Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
Ahlakımızı güzelleştirebilmek için neler yapmalıyız? İnsanları çok eleştiriyorum, beni eleştirdiler mi kırarak cevap veriyorum, gurur yapıyorum, bunları nasıl aşarım?

Ahlakın bir çırpıda değişmesi elbette zordur. Zaman geçtikçe ilgili huylar daha da müzminleşir.

Bu husus âdil imtihanın da bir yansımasıdır. Çünkü Allah’ın emir ve yasakları çerçevesinde ahlakını düzenlemekle yükümlü olan insan, bu yükümlülüğü yerine getirme veya getirmeme özgürlüğüne sahiptir. Bu özgür iradesini, iyi tarafa kullanan kimsenin bu saygısına bir mükâfat olarak ahlakının daha düzeltilmesi; kötü tarafa kullanan kimsenin bu saygısızlığına bir ceza olarak ahlakının o kötü çizgide devam etmesi adaletin bir sonucudur.

Genel adalet ölçüsü budur; Allah’ın lütfu ise ayrı bir konudur. “İyilik Allah’tandır, kötülük ise sizin kendi nefsinizdendir” (Nisa, 4/79) mealindeki Kur’anî prensip bu gerçeğin kanıtıdır. O halde, mevcut kötü durumumuzun bizzat kendi nefsimizden kaynaklandığını görmemiz ve ona göre nefsimize kızmamız gerekir.

İlgili huylarımızdan vazgeçmemizin birinci şartı, kötü huylarımızın bizzat kendimizden kaynaklandığını bilmemiz olduğunu düşünüyoruz. Çünkü, bu hakikatli bakış açısıyla, iyi huylar edinmek gibi, kötü huylardan kurtulmanın da bizim gücümüzün dahilinde olduğunu öğreniyor ve bir direnç kazanmış oluyoruz.

Diğer taraftan, kötü huyların kökünü kazıyıp ortadan kaldırmak imkânsızdır. Çünkü onlar -imtihan gereği- varlığını sürdürürler. Mesela, bir kimse kızmak, hiddetlenmek, sert tavır almak, eleştirel bakış sergilemek gibi huyları kendimizden çıkartıp atamayız. Bunlar, yaratılışımızda var olan huylardır. Yalnız bunların yönlerini değiştirmekle onları yerli yerince kullanabilir ve kötü gidişatın önüne geçebiliriz. Örneğin, diyelim ki, eleştirmek huyu bizde fazladır, yapmadan edemeyiz.. Yapalım fakat hedefi doğru koyalım, kimi neyi eleştireceğimizi iyi tespit edelim.. Eleştiri oklarımızı rastgele -gönülleri kırarak- mümin bir kardeşimize yöneltmek yerine, -“en büyük düşmanın iki yanın arasındaki nefsindir” (Gazâlî, İhyâ-u Ulûmi’d-Dîn, 3/4) buyuran efendimizin bu tespitlerine dayanarak- kendi nefsimize yönelterek hem eleştiri yönden kendimizi tatmin, hem de nefis düşmanımızı rezil, hem de ahiretimize azık temin etmiş oluruz. Çok kolay bir yerden mümin kardeşimize kızacağımıza, şeytanımıza, nefsimize kızalım. Hem kızgınlığımızı tatmin hem de hem de ahlakımızı tehzip etmiş/arındırmış oluruz.

Hiç bir insan kendi menfaatini bile bile terk etmez. İki ayrı menfaat söz konusu olduğu zaman en fazla karlı olanı tercih eder. Keza her insan iki zarardan en az zarar verecek olanı tercih eder. Bu aynı zamanda aklın da gereğidir. Bu ölçüyü dünya-ahiret dengesi için de kullanabiliriz.

Nefsimizin hoşuna giden bir günahı işlemekle aldığımız birkaç gramlık lezzete mukabil, iman şuuru ile mütehassıs olan vicdanımıza bir batman lezzeti kazandıran işleri terk etmek aklın kârı değildir.

İki günlük dünyayı, ebedî hayata tercih etmek bir mümin için çok feci bir yanılgıdır.

İki kişinin yanında -yanlış düşündüğü- gururunu kurtarmayı düşünüp de, mahşer meydanında milyonlarca insanların, peygamberlerin ve de Allah’ın huzurunda gerçek gururunun, insanlık onurunun kırılmasını düşünmemek, mantık açısından çözülmez bir denklemdir.

Şu hadis-i şerifte de önemli bir vurgu vardır: Münafık olan kimsenin alametlerini sayan efendimiz şöyle buyurmuştur “Dört haslet/vasıf/özellik vardır ki, bir kimsede bulunduğu zaman tam bir münafık olur. Onlardan biri bulunduğu takdirde ise, -onu bırakmadığı sürece- nifaktan bir özelliği kendinde barındırmış olur; Konuştuğu zaman yalan söyler, söz verdiği zaman sözünden cayar, antlaşma yaptığı zaman bağlı kalmaz-haksızlık eder, birisiyle mücadele ettiği zaman fucura sapar/aşırılığa kaçar(adam bir eleştirmişse o beş eleştirir, adam bir kötü söz söylediyse o on mislini söyler)”(Kenzu’l-ummal, h. no: 848).

Bilindiği üzere, iman hem nurdur hem kuvvettir.. Kuvvetli imanı elde etmeye ve bu imanı, Allah’ın emirlerini yerine getirerek, haramlarından da sakınarak, pekiştirmeye ve devam ettirmeye çalışmak gerekir. Böyle kuvvetli bir imanı elde eden kimse, prensip olarak Allah’ın rızasını esas alır.. Nefsinin hoşuna gideni değil, Allah’ın hoşuna gideni tercih eder. İnsanların alkışlarını değil, Allah’ın “aferin kulum!” demesini tercih eder.

Bu açıklamaların ışığında konuya bakmakta fayda olduğunu düşünüyoruz.

Rahman ve Rahim olan Allah hepimizi sırat-ı müstakime ulaştırsın, halis ve nasuh tövbeyi nasip eylesin, ÂMÎN!

İlave bilgi için tıklayınız:

Ben ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim Hadisini nasıl anlamalıyız?

Din Güzel Ahlaktır

Hz. Muhammed'in güzel ahlakıyla ilgili bilgi alabilir miyim?

Gerçek Keramet Ahlakı Güzelleştirmektir
 
Ahlakın toplum üzerinde etkisi

Ahlakın tarifi ve gayesi nedir? Ve ahlakın cemiyetler üzerinde tesiri nasıldır?

Dinimizde ahlâk, iman ve ibadeti kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ahlâk, Kurân-ı Kerim'de ve hadislerde birçok yerde işlenmiş, güzel ahlâk övülmüş, ahlâksızlığın her çeşidinden insanlar sakındırılmıştır. Hz. Aişe'nin Hz. Peygamberimiz'in (s.a.s.) ahlâkını soranlara: "Resûl-u Ekrem'in ahlâkı Kurân'dan ibarettir" (Müslim, "Salâtü'l- Müsafirin", 139) diye cevap vermesi, ahlâkın kapsamına bir işaret olabilir. Nitekim Allah (c.c) Kur'ânında Peygamber Efendimiz'i (s.a.s.), "Ve Sen bir yüce ahlâk üzere ahlâk abidesisin" (Kalem Sûresi, 68/4) diye övmektedir.

İslâm, ahlâka büyük önem verir ve onu "dinin zarfı" sayar. Hz. Peygamber, "Ben, mekârim-i ahlâkı tamamlamak için gönderildim" (Muvatta, "Hüsnü'l-Huluk", 8) sözü ile İslâm'da ahlâka verilen önemi göstermiştir.

Dinin hemen her sahada ahlâki buyrukları vardır; bir başka ifadeyle, bütün insanlar için geçerli sayabileceğimiz ahlâk kaidelerinin hepsini dinde bulmak mümkündür. Esasen din, bir açıdan, kaynağını Allah'tan alan bir ahlâk sisteminden ibarettir. (Güngör 1995, 17)

İnsandaki ahlâkî faziletlerin en büyük desteği dindir. Vazifeye bağlılık, doğruluk, adalet, şefkat ve hürmet, yardımlaşma gibi ahlâkî kaideler, ancak Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanç ile desteklenirse devamlı olur. Kul hakkını çiğnediği zaman Âhiret'te cezasını çekeceğine inanan bir insan, başkalarının hakkını yemekten çekinecek, içtimaî kurallara riayet edecek ve haksızlık yapmaktan korkacaktır. Kaynaktaki kutsiyet fikri kabul edilmedikçe ahlâkî prensiplerin kuvveti azalır. Bu sebeple, ahlâkın en sağlam temeli dindir ve din olmalıdır. (Pazarlı 1987, 39)

Kanunlar, ferdi, yabancı gözlerden uzak kendi başına bulunduğu yerlerde kontrol etme imkânına sahip değildir. Kanunlar insanları disipline etme, yetiştirme ve sosyal hayatın ahengini teminde yeterli olmadığı için kişilerin manevî bir otorite altına alınması şarttır. Bu otorite de ancak din olabilir. Din, hareketlerimizi devamlı surette gözetleyen bir murakıbı kalbimize yerleştirmiştir. Kanun adamlarının ve diğer insanların kontrolünden uzak yerlerde ahlâka uymayan bir davranışa yelteneceğimizde, Allah'ın bizi gördüğünü ve bu hareketimizi cezasız bırakmayacağını söyleyen din, bu davranışlara karşı elimizi kolumuzu bağlar. (Kandemir 1986, 34, 49)


 
Suç ve Din

Suç işlemenin ve suçlardaki artışın sebepleri şüphesiz çeşitli olduğu gibi, her suçlu insan da şüphesiz aynı karakterde değildir. Dolayısıyla ilk plânda, suç işleyen kişileri bütün özellikleriyle tanımak gerekir. Onların bilinmesi gereken özelliklerinden biri de dinî inanç ve davranışlarıdır. Çünkü dinî inanç veya iman, insanın sosyal davranışı üzerinde tayin edici bir role sahiptir. "Din, hem bireyi hem de toplumları etkileyen sosyo-kültürel bir kurum", insanın günlük hayatındaki davranışlarına yön veren bir faktördür. (Peker 1990, 95) Belirli dinî inançlar ve tutumlar, ferdin diğer kimselerle olan ilişkilerini, ahlâkî davranış ve hükümlerini bir dereceye kadar şekillendirirler. Çünkü din, insanın düşünce, duygu, irade, vicdan ve davranış gibi bütün kabiliyet ve eğilimlerine hitap etmektedir. İşte bu sebepledir ki, dine bağlılık derecesi ile suçluluk arasındaki ilişki üzerinde durulmuş ve bu konuda araştırmalar yapılmıştır. Normalde, din, suç işlemeyi aynı zamanda günah telakki ettiği için, Allah'a ve öldükten sonra ceza veya mükâfat göreceğine inanan, ibadetlerini yapan bir insanın suç işlememesi gerekir.

İslâm dini, iman edenlere iyilik yapmalarını ve kötülükten de men etmelerini emreder. Bunu şu âyette apaçık görüyoruz: "Onlar, Allah'ı ve Âhiret'i tasdik eder, iyiliği yayar, kötülükleri önler ve hayırlı işlere yarışırcasına koşarlar. İşte onlar salihlerdendir." (Âl-i İmran Sûresi, 3/114) Allah Teâlâ (c.c.), küfrün ve kötülüğün müminlerin kalplerinde sevimsiz karşılandığını da beyan buyurur: "Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde güzelleştirdi; inkârdan, fâsıklıktan ve isyandan ise sizi iğrendirdi." (Hucurât Sûresi, 48/8) İnancın gerektirdiği vecibeler ve hayırlı işler, bir baskı altında değil, severek yapılması gerekir. Çünkü böylece Allah'ın rızası kazanılıp, yapılan işin mükâfatı fazlasıyla alınacaktır. İnançlı kimseler sosyal hayatta ne kadar güçlüklerle karşılaşsalar da, dinî inançları onları suç işlemekten genellikle alıkoyar.

Din, toplumda görülen ahlâksızlık ve suçu denetleyip engelleyecek en önemli faktörler arasında başta gelir. Suçun, sadece suç değil, ayrıca günah olarak telkin edilmesi, onun işlenmesi karşısında en azından iki kat bir caydırıcı sebep olacaktır. Gençler, kendileri üzerinde yapılan araştırmalarda, dinin ruhlarına huzuru verdiğini, güvenlik duygusu sağladığını, dini dayanılacak tek realite olarak gördüklerini, dinlerini kaybettiklerinde her şeylerini kaybedeceklerini söylemişlerdir. (Hökelekli 1993, 115) Suçluluk duygusu, insanlarda sıkıntıya yol açar. Sıkıntı ise, insanı kendi kaynağına yeniden yönelmeye sevk eder. Dolayısıyla sıkıntıdan kurtulma, insanların dinî inançlarına daha sıkı bağlanmalarıyla doğru orantılıdır. (a.g.e. 114-115)

Bir toplumda dinî inanış zayıflayınca, bunun arkasından ahlâkî ve hukukî suçlar gelir. Çünkü, din olmayınca ahlâkın da bir yaptırım gücü kalmaz. Helâl-haram, Âhiret'te ceza-mükâfat inancı kalkınca toplumun düzeni sarsılır, suç ve anarşi ortaya çıkar ve böylece çeşitli sıkıntılar başlar. Halbuki, her yerde kendini kontrol eden bir Hâkim Varlığa inanan insan buna göre davranıp iyiyi tercih eder, kötüden uzaklaşır. Dinin etkisini yitirdiği toplumlarda sosyal çözülmeler başgösterir. Bugün buna en çarpıcı misalleri bilhassa batılı toplumlarda görmek mümkündür. Ailenin çökmesi, ebeveyn-evlât ilişkilerinin çözülmesi, cinsî sapmaların normal hâle gelmesi ve bunların doğurduğu ferdî ve içtimaî krizler, hattâ maddî hastalıklar, suç işleme oranlarındaki anormal artış, olabildiğince azmanlaşan ferdiyetçilik ve bencillik, toplumda yardımlaşma ve dayanışma duygularının yitirilmesi, meselenin önemini görmeye ve göstermeye yetmektedir.

Sözünü ettiğimiz menfiliklere, günümüzün modern toplumlarında bir de şehirleşmenin aynı sebeplerle yol açtığı olumsuzluklar eklenmektedir. Batılı sosyologlar şehirleşme ile suç arasında doğrudan ilişki kurmaktadırlar. Köylere ve küçük şehirlere nazaran büyük şehirlerde çok daha fazla suç işlenmekte; ancak şehirlerde suç işleyenlerin büyük çoğunluğu buralarda doğmayan, sonradan oraya göç eden göçmenlerden oluşmaktadır. Şehirleşme ile suçluluk arasındaki ilişki, şehirleşmenin sebebiyet verdiği sosyal çözülme, sosyal ilişkilerin erimesine bağlanmaktadır. (Bilgin 1997, 137) Dinî unsurların ağır bastığı bir toplumda ise, güçlü kontrol mekanizmaları şiddet ve suç nitelikli eylemlerin büyük ölçüde önüne geçer. Her şeyden önce din, aileye ve aile fertlerinin birbirlerine karşı sorumluluklarına büyük önem verir. (a.y.)

Din, tesir sahibi olduğu toplumda aynı zamanda güçlü bir sosyal kontrol mekanizmasıdır. Bu mekanizma sayesinde sosyal değerlerin korunması ve devam ettirilmesi sağlanır. İslâm Dini'nin bu konudaki prensiplerinden birisi de suça giden yolları kapamasıdır. İslâm, ahlâkî değerlere, dünyadan kopuk mücerret değerler olarak bakmaz. O, bir taraftan ferdin gelişimine ve sosyal kontrolün mekanizma olarak fonksiyon görür hâle getirilmesine çalışırken, bir taraftan da, içtimaî ve iktisadî prensipleriyle suça sebep olacak haricî unsurları da ortadan kaldırmaya, en azından asgarîye indirmeye yönelir. Suç, bir anda meydana gelmez. O, psikolojik, sosyo-kültürel ve ekonomik faktörlerle çevrili "cazibe alanı" diyebileceğimiz geniş bir dairenin odak noktasında yer alır. Bu dairenin içerisine giren herkes suç işleyecek değildir, fakat potansiyel olarak buna hazır demektir. İslâm Dini, kişinin bu daireye girmesine mani olma gayretindedir. Bu daireyi bir bataklığa benzetmek de mümkündür. Hastalığın ortadan kalkması için bataklığın kurutulması gerekir. Seküler toplumlarda ise sosyal problemlere çözüm getirilemeyişi, bu prensibin gözardı edilmesinden kaynaklanmaktadır. Meselâ, medyadaki şiddet muhtevalı yayınların insanları şiddet ve suça teşvik ettiği bilinmesine rağmen, hiç bir sınırlama getirilmemektedir. Benzer şekilde, fuhuş bir suç olarak kabul edilmesine, bunun da ötesinde her sene cinsel muhtevalı suçlarda artış görülmesine rağmen, gündelik hayatta cinsel uyarıma sebep olan öğeler serbest bırakılmakta, hattâ bunların çeşitli sapmalara yol açmasına göz yumulmakta ve bu konuda hiçbir denetim mekanizması işletilmemektedir. Din ise, özellikle ahlâkî yapı üzerinde derin yaralar açan bu duruma karşı çıkar. Kaldı ki, cinsel uyarıma sebep olan unsurların serbest dolaşımı, sadece cinsî muhtevalı suçları değil, şiddet muhtevalı diğer suçların da artmasına sebep olmaktadır. Milli Eğitim Bakanlığı'nın liseli gençler üzerinde yaptırdığı geniş çaplı araştırmada, erotik film izleyen gençlerin, macera-savaş filmleri izleyenlere göre daha yüksek seviyede şiddete eğilimli oldukları ortaya çıkmıştır. (a.g.e., 138-139)

Dindar ve dindar olmayan insanlar arasındaki ahlâk, ahlâkî yargı ve benzeri konulardaki farklılıkları belirlemek maksadı ile dinin, dini olmayan davranışlar üzerindeki etkilerini tespit etmeye yönelik birçok araştırma yapılmıştır. Bu araştırmaların sonuçlarına göre dindar olan insanlar, dindar olmayanlara oranla daha iyi bir davranış biçimi sergilemektedir. Meselâ dindarlar, yabancılara karşı daha yardım sever, hayır kurumlarına karşı daha cömert olup, kibarlık ve dürüstlükleriyle de ön plâna çıkmaktadırlar. (Argyle, 5-6)


 
Din ve Ruh Sağlığı; Din ve Depresyon

Dindarlık, depresyonu en azından şu üç yol veya şekilde etkileyebilir. Birincisi, "toplumsal bağlılık" hipotezine göre din, dinî çevreden gelen toplumsal destek sağlar. Böyle bir destek hem duygusal, hem entelektüel, hem de depresyon riskini azaltan diğer bazı özellikleri ferde kazandırır. İkincisi, "tutarlılık hipotezi"ne göre din, ümit ve iyimserlik duygusu aşılayarak depresyonu azaltır. Üçüncüsü, "hikmet" hipotezidir ki, buna göre din, elem ve ıstırapları negatif olarak algılama potansiyelini olumlu yönde değiştirir. (Stack, 8) Yani insanlara, her hâdisede İlâhî bir hikmet, kaderî bir sebep bulunduğu inancını yerleştirir ve hâdiselere daha sağduyulu ve iyimser bir bakış açısı ile bakmasını sağlar. Aslında bu üç hipotez birbirinden tamamıyla ayrı şeyler değildir, üçü de bir anda meydana gelebilirler.


 
Sıkıntı ve Dinî Güvenlik Hissi

İnsan, gerek "tabiî", gerekse içtimaî hayatlar girdabında bir dayanak, bir destek arar. Modern anlayış, insanın bilimle tabiatı yeneceği ve "tabiat olayları"nın yol açtığı korkudan kurtulacağını varsaymış, fakat bu anlayış, insana müsbet hiçbir şey kazandırmamış, tam tersine insan, kendisini manâsız bir hayat, sürekli ölüm korkusu ve acımasız bir çevrenin içinde daha yalnız, daha kimsesiz ve güçsüz hissetmiştir. Buna karşılık din, insana her türlü hâdise karşısında, bütün varlıkların Sahibi merhametli ve gücü her şeye yeten bir Varlığa dayanma, O'na yönelmekle kendini güçlü hissetme, bütün kâinatı kendisi için bir kardeş, bir dost çevresi görme, ölümü hayattan öte, daha üst bir hayat mertebesine yükselme, vazifeden paydos veya terhis olarak karşılama duygusu ve inancı kazandırır. İnsan, iman ile, Allah'a bağlanma ve bütün eşya ve hâdiselere bu bağlılığın penceresinden bakmakla tam bir huzur bulur, sonsuz bir hayatın basamağı olarak gördüğü dünya hayatını da sever ve bu hayatı aslî gaye hâline getirmenin yol açtığı yıpratıcı hırs, kıskançlık, tatmin edildiği sanıldıkça daha da susuzluk ve açlık veren nefsanî arzular kapanından kurtulur.

 

İman ve Psikolojik Rahatsızlıklar

Psikolojik rahatsızlıkların sebepleri olarak şu faktörler öne çıkmaktadır:

1 - Ruhun ve ihtiyaçlarının ihmali;

2 - İnancın kaybedilmesi veya sarsılması;

3 - Hayat problemlerine karşı çaresiz kalmak veya acizlik duymak;

4 - Kişinin hayatında tenakuzlara düşmesi;

5 - Çeşitli cinayetleri işlediğinden dolayı vicdan azabı içine girmesi;

6 - İnsanın huzur ve emniyet hâlet-i ruhiyesini kaybedip, korkunç ve karamsar bir hâlet-i ruhiye içinde yaşaması;

7 - Bazı tenasül hastalıklarının doğurduğu çeşitli rahatsızlıklar. (Yalçın 1997, 33)
Amerikalı psikiyatr Henri Link, psikolojik hastalıkların ana sebebinin imansızlık olduğunu tespit etmiş, kendisi imana dönmüş ve hastalarını da iman etmeye çağırmıştır. Henri Link "Dine Dönüş" adlı eserinde bu konuda: "Nasıl ki ilk defa ilim beni dinden uzaklaştırdı ise, sonra da yine ilim beni tekrar dine yöneltti" diyerek, dinin hastalarına şifa verdiğini, hastalarını mabetlere ve dinî müesseselere gitmeye teşvik ettiğini anlatmaktadır. Link, dinin psikolojik bakımdan insana getireceği faydaları izah ederken de, şunları söyler: "Dolayısıyla şunu ifade etmek isterim ki; önemli olan, benim toplumdan bir fert olarak dine dönüşüm değildir. Asıl önemli husus, psikoloji ilminin böyle bir dönüşün sebeplerini keşfetmiş olmasıdır. Çeşitli ilimler, insan topluluğuna bir çok değerler kazandırmış olabilir. Ancak; fert ve topluma iç huzuru getiren, hastaya iyileşme ümidi verip onu rahatlatan, ailelerin gönlüne sağanak sağanak mutluluk ışıkları yağdıran yegâne unsur
imandır. (a.g.e., 33-34)

Bir Alman filozofu olan Leibniz de, "Ruhî sıkıntıyı veya tedirginliği gidermek için, insan akıl yoluyla Allah'a inanmalı. Çünkü bu sıkıntı, öncelikle şüpheden doğar, şüphe de kalbin parçalanmasına sebep olur." demektedir. (a.y.)

Alexis Carrel de, aynı konuda şunları kaydeder: "Bugün eğer biz vahim bir buhran içinde isek, bunun tek ve en önemli sebebi, modern toplumun maddî değerlere fazla düşkün olması ve temel manevî problemleri ihmal etmesidir. Maddî hayata düşkünlük insanlığa bir saadet getirmek şöyle dursun, harap olmasını bile önleyememiştir. Çünkü gerçek imanın kaybolması, insanı korkunç bir manevî uçuruma sürüklemiştir. (a.g.e., 34)

Bir insanın Allah'a sağlam bir inancı olursa, çeşitli inançların ve ideolojilerin kalbinde çatışmasına imkân kalmaz. Böylelikle insan, o çatışmadan doğan yıpratıcı tedirginlikten kurtulmuş olur. Psikoloji bilginlerinin kişiyi korumak istedikleri husus da bu yıpranmalardır. İnançsız veya inancı sarsılmış kişilerde bilhassa ideolojilerin çatışması şiddetli olduğundan, böyleleri ruhî bunalıma sürüklenirler. Çeşitli ruhî hastalıklar da bunun neticesi olarak o kişilerde zuhur edebilir. Bu sebeple bazı eğitimciler, kişileri ileride böyle kötü sonuçlardan kurtarmak için onlara güçlü bir inanca sahip olmanın lüzumlu olduğunu anlatırlar. Yine, imanlı kişilerin hayatlarında ruhî boyut kaybolmadığı, hattâ asıl unsur olduğu için, bu hayattan mahrum olma neticesi olarak doğan "ruhî hastalıklar"a maruz kalmazlar. (a.g.e., 35)

Burada imanın hayatî değerlerini kısaca şöyle özetleyebiliriz.


1 - İnsanın mahiyetine belli gayeler için konulan arzu ve istekleri Allah�ın istediği yöne kanalize ederek insanı çelişkilerden ve çatışmalardan kurtarır.

2 - Allah katında yükselmek için insana gayret ve canlılık verir, böylelikle hayatta mücadeleden tat alır.

3 - İnsana Allah katında bir sorumluluk hissi vererek doğru yolda gitmesini ve sapıklıktan uzaklaşmasını sağlar.

4 - İnsanı kötü yoldan, cinayetlerden, yolsuzluktan uzaklaştırır.

5 - İnsanın ihlaslı olmasını ve riyakârlıktan uzaklaşmasını sağlar.

6 - İnsanı her şey elinde olan Allah'a sığınmaya yönlendirerek, ona zorluklara direnme gücü kazandırır.

7 - İnsanı "ruhî hastalıklar"dan korur.

8 - İnsanı ebedi Cehennem'den kurtarır.

9 -İnsana, varlığın manâsını ve hikmetini öğretir.
10-İnsanı ebedî yok olma düşüncesinden kurtarır. (a.g.e., 36)

Kısaca, Bediüzzaman'ın değerlendirmesiyle, iman kalbde bir Cennet çekirdeği, imansızlık da manevî bir Cehennem çekirdeğidir. Her türlü faziletin olduğu gibi, cesaretin kaynağı da imandır. İmanlı bir insan, kâinata meydan okuyabilir ve her türlü lüzumsuz korkulardan kurtulur.

 
Dinin Bütünleştirici Fonksiyonu

Dindar fert, günlük hayattaki bunalımlara karşı daha dayanıklıdır. Dindarın, zorluklar karşısında sığınacağı manevî bir sığınağı vardır. İrade olarak daha güçlüdür. Dindar insan, hayatın imtihanlarla dolu olduğunu ve sabretmesi gerektiğini düşünür. Din aynı zamanda, hızla değişen toplumda istikrarı sembolize eder. Bu yüzden değişen toplum içerisinde dindarlar, değişimin psikolojik etkilerini daha az hissederler. Bu önemlidir; çünkü Durkheim, intiharların çoğalmasının asıl sebebini toplumun yapısında meydana gelen değişiklik olarak görür. Durkheim'e göre bu değişiklik toplum için yararlı ya da zararlı olsun, bunun hiç önemi yoktur. Toplumun yapısında meydana gelen değişiklik ferdin hayat şartlarını, manevî değerlerini alt üst eder. İşte intiharın asıl sebebi bu kargaşa hâlidir. (Bilgin, 140-141)

1 Ekim 1967'de İstanbul'da toplanan Ruh Sağlığı Hekimleri Kongresi'nde okunan rapora göre memleketimizde azımsanmayacak sayıda insanın ruh ve sinir hastalığından mustarip olduğu kaydedilmiştir. Aynı durum Amerika'da da vardır. Dr. Link, ziyaret ettiği birçok hastanelerde hastaların % 47'sinin sinir bozukluğundan mustarip olduklarını tespit ettiğini yazar. Amerikalı doktor, birçok araştırmalar sonunda, gittikçe yayılan bu ferdi ve sosyal bozukluklar için tek kurtuluş yolunun, "dine dönüş" olduğunu ifade etmektedir. Ve esasen kitabını da bu fikrini ispat için yazmıştır. (Pazarlı, 37)

Henri Link, eserinde şöyle demektedir:

Ben, bir kısım meslektaşlarım gibi başlangıçta din ve din meseleleriyle ilgilenmez, günlük işlerimle ve hastalarımla meşgul olurdum. 15 yıl zarfında 4000 kadar hastayı muayene ve tedavi ettim. Hastalarımın çoğu evde geçimsizlikten, mesleklerinde başarısızlıklarından şikâyet ediyor, etrafındakilerle anlaşamadıklarından, kilisede öğrendikleri dinî telkinler ve kaidelerle ilmi ve teknik ilerlemeler arasında uyuşmazlıktan dert yanıyorlardı. Bu hastalıklar, her yerde ve her sınıf halk arasında rastlanan sinir ve ruh bozukluklarıdır. Fakat ben, bu hastalara yaptığım tavsiyelerin çoğunun dinî mahiyette olduklarına dikkat ettim. Zaten halkın çoğu da ilmî izahlardan ziyade bu dinî ve ahlâkî mahiyetteki tavsiyeleri anlıyor ve tatbik ediyorlardı. İşte benim din meseleleriyle meşgul olmam bu ilmî ve meslekî zaruretlerle başladı." Doktor, bundan sonra New York Psikoloji Araştırmaları Dairesi'nde birkaç yıl çalışarak 15.226 psikoloji testi tatbik etti. Bu araştırmalar sonunda şu sonuca vardı: "Bir dine inanan ve mabetlere devam eden kimselerde şahsiyet ve karakter, dine karşı lâkayt olan ve mabede gitmeyenlerden daha sağlam ve daha üstündür. (Link 1949, 22)

Akıl hastalıkları her meslek ve her meşrepteki kimselerde hemen hemen hiç fark gözetmeden tezahür etmesine rağmen, sadece dinî istikamet üzere giden kimseler için bir istisna teşkil eder.

Ruhî Bunalımlar ve İslâm Ruhiyatı adlı eserinde Dr. Mehmet Tevfik Özcan da şöyle der: "Yıllardır Bakırköy Akıl Hastanesi'nde, binlerce müşahedemize ve tıbbî nosyonlara istinaden, beynelmilel nöro-psikiyatri kongresinde 7 Mayıs 1970 tarihinde tebliğ ettim ki: Dinî istikamet üzere giden ve bu istikamette yol alabilen mü'minlerde akıl hastalığı hiç görülmüyor, görülmez de. Akıl hastalığı ve her türlü ruhî teşevvüşata bağlı nörotik şikâyetler, psiko-somatik bir yığın uzvî hastalıklar ve davranış bozuklukları, ancak şahsın dinî istikametten uzaklığı nispetinde meydana çıkmaktadır." (Özcan 1985, 117)


Dinî Zaafın, Akıl Hastalıklarının Husulündeki Rolüne Dair Klinik Tetkik ve Müşahedeler

"19. asırda ve 20. asrın başlangıcında tıp ilmi tamamen materyalist idi. 20. asrın sonlarında ise "esprit medical" (tıbb-ı ruhî) yeniden gündeme girmiştir. Şimdi artık din, psikiyatrinin mütalâa mevzuu olmuştur. Çünkü; akıl hastalıklarının menşeinde, manevî şuurun, manevîyatın yitirilmiş olması esas kabul edilmektedir. Bu yitirme de melankoli, hebefreni, şizofreni.. gibi akıl hastalıklarına kadar pek çok ruhî teşevvüşlerin asıl sebebidir. (a.g.e., 119) Prof. Jung ve talebeleri de "Akıl hastalıklarının tedavisinde, fıtrat-ı diniyenin inkişaf ve tekâmülüne çalışılması gerektiğine dikkat çekmektedirler." "Aynı mevzuda H. Sing, 1965 yılında, Hindistan'da yayınlanan "Akliye Dergisi"nde çıkan bir makalesinde: "Dinî ve ahlâkî bir ruhî tedavinin kıymet ve ehemmiyetinin tasdik edilmesini ve böyle bir seviyeye erişilmesini tavsiye ve temenni emektedir." (a.g.e., 119)

Netice itibariyle, gerek akıl hastalıklarından korunmada ve gerek akıl hastalıklarının tedavisinde, Arlette Bouruer'in ifadesiyle, dinî terbiye ve dinî tedavi üzerinde bir çok otoriteler hemfikir bulunmaktadır. (a.g.e., 120)

 
İntihar ve Din

Dinlerde intihar yasaklanmış ve intihar edenin Âhiret'te devamlı azap göreceği bildirilmiştir. Buna paralel olarak, dinî emirlerin uygulanmasında daha dikkatli davranan ve intihara karşı daha sert tavır alan toplumlarda intihar çok daha az görülmektedir. Sözgelimi, istatistikler, Protestan ülkelerde Katolik ülkelere göre daha yüksek bir intihar oranı bulunduğunu göstermektedir. (Bilgin 1997, 141)

Bu hususta Peygamber Efendimiz (s.a.s.), şöyle buyurmuştur: "Kim ki, kendini bir demir parçası ile öldürürse (intihar ederse) Cehennem'de o demir parçası elinde olup onu devamlı olarak karnına saplayıp duracaktır. Kim ki, zehir içerek intihar ederse o kimse, Cehennem'de devamlı zehir içecektir. Kim ki, kendini yüksek bir yerden atıp intihar ederse, Cehennem'de hep yükseklerden aşağılara atılacaktır." (Buhari, "Tıbb", 56; Müslim, "İman", 175)

Gelişmiş devletlerdeki intihar oranlarına bakıldığı zaman, bu oranın çok yüksek olduğu görülecektir. Meselâ, ABD'de son yıllarda gençler arasındaki intihar oranı üç katına çıkmıştır. İntihar, bu ülke gençleri arasında, kaza ve cinayet olaylarından sonra, ölüm sebebi olarak üçüncü sırada yer almaktadır ve ikinci sırayı alma yolundadır. Diğer gelişmiş ülkelerin durumu ABD'den farklı değildir. Avusturya, Danimarka, Hollanda, Almanya, Hong-kong, Macaristan, Japonya gibi ülkelerdeki gençlerin de intiharı problemlerinin çözümü gibi seçmiş olmaları, bütün bu ülkeleri uğraştıran korkunç bir gerçektir. (McCullough 1987, 107)

Niçin insanlar sahip oldukları en değerli şey olan hayatlarına kıyıp intihar ederler? İnsanları buna iten sebepler nelerdir? Kendi canlarına kıymanın acaba neyi çözeceğini düşünüyorlar? Bunun gibi bir sürü sorular sorulabilir. Bunlara cevap olarak şunlar söylenebilir: Çok para, bol alkol, çok mülk, bol miktarda kimyevî madde ve ebeveyn tarafından kazandırılamayan yeterli sevgi. Bunlara can sıkıntısı, sarsıntı gerginlik, korku, engel, ümitsizlik, aşağılık duygusu ve suçluluk duygusunu da eklemek gerekmektedir. (a.y.)

Bundan dolayıdır ki, inançsız toplumlarda intiharın günden güne artmakta olduğu görülmektedir. İntiharların ne derece arttığını, ilim adamlarının sosyal problemleri ele alırken ortaya koydukları rakamlardan anlamak mümkündür. Binlerce insan her sene intihar etmekte ve elleri ile hayatlarına son vermektedirler. Bu binlerce insandan başka, yine bir çok insan, başka türlü intihar etmektedir. Bu intihar, içe dönük bir intihardır. Bunların hayatı birden bire sona ermez. Yavaş yavaş ölürler. Bunlar, öncelikle yenilme, tatminsizlik, ümitsizlik ve acizlik duygularına yenik düşmüşlerdir. (Yalçın, 27-28)

İntiharı önlemenin en önemli ve etkili yolu, sağlam bir iman ve dinî hayattır. Zira Allah'a ve Âhiret Günü'ne inanan insan, hayatın sıkıntı ve meşakkatlerine karşı sabırlı ve dayanıklı olur. Din, ferdin ahlâkî yönden yetişmesini ve güçlü bir kişilik sahibi olmasını sağlar. Önemli olan kişinin, sadece sosyal normlara uyumu değil, kendi özel hayatı ve iç dünyasında da dinî ve ahlâkî emirlere uyumlu olmasıdır. Hemen hemen bütün dinlerde "irade eğitimi"ne yönelik uygulamaların olduğunu görürüz. Meselâ, bir takım dinî akımların aşırı uygulamalarını bir kenara bırakacak olursak, İslâm dininde gün içerisinde belirli aralıklarla kılınan beş vakit namaz, Ramazan ayı içerisinde tutulan oruç, çok sade olan fakat kişiyi disipline eden ve ona irade gücü veren eylemlerdir. Bunun yanında, konuşurken yalan ve gıybetten kaçınmak, diğer insanlarla ilişkilerinde zulüm ve haksızlıktan uzak durmak gibi davranışlar, insanda güçlü bir iradenin ve şahsiyetin oluşmasına yardımcı olurlar. Dindar fert, günlük hayattaki bunalıma karşı daha dayanıklıdır. Dindarın, zorluklar karşısında sığınacağı manevî bir sığınağı vardır. O, irade açısından daha güçlüdür. Hayatın imtihanlarla dolu olduğunu ve sabretmesi gerektiğini düşünür. Din, aynı zamanda hızla değişen toplumda istikrarı sembolize eder. (Bilgin, 134-135)

Dinî hayatın iki en önemli boyutu 'inanç' ve düzenli 'ibadettir. Bu iki unsur ne kadar kuvvetli ise, toplumla ve hayatla bütünleşme o kadar olumludur ve intihar ihtimali o kadar azdır. (Stack, 2)

Stack, dine bağlanma ile dinî inanç ve intihar arasındaki ilişkiyi ortaya koyduğu teorisinin temel önermelerini şu şekilde belirlemiştir. Birincisi, Âhiret hayatı mutluluk vadettiği için, meselâ işsizlik, boşanma, fakirlik vb. sebeplerden dolayı strese giren insanlardaki sıkıntıyı pozitif yönde dengeleyebilir. Eğer insanlar bu stresi Âhiret inancından kaynaklanan ebediyet mefhumuna bağlı olarak kısa süreli bir fenomen olarak görürlerse, strese tahammül güçleri daha fazla artar. İkincisi, elem ve kederler bir manâ ihtiva ediyor olabilirler. Başa gelen kötülüklerin bir anlamı, hüzün ve kederlere gösterilen sabır ve başa çıkmanın değerini göstermede yatmaktadır. Üçüncüsü, Tanrı'nın gözetlediğine ve insanların elemlerini bildiğine olan inanç insanları daha tahammüllü kılar. Dördüncüsü, din, toplumun materyalist anlayışa dayalı sınıflandırma sistemine alternatif olarak kutsal bir rütbe ya da sınıflandırma sistemi sunar. Dolayısıyla ferd, öz saygısını, haysiyetini, özellikle toplumun hiyerarşik düzeninde başarısız olmuşsa, ruhî açıdan başarılı olma hedefiyle geliştirebilir. Beşincisi, duyan ve isteklere cevap veren bir Tanrı'ya olan inanç, bazı insanların sıkıntılı hayat şartlarını başarıyla atlatmalarını sağlayabilir. Altıncısı, din genellikle fakirlikten övgüyle bahseder. Yedincisi, şeytanın varlığına olan inanç, kişiyi kötülüklere karşı mücadeleye sevk eder. Sekizinci ve son olarak, dinler ideal modeller (ideal tip insan) takdim ederler. Meselâ, Eyüp Peygamber modeli bunlardan birisidir. Bu modeldeki insanlar, elem ve sıkıntılara göğüs germişler ve zorluklar karşısında intihara teşebbüs etmemişlerdir. Bu sekiz madde elbette hayat kurtaran inançlar listesi olarak görülmemeli, fakat birkaç temel inanç unsurunun nasıl intihar riskini azalttığını gösteren örnekler manzumesi olarak değerlendirilmelidir. (Stack, 5)

Stack, ayrıca 25 endüstrileşmiş ülkeyi içine alan çalışmasında dindarlık oranının yüksek olduğu yörelerde intihar oranının düşük olduğunu ortaya çıkarmıştır. Bu bulgu, özellikle kadınlar için geçerlidir. (Stack, 6)


 
Aile Kurumunda Çözülme, Boşanma ve Din

Sosyolojik bir realite olarak aile, toplumun temel yapı taşlarından belki de en önemlisidir. Aile cemiyetin küçük bir modeli olup, güçlü aile, güçlü millet ve devletin de temelidir. İslâm dini aileyi, sosyal hayatın vazgeçilmez bir unsuru olarak görür. (Kostaş 1995, 76-78)

Aile, dinin üzerinde önemli durduğu kurumların başında gelir. Aile kurumu ne kadar güçlü olursa, toplum da o oranda sağlam olacaktır. Bu sebepledir ki, yalnızca siyasi otorite olarak devletler değil, dinler de aileye büyük önem vermişler ve onu koruyucu şemsiyelerinin altına almışlardır. Bundan dolayı boşanma, dinlerde hoş karşılanmamıştır. İslâm dini, boşanmamayı yasaklamamış, onu mutlak gerektiren şartlarda bir izin olarak değerlendirmiş, fakat bunun Allah katında makbul bir eylem olmadığının üzerinde önemle durmuştur.

Dinin, aile ve toplum ferdlerinin sağlık ve mutlulukları üzerinde derin ve kalıcı etkileri vardır. Dindar olanlar arasında boşanma oranı daha azdır ve bu kişiler, evliliklerini daha iyi sürdürmektedirler. Din, aileyi tehdit eden bazı olguları kesinlikle reddeder. Bunların başında zina gelmektedir. İslâm dini, zinayı kesin bir şekilde yasaklamıştır. Dolayısıyla bir toplumda dindarlığın arttığı oranda, nikâhsız birlikteliklerin azalabileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. (Aktaş Y, Köktaş M, 1998, 115)

Aile kurumundaki çözülmenin önemli belirtilerinden birisi de boşanma hızındaki artıştır. Bugün boşanmanın en yüksek olduğu toplumlar Batı toplumları, onlar içinde de ABD ve Rus toplumudur. (Arıkan 1996, 21)

Birleşmiş Milletler 1992 Demografi Yıllığına göre bazı ülkelerde ve Türkiye'de boşanma oranlarına bakıldığında, Türkiye'nin dünyada en düşük boşanma oranına sahip ülkelerden biri olduğu görülmektedir. (a.g.e., 21) Türkiye'de boşanmalar, Batılı ülkelere nazaran epey düşük olmakla birlikte, manevî ve ahlâkî dejenerasyonun artmasına paralel olarak, sürekli yükselen bir grafik çizmekte ve her geçen yıl artış göstermektedir. Türkiye'de 1985 yılında boşanma oranı binde 0,37 iken, 1994'de bu rakam binde 0,46 olmuştur. Türkiye'de bölgeler açısından ise Ege ve Marmara'da boşanma oranı daha yüksek, binde 0,63 iken, Doğu ve Güneydoğu'da bu oran binde 0,13'tür. Anlaşılacağı üzere, dindarlıktan beslenen geleneğin hüküm sürdüğü bölgelerde boşanma daha az görülmektedir. (Aktaş, Köktaş, 118)


 
Zararlı Alışkanlıklar ve Din

İslâm dini, toplum hayatını derinden sarsan, ferdî ve içtimaî problemlere yol açan zararlı alışkanlıklara karşı açıktan bir tavır almış, inananlardan bu konuda getirdiği kaidelere uymalarını istemiştir.

Konuyla alâkalı âyet ve hadisler pek çoktur. Örnek olarak şunlar verilebilir:

Ey iman edenler! Şarap, kumar, putlara kurban kesilen sunaklar, fal okları, şeytana ait murdar işlerden başka bir şey değildir. Bunlardan geri durun ki felâh bulasınız. Şarap ve kumarla şeytanın yapmak istediği tek şey, sizin aranıza düşmanlık ve kin salmak, sizi Allah'ı zikretmekten ve namazdan alıkoymaktır. Artık bu habis şeylerden vazgeçtiniz değil mi? (Maide Sûresi, 5/90-91)

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: "Zina eden, bu fiili işlerken imanlı değildir. Hırsız, çalarken imanlı değildir, içki içen de içerken imanlı değildir." (Müslim, "İman," 24)

 
Dinî İnanç ve Ümit

İnsanlar, günlük hayatın zorluklarından, üstesinden gelemedikleri problemler, çözemedikleri olaylar karşısında duydukları acz, korku, dehşet ve hayretten kurtulmak, istikbal ve akıbet hakkındaki endişelerini gidermek, devamlı bir ruh huzuruna kavuşmak isterler. (Ünal 1998, 88)

Din, insanın elem ve ıstıraplarını azaltır, ona teselli verir. Kişi, inancı sayesinde ümitsizliğini yenerek huzur bulabilir. Yine din, feragat, fedakârlık, sabır, mücadele ve ümit duygularını kuvvetli tutmak suretiyle hayatın acılarını hafifleten bir güç olarak kişiyi ümitsizliğe karşı korur. (Uysal 1996, 123) Din, insana hayat ve ölüm ötesi hakkında bilgi, güven ve itmi'nan verir. Ayrıca kişinin ruhuna, geçici olmayan bir güven duygusu yerleştirir. Bu sebeple din, temel güven duygusunun kaynağını oluşturmaktadır. Zira insan, kendisi dışındaki yüce bir Kudrete inanmak ve bağlanmak suretiyle yaşadığı dünyada bulamadığı güveni elde etmiş olmaktadır. İnançlı insan, Allah'a olan bu güveni sayesinde, inançsızların sık sık içerisine düştükleri ümitsizlik bunalımlarından kurtulabilmektedir. (Ünal 1998, 88)

İnsan, doğumundan ölümüne kadar karşısına çıkan güçlükleri çözebilme ve sürekli değişen şartlara intibak edebilme gayreti içerisindedir. Kişi, inancı sayesinde dayanma ve direnme gücü artmakta, başkalarına bağımlılıktan kurtulmakta ve hayattaki problemlerle baş etme gücünü kendinde bulabilmektedir. Bu sebeple dinî inanç, insanda sağlam bir kişilik yapısı meydana getirmektedir. Allah'a olan inancın yok olması ise, insanın şahsiyetini yok etmektedir. Böyle bir insanın benliği son derece zayıf olmakta ve en ufak güçlükler ve sıkıntılar karşısında bile çöküp dağılabilmekte, ümitsizliğe düşebilmektedir. (a.g.e., 89)

Ayrıca Âhiret inancı da, insanların ölümsüzlük arzusuna, bu dünyada bulamadıkları adalet ve mutluluğa, hayal kırıklıklarını tamire ve yapmış oldukları güzel işlere karşılık bulmaya cevap ve kaynak teşkil etmekle, onların ümitvar olmalarında son derece etkilidir. (a.g.e., 93-94)


 
Sosyal Çözülme ve Din

Sanayileşme ve şehirleşme süreciyle Batı toplumu ve bunun etkisiyle bütün dünya büyük bir değişime uğradı. İnsanoğlunun yüzyıllardır pek az değişiklik gösteren yerleşim biçimleri, hayat tarzları, sosyo-kültürel ve ekonomik değerleri, değişim içerisine girdi. Dinî inançlar da bu değişimden nasibini aldı. (Bilgin, 75)

Sanayileşmenin başlamasıyla insanlar arasında eşitsizlik de had safhaya ulaştı; sosyal sınıflar ortaya çıktı ve bu sınıflar arasında büyük uçurumlar açıldı. Kadınlar ve çocuklar dahi, neredeyse boğaz tokluğuna çalışır hâle geldi. Sanayileşme geliştikçe, şehir büyüdükçe dayanışma hâlindeki cemaatler de küçüldü. (a.g.e. 78) Sanayileşmenin getirdiği şehirleşme ise, ayrı bir problem olarak ortaya çıktı. Bilhassa şehre göç ve yeni ortama uyum sağlama zorluğu vakıasıyla insanlar bunalımlara sürüklendi.

Din, çıkara dayalı ilişkiler yerine yardımlaşmayı, dayanışmayı öne çıkarır. Kişiyi ayakta tutacak manevî değerlerin kaynağıdır. Fert olarak şehirde ve modern toplumda kaybolan insanı, cemaat ve cemaatleşmeyi sağlayan kural ve müesseseleriyle yalnızlıktan korur. Ferdi asla kendi başına terk etmez; derece derece yakınları ile ona maddî-manevî şemsiye olduğu gibi, bir bakıma geçimini de teminat altına alır. Komşuluk ve akrabalık ilişkilerine son derece önem verir. Din, ayrıca ortak bir kültür oluşturur ve bu kültür atmosferinde kimse, kendini yabancı hissetmez. Çünkü din, her şeyden önce insanı ve insan fıtratını bilen Yaratıcı'nın koyduğu kaideler bütünüdür. Dinin sosyal hayatta etkinliği ölçüsünde, sosyal gruplar arasında kültürel uyuşmazlıklar azalır. (a.g.e. 79) Bugün Türkiye'de şehirleşmenin, çarpık şehir hayatının ve sadece Batıyı taklide dayalı bazı uygulamaların insanlarda batı toplumlarında olduğu ölçüde bunalıma sebep olmadığı müşahede ediliyorsa, bu, kişilerin bilhassa cemaatler yoluyla bir dayanışma, yardımlaşma ve toplumla bütünlük sağlama, kendilerini bulma, ifade etme imkânına sahip olmasındandır.

 

Kaynaklar


AKTAŞ, Yasin, KÖKTAŞ M. Emin, Din Sosyolojisi, Vadi Yayınları, Mayıs 1998.
ARGYLE Michael A., Advances in the Psychology of Religion, Çev: Talip Küçükcan, Din Psikolojisi Alanındaki Yeni Gelişmeler, Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi, İstanbul.
ARIKAN, Çiğdem, Halkın Boşanmaya İlişkin Tutumları Araştırması, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu Bilim Serisi 96, Ankara, Kasım 96.
BİLGİN, Vejdi, Sosyal Çözülme ve Din, Etüd Yayınları, 1997.
GÜNGÖR, Erol, Ahlâk Psikolojisi Ve Sosyal Ahlâk, Ötüken Yy. 1. Basım 1995.
HÖKELEKLİ, Hayati, Din Psikolojisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları Ankara 1993.
KANDEMİR, M. Yaşar, Örneklerle İslâm Ahlâkı, Nesil yay. Yaylacık, mat, 5. bs. İst. 1986.
KOSTAŞ Münir, Üniversite Öğrencilerinde Dine Bakış, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara , 1995.
LİNK, Henri, Dine Dönüş (Çev: Ömer Rıza Doğrul), Ahmet Halit Kitavebi, İst. 1949.
Mc CULLOUGH, Leslie, "İntihar: Sebepleri Nedir ve Ona Nasıl Engel Olunur?" Çev: Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Peker, Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı: 2 Samsun 1987.
ÖZCAN, Mehmet Tevfik, Ruhî Bunalımlar Ve İslâm Ruhiyatı, Ankara, 1985.
PAZARLI, Osman, Din Psikolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul 1987.
PEKER, Hüseyin, "Suçlularda Dini Davranışlar," Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Sayı: 4, Samsun, 1990.
STACK, Steven, Çeviren: Dr. Talip Küçükcan, Dindarlık, Depresyon Ve İntihar, İslâm Araştırmaları Merkezi İstanbul.
UYSAL, Veysel, Din Psikolojisi Açısından Dini Tutum Davranış Ve Şahsiyet Özellikleri, İstanbul, 1996.
ÜNAL, Nurten, Dini İnanç, İbadet Ve Duanın Umutsuzlukla İlişkisi (Üniversiteli Gençler Üzerinde Bir Araştırma) Yüksek Lisans Tezi, Bursa, 1998.
YALÇIN, Mikdat, İman ve Ahlâkın Hayati Değerleri, İmanın Lüzum Ve Değeri, Örnek Medeniyet Eğitim Ve Kültür Araştırmaları Vakfı İstanbul 1997.

Abdurrahman KAYMAK, Yeni Ümit
 
Ahlaksal zekanın dürüstlük ile ilişkisi nedir? "Ahlak ve zeka" kavramının bu şekilde kullanılması doğru mudur?

Zeka, eşyalar, olaylar arasındaki ince münasebetleri belirlemeye yarayan bir fonksiyondur. Bunu iyiye veya kötüye kullanmak, insanın iradesine bağlıdır.

Bu sebeple soyut bir kavram olarak “ahlaksal veya ahlaksız zeka” tabiri çok isabetli olmayabilir. Çünkü, bu gibi tabirler, belli bir iradenin yönlendirmesiyle oluşan spesifik bir zekayı anlatmaktadır. Oysa -deyim yerindeyse- zeka nötr halde bir olgudur, iyi niyetli bir iradenin yönlendirmesiyle isabetli, gerçek dürüst bir zeka, kötü iradenin yönlendirmesiyle de zekanın cerbeze / demagoji versiyonu oluşur.

Hakkı hak, batılı batıl olarak gören bir zeka hakikî pozitif zekâdır; batılı hak, hakkı batıl olarak gösteren zeka ise, demagojik, negatif zekadır.
 
Sağlam bir tasavvuf çizgisinde hangi özellikler bulunmalıdır?

Bu sorunun tasavvuf konusundaki belirsizlikleri gidermek amacıyla sorulduğu anlaşılmaktadır. Bugün tasavvuf konusunda sapla saman birbirine karıştığı, şeyhlerin sahtesi ile gerçeği yaygın bir biçimde her yanda bulunduğu için bunları birbirinden tefrik etmek zordur. Bunların doğrularını tanımak için bir takım ölçülere ihtiyac vardır. İşte o ölçüler şunlardır:

a- Ehl-i sünnet ve ve’l-cemaat çizgisinde sağlam bir inanç,

b- Kitap ve sünnete uygun derin bir ibâdet hayatı (sâlih amel),

c- Düzgün bir muâmelât ,

d- Muhammedî bir ahlâk.

Tasavvuf bu ölçüler içinde şu özellikleri de taşır:

a- Tasavvuf manevi tecribe ile anlaşılan hal ilmidir,

b- Tasavvufi bilginin konusu ma’rifetullah’tır,

c. Tasavvuf tatbiki bir ilim olduğundan mürşid vasıtasıyla öğrenilir,

d- Tasavvuf kitaptan okuyarak öğrenilebilecek bir ilim değildir, çünkü tecrübîdir.

e- Tasavvufun bilgi kaynağı felsefe ve kelâm gibi akılla sınırlı değildir. İlham ve keşf de bilgi kaynağı olarak kabul edilir.

f- Tasavvufi eğitime tarikat denilen özel yollarla kat’edilir.

Lüma’ müellifi sûfîlerin sahtesini hakikisinden ayırmak için şöyle bir ölçü koyar:

1- Haramlardan kaçınmak,

2- Farzları îfâ etmek,

3- Dünyayı ehl’i dünyaya bırakıp dünya-perest olmamak.
 
Tasavvufun muhtevâ açısından mertebeleri nelerdir?

Tasavvufun tahalluk ve tahakkuk olmak üzere iki mertebesi; yani boyutu vardır. Tahalluk, tasavvufun eğitim boyutudur. Tasavvufi hayat, tarikat, manevi makamlar, seyr u sülûk ve âdâb gibi konuları kapsar. Tahakkuk ise tasavvufun ma’rifet, işâret ve bilgi boyutudur. Bu da insanın ma’nevî eğitim sayesinde ahlâk ve takvâ açısından yükselişi ve Allah’a yaklaşması sonucu kâinattaki bazı ilâhî sırlara âid elde ettiği bilgilerdir.

Nitekim Kur’an’daki: “Allah’tan korkun Allah size öğretsin.’ (el-Bakara, 2/282) âyeti takvânın bir takım manevî bilgilere erme vesilesi olduğuna işaret etmektedir. Bir kudsî hadisteki: “Kulum bana nâfilelerle yaklaşmaya devam eder. Hatta ben onu severim. Ben onu sevince de gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı… olurum” (Buhârî, Rikak, 38) ibâreleri, kulluk ve nâfile ibâdet ile insanın kâinâttaki ilâhî kudretin etkisini anlamaya başlayacağını anlatmaktadır. Aslında ehl-i sünnet inancına göre bütün insanların fiillerinin gerçek mutasarrıf ve hâlıkı Allah’tır. Ancak insanlar gözlerindeki dünya ve mâsivâ perdesi sebebiyle bunu görememektedir. Yani bir başka ifade ile herkesin gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı Allah’tır. Çünkü bütün fiillerde yaratıcı O’dur. İnsanlar bu gerçeği nâfile ibâdetlerle Hakk’ın sevgilisi olacak konuma geldikleri zaman farkedebilirler. Kur’an’da Allah’ın, kulların fiillerini kendine izâfe etmesi bundandır.

Nitekim ‘Onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, Allah attı.’ (el-Enfâl, 8/17) ‘Bildikleriyle amel edene Allah bilmediklerini öğretir.’ (Hilyetü’l-evliyâ, X, 15) hadisinde de aynı konuya işâret edilmektedir.

Tasavvufun bu iki özellği tasavvufî hayat ve tasavvufî düşünce olmak üzere iki mertebenin meydana gelmesini sağlamıştır. Bunların ikisi de birbirine bağlı olmakla birlikte aslolan kulluğa yardımcı tasavvufî hayattır.
 
“Tasavvuf, tefsir, hadis ve fıkıh ilmi gibi bir ilimdir” deniyor. Tefsir İbn Abbas ile; hadis, hadis rivayet eden bir çok sahâbî ile; fıkıh yine fakih sahabîler ile Peygamberimiz zamanından bu yana sâbit ilimlerdir. Ama Peygamberimiz ve hulefâ-i râşidin döneminde tasavvufun isminden bile bahsedilmemiştir, ne dersiniz?

Tasavvuf, İslâmî ilimler mozaiğinin bir parçasıdır. Nasıl tefsir, hadis ve fıkıh asr-ı saâdette var olan bir ilim ise tasavvuf da muhtevâsı itibarıyla öyledir. Çünkü İslâm’ın ihsan boyutunu, îmanın îkan; yani yakînî bir kıvamda yaşanmasını sağlayan tasavvuftur. Kur’an’da bahsi geçen takvâ, zikir, huşû, tevbe ve rızâ gibi kalb amellerinin nasıl gerçekleşeceğini Kur’an ve sünnetten alıp tatbiki olarak öğreten zâhidlerdir, sûfîlerdir.

Tasavvufun asr-ı saâdetteki adı belki zühddür, ihsandır, rabbânîliktir ama; tasavvuf öz ve muhtevâ itibarıyla o gün de vardır. Nitekim elinizdeki eserin 3-7. bölümleri arası okunacak olursa büyük sahâbîlerden herbirinin tasavvufta belli özellikleriyle imam ve önder oldukları görülecektir.
 
Günümüzde tasavvufun içine pekçok hurâfeler karışarak bozulduğu görülmektedir. Özellikle menkıbeler konusunda sıkıntılar var. Net bir tasavvuf ortaya konmuyor? Bu konuda neler yapılabilir?

Bu soruda herhalde tasavvufun bozulup gerilediğine işâret edilmek istenmektedir. Aslında İslâmî ilimler ve sosyal kurumlar bileşik kaplar gibidir. Birinin yükselmesi ve diğerlerinin yerinde sayması veya birinin seviyesinin düşüp diğerlerinin yukarda kalması mümkün değildir. İslâm dünyasında gerileme ve çözülme başlayınca bütün ilimler ve kurumlar bundan nasîbini almıştır. Medrese, tekke ve ordu üçlüsünün oluşturduğu sosyal müesseseler birbiriyle âhenkli biçimde çalıştıkları, birbirlerini rakip görüp dışlamadıkları zamanlar yüksek seviyede hizmet vermişlerdir. Bu müesseseler birbirini bütünleyen özelliklerini kaybedip rekabetle birbirini yıpratmaya başlayınca genel bir gerileme başlamıştır. Tekke ve tasavvufi kurumların parlaklığını kaybettiği dönemde, medrese veya ordunun hâlâ yüksek hizmetler verdiğini söylemek mümkün değildir. Bu itibarla gerileme ve çözülme bütün kurumlarda, birlikte yaşanmıştır.

Günümüzde tasavvufî hayatın içinde bulunduğu öne sürülen bid’at ve hurâfeler aslında İslâm toplumunun ortak problemidir.

Tasavvuf, ya da başka İslâmî çevrelerde görülen bir takım bid’at ve hurâfelerin temel sebebi bilgi eksikliğidir. Çünkü bugün insanlarda manevi hayata ilgi, bilginin çok önündedir. Bu ilgiyi doyurup iyiye kanalize edecek gerekli kurumlar bulunmadığı ve dini bilgilenmede problemler olduğu için insanlar din adına çoğu zaman hurâfelere takılıp kalmaktadır. Hurâfe ve bid’atin tek sebebi cehâlettir. Ehl-i sünnet çizgisinde müteşerri ve cehâletten kurtulmayı görev sayan tarikatler hurâfelerle mücâdele etmektedir. Nitekim XIX. yüzyılda başta Nakşbendiyye’nin Hâlidiyye kolu olmak üzere pek çok tarikat, ilim ve medrese çevrelerinin de desteğiyle bir tecdid, yenilenme ve ıslahat hareketi başlatmış; hurâfe ve bid’atlere karşı bayrak açmıştır.

Menkıbelerle ilgili sıkıntılara gelince işe önce menkıbenin ne olduğundan başlayalım. Menkıbe (doğrusu menkabe) lügatte övünülecek fazilet, hüner ve meziyet demektir. Istılahta ise peygamberler, sahâbîler, tarihî şahsiyetler, mezheb imamları ve sûfîlerin övülecek fazîlet ve meziyetlerini anlatan rivâyetler, demektir. Kur’an’da geçmiş peygamberlere ve ümmetlerine âid bir takım kıssaların yer alması, hadislerde de böyle rivâyetlerin bulunması ‘kıssacılık’ diye bir mesleğin meydana gelmesini sağlamıştır. Kıssacılara ‘kussâs’ denilir. Halk kıssalardan hoşlandığı için bunlar, vaaz ve irşâdda bir eğitim aracı olarak kullanılmıştır. Sûfîler başlangıçtan beri bu tür kıssalardan oluşan, peygamberler, sahâbîler ve ilk devir sûfîlerinin kıssa ve menâkıbını yazılı ve sözlü olarak nakledegelmişlerdir. Tabiî, bir meslek hâline gelen bu alanda halk muhayyilesinin de katkılarıyla zaman zaman abartılı rivâyetler de gündeme gelmiş, hattâ zamanla işin özünü ve nasihat değerini ihmâl eden bazıları, sadece kıssa ve menkıbe yazıp nakletmeyi ve olağanüstü bir takım olaylardan bahsetmeyi daha önemli görür olmuştur. Halbuki kıssa ve menkıbelerde gaye, okuyan ve dinleyenlere bir mesaj ve öğüt vermektir. Bu gayeye uygun olarak yazılan ve anlatılan menkıbelerin yararlı olduğunda şüphe yoktur. Tayy-ı zaman ve tayy-ı mekân gibi bir takım olağanüstülüklerin bulunduğu keramet ve menkıbeleri, halkın kahramanlık duygularını tatmîne yarayan şeyler olarak görüyorum. Kesikbaş hikâyeleriyle savaşta orduya yardım eden yeşil sarıklı velilere bu gözle bakılmalıdır. Bugünün materyalist ve pozitivist dünyasında îcâd edilen süpermen filmlerinde verilmek istenen nedir?

Seyircinin gizli kalmış bir takım macera, kahramanlık ve intikam duygularını tatmin değil mi? Herhalde menkıbelerde de böyle bir etki bulunduğu için çokça tutulmuştur. Nasıl bir kurgubilim filmini gerçek sanmak yanlış ise menkıbelerde anlatılan bazı şeyleri de böyle doğrudan dinin temel esası gibi sanmak ve öyle sunup algılamak da yanlıştır. Bugün Batı’da ruh hastalıklarının tedavisinde sûfî menkıbelerinin kullanıldığına ilişkin bir takım yayınlar göze çarpmaktadır. Bu da bize bunların bir takım fonksiyonlar icra edebilecek önemini göstermektedir.

Önemli olan sap-saman ile dânenin birbirine karışmamasıdır.

Bugün gerek menkıbeleri nakledenler, gerekse okuyup dinleyenler, zaman zaman anahedefi birbirine karıştırdıklarından problemler doğmaktadır. Yerine göre kullanılır ve dînî bir nass gibi görülmezse menkıbelerin de yararlı olabileceğinde şüphe yoktur.

İslâmî ilimlerin hepsinde meydana gelen canlanma, yenilenme tasavvuf muhitlerinde de görülmektedir. Ancak nasıl fıkıh, tefsir ve hadiste bugün müslümanlar dün oldukları seviyeyi henüz yakalayamamışlarsa tasavvufta da yakalayamamışlardır. Kaldı ki tasavuf bir ilim olduğu kadar manevî ve rûhî bir hayattır. Bu yüzden bu konudaki gelişmeler daha büyük önem arzetmekte ve zamana ihtiyac göstermektedir. Bu konuda neler yapılabileceği konusunda şunları söyleyebiliriz. Önce tasavvufun ilim boyutu tasavvuf klâsikleri denilen Kuşeyrî Risâlesi, İhyâ, Kutü’l-kulûb, el-Lüma, et-Taarruf ve Keşfu’l-mahcûb gibi müteşerri kaynaklar ile tasavvufi düşünce ürünü klâsik eserlerden yararlanılarak ortaya konmalıdır. Ardından tasavvufun eğitim yönü demek olan seyr u sülûk boyutu, işi tezgâhtarlığa vardırmayan liyâkatli ve şerîata merbût mürşidlerce hem yazılı eserler, hem de fiilî örneklerle takdim edilmelidir. Böyle bir ortamın gerçekleşmesinden sonra belli bir süreç içinde mutlaka gelişmeler olacaktır. İslâmın hukuk sistemi bile henüz bugünün ihtiyaçlarına cevap verecek bir biçimde tam olarak ortaya konulamamış ve bununla ilgili gerekli ve yeterli çalışmalar yapılamamışken bütün eksiklik ve kusur sadece tasavvufta imiş gibi önyargılı davranmak haksızlık olur diye düşünüyorum.
 
Bazıları ‘Tasavvuf, Yunan mistisizminden alınmıştır.’ diyorlar. İslâm literatürüne girmiş bir ilim olan tasavvufun kaynağını açıklar mısınız?

Tasavvufun kaynağını yabancı kültürlerde arama kaygısı, daha çok müsteşriklerin gayretleriyle ortaya çıkmış bir görüştür. Muhtelif dinlerin mistik yapılarındaki bir takım benzerlikler onları bunların birbirinden alınmış olması anlayışına sevketmiştir. Bir takım müsteşrikler tasavvufun sadece Yunan mistisizminden değil, Hind, İran, Mısır, Hristiyan ve Yahûdî mistisizminden etkilendiği düşüncesini öne sürmüşlerdir. Aralarındaki bir takım benzerlikler sebebiyle bu düşünceleri öne sürenler, bu benzerliklerin insan fıtratından kaynaklanan özellikler olduğunu; her nerede bulunursa bulunsun ve hangi çağda yaşarsa yaşasın insanın belli ihtiyac ve temayüllerinin bulunduğunu görmezden gelmişlerdir. Nasıl din olgusu tarihi boyunca insan için bir gerçekse, rûhî hayat ve tasavvuf da din ve insan için öyledir. İslâm’da bulunan ibâdet ve muâmelâta âid bir takım ahkâm ve âdâbın Hristiyanlık ve Yahûdîlikteki âdâb ve ahkâma benzemesi, nasıl bunların oradan alındığı anlamına gelmezse, tasavvufi hayat ve tasavvufi düşüncelerdeki benzerliklerin de böyle bir takım dış kültürlerden aktarılmış olması anlamını taşımaz. Rengi, dili, kavmiyeti ne olursa olsun, insanların belli rûhî anlayışları hiç yabancılık çekmeden algılaması meselâ bir Japon’un İslâm tasavvufuna dair yazılmış bir eserden zevk alması bu ortak noktadan kaynaklanmaktadır.

Bir ilmin İslâmî olup olmadığını anlamak için önce adına, sonra muhtevâsına, sonra da o ilim mensuplarının kendilerini şeriat karşısında hangi noktada gördüklerine bakmak gerekir. Bu üç esasa göre tasavvufu sırasıyla ele alacak olursak:

a- Tasavvufun adının genellikle ashâb-ı suffenin “suffe”sinden, “safvet”ten ve “sûf” kökünden geldiği kabûl edilir. Bu kelimelerin üçü de İslâmî menşelidir. Tasavvufun kökü olarak “Sofia” kelimesinden bahsedilmişse de, gerek sûfîler ve gerekse araştırıcılar tarafından reddedilmiştir. Hattâ bir takım müsteşrikler bile tasavvuf ve sufi kelimesinin sofia kökünden geldiğine karşı çıkmış, bunun yerine yün anlamına gelen “sûf” kökünden geldiği görüşünü benimsemişlerdir.

b- Tasavvufun iki önemli muhtevâsı vardır: Eğitim ve bilgi. Tasavvuf, eğitimde temel olarak benimsediği zikir, tezkiye, tasfiye, rabbânîlik, mücâhede gibi esaslar ve üsve-i hasene (model şahsiyet) ilkesiyle bir yaşama biçimidir. Kur’an’da 250′den fazla yerde geçen zikir lâfzı ve bu konudaki emirler, “nefsini tezkiye edenin kurtuluşa ereceğini” haber veren âyet (eş-Şems, 91/9); safvete ermiş kalb-i selim (eş-Şuarâ, 26/88-89) ve rabbânîlik (Âlü İmrân, 3/79) riyâzat ve mücâhede konusundaki ilâhî emir ve nebevî tavsiyeler aslında tasavvufî hayatın Kur’an ve sünnet menşeli olduğunu göstermektedir. Tasavvufun bilgi boyutu yukarıda 2. sorunun cevabında belirtildiği gibi manevî eğitim, takvâ sonucu elde edilebilecek keşfî ve ledünnî bilgilerdir.

c- Sûfîlerin kendilerini şeriat açısından hangi noktada gördükleri mes’elesine gelince ilk sûfîlerden itibaren meşâyıh ilimlerinin şerîata bağlılığını sık sık vurgulamışlardır. Nitekim Cüneyd: “Tasavvuf bir evdir, kapısı şeriattır.” Seriy Sakatî: “Tasavvuf kitap ve sünnetin zâhirine ters bir bâtın ilminden bahsetmez.” ve Sehl b. Abdullah Tüsterî: “Bizim yolumuzun temeli şu yedi şeydir: Allah’ın kitabına sarılmak, Rasûlü’nün sünnetine uymak, helâl lokma, başkalarına eziyet ve yük olmamak, günahlardan kaçınmak, tevbe ve hukuka riâyet.” der. Bu tür söz ve uygulamaları çoğaltmak mümkündür. Mes’eleye bu açıdan bakıldığında da görülen sûfîlerin İslâmî bir yapı içinde olduklarıdır.
 
Geri