Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
TASAVVUFUN ANAHTAR TERİMLERİ Günümüzde İslami bilimler dünyası ile gündelik hayat arasındaki bağların kopması neticesinde Tasavvuf deyimleri olarak adlandırabileceğimiz zikir, vird, âdâb , takvâ, verâ, zühd, ihlâs, mârifet, ilim, yakîn, maiyyet, seyr, kurb, cezbe, vecd, mevâcîd, havâtır, ahvâl, tasarruf, teveccüh, himmet, cem'iyyet, huzûr, hilâfet, mahbûbiyyet, ferdiyyet ve benzeri tasavvufî terimler izaha muhtaç duruma düşmüştür.Tasavvufi literatürde , mutasavvıf,sufi, mürşid, mürîd,şeyh, velî, evliyâ gibi yaygın bilinen terimler yanında kimi şahıslar hakkında, âbid, ârif, âşık, zâhid, , muttakî, ümmî, derviş, erbâb-ı dil, erbâb-ı kulûb, ricalullah, ehlullah, ebdâl , büdelâ, evtâd, kutub, aktâb, gavs, havass, nücebâ, murâd, muhlis, muhlas, mukarreb, müceddid, mükemmil, ricâl-i gayb, üveysî, pîr, üstâd... gibi bugün karmaşık görünen bâzı tâbirler de kullanılmaktadır.Bunlardan başka, muhtelif olağanüstü hâllere verilen isimler ve mânâları da tasavvuf hakkında ön bilgisi olmayanlar için anlaşılmaz gelebilmektedir.Bu sayfalarda tasavvufun anlaşılmasını kolaylaştıracak bu terminoloji izah edilmeğe çalışılmıştır.

TASAVVUFUN ANAHTAR TERİMLERİ :MUTASAVVIF : Gafletten uzak olarak yâni her an Hakk'ı zikreden, kalbini mânevî kirlerden temizleyen ve Allah'dan başka her şeyi gönlünden çıkaran, rûhunu Hakk'ın zikri ile süsleyen tasavvuf ehli, velî, mürşid, ahlâk-ı hasene sâhibine mutasavvıf denilir.
Abdülhak-ı Dehlevî : "Mutasavvıfların hepsi Ehl-i sünnettir. Bid'at sâhiplerinden (dinin aslında olmadığı halde sonradan meydana çıkarılan işlere ve uydurulan sözlere inananlardan) hiçbiri Allah'ın mârifetine (O'nu tanımaya) yaklaşamamıştır. Velâyet (evliyâlık) nûrları bunların kalplerine girmemiştir."demiştir.Abdülkâdir-i Geylânî şöyle buyurmuştur: "Mürşid (rehber, doğru yolu gösterici) ve mutasavvıf, Rabbi için her yönden ve her şeyden ayrılıp Allah'dan başkasına tapınmayı, ibâdet etmeyi ve uymayı terk ederek, gayriye yönelmekten ve meşgûl olmaktan kalplerini kurtararak, ihlâsla Hakk'a ibâdet eder ve şeytana uymaz."

MÜRŞİD : Tasavvuf yolunda kendisinden önceki yetkili kişinin manevi izni ile insanları irşâd eden, doğru yolu gösterip yetiştiren ve kemâle getiren yâni olgunlaştıran tasavvuf terbiyesine ehil kişiye mürşîd denilir. Mürşidin olgunluğuna işaret eden bir terim ise "mürşîd-i kâmil"dir.
İmâm-ı Rabbânî, tasavvuf yolunda nihâyete varanların (yolun sonuna kavuşanların) iki türlü olduğunu beyân etmiştir. Birincisi Rasûlullah efendimizin izinde giderek kemâle erdikten sonra, insanları irşâd için (doğru yola çekmek için) halkın derecesine indirilmiş olan mürşidlerdir. İkincisi, yükseldikleri derecelerde bırakılıp, insanların yetişmesi ile vazîfeli olmayan velilerdir.
Mazhâr-ı Cân-ı Cânân bütün kazançlarına, mürşidlerini çok sevmekle kavuştuğunu belirtmiş, irfan anahtarının, Allah'ın sevdiklerini sevmek olduğunu ifâde etmiştir. İmâm-ı Rabbânî de; "Mürid, mürşidini ne kadar çok severse, onun kalbinden feyz alması da o kadar çok olur. Mürşid vesîledir, vâsıtadır. Maksad, Allahdır." demiştir.
Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker, bu konuda şöyle bir tavsiyede bulunmaktadır: "Bir kimse kendisini irşâd edecek, doğru yolu gösterecek bir mürşide ulaşamamışsa, büyük zâtların sohbet kitaplarını okusun ve onlara uysun."
Seyyid Abdullah-ı Dehlevî ise, kâmil (yetişmiş) ve mükemmil (yetiştiren, olgunlaştıran) bir rehbere tâbi kimsenin, Allah'ın rızâsına kolayca erebileceğini ifâde etmiştir.

SİLSİLE : Tasavvufi yolların hepsinde günümüzdeki mürşidden Rasulullaha kadar ulaşan bir manevi zincir söz konusudur.Bu zincirin tarihen sağlıklı oluşu tasavvufi feyz ve bereketin intikalinde çok önemlidir.Bir tasavvuf yolunun sağlamlığının en büyük delili sahih bir silsileye sahip oluşudur.Tasavvufta "Allah'a giden yollar mahlûkatın nefesleri sayısıncadır." anlayışı sebebiyle tarikat sayısında bir sınırlama yoktur. İtikadi bakımdan kitap ve sünnete bağlı, ehl-i sünnet ve'l-cemaat anlayışını benimseyen, ibâdet ve muâmelâtta İslâm'ın temel esaslarını uygulayan ve manevi bir silsileye sahip mürşidler tarafından temsil edilen tarikatlar hak tarikatlardır.Silsilenin tasavvufi önemine uygun olarak bütün tarikatlar icazetname ve silsilename ile kendi yollarındaki ruhani akışı kayıtlara bağlayarak belgelemişlerdir.
Mevlana Halid-i Bağdadi [K.S.]'in Kürdemir'li Şeyh İsmail Şirvani[K.S.]'e Verdiği İcazet
Örnek Bir Nakşbendiyye Silsilesi

MÜRİD:Tasavvuf yolunda bulunan, bir mürşide intisab ederek seyr u sülûk ile manevi makamlarda yol almak suretiyle cemal mertebelerine ulaşmak yolunda irade izhar eden demektir. Mürîdler Allah'a yakınlık derecelerine ulaşmak için riyâzetler ve mücâhedeler çekerler ; nefsin isteklerinden kaçınıp istemediklerini yapmaya çalışırlar. Bir müslüman bir mürşide biat ederek iradesini izhar etttikten sonra mürşidin kendisine vereceği tasavvufi talimat olan günlük zikir, tesbihat dersini ifa etmeğe başlamak suretiyle tasavvuf yolunu adımlamağa başlar.Bu yolun değişik duraklarında mürşidin göstereceği yeni vazifeleri ( evrad, halvet,riyazet vs. ) yerine getirmekle yoluna devam eder.

ZİKİR : Zikir, her işte Allah'ı hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, unutmamak ve anmak,kendini gafletten kurtarmak, kulun Allah'ı dille ve kalple anması anlamında Kur'an kaynaklı bir tasavvuf kavramıdır.Gaflet de Allah'ı unutmak demektir. Bütün tasavvuf büyükleri ve tarikat ricâli, zikri yollarının temel esası saymışlardır. Zikir, çeşitli türevleriyle Kur'an'da 250'den fazla yerde geçmektedir. Kur'an'ın bizzat kendisi ve emirleri birer zikirdir. Bu yüzden Kur'an bizzat kendisini ve namazı da zikir olarak adlandırmıştır. Mutasavvıflara göre gerçek zikir, Allah'ı şiddetle sevmek, O'ndan nasıl korkulmak gerekiyorsa öyle korkmak ve gaflet meydanından müşâhede semâsına yükselmektir. Ya da Mezkûr yani Allah'dan başkasını unutmaktır.
Çünkü Allah "Unuttuğun zaman rabbını zikret! (hatırla)" (el-Kehf, 18/24) buyuruyor. Allah, Kur'ân-ı kerîmde Ra'd sûresi 30. âyetinde yine şöyle buyuruyor: "İyi biliniz ki, kalpler, Allah'ın zikri ile itminâna, râhata kavuşur." Bakara sûresinin 152. âyet-i kerîmesinde ise şöyle buyrulmuştur: "(Kullarım!) Siz beni (tâat ile, beğendiğim işleri yapmak sûretiyle) zikrederseniz, ben de sizi (rahmet, mağfiret, ihsân ve tövbe kapılarını açmak sûretiyle) anarım."Kur'an'da iki tür zikir emri vardır: Mutlak ve mukayyed zikir. Kur'an'da herhangi bir kayıt belirtmeden mutlak mânâdave çok çok zikretmeyi emreden âyetler vardır. (bk. Âlü İmrân, 3/41; el-Ahzâb, 3/41; el- Cum'a, 62/10) Bunların emrettiği zikir, gafletin zıddı anlamındaki kalbî zikirdir. Allah'ın adının anılmasını emreden (el-Müzzemmil, 73/8);ed-Dehr, 76/25) âyetler ise kalbî mânâda zikre muvaffak olamayanlara dil ile zikretme kolaylığı sağlamakta ve bir bakıma kalbî zikre alıştırma yaptırmaktadır. Zikirden maksad Allah'ı hiç unutmamak olduğuna göre zikrin efdal olanı kalbî ve hafî olanıdır. Ancak cehrî olarak yapılan zikirlerin herbirinin sâlikin durumuna göre ayrı özellikleri vardır. Tevhid zikrinin kalbi masivâdan temizlemede, lâfza-i celâl zikrinin kalbî zikre ermede ayrı bir yeri vardır. Bunlardan hangisinin kime ne kadar yararlı olacağını mürşid tayin eder.
Sünenü'l-Beyhekî'de geçen iki hadîs-i şerîfte de buyrulmuştur ki: "Derecesi en yüksek olanlar, Allah'ı zikredenlerdir.", "Allah'ı sevmenin alâmeti, O'nu zikretmeyi sevmektir."
Asr-ı saâdette bizzât Hz. Peygamber'in toplu zikir yaptırdığını gösteren rivâyetler vardır. Ahmed b. Hanbel'in naklettiği bir olay şöyledir:"Şeddâd b. Evs anlatıyor: Hz. Peygamber'le beraber bir evde idik. Bize sordu:"İçinizde garib; yani ehl-i kitaptan bir kimse var mı?" Biz: "Hayır" dedik.Sonra kapıyı kapatmamızı emretti ve şöyle dedi. "Ellerinizi kaldırın ve Lâ ilâhe illallah deyin." Ellerimizi kaldırdık ve lâ ilâhe illallah dedik. Sonra Hz.Peygamber: "Allah'a hamdolsun. Yâ Rabbi, sen beni bu kelime ile gönderdin, bana bunu emrettin ve onda bana cenneti vaad ettin. Sen vaadinden dönmezsin." dedi.Sonra da şöyle buyurdu: "Sevinmez misiniz, Allah sizin hepinizi afvetti."(Müsned, IV, 124) Bu hadiste geçtiği gibi insanların tevhid kelimesi veya başka ilâhî isimlerle zikretmek üzere bir araya gelmeleri sünnetteki uygulamaya uygundur. Toplu zikrin asr-ı saadetteki bir başka örneği Ebû Saîd el-Hudrî'den gelen bir rivâyette anlatılmaktadır. Bu rivâyete göre Allah Rasûlü birgün halka teşkil etmiş bulunan bir sahabe topluluğunun yanına vardı. Onlara niçin böyle oturduklarını sordu. Onlar da: "Kendilerine başta İslâm olmak üzere pekçok nimetler veren Allah'ı zikretmek için bir araya geldiklerini" anlattılar. Peygamberimiz tekrar: "Siz gerçekten sadece Allah'ı zikretmek için mi toplandınız?" diye ısrarla sorunca sahâbîler: "Vallahi sadece bu maksadla bir araya geldik." diye yemin ettiler.
İmâm-ı Rabbânî; "Her vakit, Allah'ı zikr etmek lâzımdır. Kalpte başka hiçbir şeye yer vermemelidir. Yerken, içerken, uyurken, gelirken, giderken hep zikir yapmalıdır." demiştir. Cübeyr bin Nüfeyr; "Her an, dilleriyle Allah'ı zikr edip, O'nu bir an unutmayanlardan herbiri, güler bir hâlde Cennet'e gireceklerdir." demektedir. Zikir, cehrî ve hafî olmak üzere iki kısımdır. Zikr-i cehrî, yüksek sesle Allah'ı anmak, zikr-i hafî ise, gizli olarak ve kalb ile Allah'ı hatırlamaktır.
Zikir hakkında daha detaylı bir açıklama için bakınız: "Zikr : Allah'ı Hatırlama"
19.Yüzyılın Büyük Sufilerinden Kuşadalı İbrahim Halveti [K.S.]nin "Zikr Hakkındaki Görüşleri"
Tasavvufi pratikte mürşidin zikir tavsiyesi hakkında reel bir örnek sunuyoruz:" İntisab ve Zikr Tarifi"

EVRAD : Îtiyad, alışkanlık hâlinde nâfile olarak devamlı yapılan ibâdet, tesbîh ve duâlara vird (çoğulu evrâd) denilir. İmâm-ı Gazâlî; "Duâ, zikir, Kur'ân-ı kerîm okuma ve tefekkür (mahlûklardaki ve kendi bedenindeki ince sanatları, düzenleri, birbirine bağlılıklarını düşünerek, Allah'ın büyüklüğünü anlaması, insanın günâhlarını hatırlayıp, bunlara tövbe etmesi lâzım geldiğini ibadetlerini ve tâatlerini düşünerek bunlara şükretmesi gerektiğini hatırına getirmesi), sabah namazından sonra, âhiret yolcusu kulun virdi olmalıdır." demiştir. Yine İmâm-ı Gazâlî; "Okunmalarında fazîlet olduğu bildirilen bâzı âyet-i kerîmeleri vird edinip, okumak da müstehabtır. Fâtihâ, Âyete'l-Kürsî ve Bekara sûresinin son iki âyeti (Âmener-Resûlü) bunlardandır. Kaylûle (öğleye doğru bir mikdâr uyumak da) gündüz virdlerindendir." demiştir.
Mâlik bin Dînâr ise şunları söylemiştir: "Bir gece uyuya kaldım ve evradımı yerine getirmedim. Rüyâmda birisi karşıma çıktı ve, okuryazarlığın var mı? dedi. Var, dedim. Şu yazıyı okur musun? dedi ve elime bir kâğıt parçası verdi. Kâğıtta; "Dünyânın geçici ve aldatıcı nîmetleri, ölümsüz olarak yaşayacağın Cennet'in zevk ve safâsından seni alıkoymuştur. Yâni geçici olarak zevk aldığın bu uyku, ebedî seâdetine yarayacak ibâdetine mâni olmuştur. Uyan, namaz kıl ve Kur'ân-ı kerîm oku. Zîra bunlar, uykudan hayırlıdır." yazılıydı."
EDEB : Her konuda haddini bilip, sınırı aşmamak, insanlara iyi muâmelede bulunmak, sünnet üzere yâni Rasûlullah efendimizin buyurduğu ve davrandığı gibi hareket etmek, hatâya düşmekten sakınılacak şey, terbiye, güzel ahlâka da edeb denir.
Abdullah bin Mübârek, âlimler, edeb hakkında çok şeyler söylediler. Bize göre edeb, insanın kendini tanımasıdır demiştir.
Ebü'l-Berekât Emevî Hakkârî; "Edep, kulun, Allah'a karşı vazîfelerini, vakitlerini nasıl değerlendireceğini, kendini O'ndan uzaklaştıran şeylerden nasıl korunacağını bilmesidir." demiştir.
İmâm-ı Rabbânî ise; "Edebe riâyet etmeyen hiç kimse, Allah'a kavuşamaz, yâni velî olamaz. Din büyüklerinin yolu baştan sona edeptir. Namazın sünnet ve edeplerinden birini gözetmek ve tenzîhî bir mekrûhtan sakınmak; zikir, fikirden (tefekkürden) üstündür." buyurmuştur.
Şems-i Tebrîzî ise; "Âdemoğlunun edebden nasîbi yok ise, insan değildir. Âdemoğlu ile hayvan arasındaki fark budur. Gözünü aç ve bütün Allah'ın kelâmının mânâsı, âyet âyet edepten ibaret olduğunu gör." demiştir.
 
Tasavvuf özelde kişilerin ruhlarında derin izler bırakırken genelde ise toplumu ahlaklı kılan temel etkenlerdendir. Bu yönüyle tasavvuf sadece kişileri değil toplumları ve devletleri de etki alanı içine almıştır.
Türklerin tasavvufla tanışmaları İslâmiyet'le tanışmalarıyla aynı zamanda olmuştur. Türklerin tarih sahnesine çıkış ve dağılış yeri olan Asya'da ilk tasavvuf merkezi Horasan'dır. Zaten Anadolu'nun Türkleşmesi ve İslamlaşmasında Horasan Erenleri adı verilen tasavvufî eğitim almış gönül adamlarının çok büyük etkisi vardır. Buhara Merv, Semerkant gibi merkezler hem bu tasavvuf ekolünün büyüyüp geliştiği hem de fetih ruhuna sahip Alperen'lerin yetiştiği yerler olmuştur. Alperen'lerin piri ise kendisi de Türk olan ve günümüze kadar eserleri gelen büyük Mutasavvıf Hoca Ahmet Yesevî hazretleridir.
Türklerin müslüman olmalarıyla başlayan tasavvuf anlayışı fetih ruhunu da beraberinde getirmiştir. Fetihlerin ilk yıllarında Anadolu'ya yönelen Ahmed Yesevî'nin talebeleri ordulardan önce halkın arasına katılmışlar, onların gönüllerini İslam'a ve Türkler'e ısındırmışlardır. Anadolu'da oluşan tekkeler ve dergahlar Haçlı seferlerinden ve Bizans'ın baskısından bıkıp usanmış olan Diyar-ı Rum (Anadolu) halkının oksijen çadırları haline çelmişti. Bu olay, hem insanların hızla müslüman olmalarına hem de fetihlerin daha rahat ve kolay yapılmasına sebep olmuştur.
Anadolu Selçuklu Devleti zamanında iki tür tasavvuf geleneği etkili olmuştur. Konya merkezli Mevlevîlik geleneği daha çok farsça ağırlıklı bir dil kullanmış ve saray tebası ve yüksek zümreden insanlara hitap etmiştir. Onun için de ağırlıklı olarak başkent Konya'da etkili olmuştur. Selçuklu Sultanlarının pek çoğu da bu terbiye geleneğinde yoğrulmuşlardır. Yesevîlik menşeili ekol ise daha çok halk arasında yayılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nda ise tarikat geleneğinin ilk halkası Osmanlı Devleti'nin manevî kurucusu sayılan Şeyh Edebali Hazretleridir. Şeyh Edebali, damadı Osman Gazi'yi manevî terbiye altına alıp yetiştirmiş ve O'nun öğütleri ile Osmanlılar 600 yıl dünyada hakim güç olmuş, böylece Osmanlı Devleti, hakkın hatırını en üst seviyede tutma, adaletli davranma, zulm etmeme terbiyesini tâ 1290'lı yıllarda küçük bir beylikken Şeyh Edebali'den öğrenmiştir.
Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarında yaşamış olan ve şiirleri, ilahileri dillerden düşmeyen Yunus Emre de tasavvufî eğitim içinde kendini yetiştiren bir şahıstır.
Bir çok Padişahın rüyası olduğu halde Fatih Sultan Mehmed Han'a nasip olan İstanbul'un Fethi olayının sebeplerini sayarken birçok maddî sebebin yanında bir tarikat erbabı olan Ak Şemseddin Hazretlerinin (Hacı Bayram-ı Veli'nin kurucusu olduğu Bayramiye tarikatine mensup idi) gözyaşı ve dua dolu yakarışlarını saymamak ve tasavvuf gerçeğinin Osmanlı Devleti üzerindeki etkilerini görmezden gelmek mümkün müdür acaba?
Osmanlı İmparatorluğu'nun din ve kültür hayatında Kadiriye, Rifaiye, Yeseviye, Bektaşiye, Celvetiyye, Bayramiye, Mevleviye, Halvetiye, Nakşibendiye gibi tarikatlerin etkisi olmuştur. Önemli Osmanlı padişahlarının hayatlarında hep bir tarikat büyüğü onlara yol göstermiş ve bu padişahlar birçok önemli başarı ve hizmete imza atmışlardır. Mesela XI. yüzyılda yaşayan Aziz Mahmut Hüdayi hazretleri birçok padişaha önderlik yapmıştır.
Osmanlı İmparatorluğu zamanında ve günümüzde de hâlâ varlığını ve etkinliğini koruyan üç önemli tarikat vardır. Bunların en önemlisi Nakşibendiyye tarikatıdır. Bahaüddin Nakşibend Hazretlerine nisbet edilen bu tarikat Emir Ahmed Buharî ile İstanbul'a ulaşmış, Osmanlıların son dönemlerine doğru güçlü bir zemin bulmuş ve hızla yayılmıştır. Meşhur Sufî Abdülkadir Geylani Hazretlerine nispet edilen kadiri tarikatının Osmanlılardaki ilk büyük temsilcisi Eşrefoğlu Rumî olup Osmanlılar bu tarikata yoğun ilgi göstermişlerdir. Ahmed er-Rifaiye nisbet edilen rifaiyye tarikatı da Anadolu topraklarındaki en köklü tarikatlerdendir.
Tasavvuf ve bu akımın etkisiyle kurulmuş olan tarikatler Osmanlı toplumu ve devletinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Bunu anlamak için İstanbul'da açılan tekke sayısına bakmak bile yeterlidir. Osmanlı Devleti'nin fiilen yıkıldığı 1918 tarihinde İstanbul'da 51 adet Nakşibendiyye, 38 adet Rufaiye, 45 adet Kadiriye, 9 adet Bedeviye, 4 adet Bayramiye ve gizli olarak çok sayıda Bektaşiye tekkesi bulunuyordu.
Horasan Erenleri ile Anadolu'ya gelen ve birçok önemli şahsa yol gösteren tasavvuf, Osmanlı toplumuna yol göstermiştir. Zamanında bir çok güzel ve faydalı işler, tasavvuf ehli tarafından yapılmış ve toplum yöneticileri bu manevî ortamda yetiştirilerek makam, servet ve şehvet bataklığına düşmekten kurtarılmış ve hayırlı işlere yönlendirilmişlerdir. Toplum ahlaki planda olgunlaştırılmış, ahilik gibi tasavvufî meslek kuruluşları kurularak toplumda kardeşlik, sevgi ve saygı, kalite ve dayanışma en üst seviyede gerçekleştirilmiştir. Vakıflar kurularak bir çok fakir, muhtaç insana tasavvuf erbabı tarafından yardımlar yapılmıştır.
Yunus Emre, Mevlana gibi Allah dostları şiirleri ve hikayeleriyle toplumun vazgeçilmezlerinden olmuşlardır. Ulvi tasavvuf düşüncesi içine, zamanla bu müesseseden çıkar sağlamak isteyen ve toplumu kandırarak yanlışa sürükleyen insanlar da olmuştur. Osmanlı devleti de bu tür sapık tarikatler ile mücadele etmiştir. Ancak günümüzde yanlış tarikat anlayışlarını ve sapık ekolleri örnek göstererek bütün tasavvufî kültürü yok saymaya çalışmak Türk tarihini yok saymak gibidir. Tasavvufî düşünceler, Türk edebiyatı, Türk tarihi Türk kültürü anlatılmaya devam ettiği müddetçe yaşamaya devam edecektir. Yapılması gereken kendi gerçeklerimizle savaşmak değil onları doğru bir şekilde anlatmak ve sunmaktır.
 
Memleketimizde dindar çevreler üzerinde yapılacak en basit bir müşahede bile çeşitli yönleriyle tasavvufun ne kadar yaygın bir ilgi konusu olduğunu göstermeye yetecektir. Ancak bunun sâdece dindar çevrelerin kendi içlerinde bir ilgi kaymasından ibaret olduğu zannedilmemelidir. Türkiye'de İslâmiyet'e karşı bütün kesimlerde bir ilgi vardır ve bu ilgi esas itibariyle tasavvuf kanalıyla olmaktadır. Başka bir ifâde ile, İslâm gerek doktrin, gerek ideoloji olarak, gitgide daha çok sayıda insanın zihnini meşgul etmektedir.
Tasavvuf, geniş mânâda bir mistisizm hareketi olarak, bütün mistik cereyanların genel karakterini taşır. Mistik düşünce her zaman var olmakla birlikte bunun bütün bir cemiyeti saran sosyal bir karakter kazanması, yani bir cereyan halini alması tarihin belli zamanlarında görülmektedir, ve bu belli zamanlar dinin canlanma zamanlarıdır. İnsanların dünyaya din açısından bir mânâ vermeleri ve hayatlarını dine göre düzenlemeleri, mantık gereği, dinî olmayan bir mânâ sisteminden memnun kalmadıklarını gösterir. Dinin canlanması için bir önceki mânâ sisteminin sâdece dinî olmayışı değil, dinin getireceklerine hemen hemen zıt bir hayâtı temsil etmesi gerekir. İnsanlar ya dinsiz iken dindar olurlar, veya kendi dinlerinin eksik, kusurlu olduğu bazı önemli noktalarda tatmin sağlayan bir başka din anlayışını kabul ederler.
Türkiye'de İslâm'ın sahip olduğu akıl almaz yaşama gücü, onda yeni bir canlanma yarattı. Bu yeni hareketin bütünüyle klâsik tasavvuf hareketini devam ettirmesi veya onu davet etmesi şart değildir. Nitekim bugünün genç müslüman kitlesi içinde pekçokları "sülük" sahibi değillerdir, ama hepsinin din anlayışında velîlerin ilhamını görüyoruz.
Tasavvuf denince derhal tarîkatler akla geldiği için, bugünkü tasavvufî din anlayışının yaygınlığı ve derinliği ilk bakışta belki farkedilmeyebilir. Gerçekten, şu anda İslâmî hareketin büyük bir mâkes bulduğu genç kitle arasında sülük geleneğini takip edenler oldukça azdır, esasen bunların girebilecekleri cinsten yerlerin mevcut bulunmadığını farzedebiliriz. Maamafih bu imkânın açık ve müsait olduğu hallerde kalabalık genç gruplarının irşada âdeta susamış olduklarını gösteren kuvvetli bir temayül müşahede ediyoruz.
Bu temayülün İslâm'ın tarihî seyri ve bugünkü meseleleri bakımından çok iyi değerlendirilmesi ve üzerinde titizlikle durulması gerektiği inancındayız. Unutmamalıyız ki İslâmiyet, müslümanların bir cemaat olarak refah ve saadet bulmaları için yol gösteren bir sistemdir. İslam da Allah ile kul arasında aracı yoktur, fakat bu demek değildir ki her ferd kendi başına bir din hayâtı yaşayabilir ve Allah'a tek başına yönelmekle kulluk görevini yapmış olur.
Tasavvuf hareketleri çoklarının zannettiği gibi İslâm cemaatının sefalete veya ahlâkî gevşekliğe düşmeşinde sebep değildir, daha ziyâde böyle hallere bir tepki olarak doğmuş veya kuvvetlenmiştir. Bugünkü gelişmenin eskilere nisbetle bazı önemli farklar taşıdığını da gözden kaçırmamalıyız. Gençler arasındaki tasavvuf temayülü menşe itibariyle reformcu motivlere dayanmaktadır. Bunlar İslâmiyet'i kendi nefslerini selâmete çıkaracak bir cankurtaran simidi gibi değil, fakat sosyal ideallerini gerçekleştirebilecek olan bir rehber olarak görmektedirler. Nitekim yola girerken daha önce teşekkül etmiş olan gruplarını bozmamaları ve yeni istikametleri içinde toplu halde hareket etmeleri de bunu gösteriyor. Ayrıca, günümüzde teşkilâtlı tasavvufun eskiden kalma bazı örnekleri devam etmekle birlikte, bugünkü tasavvuf anlayışında eskiye kıyasla önemli farkların doğacağını söyleyebiliriz. Herhalde mazideki tasavvuf hareketlerinin en göze batan özelliklerinden birçoğu, meselâ aşırı perhizkârlık, inziva, şeyhe hizmet ilh., bugün için söz konusu değildir. Yine mazide teşkilâtlı tasavvufun önemli taraflarından biri olan birçok bâtıl itikadlar -şeyhlere atfedilen ve hiçbir dinî mânâsı olmayan türlü kerametler, ve bunların âdeta ayrılmaz parçaları olan çeşitli hurafeler- günümüzün insanları için eski önemini ve inandırıcılığını büyük ölçüde kaybetmiş bulunmaktadır.
Sosyal reformcu için tasavvuftan gelecek bir yardım olmadığına göre, reform gayretiyle hareket edenlerin tasavvufa meyil göstermeleri nasıl açıklanabilir? Bizim kanaatimizce bu ilgi, dinin fazla formalist görünmesi ve manevî ihtiyaçlara âdeta kapalı bir hâle sokulmuş olması yüzündendir. Binâenaleyh tasavvufa meyleden genç, İslâm dini içinde kendine özel bir yer seçmiş değildir, doğrudan doğruya böyle bir din anlayışı içindedir. İşte bu noktada yeni tasavvuf hareketinin eski kusurlardan uzak kalabileceğine dâir bir başka ümit doğuyor. Bu ümit aynı zamanda İslâm'da yüzlerce yıldır tartışılmış bir mesele hakkında da bize ışık getirebilir. Bilindiği gibi, tasavvufun dinde manevî (ruhî) yöne ağırlık vermek ve dini daha derûnî, daha gönülden yaşamak üzere bir yol teşkil ettiği savunulmuştur. Esasen onun tutunması ve gelişmesi bu fonksiyonuna çok bağlıdır. Fakat aynı zamanda mutasavvıfların en büyük iddiaları, kendilerinin tamamen Kur'ân ve Sünnet'e uygun hareket etmiş olmaları, yani Kur'ân ve Sünnet'te tasavvufî unsurların bulunduğudur.
Yine de manevî rabıta yoluyla bir din hayâtı yaşamak isteyenler çıkabilir; bunlara engel olmaya kalkmanın bir tesiri olacağını da zannetmiyoruz. Fakat bir yol ayırımında açık-seçik bir tercih yapılması şarttır: Cemiyet halinde İslâmî bir hayat mı yaşayacağız, yoksa bir manevî, bir de maddî hayâtımız mı olacaktır? İnandıklarımızla yaptıklarımızın birbirini tutmasını mı istiyoruz, yoksa sağ elimizle dünyaya, sol elimizle Allah'a uzanabileceğimizi mi düşünüyoruz? İkinci yolu tutarsak gündüz tefecilik yapıp gece ibâdet etmemiz veya her türlü sefahati işlerken kalbimizin Allah'a dönük ve saf olduğunu iddia etmemiz mümkündür. Iztırâbı ortadan kaldırmak için tedbirler alacak yerde, özümüzü Hakk'a bağladıkça bunların hiç bir öneminin bulunmadığını da düşünebiliriz. Bunu söylemekle geçmişte tasavvuf yolunda olanların böyle yaptıklarını iddia edip onları kötülemek niyetinde değiliz, sâdece din hayâtını Allah'a yönelik bir şahsî ferdî nefis muhasebesi halinde anlamanın insanı bu yola kolayca düşürebileceğini, en azından bu yolu ona açık tutacağını belirtmek istiyoruz. Birinci yolun tercih edilmesi ise, islâm'ın îmân ile amel arasındaki beraberliğini kurmak mânâsına gelir, insanın iki hayâtı yoktur; bir hayâtı vardır ve bu hayatta inandıkları ile işlediklerinin bir bütün teşkil etmesi gerekir. Kalbimiz temizdir diye evimizin pisliğine göz yumamayız. Meselâ sûfî tarîkatlerinin mâzîde birer terbiye müessesesi olarak önemli rol oynadığını kimse inkâr edemez; fakat İslâm için önemli olan, herkesin içtimaî terbiye kazanabilmesi için gerekli müesseselerin kurulmasıdır; keza bu terbiyeyi bozabilecek durumlara karşı yine sosyal plânda tedbirler alınmasıdır. Sokağı temizlemediğimiz takdirde evde verdiğimiz terbiye tesirsiz kaldığı gibi, cemiyeti bırakıp fertleri -üstelik kendi ihtiyarlarına bırakarak -düzeltmeye kalkmanın da pek az tesiri olabilir.
İslâm tasavvufu, kaynağında ve seyri esnasında birtakım yabancı tesirler almış olsa bile esas itibariyle İslâm karakteri taşımaktadır. Bu haliyle tasavvuf bizim medeniyetimizin çok kıymetli bir parçasını teşkil eder. Fakat tasavvuf İslâm'ın genel doktrini içinde ayrı bir başlık teşkil etmişse bunun geçmişin tarihî şartlarına bağlı olduğunu ve kaynakta ayrılmanın bulunmadığını kabul etmeliyiz. Müslümanlar bir mesele ile karşılaştıkları zaman dinin kaynağı itibariyle irrasyonel olan hükümlerinden hareket ederler, ama bunlardan yeni hükümler çıkarırken dâima aklî (rasyonel) metodlar kullanırlar. İslâm'da belli usûllerle -rey, kıyas, istidlal ilh.- çıkarılan hükümler netice itibariyle şahsî görüşleri aksettirdiği, yani doğrudan doğruya Kitab ve Sünnet'i aksettirmediği için, bunların da tıpkı mutasavvıfânın keşfi gibi sübjektif olduğu söylenebilir. Fakat bu ikisi arasında çok önemli bir farkın bulunduğunu unutmamalıyız. Şer'î ilimlerin metodu aklî olduğu için onlara ait hükümlerin münâkaşası ve kusurlarından arındırılması mümkündür; aklın kaideleri herkes için -mutasavvıflar dâhil- aynidir, bu yüzden akıl yoluyla çıkarılan hükümlerde insanların çoğu -hareket noktaları ayni olanlar- birleşebilir. Mutasavvıfânın keşfi için delil istendiğinde verilen cevap bunu ancak ayni hali yaşayanın bilebileceğidir. Bir benzetme yapacak olursak, şer'î ilimlerin yolu ile tasavvufun yolu ilim ile sanat arasındaki farka benzer. Gerçi ilim ile sanatın her ikisi de hakikati araştırmada birbirini tamamlayan, yani ayni realiteye değişik açılardan bakan yollardır, fakat bunlardan biri gerek metodu gerek neticeleri bakımından umûmî ve objektif esaslara dayanırken, diğeri hissî tecrübeyi kullanır. Bu yüzden iki sanat eserinden hangisinin güzel olduğu hakkında herkesin ittifak ettiği bir kriter bulmaya âdeta imkân yoktur; buna karşılık iki ilim teorisinden hangisinin daha açıklayıcı değeri olduğu kolayca anlaşılır. Kaldı ki sûfîler hissî tecrübe yanında otoriteyi -şeyhin veya tarikat pirinin- de kullanmaktadırlar. Şer'î ilimlerde taklide akıl yoluyla karşı çıkmak mümkündür, nitekim bunun pekçok örnekleri görülmüştür. Lâkin sûfî yolunda nihâî hakem kalptir.
Hakikatte bu söylediklerimiz konuya âşinâ olanların bilmedikleri şeyler değildir. Benim bu vesile ile dikkatleri çekmek istediğim nokta, İslâm'a karşı gelişen ilgi ve bağlılığın verdiği muazzam potansiyeli heba etmemek için, onu en çok ihtiyaç duyulan istikamete çevirmektir.

- Bu yazı çeşlitli kaynaklardan derlenmiştir.
 
Cüneyd-i Bağdadi’ye, ‘Tasavvuf nedir?’ diye sorduklarında, “Allah’ın, seni sende öldürüp, Kendinde ebediyen diri kılmasıdır.” der. Bu, esas itibarıyla dinin özünü oluşturur.
Bütün semavi öğretilerin Batıni yönünde bu ilke yatar. Bir başka bilge, şöyle der: “Tasavvuf, sonradan olanın, öncesiz olanla bitiştirilmesidir.” Sonradan olan için eski sözlüğümüzde, ‘hadis’, (yani ihdas edilmiş, getirilmiş, sonradan kurulmuş olan) kelimesi kullanılır.

Başla sonun bitişmesi de, Batıni öğretilerin meyvelerindendir. Buna da ‘cem’ denir. Bu, bir bakıma, hakikat’in dairesel doğasından da kaynaklanır. Acem şiirinin yıldızlarından Molla Cami, ‘dairevi bir yüz ol’ der. İnsanın İlahi Hakikat’i daha zengin bir perspektifle idrak edebilmesi için ‘dairesel bir bakış açısı’na ulaşması gerekir. Bu, bilgelere göre, çabayla elde edilebilir bir şey değildir gerçi. Çabadan sonra, onunla birlikte ama daha çok ilahi bir bağışla ulaşılabilecek bir yerdir.

Gelenekselci ekolün günümüzdeki değerli temsilcilerinden Hüseyin Nasr’a göre, ‘güzellik iyiliğin, iyilik gerçekliğin iç boyutudur.’ Güzel olan iyidir, iyi olan gerçektir. Bu formülasyon, kutsal ve geleneksel sanatlar için tümüyle geçerlidir. Modern zamanlara gelindiğinde ise, güzelliğin lüks bir kategori, çirkinliğin ise bir form olarak algılandığına tanık oluruz.

Nasr’a göre tasavvuf, ‘dinin Batıni boyutu’dur. Örneğin, “O’ndan başka varlık yoktur” (La mevcude illa hu)’yu, “O’ndan başka ilah yoktur”un içsel boyutu olarak okumak gerekir.

Tasavvufun irfani boyutlarını ve bir marifet ilmi olarak asıl tedvinini Mağribli bilge Muhyiddin İbnü’l-Arabi gerçekleştirir. O’na gelesiye, tasavvuf, bir hal ve daha çok menkıbelere dayalı, dervişlerin yaşam öyküleri çevresinde gelişen bir alan iken, İbn Arabi’yle birlikte sistematik bir niteliğe, derinliğe ve zenginliğe kavuşur. Şeyh-i Ekber (En Büyük Şeyh) olarak da bilinen İbn Arabi, yüzlerce eserinde (ki bazısı kırk cildi bulur), özellikle de Fütuhat-ı Mekkiye ve en çok tartışmalara yol açan Füsusu’l-Hikem’inde, dinin içsel boyutlarını kozmik bir dille ortaya koyar. Aynı zamanda bir şair de olan İbn Arabi’ye göre, sanılanın ve iddia edilenin aksine, “Hakikate, yani dinin özüne nüfuz etmenin yolu, zahirine, bizzat şeraite nüfuz etmekten geçmektedir.” Çünkü şeriat, dinin zahiri boyutu değil, bizatihi kendisidir.

Dünyanın çeşitli üniversite, enstitü, araştırma kurumu ve farklı kültürel/bilimsel/düşünsel çevrelerinde özellikle İbn Arabi’nin dile getirdiği irfanî birikime ilişkin çok sayıda bilimsel ve fikrî çalışma yapılmaktadır. Bu çalışmaların, özellikle en gürbüz damarını, Gelenekselci ekol düşünürleri ve onların öğrencileri, izleyicileri oluşturur. Kitapları Türkçeye de çevrilen Hüseyin Nasr, William Chittick, Michel Chodkowivch, Claude Addas, bunlar arasında sayılabilir.

Türkçede sufî yayınlar

Bizde sufî yayınların, modern dönemdeki seyrine bakıldığında, son yirmi yılın, özellikle son on senenin adeta bir patlamaya tanıklık ettiğini söylemek abartılı olmaz.

Bunda aslan payı, hiç kuşkusuz İnsan Yayınları’na aittir. Öteden beri, tasavvuf irfanına ilişkin gerek temel kaynakları gerekse yorum, şerh ve araştırma kitaplarını İnsan Yayınları bize ulaştırmıştır. Bunun yanı sıra, İz Yayıncılık, kelam, fıkıh, hadis, dinler tarihi gibi alanlarda yürüttüğü yayın etkinliğini, tasavvufi alana da yayarak genişletmiş ve özellikle Ekrem Demirli’nin dilimize kazandırdığı Konevi külliyatıyla ve diğer irfanî eserlerle, bu alanın bir diğer yayın ortamını oluşturmuştur. Yeri gelmişken Demirli’nin giriştiği büyük bir projeden söz etmek gerekir ki, özgün nüshası 34 defterden oluşan (müellif nüshası, İstanbul’da Türk-İslam Eserleri Müzesi’nde bulunan) Fütuhat-ı Mekkiye’nin çevirisidir. İlk cildi Litera Yayıncılık tarafından çıkarılan bu eserin, gönül isterdi ki, müellif nüshasından çevirisi yapılsın. Ama bu bile tek başına değerli bir çaba olarak anılmalıdır.

Yayıncılık yaşı henüz kısa olmasına rağmen, Gelenek Yayıncılık, bilhassa İbn Arabi’ye ilişkin son derece değerli kitapların okura ulaşmasını sağladı. Gelenek Yayınları’nın irfani kitaplığımıza olan katkısı bununla sınırlı kalmadı kuşkusuz.

Geylani Kitaplığı ise sufi geleneğinin en önemli damarlarından biri olan Gavs-ı Azam’la aramızdaki dil engelini ortadan kaldırarak bu alanda ciddi bir işlevi yerine getirmiş oldu.

Tasavvuf irfanına ilişkin yayınların tarihi, bizde -modern zamanlarda-, çeyrek yüzyılı geçmez. Ondan önce, özellikle harf devriminden önce, çok sayıda sûfi kaynak matbu olarak yayınlanıyordu. Fakat bunlar, bir bakıma Osmanlı’nın bakiyesi bir eğilimin tezahürü olarak anılmalıdır. Bizim modernleşme çabamızın temel dinamiğini, gelenekle köktenci biçimde bağların koparılması oluşturduğu için, o muazzam irfanî gelenekle, inisiyatik damarla aramızdaki ilişkinin kopması kaçınılmaz idi.

Oryantalist bakışın açmazları

Cumhuriyet’le birlikte, inisiyatik bağlarımız büyük oranda koptu ve tasavvuf kitaplığı da nisyanın sisinde yitip gitti. Cemil Meriç’in ‘müstağrib’ dediği yeni aydınlar ve bilim adamları arasında, bu irfana ilişkin çalışanlar bulunuyordu ama bunlar, bu geleneğin içinden olmadıkları için sağlıklı okuma yapmaktan uzak idiler. Hilmi Ziya Ülken’in ‘Türk Tefekkür Tarihi’, bu sorunun tipik örnekleri arasındadır. Ciddi okuma sorunlarının yanı sıra, kendi geleneğine dışardan ve oryantalistçe bakan bir kuşağın, 70’lerin sonlarına kadar önümüze yığdığı sorunların aşılması yönündeki ilk ciddi çabalar da bu dönemde başlamış oluyordu. Bu tarihlerden önce, tasavvuf irfanına ilişkin kimi yayınlar olmuştur. Lakin bunlar son derece özensiz, özet ve kökene uzak çeviriler; sıradan hatta yanlış yorumlarla dolu basit çalışmalardır. Bu muazzam birikimle ciddi bir ilişkinin kurulmakta olduğunun ilk işaretleri, 80’lerin başında belirir. Bu süreçte kuşkusuz, bu geleneğin günümüzdeki takipçilerinin payı büyüktür. Cumhuriyet dönemi edebiyat ve düşünce ortamının ayrıksı isimlerinden Necip Fazıl’ın bile tek başına önemli bir katkısından söz edilebilir. Nakşi, Kadiri, Rıfai, Mevlevi vd. damarların izleyicilerinin aynı zamanda bir seçkinler zümresi oluşturduğu biliniyor. Bu zümreden kimi okur-yazarlar ve araştırmacıların çeviri ve telif çabalarını anmamız yerinde olacaktır. Bunlar arasında Tahirü’l-Mevlevi ve öğrencisi Şefik Can özellikle anılmalıdır. Ondan önce belki geleneğin son güçlü temsilcisi Avni Konuk merhumun zikredilmesi zorunludur. O’nun Mesnevi ve Füsus şerhleri dilimize kazandırılmıştır. Özellikle İbn Arabi’den yaptığı çeviriler, çeviri örnekleri arasında ilk sırada yerini alır. (Değerli bilim adamı Mustafa Tahralı, Hazret’in eserlerinin günümüz okuruna sağlıklı biçimde ulaşması için övgüyü hak eden bir çalışma yürütmektedir.)

Risale-i Nur’un katkısı

Bunun dışında, Bediüzzaman Said Nursi’nin, Anadolu’da, Sezai Karakoç’un ifadesiyle, ‘bir İslam kültürü külliyatı olan’ Risale-i Nur ile oluşturduğu ‘yeni bir kültür mayalanması’nın da bu zemine kaynaklık ettiği söylenmelidir. Sûfiliği bir yol olarak tercih etmemesine karşılık, bir kelamcı ve âlim olmaktan çok irfanî nitelikleriyle belirgin ve geleneksel manada bir arif olan Nursi’nin, tasavvuf irfanına ilişkin geleneksel sözlüğü yeniden inşa ettiği herkesin mâlumudur.

80’li yılların ilk yarısından itibaren, tasavvuf irfanına ait yayın çabaları da meyvesini vermeye başlamıştır. O dönemlerde örneğin birkaç kitap yayınlamasına rağmen Yeryüzü Yayınları’nın ilginç bir ateşleyici etkisi olmuştur. O geleneğe mensup Martin Lings’in çağımızın büyük bilgelerinden Şeyh el-Alevi’yi anlatan Yirminci Yüzyılda Bir Veli’si gibi yayınlar, sonraki kuşakların harcında katkı sahibidir. Bu süreçte ortaya çıkan İnsan ve İz gibi yayınevleri, tasavvuf irfanına ilişkin külliyatın dilimize aktarılması konusunda özel bir çaba göstermektedir. Yayınlar bu iki yayıneviyle sınırlı değil kuşkusuz. Dergah, Kitabevi, Kültür Bakanlığı, Hece, Kaknüs, Akçağ, Timaş’ın yenilerde başlattığı ve özellikle İmam-ı Rabbani’nin Mebde ve Mead’ıyla girişilen Rabbani Kitaplığı ile diğer yayınları göz önüne alınırsa titiz, işlevsel bir yol gözeteceği umulan Sufi Kitaplar, Ötüken Neşriyat, Akçiçek Yayınları, İstanbul Marmara ve Ankara İlahiyat fakültelerinin yayınları, Alperen Yayınları, Nur Yayınları, Madve Yayınları, Marifet Yayınevi, Timaş, İrfan Yayınevi adını burada anamadığımız onlarca irili ufaklı yayınevi, inisiyatik geleneğe hizmet yolunda yürümektedir. Sûfi geleneğe sadece ‘İslami’ yayınevleri ilgi duymuyor artık. Kabalcı gibi liberal veya herhangi bir sol yayınevinden de tasavvufi bir kaynak veya araştırma çıkabiliyor.

Tasavvufi yayınlara yayıncı ve okur olarak Türk kamuoyunun ilgisi, hem Türkiye’nin düşünce ve bilim ortamında kaydedilen ‘gelişme’ ve kazanımlarla ilgilidir hem de, belki de bundan öncelikli olarak, tasavvufi damarın tüm olumsuz koşullara rağmen hayatiyetini sürdürmesiyle alakalıdır. Bu süreçte, İlahiyat fakültelerindeki tasavvuf kürsülerinin de payı vardır.


ÖMÜR CEYLAN - Tasavvufun iyi etüt edilmesine ihtiyaç var

Tasavvufa gösterilen ilginin son günlerde dikkat çekici boyutta artmış olması, aslında uzun süredir devam eden ama pek de fark edilmeyen akademik hazırlıkların bir neticesi sanıyorum. Son 30-40 yıl içerisinde tasavvufun bilimsel bir tarafsızlıkla ele alındığı çok sayıda çalışma yapıldı. Her kesimden aydına ve meraklısına ulaşan bu yayınlarla anlaşıldı ki tasavvufun ahlakî prensipler üzerinde yükselen öğretisi Anadolu coğrafyasında önemli işler başarmıştır ve münferit suiistimallere feda edilemeyecek kadar değerli bir öğretidir. Önyargıları ve klişe yaklaşımları bir kenara bırakırsak doğru metinler üzerinde yapılan tasavvuf okumalarının bireysel ve toplumsal gelişime büyük katkıları olmaktadır. Yaşadığımız coğrafyanın zamanla değişmeyen dinamikleri bir şekilde tasavvufla ilintilidir ve bu dinamiklerin mirası olan sorunlarımızın çözümünde de tasavvufun iyi etüt edilmesine büyük ihtiyaç vardır. Artık hemen her Türk okuru ve aydını biliyor ki Anadolu’daki Türk varlığı ve tarihi için tasavvuf yalnız geçmişte kalmış mistik bir düşünce sistemi değil; bugün de dönüştürülerek yeni üretimlere esin kaynağı olabilecek zengin bir kültür mirasıdır.


LEYLA İPEKÇİ- İslam’sız tasavvuf, postmodern bir durum

Kalbin dine, dinin iç yüzü olan tasavvufa kendini açması son derece tekil bir haldir. Hangi kalbin tasavvufa ilgi duyduğunu, hangisinin dine kendini açtığını, teslim ettiğini bilmek mümkün değil. Zaten bu Allah ile kul arasındaki sırdır, hükmünü kimse veremez. Ama bu tekil durumun çoğullaşması, tam da bu döneme denk geliyorsa, bunun birçok sosyolojik nedeni olabilir. Ortadoğu’yu büyük projeleriyle yeniden tasarlayanlar tarafından yürütülen ‘İslam’ın içini boşaltma operasyonları’ belki Müslümanlar arasında kendi dinlerini daha ‘içeriden’ bilme ve ona sahip çıkma ihtiyacını doğurmuştur. Veya belki dinle hiç ilgisi olmayanlar, seküler dogmalarına daha iyi sarılabilmek için, İslam’a dair birkaç şey öğrenmeye karar vermişlerdir. Ve bunun için de daha ‘estetik’ veya ‘ılımlı’ buldukları tasavvufa ilgi göstermeye başlamışlardır. Belki, şahsi tatmin elde etmek için ‘her yolu tüketme çılgınlığı’dır tasavvufa ilgi duyulmasının nedenlerinden biri. İslam’sız tasavvufun postmodern bir hoşluk sağlayarak kişiye egzotik deneyimler kazandırmaktan veya bir ressama, şaire, müzisyene malzeme sağlamaktan ileri gitmesi biraz zor da olsa, elbette imkansız değil. Temennim de bu yönde.


M. EROL KILIÇ - Edebiyatın, tasavvufu anladıkça

gelişeceğine inanıyorum

Dünya edebi metinlerinde “kaynağa dönüş”, “insanın özünü araması” vb. metafizik konular her zaman işlenegelen konulardır. Edebiyat metinleri bir bakıma yazıldıkları dönem ve toplumların aynasıdır. Modern insanın “özünden” yani ilahi yönünden kopması sonucunda yabancılaşması “karamsar”, “bedbin”, “kasvetli”, “hiç”, “yalnız” ve “saçma” oluş temalarının ağırlıklı olarak işlendiği modern romanları doğurmuştur. Bu ara dönemin ardından yine asıl olana bir dönüş gözlemlenmekte. Bu bana göre yeni bir oluşum değil, sapmadan geri dönüştür. Tolstoy, Hesse, Scott, Cibran, Malouf, Eco, Coelho vb gibi yazarlar aslında bu çizginin günümüz dünya edebiyatındaki ihya edicilerinden sadece birkaçı. Bunun tezahürleri artık çağdaş Türk romanında, şiirinde, öyküsünde de kendisini göstermeye başlamıştır. Yani “Trum trak, makineleşmek istiyorum!” diyen aydın “Ben de müridinim işte Mevlânâ!” dediği günlerine geri dönmektedir. Aydınımız Mevlânâ’yı, İbn Arabi’yi, Yunus’u, Niyazi Mısri’yi anlama düzeyine yeniden kavuştuğunda edebiyatımızın da, sanatımızın da daha bir canlanacağını ümit ediyorum. Tabii ki doğru anlam haritalarını elde edebilmeleri ve bunun şifrelerini eserlerinde kodlayabilmeleri için bu romancılarımızın -tıpkı dünya edebiyatındaki arkadaşları gibi- sahih bir inisiyatik eğitim taliminden geçmiş olmaları gerekecektir. Aksi takdirde bu konulardan fantastik uzay-kurguları üreten basit masalcılığın ötesine geçemezler.


FATİH ÇITLAK* - Görünen âlem bizi hiçbir zaman tatmin edemez

Tarihin başından beri insanın görünmeyen âleme merakı vardı. Bu, insanın doğasında var. Çünkü insan bir yönüyle âlem-i kudrete bağlı; bir yönüyle de tabiata, zahir âleme bağlı. Görünen âlemdeki şeyler bizi diğer yönümüz olmadan hiçbir zaman tatmin etmiyor. Bu durum zaten çağlar içerisinde metafizik düşünceler olarak kendini göstermiş. İnsanlar hayatındaki küçük işaretlerle bunu fark ediyor ve çözmeye çalışıyor. Bunda bir kısmı isabet ediyor, bir kısmı edemiyor. Ben İslam dininin çerçevesinde olduğum için mutlak aklın olduğuna inanan bir insanım. Bu bazılarına göre sübjektif olabilir; ama bana göre en objektif olanıdır. Dolayısıyla insanlar isabet etsin veya etmesin bu sahayı izah eden, açıklayan kişilere rağbet ediyor. Bu insanlar ‘dindar’ olmaktan öte ‘insan’ olmanın İslam’daki yerini merak ederek tasavvufa yöneliyor. Sanayi devrimi nasıl kitlelerin refahını, bedeni ihtiyaçlarını karşılamak için bir ihtiyaç olarak doğduysa; insanın iflası da insanlığın tasavvufa yönelişini patlama noktasına kadar getirdi. Bugün ortaya çıkan yönelişi ben ufak sallantılar olarak görüyorum. Şu anda esas gürültü kopmadı. Önümüzdeki süreçte çok yukarıda gördüğümüz medeniyetler kurduğunu iddia eden insanlar henüz daha insanlık sahasında ayağın topuk mesafesine kadar çıkamadıklarını fark edecekler. Kalbi keşfetmeye başlayacaklar. *(Keşkül Dergisi Genel Yayın Yönetmeni)


Tasavvuf Kitaplığı: Hangi yayınevinde ne var?

Tasavvuf irfanına ilişkin yayıncılık dendiğinde kuşkusuz akla ilk gelen İnsan Yayınları’dır. Kaynak Eserler, Dinler Tarihi, İrfan ve Tasavvuf, İbn Arabi Kitaplığı, Mevlana Kitaplığı, Bursevi Kitaplığı, Guenon Kitaplığı, Nasr Kitaplığı, Kılavuz Kitaplar gibi alt dizileriyle İnsan Yayınları, entelektüel yaşamımız açısından etkin bir işleve sahip görünmektedir.

Yayınevinin İbn Arabi kitaplığında, ‘İlahi Aşk’, ‘Vahdet-i Vücud ve İbn-i Arabi’, ‘İslam Düşüncesinde Marifet ve İbn-i Arabi’, ‘İbn Arabi’de Varlık Düşüncesi’ ve ‘İbn Arabi Anısına Makaleler’ gibi çeviri ve telif eserler yer almaktadır.

Mevlana Kitaplığındaki ünlü Mesnevi Şerhi (Bursevi), tek başına muazzam bir yayın etkinliğinin işlevini üstlenecek kadar kıymetli bir eserdir. Üzerinde en çok tartışma yürütülen Hz. Mevlana gibi büyük bir bilgenin, Divan’la birlikte en büyük eseri olan Mesnevi’sinin doğru anlaşılmasında ve yararlanılmasında bu şerhin vazgeçilmez bir yeri olsa gerek. İnsan Yayınları, bu kitabıyla bile, yayıncılık kaliteleri bakımından üzerine düşeni yapmıştır denebilir. Ama ne hazindir ki, gerek sufilik yolunun izleyicileri gerekse okuryazarlarımız ve özellikle edebiyatçılarımızın bir başvuru kaynağı ve başucu eseri olan bu şerhe gereken ilgi ve ihtimamı gösterdikleri söylenemez.

İnsan Yayınlarının, irfani gelenek açısından son derece önemli olan Rene Guenon’dan yaptığı yayınlar özellikle anılmalıdır. Geleneğin son büyük bilgesi ve araştırıcısı Guenon’un, kurucu, tasnif ve yeniden inşa edici niteliği, bu eserlerinde, bir çöle dönüşmüş olan manevi ve entelektüel dünyamıza irfani bir rüzgarın esmesini sağlamıştır. Bu rüzgarın oluşmasında kuşkusuz yayınevinin özel bir çabası söz konusudur. Modern zamanlarda duçar olduğumuz manevi ve zihni daralmanın aşılmasında ve zihin karışıklığımızın giderilmesinde Guenon’un değerli bir payı vardır. ‘İslam Maneviyatı ve Taoculuğa Toplu Bakış’, ‘Manevi İlimlere Giriş’, ‘Geleneksel Formlar ve Kozmik Devirler’, ‘Kadim Bilimler ve Bazı Modern Yanılgılar’, ‘Savaş Metafiziği ve Sembolik Silahlar’, ‘Yatay ve Dikey Yönlerin Sembolizmi’, ‘Dante ve Ortaçağ’da Dini Sembolizm’, ‘Alemin Hükümdarı’, ‘Hıristiyan Mistik Düşüncesi’ gibi birbirinden nadide kitaplarıyla İnsan Yayınları, bu vadiye büyük bir katkı sağlamıştır Guenon’u dilimize aktararak. Bu vadide özellikle Schuon, Comarasvamy, Gai Eaton gibi gelenekselci düşünürlerin kitaplarının da çevrilmesi, inisiyasyon kitaplığının genişlemesine, zenginleşmesine yol açmıştır.

Türkçedeki tasavvuf yayınları konusundaki bir başka önemli gelişme, yine aynı ekolün yaşayan temsilcilerinden Hüseyin Nasr’ın kitaplarıyla ilgilidir. Hem geleneksel ve manevi ilimlere vakıf hem de modern dünyanın sorunlarına karşı tahlil ve çözüm arayışlarıyla uğraşan Nasr’ın külliyatının İnsan Yayınları tarafından ülkemiz okuruna aktarılması da bir kazanım olarak görülmelidir.

Bugün artık, ülkemizde pek çok yayınevi, tasavvuf irfanına ilişkin ve geleneksel birikimimizden kaynak eserler, araştırmalar, çeviri ve telif kitaplar yayımlıyor. Arada tasavvufun bir hal ilmi olmasından ötürü, kimi ‘sulandırma’lar da olmuyor değil. Ya da tasavvufun ruhuna pek uygun düşmeyen, niteliksiz ve ticari etkenlerin dolaştığı işler de yapılıyor. Lakin, bu güçlü geleneğin birikimini modern(leşmiş) insanlara ulaştırmanın bizatihi güç ve riskli bir çaba olduğu da göz ardı edilmemelidir.


[GÜNCEL TASAVVUF VİTRİNİ]

Mevlânâ’dan rubâiler

Hz. Mevlânâ’nın rubâilerinden oluşan eser, “Kulliyat-ı Divan-ı Şemsi Tebrizi”de bulunan 1955 rubainin gözden geçirilmesi ile derlenerek tercüme edilmiş.

Hz. Mevlânâ’nın Rubaileri, Konya Valiliği Kültür ve Turizm Müdürlüğü


İbn-i Arabî’den insanın yolculuğu

İbn-i Arabî’nin manevi yolculuğu da sayılabilecek eser, başta tasavvuf olmak üzere, felsefe, kelam, hadis, fıkıh, tefsir gibi ilimleri “vahdeti vücud” çerçevesinde yorumluyor.

Fütuhât-ı Mekkiyye İbni Arabî

Çev: Ekrem Demirli, Litera Yay.


Mevlevîlerin mezar taşları

Eser, Mevlevî tarikatına mensup, Anadolu Selçukluları, Beylikler ve Osmanlılar dönemine ait Mevlevî mezar taşlarını, dekoratif sanatlar ve semboller ekseninde inceliyor.

Mevlevî Mezar Taşları

Dr. Naci Bakırcı, Rumî Yayınları


Sûfi edebiyat üzerine

Eser, bilgeliğin ve bilgelerin izlerini sürmek için okuyucuyu tarihin derinliklerine, tasavvufi şiir şerhlerine doğru yolculuğa çıkarıyor. Kitapta, tasavvuf ve tasavvuf edebiyatının özetlendiği ilk bölümden sonra şiir şerhlerine dair yazılar yer alıyor.

Böyle Buyurdu Sûfi

Ömür Ceylan, Kapı Yayınları


Velilerden hac hikayeleri

Kitap, Asr-ı Saadet’ten bugüne, mukaddes beldelerin ağırladığı misafirlerin hatıralarını kayıt altına alıyor. Sahasında ilk olan eserde, Allah dostlarının Mekke, Medine ve Kudüs’te yaşadığı önemli hatıralar var.

Evliyaullahtan Hac Hikayeleri

Veysel Akkaya, Sûfi Kitap


Mesnevi’deki menkıbeler

Mesnevî’den seçilmiş öykülerden oluşan eser, insanın kendini tanıması, Yaratıcı’sını bilmesi, inancı doğrultusunda hayat sürmesi gerektiğini hikmetli kıssalarla anlatıyor.

Mesnevî’den

Haz: Mustafa Özçelik, Rumî Yay.


Bir hadis derlemesi

İbn-i Arabî’nin Efendimiz’in (s.a.s.) müjde veren hadisini okuyunca yaptığı hadis derlemesinden oluşan eser; ‘Kırk Kudsî Hadis’, ‘Kırk Kudsi Haber’, ‘Yirmi Bir Kudsî Hadis’ olmak üzere üç bölümden oluşuyor.

Nurlar Yuvası İbni Arabî

Çev.: Mahmut Kanık, Hece Yay.


Dört halifenin hayatından örnekler

İslam dünyasında sezgi ve ilhama dayanan felsefenin temellerini atan Şehabettin Sühreverdi’nin bu eseri, sembolik hikayelerden oluşuyor. Cebrail’in Kanat Sesi’nde derûni yolculuğun bilinmezleri, sembollerle dile geliyor.

Dört Halifenin Menkıbeleri, Ş. Sivasi

Haz: A. Karğılı, O. Hocaoğlu, Sûfi Kitap
 
"Miskin âdemoğlanı nefse zebun olmuştur
Hayvan canavar gibi otlamağa kalmıştır."
İnsanlar bu dünyadaki şekilde yaratılmadan önce ruhları Allah katında günâhsız olarak bulunuyordu. Bunlar topraktan veya Yunus'a göre dört ana unsurdan yaratılmış bedenler için konularak bu dünya şartlarında, çok çeşitli şekillerde sınava tabi tutulurlar. Dolayısıyla sınavda esas kontrol insan bedeni, bu bedenin ihtiyaçlarının dejenere edilmesinin insan ruhunu bozması ve onu yanlış yollara sevketmesidir.
Her varlıkta olduğu gibi, insanda da birbirine zıt iki unsur, mânâ ve madde, can ve beden birleşmiştir. İnsana doğrular ve yanlışlar, hayır ve şer apaçık olarak gösterilmiş ve bunlar arasında istediğini seçme hürriyeti verilmiştir. Âdem, bu seçme hakkını Cennet'te ilk olarak kullanmıştır. Bu olay, insanın iradeli ve şahsiyetli bir varlık olarak ilk davranışıdır. Artık insan bedeninin istek ve arzuları, zihinsel merakları, aceleciliği, zevk peşinde koşma durumları ortaya çıkmıştır. Bu davranış insanlık hayatında bir dönüm noktası veya yeni bir başlangıçtır. Artık bir üretim sistemi başlatılarak, zamanla farklılaşıp birbirine düşman gruplar halinde çoğaldıkları bu dünya ortamına gönderilmiştir.
Kur'ân-ı Kerim'de şöyle buyuruluyor: "Ey o bütün insan kümeleri! Sakının o Rabbinize karşı gelmekten ki, sizleri o bir tek nefisten yarattı. Ondan eşini yarattı da ikisinden bir çok erkekler ve dişiler üretti.." (4/1). Cennet'te haddi aşan Âdem Allah'tan emirler aldı; onları yerine getirip tevbe edince, Allah da onlara "Birbirinize düşman olarak inin, yeryüzünde bir müddet yerleşip geçineceksiniz" dedi (2/36). İnsanların bu dünyada çoğu zaman birbirlerine düşman olarak yaşamalarında esas sebep, herhalde nefisleridir.
İnsanlar bu dünyaya geldiklerinde tertemizdirler veya "varoluşçu" düşünürlerin dediği şekilde hiçbir şeydirler. Her insan bu dünyada kazandığı iyilik ve kötülüklerinin toplamıdır (Kur'ân-ı Kerim 74/38). Necm sûresinde de (39. âyet) "Şu gerçek ki, insan için çalıştığından başkası yoktur" buyuruluyor.
Dünya, insan için yaratılmıştır. "O bir yaratıcıdır ki, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı..." (Kur'ân-ı Kerim 2/29). Bütün güzellikler Allah katında olduğu halde (Kur'ân-ı Kerim 3/14), bu dünya da -bazı şeylerle de imtihan ortamı yaratmak için- bezenip süslendi. İnsanlar bu ortam içinde birçok arzu ve ihtiyaçlarını, eğilim ve sevgilerini gerçekleştirdiler. Allah, koyduğu sınırlar içinde bu dünya nimetlerinden faydalanmamızı, Allah sevgisi üzerine çıkmaması şartıyla bazı şeyleri sevmemezi ve onlara sahip olmamızı doğru buluyor. Ancak hırs, kibir, öfke, kin, şehvet, cimrilik, yalancılık v.s. gibi birçok nefs özellikleri, insanı Allah'ın çizdiği ölçülerin dışına çekiyor. İnsan, kendinin olmayan Allah'ın nimetlerinden ihtiyacından fazlasına sahip olmak istiyor, başkalarının hakkını vermiyor, şımarıyor, kendisinin olmayan şeyleri kendisinin sanıyor. Bütün bu davranışlar insanı yanlışlara sevkediyor, onun Allah'a inanmasını, ona ibadetini, duasını, onun emirlerine uymasını zorlaştırıyor.
İnsanda nefsin kaynağı, onun bedeninin yaratılmasında kullanılan dört ana maddedir:
"Miskin Yunus'un nefsi dört tabiat içinde
Aşk ile can sırrına pinhan varasım gelir."

"Risâletü'n-Nushiyye"de toprak tarafından insana sabır, iyi huy, tevekkül ve mekremet (kerem, cömertlik) sıfatları; su tarafından safâ, sehâ (cömertlik), lütuf ve visal (sevdiğine kavuşma) halleri; yel tarafından kizb (yalan), riya, tezlik ve nefs hevesleri; ateş tarafından şehvet, kibir, tamah ve haset tatları kazandırıldığını anlatıyor. Bu arada can da insana izzet, vahdet, hayâ ve edep huylarını vermiştir.
Nefis insanın düşmanıdır, hemen bütün nefis özellikleri insanı azdırmak için çabalar durur.
"Düşman benim nefsimdurur, tama'ıla hırsımdurur,
Tama'ıla hırsa uyan gönüllerde yer eylemez."

"Hakikata bakarısan, nefsin sana düşman yeter Var imdi ol nefsin ile vuruş, savaş, tokuş yürü.

Nefsdür eri yolda koyan, yolda kalır nefse uyan Ne işin var kimesneyle, nefsine kakı, boş yürü."

Bu dünyanın şerrinden emin olabilmek için önce kibir ve kini terkedip kendi kendine bir hayat yaşamalıdır. Nefs, tâ ezelden beri insanın düşmanıdır. Nefsin her an harekete hazır dokuzbin haşerâtı vardır. Bunlara aldanıp uyan kişilerin yüzleri karadır. Can besleyen kişi, nefse değil canın isteklerine uymalıdır.
Kötü nefsin sultanı kibirlenmedir. Bunun emri altında dokuz oğlan vardır ki Yunus, Risaletü'n-Nushiyye'sinde, bunlardan şunları sayar: kapısında bin kişinin beklediği; bütün cihan mülkünü alsa doymayacak olan tamah. Onun imanı dünyadır, çünkü dünyaya esir olacak kadar onu sever. Tamah hapsine düşen çıkamaz. Buna karşı mücâdele edecek olan güç, kanaattir. Bundan sonra gene aynı derecede tehlikeli olan kibir, şehvet, gazab ve haset gelir ki, nefsin bu özellikleri üzerinde ayrıntılı olarak durulacaktır.
Eğer nefsimize uymayıp dünya ve âhirete esir olmazsak, Allah'ın doğru yolunu daha kolay izleyebiliriz.
"Soru hesap olmıyasar dünya-âhiret kovana
Münkir ü Nekir ne sorar, terk olıcak cümle murat."

Dünya, Allah'ın yarattığı bir çok güzelliklerle doludur. İnsanlar da uzun boylu düşünmeden bu güzellikleri severler.
"Çalab'ın dünyasında yüzbin türlü sevgi var
Kabul et kend'özüne, gör hangisi lâyıktır."

Dünyada da, ahirette de sevilmesi gereken Allah'ın güzelliğidir. Şeytana uyarak dünya güzelliklerine temelli bağlanıp kalmamalıdır.
"Yunus sana hakikat, budurur buyurduğu
Gözünle gördüğüne dönüp bakma yazıktır."

Çünkü insanlar canları değil, sûretleri severler. Oysa can olmayınca sûretler hemen bozulup kokmaya başlar. Öyleyse sevilecek olan özlerdir, canlardır. Yunus'un varlıktan geçmesi, dervişlik, miskinlik yolunu seçmesi, canlara, gönüllere yönelmesi bundandır.
İnsanlar derin bir gaflet uykusundadırlar. Bunca ilâhi uyarılara rağmen direnirler. Doğru yolu bulmanın ilk başlangıcı, gaflet uykusundan uyanmadır.
"Miskin Yunus, aç gözünü, uyar gafletten özünü
Tâ bilesin kend'özünü, tanla seher vaktinde dur."

Dünyanın çeşitli renklerle donanmış güzelliği insan nefsinin bazı hastalıklarıyla birleşince, çoğu insanların ömrü tamamen gaflet uykusunda geçer. Yunus'un şu gözlemi ne kadar doğrudur:
"Bir nice kişilerin gaflet gözün bağlamış
Hakk yoluna der isen, bir yufkaya kıyamaz."

İnsanın hayatta dört yoldaşı vardır: can, din, imân ve nefis. Bunlardan ilk üçü ile Yunus'un başı hoştur. Ama nefis?
Tasavvuf tarihindeki mutasavvıfların hemen hepsi nefisle mücâdele etme, onu zayıflatma (hattâ öldürme), kontrol altına alıp terbiye etmeyi öğütlemişlerdir. Yunus da bu mutasavvıflardan biridir.
"Ol dördün birisi can, biri din, biri imân
Biri nefsimdir düşman, yolda savaşıp geldim."

Yunus'un bütün savaşı nefisledir. Ama nefse karşı yaptığı bu savaşı kazanmış ve doğru yolu bulmuştur. Çoşkulu anlarında kendini anlattığı bir şiirinde şöyle diyor:
"Irmak gibi ben çağlarım, geh gülerim geh ağlarım
Nefsin ciğerin doğrarım, kibr ü kini yıkan benim.
Kırdım bu nefsin çerisin, bir ettim burc u barusun
Pâk eyledim içerisin, mülketini yuyan benim."

Bu dünyayı böyle koyup âhiret yolculuğuna çıkmaya karar verdiği dönemde, gene ilk aklına gelen nefsi ile savaştır.
"Vuram, yıkam nefs evini, oda yana hırs ü hevâ
El getirem şimden geri, nefs ile savaş eyleyem.
Bugün gülen kişi burda, yarın ağlayısar orda
Revan döküp gözyaşını, yastığımı yaş eyleyem."

Hakk nazarı, Yunus'a doğru yolu buldurmuştur. Aklı başına gelmiş, "Hayrı şerden seçer olmuş", sevgisini Allah'a yöneltmiştir. Artık şöyle söylemektedir:
"Hayra döndü benim işim, endişeden âzad başım
Nefsimin başını kestim, kanatlanıp uçar oldum."

Nefse uymadan Hakk yolunda dosdoğru gidebilmek için demir gibi bir yürek lâzımdır. Bu yürekle, her iki cihanda da doğru davranmak esastır. Nefs ile yapılan savaşta da en sağlam düstur, doğruluktur:
"Doğruluk mancınığı istiğfar taşı ile Doğru vardı atıldı, yıkıldı nefs kal'ası.

İmân aldanguçları, bilin, çoktur bu yolda Nefsine uyanların gitmez yüzün karası.

Yüzbin riya çerisi, bilin, vardır bu yolda Nefs öldürmüş er gerek, ol çeriyi kırası."

Yunus'un nefisle savaşta ikinci düsturu, kanaat sahibi olmaktır. Buna dayanarak yaptığı bir nefis savaşını da şöyle anlatıyor:
"Nasihat kandilinden bir işaret göründü
Tenim içinde canım ondan yana süründü.
Nefsimin ejderhası döndü bana hamletti
Kanaat hay demezse, yer ü göğü yer imdi.
Kanaati yar edin, uyma nefs dileğine
Eresin hakikata, yerin buldun dur imdi.
Kanaat dediğini eğer sen tutmaz isen
Nefsine uyar isen, sergerden ol, yor imdi."

Aşk erine dünyada ne harir u ne palas" adlı şiirinde de, nefsi boğazından asabilmek için kanaati bir darağacı gibi kullanmak gerektiğini, bu nefsi iyice çökertmek için varı yok yapıp heveslerden kurtulmak ve akl-ı küll içinde erimek gerektiğini anlatır . Bu dünyada imtihanı kazanmanın, Allah yolunda yaşayıp onun yüksek katına çıkmanın, nefis mücâdelesinden geçtiğini anlatan Yunus, insanları şöyle uyarıyor:
"Sen canından geçmedin, cânân arzu kılarsın
Belden zünnar kesmedin, imân arzu kılarsın.
Men arefe nefsehu dersin, evet, değilsin
Melâikden yukarı seyran arzu kılarsın."

Nefsin bizi kötü yollara sürüklediği, doğru ile yanlışı ayırt etmemizi engellediği, dünya bağlarından koparak Allah'ın dosdoğru gerçekliği içinde hür olmamıza mani olduğu ve bu nedenle onunla mücâdele edilmesi gerektiği doğrudur. Ancak bu mücâdeleyi nereye kadar götürmek gerekir?
Unutulmamalı ki, Allah'ın bu dünyada yarattığı hiç bir terkip anlamsız değildir. Canlar, bu dünyadaki imtihanları bitinceye kadar nefislerine, yâni bedenlerine muhtaçtırlar. Bedenlerin günâh işlemesi değil, af dilememesidir kötü olan; yoksa günâh eğer tövbeye, Allah'ı bilmeye yöneltiyorsa insanı olgunlaştırır. Hz. Muhammed'in "Eğer günâh işlemeseydiniz; Allah sizi yok eder ve yerinize günah işleyip ondan af dileyen bir kavim getirirdi" şeklinde bir hadisi vardır. Demek ki insan, kendisine verilen seçme hürriyetini doğru kullanıp kullanmadığını, hata yaptığında hatasını anlayıp af dilediğini, tövbe ettiğini görmek için, dünya nimetlerine düşkün beden içinde candan ibaret bir varlık olarak yaratılmıştır. Allah'ın, insanı en güzel kıvamda yaratıp sonra da düşüklerin en düşüğüne indirmesi, insandaki bu can-beden terkibine işaret etmektedir.
Nefis, Allah ile insan arasındaki psikolojik bir perdedir. İnsanın bu perdeyi mutlaka aşması gerekmektedir. İnsanda ruh ve beden, can ve nefis sürekli olarak birbirleriyle mücâdele ederler. Bazı kişilerde nefis bütün bedeni ve hattâ ruhu bile kontrolu altına alır; artık bütün yetenekler ve zekâ nefse hizmet etmektedir. Bu durumda bütün hayvanlar dünyasının üzerinde bir varlık olarak yaratılan insan, hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye düşer.
Aslında ideal olan da, nefsi devamlı kontrol altında tutmak, ruhun hizmetine vermek, yüce Allah'ın çizdiği sınırlar içinde yaşayarak can ile birlikte Allah'a ubudiyet (kulluk) görevini yapmaktır. Bu şekilde, kötülükten ubudiyete doğru giden bir nefsin merhaleleri, tasavvuf çevrelerinde, Kur'ân'ın bazı âyetlerine dayanılarak şöyle çizilmiştir:
1. Nefs-i emmare: Ruhun kontrolunda olmayan şehvet, kin, hırs, haset, alay, kibir, gaflet, gazap, bencillik gibi özellikleri olan kötü nefis (Kur'ân-ı Kerim 12/53 43/51-52; 2/258; 40/16). Bu safhadaki nefis büyük bir yanılgı içindedir. çünkü insanın canı ve bedeni bile geçici olarak kendine verilmiştir. Bunun dışındakiler ise onun değildir.
2. Nefs-i levvâme: Şüphe içindeki nefs. Burada ruh doğru ile yanlışın farkına varmıştır. Ama kendiliğinden yüce yaratıcıya bir türlü koşamıyor; sadece kendini kınıyor, azarlıyor (Kur'an-ı Kerim 75/1-3).
3. Nefs-i mülheme: İlham almaya müsait hale gelmiş nefse, artık içten azar azar ilhamlar ve doğrudan iyilik-kötülük bilgileri gelmeye başlamıştır (Kur'ân-ı Kerim 91/1-10).
4. Nefs-i mutmaine: İlâhî nurla aydınlanan nefistir. Artık nefs-i emmarenin baskılarından kurtulmuş, sükun bulmuş, yaptığı her işte Allah'a teslim olan nefis.
5. Nefs-i raziyye: Artık evreni Allah'ın bir parçası olarak seyredip ondan razı olan nefis.
6. Nefs-i merziyye: İnsanlar arasında ahlâk güzelliği, merhamet ve lütuf göstererek yaşamak.
7. Nefs-i kâmile: Çoklukta birlik, birlikte çokluk görme kademesine ulaşmış olan nefis.
Tasavvufun gayesi, insan nefislerini öldürmekten ziyade bu kademelerden geçirerek iyice olgun bir nefis haline getirmektir.
Burada izlenen yol da önce halktan koparak zirveye doğru çıkmak, orada temizlenip tekrar halk arasına dönmek ve insanlara hizmet etmektir. Çıkış yolu çok zahmetli olduğu için, mutasavvıfların çoğunu yoldaki engellere dikkat çekmişlerdir. Yunus'a göre, nefsin olgunluğa doğru yükselmesi yolunda, gene nefsin içinden kaynaklanan ve dışardan da beslenen binlerce engel vardır.
Bunların başında kibir gelir. Bir şey olmak isteyip de olamayan kişinin duyduğu büyüklük zannı kibirdir. İblis'in, Firavun'un günâhları kibirleri idi ve bu tür günâhlar affedilmez; çünkü insandaki bütün yaratıcı güçleri öldürür.
"Tekebbür nefsdür, sultanı bilmez
Çerisine iyi dirlik derilmez."

"Özünden gayri kimseyi beğenmez
Yüce yerde durur, aşağı inmez."

Oysa nice tahtta oturanlar yere düşmüş, nice benlik davası güdenlere sinek üşüşmüştür. Kibirlenme hatasına düşenler dinden, imândan uzağa düşmüşlerdir. Kibirlenen kişi sevilmez.
"Sakıngıl olmagıl kibirle yoldaş
Kibir kandayısa onunla savaş."

Kibirlenenin vefası yoktur ve kibir insanın kendi kendisini de helak eder. Kibir sahibi olanlar hiç rahat edemez, kendi içlerindeki Allah'a giden yolu göremezler. Kibir, insanın kendine bakıp gururlanması, tövbe etmemesi, böylece yoldan ayrılmasıdır. Risâletü'n-Nushiyye'sinde kibire büyük bir yer ayıran Yunus, devamlı olarak, kibirli olmama konusunda öğüt veriyor:
"Tekebbür kişinin faidesi yok
Komasa kibri pişman olısar çok.
Tekebbür kişiler ere eremez
Özünün düşmanıdurur göremez.
Kibir geldi seni bulatdı gitti
Ecel atı seğirdir iri yetti."

Kibir ve "heva" ile vakit geçirenler bir gün ecelin bittiğini anlarlar. Beş-on günlük ömür için böyle kaykınmanın hiç bir anlamı yoktur. Kibirlenenlerin yeri Cehennem'de hazırdır. Kibir öylesine kötü bir nefs özelliğidir ki, insanın yapmak istediği birçok iyi harekete engel olur, onun içinde büyüklenmek ve âsilik vardır.
"Kibir aldı eri görünmez oldu
Daha yüksek yere binemez oldu."
Kibirlenmek, büyüklük zannı ve kendini öyle gösterme, aslında küçüklüktür. Gerçekten büyük olan hiç bir zaman büyüklenmez. Yunus, kibir ve kini bırakmanın, "gerçek yolu"na girmenin ilk şartlarından olduğunu belirtiyor:
"Eğriliğin koyasın, doğru yola gelesin
Kibr ü kini çıkargıl, erden nasib olasın."
Bütün hayatın belli bir zaman içinde, ama gerçekliğin yüksek burçlarından bakıldığında bir "an" gibi gelip geçmesi de, bu dünya hayatını çok geniş olarak değerlendirmeyi gerektiriyor:
"Miskin ol, bre miskin, gider senden kibr ü kin
Rüzgâr gelir geçer pes, kime ne kalasıdır?" Kur'ân, bir çok noktalarda kibir ve böbürlenmenin ("ucb") insanlar için ne kadar kötü ve tehlikeli olduğuna dikkat çekiyor (meselâ, 31/18-19; 28/76-83; 7/13). İnanan insan için ideal olan, alçakgönüllü ve mütevazi olmaktır.
İnsan nefsinin bir başka tehlikeli özelliği tamah ve hasettir. Bunların her ikisini de körükleyen, aslında, hırstır. İnsan nefsi hırsa yatkın olarak yaratılmıştır; onun için hırstan dikkatli bir şekilde korunmalıdır (Kur'ân-ı Kerim 59/9; 4/128).
Bu dünyadaki her şey Allah'ın bitmez tükenmez hazinelerinin küçük bir parçasıdır. O, yarattığı her canlıya kendi rahmet hazinelerinden helâl rızıklar verir (Kur'ân-ı Kerim 11/6;17/31). Güzel gösterilmiş, ancak haram olduğu açıklanmış şeylerden sakınarak, Allah'ın insanlara helâl kıldığı dünya nimetlerinden faydalanmalı ve elimizde biriken fazlalıklardan da diğer insanları ve canlıları faydalandırmalıyız.
Şeytan, insanları fakir olacakları vesvesesiyle korkutmakta, insanlar da Allah'ın bolluk vaadlerini unutup (Kur'ân-ı Kerim 2/268) ihtiyaçlarından fazlasına tamah etmektedirler.
Hırs, insanın sahip olduğu her varlığı yetersiz gösterir; hırsın olduğu yerde hiçbir varlık insanı kurtaramaz. "İnsan hırsına düşkün yaratılmıştır. Kendisine şer dokundu mu feryadı basandır. Ona bolluk ve bereket erişince de çok cimridir" (Kur'ânı Kerim 70/19-20).
Yunus, Risâletü'n-Nushiyye'sinde, kibirle birlikte tamahı da insanı doğru yoldan çıkaran ve mutlaka altedilmesi gereken nefis özelliklerinden sayıyor. Tamah, nefsin büyük oğludur. Bütün cihan mülkünü ele geçirse bile, bununla yetinmez. Onun imânı dünyadır, çünkü en çok onu sever. Tabi, sevdiğinden öteye de gidemez.
"Ki sevdiğinden öte menzilin yok
Asıl mânâ bodur, söz keleci çok."
Tamah kervanıyla yola çıkan, içinden hiç çıkamayacağı bir kuyuya, bir hapishaneye gidiyor demektir. Tamah hapishanesinin askerleri o kadar güçlüdürler ki, oraya düşen kimseyi kaçırmazlar. Bu tamah kalesini yıkacak olan, imân ve akıl hizmetindeki kanaat güçleridir.
"N'oturursun taş kapıda, gör içeri neler gezer
Tama' arttırır dâima, saf bağlamış fitne düzer."

diye başlayan şiirinde de, ancak kanaat atına binilince tamahtan kaçılacağını belirten Yunus, kurtuluşun ancak kin ve kıskançlığı ortadan kaldırmakla mümkün olacağını anlatır.
"Var, dediğim yerlerde dur, hıkd u hasedi oda vur
İhlas gelir cümleyi yur, Yunus yolu yavlak olur."
İslâm, hırsı, tamahı ve cimriliği değil cömertliği emrediyor. Ancak bu şekilde dünya nimetlerinin esaretinden, şımarmasından, kibirinden kurtulabiliriz. Tamahı, dünya mallarından uzak durmak olarak almamalı; bunları bol bol kazanıp ihtiyacı olanlara, kazandıklarımızın en değerlilerinden bol bol vermek olarak almalıdır (Kur'ân-ı Kerim 2/52,267; 3/92,133-134). Çünkü bu, Allah'ı sevmenin, ona güvenmenin ve ondan emin olmanın tek belirtisidir.
İnsan nefsinin bir başka tehlikeli yönü öfkedir (gazap). İnsandaki dengeyi altüst eden ve daha başlangıç safhasında yokedilmesi gereken (Kur'ân-ı Kerim 3/134) öfkeye Yunus "boşu" demektedir ve Risâletü'n-Nushiyye'de bunun bir de destanını yazmıştır.
Burada önce gazap kendini tanıtmaktadır. Cana kıymakta, baş kesmekte, yaratılmışları yok etmekte çok hünerlidir. Melek onun yoluna çıkamamakta, felek onun işini başaramamaktadır.
"Gözüme yüzbin er zerre görünmez
Hezar arslan bana berre görünmez
Boşu derler bana key bahaduram
Düzenlik bozmağa her (dem) kaduram."

Öfke, kendi varlığından dahi korkar. Öfkeyle davranan, birçok şeylerden gafildir ve imânsız ölür.
"Boşu kimdeyise imânı gider
İmân gerek ise var onu gider.
Sakıngıl boşudan ki gizlidir ol
Nerde sezmezsem yol anda urur."

Öfkede olan insan zulmettedir. İnsanın, bu kötü huyunu muhakkak bastırması gerekir.
Öfkeye karşı en iyi mücâdele sabırdır. İnsan zorluk ve zahmetler için yaratılmıştır (Kur'ân-ı Kerim 90/1-4). O halde nefisle yaptığı savaşta Allah'tan emin olacak, ona razı olacak, teslim olacak ve zorluklara katlanacaktır. Bütün peygamberler, insanlar için birer sabır örneği olmuşlardır (Kur'ân-ı Kerim 21/85-86; 46/35; 10/109).
İnsanın tabiatında bir acelecilik vardır (Kur'ân-ı Kerim 17/11). Allah, kötülük istemez, uzun vadede Allah'ın iradesi en iyiyi ortaya koyar; oysa insanın aceleci tabiatı bu kadar beklemeye tahammül edemez. İşlerin sonucunun vekili olma hakkı peygamberlere bile verilmemiştir; Allah bunu hep elinde tutmaktadır. Bütün işlerde Allah'a güven esastır.
Yunus da, sabırlı olmanın faziletleri üzerinde uzun uzun duruyor. Sabır, canın gıdasıdır. Sabırlı olan zevk ve safaya ulaşır, sabırlı olmaktan dolayı pişman olmaz. Yusuf Peygamber kuyuda büyük bir sabır göstermiş; ama daha sonra da büyük bir devlete ermiştir. Sadece belâ ve eziyetlere karşı değil, her şeye karşı sabır göstermelidir.
"Sabır gerek sana her hal içinde
Sabırsuzlar kalırlar kaal içinde.
Bırak cümle işi, kıl sabr u tedbir
Erenler gönlünde olur sabırla yer.
Nebidir ger veli yol sabra uğrar
Eğer sen de varırsan sabırla var."

Sabır, bütün zor işleri bitirir. Sabır, bir nevi diri iken ölmek demektir. Peygamberimiz Hz. Muhammed, "Ölmeden önce ölünüz" derken, sabırlı olmayı başarmamızı istiyordu.
"Saadet istersen sabrı gözin göç
Ki vallahu mu'inu's-sâbirîn gör."
Yunus'a göre hased de bir çok kötülüklerin kaynağı olan bir nefis özelliğidir. Aslında kibirin, tamahın temelinde önemli ölçüde hasetlik duyguları vardır. Kin (hıkd), çoğu zaman hasedin hemen arkasından gelir. Haset, aslında insanı yanıltan bir duygudur ve hasetlik, bize bir takım kötülükler yaptırmaktan başka bir işe yaramaz.
"Hasud eli onun'çün ermez işe
Kime kim kuyu kaza kendi düşe."

İslâm, başka insanların başarılarından dolayı hasetlenerek kötülük yapmayı değil, insanlara yardım etmeyi, doğruyu desteklemeyi emrediyor. Haset, bencilliğin iyice aşırılaşmış şeklidir; İslâmiyet ise cömertlik ve hoşgörü dinidir.
İnsan nefsinin en zayıf yönlerinden biri de yalanla karışık, boş lüzumsuz, zan ve meraktan doğan yanlış sözler; çekiştirme, alaylı konuşma gibi dile bağlı faaliyetlerdir. Hucurât sûresi 12. âyette zannın çoğundan kaçınmak gerektiği, kusur arama ve çekiştirmenin hoş görülmediği belirtilmiştir. Risâletü'n-Nushiyye'de gıybet faaliyetini Yunus şöyle yeriyor:
"Eğerci işlenir bühtan u gıybet
Serencam oldular bunlar melâmet.
Ki gıybet can ile kadîmi değil
Ki gıybet kandasa âdemî değil.
Çü gıybet mertebesi küfre girür
Nasibi ne ise ol anı alır.
Kişinin hayzıdır ağzında gıybet
Ki gıybet söyleyen bulmaya rahmet.
Eğer varısa aklın, gıybeti ko
Ki gıybet kovanın haznesi dolu.
Çü buğı u gıybet ile gide tâat
Gerek bu ikiden itmek ferâgat."

Gıybet ve kin, insanın ezelî ve çok tehlikeli iki düşmanıdır. Bunlar gözün ve kulağın doğru algılamalarına engel olur. Bunlar âdeta gözdeki göz ağrısı, kulaktaki sağırlıktır. Bu, organların akıl tarafından yönetilmemesi demektir. Buna karşı Yunus doğruluğu öğütlemektedir:
"Farızâ her kişiye kendi sözü
Bakar kendi yoluna kendi gözü."
"Kamuya doğru dersin doğruyusan
Bulunmaz doğruluk sen eğriyisen.
Neye kim bakarısan ol yüzündür
Kime ne sanır isen kend'özündür."
İnsan nefsinin bu sayılanlardan ayrı daha birçok kötü özellikleri ve işleri vardır: zorlama, zulüm, şehvet, hevâ, kalp katılığı v.s. gibi. Bunlar aslında boşuna değildir. İnsan bedeni bunlardan bazı noktalarda yararlanır. Ama bunları sürekli bir hayat tarzı yapmak veya azıcık aşırı kullanmak insanı muhakkak bozar. Günâh ve yanlış hareket, kul olduğumuzu hatırlamanın, doğruyu sezip tövbe ederek iman safhasına geçmemizin başlangıcıdır. Belki bu nefis özelliklerinin eserleri, tövbeye zemin teşkil ederek bizim ruhen gelişmemizin bir sebebi olabilir. İslâm, her an taze ve geniş imkânları olan bir hayat sunmaktadır. Yapılan bir hatanın anlaşılması, bunun bir daha yapılmaması kararı verilmesi ve bu kararla Allah indinde ahitleşme insanı yükseltir ve yüceltir. Böylece insan günâhları ve hataları üzerinde yükselmiş, onları basamak yaparak doğru yolu bulmuş olur. Bu şekilde tövbe, insanla Allah arasında "Elest" günündeki sözleşmenin her an yenilenmesi demektir. Tabî burada sığındığımız, Allah'ın bütün âlemleri kapsayan sonsuz rahmetidir. Tövbenin kabulü ise, önce Allah'ın rızasına, sonra kulun kararlılığına bağlıdır.
Kul hata işler, tövbe eder; böylece gaflet uykusundan uyanır, gururu, kibiri bırakır. Kendine çekidüzen vererek Allah'ın bir kulu olur. Yunus Emre de sık sık hatalarını saymakta ve tövbe etmektedir.
"Bu ömrüm yok yere harc etmişim ben
Canımı gör, ne oda atmışım ben.
Kimesne kimesneye etmemiş ola
Anı kim kendime ben etmişim ben.
Amelim ne ki varsa hep riyadır
Acebdir ihlası unutmuşum ben.
Biçâre Yunus'un çoktur günâhı
Anın dergâhına yüz tutmuşum ben."
Yunus'un ölümden korkmasının temelinde de, büyük ölçüde, bu dünyada ettiği kötülüklerin hesabının "öte dünyada" sorulacağı inancı yatmaktadır:
"Ey yarenler, ey kardeşler, korkarım ben ölem deyü
Öldüğümü kayırmazan, itdüğümü bulam deyü."
Ey bîçâre miskin Yunus, günâhın çok neylersin
Sığındım ol Allah'ıma, dedi hem afv idem deyü."

Yunus'un tevbesi ve af dilemesi sadece kendisi için değil, bütün günâhkâr kullar içindir:
"Kullar senin, sen kulların, günahları çok bunların
Ucmağına koy bunları, binsinler Burak Çalabum.
Ne ilmim var ne tâatım, ne gücüm var ne tâkatım
Meğer senden inâyetim, kıla yüzüm ak Çalabum."
Yunus sık sık, Nisâ sûresi 7. âyetinin mânasına uygun olarak iyi ve güzel olan her şeyin Allah'tan, kötü ve çirkin olan herşeyin de kendi nefsinden geldiğine inanmakta; nefsini aşağılamakta, "melâmet makamından" söylemektedir:
"Dışım derviş içim boş, dilim tatlı sözüm hoş
İllâ ettiğin işi, dinin değşüren etmez.
Yunus eksikliğini Allah'ına arz eyle
Onun keremi çoktur, sen ettiğin ol etmez."
 
Tasavvuf yolu, manevi güzellikleri kazanmak için insanlara ilaçtır. Velî de kendisi ile oturup kalkana Allah’ı anmayı, İslâm’ı yaşamayı, bütün mevcudata Allah’ın azameti nazarıyla bakmayı kazandırır. Yalan yerine doğruluğu, şehvet yerine iffeti, gazap yerine şecaati telkin eder.

Velî o insandır ki, asırların içindeki fitne devirlerinde insanları fitnelerden uzaklaştırır. Her haliyle islâmî ahlâkı taşır. Musibet ve hadiseler karşısında duası makbuldür. Yakîni o kadar fazladır ki, ölmeden ahireti görmüş, yaşarken kabre girmiş gibidir. Velî o kimsedir ki, Allah Tealâ’nın yarattığı şeylere tefekkürle bakar. Gerek kainatın yaratılışında, gerek insanların fıtratında çirkin, abes ve kötü bir şey görmez. Her yaratılan şeyin bir hikmeti, her canlının güzel bir tarafı olduğunu düşünür.

Birinden dinledim: “Dünyayı hastane, insanları hasta kabul ediyorum.” dedi. Yalan söyleyen, kul hakkı yiyen, karısına ve çocuklarına hakaret eden de hasta. Güvenilir bir insan değilse, o da hasta. Nefsin hastası. Şifası Kur’an’da, yolu Peygamber’de, işi nefsi terbiye etmekte. Dünya hastane, insanlar hasta olunca ayıplanacak kimse kalmaz ki... İnsanlara merhamet gözü ile bakan, onların hasta olduğunu anlarsa, horlamaktan ve hakaretten vazgeçer.

Tasavvuftaki hizmetin gayesi, insanları insanlığa, müslümanlara kazandırmaktır. Vahdete, dine, imana, muhabbete çevirmektir. Onun için dikkat edin: Tanıştığınız insanların çoğu sizi seviyorsa ehl-i saadetsiniz. Sizin için, “Bıktık, usandık!” diyorlarsa ehl-i şekavetsiniz.

Mümin o kimsedir ki, tebessümle güler, kalbi mahzundur. Akibetinden, tanıştığı insanları memnun edemeyişinden, ana-babasını razı edemeyişinden, helali-haramı seçemeyişinden mahzundur, üzüntülüdür. Merhameti ve affı çok, gazabı yoktur. Mümin kardeşinin ayıbını örter. Müminin bir ayıbını örtenin Allah Tealâ mahşerde bin ayıbını örter.

Velilerde kemalât hak olduğu gibi keramet de haktır. Velilerin kemalâtına şu ayet-i celileler şahittir:

“Bilesiniz ki Allah’ın velilerine korku yoktur; onlar üzülmezler. Onlar Allah’a inanmış, O’na karşı gelmekten sakınmışlardır. Dünya hayatında da ahirette de onlara müjde vardır. Allah’ın sözlerinde asla değişme yoktur. İşte bu, büyük kurtuluşun kendisidir.” (Yunus, 62-64)

“... Zekeriya mabede onun yanına her gidişinde önünde bir yiyecek bulurdu. ‘Ey Meryem, bu sana nereden geldi?’ diye sorardı. (Meryem de) ‘Bu Allah tarafındandır.’ cevabını verirdi. Doğrusu Allah dilediği kimseyi hesaba sığmaz bir şekilde rızıklandırır.” (Âl-i İmran, 37)

Ayrıca Kehf Suresi’nde Ashab-ı Kehf ile ilgili ayetler de Allah dostlarının kemalâtına delildir.

“Velî” kelimesinin Arapça dilbilgisi kaidesine göre iki manası vardır. Birincisi ‘alîm’, ‘kadîr’ gibi mübalağalı ism-i faildir. Bu takdirde velî, günah işlemeden ibadet ve taatı devamlı olan kimse demektir.

İkinci mana da, ‘katîl’ ve ‘cerîh’ kelimeleri gibi meful, yani edilgen manadadır. Bu durumda ise Cenab-ı Hakk’ın bütün günah çeşitlerinden devamlı surette koruduğu; ibadet ve taatlerine devamlı olma muvaffakiyetini verdiği kimsedir. Yani velîyi Allah seçer ve onu günahlardan muhafaza eder. Velî ismi şu ayetlerden çıkmıştır:

“Allah iman edenlerin velîsidir...” (Bakara, 257)

“Allah salihleri kendisine velî edinir...” (Araf, 196)

“Sizin veliniz ancak Allah, Onun Rasulü ve iman edenlerdir.” (Maide, 55)

Buradaki velî dost anlamındadır. Lügat manası itibariyle ise velî yakın olan demektir. Kime? Allah’a ve İslâm’a...

__________________
user_offline.gif
http://www.pcforumlari.com/newreply.php?do=newreply&p=262839
 
Bir şey asırlardır insanlığın gündeminde kalabilmişse, onun insan fıtratı ve toplum haya-tıyla ciddi bir irtibatı mevcut demektir. Ortaya çıktığı günden itibaren gönüllerden ve gündemden hiç düşmeyen kavramların birisi de tasavvuf. Onu birileri tenkid ederek, diğerleri de tatbik ederek hep gündemde tuttular.

Tasavvufu dışarıdan tenkid edenler, onu insanın dünya ile ilişkilerini koparan bir miskinlik ve tembellik merkezi olarak görürken, içine girip yaşayarak tadanlar, insanı Kur'an ve Sünnet dairesinde terbiye eden ve ilahî edeple süsleyen bir okul olarak tanıtı-yorlar.

Bu konuda kime kulak verilmelidir. Yolunca gidene ve bilene mi, hiç tatmadığı şeyi inkâr edene mi?

Tasavvufu değerlendirirken yapılan temel yanlışlardan biri, ehil kaynaklara başvurmamak... Oysa, özellikle dini konularda ehil kaynaklara başvurmak şarttır. Ayrıca dini anlamak için başvurulan kişinin ehil olmanın yanında, ârif ve zikir ehli olması da gerekiyor.

Allah Teâlâ, sabah akşam Rabbinizin rızasını isteyerek ona yalvaran kimselerden ayrılma ve onlardan gözünü ayırma. Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye de tabi olma (Kehf/2 8 ) buyuruyor. Ayrıca bilmiyorsanız zikir ehline sorun (Nahl/43) ayeti diğer ilahî emirler gibi tasavvufu öğrenme konusunda da izlenecek yolu belirlemiş oluyor.

Dolayısıyla, tasavvufu anlamanın yolu, ilim ve zikir ehli kişilere başvurmaktır.

Özellikle İslamî yaşantısı ve takvasıyla temayüz etmemiş kişiler, hele de müslümanların gücünü zayıflatmak i çin İslâm üzerine araştırma yapan gayri müslimler (Oryantalistler) dini öğrenme noktasında asla referans olamazlar.

Tasavvuf deyince Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat çizgisinde giden bir terbiye yolunun anlaşılması gerekiyor. Bu tezkiyenin başındaki takva imanı ve ona Allah için tabi olan sûfi cemaati� de bu kapsamda mütalaa edilmelidir. Hemen şunu ekleyelim ki psikiyatristlerin alanına giren mistik hezeyanlar, kendisi terbiyeye muhtaç olan sahte şeyhler ve tasavvufun adını kullanarak Kur'an ve Sünnet'e aykırı yapılan yanlışlıklar ölçü olamaz ve asla savunulamaz.

Asıl hedefi takva olan tasavvuf, her zaman geçerli ve herkes için gereklidir. Bizim mesleğimizin tek hedefi hakiki imanı elde etmek ve rıza makamı için gerekli olan ihlası tahsildir. Ulaşmak istediğimiz en son mertebe, halis kulluk mertebesidir. Bunu bize te'min edecek tek yolumuz da Kur'an-ı Hakim'in ve sünnet-i seniyyenin emirlerine harfiyyen uymaktır. diyen bir müceddid arifin, İmam Rabbâni'nin (K.S.) başını çektiği tasavvuf terbiyesi için; bunun bu zamanda gereği yoktur, gerçerliliği kalmamıştır. denilebilir mi?

Elbette denilemez. Ancak, şu söylenebilir: Anlatıldığı gibi bir tasavvuf ve İmam Rabbâni gibi bir mürşid bu devirde var mıdır.Kendisini tasavvuf ehli olarak tanıtıp bir sürü sakıncalı işlere bulaşanlara ne demelidir?�

Bu şikayette haklılık payı vardır. Aynı kanaati, bütün ilim dalları için söylemek de mümkündür. Ancak, Hz. Rasûlullah'ın (A.S.) müjdesine göre, bu ümmetin içinden bir grup insan -Allah'ın izniyle- kıyâmete kadar hak üzere gitmeye, dini hakkıyla temsil ve tatbik etmeye muvaffak olacaklardır. O Kur'an'ı biz indirdik, hiç şüphesiz (kıyamete kadar) onu muhafaza edecek de biziz. (Hicr/9) ayetinin verdiği garanti muhakkak tahakkuk edecektir. Yani her devirde bu dinin gerçek temsilcileri bulunacaktır.

Evet bu gün müslümanlar dine ancak dilleriyle sahip çıkmaktadırlar. Kâmil mürşidler ve rabbâni âlimler hak yolunda yalnız gitmektedirler. Onların tek dertleri, yanlarında gerçek hak yolcularını bulamamaktır. Bu dert çok önceleri başlamıştır. Hicrî üçüncü asırda yaşayan ve tasavvuf kollarının piri sayılan Cüneyd el-Bağdadî (K.S.): Hakikat ilmi sergisini topladı, iş lafa kaldı. Biz tasavvufun ancak kıyısından köşesinden bahsedebiliyoruz! diyerek bu işin ehlini bulamamanın üzüntüsünü dile getirmiştir.

İmam Şa'rânî (K.S.) de aynı dertten muzdariptir. Der ki: Allah'a hamdolsun, ben yetmiş civarında mürşide yetiştim; ancak hepsi de Allah yolunda hoşlarına gidecek gerçek bir müridi bulamamanın sıkıntısıyla vefat edip gittiler.

Tasavvuf, yüksek seviyede takvâyı tahsil için kurulmuş bir terbiye okuludur. Ancak, günümüzdeki insanların birinci derdi takvâ noksanlığı değil, iman eksikliğidir. İmansız din başlamaz ki, takvâ tahsil edilsin. Onun için kâmil mürşidler, bugün işe iman noktasından başlamaktadırlar ve imandan sonra, namazı muhafaza ettirmeye, büyük günahlardan el çektirmeye, adım adım diğer farzları yerine getirt-meye ve özellikle Allah u Teâlâ'yı zikrettirmeye çalışmaktadırlar. Muhammedî sevgiyle herkese kucak açan veliler, bu yolla nice dinsiz ve ibâdetsiz insanları dine ısındırmışlar ve kulluğa başlatmışlardır.

Bir şeyin tamamı elde edilemiyorsa, hepsini de elden bırakmamalıdır.

Dinimiz, takvâya ulaşma ve kemâle erme yolu olarak en güzel gidişâtın, Allah için cemaat olmak ve böylece birbirini tamamlamak olduğunu belirtmiş; kurtuluş için sâlihlere tâbi olmamızı emretmiştir.

Takvâya ve iyiliğe ulaşmak için birbirinizle yardımlaşın. (Mâide/2)

Hep berâber Allah'ın ipine sarılın, dağılıp parçalanmayın. (Âl-i İmran/103)

Ey mü'minler! Hep beraber Allah'a tevbe edin ki kurtuluşa eresiniz. (Nûr/31) âyetleri bizden, hak yolunda birlik içinde olmamızı istemektedir.

Takvâda imam ve örnek yapılan bir ârifin nezâretinde cemaat halinde İslâm'ı yaşamanın, büyük bir fazileti, hiç bitmeyen bir bereketi vardır. Bu yol olarak en selâmetlidir. Çünkü yolu bilenle giden kimse menziline hem tez, hem kolay, hem de tehlike-lerden emin olarak ulaşır.

Bu yol en canlıdır. Çünkü onun her halinde ilâhî aşk, her işinde Rabbânî heyecan hakimdir. Bunun da zevki zevâl bulmaz, tadan hiç usanmaz, bulan biteceğinden korkmaz. Allah sevgisi kalbe ilaç olur, bedene kuvvet verir, âşıklar yorulmaz, sâdıkların gönlü ihtiyarlamaz.

Bu yol en bereketlidir. Çünkü bu yolda her amel ihlasla yapılır. Bütün amellerin sevâbı kalben ona katılanlara da dağıtılır. Böylece bir amel yapan kimse, onunla birlikte sevgi ve rızâsıyla katıldığı diğer kardeşlerinin amellerinden de mânen bir hisse alır, kârı binlere katlanır.

Bu yol en tecrübelidir. Çünkü bu yolda bütün ameller, binlerce kâmil insan tarafından yapıla yapıla sahiplerini kemâle erdirmiş, gayretler en güzel meyvelerini vermiş, iyi kötüden, sağlam çürükten seçilmiş, bütün güzel hâl ve ahlâklar silsile halinde sonrakilere intikal etmiştir. Yani yol çok işlek, seyir çok belirgin, kâfile çok kalabalık, kılavuzlar çok uyanık ve mâhirdir.

Bu yol en istikâmetlidir. Çünkü bu yolun imam ve cemaatinin tek derdi ve biricik hedefi, iç ve dışlarıyla, gizli ve açıklarıyla, rûh ve maddeleriyle, zevk ve vecdleriyle, his ve hevesleriyle bütün hallerinde Kur'an ve Sünnete uyarak ilâhî rızâya ulaşmaktır. Kâmil mürşidler, Rasûlullah (A.S.) Efendimizin normal bir oturuş-kalkış şeklinde bile kendisine uymaya çok ehemmiyet verirler. Sünnetleri farz hassâsiyeti ile yerine getirirler, sadık talebelerinden de bunu isterler.

Bu yol Allah'a en yakındır. Çünkü bu yolda kırık kalble gidilir, her adımında, bütün menzil ve duraklarında Cenâb-ı Hakk zikredilir. Böylece Allah Teâlâ'nın: Beni zikredin ki ben de sizi (özel olarak) zikredeyim.� (Bakara/152) âyetindeki müjdeye ve �Ben, beni zikredenle beraberim� (Buharî, Müslim) kudsî hadisindeki rahmete erilir. Bu yolda edeb ve tevâzû hakimdir. Nâfile ibâdetlere ihtimam gösterilir. Hep yakınlık vesilesi olacak şeyler tercih edilir. Özellikle ilâhî huzura girmeye mâni olan kibir ve ucub gibi huylar kalbten defedilir.

(Semerkand)
 
EBÛ'L-HÜSEYİN EN-NURİ:
"Tasavvuf ne şekil, ne de ilimdir; o sadece güzel ahlaktan ibarettir. Eğer şekil olsaydı, mücahede ile hasıl olurdu, ilim olsaydı öğrenmekle meydana gelirdi. Bu sebebten şekil ve ilim maksadı hasıl etmez. Tasavvuf, Hakk'ın ahlakıyla mütehallî olmaktır."
"Biz dahi alırdık, otuza kırka"
Tasavvuf, şekil, kılık, kıyafet ve merasim değildir. Sadece ahlaktır ki: "Allah'ın ahlakı ve Resülüllah'ın ahlakı ile ahlaklanınız" hadis-i şerifi mantûkunca Allah'ın ve resûlünün sıfatları ile ittisâfâ çalışmaktır.
 
Mevlânâ'nın ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir. İkindi vaktinden sonra Kur'an okumak ve Aynü'l-Cem' yapılmak sûretiyle icra edilen bu merasimin gecesine aynı zamanda "Leyletü'l-Arûs" da denilir. Şeb, Farsça; Leyle, Arapça "gece" demek olduğu için tabirlerin ikisi de aynı manâya delâlet etmektedir.
Mevlânâ Celaleddin ölüm gününü "Hakk'a vuslat", "Düğün günü" saymıştır (Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlânâ, (Konya İl Yıllığı), Konya 1973, 30)

Bilindiği gibi, Mevlâna (hicrî 672) miladî 17 Aralık 1273'de Pazar günü akşam üstü güneş gözden kaybolup, Konya ufuklarını kızıla boyarken bu âlemden can ve bekâ âlemine göç etmiştir. Mevlânâ ölümünü gerdek gecesi "Şeb-i Arûs" "Sevgiliye kavuşma" günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs, fedakârlıkla başlar, ölüm boyunca devam eder, öbür âleme kavuşmakla tamamlanır.
Mevlânâ, "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir. Bizim mezarımız. Burada ölüm (olarak) tezahür ediyorsa da orada doğumdur" der. Yine Rabbine, "Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm" şeklinde seslenir. Böylelikle ölüme bir başka açı kazandırır (Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlânâ Celâleddin, 180-181).
Gerçekte iki türlü ölüm vardır. Birincisi, nefsi (egoyu) feda ederek oluşan "manevî ölüm". Yani Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Ölmeden evvel ölünüz” emrince "Hak'ta yok olmak" anlamındadır. Bu ölüme, "ilk vuslat" adını da verebiliriz. İkinci ölüm ise, "fizikî ölüm"dür. Bugüne kadar, Şeb-i Arûs olarak kabul ettiğimiz, canın beden kafesinden kurtularak aslına döndüğü, katrenin denize, can ummanına erdiği an. Ki bu an "vuslat gecesi" olarak isimlendiriliyor (Feyzi Halıcı, Mevlânâ Sevgisi, 20).
Mevlânâ'da Vuslat Anlayışı
Mevlânâ, "Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan" der. Kendinin ölüm ve vuslat anlayışını, Kur'an-ı Kerim'in bir âyetinin ışığı altında tetkik edip anlamak mümkündür:
"Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz" (el-Ankebût, 29/57).
Âyette geçen "dönmek" kelimesi, Allah'a kavuşulacağını, "vuslatı" açık bir ifadeyle "müjdelemekte"dir. Bu müjdeyi benimseyen, ona sımsıkı sarılan Mevlânâ, ölümü bir ayrılık değil, bir vuslat olarak kabul eder.
Mevlânâ'nın ölüm anlayışına gelince; "Bir devir sistemi içinde hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah'a, vuslatın yolu ölümden geçmektedir" tarifiyle zemin kazanır ve Mevlânâ'da ölüm, "Mutlak ve ölümsüz Varlık'a veya diğer ifadeyle "asla" bir rücû hareketi ile" zirveye ulaşır.
Mevlânâ, ölümü kişinin aslına dönüşü veya menşein ilâhi bir cevher olması hasebiyle "Allah'a dönüş" olarak telâkki eder.
Bir başka ifadeyle ölüm, "Cismin ortadan kalkması değil, Allah'a doğru uçmasıdır."
Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:
"Bizi Elest harabatından getirdiler. Coşmuş, dağılmış ve kendinden geçmiş olarak getirdiler. Yine harabat tarafına çekecekler. (Bizi) yoktan var ettikleri için" (Mevlânâ, Rubaiyyat, 672/1 14).
"Hele ölümden bir kurtulsun, kurtuluşa ulaşın; çünkü sevgiliyi görmek âb-ı hayattır." (Mevlânâ, Mesnevî, Terc., A. Gölpınarlı, III, Beyit 4607).
"Çünkü tiksinmek, kötü gelmek ortadan kalkarsa o ölüm, ölüm değildir ki. Görünüşte ölümdür, gerçekteyse göçüş" (Mevlânâ, Mesnevî Terc., A. Gölpınarlı, III, 4613).
 
Hilkati en güzel surette yaratılan insanın, iç dünyası da onu takviye eden bazı kuvvetlerle donatılarak yaratılmıştır. Bunlar akıl, ruh ve nefis kuvvetidir. İnsan üzerinde müspet veya menfi etki eden ise nefistir. Nefsin kuvveti hayra yönelik olursa, akıl ve ruh da hayra yönelir. Nefiste, şer üstün gelirse, akıl ve ruhu da kendi istikametine yöneltir. Bu sebeple evveliyatla nefsin müspet manada terbiye ve tezkiyeye ihtiyacı vardır.
İnsanı hayrın da şerrin de taliplisi yapan nefsin varlığı, ilahî kelâm olan Kur'ân-ı Mübîn ile sabittir. Kur'ân-ı Kerîm'de nefis kelimesi bir çok defa zikredilmiştir. Bunların bir kısmı farklı manalar için kullanılmıştır. Bununla beraber;
- Kötülükleri insana telkin eden ve insanın helakine sebep olan nefisten bahsedilirken, "...Şüphe yok ki, Rabbimin esirgemiş olduğu müstesna, nefis daima kötülüğü emredicidir" 1 ayet-i kerîmesi zikredilmiştir.
- "Nefsini temizlemiş olan şüphe yok ki, kurtuluşa ermiştir" 2 ayet-i kerîmesi de, tezkiye edildiği taktirde nefsin, insanın kurtuluşuna ve yüksek dereceler kazanmasına vesile olacağına işaret etmektedir.
- "Ey mutmain olan nefis! Sen O'ndan, O da senden râzı olarak Rabbine dön. Artık kullarımın arasına katıl ve cennetime gir" 3 ayetleri de, Cenâb-ı Hakk'ın rızasına kavuşmakla cennete girme nimetine ulaşacağına işaret etmektedir.
İslam ordusunun katıldığı en çetin cihat seferlerinden biri olan Tebük seferi dönüşünde Efendimiz (s.a.v.): "Küçük cihattan büyük cihada döndük" buyurmuşlardır. 4 Seferin bütün meşakkatini yaşayan ashâbına, Cenâb-ı Hakk'ın rızasını kazanmada nefisle mücâhedenin daha büyük olduğuna ve daha çok önem arz ettiğine işaret etmiştir. Zira cihadın kıymeti de ancak Allah için olmasına, Allah için cihat etme ise nefsin tezkiyesine bağlıdır.
İnsan nefsini tezkiye etmeyince, ya cihattan geri kalır, ya cihat esnasında savaştan kaçar, ya da Kuzman gibi, nefsî istekleri için çarpışır ki, Efendimiz (s.a.v.) cihatta üstün başarı göstermesine rağmen Kuzman hakkında: "O cehennemliktir" buyurmuştur. Zira Vâkidî'nin rivayetinde, Uhud Savaşı sırasında cereyan ettiği belirtilen bu vak'ada Kuzmân ağır yaralanmıştı. Bu sırada Kuzman, yanına gelerek: "Sana şehâdet mübarek olsun" deyip tebriklerini ifade eden Katâde İbnu Nu'mân'a: "Vallahi bu cengi din için yapmadım, kavmimin şerefi için yaptım" der ve sonra da, yaraların ızdırabına dayanamayarak intihar eder. Böylece Efendimiz (s.a.v.)'in onun hakkındaki haberleri gerçekleşmiş ve Kuzman intihar sebebi ile Cehennemlik olmuştur. 5
Nefs-i emmâre daima kötülükleri ister. Nefs-i emmârenin tesirinde olan kişide, gurur, kibir, şehvet, baş olma sevdası, haset, bencillik vb. sûî ahlâklar tezahür eder. Yine bu tesirden dolayı övülen peygamberî ahlâkları serd etmesi mümkün değildir. Nefs-i emmârenin varlığı bu güzelliklere yönelmeye engeldir. Mesela: Rasûlullah Efendimizin mescidinde, "mescid bülbülü" diye anılan Sâlebe isminde bir sahabe vardı. Bir gün Peygamber Efendimize gelerek, kendisi için Allah'a, dünyalık vermesi hususunda dua etmesini istedi. Efendimiz (s.a.v.) bu haline sabretmesini istedi ise de, Sâlebe'nin dünyalık için aşırı dua isteği karşısında Efendimiz (s.a.v.) de onun için dua etti. Kısa zaman sonra Sâlebe çok zengin oldu ve zekat verecek duruma geldi. Öyle ki bir vadi dolusu koyun sürüsüne sahip oldu. Onlarla meşguliyetinden dolayı, mescid bülbülü diye adlandırılan Sâlebe önce vakit namazlarında, sonra da Cuma namazlarında mescide gelmeyi terk etti. Efendimiz (s.a.v.) tarafından kendisine gönderilen zekat memurlarına da zekatı vermeyi reddetti. Daha sonra her ne kadar zekatını kendi eli ile getirdi ise de, Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.) zekatını kabul etmedi. Dünyalığa olan aşırı isteği ve tamahkar olması neticesinde Hazreti Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in yakınlığını, dostluğunu ve insanı Hz. Allah'a kavuşturan Peygamber sevgisini kaybetti. Nefs-i emmârenin bir ahlâkı olan dünya sevgisi ve ona olan tamah, insanı bu kadar zelil bir duruma düşürmektedir. Yukarıda bir kaçını saydığımız nefs-i emmârenin zemmedilen diğer ahlâkları da bir insanda mevcut olursa, onu dünyada ve ahirette ne perişan bir duruma götürür, bunun idrakinde olmamız gerekir. Bu gerçeği Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)'in şu hadis-i şerîfi ne kadar da güzel ve veciz bir şekilde ortaya koymaktadır: Dünya sevgisi bütün kötülüklerin başıdır." 6
Günümüzde yaşayan insanların durumu da bundan farklı değildir. Mürşid-i Âzam olan Rasûlullah Efendimiz (s.a.v.)'in nefisleri tezkiye eden ahlâkları'nı terk edip, kendi hevâ ve heveslerine tabi oldukları zaman varacakları netice de yukarı da anlatıldığı üzere olacaktır. Sâlebe dünya işlerinin yoğunluğunu bahane ederek cemaati terk etmesi nedeni ile böyle bir sonuca maruz kalırken, günümüzde bırakın cemaati, işinin yoğunluğunu bahane ederek namazı terk edenlerin karşılaşacağı sonuç ne olur acaba? İşte insana bu sonu hazırlayan nefs-i emmârenin tehlikesidir.
Şu da unutulmamalıdır ki, nefs-i emmârenin ahlâkları, ibadet ehli olan insanlarda da, ilim ehli insanlarda da mevcut olabilir. Kimilerinde, kibir ve gurur, makam ve mevki hırsı, cimrilik ve hasetlik, kimilerinde de şehvet olarak ortaya çıkar. İlim ehli olması ve ibadetleri yerine getirmesi, bu ahlakların kendisinde bulunmasına engel değildir. Nefs-i emmârenin bu ahlâkı, üzerlerinde olduğu müddetçe, ibadetlerden elde edilmesi gereken maksada kavuşamazlar. Namaz kıldığı halde kibir yapar, faiz yer, yalan söyler, gıybet eder, kul hakkına dikkat etmez vs.
Öyle ise insan kendisinde nefs-i emmârenin hastalıklarının mevcut olup olmadığını nasıl anlayacak? Şayet anlasa bile, bunlardan nasıl kurtulacak?
Devamlı hayvan bakımı ile meşgul olan bir insan, üzerine sinen nâhoş kokuların varlığından habersizdir. Ne zaman ki güzel koku satan bir dükkana girerse, üzerindeki hoş olmayan kokuların varlığını fark eder. Bir insanın kendisinde Nefs-i emmârenin sûî ahlâklarının bulunup bulunmadığını anlayabilmesi için de, bu hastalıklardan tezkiye olmuş ve güzel ahlâklarla muttasıf sâlih insanlarla bir araya gelmesi gerekir. Onlarda tezahür eden tevazu karşısında kendisindeki kibri, cömertlikleri karşısında kendisindeki cimriliği, kendisi için istediğini diğer kardeşleri için de isteme ahlâkı karşısında, kendisinde olan bencilliği, onlardaki züht ve kanaat karşısında, kendisindeki tamahkarlık ve hasislik ahlâklarını görecektir.
Kibir ehli olan bir insan, kendisinde kibir bulunan bir insanın yanında, hastalığının farkına varamaz. Nefsi kendisine bu ahlâkını hep haklı gösterir. Doğru yaptığını ona telkin eder. Bu ahlâk gönülden sökülüp atılıncaya kadar da kendisine verdiği zarardan haberi de olmaz. Yapılan telkinleri de, kendisi için bu kabilden gereksiz addeder. Hatta bu zaman da böyle şeylerle meşgul olmanın gereksiz olduğunu düşünür. Bilmez ki gereksiz saydığı nefsîn her batıl ahlâkından dolayı Allah'ın azabına dûçar olacaktır. Bu tehlikeyi Muhbîr-i Sâdık olan Rasûl-i Kibriya Efendimiz (s.a.v.): "Kalbinde zerre miktarı kibir olan kimse cennete giremez" 7 hadis-i şerifleri ile bizleri uyarmakta ve bu ahlâkların tezkiye edilmesinin önemine işaret etmektedir.
İşte İnsanı, yukarıda saydığımız dünyevî ve uhrevî tehlikelere taşıyan nefs-i emmâreyi, bu hastalılarından temizlemek, kulluğun esasındandır.
Burada yapılması gereken şey nedir?
Bedenîmizi helak eden hastalıkların tedavisinde, tabipler gerekli olduğu gibi, bizi dünyevî ve uhrevî tehlikelere sürükleyen nefsî hastalıkların tedavisinde de tabipler gereklidir. Bu nefsî hastalıkların tabipleri gönül doktorları olan Mürşid-i kâmillerdir. Yukarıda bahsettiğimiz nefs-i emmârenin hastalıklardan kurtulmanın yolu da, bu gönül tabiplerinin irşatlarına tâbî olmaktır. Çünkü mürşid-i kâmiller nefs-i emmârenin tehlikelerinden nasıl kurtulunacağını tek tek bilen Sâlih kullardır. Talib-i emrâza lazım olan ilacı, zikr-i Hüdâyı, kısacası ahlâk-ı hamîdiyeyi teklin ederek onları terbiye ve tezkiye ederler. Bu terbiye neticesinde kişide bulunan sûî ahlâklar izale olunarak güzel ahlâka tebdil edilir. Cimri ise cömert, kibir ehli ise tevazu ehli olur. Bunun neticesinde ihlâsı elde ederek yapmış olduğu ibadet ve tâât, Cenâb-ı Hakk'ın katında umulur ki makbûliyet kazanır. Nefis tezkiyesinden maksat da, merdûdîyetten makbûlîyete kavuşmayı elde etmektir.

& & &

Ey İnsan! Sen ancak Allah'a kulluk için yaratıldın. Senin bütün maksadın, bütün gayretin bu kulluk vazifesini yerine getirmek olmalıdır. Muhatabın Hazreti Allah (c.c.) olduğu için hiçbir "nefsî bahane" seni bu kulluktan geri bırakmamalıdır. İçinde bulunduğumuz şu imtihan dünyasında, tezkiye edilmediği müddetçe, nefsin hevâları seni yaratanından uzaklaştıran tuzaklardır. Hazreti Allah (c.c.) nefse, ilahî kelamında "zalim" sıfatını yüklemiştir. Zulmün en nihâi noktası insanın yaratanından uzaklaşmasıdır. Ahiret gününün sermayesi ise din gününün sahibi olan Hazreti Allah'a yakınlıktır.
Allah'ım! Bizi, nefsimizin kötülüklerini tezkiye ederek yakınlık nimetine kavuşanlardan kıl. Amin!
Kaynakça:
1. Yûsuf Sûresi 12/53.
2. Şems Sûresi 91/9.
3. Fecr Sûresi 89/27-28-29-30.
4. Ebû Dâvûd.
5. Tecrîd-i Sarîh, Hayber Kazası Bâbı, c.10, s. H.No:1609. CANAN İbrahim, Kütüb-ü Sitte Muhtasarı Tercümesi ve Şerhi, c.4, s. 264.
6. Müslim.
7. Müslim, İman, 147.
 
Tasavvuf, dinin iman ve Tanrı’ya götüren ibadet tarafıdır. Bunun bir adı da Tarikat Tarikat-ı Muhammediyedir. (25)
Rahmetli Profesör Mehmet Ali Ayni (ölümü 1945) “Bizdeki Tarikatler’ başlığı ile yazdığı bir yazıda (İkdam 25 Şubat 1337-1921) Tarikat için şöyle diyor:

“Müslümanlık hadd-i zatında Allah’ı ve Resulünü tasdikten ibaret olmakla beraber bu tasdik keyfiyyeti bilahere bir muahede ile teyit edilmiştir. Şöyle ki bu mukavele pek muhataralı ve tehlikeli bir günde Müslümanlar ile Nebileri arasında aktolunmuştu. Müslümanlar o gün Resulüllah’ın elini tutarak kendilerinden ayrılmıyacaklarına söz vermişlerdi. Işte onların bu samimi ittihadı (birliği) kendilerini O tehlikeden kurtarmıştı. Binaenaleyh bir Müslümanın bugün; özü, sözü ve fiili biribirine uygun ve düzgün, fazilet ve istikamettle muttasıf ve muhabbet ve itimada layık bir zatı bulup onun huzurunda o güne kadar işlemiş olduğu günahlardan tevbe ve nedamet (pişmanlık) ettiğine, yalan söylemeyeceğine, kimsenin malını çalmıyacağına, kimseyi öldürmeyeceğine velhasıl hertürlü menahiden (yasaklanandan) sakınacağına dair söz vermesi ve bu taahhüdüne Allahı ve Resulüllahı ve Piran-ı izamdan (Tarikat kurmuş olan büyüklerden) birini şahit tutması, o birinci muahedeyi tecdit ve tekit (ilk anlaşmayı yenileme ve pekiştimek) etmekten ibarettir. Işte Şeriatın batını (içi) olan Tarikata girmek bu demektir. Yoksa tekkede oturup çorba içmek değildir. Ondan sonra o adamın bütün ef’al ve harekâtı o intisap ettiği (bağlandığı) zatın nezaret ve murakabesine (gözetim ve denetimine) tabi olur. Ben dünyada bundan müessir (etkili) ve bundan nafiz (faydalı) ve feyyaz bir ahlak zabıtası mevcut olacağını zannetmiyorum”.

Biat ve zikir hakkında bir örnek de: (26)

...İlim beldesinin kapısı Hz. Ali (K.V.) Şanlı Peygamberin huzurunda Sahabelerle birlikte oturuyordu. Buyurdu ki: “Ya Resülullah! anam, babam Sana feda olsun. Hz. Allah’a vuslat (kavuşma) yolunun en yakını ve kullarına en kolayı ve Allah indinde en faziletlisi ne ise bize bildir’ ricasında bulundu.

Hz. Resul (s.a.v.) , Ya Ali yanaş! .. Dizlerini, dizlerime daya. Gözlerini yum. Benim Vech-i Pâkimi gözlerinin önüne getir. Söylediklerimi tekrarla: “Fa’lem ennehu Lâ ilâhe illallah.” Üç defa tekrarladılar. Buyurdular ki; Ya Ali bu zikre devam et! ..
Hz. Peygamber (s.a.v.) , Mekke’den Medine’ye Hicret ettikleri sırada gizlendikleri mağarada diz çökmüş bir vaziyette gözlerini yumarak Hz. Ebubekir’in kulağına “Tevhid” Kelimesini (Lâ İlâhe illallah) üç defa fısıldamış. Bunun üzerine Hz. Ebubekir’e kulakların duymadığı, gözlerin görmediği.. Hadisinde işaret edilen sırla, keşiflere müyesser olmuştur.
Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün Hz. Ömer’e zikr’e devam etmesini buyururken; “Lâ iIâhe illallah”ın önce ayrı ayrı “Lâ” sını; sonra “İlâhe”sini; sonra da bitişik olarak “İllallah”ını üç kere söylemek suretiyle ‘telkin’de bulunmuşlardır.
Yine birgün Hz. Osman’ın eşleri ölünce; Hz. Peygamber (s.a.v.) , Osman’ı taziyeye gitmişti. Bir ara O’nu karşısına alarak; “Zihninden dünyaya ait şeyleri çıkar”, buyurduktan sonra, hiçbir ses çıkarmadan “Lâ ilâhe illallah”ı telkin etmişlerdi (vermişlerdi) .

Tarikat-ı Muhammediye’nin iki büyük varisi vardır:

a) EhI-i Beyt’inden Hazret-i Ali (k.v.)
b) Ashabından Hazret-l Ebubekir (r.a.) kanalıyla devam etmektedir.

Zira Allah’ın emri olan Ruh; Ruh-u Muhammedi’yil Azim ölmez. Ölen bedendir. Ampul kırılınca elektriğin görünmez olup, kabloda saklandığı gibi... Beden de ölünce Ruhun-Allah’ın emri olduğundan- Emir Alemine, Melekuta ve Nasut’la Melekut arasındaki Berzah’larda- Kanallar, tüneller gibi- gizlenmesi, çekilmesidir. Zira Ruh, yalnız “insana” üfürülmüştür. Ve Ruh, Nur’dur.
Akıl ve tefekkür, Ruh’tan gelir. Aklı olmayan insan, dik gezen hayvandan başka birşey sayılmaz. Öyleyse insanı insan yapan akıl sahibi Ruh’tur.

İnsan Akıl’dır, Ruh’tur. Ondan ötesi et, kemik ve kandır. Bunlar, hayvanda da vardır.
Ölen bedende Ruh, artık işlevini yapamayacağından yerine ya da aslına çekilir.

a) Beden, aslı olan toprağa,
b) Ruh da aslı olan Emr’e döner (Emir âlemine) .

Bedendeki Can da, hayvandaki Can gibidir. Hücrelerden oluşan biyolojik bir cesettir. Ve su ile diridir. Allah’ın -diri ve fail sıfatlarının yansımalarıdır. İnsan bedenindeki can-hayat, Ruh’tan ve onun en büyük belirtisi Akıldan değil; tıpkı bitki ve hayvanlardaki gibi sudan gelmektedir. Ve su, mübarek’tir. Mübarek olduğu Âyet le sabittir. Demek ki Hayat Sıfatı, su’da gizlidir. Ama bu, daha zahiri bilgi ile keşfedilememiştir. Suda gizli bir sır var. Suya inorganik diyoruz ama Allah, “herşey su ile Hay-diridir (Zuhruf: 11) ” buyuruyor. Ve suyun mübarek olduğunu söylüyor. Belki pozitif ilim bu sırrı da çözer ve suyun yüzde yüz inorganik olmadığını keşfeder.

Keşke bu sır çözülsel.. 0 zaman organizmanın - hayatın da nasıl maddeye geçtiği öğrenilmiş olur. Hayatın – can’ın sırrı çözülür. Aklın da Ruhun bir sıfatı olduğu gibi. Akıl ve Can, madde değildir. Rengin madde olmadığı gibi. Rengin de can ve akıl gibi atomu yoktur.

Öyleyse; renk, akıl ve can madde değildir! ..

‘Herşey su ile Hay’dır - Canlıdır”. (27)
Allah’ın emr’i olan Ruh ölmez. Peygamberlerin, Velilerin; ki bunların hepsi muttakilerdir. Muttakiler ise mukarrebun ve sabikunlardır ki Allah’a yakın olanlardır.

“Mukarrebun muttakiler Cennetlerde, nehirlerde, Sıdk otağında ve muktedir melikleri (Allah’ın) indindedirler (yakınında-huzurundadırlar) .” (Kamer, 54-55)

Zaten Velayeti, Ruhaniyet-i Muhammedi’nin Hay olduğunu Yüce Muhammed (s.a.v.) ’in Ruhsal Veliliğin “diri” olduğunu Ehl-i Sünnet de, Şia da kabul etmiştir. İki taraf da Resulullah’ın -Peygamberlerin, Velilerin ve Salih Müminlerin Ruhlarının berrak, nurlu mukaddes diriliklerini kabul etmişlerdir. Ruh ölmez, ölen bedendir.
Bunların dışındakilerden; Allah, inanmayanlar için:
“ Lâ yemutu fiha vela yahya-Onlar orada ne ölüler, ne de diriler”. (Ta-Ha: 74) buyurup; berrak nurani değil de süfli (düşük, bayağı) , hatta şekilleri de insan Suretinden değişmiş olduğu halde murdar bir yarı dirilik, canlılık içinde olduğunu buyurur. Bunlar, Kur’an-ı Kerim’in birçok bölümlerinde açıkça anlatılmıştır. (2

Tarikat-ı Muhammediye, Hazret-i Ali ve Hazret-i Ebubekirin kanalı ile Onlara bağlı bu dünyadaki “Temiz İnsanların” Kudsi Ruhları vasıtasıyla devam etmektedir. Ve Ruhla ilgili olduğu için devamını durdurmaya hiçbir maddi güç yoktur.
Konusu; Seyr-i Süluk (Allah’a yolculuk) ve iman gerçeklerine marifet, Onları izah ve İslâm’daki her türlü ibadettir. Çünkü ibadetsiz, tezekkürsüz ve tefekkürsüz (İlâhi, Muhammedi tefekkür) , hizmetsiz Allah’a yaklaşılmaz.
Allah’ın zikri, Peygamberlerin ve büyük zatların sohbeti, İlâhi aşkı-sevgiyi, muhabbeti ve meveddeti açar. Bunların hepsi Mukaddes Peygamberimizi ve Mukaddes Ehl-i Beyt’ini (Onlara sonsuz sevgi saygı) sevmekle olur.

Ehl-i Beyt’l sevmek farzdır. (29) Allah, hepimize mukaddes ve mutahhar Ehl-i Beyt Efendilerimizi (Hz. Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin) can-ı dilden (gönülden) sevmeyi ve onların yolunda yürümeyi nasip eyleye...
Onların yolu ve mezhebi sadece ve sadece Kitap ve Sünnettir. Tarikat-ı Muhammedi ve Tasavvuf, Kitap ve Sünnetten kaynaklanır. İlahi Mesaj’a dayanır.

Tarikat iman gerçeklerine irfan; başta Kudsi Ruha Rabıta, zikir olmak üzere her türlü ibadettir (Namaz, Oruç, Zekat, sadaka, infak-taam yemek yedirmek Hac ve her türlü hayır iş, amel-i salih) .
Çünkü Ruh -İnsan- Rabbına iman ve ibadetle yaklaşır, vasıl olur.

“ Ey mutmein nefis! Rabbına rücu et (Rabbına dön, geri gel) . Radi ve merdi olarak”. (Fecir: 2
Bu Rabıta, Zikir ve Amel-i Salih (Her türlü ibadet) lerle ve Kudsi Ruhun himmet, dua ve ikram ile (ki bunlar, hep Rabbin izni ile olur; Biiznillah) . Salik’in, Tanrı Yolcusu Mürid’in Ruhu tedricen (aşama aşama) Hakka, Arşa yükselir. Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye olur.

Bu arada Allahü Taala o kalbe ve göğse tecelli eder. Letaif-i Enbiya belirir. Ruh, uruc ettikçe kudsileşir. Nasut’tan, Melekut’a, Ceberut’a, Lahut’a yükselir. Fenafilpir, Fenafllresul, Fenafillah, Bekabillah olur.
Vuslatı Zat yapar. Zât-ı Pâk-ı Vücud-u Mutlak’ı bulur. O’nunla özdeşleşir. Buraya kadarı,Seyr-i İllallah’tır. Bundan sonra Seyr-i fillah başlar ki; Allah’ta Seyrin sonu yoktur! .. Cemal-ı Mutlak ve Kemal-ı Mutlak’ı, Zât-ı Mutlak’ta temaş eder.
Bunları ayrıca yukarıda sözü edilen Letâif-i Enbiya’da, Natıka’da ve kalbin özündeki Sır’da (Hu) da murakabe eder.
“Ölmeden evvel ölür (Nefsi ölür) ”.30 Men Araf’ı öğrenir.

“ Nefsini bilen, Rabbını bilir”. Hadis’in sırınca Ârif olur.

Peygamberlerin hikmetlerini, Sırlarını, Ruh gözüyle görür ve öğrenir. Peygamberlerin sırlarına mahrem; Hikmet ve ilimlerine, Irfanlarına mazhar ve varis olur.
Tek kelime ile ham-çiğ insan iken; Kâmil İnsan olur.
Bunların işareti de dürüstlük başta olmak üzere Peygamberin “Ahlak-ı Hamidiyesi ve Hz. Şâh’ın (lmam-ı Ali’nin) Adabı ile edeplenmektir”.

Allahu Taâlâ hepimize nasip buyura. Edep Ya Hu...



KAYNAK

Kâzım YARDIMCI



25 Şeriat-ı Ahmediye islâm Fıkhı (İslâm Hukuku) ’dır. Şeriat ilmi de fıkıh ilmidir. Bu ilim zahiridir. Batıni ilim değildir. iman ile ilgili bilgiler batıni ilim’dir. Cüz’ i akılla iman gerçekleri bilinmez. Akıl kabul eder. Ama çözemez. İman-itikad ilmi ve her türlü ibadet “Tarikat-ı Muhammediye dir.
26 Âriflerin Menkıbeleri (Menakıbül Ârifin) , Çev. Tahsin Yazıcı, MEB Yayınları.S.708-709.İstanbul-1989.C.3 S.405.

27) “(Allah) her canlıyı su ile yaptı” (Nur: 45)
2 Bkz. Bakara: 162, Nisa: 169, Mü’min: 16, Beyyine 6.
29) “İşte Allah’ın inanan ve iyi işler yapan kullarını mü jdelediği (büyük lütuf) budur. De ki (Ya Muhammed) : Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. Ancak Ehl-i Beyt’ime(akrabalara) sevgi istiyorum”. (Şûra: 23)
30) “Men arefe nefsehu, fakat arafe Rabbehu”
 
Devlet dairelerinde nüfus cüzdanı sorarlar. Resmimize bakıp, adımızı, soyadımızı yazarlar...
Mahkemelerde 'kimlik tespiti' yapılır.

Bir ülkeye gittiğimizde pasaportumuza bakarlar...

'Aynalar söyleyin bana ben kimim?' diyen şair, aynadaki 'Ben'i yeterli bulmuyor; çünkü insan sadece fizikî yapıdan ibaret değil. Kimin kültürünü almış, nasıl bir inançla yaşıyor, gayesi nedir?

'insan dilinin altında gizlidir' derler. Ben'de gizli olan beni aramak ve 'Ben neyim?' sorusunu sormak... 'Bir ben var bende, benden içeru' derken, iç dünyamızdan söz ediyoruz. Hani 'Testinin içindeki neyse, dışına sızan odur' derler.

Orta oyuncusu, Dümbüllü sahnedeyken biri ona hıyar atıyor. Dümbüllü hıyarı eline alıyor: 'Arkadaşımızın hüviyetini aldık, kendini tanıdık, teşekkür ederim' diyor. Hüviyet zahiri, kimlik batıni... Fizyoloji, psikoloji...

Salamon da Süleyman da insan. insanların inancı dini, kültürü hedefi başka başka.

ölüm, dünya şehrinden ahiret âlemine gitmektir. Orada da pasaport sorabilirler. isim o kadar mühim değil; ahirete ne kadar inandın?

Ahirete çıkan insan onu artık inkâr edemez ki. Neden inanmadım diye öyle bir pişmanlığa düşer ki cehennem ateşinden beterdir.

imanda mertebeler... imana göre derecelenen ibadetler... Akılla kalbin, imanla ibadetin, ilimle dinin bütünleşmesi gerekirken... insan bu âlemlerin neresinde?

Aynalar söyleyin bana ben kimim? Hüviyetimizi cebimizde taşısak da kimliğimizi biz yazdık, onu biz taşıyoruz. Hüküm ellere kalmış.

Bize bakan bize ne diyor?

Siz hiç Avrupa'da veya Amerika'da bulundunuz mu? Yedinci sınıf vatandaş muamelesi gördünüz mü? Toplu fotoğraf çektirdiğinizde bu benim diye tanıtma ihtiyacı duydunuz mu? Neyse...

Elbisemiz, kıyafetimiz, işimiz, lisanımız ne olursa olsun hüviyetimize islam yazdırdığımız gibi, kimliğimize de aynı kelimeyi yazdırabildik mi?

Ahmetler, Mehmetler, Aliler... ismine uygun ne kadar islamî bir hayat yaşayabildiler?.. islam mezarlığındaki yolların bütünü cennete gitmez ki. öyle bir kimlik olmalı ki, ahlakımız islam'la bütünleşmeli...

insanın yaratılmasındaki gaye; islamiyet'i yaşamaktır. islamiyet'i yaşamayan Müslüman, gayesinin dışına çıktığından, evvela insanı yaratan, onu cezalandırır. Sonra da hayatın gerçekleri onu pişman eder. Yani insan aklıyla ilmiyle yaratılışının gayesini anlayamazsa, hadiseler ona o gerçekleri anlatır. Allah ayetlerle olduğu gibi, hadiselerle de konuşur...

Müslüman fabrikasının neticesi, semeresi, meyvesi "islamî yaşayış" olmalıdır. islam'ın dışında hayat yaşayan insanlar mesut olsaydı, islam'a ne lüzum vardı? islam dışı hayatın insanı mutlu etmesine Allah izin vermiyor!..

"Aynalar bakmayın yüzüme dik dik...

işte yakalandık kelepçelendik.

çıktınız umulmaz anda karşıma

Başımın tokmağı indi başıma.

Suratımda her suç bir ayrı imza.

Benmişim kendime en büyük ceza."

Necip Fazıl

HEKiMOğLU iSMAiL
velileridirim3.jpg
 
TASAVVUF ALEMİNİN HALLERİ

Seyyid Abdülhakîm Arvâsî buyuruyor ki:
"Vâridât-ı ilâhiyyenin hepsi, âdet-i ilâhiyye içinde hâsıl olmaktadır. Yâni, Allah, her şeyi bir sebeb altında yaratmaktadır. Bu sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere, tabiat kuvvetleri, fizik, kimyâ ve biyoloji yasaları diyoruz. Bir iş yapmamız ve bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine yapışmamız lâzımdır. Meselâ, buğday hâsıl olması için, tarlayı sürmek, ekmek, ekini biçmek lâzımdır. İnsanların bütün hareketleri, işleri, Allah'ın bu âdeti içinde meydana gelmektedir.
teori21.jpg
Allah sevdiği insanlara, iyilik, ikrâm olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için, bunlara, âdetini bozarak, sebepsiz şeyler yaratıyor. Meselâ: Peygamberlerden âdet-i ilâhiyye dışında ve kudret-i ilâhiyye içinde meydâna gelen şeylere "mûcize" denir. Peygamberlerin ümmetlerinin evliyâsında âdet dışı meydana gelen şeylere "kerâmet" denir. İbn-i Âbidîn mürtedleri anlatırken diyor ki: "Mu'tezile ve Vehhâbîler, kerâmete inanmadılar. İmâmü'l-Haremeyn ve İmâm-ı Ömer Nesefî ve birçok âlimler (rahmetullahi teâlâ aleyhim ecmaîn), kerâmetin câiz olduğunu isbât etmişlerdir." Evliyânın kerâmet göstermeleri lâzım değildir. Ümmet arasında, velî olmayanlardan meydana gelen âdet dışı şeylere "firâset" denir.Fâsıklardan, günâhı çok olanlardan zuhûr ederse"İstidrâc" denir ki, derece derece, kıymetini indirmek demektir.Kafirlerden zuhûr edenlere ise "sihr" yâni "büyü" denir.

MÛCİZE : Allah'ın, peygamberlerine, peygamberliklerini isbât etmeleri için ihsân ettiği ve onların isteği ile yarattığı hârikulâde yâni âdet dışı, olağanüstü hâllere ise mûcize denilir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri, bir şeyin mûcize sayılabilmesi için şu şartların gerekli olduğunu beyân buyurmuştur: Allah, o şeyi mutâd, alışılmış sebepler dışında yaratmış olmalıdır. Harikulâde, olağanüstü olmalıdır. Nebi olduğunu söyleyen kimsenin istediği zaman hâsıl olmalıdır. Peygamberlerin isteklerine uygun olmalıdır. İsteyip de hâsıl olan mûcize kendisini yalanlamamalıdır. Mûcize, Nebi olduğunu söylemeden önce hâsıl olmamalıdır. Bir peygamberin ümmetinden meydana gelen hârikulâde hâller, (aslında) o peygamberin mûcizesidir.
Ahmed Fârûkî Serhendî'nin ifâde ettiğine göre: Allah, her peygambere kendi zamanlarında önemli kabûl edilen hususlarla ilgili mûcize ihsân etmiştir. Mûsâ aleyhisselâm zamânında sihirbazlık yaygındı. Allah Mûsâ aleyhisselâma asâ mûcizesini ihsân etti. Mûsâ aleyhisselâmın asâsı, büyük yılan olup sihirbazların sihir âletlerini yuttu. Böylece sihirbazlar, bunun insan gücünün üstünde olduğunu anlayarak hemen îmân ettiler. Îsâ aleyhisselâmın zamânında tıb ileri gitmişti. Tabîbler başarılarıyla öğünürlerdi. Allah, Îsâ aleyhisselâma ölüleri diriltme, anadan kör doğanların gözlerinin açılması gibi mûcizeleri ihsân etti. Tabîbler âciz kaldılar. Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselâm zamânında ise; Arabistan Yarımadasında şâirlik ve belâgat sanatı en yüksek dereceye ulaşmıştı. Şâirler yazıp okudukları şiirlerle birbirlerine öğünürlerdi. Bu şekilde öğünmek sadece şâirde değil, mensûb olduğu kabîle için de bir öğünme vesîlesi idi. Allah, Rasûlullah efendimize en büyük mûcize olarak Kur'ân-ı kerîmi gönderdi. Kur'ân-ı kerîmin îcâzı, eşsizliği karşısında şâirler âciz kaldılar. Bir kısmı Allah kelâmı olduğunu inkâr edip, kâfir olarak öldüler. Bir kısmı ise, Allah kelâmı olduğunu anlayarak müslüman oldular.
aqsa.jpg

Kudüs ve Mescid-i Aksâ
Büyük âlim Abdülganî Nablüsî'nin de belirttiği gibi, Allah'ın âdetinin ve kânunlarının dışında yarattığı mûcizelerin meydana gelmesi için, peygamberlerin aleyhimüsselâm diri olması şart değildir. Öldükten sonra da, Allah onlara mûcize ihsân eder. Harputlu İshâk Efendinin dediği gibi, Resûlullah'ın, sallallahü aleyhi ve sellem mûcizeleri binden fazla olup, bâzıları şunlardır: Mîrâc mûcizesi, Şakk-ı kamer mûcizesi (ayın ikiye bölünmesi), mübârek parmaklarından su fışkırma mûcizesi, Kâbe-i muazzama içindeki putların, mübârek parmağının işâreti ile yüz üstü düşmesi mûcizesi, ölülerin diriltilmesi mûcizesi, yaralılara ve hastalara şifâ verme mûcizesi.

İRHAS : Nebi olacak bir zâttan, nebi olduğu bildirilmeden önce meydana gelen ve peygamberliğine müjde olan âdet dışı yâni hârikulâde (olağanüstü) hâllere, işlere irhâs denir. Îsâ aleyhisselâmın beşikte konuşması, kuru ağaçtan tâze hurma isteyince, eline hurma gelmesi, Muhammed aleyhisselâmın, çocuk iken, göğsünün yarılması, ağaçların, taşların kendisine selâm vermeleri gibi hâlleri hep irhâstı (çoğulu irhâsâttır).

KERÂMET : Hangi peygamberin ümmetinden olursa olsun, velîlerden âdet dışı yâni fizik, kimyâ ve fizyoloji kânunları dışında meydana gelen şeyler, hâdiseler, üstünlükler kerâmet diye isimlendirilir. Allâme Ahmed Hamevî'nin dediği gibi, Allah, sevdiği kullarına kerâmetler ihsân eder. Velîler, kerâmetlerini saklarlar. Kimsenin duymasını istemezler.
İmâm-ı Rabbânî; "Kerâmet haktır. Şirkten yâni Allah’a ortak koşmaktan, kaçıp kurtulmak, mârifete kavuşmak, kendini yok bilmek kerâmettir." demektedir.
Abdülganî Nablüsî ise; "Kendisine kerâmet hâsıl olan velî, bu kerâmetin yalnız Allah'ın dileği ve kudreti ile yaratıldığını, kendi dileğinin ve kudretinin hiç bir tesiri olmadığını bilmektedir." demiştir.

KEŞF : Lügatte açmak, gizli bir şeyi bulmak, ortaya çıkarmak, kapalı şeyin yüzünden örtüyü kaldırmak mânâlarına gelen keşf kelimesi, evliyânın, his ve akılla anlaşılmayan şeyleri, kalplerine gelen ilhâm yoluyla bilmeleri demektir. Abdülganî Nablüsî, evliyâya hâsıl olan keşiflerin ve herkesin gördüğü rüyâların, bir şeyin misâlinin, benzerinin hayâl aynasında görünmesi olduğunu, uykuda iken olursa, rüyâ dendiğini, uyanık iken olunca keşf olarak isimlendirildiğini ifâde etmiş, hayâl aynası ne kadar çok saf, temiz ise, keşf ve rüyânın o kadar doğru ve güvenilir olacağını belirtmiştir.
İmâm-ı Rabbânî, evliyânın keşfinde hatâ etmesi, yanılmasının, müctehidlerin ictihâdda yanılması gibi olduğunu, bunun kusûr sayılmayacağını, bundan dolayı evliyâya dil uzatılamayacağını, belki hatâ edene de bir sevâb verileceğini belirtmiş, bundan sonra şöyle demiştir: "Yalnız şu kadar fark vardır ki, müctehidlere (dinde söz sâhibi âlimlere) uyanlara da, onların mezheplerinde bulunanlara da, hatâlı işlere de sevâb verilir. Evliyânın yanlış keşiflerine uyanlara, sevâb verilmez. Çünkü ilhâm ve keşif, ancak sâhibi için seneddir, başkalarına sened olmaz. Müctehidin sözü ise mezhebinde bulunan herkes için seneddir.
Tasavvuf büyüklerinin kalplerine gelen ilhamlar, keşifler, ahkâm-ı şer'iyye için sened ve vesîka olamaz. Keşiflerin, ilhâmların doğru olup olmadığı, şerîate (İslâmiyete) uygun olup olmamaları ile anlaşılır. Tasavvufun, vilâyetin yüksek tabakalarında bulunan evliyâ da, ilmi olmayan, aşağı derecelerdeki müslümanlar gibi, bir müctehide tâbi olmak mecbûriyetindedir. Bayezîd-i Bistamî, Cüneyd-i Bağdâdî, Celâleddîn-i Rûmî ve Muhyiddîn ibni Arabî gibi evliyâ, herkes gibi, bir mezhebe tâbi olarak yükselmişlerdir. Ahkâm-ı İslâmiyyeye yapışmak, bir ağaç dikmek gibidir. Evliyâya hâsıl olan ilimler, mârifetler, keşifler, tecellîler, aşk-ı ilâhî ve muhabbet-i zâtiyye, bu ağacın meyveleri gibidir. Evet, ağaç dikmekten maksad, meyve elde etmektir. Fakat, meyve kazanmak için ağaç dikmek şarttır. Yâni, îmân olmazsa ve ahkâm-ı şer'iyye yapılmazsa, tasavvuf ve evliyâlık hâsıl olamaz.

FÎRASET : Sözlükte görüş, zan ve idrâkta (anlamakta), tecrübe ve delîller vâsıtasıyla dikkatle bakıp isâbet etmek mânâsına gelen firâset bir terim olarak peygamberlerin ümmetleri arasında, evliyâ olmayan kimselerden meydâna gelen âdet hârici şeyler, dıştan içi anlama, yüzünden okuma demektir. İmâm-ı Tirmizî ve İmâm-ı Taberânî'nin (r.aleyhimâ) kitaplarında geçen bir hadîs-i şerîfte; "Müminin firâsetinden korkunuz. Zîrâ o, Allah'ın nûru ile bakar." buyrulmuştur. HâceAbdullah Ensârî'nin beyânına göre, firâset iki türlüdür. Birincisi, mârifet sâhiplerinin (Allah’ı tanıyanların) firâseti olup, talebenin kâbiliyetini keşf etmek, anlamak, Allah'ın evliyâsını tanımaktır. İkincisi, riyâzet (nefsin istediklerini yapmamak) çeken, açlıkla nefislerini parlatanların firâseti olup, mahlûklara âit gizli şeyleri bilmektir. Kıymetli olan, mârifet sâhiplerinin, Allah adamlarının firâsetine inanıp bağlanmaktır.
Şâh Şücâ Kirmânî harama bakmaktan gözünü muhâfaza edenin, kendini nefsin arzularına kapılmaktan koruyanın, sünnete uyarak zâhirini, dışını süsleyenin, helâl lokma yemeyi alışkanlık edinenin firâseti şaşmaz demiştir.
İmâm-ı Rabbânî, firâset, sâlih kimseleri temyiz ve teşhis etmek, bulup ayırmaktır demiş; Seyyid Abdülhakîm Arvâsî ise, firâsetin, îmân kuvvetinden doğduğunu kimin îmânı daha kuvvetli ise firâsetinin o nisbette keskin, şiddetli, isâbetli ve doğru olduğunu belirtmiştir.

BASÎRET : Eşyânın hakîkatini, iç yüzünü gören, anlayan kalp gözüne basîret dendiği gibi, kalp gözü ile görme, anlama ve firâset de basîret diye isimlendirilir. İmâm-ı Kuşeyrî; "Allah, müminlere bir takım basîretler ve nûrlar lutfeylemiştir (vermiştir). Onlar bu sâyede firâsette bulunurlar. Rasûlullah efendimizin; "Mümin, Allah'ın nûru ile nazar eder." hadîs-i şerîfi bu mânâda anlaşılmalıdır" demiştir. Deylemî'nin zikrettiği bir hadîs-i şerîfte; "Gözü âmâ (görmeyen) kimse kör değildir. Asıl âmâ, basîreti kör olan kişidir." buyrulmuştur.
Cenâb-ı Hak Kur'ân-ı kerîmde meâlen buyuruyor ki: "Biz (dünyâyı isteyenlerin de, âhireti isteyenlerin de) her birine, kısmet ettiğimiz rızkı veririz. Bu Rabbinin atiyyelerindendir. Rabbinin atiyyesi, ihsânı, (dünyâda, mümin ve kâfir hiç kimseden) men edilmemiştir." (İsrâ sûresi: 20)

KEMAL : İyilikler, fazîletler, ahlâk ve huy güzellikleri, olgunluklar demek olan kemâlât, nübüvvet kemâlâtı ve vilâyet kemâlâtı olmak üzere iki kısma ayrılmaktadır: Kemâlât-ı nübüvvet: Peygamberliğe ait üstünlükler olup, çok yüksek evliyâlık makamlarından biridir. Şeyh Şihâbüddîn-i Sühreverdî demiştir ki: "Bir müslüman, Allah'ın ihsânı ile, İslâmiyetin hakîkatine kavuşur, İslâm-ı hakîkî ile şereflenirse, peygamberlere tam uymakla, o büyüklere vâris olarak kemâlât-ı nübüvvet makâmına kavuşabilir. O yüksek derecenin nîmetlerini bol bol elde edebilir.
İmâm-ı Rabbânî; "Velâyetin, velîliğin iki parçası olan tarîkat ve hakîkat, şerîatin hakîkatini ele geçirebilmek için ve kemâlât-ı nübüvvete kavuşabilmek için iki şart gibidir." demiştir.
Evliyâlık makamlarından biri olan kemâlât-ı vilâyete gelince, bu konuda İmâm-ı Rabbânî; "Kemâlât-ı nübüvet (peygamberlik kemâlâtı), kemâlât-ı vilâyetten çok üstündür. Kemâlât-ı vilâyetteki ilerleme, kemâlât-ı nübüvvetteki ilerlemenin bir sûreti, görünüşüdür." demektedir. Şeyh Şihâbüddîn ise; "Şerîatin sûreti, kemâlât-ı vilâyet meyvelerini meydana getiren mübârek bir ağaç olduğu gibi, nübüvvet kemâlleri de mübârek bir ağaç gibi olan şerîatin hakîkatinin meyveleridir, demiştir.

İSTİDRÂC : Fâsıkların (günahkârların), bilinmeyen bâzı şeyleri haber vermeleri, âdet üstü hârikulâde hâdiseler göstermeleridir. Allah, her şeyi bir sebeb altında yaratmaktadır. Allah, sevdiği insanlara, iyilik ve ikrâm olmak için ve azılı düşmanlarını aldatmak için, bunlara âdetini bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor. Bunlar kâfirlerden, fâsıklardan, günâhı çok olanlardan zuhûr ederse, istidrâc denir ki, derece derece kıymetini indirmek demektir.
İmâm-ı Rabbânî, "Bir kimse, peygamberlere tâbi olmadan doğru yolda yürümek isterse, muhakkak eğri yola sapar. Eğer eline bir şeyler geçerse, istidraçtır. Sonu zarar ve ziyândır." demektedir.

SİHİR : Tabîat kuvvetleri, fizik, kimyâ ve biyoloji kanunları dışında gizli sebepler kullanarak, garip şeyleri yapmayı sağlayan işe, müslüman olmayanlardan ortaya çıkan âdet dışı şeylere, büyüye sihir denir. El-Hadîkat-ün-Nediyye'de zikredilen bir hadîs-i şerîfte, Rasûlullah efendimiz şöyle buyurmuştur: "...Kâhinlik yapan ve kâhine giden ve sihir, büyü yapan ve yaptıran ve bunlara inanan bizden değildir. Kur'ân-ı kerîme inanmamıştır." İhyâ'da geçen diğer bir hadîs-i şerîfte ise; "Müslüman, büyü yapmaz. (Allah saklasın) îmânı gittikten sonra, büyüsü tesir eder." buyrulmuştur.
Abdülhakîm Arvâsî, büyünün insanları hasta yaptığını, sevgi veya muhabbetsizliğe sebeb olduğunu, yâni cesede ve rûha tesir ettiğini, kadın ve çocuklara tesirinin daha çok olduğunu belirtmiştir.
İmâm-ı Nevevî, sihir yaparken küfre sebeb olan kelime veya iş olursa küfürdür; böyle kelime veya iş bulunmazsa, büyük günâhtır demiştir.
İmâm-ı Rabbânî, sihrin tesirinin kat'î olmadığını, ilâcın tesiri gibi olup, Allah'ın, isterse yaratacağını, istemezse, hiç tesir ettirmeyeceğini ifâde etmiştir.

KEHANET : Gaybın sır ve hallerini bilirim iddiâsında bulunmaya, kâhinliğe Kehânet denir. Berîka'da zikredilen bir hadîs-i şerîfte; "Hased, nemîme (insanlar arasında söz taşımak) ve kehânet sâhipleri, benden değildir." buyrulmuştur.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri, kâhinlere, falcılara inanmamalı, bilinmeyen şeyleri onlara sormamalı, onlar gaybı bilir sanmamalıdır, deyip, gaybı ancak, Allah ve O'nun bildirdiklerinin bileceğini ifâde etmiştir.Muhammed Mâsum Fârûkî ise şöyle demiştir: "Hakîkî mümin, batıl inançlara inanmaz, sihir, uğursuzluk, fal, efsûn, Kur'ân-ı kerîmden başka şeyle yazılı muska, mâvi boncuk, kehanet ve benzeri şeylere, bunların muhakkak iş yapacaklarına, mezârlara mum dikmeye, tel ve iplik bağlamaya îtibâr etmez ve kerâmet sâhibi olduğunu söyleyen sahtekârlara inanmaz."

MEKR :Mekr, bir kimseye, hiç beklemediği, ummadığı yerden hîle yapmak, tuzak kurmak sûretiyle zarar vermeye çalışmak, istidrâc yâni Allah'ın, bir kimseye bir müddete kadar, devamlı olarak hakkında hayırlı olmayan nîmetler verip, onun da bunu Allah'ın bir lütfu ve ihsânı, tuttuğu yolun kendisi için iyi olduğunu zannederek aldandığı, gururlandığı, gaflette bulunduğu, taşkınlık yaptığı ve günahlara daha da daldığı bir sırada, Allah'ın onu âniden azâbı ile yakalayıvermesi; Allah'ın, mekr yapanların mekrini kendilerine çevirmesi, mekrlerine karşılık onları cezâlandırması, kötülüklerini, kurdukları tuzakları bozması mânâlarına gelir.
Kur'ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyruluyor: "Allah'ın mekrinden emîn mi oldular? Hüsrâna uğrayanlardan (küfür yâni îmansızlık ve günâhlar sebebi ile, ibret almamak ve tefekkürü terk etmek sûretiyle zararda olanlardan) başkası Allah'ın mekrinden emîn olmaz." (A'râf sûresi: 99)
Hazret-i Ali, şükrünü yerine getirmediği halde kendisine çok dünyâlık, mal, mülk v.s. verilen, bunların kendisi için Allah'ın mekri olduğunu bilmeyen kimsenin aklında bozukluk vardır demiştir.
Şeyhülislâm Ahmed ibni Kemâl Paşa ise şunları söylemiştir: "İnsanın, işine göre ömrü ve rızkı değişir, iyiler kötü, kötüler iyi olarak değiştirilebilir. Böylece Allah, birine, ölümüne yakın iyi işler yaptırıp, son nefeste îman ile gönderir. Başka birine kötü amel işletip, îmânsız gönderir. Bunun için, Rasûlullah efendimiz her zaman; "Allahümme yâ Mukallib-el-kulûb, sebbit kalbî alâ dînike." duâsını okurdu (ki, ey büyük Allah'ım! Kalpleri iyiden kötüye kötüden iyiye çeviren, ancak sensin. Kalbimi, dîninde sâbit kıl, yâni dîninden döndürme, ayırma! demektir). Eshâb-ı kirâm (r.anhüm) bunu işitince; "Ya Resûlallah! Sen de kalbinin dönmesinden, korkuyor musun?" dediklerinde; "Allah'ın mekrinden beni kim emin eder? (bana kim garanti, güven verebilir?)." buyurdu. Çünkü, hadîs-i kudsîde; "İnsanların kalpleri, Rahmân'ın kudretindedir. Kalpleri, dilediği gibi çevirir." buyrulmuştur. Yâni Celâl ve Cemâl sıfatları ile, kötüye ve iyiye çevirir.
Senâullah Dehlevî, bu konuda şöyle demektedir: "Allah’dan yüz çeviren birçok kimsenin, dünyâ nîmetleri içinde yaşadığı görülüp, mahrûm kalmadıkları zan olunuyorsa da, bunlara dünyâ için çalışmalarının karşılığını vermektedir. Yalnız dünyâ için çalışanlara verdiği dünyâlıklar, hakîkatte azâb ve felaket tohumlarıdır. Allah'ın mekridir. Nitekim, Mü'minûn sûresin 55 ve 56. âyetlerinde meâlen; "Kâfirler, mal ve çok evlâd gibi dünyâlıkları verdiğimiz için, kendilerine iyilik mi ediyoruz, yardım mı ediyoruz sanıyorlar? Peygamberime inanmadıkları ve dîn-i İslâmı beğenmedikleri için, onlara mükâfât mı ediyoruz, diyorlar? Hayır öyle değildir. Aldanıyorlar. Bunların nîmet olmayıp, musîbet olduğunu anlamıyorlar." buyruldu. Kalplerini, Hak teâlâdan yüz çevirenlere verilen dünyâlıklar, hep haraplıktır, felâkettir. Şeker hastasına verilen tatlılar, helvalar gibidir.
Yine büyük âlim Senâullah Dehlevî ve Tefsîr-i Kebîr sâhibi Fahrüddîn Râzî, Allah'ın mekri ile insanların mekrleri arasında fark olduğunu belirtip, insanların mekrinde, başkasına kötülük ve zarar vermek esastır. Mekr-i ilâhî böyle değildir; Allah'ın mekri, mekr yapanların mekrini bozmak, mekrlerine karşı onları cezâlandırmak sûretiyle herkese hayır, iyilik olduğu gibi, onlara hadlerini ve mekr yapmanın fenalığını bildirmek ve bazılarının tövbelerine sebeb olmak bakımındandır. Bunda mekr yapanların bizzat kendileri için de hayır ve hikmet vardır, demişlerdir. Şunu da ifâde etmişlerdir: Allah mekr yapanların mekrine, onların beklemedikleri, ummadıkları bir şekilde mukâbele ettiği, karşılık verdiği, bozduğu, gaflet hâlinde iken onları ansızın yakaladığı için, Allah'ın bu fiiline mekr denilmiştir. Yoksa Allah’a doğrudan mekr isnâd edilmez, mâkir (mekir yapan) denilemez. İnsanların mekri ile lafız (söz) bakımından bir benzerlik vardır.

AYET : Bir de sözlükte, alâmet, işâret, mûcize, ibret mânâsında kullanılan âyet kelimesi vardır. Bu kelime, Allah'ın varlığını, birliğini ve kudretini gösteren alâmet, ibret, işâret, mûcize mânâsını da ihtivâ eder. Kur'ân-ı kerîmde meâlen şöyle buyrulmaktadır: "(Hakîkati) bilmeyenler (veya bilip de bilmez gözükenler), ne olur, Allah bizimle (senin hak Rasûl olduğuna dâir) söyleşse, konuşsa, yâhut (bu hususta) bize bir âyet (mûcize) gelse dediler. Onlardan evvelkiler de, tıpkı onların söyledikleri gibi söylemişdi. Kalpleri birbirine ne kadar da benzemiş. Bu hakîkatleri iyice bilmek isteyenlere âyetlerimizi apaçık göstermişizdir." (Bekara sûresi: 118)
Mü'mîn sûresinin 13. âyet-i kerîmesinde ise, Allah meâlen şöyle buyurmuştur:
"Size, (varlığına ve birliğine delâlet eden) âyetlerini (mûcizelerini) gösteren, size gökten rızık indiren O'dur. Bu âyetlerden, Allah’a inananlardan başkası ibret almaz."

BURHAN : Bir dâvâyı(sözü) isbât eden kesin delile, kendisi bilinince, başkası da bilinen şeye burhân adı da verilir.

BEYYİNE :Bir de delil, sened, burhân, şâhid, mûcize mânâlarında kullanılan beyyine kelimesi vardır. Kur'ân-ı kerîmde A'râf sûresinin 73. âyetinde meâlen buyruldu ki:
"Semûd (kavmine de) kardeşleri Sâlih'i gönderdik. O, kavmine şöyle dedi: "Allah’a ibâdet ve itâat edin. O'ndan başka hiç bir ilâhınız yoktur. İşte size, Rabbinizden açık bir beyyine geldi. Allah'ın şu dişi devesi, size peygamberliğimi isbât eden bir beyyine ve alâmettir. Onu bırakın, Allah'ın arzında otlasın. Ona bir fenâlıkla dokunmayın ki, sonra acıklı bir azâba uğrarsınız."

ATIYYE : Ebü'l-Abbâs Mürsî; "Peygamberler, ümmetleri için atıyyedir (ihsân, lütuf, bağıştır). Fakat Resûl-i ekrem efendimiz hediyedir. Hediye ile atıyye arasında fark vardır. Atıyye muhtaçlara, hediye ise sevilenlere verilir." demiştir. Hediye, bağış, Allah'ın ihsânı mânâsına gelen bir kelime daha vardır ki o da mevhibedir.
 
Bismillahir rahmanir rahim.

Değerli kardeşlerim!..

Fransız şairi Lamartine'nin bir sözü var... On ciltlik bir Türkiye tarihi yazmış ve onun ön sözünde diyor ki: "Türkleri anlıyabilmek için, onlarla özdeşleşmiş olan dinlerini öğrenmek lâzım!.. Dinleri olan İslâm'ı da öğrenmek için Muhammed'i bilmek lazım. Onun için, ben eserimin birinci cildini Muhammed'e ayırdım." diyor ve ilâve ediliyor: "On senede hazırlayıp size sunduğum bu binlerce rivayet içinde, edip olan ben değilim. Konunun bizâtihi kendisi edibânedir. Yâni İslâm'ın kendisi buna lâyıktır." diyor.

Bana verilen konu biraz çetrefilli bir konu... Biraz mayınlar üzerinde oynayan bir rolü gerektiriyor. Ve tarih deyince insanın aklına mutlaka bir kronoloji geliyor. Ben de biraz tasavvufun adeta kronolojisini yapmaya çalışacağım. Çünkü dün, Akif Bey kardeşimiz "Bu Adem'den başlıyor." dedi; doğrudur. Şimdi madem ki Adem'den başlıyor biz de ondan başlıyalım. Ama bugüne kadar nasıl getireceğiz. Bu kısa dakikalar içerisinde inşaallah gayret edeceğiz.

Allah-u Teâlâ, Kur'an-ı Kerim'de buyuruyor ki: "Ben insanları ve cinleri sadece bana kulluk yapsınlar diye yarattım." O halde İslami yaşantının özü olan tasavvuf bunu mündemicdir, içine almıştır. Biz kulluk yapmak üzere, zahid olmak durumundayız.

Kur'an-ı Kerim'e baktığımızda, Allah-u Teâlâ insanları dört sınıfa ayırıyor. Bunların dışında yok: Mü'min, kâfir, münafık, bir de müzebzeb olanlar, yâni ne oldukları belli olmayanlar... Menfaati neredeyse, bir orada bir burada görünür, ondan sonra çeker gider. Şimdi asıl olan bu kulluk nasıl yapılacak? İşte, mesele budur.

Benim kanaatime göre ve şu ana kadar edindiğim bilgilere göre İslâmı'n özü olan bir şey vardır ki, biz müslümanlar bir kişinin vefatını duyduğumuzda onu terennüm ederiz. Ne deriz?..

(İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.)(Bakara 156) İşte bu insanlığın tarihçesidir. Biz Allah'ınız. İşte bizim Allah'a ait oluşumuz, tasavvufun özüdür. Ve cihad bunu gerçekleştirmenin kavgasıdır. Biz Allah'ınız, ne demek?.. "Hak" olan tarikatların --bunu tırnak içine alıyorum; çünkü hak olmayan, batıl olan bir sürü tarikat vardır-- hemen hepsinde bir zikir formülü var:

(Efdaluz zikri lâ ilâhe illallah.) Tasavvuf tarihin kavgasıdır. Ve cihadı bunun üzerine oturtuyoruz. Başka deyişle, tasavvuftaki cihad illâ'nın, yâni kelimeyi tevhiddeki illâ'nın tahakkuku için lâ dememizin kavgasıdır cihad...

Şimdi ben tabiî sizlere bunu anlatacak değilim. Ancak şunu söylüyorum. Peygamber Efendimiz'e kadar olan bütün peygamberler insanlara bir tek şey öğrettiler: "Lâ ilâhe illallah deyin; Allah'tan başkasına kul olmayın!" İslâm'ın birinci şartındaki kelimeyi şehadette lâ ilâhe illallah var... "Lâ ilâhe illallah" derken hangi ilâhlara karşı çıkıyoruz? Bunu hiç düşündük mü? Eğer peygamber zamanındaki Lât'a, Menat'a karşı çıkıyorsak, onlar bitti. Ama madem ki İslâm'ın ilk şartıdır; o halde, piyasada kendilerine lâ denilip karşı çıkılması gereken bir sürü ilâh vardır. İşte bu sahte ilâhlarla mücadeleye biz cihad diyoruz. Ve tasavvufun özü bu olmak lâzım!..

Pakistan'lı şair Muhammed İkbal, çok güzel söylüyor: "Bana İslâm'ın lâ kılıcını verin, insanları ezmekte olan emperyalist heykellerinin nasıl devrileceklerini ve illâ'nın nasıl hakim olacağını ben size göstereyim!"

O halde felsefedeki o negosyon dediğimiz şey budur. Siz eğer bir şeyleri inkâr etmesini bilmiyorsanız, karşı çıkmazsanız; başka bir deyişle, biz zikirde lâ ilâhe demeden illallah dersek olmaz. İllallah demek çok kolay ama önce sahte ilahlara lâ demek lazım. Ve işte bu mücadele odur.

Tasavvufdaki cihad, başka kelimelerle şeytana ve onun bütün sistemlerine karşı çıkmaktır. Ne demek; şimdi bunu birkaç kelimeyle açıklamak istiyorum, yoksa anlayamayız. Bakın bugün eğer dünya üzerinde beş milyar insan yaşıyorsa ve bunun beşte biri müslümansa; fakat en çok bunlar ölüyor, bunlar eziliyorsa, bunların dininde bir yanlışlık olması lazımdır. Ha, işte bunu anlamak lâzım! Nedir bakın, Şeytan'dan dedim. Şeytanı değerlendirirken size birşey hatırlatmak istiyorum. Şeytan biliyorsunuz Adem Aleyhisselâm yaratılıp Allah-u Teâlâ'nın emri ile bütün melekler ona secde ettiler. Şeytan, yani İblis, secde etmedi. Arkadaşlar, İblis'in şeytanın bu hareketini biz anlamazsak, bugünkü problemlerimizi çözemeyiz. Tasavvufu da anlayamayız.

Bakın şeytan Allah'a ne dedi?.. Allah'a dedi ki:

(Halaktenî min nâr) "Ya Rabbi! Sen beni ateşten yarattın!" Allahı yaratıcı olarak kabul ediyor. Peki neyi kabul etmiyor, niye şeytan kafir?.. Diyor ki; "Ya Rabbi! Sen beni yarattın, yeri göğü yarattın, cenneti yarattın; yalnız, benim işlerime sen karışma!" diyor. "Sen bir kanun yaptın. Senin yaptığın kanuna göre benim Adem'e secde etmem gerekir. Ben onu tanımıyorum ve diyorum ki: Benim kanunuma göre, ben topraktan yaratılana secde etmem ve etmiyorum!" diyor. Dolayısıyla "İlâhî güç benim işime karışmasın!" diyen felsefenin, yani laik felsefenin ilk kurucusu, böylece şeytan oluyor ve ilk laik de şeytan oluyor.

Bugün yanlış bir yola girmişiz. Bugün piyasada bir sürü adı müslüman olan insanlar var... Şeytan gibi davranıyorlar ve diyorlar ki: "Allah bizi yarattı, fakat işimize karışmasın!" Öyle diyorlar efendim. Tasavvuf, yâni İslâm, emr-i bil ma'ruf, nehy-i anil münker'dir. Yani bazı hocaların tercüme ettiklerine ben katılmıyorum. İyiliği, kötülüğü falan değil; Allah'ın emrettiği şekilde yaşamayı emreden bir kuraldır, bir müessesedir.

Onun için yine İkbal diyor ki: "Kim Allah'ın rızâsının dışında birisine kılıç çekerse, onun çektiği kılıç doğrudan doğruya kendi kalbine saplanır." O halde cihad sadece Allah içindir. Toprak için, taş için bilmem ne için; yok böyle şey ha!..

Resulullah SAS, bizim için usve-i hasenedir. Meselâ Bedir Savaşı'ndan bir sahne... Enfal Sûresi'ni okuyacak olursanız, Allah-u Teâlâ orada açıkça diyor ki: "Görünmeyen ordular müslümanlara yardım ettiler." Ancak, müslümanların hazır olması lazım!..

Şimdi bugünümüze yavaş yavaş taşımaya çalışacağım. Önce doğru tasavvufdan bir iki misal: Hazret-i Ömer zamanında İslamî fütûhat devam ediyor. Bizans kralı Kudüs'teÉ Şu bizim Başbakan'ın arz-ı mev'ûd deyip İsraillilere vermek istediği Kudüs var ya!.. Ama inşaallah biz bir gün onu işgalden kurtaracağız. Neden?.. Çünkü siz almaya mecbursunuz, eğer Kur'an'a inanıyorsanız. Demin burada hoca efendi Tâhâ suresini okudu. Allah-u Teâlâ, Musa'ya: "Sen Tuvâ Vadisi'ne giriyorsun, ayakkabılarını çıkar!" diyor. Mukaddestir orası, bizim için mukaddes olanları biz başkasına arz ediyoruz. Yapamayız ha!

Henüz Kudüs müslümanlar tarafından feth edilmemişti. Bizans Kralı etrafını çağırıp:

"--Bu müslümanlara ne oluyor? Düne kadar açtılar, her gün benim bir memleketimi feth ediyorlar." diyor.

"--Bilmiyoruz kralım, onlara esir düşüp gelmiş bir askerimiz var... Ona bir soralım!" diyorlar.

Çağırıyorlar ve asker geliyor. Kral soruyor:

"--Bana müslümanları anlatır mısın?"

Ve anlatıyor Bizanslı asker:

(Hüm zühhâdün fil leyl ve fursânün fin nehâr.) "Onlar gece zahiddirler; ellerinde Kur'an dedikleri bir kitap var onu öğrenirler. Sabah oldu mu, atın sırtına biner, cihad dedikleri savaşa giderler."

Kral üzülüyor ve ayaklarını yere vuruyor:

"--Eğer sen yalan söylemiyorsan, şu bastığım topraklar da onların olacak!" diyor.

Bir sene sonra onların oldu. Hazret-i Ömer RA teslim aldı. İşte gerçek tasavvuf odur. Biraz sonra size söyleyeceğim gibi, İslâm'ın kılıcını omuzlardan indirip kınına sokan bir hareket tasavvuf olamaz!..

Hz. Ömer RA zamanında İran feth edildi. Peygamber SAS Efendimiz'in dayısı sayılan Sa'd bin Ebi Vakkas İran cephesinin komutanıydı. Ona bir parola gönderiyor Hazret-i Ömer RA, diyor ki: "Siz savaşa katılan bütün askerlere emredeceksiniz, savaşırken 'lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah' diyecekler. Hem kılıç sallıyacak hem de 'lâ havle ve lâ kuvvete illâ billah' diyecekler."

Biliyorsunuz tarikatta bu bir zikirdir. Yani güç, kuvvet her şey Allah'tandır. Siz buna inanacaksınız. Allah bu dediğinizi sizin bileklerinizde oynayan kılıçta tahakkuk ettirecek. İşte cihad budur. Bir başka tabirle fiilî cihadla, zikrî cihad paralel gider. Birbirinin mütemmimleridir. Değilse, İslâm Alemi'nin her tarafı kana bulaşmış... Ben şimdi diyeceğim ki, "Arkadaşlar! Cezayir kan ağlıyor, Bosna kan ağlıyor, Azerbeycan kan ağlıyor, Güneydoğu kan ağlıyor!.. Çıkarın tesbihlerinizi, tevhid çekelim!" Böyle bir şey olmaz!

--O halde nasıl olur?..

Fiilen bunun mücadelesini veririz. Ondan sonra Allah'a tevekkül eder, tesbihle devam eder, destekleriz. Hazret-i Ömer'in dediği gibiÉ Çünkü bu tahakkuk etmiştir.

Peygamber Efendimiz SAS'in sahabileri zamanında meşhur bir hadise vardır: Sariye hadisesi... Hazret-i Ömer RA bir gün hutbe okurken, hiç konuyla ilgisi yokken diyor ki, "Ya Sariye tûlel cebel! Ey Sariye dağa tırman, dağa!.." Cemaat Hazret-i Ömer'e soruyor: "Biz anlıyamadık ya Emirel Mü'minin. Neyin nesidir bu? Sariye kimdir?" Bir İslam komutanı Irak bölgesinde savaşıyor. Bir ay sonra gelince ona soruyorlar. O diyor ki: "İran ordusu bizi saracaktı ve Emirel Mü'minîn'in sesini duydum. 'Hadi dağa tırman!' dedi. Dağa tırmandık ve galip olan bizler olduk."

Tabiî, o duruma gelebilmek için Hazret-i Ömer'in sesini Sariye'ye duyurma; Sariye'nin de Hazret-i Ömer'in sesini duyabilme derecesine ulaşabilmesi için, önce cihadı başlatmak lazım. İşte mesele odur. Biz eğer ruhumuzda ve beynimizde de cihad diye birşey oluşturmamışsak, bizi Sariye duyamaz.

Meselâ İslâm'la mücadele etmiş birisi için mevlid, yâni Peygamber Efendimiz SAS'in doğumunu vesile kılmanın hiçbir anlamını göremiyorum ve burada benim meslektaşlarım, hocalar nasıl bunu yapıyor, bunu düşünüyorum.

Şimdi bakın tasavvufta cihad nedir?.. Allah rahmet eylesin Attar, bir müridine: "Oğlum, git çarşıdan ara kendine bir dert bul. Eğer bulamazsan gel, benden ödünç al!" diyor. Sana vereyim demiyor. Çünkü onun ihtiyacı var. Bu müslümanların derdi yok, rahattırlar. İşte cihad onları rahatsız duruma getirir.

Bir sahabi Peygamber SAS'e gelip diyor ki: "Ya Rasûlallah! Bir gün şu kılıcı bırakıp rahat edeceğimiz gün gelmiyecek mi?.." SAS Efendimiz buyuruyor: "Vallahi kıyamete kadar müslümanın rahat edeceği günler çok az olacak!" Neden?.. Çünkü bunun karşılığında Cennet var... Cennet bedava değil... İşte onun içindir ki İkbal tehlikeyi ne gösteriyor biliyor musunuz: "Bir tehlikeyi seçmek imtihandır. Bu ruhla bedenin bir araya gelişinin miyarı, ölçüsüdür." Eğer siz bedeninizi ortaya koymuyorsanız, siz imtihanı kaybetmişsiniz.

Hocalarımız daha iyi bilir; ne yaptılar? Dediler ki:

"--Efendim ben İslâm için koşturur giderim, cihada giderim amma, viran olası hânede evlâd ü iyal olmasa!.."

Gençler için tercüme edelim:

"--Ben bu İslam için koşuşturur, cihad yaparım amma; yıkılası evimde çoluk çocuk olmasa, karı olmasa, apartman olmasa, mobilya olmasa, arsa olmasa, mercedes olmasa giderim."

İşte bu zihniyeti getirdiler. Bu zihniyetin İslâm'la alâkası yok!..

Şimdi doğru olan tasavvuftan bir misal: Mevlânâ'nın şeyhlerinden sayılan Necmeddin-i Kübrâ var... Harzemşahlılar zamanında Moğollar geliyor üzerine... Moğol komutanı haber gönderip Necmeddin-i Kübrâ'nın şehri terketmesini istiyor. Bu haber gelince, Şeyh hırkasını çıkarıp asıyor, "Şimdi cihad zamanıdır!" diyor. O yetmiş, seksen yaşında kılıcını çekiyor, bir moğol askeriyle boğuşurken, cihad ederken şehid oluyor.

Tabiî, Mevlânâ onu çok güzel dile getiriyor: "Biz o kimselerdeniz ki, o muhteşemlerdeniz ki, bir elimizde kadeh tutuyoruz. --Tabi bunlar teşbihlerdir.-- Biz öyle zayıf keçilerin boynundan tutan insanlardan değiliz." Ve ilâve ediyor: "Bir elde, imanın o tertemiz şarabını çekeriz; bir elde de biz kâfirin perçemini tutarız."

--Ne demek perçem?..

Moğol askeriyle boğuşurken, Necmeddin-i Kübrâ'nın elinde o Moğol askerinin saçları kalıyor. Şehid oluyor, ölüyor; ama Moğol askeri kurtulamıyor o elden. Geliyorlar, uğraşıyorlar o şehidin elini açamıyorlar. Nihayet Moğol askerinin saçlarını kesiyorlar, öyle kurtuluyor. Mevlana: "İşte, biz buyuz. Bir taraftan lâ ilâhe illallah zikrini çekeriz; ama, bir taraftan da kâfirin boynunu vururuz." diyor. İşte budur.

Tasavvuf olmayan bazı şeyler tasavvufa girmiş. Şöyle bir tabir vardır: "Tasavvuf, müslümanların cihad kılıcını omuzlarından indirip kınına sokmuş..." Bu böyle midir, değil midir?.. Şundandır bakın. Bir iki misal vereceğim. Her yerde görürsünüz: "Yaradılanı severiz Yaradan'dan ötürü..."

Bir iki sene önce Erzurum'a bir zat gelmişti; adını söylersem hepiniz tanırsınız. Hoca dedi ki: "Ben buradan ayrılır ayrılmaz Marmaris'e gidip Kenan Paşa'yı ziyaret edeceğim." "İyi misin?İyi doktor arkadaşlarım var, rahatsızsan?.." diye sordum. "Memlekette müslüman mı kalmadı?" dedim. Bunun üzerine, "Severiz yaradılanı Yaradan'dan ötürü..." dedi. "Yâni, Yaradanın düşmanını mı seviyorsun?" dedim. "Severiz..." demez mi?

Efendim bu zihniyet yanlış! Bu yanlış şeyler, bizim doğru olan tasavvufumuza sokulmuş ve insanımız köleleştirilmiş. Onun için ben piyasada çok rastlıyorum: Gündüz lâik, gece mürid... Sanki günah çıkartma müessesesi yaptılar. Böyle tasavvuf olmaz!

Ondan sonra diyorlar ki: "Vurana elsiz gerek, dövene dilsiz gerek, koyundan yavaş gerek." Burada hocamız var; hocam bunun İslâm'la alâkası var mı?.. Vurana ne gerek?.. Kısas gerek!..

Haa, bir de müslümanla gayr-i müslimi biz karıştırmışız. Bir müslüman bize bir şey yaptıysa; tamam, biz onu hoş görürüz. Yunus böyle söylüyor. Ama şimdi laikler bize vuruyor; biz diyoruz ki: "Hoş karşılayalım!.."

Bir gün bir laik bana dedi ki:

"--Ya Hoca ne karşı çıkıyorsun? Bak Yunus ne diyor: Sövene dilsiz gerek, vurana elsiz gerek..."

"--Bak arkadaş! Yetmiş senedir siz bize sövdünüz, dövdünüz. Biraz da biz dövelim!" dedim.

"--Yok yok hoca," dedi. "O sizin içindir, hep biz döveceğiz hep siz susacaksınız!"

İşte yanlış tasavvuf budur.

Bu tasavvufun müsbet olanı yok mudur?.. Sultan Abdülhamid zamanında --Allah rahmet eylesin-- bu emperyalistlere karşı tarikatlar devreye sokuldu. Bizim bildiğimiz Şeyh Şamil hareketi bir tarikat hareketidir. Kuzey Afrika'da, başka yerlerde şu anda ayrıntılarına giremiyeceğim bir çok tarikat hareketleri vardır. Onlar gece zikreder, gündüz cihad ederlerdi.

Şimdi tabiî, kendi memleketimizden de bir misal vereyim. Allah rahmet eylesin, Şeyh Abdullah vardı; benim hocamın hocası... Rus ordusu iki yönden Anadolu'ya gelecekti. Birincisi Van'dan Pervari, Siirt üzerinden; diğer taraftan Bitlis, Diyarbakır üzerinden... Pervari'nin Bidar diye bir köyü var... Rusların geldiğini anlayınca müridlerini alır ve bir dağı tutar. Bu Şeyh Abdullah ve arkadaşları öyle bir cihad sergiler ki, Rus ordusu oradan geçemez.

Haa, gerekince işte bu!..

Size modern zamanlara ait bir hatıramı anlatıp bitiriyorum. Fransa'da benim oda arkadaşım bir Fransız vardı. Adı Kristiyan'dı. Jeoloji doktorası yapıyordu. Manavgat üzerinde çalıştı. Bana dedi ki: "İhsan, ben maalesef Cezayir savaşına katıldım." Biliyorsunuz Cezayir'li kardeşlerimiz Fransızlara karşı cihad ilan edip onları dışarı atmak istediler. Maalesef o zamanki bizim hükümetimiz Cezayir'i değil, Fransa'yı destekledi; Menderes zamanındaÉ Onu da öyle kapatıyorum, geçiyorum. O ayrı bir konferans konusu...

Arkadaşım devam etti: "Ben maalesef o savaşa katıldım. O savaş Kostantin'de, rahmetli Mâlik Bin Nebi'nin memleketinde, başladı. Orada mücahidleri kovalıyoruz." dedi. Bu arada bana sordu:

"--Mücahid nedir biliyor musun?"

"--Yok, bilmiyorum!" dedim. "Nedir?" dedim.

O dedi ki:

"--Müslümanlardan Allah için savaşanlara mücâhid derler." Cezayir'li kardeşlerimiz mücâhid kelimesini Fransız lügatlarına soktular. "Mücahidleri kovalıyoruz. Emrettim askerlerime dedim ki; ateş etmeyin gelişigüzel, birbirinizi vurursunuz. Hepsini bir camiye dolduralım, temizleyelim. Ondan sonra camiye doldurduk," dedi. (Ben 1970'te gittim; orayı ziyaret ettim.) "O cami doldu" diyor. "Ben askerleri duvarın dibine dizdim ve dedim ki, 'Ön saftan başlayacaksınız, kaçamak olmasın! Ben ateş deyince ateşleyeceksiniz.' O arada birisi kalktı. 18-19 yaşlarında sarı sakallı bir genç: 'Yâ Latîf!..' dedi."

Arkadaşlar! Bana bir kafir anlatıyorÉ Öyle bir kafir ki, kendi dininden de çıkmış, ateist... Lâikliği de bırakmış. O kelimeyi unutmamış, diyor ki: "'Yâ Latif!..' dedi. Onun ardından camidekilerin hepsi 'Yâ Latif!..' demeye başladı. Ya Latif!.. Ya Latif!.. Ya Latif!.. Cami gidip gelmeye başladı. Ben de, askerlerim de nasıl dışarıya kaçmışız; ben onu hâlâ anlayamadım!.." dedi.

Ben tabiî ona, "Gel müslüman ol, anlarsın!" dedim. Ama hidâyet Allah'tandır.

Şimdi kardeşlerim şunu diyorum: Allah bize diyor ki "Ben, sizi korurum!" Ancak o Cezayir'li kardeşlerimiz ne yaptı? Tüfeklerini kullandılar, kurşunları bitti, taşları bitti, sopaları bitti, ve Allah'ın evine sığınıp dediler ki: "Yâ Rabbi! Senin Latîf sıfatına sığınıyoruz. Bizim yapacağımız bu kadar, bitti." Ve Allah onları korur tabii... İşte tasavvufta cihad da budur: Zikir ve eylem yanyana...

Eylemi ön plana çıkarmayan bir tasavvuf, sahte bir tasavvuftur ve böyle bir tasavvuf yoktur. Bizim anlattığımız tasavvuf, Resulullah'ın cihadıdır, Fatih'in cihadıdır. Ve bugün dünyanın şurasında, burasında mücâdele veren müslümanın İslamî hareketidir.
 
Tasavvuf çok sevimli bir konudur. Çok saygıdeğer bir konudur, çok önemli bir konudur. Hem tarihi yönden önemlidir; hem insan olmak dolayısıyla, gönlümüz olduğu için, iç alemimiz olduğu için önemlidir. Dünya var oldukça, insanoğluyla beraber tasavvuf var olmuştur; mistisizm diyoruz buna...

Tabii, İslâm'ın tasavvufu da İslâm'cadır, başka tasavvuflara benzemez. Hint tasavvufuna, Yunan tasavvufuna, Yahudi tasavvufuna, İran tasavvufuna, İslâm'dan önceki kültürlerin tasavvufuna benzemez. Çok büyük farklar var...

Çünkü, İslâm tasavvufunun kaynağını Kur'an-ı Kerim ve Peygamber SAS Efendimiz'in hayatı, sîreti, sünneti teşkil etmiştir. O damgayı vurmuştur. Nasıl başka dinlerde İslâm'ın hakikatleri yoksa, kaybolmuşsa; İslâm kaybolan hakîkatleri dile getiriyorsa, tevhid akîdesinin bayrağını dikmişse fikir kalesinin burcuna; İslâm tasavvufu da tabii, öteki mistisizm cereyanlarından, mistik felsefelerden çok farklıdır. Kökü, Kur'an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye'dir.

Tabii, --boya yapan, resim yapan kardeşlerimiz bilirler-- beyazı hangi rengin yanına getirirseniz, karıştırırsanız, o rengin açığı olur. Kırmızıyla karıştırırsanız, pembe olur. Beyazı çok olursa, çok açık pembe olur. Kırmızısı çok olursa, koyuya doğru gider. Yeşile karıştırırsınız, maviye karıştırırsınız, çeşitli başka renklere karıştırırsınız. Beyaz beyazlıktan çıkar ama, yine açık bir renktir, güzel bir renktir.

Ben buna benzetiyorum. İslâm tasavvufu, koca İslâm alemine yayıldığı için, Atlas Okyanusu'ndan Hint Okyanusu'na, Sibirya Bozkırlarından Afrika'nın güneyine kadar, dünyanın çok büyük bir yerine yayılmış olduğu için, gittiği yerlerdeki boyalar, biraz onun beyazına renk katmıştır. O halde bölge bölge tasavvuflarda fark vardır. Meselâ; Hindistan'daki tasavvufla, Afrika'daki, İspanya'daki tasavvuf aynı değildir. Anadolu'daki tasavvuf ile Yemen'deki tasavvuf aynı değildir. Horasan'daki tasavvufla Mısır'daki tasavvuf arasında nüans farkları vardır. Zevk ve görünüm farkları vardır.


Bu genişlik içinde, yayıldığı yerlerden renk aldığı için, aldığı renkler, alıntılar fazla ise, biraz da çizginin dışına kaçmış taraflar da olabilir. O zaman, İslâmî ölçüler içinde tasvib edilemeyecek bir takım görünümler; İslâm'da, Kur'an'da, Peygamber Efendimiz'in sünnetinde olmayan bir takım görünümler olabiliyor.

--Nerden oluyor?..

--Mahalli kültürlerden giren unsurlardan... Müslüman olan unsurların, eski kültürlerini unutamamalarından ve o kültür unsurlarını yeni İslâmî hayatlarında az çok yaşamalarından kaynaklanıyor.


Yakın misalini söyleyeyim: Tasavvufî bir konu için davet edildiğim için, iki ay önce Sudan'a gitmiştim. Koca salonda bize Türk heyeti diye büyük pâye verdiler. Ayrı masa verdiler, imkânlar verdiler... Salona baktığım zaman, ordaki tasavvuf ehli insanlar arasında o kadar çeşitli insanlar gördüm ki, bir tanesi çok dikkatimi çekti. Bir başlığı var başında; miğfer gibi ama, madenî değil... İki ucundan dal gibi, aşağı yukarı bir metre uzunluğunda bir şeyler çıkmış; o da dallanmış geyik boynuzu gibi...

Tabii, ben çok garipsedim. Avrupalıların filimlerinde hani Avrupalı kâşifler Afrika'ya gittiği zaman, yerlilerin kendilerine hücumu sahnelerinde göreceğimiz başlık gibi bir şey... Merak ettim, bizim arkadaşa "Git anla bakalım, bu kimmiş?" dedim. Kàdirî Tarikatı mensubu imiş. Abdulkadir-i Geylânî Efendimiz'in tarikatının mensupları...

--E, bu kıyafet nedir?..

--İşte mahalli bir kıyafet...

Buradaki Kadirîler'de öyle bir başlık göremezsiniz. Bunlar biraz farklı şeyler, bölgesel farklar oluyor. Ama ana çizgiyi göz önünden geriye bırakmamak lâzım!.. Her müessesede böyle şeyler olmuştur. Her müessesenin fertlerinde nüans farkları olmuştur. Meselâ; öğretmenlik mesleği, doktorluk mesleği...

Doktorluk mesleği nasıl bir meslektir?.. Asil bir meslektir. İnsanoğlunun sıhhatine hizmet ediyor. Hattâ Hipokrat yemini ediyorlar ki; "Hastamın renk, dil, ırk, mezheb, inanç farkına bakmadan tedâvi yapacağım!" diye doktor yemin ediyor, taassuba düşmeyeceğini söylüyor. Ama buna rağmen, doktorların birkaç tanesi kürtaj yapabilir, yakalanabilir, ceza yiyebilir... Birkaç tanesi mesleğini kötüye kullanabilir. Bunlar o mesleği boyamaz.

Öğretmenlik asil bir meslektir. Birkaç tanesi talebesinden rüşvet almış, notu değiştirmiş diye gazetede duyarsak, bu öğretmenlik mesleğine gölge düşürmez.


Onun için tasavvuf, genel ölçüleri itibariyle Kur'an-ı Kerim'e ve Peygamber Efendimiz'in sünnetine dayanan bir yol... Dinin özü, dinin yaşanan şekli... Söz şekli, edebiyatı, kitaplara yazılan yazısı değil de, hayattaki uygulanışı...

Diyorlar ki: "Fıkıh ilmi, insanın lehine ve aleyhine olan, yapması gereken ve yapmaması gereken şeylerin bilgisidir." İslâm hukukudur yâni... Hayatın herhagi bir faaliyetinin İslâm'a uygun olup olmadığını; sevap veya günah, mekruh veya mübah olduğunu anlatan ilimdir. Buna fıkh-ı zâhir diyorlar. "Nasıl abdest alacağız, nasıl namaz kılacağız?.. Nasıl zekât vereceğiz?.." Fıkh-ı zâhir bunları anlatıyor.

Tasavvufa da fıkh-ı bâtın diyorlar. Yâni, insanın iç aleminin Allah'ın rızasına uygun olması için, sevap olması için, güzel olması için, riayet edilmesi gereken kaideler, esaslar nelerdir; bunu anlatan ilim...


Bir kısmı, "Takvâ yoludur." demişler. Biliyorsunuz, bazı insanları hayret ve takdirle karşılarsınız. Birisi ondan bahsederken derler ki, "Haa, o takvâ ehli bir insandır. Haram yemez, harama bakmaz... Sözünde durur, kale gibi sağlamdır, çok dürüsttür, takvâ ehlidir. İşte tasavvufa, takvâ yolu diyorlar.

Başka bir isim: "Tasavvuf ihsân yoludur." Yâni, Allah'ı görüyormuşça, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek o şuur içinde çok müeddeb ve çok mükemmel bir kul olarak yaşama yolu... İhsan...


(El'ihsânü en ta'büdallahe keenneke terâhu fein lem tekün terâhu fe innehû yerâke) hadis-i şerifini bilir erbabı... Kulluğun en yüksek derecesi, Allah'ın kendisini gördüğünü bilerek, insanın her hareketine çeki-düzen vermesi, güzel yapması... İşte tasavvuf, bu yoldur diyorlar.

Kur'an-ı Kerim'den gelme bir başka tabir daha var, onu da hatırlayacaksınız: "İlm-i ledün" deniliyor. Tasavvuf ilm-i ledündür. Mûsâ AS ile Hızır AS'ın, Kehf Sûresi'nde anlatılan kıssasında, Hızır AS'dan bahsedilirken deniliyor ki:

(Ve allemnâhu min ledünnâ ilmâ) "Biz o şahsa --Hızır AS'a-- kendi indimizden, katımızdan, dergâhımızdan ilimler öğretmiştik." Yâni Mûsâ AS'ın bilmediği birtakım bilgilerle mücehhez Hızır AS...

Musâ AS da, diyor ki:

(Hel ettebiuke alâ en tüallimeni mimmâ ullimte rüşdâ) "Ben sana tabi olsam ey Hızır, sen bana Allah'ın sana öğrettiği bilgileri bu esnada öğretir misin?.. Taleben olayım, yanında bulunayım, çömezin, danişmendin olayım; bana öğretir misin?" diyor, bir müddet yanında geziyor ya!.. İşte bu bilgiye ilm-i ledün bilgisi deniyor. Görüyorsunuz, hepsi Kur'an-ı Kerim'de olan kavramlar, sözler ve fikirler...


Niçin bu konuda döne döne aynı şeyi söylüyorum? Çünkü bazıları diyor ki: "Tasavvuf başka bir dindir." Bunu diyen yazarlar var, Türkiye'de yaşayan... Tasavvuf İslâm değilmiş... Neymiş?.. Başka bir dinmiş... İslâm'dan gayri bir şeyi hiç kimse istemez, biz de istemeyiz. Biz kendimizi öyle görmüyoruz ama, o diyor ki: "Tasavvuf ayrı bir din..." Yâni reddediyor, İslâm dışı demek istiyor. Ben onun için bu konu üzerinde duruyorum.

Bakıyorsunuz Suudî Arabistan'da, tasavvuf erbabına karşı bir karşı tavır var... Devletin resmî ideolojisi tasavvufa karşı... Vehhâbî cereyanı tasavvufun karşısında... Üniversitelerinde tasavvufun aleyhinde tedrisat yapılıyor. Düşmanları var, hasımları var...

Onun için diyoruz ki, tasavvuf Kur'an'dandır, Peygamber Efendimiz'in sünnetindendir. Bunu kısaca da olsa bastırarak açıklamam lâzım. Çünkü, bu benim hem vicdan borcum, hem de ilim adamı olarak söylemem gereken bir nokta... Bir yanılmayı, yanlışlığı düzeltmem gerekiyor.
 
Tasavvuf ve Kelâm
Kelâm ilmi, mevzû olarak öncelikle Allâh Teâlâ'nın zât ve sıfatlarından, vahdâniyetinden bahseder. Akâide taalluk ettiği için İslâmî ilimlerin en önemlisi (eşref-i ulûm) olarak kabul edilir. Kelâm ilminin bir gâyesi, hakkı ispat ve bâtılı reddetmektir. Bu vesîleyle İslâm'a yöneltilen tenkit ve itirazları cevaplandırmak ve İslâm'ın hak din olduğuna insanları iknâ etmek de onun gâyelerinden biridir.
Tasavvufun hedefi ise, kemâl sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan münezzeh ve müteâl olan Allâh'ı kalben de tanıyabilmek, yâni mârifetullâhtır.
Kelâm ilmi, akâid ile ilgili müşkilleri, kitap ve sünneti esas alarak akıl aracılığıyla çözmeye çalışır. Bu bakımdan kelâm âlimleri her ne kadar filozoflara benzerlerse de, aklı "nass"tan bağımsız düşünmediklerinden, onu meşrûiyyet çerçevesi içinde kullanırlar. Ancak sebepler âleminde eserden müessire doğru bir idrâk çizgisinde ilerleyen akıl, kişiyi gerçeğe ulaştırmada tek başına yeterli değildir. Kalbî görüş ve duyuşlara da zarûret derecesinde ihtiyaç hissedilir.
İşte tasavvuf, aklın kâfî gelmediği meselelerde, kalbi devreye sokarak teslîmiyetle yola devâm eder. Bu tür meseleleri, Kur'ân ve sünnete mutâbık keşf ve ilhâm gibi kalbdeki tecellîlerle vuzûha kavuşturur. Bu sûretle ferdi, nihâî bir tatmine ulaştırır.
Kalbî faâliyete olan ihtiyaç, kelâm âlimlerince de kabul edilen bir keyfiyettir. Bu bakımdan yukarıda da ifâde ettiğimiz gibi kelâm âlimlerini ekseriyetle aklı esas alan filozoflar gibi telakkî etmek doğru değildir. Esâsen onlar arasında tasavvufî görüşleri fiilen veya fikren tecvîz edip icrâ eyleyen pek çok kimsenin mevcûdiyeti de tarihî bir gerçektir.
Diğer taraftan akıl ve muhâkeme denilen zihnî faâliyet, maddî âlemden alınmış olan intibâları kullanır. Benzerlikler veya zıtlıklar sâyesinde gerçeğe ulaşmaya çalışır. Hâlbuki böyle intibâlara sâhib olunamayan metafizik varlıklara ve onların hakîkatine akılla varmak mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki akıl, insanın hakîkate ulaşma meylini belli bir ölçüde tatmîn edebilir. Bu tatminkârlığın kemâli için aklın tükendiği noktalardan öteye bir tahassüs merkezi olan kalbdeki ilhâm ve sünûhat (içe doğma) ile ulaşılabilir. İşte tasavvuf, insana aklın tükendiği noktalarda duraksamayıp daha ilerilere vâsıl olma imkânını kazandırır. Bunu, zikrullâh sâyesinde kalbi ilhâma müsâit bir zemin hâline getirmekle sağlar. Bu sebepledir ki tasavvuf, kelâm ilminin -başta Cenâb-ı Hakk'ın zât ve sıfatları olmak üzere- mevzû edindiği bütün sahalarda aklın kullanılmasındaki kifâyetsizliği izâle ederek, bu ilmî faâliyeti insanı tatmîn edecek bir olgunluğa ulaştırır.



Tasavvuf, kelâm ilminin umûma yönelik ortaya koyduğu hakîkatleri, -her ferdin istîdâdı farklı olduğundan- en istîdadlı birinin bile tatmîn olacağı seviyeye getirir. Ferdin inancını sağlamlaştırarak Allâh'ın varlığı ve birliği hususunda onu yakînî bir bilgiye kavuşturur.
Bu gerçeği kelâmcı bir müfessir olarak şöhret bulmuş olan Fahreddin Râzî şöyle dile getirir:
"Kelâmcıların metodları hakîkate ermek için her ne kadar kifâyetsiz ise de, tasavvufa geçmek için aşılması gereken son derece mühim bir ilk adımdır. Kâmil derece, insanın zâhire dayanan şeriat ilimlerinden, hâdiselerin hakîkatlerini bilmeye dayanan bâtınî ilimlere geçmesiyle elde edilir."

Muhammed Sâlih ez-Zerkân, Fahruddîn er-Râzî ve Ârâuhu'l-Kelâmiyye ve'l-Felsefiyye, s. 76. (Muhammed Âbid el-Câbirî, Arab-İslâm Kültürü'nün Akıl Yapısı, s. 626'dan naklen.) 1
 
Tasavvuf ve Tefsir
Tefsir ilmi, beşeriyete hidâyet rehberi olarak takdim edilen Kur'ân-ı Kerîm'in engin mânâlarını ortaya çıkarıp îzah etmeyi mevzû edinen bir ilimdir. Bu yönüyle tefsir, insanın iç âlemini temizleyip kemâle erdirmeyi hedefleyen tasavvufa, istediği ilaç ve reçeteleri sunan bir eczane vazîfesi görür. Çünkü tasavvuf ilmi, ele aldığı mevzûları işlerken ve kendine has usulleri belirlerken temel kaynak olarak Kur'ân-ı Kerîm'i esas almıştır.
Kur'ân-ı Kerîm, hayatın her alanında Allâh'a karşı mes'ûliyet duygusu içinde davranmayı, ibâdetleri huşû ile yapmayı, Allâh'ı çok çok zikredip devamlı ilâhî murâkabe altında bulunmayı emrederek kulun rızâ-yı ilâhîye vâsıl olmasını ister. Bütün bu hususlar ehl-i tasavvufun üzerinde hassâsiyetle durduğu önemli konulardır.
Allâh'a kalben vâsıl olmayı temel gâye edinen tasavvuf ehli, O'na ulaştıracak yegâne yol olarak Kur'ân-ı Kerîm'i görmüşler ve onu hayatlarının mihveri yapmışlardır. Üzerinde derin derin tedebbür ve tefekkür edilmesi emredilen Kur'ân âyetlerini, seher vakitlerinin virdleri hâline getirmişlerdir. Onun ince mânâlarını kavrayabilmek için, kalblerini sâfiyete erdirmelerinin zarûretine inanmışlardır.
Rasûl-i Ekrem Efendimiz'in ahlâkı Kur'ân-ı Kerîm'den ibâret olduğu için, ahlâken tekâmül etmeyi hedefleyen ehlullâh, bütün amel ve davranışlarını ilâhî kelâmın muhtevâsına göre tanzîm etmeye gayret göstermişler, canlı bir Kur'ân olmanın cehd ve çabası içinde bulunmuşlardır.



Tasavvuf ehlinin başlıca feyiz ve ilham kaynağı Kur'ân-ı Kerîm olması sebebiyle mutasavvıflar, tefsir ilmine de büyük hizmette bulunmuşlardır. Âyetlerin işârî mânâlarını da ortaya çıkararak bu ilmin zenginleştirilmesine yardımcı olmuşlardır. Denilebilir ki bu bakış açısıyla tasavvuf büyükleri, Kur'ân'ın tefsîrinde onun kelimelerindeki engin deryâya dalarak nice hikmetler elde etmeye gayret etmişler ve bunun ehemmiyeti üzerinde durmuşlardır. Bu meyanda ilâhî kelâmın muhtevâsını beşer kelimelerindeki darlığa hapsetmek doğru değildir. Ancak bu faaliyetin de sistemsiz ve kâidesiz olduğu zannedilmemelidir. İşârî mânâ verirken şu üç hususa riâyet edilmiştir:
1. İşârî mânânın zâhirî mânâ ile tezat teşkil etmemesi,
2. Verilen mânânın Kitap ve Sünnetin muhtevası içinde olması,
3. İşârî mânâ için lafızların, siyâk ve sibâkının uygun olması.
Kur'ân-ı Kerîm'i işârî tarzda tefsîr eden eserlere misâl olmak üzere Ebû Abdurrahman Sülemî'nin Hakâiku't-Tefsîr'i, Kuşeyrî'nin Letâifu'l-İşârât'ı ve Bursalı İsmâil Hakkı'nın Rûhu'l-Beyân adlı tefsirleri gösterilebilir. Bunların yanında Mevlânâ ve İbn-i Arabî gibi mutasavvıfların eserleri de pek çok âyet-i kerîmenin işârî tefsirleriyle zenginleşmiştir.
Şu bir hakîkattir ki, Cenâb-ı Hakk'ın "kelâm" sıfatının tecellîsi olan Kur'ân-ı Kerîm'e hangi cihetten mânâ verilirse verilsin, onun ifâde ettiği mânâların tümüyle kelâma intikâli mümkün değildir. Allâhu Teâlâ'nın zât ve sıfatlarını hakkıyla kavramak muhâl olduğu gibi, Kur'ân-ı Kerîm'i de bütün mâhiyetiyle kavramak öylece muhâldir. Ondan anladıklarımız, ancak deryâdan bir katre mesâbesindedir. Şu âyet-i kerîme bu gerçeği ne güzel dile getirir:
"Şâyet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz daha katılarak (mürekkep olsa) Allâh'ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allâh mutlak gâlib ve hikmet sahibidir." (Lokman, 27)
Cenâb-ı Hak, kendi kelimelerinin muhtevâsını, bir bakıma beşerî kelimelerin muhtevâsının üzerine çıkarmakta ve onların sonsuzluğunu ifâde ederek âdetâ daha derin nasipler ve hisseler alınmasını murâd etmektedir. Nitekim Kur'ân-ı Kerîm'in bu husûsiyetini, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz:
"…Kur'ân'ın her an ortaya çıkan bediî (daha önce keşfedilmemiş) mânâları tükenmez…" (Tirmizî, Fezâilü'l-Kur'ân, 14) sözleri ile ifâde etmiştir.
Hazret-i Mevlânâ da bu hususta:
"Kur'ân-ı Kerîm'in zâhirini bir okka mürekkeple yazmak mümkündür. İhtivâ ettiği bütün sırları ifâde etmeye ise sâhilsiz deryâlar mürekkep, yeryüzündeki bütün ağaçlar da kalem olsa yine de kifâyet etmez." der.
Yukarıda geçen âyet ve hadisteki ifâdeler, Kur'ân-ı Kerîm'in kâinattaki bütün hakîkatlerin kâmil bir manzûmesi olduğunu ve bütün gerçeklerin onda birer nüve hâlinde bulunduğunu gösterir. Zîrâ bu tür bilgi ve gerçeklerin Kur'ân-ı Kerîm'deki mevcûdiyeti, sarâhat cihetiyle olsaydı, onun sonsuz bir hacme ulaşması gerekirdi. Bu bakımdan bazı gerçekler sarâhaten, fakat pek çoğu da delâlet cihetiyle yer alır. Bu nevî sırrî gerçekleri bulup ortaya çıkarmak, ancak ilimde rusûh sahibi olmakla yâni incelikleri kavramaya istîdâdlı bir akl-ı selîm ve kalb gözüyle mümkündür.
Bu gâyeye dayalı olarak tefsir usûlüne dâir kitaplarda müfessirlerin bilmesi gereken ilimler sayılırken, Allâhu Teâlâ'nın müstesnâ kullarına bahşettiği "vehbî ilim" de yer almaktadır. Bu ilim ise, ancak Allâhu Teâlâ'ya karşı takvâ, mahlûkâta karşı tevâzu, dünyaya karşı zühd ve nefse karşı amansız bir mücadele ile elde edilebilir. Nitekim, "Bildiğiyle amel edenlere, Allâh bilmediklerini de öğretir." (Ebû Nuaym, Hilye, X, 15) hadis-i şerifi bu gerçeğe işaret eder.
Demek ki Allâh'ın âyetlerini anlamaya mânî kibir, ucub, hased, dünya sevgisi gibi kalbî hastalıklar, tasavvufî terbiye ve tasfiye ile tedâvî edilmediği müddetçe, Kur'ân'ın esrârından hisse alabilmek mümkün değildir. Nitekim:
"Dünyada haksız yere kibirlenip büyüklük taslayanları, âyetlerimi gereği gibi anlamaktan uzaklaştırırım." (el-A'raf, 146) âyet-i kerîmesi bunu açıkça ifâde eder.
Demek oluyor ki mânevî terbiye ve tasfiye ile kalb âleminde terakkî kaydedilmediği takdirde, Kur'ân, kâinât ve insanın esrârından hisse alabilmek mümkün değildir.a
 
Tasavvuf ve Hadis-Siyer
Hadis ilmi, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in söz, fiil, takrîr, yaratılış veya güzel ahlâkıyla ilgili husûsiyetlerini inceleyen bir ilimdir.
Diğer İslâmî ilimler gibi, tasavvufun da Kur'ân-ı Kerîm'den sonra başvurduğu ikinci kaynak hadistir. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in hayatını, maddî-mânevî bütün yönleriyle ortaya koyacak bir zenginliğe sahip olan hadislerin, tasavvufun şekillenip gelişmesinde üstlendiği rolün büyüklüğünü idrâk etmek hiç de zor değildir. Zîra zühd, verâ, ihsan, tevâzû, îsâr, sabır, şükür, tevekkül gibi kalbî konulardaki hadisler, tasavvuf ehlinin anlayış ve fikirlerinin temellerini oluşturmuştur. Tasavvufu yakından ilgilendiren bu ve benzeri konularda Fahr-i Kâinât Efendimiz'in rûhânî hayâtıyla ilgili söz ve davranışları, tasavvuf ile hadis ilmini birbirlerine yaklaştırmış ve onları ayrılmaz bir bütün hâline getirmiştir.
Tasavvufun tefsir ilmiyle münâsebetinde de ifâde edildiği gibi Allâh'a takarrub ve vuslatı temel gâye edinen tasavvuf ehli, Allâh'a muhabbetin, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in izinden gitmekle gerçekleşeceğini çok iyi bildiklerinden, her konuda ona ittibâ etmeyi kendilerine şiar edinmişler ve bu noktada da sünnetin zengin hazînesinden doya doya istifâde etmişlerdir.
Fahr-i Kâinât'ın izinden gitmek, ancak onu sevmekle ve her şeyden aziz bilmekle mümkündür. Kur'ân-ı Kerîm'de Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'e itaat ve onu sevmenin lüzumu ile ilgili pek çok âyet-i kerîme mevcuttur. Bu sevgi ve ittibânın, nasıl olması gerektiğine dâir yaşanmış pek çok örneğe ise, ancak hadis ve siyer kaynaklarından istifâdeyle ulaşmak mümkündür.
İster ibâdet ve muâmelât, isterse ahlâk konularında olsun, kalbî derinlik, rikkat, nezâket ve zerâfet bakımından zirve şahsiyet, hiç şüphesiz Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz'dir. Siyer ve hadis kitaplarımız, bunu te'yîd eden sayısız örneklerle doludur.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'den bize kadar kesintisiz bir sûrette intikâl etmiş olanlar, sâdece O'nun mübârek sözleri değildir. Aynı şekilde O'nun bütün davranışları da en ince teferruatına kadar ashâb-ı kirâm tarafından nakledilmiş ve böylece bize kadar ulaşmıştır. Ulemâ, sulehâ ve meşâyıhın davranışlarında görülen mükemmellikler de, Rahmet Peygamberi'nin sîretinden öğrenilerek fiiliyâta geçirilmiş hususlardır. Esâsen Cenâb-ı Hak, Fahr-i Kâinât Efendimiz'i -beşerî davranışlar itibâriyle- insanlığa mükemmel bir örnek olarak takdîm etmiş bulunduğundan O'nu -imkân nisbetinde- taklîd etmek, her mümine yüklenmiş bir borç ve vazîfedir. Şüphesiz bu vazîfeyi hakkıyla îfâ edenler, onu lâyıkıyla anlayıp hayâtına intikâl ettiren seçkin kimselerdir. Tasavvufî edebin gerçekleşmesinde birer miyâr olan bu davranışların en olgun muhtevâsı, ehlullâh telkînlerinin eseri olarak vücûd bulur. Bu da meşreb-i sûfiyyenin, sünnet ve hadîsin özüne mutlak ve mükemmel bir mutâbakat hâlinde olduğunun ifâdesidir.
Bundan dolayı tasavvuf ehlinin faziletli hayatındaki güzellikler, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in sîretinden birer in'ikâs olup, yazılı hadis metinlerini tamamlayıcı bir unsur teşkîl eder. Tasavvuf ehlinin hâl ve davranışları, hadis-i şeriflerin fiilen şerhi mâhiyetindedir. Diğer bir ifâdeyle hadislerin, kuvveden fiile (nazariyeden ameliyeye) intikâl sûretiyle daha sonraki değişik zamân ve mekânlarda devâm ettirilmesidir.
Tasavvufun bir ilim olarak ortaya çıkışından önce, gerek muhaddisler gerekse mutasavvıflar tarafından kaleme alınan "Kitâbü'z-Zühd"ler, hadis ilmiyle tasavvuf arasında bir köprü vazifesi görmüşlerdir.
Diğer taraftan tasavvuf ehli, hadîs-i şeriflere işârî mânâlar verip îzâh etmekle, hadis ilmini zenginleştirmişlerdir. Hattâ bazı sûfîler, -hadisçiler tarafından benimsenmese de- Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-'in rûhâniyetinden keşf yoluyla da hadis alınabileceğini kabul etmişlerdir.
Târihte -Hakîm Tirmizî ve Kelâbâzî gibi- sûfî olarak meşhûr olduğu hâlde hadîse dâir eser veren tasavvuf büyükleri vardır. Aynı şekilde muhaddis olarak şöhret bulduğu hâlde hadis ilminin kriterlerinin yanısıra sûfîlerin metodlarını da benimseyen hadis âlimleri var olagelmiştir.
Meselâ hadis ilminde en büyük otorite kabul edilen ve Kur'ân-ı Kerîm'den sonra en mûteber kaynak olan hadîs kitabının sâhibi İmam Buhârî -rahmetullâhi aleyh-, rivâyet ettiği her hadis-i şerif için iki rekat istihâre namazı kılmış ve istihâre netîcesinde, hadîsin sahih olduğuna kalben de kânî olduktan sonra onu eserine kaydetmiştir.1 Yine büyük muhaddis Ahmed bin Hanbel'in de üç hadîs-i şerîfi bizzat Rasûlullâh Efendimiz'den rüyâsında aldığırivâyet edilmektedir. 2
 
Tasavvuf ve Fıkıh
Lugatte fıkıh, bilmek, anlamak, incelikleri kavramak mânâsınadır. İslâm'ın ilk zamanlarında dînî ve dünyevî bütün hususlarda bilinmesi lâzım gelen her şey fıkıh adı altında öğreniliyor, bu ilimle uğraşanlara da fakih, yâni âlim deniliyordu. Bu mânâda fakih kelimesi, varlığın ve hâdiselerin hikmetine vâkıf, insanın dînî konularda leh ve aleyhindeki hususları ayırdetmeye muktedir bir kimseyi ifâde ediyordu. Nitekim İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe Hazretleri fıkhı:
"Kişinin dînî bakımdan lehinde ve aleyhinde olanları bilmesidir." diye târif eder.
İnsanın saâdet ve felâketinde birinci derecede müessir olan, "Rabbini doğru olarak bilmek" bu ilmin en önemli kısmını teşkil ediyordu. Bu sebepledir ki İmâm-ı Âzam Hazretleri'nin îtikâdî meseleler hakkında ortaya koyduğu ve talebeleri tarafından zabtolunarak zamânımıza kadar intikâl etmiş metne, "en büyük fıkıh" mânâsında "Fıkh-ı Ekber" denilmiştir. Başlangıçta durum böyle olduğu hâlde daha sonraları bu husustaki ilmî faâliyetin genişlemesiyle fakihler, îtikâdî ve ahlâkî hükümleri fıkhın dışında bırakarak onu sırf amelî ve kazâî hükümlere hasretmişlerdir. Bugün de fıkıhtan anlaşılan mânâ budur.
Tasavvuf da insanın lehinde ve aleyhinde olanları hem zâhir ve hem de bâtın cephesiyle bilip gereğini yapmasıdır. Fıkıh; abdest, tahâret, namaz ve oruç gibi amelî meselelerin zâhirî sıhhat şartlarını bildirir. Tasavvuf ise kalbi temizleyip kulu huzûr, mârifet ve kalbî duyuşlara hazırlar. Bu, o ibâdetin kemâli için en müsâit zeminin hazırlanması demektir. Bu itibarla tasavvufa, fıkıh ilminin rûhânî zemîni ve özü mânâsında "fıkh-ı bâtın" veya "fıkh-ı vicdânî" de denilmiştir.



Hiç şüphesiz fıkıh ilminin gâyesi, amelin mükemmel, yâni Allâh katında en makbûl olacak bir tarzda îfâsını temin etmektir. Böyle bir mükemmellik ise, ancak, tasavvufî düşüncelerin sağladığı rûhî olgunlukla gerçekleşebileceğinden, bu iki ilmi birbirinin -âdetâ- tamamlayıcısı saymak îcâb eder. Zîrâ tasavvufun asıl hedeflerinden biri de, insanı dînin metafizik, yâni rûhânî hakîkatlerinde zirveye çıkarmak kadar, onun bütün amel ve davranışlarını da mükemmeliyete ulaştırmaktır. Amellerin zâhirî şartlarını târif ve tedvîn eden fıkıhtaki asıl gâye, ancak tasavvufî olgunlukla gerçekleşebilir. Meselâ namazın, temizlik ve tâdil-i erkân gibi zâhirî şartlarının nasıl yerine getirileceği fıkıh ilminde gösterilir. Hattâ niyet gibi derûnî bir şartın lüzûmu da anlatılır. Zâhirî şartlarına riâyet edilmiş olan ibâdetin kabul olması için, kalbin riyâ ve hased gibi hastalıklardan sâlim olması elzem olduğu hâlde fıkıh, bu mânevî sahâyı tanzîm etme işiyle meşgul olmamıştır. Bu alanı da tasavvuf tanzîm ederek, ibâdetin zâhiri kadar bâtınî şartlarını da gerçekleştirmeye çalışır. Çünkü fıkıh ilmi, umûm için olan şeriatın bir şûbesi olmak itibâriyle sırf zâhirle meşgûl olur. İnsanların şeriat planında mükellefiyeti de zâhirden ibârettir. Lâkin ibâdetleri kabul veya reddetmek hakkı yalnız kendisine âit olan Cenâb-ı Allâh, zâhir kadar bâtına da mutlak bir sûrette vâkıftır ve bâtınî temizlik de O'nun kulda görmeyi murâd ettiği temel husûsiyetlerden biridir.
Fakihler namaz, oruç ve hac gibi ibâdetlerle nikâh, talâk, ticâret ve kısas gibi muâmelâtı inceleyip hükümlerini tedvin ederken; mutasavvıflar bunların zühd, takvâ ve ihlâs gibi mânevî müessirlerle birlikte îfâsına ehemmiyet vermişlerdir. Aynı şekilde Kur'ân-ı Kerîm de ibâdetlerin mânevî tarafına daha çok ağırlık verir, kulu zühd ve takvâya istikâmetlendirir.
Tabiî ki bu, tasavvuf ehlinin fıkha önem vermediği veya fıkıh ilmiyle yeterince ilgilenmediği mânâsına gelmez. Bilakis Gazâlî, İbn-i Arabî, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, İmâm-ı Rabbânî ve Hâlid-i Bağdâdî gibi pek çok mutasavvıf, zâhirî ilimlerde de salâhiyet sahibi birer büyük âlim ve fakihtirler.
Dînin zâhirî ahkâmının muhtevâsını da, tasavvufî gerçekleri de lâyıkıyla kavrayamamış bulunan bâzı kimseler, fıkıh ve meşreb-i sûfiye arasında bir aykırılık olduğu iddiâsında bulunmuş ve bundan da zaman zaman yersiz bir ihtilâf vücûda gelmiştir. Fakat, tasavvufun kâmilleri ile gerçek fakihler arasında esâsen herhangi bir anlaşmazlık söz konusu değildir. İhtilaf ve münâkaşa, kendini âlim zanneden câhillerle, kendini kâmil zanneden ham sofular arasındadır.
 
Gavs-ı Sani Hz....Son Nefeste İmanla Ölme Hakkındaki Sözleri

Biz Ümmeti Muhammedin imanını kurtarmak için elimizden geleni yapıyoruz. İnsana enlazım olan şey imandır.En mühhim olan husus imandır.Ve insanın en mühim meseleside sekeratta imanla gidebilmesidir.İnsan imanla gittikten sonra ahirette işi kolaydır.Çünkü cenabı hakkın yüz merhameti vardır.




Dünyaya bir rahmetini,ahirete doksan dokuzunu saklamış.Bu dünyadaki rahmetini tüm kullarına varmiş mümin fasık kafir hatta onu inkar edenede ,ama doksan dokuz rahmetini mümin kullarına saklamıştır.İnsan mümin olarak imanla göçerse orada işi kolaydır.Takva İmanı korur ameli salihde onu kuvvetlendirir.Sekerat zordur.Ölüm anı tülbent nasıl dikenler üzerinden alınmak istendiğinde nasıl ona gerer ona onu defome eder aynen öylede ruh vicuttan çıkarken insan ızdırap eder acı çeker sıkıntı duyar.Buda yetmiyormış gibi şeytan son nefeste ona insana musallat olur.En sevdiğinin kılığında gelir.Vefat etmiş olanlardan ,insan telkinde bulunur.Derki bak seni nasıl sevdiğimi biliyorsun .Ben senden önce gittim orada gördüm.Orda geçerli din yahudilik dinidir.Gel sen o dine geç perişan olma .Onu kandırmaya çalışır .İkna edemezse hristiyanlığı teklif eder.Eğer yinede kandıramassa elinde bir bardak su sekerattaki o acı çeken insana onu gösterir.O lisanı haliyle ondan bana su ver diye talep ettiğinde veririm ama başınla bana bir secde et diye onu imansız götüemeye çalışır.Neuzibillah içte bu sıkıntı ve şeytanın musallat olduğu esnada insan kalbinde iman hakikatleri ile ilgili bir nebze şüpheye düşse ,tereddüte düşse ,inkara düşse bu hal üzere ölürse imansız gider.Bütün hayatı boşa gider.

Bu tasavvuf,bu sadatı kiramın en büyük faydası son nefestedir.Sadatı kiram,onların ervahı Cenabı hakkın izniyle sekeratı mevtanın başına gelir.Omekanı şeytan terkeder kaçar ve insan iman üzere ölür Cenabı hakkın huzuruna varır.

'' Kim o sadatın elini tutarsa ,sekiz şartı yaparsa ilahi noterde bunlara vekalet vermiş oluyor.İlahi noterde o sadata vekaletname veriyor.Son nefeste ölürken imanla ölme vekaletnamesi ,şeytana karşı yardım vekaletnamasi,kabirde sual melekleri gelince yardım vekaletnamesi,mahşerde şefaat vekaletnemesi,sırattan geçerken yardım vekaletnamesi.O vekaletnameyle ozaat gelir şeytan kaçar,melekler neden geldin dediğnde de Allah(c.c)onun vekaleti var ,ben kabul ettim ona karışmayın der.O şakilde gerek son nefeste,gerek kabirde,gerek mahşerde,gerek sıratta o vekalet nameyle gelirler.Ümmeti muhammede yardım ederler.Şart değil ama bukadarda faydası var nedersiniz buyurmuşlar.

BUNLAR BİR SÜRÜDÜR.BU SÜRÜNÜN SAHİBİ PEYGAMBARİMİZDİR.BİZDE ACİZANE BU SÜRÜNÜN ÇOBANIYIZ.BİZDE HİÇBİRİNİN ZAYİ OLMAMASI İÇİN ELİMİZDEN GELENİ YAPIYORUZ.YORULURSAK SIRTIMIZDA TAŞIRIZ,O HASTA OLURSA İLAÇ VERİRİZ İYİLEŞTİRİRZ.İLLA ÖLECEKSE MUNDAR GİTMESİN DİYE KESERİZ.ÇOK ŞÜKÜR BU POSTA OTURDUĞUMUZDAB BERİ KURDA KAPTIRMADIK.İMANSIZ GÖNDERMEDİK.''(GAVS_I SANİ K.S.A)
 
Geri