Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
Tasavvufa ayrı bir din gözüyle bakanlar var. Bu konudaki fikriniz nedir?

Bir önceki soruda saydığımız deliller tasavvufun İslâmî bir ilim olduğunu göstermek için kâfîdir. Tasavvufun ayrı bir din olduğu görüşünü savunanlar, ya gerçek tasavvuf çevrelerinin de kabul etmediği birtakım istismarcı ve sapıkların durumuna bakıp bir genelleme yaparak yanılıyorlar, ya gerçek tasavvufu yeteri kadar bilmiyorlar, ya da hasmâne bir tavır içindedirler.



Birinci grupta bulunanlar, bugün piyasada tasavvufu bir istismar aracı olarak kullanıp bir takım maddi ve dünyevi çıkarlar sağlamak isteyenlere bakıp tasavvuf hakkında genel bir hüküm vermektedirler.



Aslında gerçek sûfîler, böylelerini tasavvuf ehli olarak görmemektedir. İkinci grupta yer alan ve müteşerri tasavvufun temel esaslarını bilmeyen kişilere, müteşerri mutasavvıfların eserlerini ve hayatlarını okuyup incelemelerini tavsiye ederiz. Bir Kuşeyrî’yi, bir Gazzâlî’yi, bir İmâm-ı Rabbânî’yi ve diğerlerini okusunlar. Üçüncü grupta bulunanları ise biraz insafa davet ederiz.


Sûfîlerin yeni bir din ihdâsı ile ortaya çıkan kimselere karşı yaptıkları mücâdele, böyle bir iddiânın doğru olmadığını göstermek için yeterli bir sebebdir. Nitekim İmam-ı Rabbânî döneminde yaşayan devrin sultanı Ekberşah, İslâm, Hristiyanlık ve Hinduizm’den karma bir din ihdas etmeye kalkışmıştı. Bu zatla amansız bir mücâdele sürdürüp engel olan İmam-ı Rabbânî hazretleridir.



Kendisine ‘ikinci bin yılının yenileyicisi’ anlamına - Müceddid-i elf-i sânî - denilmesinin sebebi bu mücâdelesi ve hizmetidir. Her biri bir Allah ve peygamber âşıkı, İslâm hâdimi olan sûfilerin temsil ettiği tasavvufun bir başka din gibi takdim edilmesinin ilmîlik ve insâf ölçüleri ile bağdaşır yanı yoktur.
 
İslâm’ı tasavvuf, cihad ve nur gibi ekol ve fırkalara ayırmak acz ifadesi değil midir?

Bu soruyu soran kardeşimiz herhalde bugün ülkemizdeki tasavvuf ve Risâle-i Nûr adıyla anılan cemâatlara ve bazı İslâm ülkelerindeki tanzîm-i cihâd gibi bir takım kuruluşlara bakarak bu soruyu sormuş olmalıdır.

Bugün ülkemizde ve diğer İslâm ülkelerinde bulunan İslâmî cemâat ve fırkalar bir arayış içindedirler.

İmâmesi kopmuş tesbih taneleri gibi dağılan müslümanları yeniden toparlamaya çalışmakta; zor bir dönemden geçen insanımızın yeniden toparlanışına katkıda bulunmaktadır.

Farklı yapıdaki bu cemâatlar, birbirleriyle uğraşmadığı ve önündeki hizmet plânına göre birşeyler yaptığı sürece faydalıdırlar.

Hatta onların farklı gruplar hâlindeki hizmetleri kendilerini hizmet yarışına sürükleyen bir motivasyondur.

Allah Teâlâ:
‘Siz hayır işlerinde yarışın. Nerede olursanız olun sonunda Allah hepinizi bir araya getiririr.’ (el-Bakara, 2/148) buyurmaktadır.

Her grup birbiriyle çekişmeden hayır yarışına girince Allah, onları bir araya getirecektir. Dolayısıyla bu tür grupları bir hizmet dağılımı gibi görmek gerekir.

Çünkü her grubun meşreb ve meslekine göre hizmet önceliği vardır. Bu da toplumda değişik konuların değişik gruplarca ele alınmasını sağlamakta; dolayısıyla İslâm toplumunun inşâsına katkıda bulunmaktadır.

Ayrıca gruplar arası iç çekişme genellikle dış mücâdemleye güç olmadığı zamanlarda olur.

Dış düşmanlarla mücâdele edebilecek bir kıvâma gelen İslâmî topluluklar zâten çekişmez.
 
Tasavvuf alanında zaman zaman görülen bozulma çizgisinin nedenleri nelerdir? Tasavvufta otokontrol meka*nizması var mıdır? Nasıl işler?

Bütün bilim dallarında ve kurumlarda olduğu gibi tasavvufta da zaman zaman asıldan uzaklaşmalar ve bir takım sapmalar olmuştur. Bozulmanın temel sebebi liyâkatsizlik ve cehâlettir.

Babadan oğula intikal eden şeyhlik anlayışı, liyakatsiz ve ehliyetsiz kimselerin kolayca şeyhlik makamına oturmalarını sağlamış, bu da tabiî olarak bozulma sürecini hızlandırmıştır.

Önceleri tasavvufî eğitim için belli bir dînî altyapı sağlanır, ondan sonra tarîkata girilirdi. Önce tekke ve medrese arasındaki soğukluk bu yapıyı belli bir biçimde menfi olarak etkiledi.

Ardından ehliyet ve liyâkatine bakılmadan şeyh çocukları tekkelere şeyh olmaya başladılar. Liyakatsizlikler sonucunda yanlışlık hızla artmaya başladı.

Tasavvuf ve tarikatlerin iki otokontrol mekanizması vardı. Bunlardan biri tekkelerin kendi içinde seyr u sülûk ile işleyen ve ancak hilâfet alanlara irşâd imkânı sağlayan mekanizma.

Özellikle büyük merkez tekkeler kendilerine bağlı taşra tekkelere yetiştirdikleri halifeleri gönderir, meydana gelebilecek şikâyetlere göre bu kişilerin azl ve tayinleri için meşihat ve saltanat makamına arîzalar takdim ederlerdi. Yetki ve sorumluluk âsitâne tabir edilen merkez tekkelerde olurdu.

Teftiş ve murakabe de onlar tarafından yapılırdı. İkinci otokontrol sistemi ise en geçerli sosyal kontrol mekanizması olan halkın ve tarikat bağlılarının tepkisi ve kontrolü idi.

Bütün sosyal kurumlarda olduğu gibi tekkelerde de bu mekanizma son derece önemliydi. Halkın eğitim düzeyinin yüksek olduğu dönemlerde etkili bir biçimde çalışır ve ehil olmayan kimselerin işbaşına gelmesini önlerdi. Ama halkın eğitim düzeyi gerileyince bu mekanizmanın etkisi de azaldı.

Tekkelerin kendi içindeki otokontrol mekanizmasının zaafa uğraması ve halkın şikâyetleri, yöneticileri bir takım ıslah çalışmaları ile bu mekanizmaya işlerlik kazandırmaya yönlendirmiştir.

Nitekim II. Abdülhamid Han tarafından kurdurulan “Meclis-i meşâyıh”ın amacı otokontrol sistemini daha sağlıklı bir biçimde hayata geçirmekti.

Bu amacı gerçekleştirmek için bir takım çalışmalar yapılmış ve tekke şeyhlerinin dini ve tasavvufi eğitimleri için belli esaslar vaz’edilerek icâzet zorunluluğu getirilmiştir.
 
Osmanlı sultanlarının tasavvuf anlayışları nasıldı?

Osmanlı sultanları genelde iyi bir devlet adamı olmanın yanısıra gönül dünyası zengin deryâ-dil insanlardı.

Amaçları kuru bir cihangirlik kavgası değildi. Dışa yansıyan atak ve savaşçı kişiliklerinin derinliğinde içli bir ruh dünyaları vardı. Bu özellikleri onların tasavvuf, edebiyat ve şiirle de ilgilenmelerinde etkili olmuştu.

Devlete adını veren Osman Gazi’den itibaren son padişaha kadar genelinde bu özellekleri görmek mümkündür. Osman Gazi’nin bir ahî şeyhi olan Şeyh Edebâlî’nin kızı ile evlenmiş olması belki bu yakınlığın en bâriz ve ilk örneğidir.

Osmanlı, altıyüz yıl yaşayacak olan muhteşem imparatorluğun temellerini ordu, medrese ve tekke üzerine binâ etmiştir.

İlk medrese kurucusu Dursun Fakih ve Dâvud Kayserî gibi kimselerle ilk şeyhulislâm Molla Fenârî’nin tekke menşeli insanlar olması, Osmanlı’da tekke-medrese ilişkisini göstermesi bakımından önemlidir.

Orhân Gazi’nin Geyikli Baba ve Abdal Murâd gibi sûfîlere saygı duyması, I. Murâd’ın bizzat ahî şeyhi olması ve ardından gelen hemen bütün sultanların bir tarikat şeyhine yakın olmaya özen göstermesi sultanların tasavvufi yaklaşımını gösterir.

Ordunun kuruluşunda bir tarikat piri olan H.Bektaş Veli’nin adı ve duâsıyla teberrük etmeleri de önemli bir noktadır.
 
Tasavvufî hayat ferdî olarak yaşanamaz mı?

Bu soruyla iki şey kasdedilmiş olabilir.

Birincisi evrad ve ezkârıyla, riyâzat ve mücâhedesiyle, seyr u sülûk ve tarikatıyla tasavvufun ferdî olarak yaşanıp yaşanamıyacağı; ikincisi kişinin kendi başına kitap ve sünnete uygun bir kulluk yapıp yapamayacağıdır.

Öğrenmek başka, uygulamak ve yaşamak başka şeylerdir. Tasavvuf öğrenileni yaşamayı fiilî olarak öğreten bir eğitim kurumudur.

Eğitimde güçlü şahsiyetlerin başkalarını etkileyerek kendi boyası ile boyaması sözkonusudur. Çünkü terbiye, olgunlaşmış şahsiyetlerin, insanın eksik ve ham tarafları üzerinde yaptığı olumlu etkidir.

Türkçe’deki: ‘Kır atın yanında duran ya huyuhran, ya suyundan’ sözü bu etkileşimi gösterir.

Birinci şekliyle; yani tasavvufun seyr u sülûk ve tarikatıyla ferdî olarak yaşanması mümkün değildir. Çünkü bu eğitim sisteminin amacı bir mürebbî ve mürşidi gerekli kılmaktadır.

Bütün uygulamalı ilimlerde olduğu gibi tasavvufi terbiyede de üstâda ihtiyac vardır. Bu konuda Şeyh ve mürşide âid meselelerde daha ayrıntılı bilgiler verilmiştir.

İkinci şekliyle; yani insanın kendi kendine kitap ve sünnete göre kulluk yapması elbette mümkündür. Eldeki yazılı bilgilerden yararlanarak insan iyi bir müslüman olabilir. Ancak birlikteliğin heyecan ve coşkusu daha farklıdır.
 

Tasavvufun ortaya çıkışı ve hurafeler

Mürşid, mürid tasavvuf gibi kelimeler, Peygamberimiz (sav) ve ashab-ı kiram zamanında yoktu. Fakat bunlarla anlatılan her şey vardı. O devirde iman, ilim, ihlâs, ibadet, amel, takva, edep, hizmet, mücahede gibi dinin bütün emirlerinin üzerinde aynı derecede duruluyor ve gereği yapılıyordu. Her şeyden önce kalbe önem veriliyordu. Kalp, bütün ibadetlerin ve güzel ahlâkın temeli görülüyordu. Çünkü din bunun için gelmişti.

Zamanla Azalan Hassasiyetler

Ancak, Saadet Asrı’ndan sonra aynı hassasiyet gösterilemedi. Belirli vazifeler yerine getirildi, fakat birçok ilâhî emir ya ihmal ya da terk edildi. İşte ihmal edilen bu vazifelerin başında kalbe ait ilimler, edepler, hal ve ahlâklar geliyordu. Namaz, oruç, zekât, hac ve kurban gibi zahirdeki ibadetlere sahip çıkılıyor, fakat yakîn, ihlâs, huşu, huzur, zikir, fikir, sabır, şükür, ilâhî takdire rıza, tevekkül, tefekkür, murakabe gibi kalbe ait ibadet ve ahlâkların üzerinde aynı derecede durulmuyordu. Öyle ki, çokları bunların tarifini ve gereğini dahi bilmiyordu.

Yine müslümanlar umumiyetle içki, kumar, hırsızlık, faiz, rüşvet, yalan gibi bedenle yapılan günahlardan uzak durmaya çalışıyordu. Fakat çoğunluk, kibir, haset, benlik, gösteriş, gaflet, ölümü unutma, Yüce Allah’tan çok mala ve halka güvenme, dünyayı aşırı sevme, tevbeyi terk, kader ve kazaya itiraz gibi kalple işlenen ve görülmeyen büyük günahlara hiç aldırış etmiyordu.

İşte gerçek sufiler, kâmil mürşidler, ümmetin içine düştüğü bu boşluğu doldurmaya çalıştılar. Müslümanların zahiri gibi batını da güzelleştirmek ve İslâm’ı ihlâsla, bütünüyle yaşatmak için gayret ettiler. Öncelikle kalbe yöneldiler, nefsin terbiyesi ile meşgul oldular, ilâhî sevgiye ulaşmanın yollarını aradılar. Buna mani olan şeyleri tespit ettiler. Kalple Allah arasına giren engelleri temizlediler. Böylece güzel kulluğun yolunu açtılar.

 
Tasavvufun Temel Kavramları, Şeriat, Tarikat, Marifeti Hakikat, Şeyh (Mürşid-i Kâmil)

Tasavvufun Temel Kavramları, Şeriat, Tarikat, Marifeti Hakikat

tumblr_m81ctbLQrR1rsfvtoo1_500.jpg



Şeriat

Dinin esas ve görünen şekli ve insanlara emredilen kısmı şeriattır.

Tasavvuf ise dinin iç yüzüdür. Ancak tasavvuf insanlara emredilmemiştir. Yani kişi tasavvufla ilgilenmediğinden dolayı dini açıdan Allah katında sorumlu değildir.

Şeriat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki benim" dir.

Tarikat

Tasavvuf ile Tarikat aynı anlama gelmez. Tarikatlar zaman içinde Tasavvuf yani Sufizmden kaynaklanmışlardır. Tasavvufun somut organize olmuş halidir. Bir insanın tasavvufu yaşaması için bir tarikata mensub olması gerekir. Bir Mürşid ve bir mürid ile tarikat oluşturmadan tasavvuf yaşanamaz. Şeriat dinin dışı, tarikat ise içidir denilir. Ancak tarikat, şeriate aykırı olamaz. Çünkü tarikatın temeli şeriattır. Sufiye göre tarikat öz, şeriat kabuktur. Amaç öze inmektir. Şeriat bu yolda sadece gerekli bir vasıtadır. Tarikat seviyesindeki ana fikir "Seninki senin, benimki de senin"dir.

Marifet

Marifet Allah’ı tanımaktır. Marifet Hakk’ın kula bahşettiği bir sofradır. Fakra ulaşan kişilerin gönülleri marifetle dolar. Marifet erenler sofrasında (sohbetinde) elde edilir. Arif, Hakk’ı bilen Hak’tan haber alan kişidir. Marifet, batın hazinesidir. Bu hazine aşk ile ele geçer. Marifet seviyesindeki ana fikir "Ne benimki var ne seninki" dir.

Hakikat

Kişi tasavvuf yolunu izleyerek nihayet bilginin vasıtasız elde edildiği hakikate varır. Bu safhada insanların tıpkı kafa gözüyle görüp çevreden bilgi alması gibi kalp gözüyle bilgi aldığı kabul edilir. Kişi zaman ve mekândan bağımsız bilgi kaynaklarına ulaşmaya çalışır. Zaten tasavvufun bilgi kuramı da akıl ve nakil ötesinde bir yol olan bu bilgi kaynağını hedeflemektedir. Hakikat seviyesindeki ana fikir "Ne sen varsın, ne ben" dir.

Şeyh (Mürşid-i Kâmil) ve Pir

Mürşid-i Kâmil (olgun rehber) Mürşid-i kâmil olarak kabul edilen şeyh, daha önce aynı yoldan geçmiş, Allah'tan gelen ilhamlara açık kimsedir. Şeyh, müridin (murad eden, isteyen) düşünce hayatını kontrol altında tutar. Onun zayıf noktalarını bilir ve ona göre bir eğitim tertip eder. Şeyhin kalp gözü açık olduğundan müridin kalp hayatını kendisinden daha iyi bildiğine inanılır.

Fahruddîn-i Râzî şeyhte şu şartların aranmasını şart koşar:

İhlâs

Sadık olmak

Doğru yoldan hiç ayrılmamak

Tasavvuf alanında merhale merhale ilerlemiş olmak.

Şeyh, Dünya'yı ve masivayı kalbinden çıkarmış, yalnız Allah'a dayanan kimsedir.

 
İstanbul Fatih'te aslen Giresunlu olan varlıklı bir aileninin oğlu olarak Dünya'ya geldi. Çocukluk yaşlarında cübbe giymesinden dolayı, adaşı olan yaşıtlarından ayırt edilmek için Cübbeli Ahmet olarak çağrılmaya başlandı. Klasik medrese usulü ile din eğitimi gördü. Resmî tahsil durumu ilköğretim seviyesi olup, ortaokulu dışarıdan bitirmiştir. 12 yaşında kürsülerden dînî vaazlar vermeye başlamıştır.
Kendi çevresinde, genellikle verdiği vaazlardan ve çıkardığı dînî sohbet kasetleri ile tanınırken kamuoyunca tanınması 1999 yılında yaptığı
17 Ağustos Depremi konuşması sonrası gerçekleşmiştir.
Başkanlığını babası Yusuf Ünlü'nün yapmış olduğu
Fatih Hak ve Hizmet Vakfı tarafından İstanbul BeykozÇavuşbaşı semtindeki 20 dönüm arazi üzerine kurulu devâsâ boyutlardaki külliye inşaatının yapılmasına önderlik etti. Külliye, hazine arazisi üzerinde kaçak olarak inşa edilmesinden dolayı el konuldu ve Hazine'ye devredildi.
2006 yılında
Hürriyet Gazetesi’nde Cübbesiz Ahmet Hoca başlığı ile sürmanşetten jet skili fotoğrafları yayımlanarak haber edilmesiyle tekrar kamuoyunun gündemine girdi.[1] 2009 yılı yazında barbie bebekler erkekleri tahrik ediyor fetvâsı ile tekrar gündeme geldi. Bu konuşmasından sonra Habertürk TV kanalında Fatih Altaylı’nın sunduğu Teke Tek programına katıldı. İlki 23 Temmuz2009'da iki buçuk saat süren, ikincisi 2 Ağustos2009 olmak üzere beş saat süren programlar yüksek reyting topladı.[2] Programda, Adapazarı depremi sırasında yaptığı konuşmanın Kur'an-ı Kerîm ve Sünnet kaynaklı olduğunu belirten Cübbeli Ahmet Hoca, ancak konuşmasından isim ve yer vererek yaptığı bazı eleştirilerden dolayı özür dilediğini bildirdi.[3]
İslâmiyet'e getirilen yeni yorumlara ve reformist görüşlere karşı durmaktadır. İslâm dinini Ehl-i Sünnet anlayışına göre yaşamanın gerektiğini savunur. Özellikle İstanbul dışındaki mekânlarda vermiş olduğu vaazlar, yoğun ilgi görmekte ve izdihamlara sebep olmaktadır.

Alintidir.
 
Tasavvuf Peygamber Efendimiz zamanında var mıydı?
Öncelikle tasavvufun ne olduğunu ve neyi amaçladığı bilmemiz gerekir. Tasavvufun ne demek olduğunu buradan okuyabilirsiniz.
Bakınız Kur’an-ı Kerimde ne buyruluyor:
“Muhakkak Allah indinde sizin en değerliniz, en çok takva sahibi olanınızdır.” (Hucurat 13’den)
“Nefsani arzulara (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara ziynetli (süslü) kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Halbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır. (Resulüm!) De ki: Size bunlardan daha iyisini bildireyim mi?
Takva sahipleri için Rableri yanında, içinden ırmaklar akan, ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin) üstünde Allah’ın rızası vardır. Allah kullarını çok iyi görücüdür. (Al-i İmran 14-15)
“(İblis) dedi ki: Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onlara (günahları) üsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna.”(Hicr 39-40)
Yukarıda zikredilen üç ayet-i kerime, Takva, Zühd ve İhlas kavramlarının niçin önemli olduğunu vurgulayan ilahi fermandır ve Kur’an-ı Kerimde bu üç hususun ne kadar önemli olduğunu belirtne ayetler bunlardan ibaret değildir.
Bu demektir ki, mü’min bir kulun, kendisi dışındaki varlıklarla ilişkilerinde bu üç noktaya titizlikle riayet etmesi hayati öneme sahiptir ve işte bunu sağlamak Tasavvufun en temel gayesidir.
“Gerçek şu ki, iyice temizlenen, Rabbinin adını anıp, Ona kulluk eden kimse şüphesiz kurtuluşa ermiştir.” (A’la suresi 14-15)
Aynı yönde işaret eden bir başka ayet-i Kerime de şöyledir.
“Muhakkak kim nefsini tertemiz yaparsa kurtulur. Kim de onu kötülüklere gömerse hüsrana uğrar.” (Şems 9-10)
İşte bu ayetlerde kurtuluşun şartı olarak belirtilen “temizlenme” veya “nefis temizliği” tasavvuf dilinde adına “nefis tezkiyesi” denilen faaliyettir ve bu faaliyet, tasavvufun gerçekleştirmeyi gaye edindiği en temel hususlardan birisidir.
İşte insanın üzerine bir vazife olan nefsi tezkiye (kötü huylarından) temizleme meselesi, muhakkak ki en çok sahabe-i Kiram efendilerimizin dikkat ettiği hususlardandı. Onlar Peygamberimizin dizi dibinden ayrılmıyor, ne tavsiye ederse ellerinden geldiği kadar yapıyorlardı.
Hayatü’s-Sahabe adlı eserleri okuyanlar bu gerçeği çok açık ve net bir şekilde göreceklerdir.
O halde anlaşılıyor ki genel manada tasavvuf yaşanıyordu.
Ancak sahabelerin İslami hayatlarını bu şekilde düzene koymalarına bir isim verilmiyordu.
Ne gibi?
Asr-ı Saadet’de bugün anladığımız şekliyle Fıkıh, Hadis, Tefsir, Kelam ilimlerin olmadığı gibi. Bu ilimlerin özü vardı fakat bu günkü manasıyla mevcut değildi. İşte aynı şey tasavvuf içinde geçerlidir.
Bu gün hiç kimse çıkıp da: “Asr-ı Saadet’te Usul-i Hadis ve Usul-i Fıkıh, Tefsir, Kelam ilimleri yoktu. O halde bugün bu isimler altında okutulan ve öğretilenler İslam dışıdır” diyemez. Bunu söyleyen kimse her akıllı kişi tarafından ahmaklık ile itham edilir. Tasavvuf da aynı bu şekildedir.
Bakınız İbni Haldun ne diyor:
“Bu ilmin (tasavvuf) erbabının yolu, bu ümmetin selefinden ve büyüklrinden sahabe, tabi’un ve onlardan sonra gelenler yanında hak ve hidayet yolu olarak mevcut idi ve şu kaidelere dayanmaktaydı.
1- İbadetlere devam
2- Dünyanın süs ve ziynetlerinden yüz çevirerek Allah’u Teala’ya yönelmek,
3-Halkın sevdiği meylettiği zevklere, mal, servet ve makamlara rağbet etmemek.
4- İbadetle meşgul olmak üzere halk arasından çekilmek.
Sahabe ve selef genellikle bu şekilde hareket ederlerdi. Hicri ikinci asırda ve daha sonraları dünyaya yönelme ve dünyevi işlere dalma tavrı yaygın bir alınca, ibadete yönelenler “Sufiyye” ve“Mutasavvıflar” adını aldılar..” (İbni Haldun Mukaddime 467)
Kısacası tasavvufun hedeflediği eğitim metodunu sahabe efendilerimiz, tabi’un, Tebe-i Tabi’un da hiçbir telkine gerek kalmadan uyguluyorlardı. Daha sonraları dünyevi zevklere düşkünlük artıp, dünyevi meşgaleler çoğalıp nefsi terbiye unutulunca, işin erbabı Tasavvufu sistematik bir şekle getirme gereği duymuştur.

Aslını sünetten alan bu yol, kendi içinde de şekillenerek gelişmiştir.Bu nedenle kesinlikle bid’at veya Resulüllah’ın zamanında yoktur denilemez.

Alintidir.
 
Peygamber Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: "Cennet boş bir arazidir. Oraya fidan dikmek, 'sübhânellâhi ve'l-hamdülillâhi ve La İlahe illallâhu vallâhu ekber (Allah'ı tesbih ve tenzih ederim, hamd Allah'a aittir. Allah'tan başka ilâh yoktur ve Allah en büyüktür) 'tesbihini okumakla olur. "(Tirmizî, nr. 3,462; Taberânî, el-Evsat, nr. 4,170; el-Kebir, 10/173; Ebu Nuaym, Hilye, 9 / 276).

Bir başka hadis-i şeriflerinde ise şöyle buyurmuşlardır: "Her kim, 'sübhânellâhi'l-azim ve bi-hamdihî (Yüce olan Allah'ı tenzih ve O'na hamdederim)' zikrini okursa onun için cennette bir hurma ağacı dikilir." (Tirmizî, nr. 3,464, 3,465; Hakim, el-Müstedrek, nr. 1847).

Görüldüğü üzere Cennetteki ağaçlar yapılan tesbihin neticesidir. Aynı şekilde cennette olan her şey salih amellerin neticesidir. Bundan dolayı Cennetteki nimetlere ulaşmak ve onlardan Tatmak, hiç şüphesiz çok değerlidir ve Allah Tealâ'nın hoşuna gider. Hak Tealâ'ya kavuşma vesilesi olur.



Alintidir.
 
Ayat-ı hırz

071610030708r25ovob2z93mekt7vaaj.gif

alijn93vs4.gif

alijn93vs4.gif

gif-ifade-icon-805.gif


Ayat-i hırz nedir?


Ayat-i hırz, şu sure ve ayetlerdir:

Fatiha, Bekara 1,2,3,4,5 ve 163,164 ve 255, 256,257 ve 285,286, Al-i İmran 18,19. ayetten sadece: “İnneddine indellah-il-islâm” kısmı, Al-i İmran 26,27, Al-i İmran 154, Enam 17, Araf 54, 55,56, Tevbe 51, Tevbe 128,129, Yunüs 107, Hud 56, İbrahim 12, İsra 43 ve 110,111, Müminun 116,117,118, Ankebut 60, Rum 17,18, Fatır 2, Yasin 83, Saffat 1,2,3,4, 5,6,7,8,9,10,11, Saffat 180,181,182, Feth 27, 28,29, Rahman 33,34,35,36, Hadid 1,2,3,4,5, Haşr 21,22,23,24, Cin 1,2,3,4,5,6, Buruc 20, 21,22, İhlas, Felak ve Nas sureleri.

Ayrıca tedavi için doktora da gitmek gerekir. Peygamber efendimizin üç türlü ilaç kullandığı bildirilmiştir. Kur’an-ı kerim veya duâ okurdu. ilaçda kullanırdı.

ayatihirz1.jpg

ayatihirz2.jpg

ayatihirz3.jpg

ayatihirz4.jpg

ayatihirz5.jpg

ayatihirz6.jpg

ayatihirz7.jpg

ayatihirz8.jpg

ayatihirz9.jpg

ayatihirz10.jpg

ayatihirz11.jpg


ayatihirz12.jpg



 
Ayat-i Hırz Latin Harfleriyle

Abdest alınıp, 7 istigfar ve 11 salevat okunup, hastanın sıhhatine niyet ederek, güneş doğduktan ve ikindi namazından sonra, günde iki defa hasta üzerine okunmalı, işaretli yerlerde, hasta üzerine üfürülmeli, şifa buluncaya kadar [kırk gün kadar] devam etmeli. Her defası sonunda, bir Fatiha okuyarak sevabı,

Peygamber efendimizin ve Behaeddin Buharî, Ahmed Rifai ve İmam-ı Rabbanî hazretlerinin ruhuna hediye edilmeli. Bir nüsha da yazıp, yanında taşırsa, sihirden, büyüden, nazar değmesinden korur. Muradı hasıl olur.

Saralı veya felçli hastalara üç veya yedi gün okunur. Hirz Ayetleri de yazılıp saralı veya felçli kimsenin üzerine takılırsa, Allah Teala hazretlerinin izniyle bu hastayı bir daha sara ılleti tutmaz, hiçbir sihir tesir etmez, cin, şeytan ve insanların şerrinden de emin olur.

Bu Hirz Ayetlerini misk ve zaferan ile bir kağıt üzerine yazıp yazıyı su ile sildikten sonra, bu suyu hasta içerse, Allah Teala nın izniyle şifa bulur.

Bu Hirz Ayetlerini duasıyla beraber oturduğun yerden saralı şahsa yönelerek oku ve belirliten yerlerde nefes et.

Eğer sara, felç veya kulunç bir sene içinde olmuş ise günde bir defa sabah veya ikindiden sonra üç gün okursun. Eğer hastalık bir seneden önce olmuş ise günde iki defa sabah ve akşam yedi gün okursun. Hirz Ayetlerinide yazıp hastanın üzerine takarsan, Allah c.c. ın izniyle saralı hasta şifa bulur.

Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

Her kim bu Hirz Ayetlerini okursa, o gün ve gecede o kimseye ne cinni ne insan nede hayvan şerri dokunur. Cenabu Hak bu Ayeti kerimelerin hürmetine, o kişiye her hususta yardım eder. Kendisine olduğu gibi, malını ve çocuğunuda muhafaza eder.

İstiğfar

Estağfirullah (7 defa) ( Estagfîrullah el'azîm ellezî lâ ilâhe illâ huv el-hayyel-kayyûme ve etebü ileyh)


Salavat ı şerife (7 defa)

Allahumme salli alâ seyyidina Muhammedin ve alâ âli seyyidina Muhammed


Fatiha
1004en8.gif


Elhamdü lillâhi rabbil’alemin. Errahmânir’rahim. Mâliki yevmiddin. İyyâke na’budü ve iyyâke neste’în, İhdinessırâtel müstakîm. Sırâtellezine en’amte aleyhim ğayrilmağdûbi aleyhim ve leddâllîn.

 
Bakara
1004en8.gif


1. Elif lam mim
2. Zalikel kitabü la raybe fıh* hüdel lil müttekıyn
3. Ellezıne yü’minune bil ğaybi ve yükıymunas salate ve mimma razaknahüm yünfikun
4. Vellezine yü’minune bi ma ünzile ileyke ve ma ünzile min kablik* ve bil ahırati hüm yukınun
5. Ülaike ala hüdem mir rabbihim ve ülaike hümül müflihun
163. Ve ilahüküm ilahüv vahıd* la ilahe illa hüver rahmanür rahıym
164. İnne fı halkıs semavati vel erdı vahtilafil leyli ven nehari vel fülkilletı tecrı fil bahri bima yenfeun nase ve ma enzelellahü mines semai mim main fe ahya bihil erda ba’de mevtiha ve besse fıha min külli dabbetiv ve tasrıfir riyahı ves sehabil müsahhari beynes semai vel erdı le ayatil li kavmiy ya’kılun
255. Allahü la ilahe illa hüvel hayyül kayyum* la te’huzühu sinetüv vela nevm* lehu ma fis semavati ve ma fil ard* men zellezı yeşfeu ındehu illa bi iznih* ya’lemü ma beyne eydıhim ve ma halfehüm* ve la yühıytune bi şey’im min ılmihı illa bi ma şa’* vesia kürsiyyühüs semavati vel ard* ve la yeudühu hıfzuhüma* ve hüvel alıyyül azıym
256. La ikrahe fid dıni kad tebeyyener ruşdü minel ğayy* fe mey yekfür bit tağuti ve yü’mim billahi fe kadistemseke bil urvetil vüska lenfisame leha* vallahü semıun alım
257. Allahü veliyyüllezıne amenu yuhricühüm minez zulümati ilen nur* vellezıne keferu evliyaühümüt tağutü yuhricunehüm minen nuri ilez zulümat* ülaike ashabün nar* hüm fıha halidun
285. Amener rasulü bi ma ünzile ileyhi mir rabbihı vel mü’minun* küllün amene billahi ve melaiketihı ve kütübihı ve rusülih* la nüferriku beyne ehadim mir rusülih* ve kalu semı’na ve eta’na ğufraneke rabbena ve ileykel masıyr
286. La yükellifüllahü nefsen illa vüs’aha* leha ma kesebet ve aleyha mektesebet* rabbena la tüahızna in nesına ev ahta’na* rabbena ve la tahmil aleyna ısran kema hameltehu alellezıne min kablina* rabbena ve la tühammilna ma la takate lena bih* va’fü anna* vağfir lena* verhamna ente mevlane fensurna alel kavmil kafirın


 
Al i İmran
1004en8.gif


18. Şehıdellahü ennehu la ilahe illa hüve vel melaiketü ve ülül ılmi kaimem bil kıst* la ilahe illa hüvel azızül hakım
19. İnned dıne indellahil İslam
26. Kulillahümme malikel mülki tü’til mülke men teşaü ve tenziul mülke mimmen teşa’* ve tüızzü men teşaü ve tüzillü men teşa’* bi yedikel hayr* inneke ala külli şey’in kadır
27. Tulicül leyle fin nehari ve tulicün nehara fil leyl* ve tuhricül hayye minel meyyiti ve tuhricül meyyite minel hayy* ve terzüku men teşaü bi ğayri hısab
154. Sümme enzele aleyküm mim ba’dil ğammi emeneten nüasey yağşa taifetem minküm ve taifetün kad ehemmethüm enfüsühüm yezunnune billahi ğayral hakkı zannel cahiliyyeh* yekulune hel lena minel emri min şey’* kul innel emra küllehu lillah* yuhfune fı enfüsihim ma la yübdune lek* yekulune lev kane lena minel emri şey’üm ma kutilna hahüna* kul lev küntüm fı büyutiküm le berazellezıne kütibe aleyhimül katlü ila medaciıhim* ve li yebteliyellahü ma fı suduriküm ve li yümehhısa ma fı kulubiküm* vallahü alımüm bi zatis sudur


Enam
1004en8.gif


17. Ve iy yemseskellahü bi durrin fe la kaşife lehu illa hu ve iy yemseske bi hayrin fe hüve ala külli şey’in kadır


Araf
1004en8.gif

54. İnne rabbekümüllahüllezı halekas semavati vel erda fı sitteti eyyamin sümmesteva alel arşi yuğşil leylen nehara yatlübühu hasısev veş şemse vel kamera ven nücume müsehharatim bi emrih ela lehül halku vel emr tebarakellahü rabbül alemın
55. Üd’u rabbeküm tedarruav ve hufyeh innehu la yühıbbül mu’tedın
56. Ve la tüfsidu fil erdı ba’de ıslahıha ved’uhü havfev ve tamea inne rahmetellahi karıbüm minel muhsinın


Tevbe
1004en8.gif


51. kul ley yüsıybena illa ma ketebellahü lena hüve mevlana ve alellahi fel yetevekkelil mü’minun
128. le kad caeküm rasulüm min enfüsiküm azızün aleyhi ma anittüm harısun aleyküm bil mü’minıne raufür rahıym
129. fe in tevellev fe kul hasbiyallahü la ilahe illa hu aleyhi tevekkeltü ve hüve rabbül arşil azıym


Yunus
1004en8.gif


107. Ve iy yemseskellahü bi durrin fe la kaşife lehu illa hu ve iy yüridke bi hayrin fe la radde li fadlih yüsıybü bihı mey yeşaü min ıbadih ve hüvel ğafurur rahıym

Hud
1004en8.gif


56. innı tevekkeltü alellahi rabbı ve rabbiküm ma min dabbetin illa hüve ahızüm binasıyetiha inne rabbı ala sıratım müstekıym

İbrahim
1004en8.gif


12. Ve ma lena ella netevekkele alellahi ve kad hedana sübülena ve lenasbiranne ala ma azeytümuna ve alellahi fel yetevekkelil müteveklkilun

İsra
1004en8.gif


43. Sübhanehu ve teala amma yekulune ulüvven kebıra
110. Kulid’ullahe evid’ur rahman eyyem ma ted’u fe lehül esmaül husna ve la techer bi salatike ve la tühafit biha vebteğı beyne zalike sebıla
111. Ve kulil hamdü lillahillezı lem yettehız veledev ve lem yekül lehu şerıkün fil mülki ve lem yekül lehu veliyyüm minez zülli ve kebbirhü tekbıra


Muminun
1004en8.gif


116. Fe teallellahül melikül hakk la ilahe illa hu rabbül arşil kerım
117. Ve mey yed’u meallahi ilahen ahara la bürhane lehu bihı fe innema hısabühu ınde rabbih innehu la yüflihul kafirun
118. Ve kur rabbığfir verham ve ente hayrur rahımın


Ankebut
1004en8.gif


60. Ve keeyyim min dabbetil la tahmilü rizkahellahü yerzükuha ve iyyaküm ve hüves semıul alım

Rum
1004en8.gif


17. Fe sübhanellahi hıyne tübsune ve hıyne tusbihun
18. Ve lehül hamdü fis semavati vel erdı ve aşiyyev ve hıyne tuzhirun


Fatır
1004en8.gif


2. Ma yeftehıllahü lin nasi mir rahmetin fe la mümsike leha ve ma yümsik fe la mürsile lehu mim ba’dih ve hüvel azızül hakım

Yasin
1004en8.gif


83. Fe sübhanellezı bi yedihı melekutü külli şey’iv ve ileyhi türceun

Saffat
1004en8.gif


1. Vessaffati saffa
2. Fezzacirati zecra
3. Fettaliyati zikra
4. İnne ilaheküm le vahıd
5. Rabbüs semavati vel erdı ve ma beynehüma ve rabbül meşarık
6. İnna zeyyennes semaed dünya bi zınetinil kevakib
7. Ve hıfzam min külli şeytanim marid
8. La yessemmeune ilel meleil a’la ve yukzefune min külli canib
9. Dühurav ve lehüm azabüv vasıb
10. İlla men hatfel hatfete fe etbeahu şihabün sakıb
11. Festeftihim ehüm eşddü halkan em men halakna inna halaknahüm min tıynil lazib
180. Sübhane rabbike rabbil ızzeti amma yesfun
181. Ve selamün alel murselın
182. Vel hamdü lillahi rabbil alemın


Fetih
1004en8.gif


27. Le kad sadekallahü rasulehür ru’ya bil hakk le tedhulünnel mescidel harame in şaellahü aminıne muhallikıyne ruuseküm ve mükassıriyne la tehafun fe alime ma lem ta’lemu fe ceale min duni zalike fethan karıba
28. Hüvellezı ersele rasulehu bil hüda ve dınil hakkı li yuzhirahu aled dıni küllih Ve kefa billahi şehıda
29. Muhammedür rasulüllah vellezıne meahu eşiddaü alel küffari ruhamaü beynehüm terahüm rukkean süccedey yebteğune fadlem minellahi ve rıdvana sımahüm fı vücuhihim min eseris sücud zalike meselühüm fit tevrati ve meselühüm fil incıl ke zer’ın ahrace şat’ehu fe azerahu festağleza festeva ala sukıhı yu’cibüz zürraa li yeğıyza bihimül küffar veadellahüllezıne amenu ve amilus salihati minhüm mağfiratev ve ecran azıyma


Rahman
1004en8.gif


33. Ya ma’şerelcinni vel’insi inisteta’tum en tenfusu min aktarissemavati vel’ardı fenfuzu la tenfizune illa bisultanin.
34. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.
35. Yurselu ‘aleykuma şuvazun min narin ve nuhasun fela tentesırani.
36. Febieyyi alai rabbikuma tukezzibani.


Hadid
1004en8.gif


1. Sebbeha lillahi ma fiyssemavati velardı ve huvel’aziyzulhakiymu.
2. Lehu mulkussemavati vel’ardı yuhyiy ve yumiytu ve huve ‘ala kulli şey’in kadiyrun.
3. Huvel’evvelu vel’ahıru vezzahiru velbatınu ve huve bikulli şey’in ‘aliymun.
4. Huvelleziy halekassemavati vel’arda fiy sitteti eyyamin summesteva ‘alel’arşi ya’lemu ma yelicu fiylardı ve ma yahrucu minha ve ma yenzilu minessemai ve ma ya’rucu fiyha ve huve me’akum eyne ma kuntum vallahu bima ta’melune besıyrun.
5. Lehu mulkussemavati vel’ardı ve ilellahi turce’ul’umuru.


Haşr
1004en8.gif


21. Lev enzelna hazelkur’ane ‘ala cebelin lereeytehu haşi’an mutesaddi ‘an min haşyetillahi ve tilkel’emsalu nadribuha linnasi le’allehum yetefekkerune.
22. Huvallahulleziy la ilahe illa huve ‘alimulğaybi veşşehadeti huverrahmanurrahıymu.
23. Huvallahulleziy la ilahe illa huve elmelikulkuddususselamul mu’minul muheyminul ‘aziyzul cebbarul mutekebbiru subhanallahi ‘amma yuşrikune.
24. Huvallahul halikul – bariy-ulmusavviru lehum’esma ulhusna yusebbihu lehu ma fiyssemavati vel’ardı. Ve huvel’aziyzulhakiymu.


Cin
1004en8.gif


1. kul uhıye ileyye ennehusteme’a neferun minelcinni fekalu inna semı’na kur’anen ‘aceben.

2. yehdiy ilerruşdi feamenna bihi ve len nuşrike birabbina ehaden.

3. ve ennehu te’ala ceddu rabbina mettehaze sahıbeten ve la veleden.

4. ve ennehu kane yekulu sefiyhuna ‘alellahi şetatatan.

5. ve enna zanenna en len tekulen’insu velcinnu ‘alellahi keziben.

6. ve ennehu kane ricalun minel’insi ye’uzune biricalin minelcinni fezaduhum rehekan.

Buruc
1004en8.gif


20. Vallahü min veraihim muhıytun.
21. Bel hüve kur’anün meciydün.
22. Fiy levhın mahfuzın.




İhlas
1004en8.gif


Kul hüvellâhü ehad. Allâhüssamed. Lem yelid ve lem yûled. Ve lem yekün lehû küfüven ehad.

Felak
1004en8.gif


Kul e’ûzü birabbilfelak. Min şerri mâ halak. Ve min şerri ğâsikin izâ vekab. Ve min şerrinneffâsâti fil’ukad. Ve min şerri hâsidin izâ hased.

Nas
1004en8.gif


Kul e’uzü birabbinnâsi. Melikinnâsi. İlâhinnâs. Min serrilvesvâsilhannâs. Ellezî yüvesvisü fî sudûrinnâsi. Minelcinneti vennâs.



 
SONRA BU DUA OKUNUR ve hastaya hü diye üflenir

“Allahü tealaya hamd olsun ki, göğü yüksek, yeri alçak ve dağları dik yarattı. Rüzgârlar gönderdi. Geceyi karanlık ve gündüzü aydınlık yaptı. Görülen ve görülmeyen varlıkları yarattı. Bunları, yarattıklarından hiçbirinin yardımına muhtaç olmadan yaptı.

Ya Rabbi! Seni tesbih ederim (noksan sıfatlardan tenzih ederim). Kudretini düşünen için, senin şanın ne yücedir. Sen kendine mahsus yücelikle yücesin, kendine mahsus yakınlıkla yakınsın. Sen yarattıklarına kudretinle galipsin. Sana isyan eden, Cehennemde, sana itaat eden ise, Cennettedir.

Ya Rabbi! Dua etmeyi emrettin ve edilen duaları kabul edeceğini bildirdin. Yaptığımız dualar senin kazanı geri çevirdi. Dualarımızı kabul eyle! Sen, güç ve kuvvet sahibisin. Senden daha güçlü ve kudretli kimse yoktur. Sen, Rahimsin. Senden daha merhametlisi yoktur. Sen, Yakub aleyhisselama merhamet edip tekrar görmesini sağladın. Yusuf aleyhisselama da merhamet edip, onu kuyudan kurtardın. Eyyüb aleyhisselama da acıyıp bela ve musibetlerni kaldırdın.

Ya Rabbi, ben de senden istiyorum, sana yalvarıyorum. Çünkü kendisinden bir şey istenilenlerin en hayırlısı sensin. Ey zorbaları kahreden, kıyamet günü amellerin karşılığını veren, çürümüş kemikleri dirilten Rabbim, sen yarattıklarının geçmesi için, Cehennem üzerine kıldan ince ve kılıçtan keskin köprü kurdun! Sen, [filan oğlu filanı veya filan hanımın kızı filanı], bu acılara, şu sıkıntılara, bu hastalıklara müptela kıldın. Sen onları gidermeye kadirsin, Ya Erhamerrahimin (Ey merhametlilerin en merhametlisi)!”

(O inkârcıların durumu, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyenlere [işittiği sesin manasını anlamayan hayvanlara] haykıran çobanın durumuna benzer. O inkârcılar sağır, dilsiz ve kördürler. Çünkü onlar düşünmezler.) [Bekara171]



gif-ifade-icon-805.gif


Ahmed bin Salih hazretleri buyurdu ki:

Bu dua suya okunup, hasta ondan içer ve onunla abdest alırsa biiznillah iyileşir. Bu dua vasıtasıyla iki cariyeyi tedavi ettim. Bir hafta geçmeden, ikisi de sıhhatlerine kavuştu. Her hastaya bu duayı okuyorum, Allahü tealanın izniyle iyileşiyorlar. Elhamdülillahi Rabbil âlemin

Mümin rahatsızlanırsa, hasta olursa, salih bir arkadaşının evine gider, onunla biraz sohbet eder, muteber bir kitap okursa, mutlaka iyileştiği, tecrübe ile görülmüştür. Müminin yüzüne bakmak şifadır. Müminin gözünden çıkan şualar, karşısındaki kişinin iyileşmesine sebep olur. Eğer o kimse cömertse bir bardak suyu içilirse, bu da şifaya kavuşturur. Bir hadis-i şerifte, (Cömerdin yemeği şifadır) buyuruluyor. O suyun bir kısmı içilmişse, artık olduğu için o, şifaya sebeptir. Yine bir hadis-i şerifte, (Müminin artığı şifadır) buyurulmuştur.

hearts.gif
xw5ii7ja3hc.gif
bg.jpg


16383254.gif

 
Cin Mektubu:

cinmektubu-copy.jpg


Cin mektubu ve âyât-ı hırz

Sual: Cin mektubu nedir?

CEVAP

Peygamber efendimizin, cinlerin zararlarından Müslümanları korumak için Hazret-i Ali’ye yazdırdığı bir mektuptur. Üzerinde taşıyana ve evinde bulundurana o mahluklar zarar veremez.
Eshab-ı kiramdan Ebu Dücane hazretleri anlatır:
Yatıyordum. Değirmen sesi gibi ve ağaç yapraklarının sesi gibi, ses duydum ve şimşek gibi, parıltı gördüm. Başımı kaldırdım. Odanın ortasında, siyah bir şey yükseldiğini gördüm. Elimle yokladım. Kirpi derisi gibi idi. Yüzüme, kıvılcım gibi şeyler atmaya başladı. Hemen Resulullaha gidip, anlattım. Buyurdu ki: (Ya Eba Dücane, Allahü teâlâ, evine hayır ve bereket versin!)
Kalem ve kağıt istedi. Hazret-i Ali’ye bir mektup yazdırdı. Mektubu alıp, eve götürdüm. Başımın altına koyup, uyudum. Feryat eden bir ses, beni uyandırdı. Diyordu ki: (Ya Eba Dücane, bu mektupla bizi yaktın. Senin sahibin, bizden elbette çok yüksektir. Bu mektubu bizim karşımızdan kaldırmaktan başka, bizim için kurtuluş yoktur. Artık, senin ve komşularının evine gelemeyeceğiz. Bu mektubun bulunduğu yerlere gelemeyiz.)
Ona dedim ki, sahibimden izin almadıkça bu mektubu kaldırmam. Cin ağlamasından, feryadından, o gece, bana çok uzun geldi. Sabah namazını, mescitte kıldıktan sonra, cinnin sözlerini anlattım. Resulullah efendimiz buyurdu ki:
(O mektubu kaldır. Yoksa, mektubun acısını, kıyamete kadar çekerler.) [Delail-ün-nübüvve, Tezkire-i Kurtubi]


Sual: Cinlerin sebep olduğu hastalıklardan ve yapılan büyüden kurtulmak için, hangi duaları okumak gerekir?

CEVAP

Âyat-ı hırz denilen duayı okumalı. Arkasından da aşağıda tercümesi yazılan dua okunursa, biiznillah bir şey kalmaz.


Bu konudaki bir mektup

Muhammed Masumi Serhendi hazretlerinin üçüncü oğlu Muhammed Ubeydullah Serhendi’nin Hazinet-ül-me’arif isimli kitabındaki 148. mektup, Teshil-ül-menafi’ kitabına da eklenmiştir. Bu mektup şöyledir:


[Bu mektup, vilâyet penah pîrzâde-i irfan-ı destgah Hâce Muhammed Parisa’nın oğluna yazılmıştır. Mektup, tecrübe edilmiş bazı faydalı bilgileri açıklamaktadır.]

Mektubuma besmele ile başlıyorum. Allahü tealaya hamd eder, Resulüne salât ve selam ederiz. İmam-ı Serahsi şöyle buyurdu:

Ahmed bin Salih anlatır:

Hizmetçime cinler musallat olmuştu. Başka bir hizmetçi aldım. Ona da musallat oldular. Bir gün namaz kıldım, otururken birisi selam verdi, ben de selamını aldım. Kim olduğunu sordum. (Ben Cinlerden Zekeriya… Sana bir dua öğretmek için geldim. Senin cariyene olduğu gibi, bir kimsenin başına bir hal gelir de, bu duayı okursa, biiznillah o kimse sağlığına kavuşur) dedi. Bu duayı yazmak için kalem aradım; fakat bulamadım. Divanın altında olduğunu söyledi. Sonra bana şu duayı yazdırdı:


Allahü tealaya hamd olsun ki, göğü yüksek, yeri alçak ve dağları dik yarattı. Rüzgârlar gönderdi. Geceyi karanlık ve gündüzü aydınlık yaptı. Görülen ve görülmeyen varlıkları yarattı. Bunları, yarattıklarından hiçbirinin yardımına muhtaç olmadan yaptı.

Ya Rabbi! Seni tesbih ederim (noksan sıfatlardan tenzih ederim). Kudretini düşünen için, senin şanın ne yücedir. Sen kendine mahsus yücelikle yücesin, kendine mahsus yakınlıkla yakınsın. Sen yarattıklarına kudretinle galipsin. Sana isyan eden, Cehennemde, sana itaat eden ise, Cennettedir.

Ya Rabbi! Dua etmeyi emrettin ve edilen duaları kabul edeceğini bildirdin. Yaptığımız dualar senin kazanı geri çevirdi. Dualarımızı kabul eyle! Sen, güç ve kuvvet sahibisin. Senden daha güçlü ve kudretli kimse yoktur. Sen, Rahimsin. Senden daha merhametlisi yoktur. Sen, Yakub aleyhisselama merhamet edip tekrar görmesini sağladın. Yusuf aleyhisselama da merhamet edip, onu kuyudan kurtardın. Eyyüb aleyhisselama da acıyıp bela ve musibetlerni kaldırdın.

Ya Rabbi, ben de senden istiyorum, sana yalvarıyorum. Çünkü kendisinden bir şey istenilenlerin en hayırlısı sensin. Ey zorbaları kahreden, kıyamet günü amellerin karşılığını veren, çürümüş kemikleri dirilten Rabbim, sen yarattıklarının geçmesi için, Cehennem üzerine kıldan ince ve kılıçtan keskin köprü kurdun! Sen, [filan oğlu filanı veya filan hanımın kızı filanı], bu acılara, şu sıkıntılara, bu hastalıklara müptela kıldın. Sen onları gidermeye kadirsin, Ya Erhamerrahimin (Ey merhametlilerin en merhametlisi)!”

(O inkârcıların durumu, tıpkı bağırıp çağırmadan başka bir şey işitmeyenlere [işittiği sesin manasını anlamayan hayvanlara] haykıran çobanın durumuna benzer. O inkârcılar sağır, dilsiz ve kördürler. Çünkü onlar düşünmezler.) [Bekara171]

Ahmed bin Salih hazretleri buyurdu ki:

Bu dua suya okunup, hasta ondan içer ve onunla abdest alırsa biiznillah iyileşir. Bu dua vasıtasıyla iki cariyeyi tedavi ettim. Bir hafta geçmeden, ikisi de sıhhatlerine kavuştu. Her hastaya bu duayı okuyorum, Allahü tealanın izniyle iyileşiyorlar. Elhamdülillahi Rabbil âlemin.




55_0.png

012.jpg
Hastalanınca

Sual:
Gözlerden çıkan şualar nazar değdirerek zararlara sebebiyet verdiği gibi, hastalıklara da şifa olduğu söyleniyor. Bu doğru mudur?

CEVAP

Evet, doğrudur. Nazarın hak olduğu, doğru olduğu, Kur'an-ı kerim ile ve hadis-i şeriflerle sabittir.
 
Şehvetin Gücü Ve Büyük Fitne Oluşu

İNSANI YARATAN Allahu Teala, onun fıtratında olan şehveti daha iyi bilir.

"Yaratan bilmez mi? O latiftir, haberdardır." (Mülk, 14).

Bu şehvetlerden en kuvvetlisi bir cinsin karşı cinsi sevmesidir; yani cin*sel etkendir. İşte bu etkenin gücünü te'yid eden Kur'an ve sünnetten delililer.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, salma atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük, insanla*ra süslü gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer Allah'ın yanındadır." (Al-i İmran, 14).

"Allah sizden (ağır teklifleri) hafifletmek istiyor. Çünkü insan, zayıf yaratılmıştır." (Nisa, 28).

Âyet, cinsel etkenin gücüne karşı insanın zaafını ve karşı koyma zorlu*ğunu belirliyor. Taberi tefsirinde İkrime ve Mücahid'in "İnsan zayıf yaratıl*mıştır" âyetinin anlamı hakkında, (insan kadınlara karşı sabredemez) dedik*leri nakledilmiştir.

Bu zaaf nedeniyle şeriat mü'min erkek ve kadınların hepsine helal cin*sel faydalanmayı kolaylaştırmay önem vererek, özgür kadınlarla evleneme*yen yoksullara -cariyelerin olduğu dönemde- cariyelerle evlenmelerine izin vermiştir. Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"İçinizden inanmış hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, elleriniz altında bulunan inanmış genç kızlarınız (olan cariyelerinizden alsın." (Nisa, 25).

Fakat bu izin aynı âyet içerisinde yer alan şu şarta bağlanmıştır: "Bu (cariye ile evlenme) içinizden sıkıntıya düşmekten korkanlar içindir."

Usame bin Zeyd (r.a.)'den: Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Benden sonra erkeklere kadınlardan daha tehlikeli bir fitne bırakmıyorum."[839]

Ebu Said Hudri (r.a.) "Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurdu: "Kadınlardan sakının, İsrail oğullarının ilk fitnesi kadın oldu."[840]

 
Şehvetin Gücü Ve Hadım Olmaya İznin Reddedilmesi

Said bin Ebi Vakkas'dan: "Rasulullah (s.a.v.) Osman bin Maz'un'un nikâhı terketmesini kabul etmedi. Şayet ona izin verseydi biz de hadım olur*duk."

Taberi'nin rivayetinde Osman bin Maz'un diyor ki: "Ya Rasulullah, ben bekarlığa dayanamayan bir adamım. Hadım olmama izin ver1. Rasulullah (s.a.v.): 'Hayır! Fakat senin için oruç vardır." Başka bir rivayette: "Şüphe*siz Allah bizim için ruhbanlığı müsamahakâr hak din ile değiştirdi, buyur*du."[841]

Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.) ile beraber savaş*taydık; bizimle birlikte kadınlar yoktu. Biz: 'Ya Rasulullah! Hadım olalım mı?' diye sorduk. Rasulullah bizi bundan nehyetti."[842]

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Burada 'tebettül'den maksat, evliliği terket-mek ve ondaki zevke ibadeti tercih etmektir... Tebettül'ün hoş karşılanma*ması, aşırılığa ve Allah'ın helal kıldığını haram kılmaya götürmesinden dolayıdır..." Taberi diyor ki: "Osman bin Maz'un'un istediği tebettül kadını güzeli ve lezzet alınan her şeyi haram kılmadır. Bunun için hakkında şu âyet nazil olmuştur: 'Ey iman edenler! Allah'ın size helal kıldığı güzellikleri ha*ram kılmayınız'... Hadımlık tabiri tebettül tabirinden daha beliğdir. Çünkü aletin varlığı şehvetin varlığının devamını gerektirir. Şehvetin varlığı tebet*tül'den kast edilen demektir. Böylece hadımlık istenileni elde etme yolunu belirler..."[843]

Ebu Hureyre (r.a.)'dan rivayetle: "Dedim ki: "Ey Allah'ın Rasulü, ben genç bir adamım; nefsimin günaha düşmesinden korkuyorum ve kadınlarla evlenecek imkânım yok'. Bunun üzerine Rasulullah sustu. Sonra aynısını söyledim. Yine sustu. Sonra yine aynısını söyledim, sustu. Sonra yine aynı şeyleri söyledim; bunun üzerine Rasulullah: 'Ey Ebu Hureyre, senin karşıla*şacağını yazan kalem kurumuştur. Şu hal üzerine sen ister hadımlaş, ister bı*rak', buyurdu."[844]

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Hadiste geçen 'el-anete' kelimesi, zina de*mektir. Günah, fücur, zor ve kötü olan şeylerede bu ad verilir. İbnü'l-Enbari anet'in şiddet olduğunu söylemiştir. 'Kadınlarla evlenecek birşey bulamıyo*rum. Bunun üzerine bana karşı sustu' sözü Harmele'nin rivayetinde: 'Kadın*larla evlenmek için birşey bulamıyorum izin verde hadım olayım' denmiştir. 'İster hadımlaş, ister bırak1 sözü yani 'belirttiğimi yap ya da terk ederek sana emrettiğime uy' demektir...[845] Buradaki emir fiilin yapılması için değil aksine tehdit içindir. Buna göre adeta 'Eğer her şeyin Allah'ın hükmünde olduğunu bilirsen hadım olmakta hiç bir fayda yoktur' demiştir." [846]
 
Şehvetin Gücü Ve Evlenmeyle Korunma

Abdullah (r.a.)'dan: "Biz Rasulullah (s.a.v.)'in yanında hiç bir şeyi ol*mayan gençlerdik. Rasulullah bize: 'Ey gençler topluluğu, kimin evlenmeye gücü yeterse evlensin. Şüphesiz o gözü haramdan korur, ferci de fuhuştan korur."[847]

Müstevrid bin Şeddat Rasulullah1 tan şöyle işittiğini rivayet etmiştir: [848] Kim bizim işçimizse, kadın edinsin. [849]
 
CİNSEL İLİŞKİ HAKKINDA

Cinsel Kültür Ve Haya


Birinci olarak: Günümüzdeki haya anlayış bakış HAYA AHLÂKIN müslümanı cinsel meselelerle ilgili herhangi bir sö*ze dalmayı engellediği konusunda yanlış bir düşünceyi miras aldık. Gerek ihtiyaç duyduğumuzda soru sorma, gerek bizden istenildiğinde cevap verme, gerekse önemli ve ciddi tartışmalara katılım olsun bu alandaki her*hangi bir meseleyle karşılaştığımızda kaçınmamız gerektiğine dair terbiye gördük. Cinsellik ve onunla yakından-uzaktan alakalı olan herşey -bu yanlış düşünce çerjçevesinde- kapalı bir perde olup bunu yüzsüzler ya da soytarılar veyahutta ahlâktan mahrum olan sıradan insanlardan başkası yırtamaz. Düz*gün ve ahlâklılara gelince, onların durumu oldukça gariptir. Ciddi ve müna*sip bir şekilde içinde cinsellik kokusu bulunan bir konuşma geçse, utançtan yüzlerinin kızardığını, dilinin tutulduğunu ve sanki bir çıkmaza girdiklerini görürsün. Belki de uzağa kaçmaya yellenirler. Büyüklerden biri (baba ya da öğretmen) cinsel meseleler konusunda nasihat etmek gayesiyle bir söz açma cesaretinde bulunsa, dinleyicilerin bunu canı sıkılarak karşıladıklarını ve kendi kendilerine: Keşke sussa, dediklerini görürsün. Belki de uzaklaşırlar ya da sözü başka yöne çevirmeye yellenirler. Dinlemek zorunda kalırlarsa da yüzleri ekşimeye başlar ve sanki kulakları ve nefisleri bu tür ağır sözü dinle*meye tahammül edemez. Zaruretten ötürü konuşulması gereken bir mesele olduğunda kapalı yerlerde konuşulur. Sanki onlar insanların göz ve kulakla*rından gizlenmesi gereken kötü ve çirkin bir durum görüşüyorlar. Sonra bu tür konuşmalar için uzun bir hazırlık yapılır sonra da son derece sıkıntı ve utanma içerisinde konuya girilir. Cinsellikle ilgili bir mesele olduğunda genç kız ve genç erkek bunu babası ve annesiyle ya da müderris ve müderri-sesiyle görüşmez. Aksine arkadaşları ve hizmetçilerle görüşürler. Bunun

sebebi ise o büyüklerin kendileriyle çocukların, öğrencilerin arasına koy*dukları engellerdir. Bu engelleri dolaylı bir şekilde cinsellikle ilgili her türlü meseleye uzun yıllar boyunca sessiz kalarak koymuşlardır...

. Konuyu özetlersek aşın olan hayayı nefisten başka bir şey koymamış*tır. Bizden böyle bir haya gelişmiş ve yerleşmiştir. Öyle ki bunu çözmeye kalktığımızda çözümüne karşı direnilmiştir. Böylesi bir haya Allah'ın indir*diğinden hiçbir dayanağı bulunmayan asılsız gelenek ve evhamın bir netice*sidir. Fakat biz bunu nesilden nesile miras aldık. Biz buna Allah'tan gelen din çibi sarılıyoruz. Nefsimizi üzerine aşırı gittiğimizi, nevamıza uyduğumuzu ve hakim olan Allah'ın şeriatına Peygamberin sünnetine ve temiz olan saha*belerin siyretine muhalefet ettiğimizi düşünmedir.

ikinci olarak: Kitap ve Sünnete göre düzgün olan haya Hayanın anlamım kuşatan büyük bir hatanın varlığına inanıyoruz. -Al*lah'tan yardım dileyerek- gerek erkek gerekse kadın olsun her birinin haya*tında önemli bir yönü olan dini öğretilerinin bilgisiyle müslümanın araşma korkunç engel koyan bu hatanın giderilmesine çalışıyoruz. Bu yön, tenasül uzuvları ya da cinsel faydalanma ile ilgili olan herşeyi içeriyor. Gerçekten Rasulullah (s.a.v.)'den haya konusunu yücelten bir çok hadis varid olmuştur:

Ebu Hureyre'den: "Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: İman at*mış küsur şubedir. Haya da imandan bir şubedir."[751]

Abdullah bin Amr (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.) bir adama uğradığın*da, adam kardeşine haya hakkında nasihat ediyordu. Bunun üzerine: 'Bırak onu! Zira haya imandandır1, buyurdu."[752]

Abdullah bin Mes'ud (r.a.)'dan rivayetle Rasulullah (s.a.v.) şöyle bu-> urdular: "İnsanlara, ilk Peygamberlerden ulaşan söz: 'Utanmadıktan sonra dilediğini yap' sözüdür."[753]

Inıran bin Husayn (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdular: 'i îa\ .t hayırdan başka bir şey getirmez' dedi. Bunun üzerine Buşeyr bin Ka'b: 'Hakikaten, atanmanın bazısının vakardan, bazısının da sakinlikten olduğu İmcilerde yazılıdır', dedi. İmran O'na: 'Ben sana Rasulullah (s.a.v.)'in ha*:Ls:ni söylüyorum, sen de kendi sahifelerinden bahsediyorsun', dedi."[754]

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Haya imandan bir şubedir" sözü lugatta, de*ğişme, kırılma, insanın ayıp saydığı şeylerden utanması... Şeriatta: Kötü (kabih)'den kaçınmayı, hak sahibinin hakkını yemeyi yasaklayan bir ahlâk*tır. Bu sebeple başka bir hadiste: "Hayada hayrın hepsi vardır" buyrulmuş-tur... Fakat hayanın şeriata uygun olarak kullanılması çalışmaya, ilme ve ni*yete bağlıdır. İtaati emrettiği ve masiyete engel olduğu için imandandır. Do*layısıyla, hak sözü ya da hayır işi engelleyen haya imandan değildir. Çünkü bu ser'i değildir."[755]

Yine Hafız diyor ki: "İyad ve diğerleri diyor ki: İçgüdüsel de olsa haya imandan kılınmıştır. Çünkü şer'i kanunda onun kullanılması kasda, kesbe ve ilme bağlıdır. Hayrın tamamı, olmasına gelince, o hayırdan başka bir şey getirmez. Bu sebeple umuma hanıledilmesi müşkile olmuştur. Çünkü bunu yapan kimse münkeri işleyene karşı kasdederek bazı hakların ihlal olmasına hamledebilir. Cevap olarak şöyle denilebilir: Bu hadislerde kasdedilen haya şer'i olandır. Hakların ihlal olmasını doğuran haya şer'ı haya değildir. Aksi*ne acizlik ve düşüklüktür."[756]

Hafız İbn Hacer ve Kadı îyad'ın bu açıklamalarını ve düzgün haya ile-sağlıksız haya arasındaki ayırımlarını iyice düşünmemiz gerekir.

Bu sağlam sözleri şöyle özetleyebiliriz: Düzgün olan haya, İslam'ın yü*celttiği, müslüman erkek ve kadına emrettiği hayadır. Bu eğri olmayan haya olup kötü fiillerden uzak durmaya götüren bir ahlâktır. Şer'i anlamına harici evhamlar kesinlikle bulaşmayan hayadır... Şimdi Enes (r.a.) 'm kızının şer'i haya anlayışı nasıl düzeltiği bir bakalım.

Sabit el-Bunani'den: "Enes'in yanında kızı vardı. Enes dedi ki: 'Rasu-lullah'a bir kadın gelip kendisini teklif ederek: Ey Allah'ın Rasulü, senin ba*na ihtiyacın var mı?' dedi. Bunun üzerine Enes'in kızı: 'Ne az hayalı birisiy-miş, ne kötü davranmış', dedi. Enes: 'O senden daha hayırlı, Peygamberi arzulayarak kendisini ona teklif etti1, dedi."[757]

Elimizde, hak söz ya da iyi fiil karşısında, hak söz ve iyi fiil cinsel mese*lelerle ya da başka cinsin meseleleriyle ilgili olsa da hayanın bunu nasıl en*gellemediğini çizen Kur'an va sünnet birlikte nefiste bir tür gerginliğin oluş*ması doğrudur. Bu, övülen bir durum olup çoğu zaman düzgün haya ile beraber olur. [758]

 
Geri