığın hayat ve faâliyetlerini lâyıkıyla öğrenmek mecbûriyetindedir. Öğrendiklerini kendi istîdâdı nisbetinde taklîde yönelmeli ve zamanla tahkîke ulaşmayı hedeflemelidir. Bu ise, O'na duyulan muhabbet ve O'nun rûhâniyetine bürünebilme nisbetinde gerçekleşir. O'nunla duygulanıp feyz-yâb olmada sayısız rûhânî nasip ve tecellîler vardır. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in örnek şahsiyet ve kalbî hayatından tâkatimiz kadar nasib alabilmek, O'nun ahlâkıyla ahlâklanabilmek, dünya ve âhiretteki şereflerin en yücesidir.
Âlemlerin Rabbi, Fahr-i Kâinât -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i zâhiren ve bâtınen en güzel bir fıtratta yaratıp terbiye etmiştir ki O, bu ilâhî terbiyesini:
"Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi ne güzel kıldı." (Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, I, 12) sözleriyle ifâde buyurmuştur.
 
Allah ve Resûlünün ahlakı
Peygamber Efendimiz: "Allah'ın ahlakıyla ve Resûlüllah'ın ahlakıyla ahlaklanınız" buyurmuştur.
Bu, Allah'ın ve Resûlünün evsafıyla muttasıf olmak demektir. İmdi, bütün esma-i hüsna ve evâmir-i ilahiyye Hakk'ın evsafının tecellîsidir. Sîret-i nebeviyye ve sünnet-i resûl kezâ, Peygamber Efendimizin evsaf-ı seniyyelerindendir. Bunlara uymayı nefsinde kabul eden kimse Hakk'ın sıfatını iktisab etmiş olur. "Allah'ın ahlakı ile ahlaklanınız" sırrı tecellî eder. Sîrete ittiba ile sünnetin ifası da yine evsaf-ı peygamberi ile muttasıf olmaktır. Bununla da: "Ve Resûlüllah'ın ahlakıyla ahlâklamnız" hükmü zahir olur.
Bunların, kabul ve imanı, sıfat-ı Hak'la tehallî etmektir; icrası da merasimdir, halka aittir.
Erbab-ı tasavvuftan biri bu hususu ne güzel hülasa etmiştir:
"Hayatın öyle geçsin ki, öldükten sonra bir yolun toprağı olursan; senin üstünden geçenlerin yolun tozundan bile müteessir olduklarım işitmeyesin."
Pertev Paşa bu manayı şu şekilde tafsil ve izah eder:

Ne semmet bülbülün verdin, ne de hârden incin
Ne gayrın yarine meyl et, ne sen ağyârden incin
Ne sen bir kimseden âh al, ne âh ü zârden incin
Ne sen bir kimseden incin, ne senden kimse incinsin.

"Zahir ile amel et, sana yeter"
Cüneyd'e gelerek tasavvufun ne olduğunu sordular. O da: "Zahir ile amel et, sakın onun hakikatlerinden bir şey sorma, onu ifsad edersin" diye cevap verdi.27
Yine Hazret-i Cüneyd'e tasavvufun ne olduğu sorulduğu zaman: "Amelini bozmak istemezsen emir ve nehyin hakikatini araştırmaya kalkma, zahir ile amel et, bu sana yeter" buyurmuştur ki, herkes kendine göre mana vermeye kalkıp te'villere sapmasın ve günaha girmesin diye bu tavsiyede bulunmuştur.
Şîrazlı Hafız bir kabasofuya şöyle demiştir:
"Ey kabasofu, yoluna git, bana hakikati anlatmaya kalkma, çünkü bu kainatın esrarı senin ve benim gözüme kapalıdır ve öyle kalacaktır".


MÎMŞÂD ED-DÎNEVERî:
"Tasavvuf, serâire ıttılâın verdiği safâ ve Hakk'ın razı olacağı amelleri işlemek halk ile ancak zarurî hususlarda temas etmektir".28
Bu tariften de anlaşılıyor ki tedricen hakaik-i ilahiyye anlaşıldıkça kalbte husûle gelen itminan insana en büyük huzuru verir. Bütün efal ü muamelatında Hakk'ın rızasını düşünmek, halk ile rastgele münasebetler kurmayıp, onlarla teması zarurî hususlara hasretmek, seyr ü sülükün icabıdır.

Bilinmemek, faydasızdan sakınmak
"Tasavvuf, mâsivallahdan müstağni olmak, bilinmemeyi ihtiyar etmek ve hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktır".29
Tasavvuf, ihtiyaç içinde bulunulmasına rağmen müstağni görünmek, masivaya rağbet etmemek, bilinmemeyi tercih ve ihtiyar etmek, hayır ve faydası olmayan şeylerden sakınmaktır ki, ihtiyacı izhar eden kimse züll-i suale (dilenme alçaklığına) kapı açıyor demektir. Bu izzet-i İslam'a iras-ı halelde bulunmak gibi bir günaha vesile olabilir. Şeref ve haysiyyeti muhildir.
İkincisi, hüviyetini, şahsiyetini, kıymet ve meziyetini meydana koymamak, ahad-ı nasdan biri gibi hareket etmek, adab-ı sofîyyeden olan bir tevazu'dur. Hayırlı olmayan şeylerden sakınmaktan maksat da efal-i mübâhada bile hayrı gözetmektir.


ALÎ BİN EL-ISFAHANî:
"Tasavvuf, Hakk'ın gayrından uzak ve masivallahdan halî olmaktır".30


EBÛ MUHAMMED EL-CÜVEYNî:
"Tasavvuf ahvâli kontrol etmek ve güzel olan şeyleri iltizam etmektir"31
Daima iyiyi ve hayrı aramak, insanın içinde bulunduğu ve maruz kaldığı ahvalin tetkikiyle zararları def ve faydaları celp için çalışmaktır.


EBÛ AMR ED-DIMIŞKî:
"Tasavvuf alemi noksan gözle görmektir, yahut bütün noksanlardan münezzeh olanı müşahede etmek için her noksandan gözü yummaktır".32
Kemal-i mutlakı Hak'da müşahede edebilen kimse her şeyde bir noksan görür. Kemal-i mutlak Allah'a mahsustur. Her varlığın kendine göre bir ayb, kusur ve noksanı vardır. Bir şeyde kemal tecellî ettiği sanılınca, derhal zeval yüz gösterir. "Her şey tamam olunca noksanlık başlar" buyurulmuştur.
Ahmed Paşa "Yârsız kalmış cihanda aybsız yâr isteyen" der ki, her güzelin istenmeyen bir tarafı olur. İşte noksan denen şey budur. Fakat erbab-ı tasavvuf hiçbir şeyde noksan aramıyacaktır. Noksandan göz yumacak, yani noksanı görmeyecek, noksan gördüğü zaman kemal-i mutlakı tahattur ve zikredecektir.
"Senin vücudun bir ayıptır. Bunun üzerine, bir başka ayıp aramanın manası yoktur" sözü insanın baştan aşağı kusur olduğunu gösterir.
"Küsûf güneşin, husûf da ayın kusurudur" demişlerdir. O halde cihanda aslolan noksandır. Kemal nisbî ve izafîdir.
Şu manayı veren kıt'a da güzel bir ders-i ibrettir:
"Diline dikkat et, kimsenin kusurunu söyliyeyim deme; çünkü sen baştan aşağı kusurlarla mahmulsün; halkın ise binbir dili vardır. Gözlerin sana, başkalarının ayıplarını gösterirse, ona: Ey nûr-i didem, halkın binbir gözü sana bakıyor, de".


EBÛ'L-HASAN EL-MÜZEYYEN:
"Tasavvuf, Hakk'a inkıyattır".33
Burada Hakk'a inkıyat, mertebe-i rızadır ki; rıza, tarikatte müntehayı meratiptir; sabırla tev'emdir. Rızanın, mertebelerin sonu olması, sabrın emir, tavsiye ve telkin neticesi nüfûsa te'siriyle tecellîsine mukabil, rızanın her musîbetine bir hikmet düşünülerek tabiî karşılanmasıdır. Hele kendini aradan çıkarıp, yalnız Hakk'ın rızasını düşünecek olanlar, Peygamberler ve vasılîndir. Merhum Osman Şems Efendi'nin:

Vasıl-ı vuslat-saray-ı mutlakım na'leyn-vâr
Saff-ı na'le terk kıldım küfrü de imânı da.

Beytinden de anlaşılacağı üzere, iki zıt vasıf, beşeriyette hayır ve şerri tefrîka medârdır. İman itaat, küfür isyandır. Hakk'a vasıl olan hakka'l yakîne ulaştığından küfür mefhumu zihne tebadür etmiyeceği için lafz-ı bî-mana kalıyor.
Hakikat-ı vûcudu idrak etmiş olduğundan: "Onlar gaybe inanırlar"34 vasf-ı sübhanîsine mazhar, silsile-i beşeriyetten ayrılarak, mertebe-i melekiyete intikal ediyor ki, alem-i melekût için küfür mefhumu mutasavver olmadığından, bir şuhûd-i tam içinde âyat-i ilahiye ile sermest oluyorlar. İmana inkardan geçilir, inkarı imha eden imandır. İman, şuhûd-i hakayık-ı ilahiyye haline intikal edince, gayb perdesi ortadan kalkıyor. Bu, insan için bir salah-ı küllî mertebesidir ki, her kula müyesser olamıyor. Fakat, her salikin gayesi olmakta devam ediyor. Bu mertebe, imanı hakka'l-yakîne çıkarmakla mümkün olabiliyor.

Halka rehber olmak
İmdi, süllem-i rızadan, arş-ı hakikate yükselebilmek, daima Hakk'ın yolunda bulunmakla, yani: "Onlar ayakta iken, otururken, yanları üstüne yatarken, Allah'ı anarlar..."35 ayet-i celîlesini bir an hatırdan çıkarmayarak, evamire mülâzemet, nevâhiden mücânebet, Allah ve Resülüne ve onlara tabi olanlara sırf muhabbet beslemekle, halkın içinde onlara rehber olarak çalışmakla mümkündür. Bu bir hususiyettir. Bu hali herkesin görüp idrak etmesi mümkün değildir.
Kişinin hüviyet ve derecesi, ef'aliyle anlaşılır. Fakat bu, umum içindir. Havâss-ı mümtaze ancak kendilerini tanırlar. Arapça bir beyit şöyle der ki: "Kişi işiyle kendini göstermedikçe, derece ve hüviyeti anlaşılamaz".
Vasılîn me'mur olmadıkça ipucu vermezler. Temkinli sofiler nezdinde vusul, ale'd-derecât, esrar-ı Hakk'a aşinalıktır. Tafsili vahdet-i vücûd bahsinde gelecektir.


EBÛ YA'KÛB:
"Tasavvuf, beşeriyete ait evsafın kaybolmasıdır".36
Tasavvuf yolu, insanın kemale ulaşmasına mâtuf bulunduğu için, beşerî noksanlardan nefsini temizlemesi gerekir. Bu tasfiye ne kadar etraflı olursa, sofînin ruhu o kadar yükselir. Fakat bu keyfiyet daha çok teslîke muktedir ki bir mürşid-i kamilin himmetiyle vücûd bulur.


EBÛ ABDÎLLAH BİN HAFÎF:
"Tasavvuf, kadere sabır, Hakk'ın atâsına rıza ve hakikatleri aramak için dere tepe dolaşmaktır".37
Sabır ve rıza yukarıda geçti. Seyahate gelince, onun maddî ve manevî değerleri pek çoktur. Bir Arap şairi şöyle der:
"Durgun su bulanık ve bozuktur. Akan su ise berraktır ve pislik tutmaz. Altın kendi ma'deninde bulunurken bir kıymet ifade etmez. Ud ağacı da ormanda odundan farksızdır; işlenir ve ellere geçerse kıymetini bulur".
Yolcu, iyi niyetle yaptığı seyahatte izzet ve şeref kazanır. Hak, fazilet ve hayır için yapılan muhaceretler de böyledir.


EBÛ SAÎD BÎN EL-ARABÎ:
"Tasavvuf, fuzuli şeyleri tamamen terketmektir".38
Lüzumsuz şeyleri terketmek demek, dinin, aklın, kanunun, örfün, an'anenin, adetin ve zaruretlerin gerektirdiği işler dışında abes ile meşgul olmamak demektir. İşte bu suretle insan, faydalı şeylerle meşgul bulunmuş ve hiç bir faydası olmayan şeyleri terketmiş olur. Bu yalnız sofî için değil, medenî her insan için lüzumlu bir vasıftır.


EBÛ'L-HASAN EL-BÜŞENCÎ:
"Tasavvuf, emeli ihmal ve amele devam etmektir".39
Emel ve amel mes'elesi: Emelin sonu yoktur. Beşere şuur lâhik olduktan sonra, ölüme kadar devam eder.
Bağlıdır dâman-ı haşre rişte-i tûl-i emel
Hay ü hûy-i ehl-i dünya bitmeden dünya biter.
Yavuz Sultan Selim'in bir mısra'ını tazmin yollu yazdığı "Ümid" adlı manzûmede, Namık Kemalzade Ali Ekrem Bey şöyle söyler:

Ümmid cihandan da büyük, zevk ise mahdûd
Her saati ömrü emel-efzâ elem-efzûd
Mâzi mütevâli ezelî sâye-i memdûd
Müstakbel ebedle dolu bir makber-i mesdûd
Hal ise saadet gibi rahat gibi mefkûd
Feryad ez in nev vücûd-i adem-âlûd.

Sonu gelmeyen emeller
Evet, insanın ümitleri ve amelleri cihandan da büyük, yani sonsuzdur. Ömrün her anı bir taraftan emelleri, bir taraftan da elemleri artırır. Maziye dönüp baksan, uzayıp gitmiş bir gölge, hakikat zannettiklerimiz silinmiş, istikbal kapalı bir kabir, kim olduğu, ne olduğu belli değil. Hâl denen zaman ise, izafî bir varlık. Bu dünyada rahat ve huzur nasıl izafî ve muvakkat ise, hâl de her an maziye intikal etmekte olduğundan ma'dûmdur. Binâenaleyh böyle yokluğa müncer olan varlıktan feryad!
İşte insana düşen, bu sonu gelmeyen emelleri ihmal edip, ubûdiyyetinin icaplarını yerine getirmek ve intizam içinde çalışmaktır. Saatleri ayarlamak, hayatı ayarlamak demektir.
 
Tasavvuf ile tarik (yol) ilişkisi bakımından şu iki ayet ilişkilidir:
“Sizden her biriniz için bir ŞERİAT ve bir MİNHAC tayin ettik” (Maide: 48) . Fahrüddin-i Râzi ve diğer bazı müfessirler bu Ayet-i Kerime için “Ey kullarım! Sizin her birinize iki şey vacip ettim: Evvelâ şeriat, daha sonra da tarikat” manasını vermişlerdir. Yukarıdaki ayetten (Maide 48) başka, Taha Suresi 14. Ayette de: Allah “Ekimissalate=Dua et (Namaz kıl) ” diye emrettiği gibi “Üzkurullahe zikran kesirâ =Allah’ı çok zikredin” diye de emretmiştir (Azhab: 41) . Ayrıca, “Allah’ı unutmalarından dolayı Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın. Onlar fâsıkların ta kendileridir” (Haşr:19): “İyi bilin ki Allah’ın veli kulları için hiç bir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklar” (Yunus: 62): “Habibim! Onlara söyle. Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabi olun ki, Allah da sizi sevsin.” (Al-i İmran: 31) . Bu ayetlerden başka bazı hadisler de zikre işaret eder: “Cenab-ı Allah’a muhabbetin alameti zikrullah’ı sevmek, buğzun alameti zikrullah’ı sevmemektir.” (C. Sağir

İlm-el Yakin, Ayn-el Yakin, Hakk-el Yakin

Kur’an-ı Kerim’de Allah’a yaklaşmada mertebeler olarak bu üç mertebe ifadesi ard arda geçer. Tasavvuf ehli bu üç mertebeyi yorumlarken, çeşitli örnekler kullanmışlardır. Örnek: Göz üç türlüdür. 1-Kör göz: Karanlığa düşmüş, karanlıktan başka hiç bir şeyi göremez (Yani sadece tabiata bakıyor) 2- Şaşı göz: Farklı iki yere bakıyor (Yani hem kendini görüyor hem de Yaratana bakıyor, biri iki görüyor.) 3- Görür Göz: Kendisini görmüyor, halk edeni görüyor (Hakk-el Yakîn) .

Bilgi genel olarak dış bilgi (zahir ilmi) ve iç bilgi (bâtın ilmi) olarak ikiye ayrılmıştır. Bütün nazari bilgiler, dinde de şeriat, Kur’an hükümleri ve söze dayanan bilgiler (kelâmî ilimler) birinci bölümdedirler. Bunlar dış yollarla, okumakla öğrenilirler.
İç bilgisi ise gerçekler bilgisidir. bu bilgi iç temizliğiyle içten duyularak edinilir. Bu yöntemlerle içten doğup gelen gerçekler tasavvuf bilgisi olarak kabul görür.
Dış bilgisi olan kimse iyi insan olur, fakat yalnızca kendisi için... İç bilgisi olan kimse iyi insan olur fakat bütün insanlık için. Çünkü o bütün insanlık için iyi ve faydalı şeyleri amaçlar. Öyle düşünür ve öyle olmayı hedefler. Bu olunca da kendisini değil başkalarını düşündüğü için iç bilgisi, sezgisel bilgi kendisine akmaya başlar. Çünkü bu amacın gerçekleşmesi özveri duygusuyla olur ki bu duygu muhabbeti ve sevgiyi arttırır. Dış bilgide benlik ve taassub, iç bilgide aşk ve özveri ön plandadır.
Şeriat adamı “Bu senindir, bu benim”, tarikat (yol) adamı “hem senindir hem benim”, hakikat adamı ise “ne senindir, ne benim” der. Anadolu özellikle 12. YY4da tasavvuf düşüncesinin adeta beşiği olmuştur. Başta Mevlana ve Hacı Bektaş Veli, büyük tasavvuf şairi Yunus Emre bu yüzyıla damgasını vuran en önemli şahsiyetlerdir. “Ete kemiğe büründüm, Yunus gibi göründüm” ifadesiyle en yalın en has anlatımıyla ve günümüzde bile Türk Dili ve tasavvuf açısından çok önemli olan Yunus Emre,
İLİM İLİM BİLMEKTİR
İLİM KENDİN BİLMEKTİR
SEN KENDİNİ BİLMEZSİN
BU NİCE OKUMAKTIR

diyerek adeta ARİSTO’yu bir kez daha konuşturur. Çünkü Aristo’da “Kendini Tanı” dilyerek öğretide bulunmuştu. Bu da tasavvufun, iç öğretinin kökenlerinin insanlık tarihine uzanan ve bütün dinlerde, inançlarda mistisizm ya da tasavvuf olarak adlandırılan bir iç bilgisinin varlığını ortaya koyar. Kabala’da Musevi mistiklerinin yolu, Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevî’ye, Anadolu’da Mevlana’ya, Hacı Bektaş Veli’ye uğrar. Tasavvuf hakkında konuşulur, okunur ve yazılır; fakat asavvuf öğrenilmez, öğretilemez; ancak yaşanır... Çünkü tasavvuf kalpten kalbe, gönülden gönüle açılan pencere, ruhtan ruha bir dildir. Bu yüzden Yunus:

SÜLEYMAN KUŞ DİLİN BİLÜR DEDİLER,
SÜLEYMAN VAR SÜLEYMAN’DAN İÇERÛ
UNUTTUM DİN, DİYANET KALDI BENDEN
BU NE MEZHEP iMİŞ DİNDEN İÇERÛ!
diyerek bu gerçeği işaret eder.
 
Tasavvufun en önce kim tarafından söylendiği belirlenemeyen diğer tarifleri :

Cömertliktir, zariflik ve temizliktir.
Uyanık ve muteyakkız olmaktır.
Kirlerden temizlenmek, kinlerden kurtulmaktır.
Şehvet ve arzuyu terk etmektir.
Mütevazi olmak, yedirmek, içirmek, ikramda bulunmaktır.
Bilmektir. Sadakattir, cömertliktir, ahlaktır.
Hakk ile muvafakat, halk ile gülüşmektir.
Cömertlik ve vefadır.
Tasavvuf, incinmemek ve incitmemektir.
Tasavvuf gönül bilgisidir.
Tasavvuf hikmetleşmektir.
Tasavvuf sevmeyi ve sevilmeyi öğrenmektir.
Tasavvuf zıtları birleştirmektir.
 
İSLAM TASAVVUFU
İslam dininin çok güzel ve çok faydalı bir yapısı, çok engin ve çok derin anlamlı prensipleri vardır. O, insanın hem bedenini sağlıklı tutar, hem ruhunu besler, hem gönlüne nur ve huzur doldurur; hem dünya işlerini düzenler, hem ahiret saadetini sağlar; hem ferdi korur,
hem aileyi kurtarır, hem de cemiyete, devlete dirlik ve düzenlik kazandırır; güçsüzü korur, zorbayı durdurur; herkese hakkını verir, görevini de düşündürür, kadını himaye eder, erkeği yüceltir; fakiri güldürür, zengini hayra yönlendirir; işçiyi sevindirir, ağayı, patronu duygulandırır...
Ne kusursuz, ne tam, ne harika, ne şahane nizamdır, İslam! İslam, her çağın, özellikle şu hasta asrın şifası; tüm maddî ve manevî, ferdî ve ictimaî dertlerin devası; akılların gıdası, gönüllerin sefası; karanlık gecelerin nurlu sabahı, ölümlü dünyanın âb-ı hayatıdır.
Fakat, bir de tasavvuf denilen çok sevimli ve çok önemli bir şer'î ilim vardır ki, o olmadan imanın tadını duyarak yaşamak; İslamın özünü, iç yapısını, ruhunu, mahiyetini, inceliklerini, esrarını kavramak, bugünün ve belki her devrin insanı için hemen hemen imkansız gibidir.
Çünkü tasavvuf Kur'an ahlakıdır, Resulullah'ın derûnî ahvâl ve hâlâtı, şeriatın ince adabıdır. Tasavvuf bencillik değil, diğerbinliktir, merhamettir, hizmettir; laf ebeliği ve söz kalabalığı değil, samimiyet, ihlas ve hikmettir; kalp temizliği, irfan yüceliği ve amel-i salih üretiliciğidir; kıyl u kâl değil, güzel haldir; taşa karşı gül, zehire karşı panzehirdir; gözlere nur, gönüllere sürûrdur.
Tasavvuf deliyi veli yapar; taşkını uslu kılar; taş bağrı ısıtır, yumuşatır; merhametsizi rikkatli, katı kalpliyi gözü yaşlı eder; şaşkını, gafili zulümattan nura çıkarır; deryada çırpınanı sahil-i selamete ulaştırır; cahili eğitir, marifet hazinesi eder; çöllü çorağı irfan pınarlarıyla sular, yeşertir; çobanı sultanlaştırır; sığ bilgiyi ummanlaştırır; kişiyi halka mahbub ve mergup, Hak'ka mahbub eder; topraktan yaratılan insanı nurlandırır, melekleştirir, Rahman'ın huzuruna layık eyler, iltifatına ulaştırır.
Tasavvufla samanlık seyran, daracık yerler adeta meydan olur, tasavvufla gaflet ve körlük izale edilir, müminin basiret gözü açılır; dünya sevgisiyle harabe haline gelen kalpler, Allah aşkıyla mamur olur; manevi zulmetler dağılır, insanların içi dışı pürnûr olur; mümine bir zindan olan şu köhne cihan gerçek bir gülistan haline gelir.
Tasavvuf, dinimizin özü ve gerçek anlamı; asıl gaye olan "İnsanı Kamil" olmanın yolu ve yöntemidir.
Özetle tasavvuf tüm devirlerde olduğu gibi hatta onlardan da fazla, 20. yüzyılın şu stresli, sinirli, gerilimli, bunalımlı, şüpheci, aceleci, dertli, hasta ve bedbaht insanının da; "nerede" diye gece gündüz aradığı, yalan yanlış yerlerden sağlamaya çalıştığı gerçek mutluluğun ilahi yolu ve anahtarıdır.
O halde sen de bu önemli ve hayâtî konuya ciddiyetle eğil, bu nurlu ilâhî yola gir, iki cihan saadetini bul!
Ramazan rahmet ayıdır, ibadet ayıdır, Kur'an ayıdır, itikaf ayıdır, hayrât u hasenât ayıdır, yani kısaca TASAVVUF ayıdır.(YU,20-21)
Tasavvuf nefsi terbiyedir, sağlam iradedir, güzel ahlaktır, salih ameldir; a'mâl-i salihayı zahirî ve batınî şartlarına uygun olarak usulünce eda etmektir, İslamın özüdür, inancın icabıdır, sonucudur, tezahürüdür, İslamın görünen halidir; tembellik, miskinlik ve âtıllık değildir; çünkü İslam aleminde en büyük liderler, aksiyonerler ve mücahitler bu mutasavvuflar içinden çıkmıştır. Emperyalistler hala en çok mutasavvıflardan korkmaktadırlar. (TG,118; BİTÖ,53)
Tasavvuf, şeyhe bağlılıktır, zikirdir, dünyaya meyletmemektir, zühd sahibi olmaktır, günahlardan şiddetle sakınmaktır, takvadır... Biz mutasavvıf olmaktan önce müslümanız , ehl-i Kur'an'ız , ehl-i sünnet vel cemaatiz, Rasûlullah'ın ümmetiyiz. Bizi Kur'an'a bağlı olmak ve bizi Rasûlullah'a ittibâ etmek arzusu bir hale getiriyor; o halin adına tasavvuf demişler; tarikat demişler; yolumuz bu . (TG,139)
Ben Allah'ın rızasına uygun hayat tarzını hedef alıyorum. Ben illa mutasavvıf olacağım diye yola çıkmış da değilim. Ben Allah'ın rızasını kazanmak için yola çıkmışım. O yol beni nereye götürürse ben oyum: Mutasavvıfsam mutasavvıfım, fakihsem fakihim, softaysam softayım, yobazsam yobazım; kim ne derse desin. İster softa desinler, ister yobaz desinler, isterse gerici desinler bana ne! Ben Allah'ın rızasının nerede olduğunu anlayabilirsem, sezebilirsem ona uymaya çalışırım; gerisi vız gelir. Benim çıktığım hedef, vardığım nokta, görüntüm eğer tasavvufsa, tasavvuf o işte. Tasavvufsa tasavvuf, ama, tasavvuf öyle değil de başka bir şey ise, o zaman ben de mutasavvıf değilim. O zaman ben buyum, o değilim. Hepimizin böyle olması lazım. Çünkü bize düşen Allah'ın emrettiği Kur'an'a uymaktır, Allah'ın emrettiklerine, Rasûlullah'a uymaktır.(TG.138)


GERÇEK TASAVVUF Bunca yıllık tecrübeden sonra vardığım sonuç şu:
İki cihan saadetimizin anahtarı TASAVVUF'tur. İslâmî ve Kur'ân'î; şeriate tam tamına bağlı bir tasavvuf.
Tasavvufun çeşitleri çok; yerlisi-yabancısı; İslam öncesi-İslam sonrası; sahihi-sakatı; şer'îsi-râfizîsi; şeriate uygunu-aykırısı; doğrusu-eğrisi; hakîkisi-taklîdisi; tatlısı-acısı; sevimlisi-sevimsizi; nurlusu-nursuzu; gelenekseli-moderni; huşûlusu-fantâzisi; takvalısı-lâubâlisi; klâsiği-folkloriği; tarihîsi-sosyetiği; ihlaslısı-göstermeliği... Onun için "İslam'a ve Kur'an'a, şerîate tam bağlı" bir tasavvuf diyorum. İşte o GERÇEK TASAVVUF'tur.
Gerçek tasavvuf Rasûlullah Efendimizin -salallahu aleyhi ve âlihî ve sellem- nurlu ve zâhidâne olan hayatıdır. Çok güzel ve pek şahane olan ahlakıdır. Onun emsalsiz ahvali ve fevkalade hakîmâne hâlâtıdır, en iyi mümin, en kamil müslüman, en olgun, en yetkin insan olmak, ona en güzel ittiba etmekle ve tam yolundan gitmekle, onun sünnet-i seniyyesine eksiksiz uymakla mümkündür. (YU,23)
Gerçek tasavvuf, semere olarak insanı muhabbet-i Rasûlullah'a, hatta müşâhade-i Rasûlullah'a ulaştırır. İmam Sûyûtî (rh. aleyh), uyku dışında, uyanıkken Rasûlullah'ı elli (50)den fazla gördüğünü beyan ediyor. Muhammediyye'nin yazarı, o kitabı Rasûlullah'tan aldığı talimat üzere yazdığını söylüyor. Hatta büyük mutasavvıflar büyük eserlerini böyle emir olmadıkça kat'iyyen yazmamışlar. (TG,81)
İslam tasavvufu, Peygamber s.a.s. Efendimizin hayatını yaşama çabası, şeriatın hayata uygulanma özlemidir; dînî vecibelerin samimiyetle edası, iman esaslarının sîneye sindirilmesidir; İslam'ın aslı, ruhu ve özüdür; ibadette ihsan makamıdır; laf değil iş, kâl değil haldir; gaflet, cehalet ve hurafe değil, ilim-irfan ve âgâhlıktır. Çünkü büyük din alimlerimizin ekseriyeti aynı zamanda bir veli ve tasavvuf lideriydiler. Tasavvuf da, Tefsir, Hadis, Kelam, Akaid ve Fıkıh gibi "şer'î" bir ilimdir, Kur'an'dan ve hadisten alınmıştır, "fıkh-ı zâhir"e mukâbil "fıkh-ı bâtın" ve "ilm-i ahvâli kalb ve tezkiye-i nefs" tir. (TG,117)
Ehl-i sünnet tasavvufu, bazı yol ve sapık tarikatlardaki zındıklık ve safsatalardan âlî, berî ve paktır; bu sapıklıklar islam aleminin ilimden uzak geri yörelerine sonradan girmiş, komşu yabancı kültürlerden sokulmuştur. Papaza kızıp oruç bozmağa, sapıklara bakıp asil tasavvufa kızmağa lüzum yoktur. Zaten zındıklarla, sapıklarla en güzel mücadeleyi gene mutasavvıflar vermiş ve vermektedir.(TG,118)
Bugün bizler, yirminci yüzyılın insanları, iyi ve doğru bir tasavvuf terbiyesi görürsek, hem ferd ve hem toplum olarak, hem dünya hem de ahirette mutlu ve bahtiyar oluruz. Çünkü tasavvuf, hem gerçek iman ve irfan ve hem de güzel ahlakı öğretir ve en güzel nizamı sağlar.
Tasavvuf insanı taklîdî imandan, sathî ve şeklî müslümanlıktan kurtarır, "Marifetullah"a erdirir. Allah'ın sevgili kulu derecesine çıkarır.
Tasavvuf insana iç terbiyesini, vicdan eğitimini kalp temizliğini bahşeder, başa bela olan Nefsi Emmâreyi ıslah eyler, Nefsi Mutmainne, Nefsi Râziye, Nefsi Merzıyye haline yükselir.
Tasavvuf, yeryüzünde mevcut ahlakların en ilerisi ve en güzeli olan Hz Peygamberimizin yüce ahlakını, asil Kur'anı Kerim ahlakını, necip islam adabını; karşılıksız, hesapsız, yapmacıksız, hasbî ve aslî, sıcak ve halis, gerçek ve öz güzel ahlakı kazandırır.
Tasavvuf insana samimi duygular tattırır, içten sevgi ve saygıyı öğretir.
Bilin ki Allah celle celâlühû'yu sevmek, Rasûlullah aleyhisselât ü vesselâm'a uymak tüm hayırların ve iyiliklerin asıl kaynağıdır ve insanı muhabbetli, merhametli, şefkatli, dikkatli, rikkatli, asâletli, çalışkan, olumlu, verimli, kaliteli bir kimse haline getirir.
Dünyada ve ukbâda hakikaten mutluluk istiyorsanız, bu sözlerimi ve hayat tecrübemi yabana atmayın, kendinizi ve çoluk çucuğunuzu edîb ve zarîf, kâmil ve sâlih dervişler ve ârifler olarak yetiştirmeye çalışın.
Bu dünyadan manevî yönde a'mâ olarak göçmemeğe çok dikkat edin ki sonra pişman olmayasınız. (YU, 23-25)
Tasavvuf olağanüstü yükseklikte bir yoldur, fevkalade bir yoldur ve insanı çok olağanüstü yapar. Tarikatta olağanüstülük vardır, keşif vardır, keramet vardır, harika haller vardır, ama, bunlar gaye değildir, bunlar iyi bir insanın halinin sonuçlarıdır, yan ürünüdür. (TG,140)
Tasavvuf hayattır, tasavvuf dışı ölümdür. Rasûlullah s.a.s. "Zikrullah kalbi diriltir, suyun bir kuru araziyi yeşillendirdiği gibi" diyor. İnsanın gönlü katı olduktan sonra, ondan bir hayır gelmesi mümkün değildir. Türkiye'nin, dünyanın, insanoğlunun problemleri incelenecek olursa, iş, sonunda, o insanın iç alemine, psokolojik yapısına, yani "gönül diriliği"ne gelir. Gönlü diri olan insanlar dinamiktir, başkalarına müsbet bir tavır ile yönelmiştir.
Gönlü ölü olan insanlar, her yerde her zaman problemdir, çıban başıdır, dikendir; takılır, yırtar, koparır durumdadır. Onun için ben tasavvufu ihtiyari bir zevk meşrebi olarak görmüyorum. İnsanın gerçek yaşayışa erebilmesi, gafletten kurtulması, bir nevi ölümden kurtulup hayata dönmesi için, gerçek hayatı tatması için zaruri bir faaliyet olarak görüyorum; ve Allahü Teala'nın insana işaret ettiği hayat gayesi olarak görüyorum. Allah Teala: "Hanginiz daha güzel amel edecek diye sizi dünyaya getirdim" (Tebareke,2) buyuruyor. O en güzel ameli yapmaktır gaye. Tasavvufu, "Allah'tan hakkıyla korkun da müslüman olarak ölün" (Al-i İmran 3/102) tavsiyesinin zarûrî gereği olarak görüyorum. (TG,83)
Onun için herkesin muhakkak tasavvufun şu iki gayesini (madem Kur'an ve hadis-i şeriflerin emridir.) kendi içinde tahakkuk ettirmesi lazımdır:
1- Allahu Teala Hazretlerini tanımak ve O'nunla beraberleği, ünsiyeti tatmaktır.
2- Nefsini tezkiye, ahlakını terbiye etmektir.
Bir insanın bu iki gayeyi tahakkuk ettirmeden insan olması mümkün değildir. (TG,85)
Bir bakıma tasavvuf, insanın rûhî boşluğunu doldurma meselesidir. Onun için tasavvuf, zengin için de, fakir için de, Amerika için de, Avrupa, Türkiye için de, Kuveyt, Hindistan, Japonya, Çin için de aynı derece ihtiyaçtır. Dün olduğu gibi bugün de ihtiyaçtır. Çünkü insan ruhunun tatmine ihtiyacı olan, doldurulmasını temenni ettiği boşluğu vardır. (TG,92)
Tasavvuf ve tarikatlar tarihî bir vâkıa olarak fetihlere yol açmış, fetihlerin kaynağı olmuştur. (TG,86) Siyasi başarıda da tasavvufun verdiği gücün büyük etkisi vardır. (TG,88) Osmanlı kültüründe tasavvufun sanata, edebiyata, musıkîye, mimariye kaynaklık ettiğini görmek mümkündür. Diğer sahalardaki tesirlerinin hepsi de ispat edilebilir. (TG,89)
Tasavvuf gerçek olduğuna ve faydalı olduğuna göre, insanları dirilttiğine göre, dolayısıyla bu surette cemiyeti dirilttiğine göre, Cenab-ı Hakk'ın üzerimizdeki sayısız nimetlerinden birisi de modern cemiyette tasavvufun kadrinin anlaşılması diyebiliriz. (TG,95)

ŞERİAT - TASAVVUF AYIRIMI Bu son derece önemli bir konudur. Tasavvufu şeriattan ayırmak, insanın derisini yüzerek etinden ayırmak gibi bir şeydir. Çünkü şeriatsız olarak tasavvufun gayelerine ermek mümkün değildir. Kainatın sahibi var ve her şey O'ndan gelmektedir. Kainatın sahibinin rızası olmadan birşeyi elde etmek mümkün değildir. Onun için şeriat hükümlerdir, işin sözleridir; tarikat onun "hâl"e intikalidir. Hüküm olmazsa "hâl"i olmaz; zarf olmazsa mazruf (zarfın içindeki) durmaz. Su ile bardağı nasıl düşünmek gerekirse, Şer'i şerif ile tarikatı da öyle düşünmek, aralarındaki ilgiyi böyle bilmek gerekir. (TG,90) Şeriatın sıkıcı ve dar, tasavvufun ona reaksiyon mahiyetinde ve müsamahakar olduğunu mukallitler ve gafiller söylüyorlar. Gerçek mutasavvıf erişmiştir, çünkü gerçek müslümandır, Allah'ın tecellisine mazhardır, onlar o zevki tatmış kimselerdir. Onun için bu kimselerin şeriatı bir külfet olarak kabul etmeleri, şer'i şerifin ahkamını dar kalıplar olarak görmeleri mümkün ve mutasavver değildir. Bu sözü söyleyenlerin sözleri cehaletlerine işaretten başka birşey değildir. (TG,82) Tasavvuf ahlak ilmidir, nefsi terbiye ilmidir. Allahu Teala'yı dosdoğru bilip (ki buna marifetullah denir) O'na, rızasına uygun, halisane kulluk etme ilmidir. Binaenalehy ilimlerin en şereflisi ve İslamın özü, hakikatıdır. Yayılmış ve günümüze kadar dipdiri gelmiştir. Bugün işte ve dışta birçok tasavvuf muhibbi, derviş ve sûfî görüyor, çeşit çeşit tarikat ve meşrepler tanıyoruz. Avrupa ve Amerika'da da tasavvufa karşı büyük ilgi duyuluyor. Müslüman olan bazı garplıların bir tarikata bağlanmayı da ihmal etmediğini, hatta ismine "sûfî" lakabını eklediğini ve bununla iftihar eylediğini duyuyoruz. (TG, 101) Şeriat ve tarikatın birbirleri karşısında durumları üzerinde tarih boyunca çok sözler söylenmiştir. Bir kısım ulema, şeriat namına ve onu bid'atlardan koruma niyetiyle, tarikat ve tasavvufa muhalefet etmiş, aleyhte konuşmuştur. Bunlar içinde İmam Gazali'nin İhyâu Ulûmi'd-Dîn'ini bile zararlı görüp, bulunduğu yerde alınıp yakılmasına fetva veren müftüler çıkmıştır. Günümüzde dahi "Vallahi İslam'da tarikat, tasavvuf yoktur" diye kürsülerden yemin eden vaizler duyuyoruz. Yalnız şurasını da belirtmek gerekir ki tarikat ve tasavvuf da tek tip değildir. "Tarikat ehliyim" diyen bazı cahillerin, küfre kadar varan safsataları ve münker halleri her zaman, her yerde görülegelmektedir. (TG,111) Onun için, tasavvufun çeşitleri çok olunca, birisi tasavvufu tenkit ediyorsa, tarikatı tenkit ediyorsa, onunla terminolojimizi eşitlememiz lazım; neyi kastettiğini beraber düşünmemiz lazım. "Sen hangisini kastediyordun? Neye düşmansın, neye dostsun?" diye kavramdan, kelimeden anladığımız mana üzerine bir ortak zemin bulmamız lazım ki, ondan sonra haklısın veya haksızsın denilebilsin. Çünkü belki aynı şeyi söylüyoruz; belki onların tenkit ettiği hususu biz daha çok tenkit ediyor ve düzeltmeye çalışıyoruzdur. Biz hiçbir zaman şeriatın dışında, Kur'an-ı Kerim'e aykırı, Sünnet-i Seniyye'ye aykırı bir davranışı, küçük bir jesti bile tasvip etme zevkinde ve zihniyetinde değiliz. (YDYG, 210) İmamı Gazali, Hacı Bayram-ı Veli, Akşemseddin, Gümüşhaneli Ahmed Ziyaüddin, Mevlana Celaladdin-i Rûmî vb. gibi alimler gösteriyor ki, ulûm-u şer'iyye'de rusuh peydah edince , insanın varacağı zirve, son durak " İslamî Tasavvuf " oluyor. (YDYG,213) Bu konuda meşhur bir sözü de nakledelim : "Tasavvufsuz tefakkuh eden (yani, tasavvufa bağlanarak içini terbiye etmeden; takva ve ihlası, irfanı elde etmeden fakihlik taslayan, dinde ahkam kesen, ilmi hazmetmeyen kimse) fâsık olur; tefakkuhsuz tasavvuf isteyen (yani dini ilimlerini, Kur'an-ı, hadisi, fıkhı öğrenmeden, ahkam-ı şeriate vakıf olmadan tasavvufa dalan, mânevî hayatın inceliklerinden dem vuran) zındık olur; tasavvufla tefekkuhu cem eden ise (yani, zahiri de batını da mamur, ergin ve olgun, arif ve kamil kimse) muhakkik olur. (TG,112) Tasavvuf sahasının meşhur ve maruf simalarından biri olan Ebu'l-Kasım İbrahim en Nasr Âbâdî (v.367h/978) tasavvufun aslı ile ilgili şunları söyler;

Tasavvufun aslı :
1. Kur'an-ı Kerim'e ve Resûlullah (sas) 'in sünnetine sımsıkı sarılmak, 2. Nefsânî arzuları ve bid'atleri terketmek , 3. Mürşid ve mürebbi olan şeyhlere hürmet, itina etmek... (Bu sevgi ve saygının manevi ilerlemede taşıdığı ehemmiyeti kavramak; edepsizliğe düşüp feyz ve terakkiden mahrum kalmamağa büyük önem vermek), 4. Halkın cahilliğini mazur görüp; kusurlarına bakmamak, (hatalarını bağışlamak, onlara acıyıp şefkatli davranmak), 5. Dostlar ve ihvan ile hoşça geçinmek (usûlünce, edeb dairesinde, fedakarlıkla, sabırla, dostluk ve muaşeret eylemek) 6. O dostların hizmetini görmek ( onlara her hususta, malca, bedence yardımda gayretli olmak) 7. Güzel huylulukla, iyi ahlakla amil olmağa çalışmak (huylarını düzeltmek, kötüleri bırakmak, iyileri tatbik etmek) 8. Tarikatının günlük evradına müdavim olmak... (virdlerini, zikir ve tesbihlerini çekmeğe devam etmek, ihmal ve tembellik yapmamak ) 9. Ruhsatlarla amel etmeyi, dini ahkamı tevillerle çığırından çıkarmayı bırakmaktır. Çünkü dindeki ruhsatlar zayıf müslümanlara gösterilen kolaylık ve hafifletmelerdir, yüksek himmetli olması şart koşulan dervişlere o gibi kolaylıklara temayül yakışmaz; dinin ahkamını sabır ve tevekkülle yerine getirmek, himmetli ve gayretli kimselerin şiarı olmak gerek. (TG,103-105) Tarihî, dînî, aklî delil ve vesikalardan anlıyoruz ki Muhammed aleyhisselam, Allah Teala'nın son peygamberidir. O'nun her sözü ve işi, en ince detayı ile ve en titiz bilimsel metodlarla tespit edilmiş, kendi zamanından itibaren dikkat, îtinâ ve ihtimamla muhafaza olunmuştur. Böylece onun sosyal ve özel hayatını, çevresini, hiç bir beşere nasip olmayan incelikle biliyoruz. Saçının, sakalının telleri, hırka-i şerifleri birçok camide yadigar olarak saklanmaktadır. Kabr-i şerifi, hadis-i şerifleri yüzlerce ciltlik kolleksiyonlar halinde toplanmış, okunmakta, uygulanmaktadır. En güzeli kendisine vahyolunan ilahî kitap Kur'an-ı Kerim, bir harfi bile kaybolmadan, eksiksiz ve anında tespit edilmiş, her yere yayılmış, ilgili herkesin eline ulaştırılmış bulunuyor... Bu eşsiz malzemenin artık, tüm insanlıkça nazar-ı dikkate alınması zamanı gelmiştir. Çünkü onun mahiyetinin, özünün, amacının, etkisinin, yararının, sonucunun iyi incelenmesi çağımızın birçok derdine deva olacak, çarelerin bulunmasına vesile olacaktır. (YU,79) İslam alemi parça parçadır, Araplar parça parçadır, Türkler parça parçadır, halklar parça parçadır, parti parti, bölük bölük, grup grup, hasım hasımdır. Sebeb, cahillik, takvasızlık, dünyaperestlik, menfaatperestlik, enâniyet, nefsâniyet, şeytâniyettir. Bunların tek ilacı tasavvuf terbiyesi ve marifetullah tahsilidir ama kim okur, kim dinler.(YU.,28) Maddi ve manevi benliğimizi kaybetmeden, haklarımızı çiğnetmeden, yurt zenginliklerimizi, ekonomik ve kültürel zenginliklerimizi yağmalatmadan, hürriyet ve istiklalimizi elden kaçırmadan, vatanı böldürtmeden her türlü varlığımızı daha da geliştirmeğe, genişletmeğe, yükseltmeğe çalışmalıyız; çok dikkatli, çok müteyakkız, çok olumlu, çok sevimli, çok bilgili, çok çalışkan, çok verimli, çok vefakar, çok fedakar, çok vatansever... (yani özetle "çok derviş") olmalıyız. Bir taraftan çok dürüst ve idealist, diğer yönden de fevkalade pratik ve pragmatik olmamız gerekiyor. (YU.,31) Tasavvuf olmayınca islâmî kalkınma olmaz. Tavavvuf olmayınca insan, insan-ı kamil olmaz. Kamil olmayan insanlardan kamil iş çıkmaz; daima nâkıs işler çıkar, yüzlerine gözlerine bulaştırırlar. Bu, benim kanaatim ve hayatımın tecrübesindir. Aynı kanaate rahmetli Mevdudi de varmıştır. İş sayı üstünlüğünde değildir. Ordu ârif olmazsa başarı olmaz. (YHÇ.,44-45) Şeriatın, tarikatın, maneviyatın, tasavvufun en yüksek makamı, insanın kalbine Rasûlullah sevgilisinin, Allah sevgisinin yerleşmesidir. Gaye budur. İnsan bu gayeye ulaştı mı, Allah'ın evliyası olur. Allah c.c. onun gören gözü olur; görünmeyecek şeyleri görür. İşiten kulağı olur; işitmeyecek şeyleri işitir. (YHÇ.,81) Envar'ul-Kulub'den...
 
Şeb-i Arus lügat manası düğün gecesi demektir. Mevlânâ Celaleddin-i Rumi kendi ölümüne rabbine duyduğu aşktan dolayı sevgiliye kavuşma yani düğün gecesi demiştir.
Mevlânâ Celaleddin-i Rumi'nin ölüm yıl dönünlerinde 17 Aralık tarihlerine denk gelen haftalarda yapılan ve "Vuslat Yıldönümü Uluslararası Anma Törenleri" olarak isimlendirilmeye başlanılan törenler, halk arasında Şeb-i Arus Şenlikleri olarak da anılmaktadır.
43df548f-5dd9-4211-b057-0f0a552ce2e7.jpg

Nitekim bir gazelinde;
Öldüğüm gün tabutum götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma...
Benim için ağlama, yazık, vah vah deme;
Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır,
Cenâzemi gördüğün zaman firâk, ayrılık deme,
Benim kavuşmam, buluşmam işte o zamandır,
Beni toprağa verdikleri zaman, elvedâ elvedâ demeye kalkışma,
Mezar, cennet topluluğunun perdesidir.
Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret, güneşle aya gurûbdan hiç ziyân gelir mi?
Hangi tohum yere ekildi de bitmedi? Ne diye insan tohumunda şüpheye düşüyorsun?
Hangi kova kuyuya salındı da dolu dolu çıkmadı? Can Yusuf’u ne diye kuyuda feryad etsin?
Bu tarafta ağzını yumdun mu, o tarafta aç.
Zîrâ senin Hayy u Hû’yun, mekânsızlık âleminin fezâsındadır.
 
Naksibendilik nedir ?

Nakşibendi terbiye okulu, hicri: 791, miladi: 1389 taihinde vefat eden Hace Muhammed Bahauddin Nakşibend Hz.'lerinin temel usullerini belirlediği bir manevi terbiye sistemidir. Onun adına nispet edilerek "Nakşibendilik" diye anılmaktadır.

Bu terbiye yolu ve usûlü, Şah-ı Nakşibend Hz.leri ile başlamış değildir. Kendisi bu yolun usul, adap ve feyzini önceki büyüklerden almıştır. Bu terbiye yolunun usul ve adabı, silsile yolu ile Hz. Ebu Bekir Sıddık'a (r.a) ve ondan Hz. Resûlullah (s.a.v) Efendimize ulaşmaktadır. Terbiyenin başında ve merkezinde alemlere rahmet olan Hz. Resûlullah (s.a.v.) Efendimiz bulunmaktadır. Bu terbiye yolunun temel özelliği gizli zikir ve ilahi muhabbetir. Bu zikir ve terbiye yolu, tarih içinde gelen mürşidlerin ismiyle farklı adlarla anılmıştır.

Hz. Ebu Bekir Sıddık'tan (r.a.) sonra bu yola "Sıddıkiyye" ismi verildi. Hz. Beyazid-i Bistamî'ye (k.s) kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra "Tayfûriyye" ismi verildi. Tayfir, Beyazid-i Bistami'nin bir diğer adıdır. Hace Abdulhalik Gücdevani Hz.lerine kadar bu isimle anıldı. Ondan sonra, "Hâcegâniyye" ismi verildi. Bu yol bu isimle İslam alemine yayıldı, meşhur oldu. Diğer kollardaki isimler zamanla unutuldu. Bu yol, Mevlana Halid Bağdâdi'den sonra "Nakşibendî Hâlidiyye" ismiyle de anılıp yayıldı. Bu gün Anadolumuzda yagın olan kol "Halidiyye" koludur. Bu yol, günümüzde Şah-ı Nakşibend Hz.lerine nispet edilen meşhur ismiyle "Nakşibendîlik" şeklinde anılmaktadır.

Nakşibend, "nakş" ile "bend" kelimelerinden oluşmuş bir terkiptir. Bir isim değil sıfattır; ancak isim gibi meşhur olmuştur.

Nakş, bir şeyi bir yere nakşetmek, nakış gibi işlemek, hiç çıkmayacak hale getirmek, mühür gibi kazımaktır.

Bend, Farsça bir isim olup, dilimizde hem isim, hem sıfat olarak kullanılmaktadır. isim olarak, bağ, kelepçe, baraj, bent, kemer gibi manalara gelmektedir. Sıfat olarak, sıkıca bağlı, iyice bağlayan, kuvvetlice bağlanmış manalarına gelir.

Kalbe Allah zikrini hiç çıkmayacak şekilde nakış gibi işledikleri ve ondan hiç kopmadıkları için, gizli zikir sahiplerine Nakşibendi denmiştir.

Tarikat yol ve usul manasındadır. Tarikat bir din ve mezhep değil, dini anlama ve yaşama şeklidir. İnsanı terbiye için kurulmuştur. Tarikatlar terbiye için tercih ettikleri usullere ve zikirlere göre farklı adlarla anılmışlardır. Tasavvufun kaynağı, doğunun felsefesi, batının batıl dinleri değil, Kur'an ve sünnettir.

Bütün manevi terbiye yollarına kısaca "tasavvuf" denir.


Nakşibendi terbiyesi, gizli zikir usulü üzerine kurulmuştur. Bu usulü benimseyen büyük veliler tarafından geliştirilerek günümüze kadar gelmiştir. Bu usul ve adaplar bizzat Kur'an ayetlerinden, rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin sünnetinden ve O'nun şerefli ashabının (r.anhüm) hallerinden alınmıştır. Her şeyi ile Kur'an ve sünnete bağlıdır. Bu yolun usul ve adapları, Kur'an ve sünnette ya açıkca belirtilmiş, ya da işaret, delalet ve sükût yoluyla kabul edilmiştir. Yani, İslam'ın ruhuna uymayan hiçbir şey yoktur.

Fakihler nasıl fıkıh alananda içtihat yapma yetkisine sahiplerse kâmil mürşidler de, ahlak ve terbiye alanında içtihat etme, yeni usuller belirleme yetkisine sahiptirler.




Bu terbiye sistemi yeni bir din değildir; dinin ahlak derslerini talim ve tatbik eden bir okuldur. Hedefi, insanı güzel ahlaka ve Allah rızasına ulaştırmaktır. Metodu, muhabbetle kalpleri Yüce Allah'a bağlamaktır Temel usulü gizli, zikir, toplu zikir, muhabbet, sohbet, rabıta, teveccüh, tasarruf, hizmet ve edeple nefsin çirkin sıfatlarını ıslah etmektir.Dinimizin bize öğrettiği amel ve edepler iki kısımda özetlenebilir:

1-) Zahiri Hâller: Vücudumuzun dış azaları ile yaptığı bütün ibadetleri içine alır. Yeme içme, temizlik, alış-veriş, aile hukuku gibi vazifeler de bu kısma girer. Bu vazife ve edepler fıkıh kitaplarında anlatılmaktadır. Hangi vazifeyi yapıyorsak, onunla ilgili ilahi emri ve edebi öğrenmemiz gerekir.

2-) Batıni Hâller: Kalbin gafletten uyanması ve zikirle ihya edilmesi, nefsin manevi hastalıklardan arındırılması, ruhun ilahi huzura yükselmesi, böylece insanın ilahi nur, ilim, aşk, edep ve güzel ahlaka ulaşmasıdır. Zahiren ve batınen terbiye olan insanın elde edeceği en büyük inmet güzel kulluktur. Bu hale kısaca ihsan mertebesi denir. İhsanı yukarıda tarif ettik. Bu yol herkese açıktır. Bütün insanlar bu edeplere ve nimetlere davet edilmiştir.

Zâhirî ve bâtınî edepleri koruyan kimse ihsan mertebesini elde eder. Bu mertebeyi elde eden kimse Yüce Allah tarafından sevilir, O'nun huzurunda kabul görür. Kalbi ilahi sevgi, huşu, haya ve haşyet ile dolar.
 
hased nedir

Haset, Allah Teala’nın kullarına ihsan ettiği nimetleri çekememek, kıskançlık duymak, Allah’ın taksimine razı olmamak manasına gelmektedir. Oysa “mülkün sahibi Allah’tır. Dilediğine verir, dilediğinden alır, dilediğini alçaltır, dilediğini yükseltir, dilediğini aziz, dilediğini zelil eder. Her türlü hayır O’nun elindedir. Gerçekten O her şeye kadirdir”[3].

Kur’ân-ı Kerîm’de: “Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık”[4] buyurulmaktadır. Haset bir anlamda bu taksimatı kabul etmemek demektir. Haset, fertleri perişan eden manevi bir hastalıktır. Ona tutulanın gece uykusu, gündüz huzuru kalmaz. O insanın yaptığı iyilikleri, hayırları ve sevapları yok eder. Nitekim Peygamberimiz şöyle buyurmaktadır: “Sizi hasetten sakındırırım, hiç şüphe yok ki haset, ateşin odunu yediği gibi sevapları da öyle tüketir”[2]; “Birbirinize buğzetmeyiniz, birbirinize haset etmeyiniz, birbirinize darılıp arka çevirmeyiniz ve Ey Allah’ın kulları kardeş olunuz”[5].

Haset, gökte ve yerde Allah’a karşı işlenen ilk isyandır. Şeytan, Allah’ın Hz. Adem (a.s.)’e secde et emrine karşı çıkmış, hasedinden; “O topraktan, ben ateşten yaratıldım, ateş topraktan daha üstündür” diyerek Allah’ın emrine karşı gelmiştir. Neticede ebediyen Allah’ın rahmetinden kovulmuştur [6]. Hz. Adem’in oğlu Kabil kardeşi Habil’i kıskandığı için onu öldürmüş, böylece hasedi yüzünden yeryüzündeki ilk cinayeti işlemiştir. Kardeşleri Hz. Yusuf’u hasetlerinden kuyuya atmış ve yıllarca Yakup (a.s.) evlat hasretiyle yanmıştır.

Bende olmayan mal onda da olmasın, bende olmayan sıhhat onda da olmasın, bende olmayan imkanlar onda da olmasın diyerek müslümana haset etmek, çekememek hasetçinin haset ettiği adamdan önce kendini yok eder. Peygamberimiz buyuruyor ki; “Sizden önceki ümmetlerin hastalığı olan haset ve düşmanlık size de yavaş yavaş sirayet etmiştir. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; iman etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de hakkıyla iman etmiş olamazsınız”[7].

Haset etmek mü’mine yakışmaz. Müslüman haset etmez, gıpta eder, imrenir. Gıpta; başkasında bulunan nimet ve imkanların kendinde de olmasını istemektir. Yani onda olsun, bende de olsun demektir. Haset haram, gıpta mübah, yani caizdir.

Bir Müslüman Allah’a, “nimet verdiğin, ilim verdiğin, servet verdiğin kulların gibi bana da ihsan et” diye dua ederse bunun günahı yoktur. Bize böyle dua etmemizi, Fâtiha Suresi’nde Cenâb-ı Allah öğretmektedir. Nisâ Suresi’nin 32. ayetinde de “Allah’ın fazlından isteyin” buyurulmaktadır. İyi ve güzel şeylerin Allah’tan istenmesi tavsiye edilmektedir.
[1] Nisâ, 4/54.
[2] Ebû Dâvûd, “Edeb”, 44; İbn Mâce, “Zühd”, 22.
[3] Âl-i İmrân, 3/26.
[4] Zuhruf, 43/32.
[5] Buhârî, “Edeb”, 57, 58, 62; Müslim, “Birr”, 23, 24, 28, 30-32.
[6] A’râf, 7/11-13.
[7] Ahmed b. Hanbel, I, 167.
 
ilginc degilmi?

Ilginc egerki 10 euro zekat olarak verecek olsak cok buluruz.. ama 10 euro
ile carsidan bir sey alacak bulamayiz..

Ilginc 10 dakika zikir edecek olsak zamani cok uzun buluruz ama bir film
veya mac olsa birbucuk saatlik hemen zaman gecer..

Ilginc bir futbolmacin uzaatmasi, biz onu cok iyi hissedioyruz, ama cuma
gunu hutbe bir kac dakika uzaltiginda hic iyi olmayor bizim icin

Ilginc gazetede okudugumuza hemen inanipda yuce ALLAH'in (c.c.) Kur-an'dan
okudugumuzu once bir imthan eyleyip sonra inaniriz..

Ilginc modayi her an takip ederiz ama Peygamberimizin (s.a.v.) sunnetini
geride birakiriz..

ilginc bir saat camide vakit gecirsek her saniyesi gecerli ama televizyon
bakarken o kadar uzun surmuyor duygularimiza karsi..

ilginc namaz kilarken ALLAH'in (c.c.) dusunemeyiz ama arkadaslar ile bos
sohbetlere cok konu bulunur..

ilginc bir sure'yi okumayi cok zor buluyoruz ama bir roman 200 sayfalik onun
icin sorun etmiyoruz..

ilginc canli yayin icin ilk siralarda oturmak icin caba harcederiz ama
camide ise son siralarda otururuz hemen sonunda cikip gidelim diye..

ilginc bir ayet ezberlemek cok zorumuza gider ama top 40'da olan hepisini
ezbere biliriz..

ilginc ajendamizda islami toplantisi icin zaman bulamayiz ama dunyalik icin
cok zamanimiz var ajendamizda

ilginc dindersi anlatmasini ne kadar zor buluyoruz ama son dedikodular hemen
kolay anlatiyoruz..

ilginc fikra ve resimleri mail ile gonderiyoruz ama islam hakkinda olanlari
pek degil..

ilginc herkes cennete gitmeyi ister ama hic bir sey yapmadan ve inanmadan..

ilginc degilmi???

Su an belki guluyorsundur veya derin dusuncelerdesindir.... ??? *
 
TASAVVUFUN TEMEL KAVRAMLARI


Tasavvufun Anahtar Terimleri (Mutasavvıf, Mürşid, Silsile, Mürid, Zikir, Evrad, Edeb...)


Tasavvuf Aleminin Kişilikleri (Arif, Veli, Şeyh, Pir, Kutub, Gavs, Müceddid, Abid, Zahid...)


Tasavvuf Ehlinin Halleri (Mucize, Keramet, Keşf, İstidrac, Basiret, Firaset...)


Allah Adamlarının Özellikleri ( Aşk, Takva, Vera, Marifet, İlim, Kurb, Yakin, Himmet...)

Günümüzde İslami bilimler dünyası ile gündelik hayat arasındaki bağların kopması neticesinde Tasavvuf deyimleri olarak adlandırabileceğimiz zikir, vird, âdâb , takvâ, verâ, zühd, ihlâs, mârifet, ilim, yakîn, maiyyet, seyr, kurb, cezbe, vecd, mevâcîd, havâtır, ahvâl, tasarruf, teveccüh, himmet, cem'iyyet, huzûr, hilâfet, mahbûbiyyet, ferdiyyet ve benzeri tasavvufî terimler izaha muhtaç duruma düşmüştür.

Tasavvufi literatürde , mutasavvıf,sufi, mürşid, mürîd,şeyh, velî, evliyâ gibi yaygın bilinen terimler yanında kimi şahıslar hakkında, âbid, ârif, âşık, zâhid, , muttakî, ümmî, derviş, erbâb-ı dil, erbâb-ı kulûb, ricalullah, ehlullah, ebdâl , büdelâ, evtâd, kutub, aktâb, gavs, havass, nücebâ, murâd, muhlis, muhlas, mukarreb, müceddid, mükemmil, ricâl-i gayb, üveysî, pîr, üstâd... gibi bugün karmaşık görünen bâzı tâbirler de kullanılmaktadır.

Bunlardan başka, muhtelif olağanüstü hâllere verilen isimler ve mânâları da tasavvuf hakkında ön bilgisi olmayanlar için anlaşılmaz gelebilmektedir.Bu sayfalarda tasavvufun anlaşılmasını kolaylaştıracak bu terminoloji izah edilmeğe çalışılmıştır.
 
TASAVVUFUN ANAHTAR TERİMLERİ :
MUTASAVVIF : Gafletten uzak olarak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allah’dan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu Hakk'ın zikri ile süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibine mutasavvıf denilir.
Abdülhak-ı Dehlevî : "Mutasavvıfların hepsi Ehl-i sünnettir. Bid'at sâhiplerinden (dinin aslında olmadığı halde sonradan meydana çıkarılan işlere ve uydurulan sözlere inananlardan) hiçbiri Allah'ın mârifetine (O'nu tanımaya) yaklaşamamıştır. Velâyet (evliyâlık) nûrları bunların kalplerine girmemiştir."demiştir.Abdülkâdir-i Geylânî şöyle buyurmuştur: "Mürşid (rehber, doğru yolu gösterici) ve mutasavvıf, Rabbi için her yönden ve her şeyden ayrılıp Allah’dan başkasına tapınmayı, ibâdet etmeyi ve uymayı terk ederek, gayriye yönelmekten ve meşgûl olmaktan kalplerini kurtararak, ihlâsla Hakk'a ibâdet eder ve şeytana uymaz."
MÜRŞİD : Tasavvuf yolunda kendisinden önceki yetkili kişinin manevi izni ile insanları irşâd eden, doğru yolu gösterip yetiştiren ve kemâle getiren yâni olgunlaştıran tasavvuf terbiyesine ehil kişiye mürşîd denilir. Mürşidin olgunluğuna işaret eden bir terim ise "mürşîd-i kâmil"dir.
İmâm-ı Rabbânî, tasavvuf yolunda nihâyete varanların (yolun sonuna kavuşanların) iki türlü olduğunu beyân etmiştir. Birincisi Rasûlullah efendimizin izinde giderek kemâle erdikten sonra, insanları irşâd için (doğru yola çekmek için) halkın derecesine indirilmiş olan mürşidlerdir. İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmayan velilerdir.
Mazhâr-ı Cân-ı Cânân bütün kazançlarına, mürşidlerini çok sevmekle kavuştuğunu belirtmiş, irfan anahtarının, Allah'ın sevdiklerini sevmek olduğunu ifâde etmiştir. İmâm-ı Rabbânî de; "Mürid, mürşidini ne kadar çok severse, onun kalbinden feyz alması da o kadar çok olur. Mürşid vesîledir, vâsıtadır. Maksad, Allahdır." demiştir.
Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, bu konuda şöyle bir tavsiyede bulunmaktadır: "Bir kimse kendisini irşâd edecek, doğru yolu gösterecek bir mürşide ulaşamamışsa, büyük zâtların sohbet kitaplarını okusun ve onlara uysun."
Seyyid Abdullah-ı Dehlevî ise, kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştiren, olgunlaştıran) bir rehbere tâbi kimsenin, Allah'ın rızâsına kolayca erebileceğini ifâde etmiştir.
SİLSİLE : Tasavvufi yolların hepsinde günümüzdeki mürşidden Rasulullaha kadar ulaşan bir manevi zincir söz konusudur.Bu zincirin tarihen sağlıklı oluşu tasavvufi feyz ve bereketin intikalinde çok önemlidir.Bir tasavvuf yolunun sağlamlığının en büyük delili sahih bir silsileye sahip oluşudur.Tasavvufta "Allah’a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır." anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama yoktur. İtikadi bakımdan kitap ve sünnete bağlı, ehl-i sünnet ve’l-cemaat anlayışını benimseyen, ibâdet ve muâmelâtta İslâm’ın temel esaslarını uygulayan ve manevi bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarikatlar hak tarikatlardır.Silsilenin tasavvufi önemine uygun olarak bütün tarikatlar icazetname ve silsilename ile kendi yollarındaki ruhani akışı kayıtlara bağlayarak belgelemişlerdir.

icazetname.jpg



Mevlana Halid-i Bağdadi [K.S.]'in Kürdemir'li Şeyh İsmail Şirvani[K.S.]'e Verdiği İcazet
Örnek Bir Nakşbendiyye Silsilesi
 
MÜRİD:Tasavvuf yolunda bulunan, bir mürşide intisab ederek seyr u sülûk ile manevi makamlarda yol almak suretiyle cemal mertebelerine ulaşmak yolunda irade izhar eden demektir. Mürîdler Allah’a yakınlık derecelerine ulaşmak için riyâzetler ve mücâhedeler çekerler ; nefsin isteklerinden kaçınıp istemediklerini yapmaya çalışırlar. Bir müslüman bir mürşide biat ederek iradesini izhar etttikten sonra mürşidin kendisine vereceği tasavvufi talimat olan günlük zikir, tesbihat dersini ifa etmeğe başlamak suretiyle tasavvuf yolunu adımlamağa başlar.Bu yolun değişik duraklarında mürşidin göstereceği yeni vazifeleri ( evrad, halvet,riyazet vs. ) yerine getirmekle yoluna devam eder.
ZİKİR : Zikir, her işte Allah’ı hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, unutmamak ve anmak,kendini gafletten kurtarmak, kulun Allah’ı dille ve kalple anması anlamında Kur’an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır.Gaflet de Allah’ı unutmak demektir. Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricâli, zikri yollarının temel esası saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle Kur’an’da 250‘den fazla yerde geçmektedir. Kur’an’ın bizzat kendisi ve emirleri birer zikirdir. Bu yüzden Kur’an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah’ı şiddetle sevmek, O’ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşâhede semâsına yükselmektir. Ya da Mezkûr yani Allah’dan başkasını unutmaktır.
muzzemmil8.gif
Sure-i Müzzemmil 73: 8
Çünkü Allah "Unuttuğun zaman rabbını zikret! (hatırla)" (el-Kehf, 18/24) buyuruyor. Allah, Kur'ân-ı kerîmde Ra'd sûresi 30. âyetinde yine şöyle buyuruyor: "İyi biliniz ki, kalpler, Allah'ın zikri ile itminâna, râhata kavuşur." Bakara sûresinin 152. âyet-i kerîmesinde ise şöyle buyrulmuştur: "(Kullarım!) Siz beni (tâat ile, beğendiğim işleri yapmak sûretiyle) zikrederseniz, ben de sizi (rahmet, mağfiret, ihsân ve tövbe kapılarını açmak sûretiyle) anarım."Kur’an’da iki tür zikir emri vardır: Mutlak ve mukayyed zikir. Kur’an’da herhangi bir kayıt belirtmeden mutlak mânâdave çok çok zikretmeyi emreden âyetler vardır. (bk. Âlü İmrân, 3/41; el-Ahzâb, 3/41; el- Cum’a, 62/10) Bunların emrettiği zikir, gafletin zıddı anlamındaki kalbî zikirdir. Allah’ın adının anılmasını emreden (el-Müzzemmil, 73/8);ed-Dehr, 76/25) âyetler ise kalbî mânâda zikre muvaffak olamayanlara dil ile zikretme kolaylığı sağlamakta ve bir bakıma kalbî zikre alıştırma yaptırmaktadır. Zikirden maksad Allah’ı hiç unutmamak olduğuna göre zikrin efdal olanı kalbî ve hafî olanıdır. Ancak cehrî olarak yapılan zikirlerin herbirinin sâlikin durumuna göre ayrı özellikleri vardır. Tevhid zikrinin kalbi masivâdan temizlemede, lâfza-i celâl zikrinin kalbî zikre ermede ayrı bir yeri vardır. Bunlardan hangisinin kime ne kadar yararlı olacağını mürşid tayin eder.
Sünenü'l-Beyhekî'de geçen iki hadîs-i şerîfte de buyrulmuştur ki: "Derecesi en yüksek olanlar, Allah'ı zikredenlerdir.", "Allah'ı sevmenin alâmeti, O'nu zikretmeyi sevmektir."
Asr-ı saâdette bizzât Hz. Peygamber’in toplu zikir yaptırdığını gösteren rivâyetler vardır. Ahmed b. Hanbel’in naklettiği bir olay şöyledir:"Şeddâd b. Evs anlatıyor: Hz. Peygamber’le beraber bir evde idik. Bize sordu:"İçinizde garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?" Biz: "Hayır" dedik.Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi. "Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilâhe illallah deyin." Ellerimizi kaldırdık ve lâ ilâhe illallah dedik. Sonra Hz.Peygamber: "Allah’a hamdolsun. Yâ Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin." dedi.Sonra da şöyle buyurdu: "Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi afvetti."(Müsned, IV, 124) Bu hadiste geçtiği gibi insanların tevhid kelimesi veya başka ilâhî isimlerle zikretmek üzere bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Toplu zikrin asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî’den gelen bir rivâyette anlatılmaktadır. Bu rivâyete göre Allah Rasûlü birgün halka teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğunun yanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu. Onlar da: "Kendilerine başta İslâm olmak üzere pekçok nimetler veren Allah’ı zikretmek için bir araya geldiklerini" anlattılar. Peygamberimiz tekrar: "Siz gerçekten sadece Allah’ı zikretmek için mi toplandınız?" diye ısrarla sorunca sahâbîler: "Vallahi sadece bu maksadla bir araya geldik." diye yemin ettiler.
İmâm-ı Rabbânî; "Her vakit, Allah’ı zikr etmek lâzımdır. Kalpte başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır." demiştir. Cübeyr bin Nüfeyr; "Her an, dilleriyle Allah’ı zikr edip, O'nu bir an unutmayanlardan herbiri, güler bir hâlde Cennet'e gireceklerdir." demektedir. Zikir, cehrî ve hafî olmak üzere iki kısımdır. Zikr-i cehrî, yüksek sesle Allah’ı anmak, zikr-i hafî ise, gizli olarak ve kalb ile Allah’ı hatırlamaktır.
Zikir hakkında daha detaylı bir açıklama için bakınız: "Zikr : Allah'ı Hatırlama"
19.Yüzyılın Büyük Sufilerinden Kuşadalı İbrahim Halveti [K.S.]nin "Zikr Hakkındaki Görüşleri"
Tasavvufi pratikte mürşidin zikir tavsiyesi hakkında reel bir örnek sunuyoruz: "İntisab ve Zikr Tarifi"

EVRAD : Îtiyad, alışkanlık hâlinde nâfile olarak devamlı yapılan ibâdet, tesbîh ve duâlara vird (çoğulu evrâd) denilir. İmâm-ı Gazâlî; "Duâ, zikir, Kur'ân-ı kerîm okuma ve tefekkür (mahlûklardaki ve kendi bedenindeki ince sanatları, düzenleri, birbirine bağlılıklarını düşünerek, Allah'ın büyüklüğünü anlaması, insanın günâhlarını hatırlayıp, bunlara tövbe etmesi lâzım geldiğini ibadetlerini ve tâatlerini düşünerek bunlara şükretmesi gerektiğini hatırına getirmesi), sabah namazından sonra, âhiret yolcusu kulun virdi olmalıdır." demiştir. Yine İmâm-ı Gazâlî; "Okunmalarında fazîlet olduğu bildirilen bâzı âyet-i kerîmeleri vird edinip, okumak da müstehabtır. Fâtihâ, Âyete'l-Kürsî ve Bekara sûresinin son iki âyeti (Âmener-Resûlü) bunlardandır. Kaylûle (öğleye doğru bir mikdâr uyumak da) gündüz virdlerindendir." demiştir.
Mâlik bin Dînâr ise şunları söylemiştir: "Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getirmedim. Rüyâmda birisi karşıma çıktı ve, okuryazarlığın var mı? dedi. Var, dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kâğıt parçası verdi. Kâğıtta; "Dünyânın geçici ve aldatıcı nîmetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennet'in zevk ve safâsından seni alıkoymuştur. Yâni geçici olarak zevk aldığın bu uyku, ebedî seâdetine yarayacak ibâdetine mâni olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur'ân-ı kerîm oku. Zîra bunlar, uykudan hayırlıdır." yazılıydı."
EDEB : Her konuda haddini bilip, sınırı aşmamak, insanlara iyi muâmelede bulunmak, sünnet üzere yâni Rasûlullah efendimizin buyurduğu ve davrandığı gibi hareket etmek, hatâya düşmekten sakınılacak şey, terbiye, güzel ahlâka da edeb denir.
Abdullah bin Mübârek, âlimler, edeb hakkında çok şeyler söylediler. Bize göre edeb, insanın kendini tanımasıdır demiştir.
Ebü'l-Berekât Emevî Hakkârî; "Edep, kulun, Allah’a karşı vazîfelerini, vakitlerini nasıl değerlendireceğini, kendini O'ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir." demiştir.
İmâm-ı Rabbânî ise; "Edebe riâyet etmeyen hiç kimse, Allah'a kavuşamaz, yâni velî olamaz. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzîhî bir mekrûhtan sakınmak; zikir, fikirden (tefekkürden) üstündür." buyurmuştur.
Şems-i Tebrîzî ise; "Âdemoğlunun edebden nasîbi yok ise, insan değildir. Âdemoğlu ile hayvan arasındaki fark budur. Gözünü aç ve bütün Allah'ın kelâmının mânâsı, âyet âyet edepten ibaret olduğunu gör." demiştir.
 
TASAVVUF YOLUNDA 100 ADIM
Abdulkadir es-Sufi
Burada yer alan metinler Abdulkadir es-Sufi'nin Yüz Basamak adı ile yayınlanan eserinden alınmış olup Şazeliyye tarikatının Darqawi kolunun tasavvuf anlayışını yansıtmaktadır... Eserde tasavvufi terminolojiyi ifade eden kavramlar 100 bölüm halinde düzenlenmiştir. Burada bu bölümlerden bazıları kitabdaki sıralanış sayıları ile sunulmuştur.
aessufi.jpg
ŞERİAT ~ 2
Şeyh'ül Ekber, «Hakikate şeriatın söylediğinden başka bir yol yoktur,» dedi. İslam şeriatı Allah'tan başka ilah olmadığını ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğunu tasdik etmektir. Günde beş vakit namaz kılmaktır. Ramazan ayı boyunca oruç tutmaktır. Malının zekatını vermektir. Eğer imkanı varsa Hacca, Allah'ın Münezzeh Evi'ne gitmek ve Arafat'ta vakfe yapmaktır. Şeriat bunların üzerine temellendirilmiştir. Şeriata uyan kişi, Kur'anî buyruklarda belirtilen geniş ahlakî ölçüler ve Muhammed sallallahü aleyhi vesellem'in yaşama biçimi olan sünnet çerçevesinde yaşamayı seçmiş demektir. Şeriatı kabul etmiş olmak; insan denilen mahlukun sınırlı olduğunu, bir bedende bulunduğunu ve böylece fiziksel dünyadaki tüm bedenler gibi, verilen belirli yasalara uyduğunu derinlemesine kavramış olmaktır. Hayatın işleyişinde zorlama yoktur, bunun için şeriata «örgütlenmiş bir din» denilemez; hayır; bu, insanın, aydınlanmanın suyunu içmek üzere kendi kaynağına, hayatının kaynağına ulaşıncaya kadar bilgisini derinleştirmek için benimsediği, kendi seçtiği hayat tarzıdır.
Bu yüzden şeriat, varoluşun her kademesinde işlerlik gösteren biyolojik yasalara dikkat çeker. Nitekim, inkar edenlerin, kafirlerin de herşeye rağmen kendi şeriatlerini izlediklerini gözleriz. Herkes bir şeriat tutar, uydurulmuş da olsa hepsinin bir işlevi vardır. Bizim şeriatımız herşeyiyle rahmettir. Onlarınki ise her zaman zalimdir, baskıcıdır, daraltıcıdır. Bizimki milyonlarca insanın sevgilisi, Yaratılmışların En Mükemmeli vasıtasıyla gelendir. Onlarınki, ıssız kuruntuların karanlık gölgesidir.
TARİKAT ~ 3
Yol, iki karşıtlık arasında, şeriat ve hakikat arasında uzanır. Zahiriyle tanımlanabilir ve batıniyle tasdik edilir. Şeriatın İslam olarak adlandırılışı gibi, tarikat da îman -kabulleniş- olarak adlandırılabilir, îman kabul ediştir, İman Allah'ın, Kitaplarının, Elçilerinin, Meleklerinin, Son Gün'ün, Mizan'ın, Kader'in kabulüdür. Olaylardaki yaratılışsal gerçekliklerden görünendeki kişisel kozmik manzaraya kadar, tüm kozmik manzaranın batınîleştirilmesidir. Bütün bunlar varoluşun ikili (dual) tabiatını ve onun tevhid sırrının anlamlarını açıklıyor ve yorumluyor.
Tarikat alelade varoluşun güvenli konumundan arayışın tekinsiz varoluşuna geçiştir..Bu, kişinin hayatını anlamlı kılan özel tasarımlarından, yani aileden vazgeçmesidir. Allah celle celalühü, bunun bir tuzak olduğunu ikaz etmiştir. Bu ikaz, toplumun sunduğu hedefin terki anlamına gelir. Toplumun sunduğu hedef yine toplumun kendisidir ve vadettiği şey de topluma kulluktan ötürü ödüldür. Arayışı göze alan kimsenin ödülü hayatın sonunda değil Görünmez'de ve ölümden sonradır. Bu, hayatı hedefleştiren şöhret ve başarı tasarımlarını terketmek demektir, çünkü nefîs, "arayıcı" (mürid) için bir düşmandır. Yani nefs, saf ruhun nurlu hakikatine dönüşünceye kadar bir düşmandır.
Şeriat boyun eğmektir. Tarikat teslimiyettir. Hakikat galibiyettir.
HAKİKAT ~ 4
Hakikat, gerçekler, arayıcının kalbine akan bilginin iç parıltılarıdır. Şeriatın duyumların alanı oluşu gibi, hakikat de anlamların alanıdır. Biri nasıl zahir'in ilmi ise öteki de bâtın'ın ilmidir. Bunu müşahade etmenin, insan olma, ölümlü olma, zaman - içi bir yaratık olma gerçeğine boyun eğmekten başka yolu yoktur. Şeriata bir kez boyun eğildi mi, Yol'daki arayıcı yokluktan gelip yokluğa gittiğini anlar. Zaman dardır. Kaçırılmamalıdır. Kestirmeden git! Bu dünyada herşey görünürdedir ama insanlar her yerde kör. Dünya nimetlerinin insanlara doyum getirmediğini görmeye katlanamıyorlar. Doyumun hayal aleminde aranması gerektiği söylenmiyor; öteki dünyada, ölüm sonrasında aranması gerektiği söyleniyor. Burası eylem (ameller) kuşağıdır. Kamil insanlık statüsüne ulaşmak, kuralları yıkmadan mümkün değildir. Kuralların yıkılması denilen şey Yol'dur. Meyveleri şehadet ve aydınlanmadır. Ne var ki bunlar, duyumda ölüm - sonrası'na aittir. Bunun için, mana aleminde görüm'e ulaşmak demek, duyumsal ölümden önce mananın ölümüyle ölmektir. «Ölmeden önce ölünüz,»der ünlü hadis... "Kendinizi kabir sakinleri gibi kılınız,» benzeri buyruklar Sahih'te birçok kez tekrarlanır. Bu, hayattan vazgeçmeyi değil, büyük bilgiye ulaşmak için amel gerektiğini öğretir ve hikmeti de budur.
Eğer hakikati arzu ediyorsanız, artık hayatınız asla eskisi gibi olamaz, «İnsan uykudadır, öldüğünde uyanır!» Hakikat uyanıştır, ihsan.
EDEB ~ 5
Edeb, ruhsal incelik, içtenlikli iyi davranışlardır. Edeb içtenliği, o da alçakgönüllülüğü ifade eder. Çünkü kişi eğer davranışlarından haberdarsa, o zaman bencilliğiyle güdülmekte ve kendiliğinden [zorlamasızl davranış melekesinden yoksun bulunmaktadır.
Edeb, dünyada hemen hemen imkansızdır. «Doğru davranışlar» dünyada yaşanır. Edeb halk çevresinde gösterilir. însan bir kez halkın korunmuş çevresine girdi mi, bir güven ortamına girmiş olur. Artık edeb, sizin için bir görev olur. Nefs'i -zaviyede, halkada, Allah'ın kulları arasında, Şeyh'in önünde- köşeye sıkıştırmışsmızdır. Bu, edeb ortamıdır.
Yol, edebden başka bir şey değildir.
Yabancıya ve konuğa gösterilen bir edeb vardır. Fukaraya gösterilen bir edeb vardır. Soyluya ve seçkine gösterilen bir edeb vardır. Şeyh'e gösterilen bir edeb vardır. Edebin kemale ermesi, kendinize gösterdiğiniz edeb iledir.
İlkine, varışta ve ayrılışta gösterilen cömertlik ve sunulan armağanlarla ulaşılır, ikincisi tercihle belli olur. Elindekilerde ve aldıklannda, kendinden önce kardeşini tercih etmelisin. Sonraki hizmetle, beklemekle, sabırla ve dinlemekle olur. Sonraki, Şeyhinin istediğini sen istiyormuşsun gibi istemendir. Sonuncusu, ilk aşamada deliler gibi dövünmemen, öfkelenmemen ve bağırıp çağırmamandır. Orta aşamada aşırı keder ve neş'eden kaçınmandır. Son aşamada ise Hakikat'in Huzurunda olmanın hazzıyla hepsini unutmandır.
SÛLUK ~ 7
Sülûk, yol almanm tüm iç ögelerinin ilmidir. Sülûk, yüreği kıpırdadığında, içinde aşk uyandığında ve mahlûkatın merkezinde aşk rüzgarlarıyla hasret fırtınaları hüküm sürmeye başladığında, kendini delilikten korumak için sırtını hikmete dayamandır. Dünya ve dünyanın kapsadığı herşey arayıcı için bir azap ve bir imtihan halini aldığı zaman, yoldaki kişiyi hikmete ulaştıran; böylece, yüz geri etmenin baştançıkarıcılığına karşı zorunlu bazı sınırlamalar koymak gerektiği ve yiğitçe davranmak mümkün olduğu zaman onu sulara gömülmekten kurtaran sülûktür. Süluk, meczub (Allah'ın delisi) olmaksızın cazibenin meyvelerinden faydalanmayı mümkün kılar; böylece cazibe gerçekleşebilir -zira o kaçınılmazdır- ama faydasız cazibeden kaçınılmış olur. Demek ki, insan bir makama mahkum olmadan müşahadeye ulaşabilir.
Yolumuz salik/meczub olmak, yani sülûk sonunda cezbeye ulaşmaktır. Dıştan (zahiren) aklıbaşında ve içten (batınen) Allah delisi, dıştan dengeli, ayık, içten sarhoş...
Süluk, zahiren kötü sözleri iyi sözlerle, kötü davranışları iyi davranışlarla, kötü niyetleri iyi niyetlerle, doğru konuşana, doğru davranana ve doğru niyet edene kadar değiştirmektir. Salikin işareti elinden ve dilinden emin olunması, kanıtı ise salikin kendi elinden ve dilinden emin olmasıdır.
Süluk, kişiye usulün hazmedilmesiyle halden makama yükselmeyi ve makamı da Esirgeyici Rabbin ileriki armağanlarının umuduyla bırakmayı sağlar. Sülûkun şartı, onu başka arayıcılar için de doğrulamak üzere geri dönmek ve Hakikat'in dilinden olandan başkasını iddia etmekten kaçınmaktır.
MÜRÎD ~ 19
Efendimiz, Şeyh el - Kamil, Seyyidi Muhammed îbn el -Habib şöyle demiştir:
«Mürid, irade'den gelir ve ihlas'a dayanır. Mürid'in hakiki anlamı, kendi iradesinden soyunan ve Allah'ın kendisi için istediğini isteyendir. Bu da Allah'a, o şanı büyük olana ibadet etmekle olur. Çünkü O, "İnsanları ve cinleri yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım," buyurmuştur. Mürid - içerde nefs ve şeytanın sözü geçtiğinden - nefsini disiplin altına almada zayıf düştüğünde kendini Şeyh'in iradesine ve O'nun gücünün korumasına bırakır. Buna karşılık O da, Allah'ın izni ve bağışıyla etkili olan himmeti ve sözleriyle müridine, Allah'a itaat ve ibadet etmesinde yardımcı olur. Böylece bir mürid, zamanın şeyhlerinden hangisi kendisine uygunsa O'na bağlanmalıdır.
Seyyidi Abdülvahid ibn Aşir şöyle der: «Mürid, onu yolculukta tehlikelerden koruyan ve nasıl davranılacağını bilen bir şeyhten ayrılmaz. Mürid, şeyhi gördüğünde Allah'ı hatırlar ve sonra Şeyh o kulu Mevla'sına yöneltir.»
İbn Ataullah, Allah O'ndan hoşnut olsun, Hikem'inde «Hali seni değiştirmeyen ve konuşması seni Allah'a yöneltmeyenle birlikte olma ! » demektedir.
Makamın yükselmesi ve sohbetin yol göstericiliği bu beraberliğin sonuçlarıdır. Demek ki, kim onunla birlikte olmakla böyle bir hali bulamazsa, onu Allah'a havale etsin ve bu tanıma uyan birini arasın. Mürid kendi içtenliği ve sebatınm gücüne göre bir Efendi[=Mürşid] kazanacaktır. Yardımı istenecek olan Allah'tır.
ZİKİR ~ 21
Zikir, Allah'ı anmak, beşerin en büyük melekesidir. Üç mertebesi vardır. Avam için dilin zikridir. Seçkinler için kalbin zikridir. Seçkinlerin seçilmişleri için sırr'ın, gizlinin zikridir; ilki, herkesçe bilinir, ikincisi, uyanıklıkla yapılan ve bu suretle Mevla'nın huzurunda kalbi istiğrak alanı kılan zikirdir. Sonuncusu dehşetli bir iştir. Onda dil susar, kalp durur.
İlki, yokluk zamiri Hüve'nin zikridir,ikincisi, varlığın zamiri Ente'nin zikridir, Üçüncüsü, tevhidin zamiri Ene'nin zikridir.
Birinci mertebeden ikinciye geçiş, - ritmik sallanışlar gibi -bazı bedenî davranışlardan, ani haykırışlardan, ayağa fırlamalardan belli olur. İkinci mertebeden sonuncusuna geçişin alameti ise uzuvlardaki uyuşma ve dildeki suskunluktur; böylece zikir "kaybolur". Üstadım, Saki, Şeyh el-Fevterî bunun için şunları söylemişti: «Ne harika şey! Sen zikri arıyordun, zikir de seni arıyordu!»
Hikem'de deniliyor ki: «Zikirde Allah'ın Huzur'unu duyumsayamıyorum diye zikri terketme! O'nun zikrini unutman zikirde O'nu unutmandan daha kötüdür. Herhalde o seni, unutkanlığın zikrinden uyanıklığın zikrine, uyanıklığın zikrinden Huzur'un zikrine, Huzur'un zikrinden içinde zikredilenden başkası olmayana götürür. Ve bu, Allah için güç değildir.»
Allah'a doğru yolculuk için gerekli üç şey vardır. Zikir bunlardan ilkidir.
FİKİR ~ 22
Fikir. Düşünme. Şeyh ibn Ataullah, Hikem'inde şöyle der:
«Fikir kalbin gayblık alanında yolculuğudur. Fikir kalbin ışığıdır, söndüğünde kalbin de aydınlığı kalmaz. Fikir iki türlüdür: teyidin ve imanın fikri, müşahadenin ve tecellînin fikri; ilki imtihana çekilenler için, ikincisi de tecellî ve basiretin ruyet ve iç müşahade ehli içindir.»
«Ufukta ve nefs'te ayetler var.» Öyleyse ilk fikir yaratılışta Allah'ın birliğini tanımak ve alemde Buyruğu bilmektir. İkinci fikir, insanın özünü, uzuvlarının büyüklüğünü, melekelerin sıralanışını, iç uyanıklığını (vukuf) «Ben»in ulaşılamazlığını dikkatle düşünmektir. Üçüncü fikir, murakabenin, gözlemlemenin en derin evresinde, halvette yer alır. Burada O'nu görmemizin imkansız oluşu gerçeği karşısında, O'nun bizi görüyor oluşunun şiddetiyle, gözlemcinin bulunduğu yer eriyip gider.
Zikir duyumsaldır, fikir anlamdır. Zikir zahiridir; fikir batınidir. Allah'a doğru yolculuk için üç şey zorunludur. Fikir bunlardan ikincisidir.


 
HİMMET ~ 23
Allah'a doğru yolculuk için gerekli üç şey var; himmet bunlardan üçüncüsüdür. Şeyh ibn el - Habib ,ünlü Divan'ında «Kimde zikir, fikir ve himmet varsa, o her an masivanın ötesine yükselir. O kişi, istediğinden fazla marifete kavuşacak ve varoluşun sırlarını hızla kavrayacaktır." der.
Şunları da söyler: «Himmetini arzu ve hasreti ve Ebedî olandan azına razı olma!» Ve şöyle der: "Ah dostum, himmet malik olunacak bir mülkiyettir;eğer bütün ariflerin amaçladığını arzuluyorsan onu aramaya başlayabilirsin.»
Himmet, yüksek bir gayeye ulaşma arzusu, Şeyh'ül Ekber tarafından şöyle tanımlanmıştır: «Kalbin tutkuyla özgür kılınmasına denir. Müridin içtenliğinin başlamasıdır. Bütün himmet, tutkunun arıtılmasıdır.»
Şeyh ibn el-Habib ondan «himmet bineği» olarak söz etmektedir, çünkü Yol'u himmetle alırsın. Arayıcıyı, önce bir kılavuz aramak ve sonra da sanatın temelini ele geçirmek üzere harekete geçiren kalbin dürtüsüdür himmet.Sonra uygulamada bir kez başarıya ulaştı mı, aracı amaçla karıştırdığı için, arayıcının kalbine bir uyuşukluk yerleşir.Yolculuğun zor olan orta kısmında arayıcıyı harekete geçiren yine himmettir. Yol'un ortasında hatırlanmalıdır ki , o anda himmet olan şey daha sonra kökünden değişecektir. Çünkü sonunda şehadet şarabı ve Maşuk'un kutlaması için huzura kabul arzusundan başka bir tutku kalmayacaktır.
Başlangıcında, ilimleri elde etmek için arzudur. Ortasında, doğrudan müşahadeye ulaşma arzusudur.Sonunda müşahadeden de daha ileri marifetlerle ödüllendirilme ve Rabb'ın temaşasında erime arzusudur.
NEFS ~ 24
Bu üçlü, marifetteki bütünlüğü çerçevesinde insan denilen yaratığı tanımlar. Beşer hayvanının ilk deneyim düzeyi nefs düzeyidir. Nefsin bilinmesi yolculuk için gerekli temel şarttır. Onsuzsanız -yani mecnun (deli) iseniz- başlayamazsınız. [Ayağınızı basacağınız] işe yarar bir deneyim merkezi olmadığı sürece, kendini tanıma sürecinde bu merkezin kaydırılıp silinmesi sözkonusu olamaz.
Şeyh'ül Ekber, Nefs'i «kulun niteliklerinden doğan şey» olarak tanımlıyor. Böylece nefs, bizzat kendisini özgürleştireceğini sandığı unsurların (eylemlerin) kafesine kapatılmıştır. Nefs birşeyler yaptıkça, yanılsamaya dayanan bir süreklilik ve tarih inşa eder kendine. Olup-biten herşey, benlik mitos'unu pekiştirir. Şeyh el-Kamil'in nefsteki herşeyin korkunç olduğunu söylemesinin nedeni budur, iyi bir nefs kotarılabileceğini tasarlamak abes olur. Bu kötü olandan daha dehşetli bir puttur. Nefs başka putları dikerken kendini deviremeyen büyük puttur, insanın bir şeyhe bağlanmasının nedeni de budur.İşlevi, basit olarak, kişiyi, durmadan kendini yineleyen benliğin aldatmacaların-dan kurtaracak bir benlik aynası olmaktır. Halkın amacı, deneyimleri gerçekleştiren benliği ortadan kaldırmaktır.
Beşerin bir melekesi olan zikir, kalbi arıtır ve böylece katı ve donuk nefs incelip nurlanır. Zikir ve dostluk bir kez nefse boyun eğdirdi mi, arayıcı, insan denilen yaratığın yerinin göründüğü gibi olmadığını ayırdedecektir. Ben'in anlatısal kurgusu yerine doğrudan bir biyolojik kimliğin farkına varacaktır. Bu evrede sözkonusu olan, artık nefs değil, ruhtur.
RUH ~ 25
Ruh. Şeyh'ül Ekber onu «Gayb'ın ilmini kalbe belli bir yönde akıtan olarak tanımlar. Görüyoruz ki her iki durumda da, onları izleyen durumda da deneyim alanı kalptir. Ama şimdi deneyim alanı tarihsel değil doğal biçimde görülmektedir. Artık bir olay-alanı olarak değil bir temaşa perdesi olarak düşünülmektedir. Böylece eski eylem meydanı, temaşa meydanı olmaktadır.
Şeyh ibn el - Habib, Divan'mda şöyle diyor: «Ruhum benimle konuşuyor vo diyor ki: Benim hakikatim Allah'ın nurudur, bu yüzden ondan başkasını görme. Ben bir nur olsaydım O'ndan başkası olacaktım, masiva yokluktur gerçekten. bu yüzden onunla yetinme.»
Bu bir kere görüldü müydü, artık arayıcıya ruhun sırrını bulmak kalıyor. Kendi özgün nefs'ini. Ademî suretini keşfetmelidir.
Bu, marifetin son aşamasıdır ve bu aşamada ruha, bu anlamlara uygun bir başka ad seçmek gerekir. Böylece gördük ki, burada benlik deneyiminin en mahrem ve kişisel alanım tanımlayan bu üçlü aslında daha önce yalnızca kavramlar ve inançlar kalıplarını tanımlayanlardan hiç de farklı değillerdir.
SIR ~ 26
Sır, giz. Bu, benlik alanımn üçüncü tasviridir. Şeyh'ül Ekber'in açık tanımına bakın ve anlayın:
«Denenmiş ve denmiştir ki: bilginin sırrı, onu bilenin marifetine; halin sırrı, Allah'ın onda dilediğinin hikmetine; hakikatin sırrı, işaretin getirdiğine tekabül eder.»
Artık arayıcı, «tarihsel» varoluşun anlamını bulmak için başlayan "otobiyografik" arayışın ortadan kalktığını anlamış olmalıdır. Artık kendini anlatısal bir figür olarak göremez. Bir biyologun organizmayı kendi [doğal] çevresinde incelemesi gibi, o da kendi, doğallığını gözlemekte, incelemekte; halini görmektedir. Kendisinin bilen [bir varlık] olduğunu keşfeder. Bu öyle bir yetidir ki, her an derinleşebilir ve derinleştikçe bir önceki aşamada bildiklerini - safra gibi - bir kenara atması gerekir, işte o zaman, bilgisi başlayınca «hayat»ının bir hedefe vardığı söylenebilir. Sufi ölümden sonra yaşar. Nefs/evren alanının gittikçe incelen anlamlarını, bağlanmadan tadabilir. Sırrın ilk dairesi etkindir, gösterileni kavrama ve yalnızca Allah için himmete sarılma yetisi gerektirir, ikinci daire edilgendir. Burada bütün rehberler geride bırakılmıştır. Bu bilgiye gözlemlemenin (murakabe) derinliklerinde ulaşılır. Üçüncü daire o kadar incedir ki, Aşıklar Sultanı, Şeyh ibn el-Farid'in kullandığı gibi şifreli bir dil olmadan konuşulamaz. Etken/Edilgen'dir. Tevhidi keşfe dayanır. Buna sırru's-sırr denir. Sırrın sırrı , gizlinin gizlisi... Şeyh'ül Ekber bunu «Allah'ın onunla kuldan ayrıldığı şey» olarak tanımlar.
 
MÂNA ~ 34
Mâna anlamdır. Seyyidî Ali el - Cemal şöyle demiştir: «İyisiyle kötüsüyle bütün yaratılış Allah'ı zikreder. Bununla birlikte, kalbinde mana nuru olanlardan başkası O'nu bilmez ve Hakikat'i Hakikat olarak görmez. Allah'ı görüp tanımanın aracı olan Mâna nurları, ancak, Allah'ı arama eğilimindeki duyuların yüceltilmesinden sonra kalpde belirir. Bunun gibi, manaları örten karanlık, ancak duyuların aydınlanmasıyla dağılır; çünkü hikmet [bizzat] zikretme(nin kendisinde) değildir. Hikmet marifettedir; zira Allah herkese aşikar ve herkesten gizlidir. Arif odur ki, O'nu zahirde de batında tanıdığı gibi, batında da zahirde tanıdığı gibi tanıya... O'nu zahirde bildiği gibi batında da bilmeyen ya da batında nasıl biliyorsa zahirde de öylece bilmeyen cahildir. Cahile arif denmez. Şeyh eş-Şüsterî, Allah'ın rahmeti üzerine olsun, şunu söylemiştir:
"Gemilere bakma
Mana ummanına dal
Belki beni
Sufîlerin dostluğunda görürsün..."
Manalar görmenin, duyuların yüceltilmesi de manaların ortaya çıkmasının bir şartı olur. Bilinci Allah'ı aramaya yöneltme, duyuların kararması için bir şart olur. Başarı Allah'tandır!
Artık şurası açıktır ki, fakir, kozmik/ben varlığının en derin dokusunu kavrayabilecek bir bilgi sürecine şimdiden girmiş bulunmaktadır. Artık bu aşamada o [fakir], bilincini Allah'ı arama yolunda yoğunlaştırdıkça önünde açılan akıl ve hikmet duraklarını ona açacak yeni bir öğretiler cümlesiyle donanmış olmalıdır.
CEZBE ~ 47
Cezbe, çekim/çekicilik. Meczub ilahî çekiciliğe kapılmış olandır. Bu tabir Darqawî Yolu'nda yaygındır ve bazan çok latif bir biçimde kullanılmaktadır. Fakir, Allah'ın kudretinden ve O'nun çekiminden korkmalıdır. Kişi ona doğru sürüklenir, ama marifet için gerekli meleke kesinlikle "akl-ı selim" olduğundan, Rasül'ün delilikten duyduğu dehşetle geri itilir. Behlül Velîsi'nin meczuba karşı edeb «Es-selamü Aleyküm, dedikten sonra onu basından savmaktır.» diye ihtar etmesinin nedeni budur. Meczubla arkadaşlık eden ya meczub ya da meczubun uşağı olur, çünkü bunların zihinleri hiçbir yerde olmadığından yani her yerde olduğundan güçleri çok fazladır. Yine de büyük meczublarla kısa ilişkiler olağanüstü faydalıdır ve arayıcıyı hedefine doğru yaklaştırır, ilahî deryanın derinliklerine dalarken şeriata boyun eğen ve çizgiyi aşmayan bazı Salik/meczub'lar vardır, ama bunlar nadirdir.
Meczub masallarından, bilgiyle bir cezbeyi özleme durumuna düşmekten kaçının. Cüneydî Yol'umuz zahirde ölçülü, batında sarhoş olmaktır. Şeyh el - Fevterî bize şunu demiştir: «Dünyayı aşıp bende halvete girmekten daha büyük cezbe var mıdır? Sizin cezbeniz sizi marifete, şehadet ve velayete götürür. Kazanılacak cezbe budur. Saki için tutkuyla dolup taşan bir özlem.»
Şeyh ibn'ül-Habib şöyle demiştir: «Bir çoğuna meczub diyorlar, ama gerçek meczub öğleyi Meknes'te Ulu Ca-mi'de, ikindiyi Mekke'de Kabe'de kılan ve akşamı kılmak için Meknes'e geri dönendir!»
TEVHÎD ~ 61
Tevhid, birlik ve birliğin doğrulanması.
İmamımız şöyle demiştir: «Ana çizgileri silip, bilgileri birleştiren bir manadır: Allah her zaman olduğu gibidir. Tevhidin beş esası vardır: Olayların örtüsünü kaldırmak, ebedîliği yalnızca Allah'a isnad etmek, dostları terketmek, memleketi terketmek, bildiklerini ve bilmediklerini unutmak.»
Şeyh'ül Ekber'in bu konuda söylenebileceklerin en yükseği dediği, tevhid üzerine en büyük sözü şudur: «Suyun rengi bardağın rengidir.» Şeyh ibn Acibe bunu yorumlarken şöyle demiştir: «Bu, övülen öz latiftir, gizli ve aydınlıktır, demektir. Ana çizgilerde ve biçimlerde gözükür ve onların rengini alır. Bunu kabul edin ve eğer tatmamışsanız anlayın.»
Tevhid, onu içeren kişi ondan vazgeçmedikçe, yahut daha doğrusu, Bir'in içinde tamamen erimek üzere işaretlerini tüketip onu terketmedikçe, kendi başına, anlamı tamamlanmamış bir tanımdır.
EF'AL ~ 63
Ef'al, Allah'ın eyledikleri olarak, fiiller. Ef'al, Allah'ın mahlûkattaki eylemleri ve hükmüdür. Bu, hem zerrecikler (veya Evren'in temel malzemesine her ne ad verirsniz) alanında, hem de hayat dolu organik varlıklar alanında yürürlükte olan Hüküm'dür. Sufinin kendi büyük psikolojisi olan tasavvufi kozmolojide, organizma, olaydan ayrı olarak görülmez. Diğer bir deyişle, her varlık bir mekan/organizma olduğu kadar bir olay/organizma'dır, çünkü yaşayan herşey bir mekan - içi yaratık olduğu kadar bir zaman-içi yaratıktır. «Savaşlar» ın ve «toplumlar» ın tasvirinden bir yarar sağlanabilirse de, bunlar, bireyleşmiş organizmalarda olduğu türden bir gerçeklik taşımazlar.
Bütün yaratılış «Kün!» [«01!»] ilahî Buyruğu altında olduğundan, bütün eylemler Bir Eyleyici'nin etkinliğidir. Kur'an: «Allah sizin ve amellerinizin yaratıcısıdır,» der. Bir bakıma amellerinizin sorumlusu siz olduğunuz halde; bir bakıma da amelleriniz sizin zaman-içi yerleştirilmenizden ve sizin önceden belirlenmiş hücresel gerçekliğinizden neşet eder. Allah'ın istediğini isteyinceye kadar kimse özgür değildir. O zaman isteyecekler ve istedikleri hep gerçekleşecek. Bunu anlayabilmek için, «seçim özgürlüğü», «önceden - görülemezlik» vesaire türünden naiv matematiksel işlemlerle, «rastgelelik» yanılsamalarını ve diğer benzeri kavramlarla değer kalıplarını kozmik gerçekliğe yamamaktan vazgeçmek gerekir. Eğer olay istiyorsanız, yalnızca bir tek şey olmaktadır: Evren.
Seyyid Muhammed îbn'ül Habib Divan'ında söylüyor:
«Kozmostan Saflığın Huzuru'na seyahat edeceksin, hilkatte ve Hüküm'de Allah'ın Eylemesi'ne şahid olacaksın.»
SIFAT ~ 64
Sıfat, Allah'ın nitelikleri olarak, sıfatlar. Arayıcı, anlamak için sonsuz sayıdaki eyleme baktığında bütün olup bitenlerin, aynı kabiliyet ve kapasite niteliklerinden doğduğunu görebilir. Asıl nitelikler yedi tanedir: konuşma, duyma, görme, bilgi, irade, kudret, hayat. Bunlar insan denilen yaratığın asıl nitelikleridir ve kendisiyle varoluşun sırrına nüfuz etmeye çalıştığımız idrakimizin dönüştürücü sürecinde, bütün niteliklerimizi, bütün doğuştan ve açık niteliklerimizi kaynaklarına, Bir'liğe çeviririz. Bu suretle, görme Gören'e(el-Semi'), söz Konuşan'a(el-Kelim), bilgi Bilen'e(el-Alim), irade İsteyen'e(el-Mürid), kudret Güçlü'ye(el-Kadir), hayat Yaşayan'a(el-Hayy) aittir.
Arayıcı, her eylemin bir sıfatın tezahürü olduğunu, onlardan neşet ettiğini, onlardan doğduğunu; bu eylemlerin ortaya çıkmakla sıfatlara delalet ettiklerini bilincine iyice yerleştirmelidir. Bilici kendini gösterdiğinde yalnız bilmede gözükür; bu yüzden arayıcı, varlığın görünen yüzünden onda gizli olana, eylemden sıfata yönelir. Tevhid Allah'ın Bir olduğunu teyid eder, bu yüzden arayıcı, derin bir kavrayış bilinciyle Allah'ın eylemlerinde ve sıfatlarında Bir olduğunu kavramalıdır. Şimdi incelediğim ve anlamak için hazırladığım yakında açık bir görüşle görecektir.
Şeyh ibn'ül Habib, Divan'ında söylüyor:
"İsimlere yükseleceksin ve nurlarından içeceksin... Böylece senden sıfatların perdesi kalkacak."
 
İSM-İ A'ZAM ~ 67
İsm-i A'zam, ulu ad.
Bu, Darqawî Yolu'nun talimiyle uyumlu olarak belirlenmiş bir biçimde tekrarlanan «ALLAH»tır. Ad uzatılır, ilk makamda, dinginlikte, Ad'ın harfleri kalpte canlandırılıp düşünmeye ara verilir. Bütün bunlar yetkili (icazetli) olan kişinin «izn»iyle olur.
Ad, arayıcıyı Adlandırılan'a götürür. Adın zikredilmesi yalnız yapılır, ama bunun daha ileri noktası yalnızlıktır (tefrid), ya mağara yalnızlığı ya da halvet.İlk makamlarda müride yol gösteren Şeyh'tir; ama mürid belirli bir noktaya ulaştıktan sonra, artık yoluna tek başına devam etmesi gerekir. Bu noktadan sonra şeyh müridi adım adım izler ; yolun sonuna varana kadar... Yolun sonu da mahlûkatın Rabb'ine dolaysız şehadettir. İlmü'l - Ledunnî: yüz-yüzelik bilgisi...
Bu, Öz'ün Adıdır ve Adların en büyüğüdür. Eğer A-L-L-A-H'tan, yani elif lam lam he'den ilk elifi çıkarırsanız geriye "lillah" kalır. Lam'ı çıkanrsanız geriye "lehü" kalır. Eğer ikinci lam'ı çıkanrsanız, bu defa da Öz'ün Adı olan, Hüve olan "Hû" kalır. Her aşamada Allah'ı bulursunuz.
Şeyh Habib el-Alevî, Divan'ında şunu öğütlüyor:
«İsm-i A'zam'ın zikrini yapın ve kozmosu geçin, ganimeti kazanacaksınız. Zaman - dışı'lığın denizine dalın. Bu Allah'ın denizidir.»
HALVET ~ 69
Halvet, tenhaya çekilme.
Halvet, tenhaya çekilme, İsm-i A'zam'ın zikrini yoğunlaştırarak Cemal'in seyrine vasıl olabilmek için dünyadan çekilmektir. Kılavuzu Şeyhtir. Şeyh Abdülkadir Geylanî'nin sözlerine harfi harfine uyulması gereken makam budur. Cahil insanlar, bunu, şeyhin müridi üzerinde sahte bir toplumsal denetim sağladığı biçimde aktarıyorlar ki bu böyle değildir. Şunu, bu makam bağlamında söyler:
«Şeyhinizle, yıkayıcısının elinde ceset nasılsa öyle olun.»
Daha önceki bütün edebler, doğru oturma, teşekkür etme edebleri, halvette arayıcıya yardımcı olacaktır. Ama hiçbir şey Rabb'in büyük bir umutla umulması, sizin kötü niteliklerinizi, kendi arı nitelikleriyle ve sizin karanlığınızı (zulmet) kendi aydınlığıyla (nur) örtenin kudret ve ihtîşamına olan derin güven kadar faydalı olmaz.
Kutb, Şeyh Ebu'l Abbas el-Mürsî «Şeyh'e ulaşmak zordur, Allah'a ulaşmak kolaydır,» demiştir. Bu halvetin sırrı ve başarının kapısıdır, şeyh'e bağlanın ve olan herşeyi içtenlik ve titizlikle ona söyleyin. Onun emir ve uyarılarının kılavuzluğunu son kelimesine kadar benimseyin. Halvet, tenha yer ya da açık yer anlamında bir kelimeden gelir. Gerçekte arif için açık yerin açık yeridir.
TECELLÎ ~ 72
Tecelli, görünmeler. Allah'ın kuluna pencereleri açması. Aydınlanmalar.
Tecelliyat - bazan keşf de denir - perdelerin kalkması, arife, Melekût'ta ilerlerken ve Ceberrût'un ışıkları üzerine vurduğunda gelir. Şeyh'ül Ekber'in işaret ettiği gibi, gerçekte Ceberrût en yüksek alem değildir, orta alemdir, berzah ya da nurlar arasındaki yani gizli olan şekiller alemiyle dış göze görünen şekiller alemi arasındadır. Bir uyku olan gündelik hayatta gizli olana geçitimiz olmadığından, arayıcı Allah'tan başka (gibi) görünen herşeye [masiva] sırt çevirmelidir. Ama bu, iki dünyada bütün varoluşu ve onunla Allah'ı görebilmek içindir, iç tasarım dıştakine egemen olduğunda, görünmeyen dünya görünenden yönetimi ele alır. Yapılacak iş, içi ve dışı mana bakımından bir sıraya koymaktır. Eğer kişi bunu yapmazsa batıncı olur ve böylece dışı yadsıyıp Allah'ı sınırlamaya kalkışır. Kılavuzluk olmazsa, aydınlanmayı izleyen aşamanın imkansız değilse bile çok güç olmasının nedeni budur. Şamlı Şeyh el-Haşimî, «Allah'ta yok olmanın (fena bulmanın) Şeyhin elindekinden başka yolu yoktur ve istisnalar kaideyi iptal etmez.» demiştir, ikisi kaynaştırılıp eşitlendiğinde, birbirinin zıddı olmaktan çıkarlar... Böylece, artık birbirine egemen olmayı bıraktıkları için, fena bulurlar. Bu aşamada, sıfatların nurları açıkça zuhur eder. îdrak'in şafağı sökünce, nur - öz'ün büyük nuru - doğar.Öz'ün tecellisi. Sevgili'nin Cemal'i...
MÜŞAHADE ~ 78
Müşahade- tanıklık.
Şeyh el-Fevterî, «Gözetleme'nin (murakabe) sırrı tanıklıktır (müşahade)» demiştir.
Şeyh İbn'ül Habib, Divan'ında söylüyor:
«Er - Rahman yalnız Arş, Kürsî, Levh-i mahfuz, ya da Sîdret'ül - Münteha gibi tecellilerde görünür.»
Ayrıca diyor ki:
«Hakikat bir melek ya da bir fani insan tarafından ancak tecelli içinde görünür.
İlk tecelli Ahmed'in Nurudur, en güzel övgüler ebediyyen O'nun üzerine olsun.»
Devam ediyor, bunu dikkatle kavramaya çalışın:
«Hakk. bütün mahlûkatı, olmuş ve olan her ne varsa hepsini O'nunla doldurdu.
Bu yüzden O'nu hem nefsinizde hem de afakınızda görün ve yaratıcıyı idrak edişinize katın.
Ve bu görme nefsteki, kalpteki ve sırrın sırrı her kusuru giderecektir.»
Böylece arif. Sıfatların tecellisinden Zat'ın tecellisine geçer. Sonu Cemal'in doğrudan seyridir.
Şeyh ibn'ül Habib şöyle demiştir:
«Sevgilinin Cemali belirdi, tanyeri ışıldadı.»
 
VELAYET ~ 77
Velâyet. Allah'la dostluk, kabili. Velayet velînin makamıdır; o bilgi üzre olandır. Şeyh ibn'ül Habib, Divan'ında söylüyor:
«Sen Allah'la teklifsiz oturanlardan olacak, kuşkudan, şirkten ve masiva'dan emin kılınacaksın.»
Şeyh ibn Acibe bu konuda şunları söylüyor:
«Meyvası, duyumsal olanın ortadan kalkışı ile Zat'te fena bulmanın gerçekleşmesidir. Silinen şey hiç varolmamıştır, kalan şeyin ucu bucağı yoktur.»
İbrahim bin Edhem birine sordu: «Velî olmak ister misiniz?» Adam «Evet!» diye cevap verdi. «O zaman bu dünyadan ya da öbür dünyadan bir şey isteme. Kendini Allah'a ada, yüzünü O'na çevir. Sana incelikle davranacak ve yardım edecektir.»
FENA ~ 78
Fena, Allah'ta yokolma,
Şeyh'ül Ekber der ki: «Kul, amelleriyle, Allah'ın onu murad ettiğini görür.»
Fena'nm üç aşaması. Şeyh ibn'ül Habib'in Divan'ında şöyle özetlenmiştir:
«Allah'ı zikretmenin başlangıcında fiillerin birliği (tevhid-i ef'al) apaçık ortaya çıkar.
Ve sıfatın birliği (tevhid-i sıfat) Allah aşkından doğar.
Ve O'nun Zat'ının birliği (tevhid-i zat) Allah'ta ebedîliği getirir.»
Yani: fiillerde fena, sıfatlarda fena, Zat'da fena. Şeyh Habib el - Alevî, Divan'ında şöyle yol gösteriyor:
«Mülk ve Melekût, Ceberrût gibi hep sıfattır ve Zat O'nu gösterir. Sıfatlardan çekilin ve kendinizi Zat'ın Zat'ında eritip yok edin. Bunlar sonunda Allah'a götüren işaretlerdir.»
Fena, tam anlamıyla ne diyorsa odur. Sıfatların ve hatta hayatın durmasına dayanan manevî ölümdür. Fena'ya, İsm-i A'zam aracılığıyla duyumsal olandan, bilinçlilikle kurulan son bağlantı olan Ad bile kaybolana kadar, çekilmekle ulaşılır. Asıl ıssızlığın derinliklerinden sırlar ve nurlar zuhur eder. Arayıcı, herbirinin ayrı renk ve anlamı olan feleklerin arasından geçecektir. Nur üstüne nur... Sırrın üzerindeki örtüyü kaldırarak Allah'a işaret eden büyük tecellîye kadar.
«Fenanın kemale ermesiyle Zat'ın anlamı aşikar olacak;böylece geri kalan ömrünüzde Allah'ta zenginleşerek beka sahibi olacaksınız.»
BEKA ~ 80
Beka, süreklilik, Allah'ta Beka. (Beka billah). Şeyh'ül Ekber şöyle diyor: «Kul görür ki Allah herşeyi korur (esirger).» Beladan sonra Beka... Kelime, Allah'ın adlarından birinden, El - Baki'den gelir, çünkü O ebedî olandır. Böylece kul kulluğuna döner. Şeyh ibn Ataullah'ın çok derin bir biçimde söylediği gibi.
«Allahümme. Bana mahlûkata geri dönmeyi emrettin, o zaman beni onlara nurlarla örtülü olarak, feraset kılavuzluğunda dondur ki, böylece onlardan sana girmiş olduğum gibi, onlara bakmaktan korunmuş sırrımla ve beni onlara bağımlılıktan kurtaracak himmetimle onlardan sana döneyim. Zira senin herşeye gücün yeter.»
Bu, Beka'nın hakîmane anlatımıdır.
Beka, yolun ve vuslatın tasdikiyle, bir muskaya sarılmış gizli sır ve bilgiyle baştaki kulluğa dönmektir. Beka ehl-i zahirde kul, batında özgür, zahirde karanlık, batında aydınlık, zahirde ayık, batında sarhoştur; iki denizin -şeriat ve hakikatin - arasındaki berzahtır. Fark (ayrım) onu cemden (birliktelikten) cem de farktan alıkoymaz.
MUHABBET ~ 85
Muhabbet, aşk.
Arif, tam anlamıyla aşka düşmektedir. Başlangıcı sülûktu, ortası cezbe ve fenaydı, sonu ise bekadır.
Aşkın (muhabbetin) sırları hiç tükenmemecesine akmaktadır. Arif, Sevgili'den armağan üzerine armağan almaktadır. İşin başında Allah onun yanlış amellerini örtmüş ve şefkatiyle gizlemişti. Şimdi Rabb, onun nurlarını ve bilgilerini halka açmakta, bir zamanlar o nasıl halktan yüz çevirmişse şimdi de halk ona dönmektedir. Zamanında kalbinde fukara ve bela ehli için nasıl aşk doğduysa, şimdi de Allah onların kalbinde onun aşkını doğurur. O zaman onu nasıl bereketine garkettiyse, şimdi de bunu fazlasıyla yapmaktadır.
Bir zamanlar başkalarında sertçe yargıladığı şeyleri şimdi bağışlamakta, kalbi merhametle dolup taşmaktadır. Bir zamanlar insanları iyi öğütlerle doğru amele yöneltemezken, şimdi nazarıyla, onları hasta eden şeyden yüreklerini arıtmaktadır. Bir zamanlar vahdet onun batınındayken şimdi zahirinde de belirginleşmektedir.
Bu konuda Şeyh ibn Ataullah şöyle demektedir: «Bilgenin nuru sözünden önde gider; öyle ki, nerede aydınlık belir-mişse, söz oraya ulaşır.»
KURB ~ 86
Kurb, yakınlık.
"Salik Müridlerin Arzusu ve Arif Seyyahların İncisi"ndeki yüce ve eşsiz kasîdesinde, şair 'Yakınlık Makam'nı tanımlarken şöyle diyor:
«Sevgiliye münacaat bizi güzelliğe, parlaklığa, hamde ve zevke bürüdü. Yakınlaşırken bütün kısıtlamaları bir kenara attık ve övmeyi sevdiğimiz Bir'i açığa vurduk. Sevgili bize Sevgili'den başka herkesi gözden kaybeden bir aşk yudumu içirdi. Mahlûkatı saf toz parçaları olarak gördük;nurların apaçık ışıldadığını gördük. Nur veren bir şarapta silinip yok olduktan sonra mahlûkata geri döndük. Allah'tan bir ihsan olarak bize ebedîlik verildi ve sabırla Sevdiğimizi örttük. Kaç kez bir salikin üzerine eğildik de, deryaya dalanların makamına yükseldi.»
Burada Şeyh ibn'ül Habib, kurbet (yakınlık) makamının mahremiyetine girenlere mahsus armağanları açıklıyor. Bu, «iki yay uzaklığı» denilen makamdır. Arifler bu tabiri bir yakınlık, yüzyüze buluşma, Tevhid'in gizli merkezi gibi manalara işaret sayarlar. Bu makamdan biri, eskiden nasıl dışta etkin idiyse şimdi de içte öyle etkindir. Daha önce Allah aşıklarını arayarak dolaştı, şimdi batınen Sevgili'ye dönmeyi umarak dolaşmaktadır. Kaside devam ediyor:
«Bir şeyle gizlice meşgul olduk ve o da gizliydi, ve sevmeyi seçtiğimiz bize geldi.»
 
TERAKKİ ~ 87
Terakki, yükselmedir. Telakki, almadır.
İlki Şeyh'ül Ekber tarafından «haller, makamlar ve marifetlerde ilerleme» olarak, ikincisi de «sana Allah'tan geleni alman» olarak tanımlanıyor.
Arif yolculuğu bırakmaz; ancak şimdi yolculuk Allah'ta Allah tarafındandır, [istemeye ve Sevgili'nin armağanlarına göre] bilinçle, ve zevkle, ve vecdle, ve keşfle, ve açılma üzerine açılmayla.
Arif, bu makamlarda, en sonunda, hiç ummadığı, hiç beklemediği bir zevkle karşılaşır. Bu, Allah'ın bir armağanıdır. Oysa arif, onun varlığından haberdar bile değildi. Çünkü onu belirtmeye ve tasvir etmeye yetecek hiçbir şey yoktur. Onun ne olduğunu bilenler bilir ve onun tadını tadanlar bilir. Sürekli bir keşiftir o. Sürekli yenilenmedir. Cemal'in her dem taptaze olan şehadeti, Celal'in her dem taptaze olan haşyetidir. Böylece, bir zaman gelir ki, arif insanın, günahkar, dar ve zalimken tasavvur ettiği gibi olmadığını anlar, insan engin ve sınırsız bir hale muktedirdir. Bu arifte, Ademoğullarına müjde ve uyarıyı yaymak ve insanları öz - bilgisi'ne, şehadete ve hayrete davet etmek için yeni bir arzu ve özlem doğurur.
TEMKÎN ~ 89
Temkin: sebat, kararlılık.
Şeyh'ül Ekber Temkîn'i şöyle tanımlıyor: «Bize göre, Telvîn'de sebatkar olmaktır. Temkin, vuslat ehlinin makamıdır, denmiştir.» Arif bir kez makamına yerleşip, bu makamda derinleşip, kaynaktan kana kana içip şükrünü, senasını artırarak, temaşa ve şehadetle, Bağışlayıcı'nın sayısız bağışlarıyla marifetini zenginleştirdikçe, beşerî nitelikleri yavaş yavaş silinen ve sülûkunun ışıltısında eriyip giden, Allah'ta zengin bu engin ve dehşetli varlık Rabb'in bağışlarına mazhar olduğu bu makamda «sabit kadem» olur. Bu, daima almaya hazır bulunma ve bağışları, nimetleri sonsuz - sınırsız olan bir Rabb'in ihsanlarını kabulde «sabit kadem» olma, demektir. Bu, -bela ya da nimet- her geleni aslında bir bilenlerin ulaştıkları kesinliktir. Temkin ehli için bu hayat ancak bir saat sürer ve engin zaman - içi, her an, zaman - ötesi'nin içinde eriyip gider.
Temkin ehlinin temkinini tadın, bu sizi Allah'a yolculuğunuzda hızlandıracaktır.
Allah sizi bu soylu makama ve onun görkemli bağışlarına ulaştırsın. -
Allahu Ekber.
TELVÎN ~ 90
Telvîn: değişim.
Şeyh'ül Ekber bunu şöyle tanımlıyor: «Kulun ahvalindeki ilerleme. Çoğuna göre, azalmanın makamıdır. Bize göre makamların en mükemmelidir. Onda kulun hali, Allah teala'nın sözünün belirttiği haldir: «Hergün bir işle meşguldür.» Şeyh eş - Şusterî, «Aşktaki amacım değişme üzere olmaktır.» demiştir. Değişme Allah'ın mevcudattaki sırrıdır, büyük Berzah'ın makamıdır. Tam teslimiyettir. Zahiren es-Salat ve batınen el-Üns makamıdır. Zahiren namaz, batınen mahremiyettir. Yaratılışa baktığında yaratılışın sırlarından başka bir şey görmemendir. Kudret makamında katıksız acz durumudur. Bu, «O ağaçta bir yaprak olaydım,» diyen Ayşe'nin makamıdır. Bunun tam hakikati, temkinde telvin ve telvînde temkin üzre olmaktır. Bu ikisi bir haldir. Rumî'nin, «çok hızlı döndüğü için, bakana duruyormuş gibi görünen topaç» dediğidir. Bunu başardığınızda beşerin ulaşabileceği sınırlara ulaşmış olursunuz; artık seçkinlerin seçilmişlerinin seçilmişleri arasındasınızdır. Bu ihtişama vasıl olanlar bir cemaattir; kimisi bilinir, kimisi ise gizlenmiştir.
300 NUKEBA ~ 92
300 Nukeba, Reisler.
Şeyh'ül Ekber: «Nefislerden gizli şeyleri çıkaranlardır. Üç-yüz kişidirler,» diyor.
Onlar, cahil insanları insana dönüştüren, kişileri karanlıktan çıkarıp Allah'ın kendileriyle ya da kendilerinden değil, O'ndan gelen bir nur olan bağışına götüren insanlardır. Onlar kızıl kükürt (simyacı altını) ehlidir. Bazıları sanatlarıyla kalpleri dönüştürürler, bazıları baz metali altına çevirirler, bazıları ikisini de yaparlar. Aralarmda birbirlerini tanıma ve susma vardır. Allah'ın bilen kulları arasında yarattığı farklılıklarda edeb, hayranlık ve haz sözkonusudur. Hiçbir şey ve hiç kimse onları edeb makamından ayıramayacaktır. Biribirleri arasındaki edeb meşhurdur. Öylesine zarif bilişirler ki çoğunlukla dikkati çekmezler bile... Bazıları çöllerde yoksulluk ve ihtiyaç içinde gizlidir. Diğerleri bütün dünya görsün diye insanların önüne çıkarılmışlardır. Ancak o Allah'ın göriimünde, onlann işareti olan büyük deniz - arslanı'nın okyanusla kara arasında sahilde uzandığı gibi uzanır.
Hepsi aynı zikri paylaşır: "Hu!", " Hu!" , " Hu!"
40 NUCEBA ~ 93
40 Nuceba, soylular.
Nukeba'dan kırkı Nuceba'dır. Onlar hakkında Şeyh'ül Ekber şunu belirtiyor: «Kırk kişidirler. Mevcudat'ın külfetini taşımakla meşguldürler ve yalnızca bir diğerinin hakkı için hareket ederler.»
Bunda Rabbin yarattıklarına şefkatini görün. Peygamberimiz, ariflerin başı, salat ve selam ona olsun, «Her zaman ümmetimden "İbrahim tabiatı"nda kırk kişi olacaktır,» demiştir. Bu suretle Nukeba'nın iç çekirdeği başkalarına ilgi ve tevazu içinde hizmetle bellidir. Onlar fukaranın hizmetkarıdır. Onlar, Rasûl'ün miskinlere, mahrumlara ve dertlilere derin bir muhabbet besleme sünnetini izlerler. Kendilerini tanııtan işaretleri, niyaza bütün diğer ibadetlerden daha çok güvenmeleridir ve bu onların sünnetleri. zikirleri ve tefekkürleridir. Onunla yaşar, onunla yardım ederler. Bazısı bir ayette yaşar, bazısı bir surede, bazısı Kur'an'da yüzer. Bazısı bir başına Fatiha'nın esrarında yaşar.
 
Geri