Tasavvuf

S
  • Kullanıcı She`
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Ahlak ve Tasavvuf
HADİSLER

1 - Hz. Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Şayet ben bir insanın başka bir insana secde etmesini emredecek olsaydım, kadına, kocasına secde etmesini emrederdim." Tirmizi, Rada' 10, (1159).

2 - Ümmü Seleme (radıyallahu anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Hangi kadın, kocası kendisinden razı olarak vefat ederse, cennete girer.'' Tirmizi, Radâ 10, (1161).

3 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Nefsim kudret elinde olan Zât-ı Zülcelâl'e yemin ederim, bir erkek hanımını yatağa davet ettiğinde kadın imtina edip gelmezse, kocası ondan râzı oluncaya kadar semada olan (melekler) ona gadab ederler.''

4 - Bir başka rivâyette şöyle denmiştir: "Erkek, kadınını yatağına çağırır, kadın da gelmeye yanaşmaz, erkek öfkelenmiş olarak sabahlarsa, melekler sabaha kadar -bir rivayette yatağa gelinceye kadar- kadına lânet okurlar.''

5 - Bir başka rivâyette: "Kadın küskünlükle kocasının yatağından ayrı olarak sabahlarsa, melekler onu lânetler" denmiştir. Buhari, Nikâh 85, Bed'ü'l-Halk 6; Müslim, Nikâh 120 - 122 (1436); Ebu Dâvud, Nikâh 41, (2141).

6 - Yine Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Ey Allah'ın Resulü. dendi, hangi kadın daha hayırlıdır?'' "Kocası bakınca onu sürura garkeden, emredince itaat eden nefis ve malında, kocasının hoşuna gitmeyen şeyle ona muhalefet etmeyen kadın!" diye cevap verdi." Nesâi, Nikâh 14 (6,68).

7 - Hz. Ömer (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resûlullah aleyhissalatu vesselam buyurdular ki: "Erkeğe, hanımını ne sebeple dövdüğü sorulmaz." Ebu Davud, Nikah 43, (2147).

8 - Ebu Sa'id (radıyallahu anh) anlatıyor: "Safvân İbnu Muattâl (radıyallahu anh)'ın hanımı, yanında Safvân da bulunduğu bir anda Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm)'a gelerek: "Ey Allah'ın Resülü, namaz kıldığım zaman kocam beni dövüyor, oruç tuttuğum zaman da orucumu bozduruyor, güneş doğuncaya kadar da sabah namazı kılmıyor!'' dedi. Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm), hanımının bu söyledikleri hakkında Safvân'a sordu. Safvân: "Ey Allah'ın Resülü! "Namaz kıldığım zaman dövüyor '' sözüne gelince, o zaman (bir rekatte uzun) iki süre okuyor. Halbuki ben bunu yasakladım'' dedi. Resulullah kadına: "İnsanlara tek surenin okunması yeterlidir '' buyurdu. Safvân devam etti: "Oruç tuttuğum zaman bozduruyor '' sözüne gelince, "Hanımım oruç tutup duruyor. Ben gencim, hep sabredemiyorum." dedi. Aleyhissalâtu vesselâm: "Bir kadın kocasının izni olmadan (nafile) oruç tutamaz!'' buyurdular. Safvân devamla: "Güneş doğuncaya kadar sabah namazı kılmadığım sözüne gelince, biz (gece çalışan) bir âileyiz, bunu herkes biliyor. (Sabaha yakın yatınca) güneş doğuncaya kadar uyanamıyoruz'' diye açıklama yaptı. Aleyhissalatu vesselam: "Ey Safvân, uyanınca namazını kıl!" buyurdular." Ebu Dâvud, Savm 74, (2459).

9 - Ebu'I - Verd İbnu Sümâme anlatıyor: "Hz. Ali (radıyallahu anh) İbnu Ağyed'e dedi ki: "Sana kendimden ve Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) 'ın kızı Fâtıma (radıyallahu anhâ)'dan -ki o, babasına, ailesinin en sevgili olanı idi- bahsedeyim mi?'' "Evet, bahsedin!'' dedim. Bunun üzerine: "Fâtıma radıyallahu anhâ değirmen çevirirdi; elinde yaralar meydana gelirdi. Kırba ile su taşırdı. Bu da boynunda yaralar açtı. Evi süpürüyordu. Üstü başı toz-toprak oldu. (Bu sıralarda) Rasûlüllah'a bir kısım köleler getirilmişti.. Fâtıma 'ya: "Babana kadar gidip bir köle istesen!" dedim. Gitti. Aleyhisselâtu vesselâm'ın yanında bazılarının konuşmakta olduklarını gördü ve geri döndü. Ertesi gün Resulullah Fâtıma'ya gelerek: "Kızım ihtiyacın ne idi?" diye sordu. Fâtıma süküt edip cevap vermedi. Ben araya girip: "Ben anlatayım Ey Allah'ın Resülü!'' dedim ve açıkladım: "Fatıma'nın değirmen kullanmaktan elleri yara oldu, kırba ile su taşımaktan da omuzları incindi. Köleler gelince ben kendisine, size uğramasını, sizden bir hizmetçi istemesini ve böylece biraz rahata kavuşmasını söyledim. Bu açıklamam üzerine Resulullah: "Ey Fatıma, Allah'tan kork, Allah'a olan farzlarını eda et, aileyin işlerini yap. Yatağına girince otuzüç kere sübhanallah, otuzüç kere elhamdülillah, otuzüç kere Allahuekber de. Böylece hepsi yüz yapar. Bu senin için hizmetçiden daha hayırlıdır.." buyurdular. Fatıma (radıyallahu anha): "Allah'dan ve Allah'ın Resulünden razıyım" dedi. Resulullah ona hizmetçi vermedi." Buhari, Fedailul Ashab 9, Humus 6, Nafakat 6, 7, Da'avat 11; Müslim, 80, (2727); Tirmizi, Da'avat 24, (3405); Ebu Davud, Harac 20, (2988, 2989), Edeb 109, (5062, 5063).

10 - Ebu Hüreyre (radıyallahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalatu vesselam) buyurdular ki:
"Kadınlara hayırhah olun, zira kadın bir eyeği kemiğinden yaratılmıştır. Eyeği kemiğinin en eğri yeri yukarı kısmıdır. Onu doğrultmaya kalkarsan kırarsın. Kendi haline bırakırsan eğri halde kalır. Öyleyse kadınlara hayarhah olun." Buhari, Nikah 79, Enbiya 1, Edeb 31, 85, Rikak 23; Müslim, Rada 65, (1468); Tirmizi, Talak 12, (1188).

11 - Amr İbnu'I-Ahvas (radıyalİahu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Kadınlara karşı hayırhah olun. Çünkü onlar sizin yanınızda esirler gibidirler. Onlara iyi davranmaktan başka bir hakkınız yok, yeter ki onlar açık bir çirkinlik işlemesinler. Eğer işlerlerse yatakta yalnız bırakın ve şiddetli olmayacak şekilde dövün. Size itaat ederlerse haklarında aşırı gitmeye bahane aramayın. Bilesiniz, kadınlarınız üzerinde hakkınız var, kadınlarınızın da sizin üzerinizde hakkı var. Onlar üzerindeki hakkınız, yatağınızı istemediklerinize çiğnetmemeleridir. İstemediklerinizi evlerinize almamalarıdır. Bilesiniz onların sizin üzerinizdeki hakları, onlara giyecek ve yiyeceklerinde iyi davranmanızdır.'' Tirmizi, Tefsir Tevbe, (3087).

12 - Hakim İbnu Mu'âviye babası Mu'âviye (radıyallahu anh)'den anlatıyor: "Ey Allah'ın Resülü! dedim, bizden her biri üzerinde, zevcesinin hakkı nedir?'' "Kendin yiyince ona da yedirmen, giydiğin zaman ona da giydirmen, yüzüne vurmaman, takbîh etmemen, evin içi hariç onu terketmemen." (Ebu Dâvud, Nikâh 42, (2142, 2143, 2144).
 
Aklıma beni rahatsız eden düşünceler geliyor. Ne yapmam gerekir?

Ben 5 vakit namaz kılmaya çalışıyorum ve haftada 4-5 sayfa kuran okumaya çalışıyorum. Elimden geldiğince internete gidiğimde televizyonda bir şey izlediğimde harama bakmıyorum. Fakat aklım hep karışık oluyor saçma sapan düşünceler aklımda yer kaplamış durumda. Bundan kurtulmak istiyorum. Fakat bir türlü aklımdan çıkmıyor beni meşgul ediyor. Ne yapmam gerekir size sormak istedim.

Esasen sizin bu gibi konularda hiç bir şüpheniz yok. Ancak şeytan sizin içinize sürekli bu gibi şüpheleri telkin ederek vesveseler vermiş. Siz de bu şüpheleri kendinize mal etmişsiniz. Halbuki bu şüpheler şeytanın ürünüdür. Öncelikle durumunuzun vesvese olduğunu anlamalısınız. Aklınızdan geçen bu tür düşünceler size ait değil şeytana aittir.


Siz ise bu düşüncelerden ve şüphelerden müthiş derecede rahatsız olmaktasınız. Şeytanın istediği de zaten budur. Sizi bunaltıp dinden soğutmak.


İçerisinde bulunduğunuz sıkıntı bu şüpheleri veren şeytana karşı bir tepkidir. Bu da sizin kamil iman sahibi olduğunuzun en açık göstergesidir.


Yapmanız gereken çok basit; Yalnızca bu gelen vesveselerle meşgul olmayacaksınız. Umursamaz davranacaksınız. Çünkü vesvese ile mücade etmeye çalıştıkça vesvese artar ve sizi sıkıntıya sokar. Bu sebeple rahat olun. Telaş etmeyin. Göreceksiniz ki bir süre sonra bu vesveseler kaybolacaktır.


Vesvese arılar gibidir. Arı kovanını karıştırdıkça nasıl ki arıların size hücümu artar. Arılarla ilgilenmezseniz arılar sizi terkeder bulaşmaz. Yapmanız gereken vesvese kovanını karıştırmamak olacaktır.


Evham ve vesvese konusunda geniş bilgi almak için Tıklayınız


 
Aklımızdan ve kalbimizden geçen elfazı küfür nevinden vesveseleri dilimizle söylemenin sakıncası varmıdır?

Aklımızdan ve kalbimizden geçen elfazı küfür nevinden vesveseleri kendi kendimize dilimize dökmemizde bir tehlike söz konusu mudur?

Değerli kardeşimiz;


Aklınızıdan geçen bu düşünceleri dilinizle söylemeniz niyetiniz inkar etmek maksadı olmadıkça sizi küfre düşürmesede bu sözleri bilinçli olarak kullanmak doğru olmaz.

Detaylı bilgi için tıklayınız...
 
<b>
Alışkanlık haline gelmiş bir günahtan nasıl kurtulunur?

Bırakılmayacak günah yoktur. İlim, zaman, mekan ve çevre ile her günah bırakılabilir.

Allah’ı sevmek ve onun razı olduğunu bilmek soyut bir durum olduğu için anlamak zordur. Bir insan ben Allah’ı seviyorum diyebilir. Fakat bu durum içimizdeki bir duyguyu anlattığından dolayı, dışımızda bunu göstermemiz gerekir.

Diğer taraftan, Allah bizden razı mı? Biz onun yanında nasıl bir kuluz? Bu sorular da aynı şekilde anlaşılması zor konulardır. Bunu anlamanın da bir yolu olmalı.

İşte hem bizim Allah’ı sevdiğimizin anlaşılması, hem de Allah’ın bizden razı olduğunu anlamanın yolunu şu ayeti kerimede Allah’ımız bildiriyor.
“Ey Muhammed deki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana tabi olun, ta ki Allah da sizi sevsin.”(Al-i İmran, 3/31)
Dikkat edilirse Allah’ı sevmemizin göstergesi Hz. Peygamber Efendimize (asm) uyarak İslamı yaşamaktır. Biz Peygamberimize (asm) uyarak hayatımızı yaşarsak, netice de Allah’ın da bizi sevdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Mesela, babanızı ve annenizi sevdiğiniz nasıl anlaşılır? Onların isteklerini yapar, memnun olmadığı şeyleri de terk ederseniz, o zaman sevdiğiniz ortaya çıkmış olur. Onlar bize demeseler bile biz bundan anlarız ki onlar da bizi seviyorlardır. Tam tersi olsa dediklerinin hiç birini yapmam ama, kalbime bak onları çok seviyorum deseniz kime inandırabilirsiniz.

Demek ki Allah, Peygamberimizi (asm) bir model olarak yaratmış ve en güzel örnekleri onda göstermiş. Bize de, eğer beni seviyorsanız, size peygamber olarak gönderdiğim Hz. Muhammed’e uyunuz. O takdirde anlayın ki ben de sizi seviyorum, diyor.
Sözün özü: Allah’ın bizi sevdiğinin göstergesi, bizim ne kadar Hz. Muhammed’e benzediğimizdir. Ona göre sonuca varabiliriz.

Size, bize ve tüm insanlara yol haritası Kur’an ve sünnettir. Bundan başkasını size tavsiye edemeyiz. Yani Kur’an'ı ve sünneti, yani Rasulullahı (a.s.m) kendimize rehber edinmek, kendimizi onlara endekslemek ve imani bahis ve kitapları tefekkür ile okumaktır. Yani imanın ve Kur’an'ın anlattığı ve bahsettiği Kur'anî ve imani kitaplar bulabilseniz veya bu konuları tefekkür ve mütalaa eden şahsiyetlerle beraber olmakla onlardan istifade edebilseniz, sizin hem dünyanıza hem de ahiretinize faydalı olacaktır.

Namazları vaktinde kılmak, büyük günahlara dikkat etmek ve namazın arkasındaki tesbihatı yapmak ayrıca sizi tekamül ettirecektir.

Bu konuda size bazı tavsiyelerimiz olabilir:

1. Çevrenizde güven ve itimat duyduğunuz bazı kimselerle istişare ederek, İslamî çizgiyi koruyan ve sorularınıza cevap verebilecek cemaat mensuplarıyla görüşmenizi;

2.
Zafer, Nesil, Cihan ve Nil yayınları gibi yayınevlerinde çıkan kitaplardan bazılarını seçerek okumanızı;

3.
Bizim tavsiye edeceğimiz şu kitapları okumanızı öneririz:

(Zafer Yayınları, Yerebatan cd. 45/2 Cağaloğlu, İst. Tlf. 212 5270207)

- Gerçeğe Doğru Serisi, 6 cilt

- Nurdan Kelimeler / Cümleler, 2 cilt

- Bir Kader Sohbeti

- Ölüm son Değildir, 3 cilt

- Risale Okumaları, 2 cilt

(Nesil Yayınları, Sanayi Cd. Bilge Sk. No: 2 Yeni Bosna İst. Tlf. 212 5513225)

- Dört Halife

- Sahabe Modeli

- Peygamberimizin Hayatı

- İslamı Nasıl Anlamalı

- Gençliğe Sesleniş

- Vesvese, Sebepleri ve Kurtuluş Yolları

- Kendini Arayan Adam

- Müslüman Nasıl Yaşamalı

- Peygamberimizin Tebliğ Metodu, 2 cilt

- Kur'an'da Cihad ve Savaş


Ayette geçen Nefis ve Malın Allah’a satılması ne demektir?

Nur Külliyatı'nda, “Muhakkak, Allah müminlerden nefislerini ve mallarını cennet mukabili satın almış bulunuyor.” mealindeki âyet-i kerimenin tefsiri yapılırken bir temsil getirilir ve temsilin bir yerine de şu mesaj yüklenir.
“Hem o fabrikadaki âletler benim namımla ve benim tezgâhımda işlettirilecek. Hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek.” (Sözler)
Bir sohbette arkadaşlarıma, toprağın ve suyun fiyatlarını sormuş ve bir cevap alamamıştım. Muzun fiyatını sorduğumda ise yüksek bir rakamla karşıma çıkmışlardı. İşte toprak ve su Allah’ın bir fabrikası olan ağaca girdiklerinde, öteden muz olarak çıkıyor ve büyük bir kıymet kazanıyorlar. Aynı şekilde, otu inek denilen bir canlı fabrikaya veriyoruz, et ve süt elde ediyoruz. Şeker pancarı, fabrikadan şeker olarak çıkarken, çiçek tozları kovanda bal oluyorlar.

İnsan, etrafını saran böyle sonsuz ibret tablolarından ders alarak nefis ve malını, Rabbinin emir tezgâhına soksa, alâ-yı illiyyin denilen o üstün makama erecek ve cennet ehli olma şerefine kavuşacak.

Nefis denilince insanın zâtını anlıyoruz, mal denilince de zâtın tasarrufuna verilen emanetleri. Bir başka ifadeyle, “nefis” insana ihsan edilen dahilî nimetleri; “mal” ise haricî nimetleri temsil etmekte. Her ikisi de insanı ya alâ-ı İlliyyîne çıkaran yahut esfel-i safiline düşüren imtihan âletleri.

Âyet-i kerimede nefisten başlandığını dikkate alarak nefsimiz üzerinde biraz duralım.
İnsan aklı, fizik ve kimyadan, ticaret ve ziraattan, kumar ve soyguna kadar her şeyde istimal edilmeye müsait. Bunların bir kısmı insanı yükseltirken, diğerleri alçaltır.

İnsan kalbi bir umman. İman ve küfürden, adalet ve zulme, tevazu ve kibre, itaat ve isyana, muhabbet ve nefrete, af ve intikama ve daha nice müspet ve menfi mânâlara açık. İnsanın alâ-yı illiyyîne yükselmesinde yahut esfel-i safilîne yuvarlanmasında en büyük pay onun.

Kalbe bağlı lâtifeler, hisler bedenin organlarından çok. Bunlar da insanı ya yücelere çıkarır yahut çukurlara düşürür. Sevgiden başlayalım. İnsan bu his ile, ya Rabbini ve Mevlâsını sever, yahut nefsini ve menfaatini. İşte birinci hâl yükseliş, ikincisi çöküştür.
Bir diğeri, “endişe duygusu.” İnsan, ya maddî ve dünyevî problemleri kendisine dert edinir, bunların endişesiyle ruhunu perişan eder. Yahut, bu dünya yolculuğunun cehennemle son bulma endişesi onu durmadan çalışmaya, gayrete ve duaya sevk eder. Birincisi, aşağıların aşağısı, ikincisi yüceler yücesidir.

Beş duyumuz da bu ölçüye vurulmalı. İnsan bunlarla sâlih amel de işleyebilir, isyan ve günah da. Birinciler, insanı en ileri makamlara, ikinciler ise en derin azaplara hazırlar. Yine Nur Külliyatı'nda,
“Küfür, mahiyet-i insaniyyeyi yıkar, elmastan kömüre kalbeder.”
denilerek, büyük bir hakikat dersi verilir. Demek ki, insan ahsen-i takvim ile ifade buyrulan bir elmas mahiyetinde yaratılmış. Kendisini rıza çizgisinden, istikamet hattından dışarı çıkarırsa, ceza alarak aşağıların aşağısına atılıyor. Bu çöküş “kömür” olmakla sembolize edilmiş. Bilim adamlarımızın ifadelerine göre, elmasla kömürün temel taşları aynı. Sadece kristalleşme şekilleri farklı. İşte bu farklılıktan birbirine zıt iki mahiyet doğuyor. Aynı harflerle farklı kelimelerin yazılabilmesi gibi, aynı insan mahiyetinden de, birbirine zıt meyveler çıkabiliyor: Mümin-kâfir, salih-fasık, âdil-zâlim, mütevazı-mağrur gibi.

Bu misâle göre:

•Ahsen-i takvim, “en güzeli yazabilecek kıvamda, kabiliyette yaratılmış olma.”

•Alâ-yı illiyyîn, “bunu başarabilenlerin yüksek makamı.”

•Esfel-i safilîn, ise “yanlış yazanların büyük düşüş ve çöküşü.”


Allah Resulü (a.s.m.),
“Dünya âhiretin tarlasıdır.”
buyurur. O halde insan bu dünyada, çekirdek kabilinden de olsa, “alâ-yı illiyyîn” şerefine erecektir ki, bu mazhariyet âhirette o yüce makam olarak kendini göstersin. Ve yine insan, işlediği isyanlarla, “esfele-i safilîne” lâyık olacaktır ki, bu liyakat o dehşetli azabı meyve versin.

Sözün özü: Yüksek insanlar da, alçak insanlar da bu dünyada yetişiyorlar. Ve âhirette her nefis kendi ameline uygun saadete eriyor yahut azaba düşüyor.


İlave bilgi için tıklayınız:

Günah işleyen kişi tövbe etmekle günahlarından kurtulabilir mi?
</b>
 
Kelam ve Tasavvuf


İmam Gazali, Osmanlı ulemasının en çok inecelediği ve tanıdığı İslam düşünürlerinden biridir. Gerçekten Gazali’nin tüm eserleri klasik çağda birçok kez kopya edildiği gibi,matbaanın girmesinden sonra da sık sık basılmıştır. Günümüzde Gazali, Türkiye’de büyük İslam düşünürlerinden eserleri en çok yayınlananlar arasındadır.

Hiç kuşkusuz, Gazali Osmanlıları etkileyen tek düşünür değildi. Belki en çok etileyen düşünür de değildi (s:59) Daha önce de belirttiğim gibi,Osmanlı düşüncesinde formel bir plüralizm sayesinde çeşitli İslam alimleri birarada incelenmişlerdir.Fakat Gazali’nin önemi şuradan geliyor: Osmanlı kültür hayatı, Gazali’nin başlattığı Kelam’la Tasavvuf’u uzlaştıran okulun mirasçısı olmuştur. Osmanlılarda sufiliğini meşruluğu, hatta Osmanlı sultanlarının birçoğunun bir tarikat mensubu olmaları bu sayede mümkün olmuştur. Hiç kuşkusuz Osmanlılarda da zaman zaman sünni katılığı savunan ulema ile, sufilerr arasında tartışmalar, kavgalar çıkmıştır. Fakat Osmanlı dünya görüşünde sufilik, hiçbir zaman şiilik, rafizilik, batınılik gibi reddedilen bir doktrin sayılmamıştır.

Kelam-Tasavvuf uzlaşması Osmanlı zihniyetini oluşturmuştur. Osmanlı esprisi eleştirel akla değil, nakilciliğe ve”kalb”e dayanıyordu. Aslında İslamda felsefe geleneği,Gazali’den sonra hemen son bulmamıştır. İbni Rüşd’ün Gazaliye karşı yazdığı reddiye (Tehafü al-Tehafüt ) İslam düşüncesinin klasikleri arasındadır. Fatih Sultan mehmet zamanında bu tartışma yeniden canlanmış ve bizzat sultanın da isteğiyle felsefe yanlıları ile karşıtları fikirlerini tartışşmışlardır.15. yüzyılın en güçlü alimlerinden Hacazade efendi, felsefeye şiddetle karşı çıkmış ve bir “Tehafüt” de(bu kez İbn Rüşd’e karşı) kendisi kaleme almıştır. Bundan sonra Osmanlı düşüncesinde felsefe, ancak Fahreddin Razi ve Nasreddin Tusi gibi düşünürlerin eserlerinde nakledildiği ölçüde yaşamıştır.

Osmanlı esprisinin eleştirel akla fazla yer vermemesi ve sufiliğin kazandığı güç, anlama ve ifade aracı olarak şiirin önemini çok artırmıştır. Gerçekten şiir Osmanlı kültüründe bugün ondan anladığımızdan çok farklı ve geniş bir yer işgal ediyordu. Osmanlı ulemasının ve hatta sultanlarının büyük bir kısmı aynı zamanda şairdirler. Şiirle ve şiirde ifadesini bulan “aşk”la kendilerini tanrıya adıyorlardı.Şiirde tasavvuf egemenliği o kadar mutlaktı ki, aslında tasavvufa içten inanmayan yazar ve şairler bile şiirlerinde sufi aşkı dile getirmişlerdir. Bununla birlikte Osmanlı tasavvufu tanrrıyla insanı vecd içinden birleşmesine ontolojik değer atfeden “Vahdet-ül Vücud” felsefesini ve “Ene’l Hak” doktrinini kesinlikle reddetmiştir.

Tanınmış oryantalist E.J.W.Gibb, bu yüzyılın başında yayınlanan klasik eserinde, sufiliğin Osmanlı edebiyatında nasıl bir dünya görüşü şeklini aldığını somut olarak anlatır. Konunun temsili niteliğini gözönünde bulundurarak, Gibb’in çizdiği tabloyu nakletmenin yararlı olacağını sanıyorum:

Mistik şairlerin ifade ettiklerine göre, Tanrı yaratılış dolaysıyla kendini göstermeye karar verince önce ışığından “Nur-u Muhammed” aydınlanmıştı. Sonra Tanrı, Nur’a bakmış ve içinden cismani dünyaya çıkartmıştı. Daha sonra ilk ruh ve giderek alçalan bir sıralama içinde çeşitli varlıkların ruhları yaratıldı. tanrı nihayet, bir kürsü ve büyük bir kalem yarattı ve “Ey kalem yaz!” dedi. Ve Kuran’ın ilk ilahi şekli yazıldı. Bundan sonra sekiz cennet yaratıldı. tanrı daha sonra kökü “kürsü”nün altında, dalları sekiz cennete uzanan büyük bir tuba ağacı yarattı. Sekiz cennetten sonra altı deniz, bundan sonra da yedi gök yaratıldı.

Gibb, Osmanlılarda yaygın “Yaratılış” kuramının şiirdeki ifadesini eserinde daha ayrıntılı olarak veriyor. Ancak yazarın da belirttiği gibi “yaradılış” kuramının bu şekli daha çok fazla okumamış kimseler, “avam” arasında yaygındı.- Ulema ve mütekallim takımı, özündü pek farklı olmasa da (s: 61) daha nüanslı bir görüş dile getirmişlerdir. Osmanlılarda “Kelam” ve “Tefsir” ilimlerine hasredilen binlerce eserde bu görüşler işlenmiştir.

Taşköprüzade Ahmet Efendi, Mevzuat-ül Ulum ’da(Arapça’dan tercüme ünlü eseri) Kelam ilmini şöyle tanımlıyor: “Bu bir ilimdir ki; anınla iktidar olunur; akaid-i diniye isbatına.. Bunun mevzu Hakk-ı Teali’nin zat ve sıfatıdır” Osmanlı alimi, Kelam’ın şüpheyi ortadan kaldırmak amacına yöneldiğine dikkati çektikten sonra filozoflara çatar ve ancak inançları sağlam ve her türlü şeri ilmi özümlemiş kimselerin “felsefe” ile uğraşabileceklerini ifade eder. Katip Çelebi de eserlerinde Osmanlı tarihinin tanınmış kelamcılarını belirtmiştir. Keşf-ül Fünun’da bunların tam bir listesini, Mizan-al Hak’da da en önemlilerini saymıştır. İlmin her dalına hakim olan bu büyük bilginler listesinde İmam Gazali, Fahreddin Razi, Kadı Baydavi, Adud al- Din İci, Saadettin Taftazani, Seyid ve Şerif Cürcani ve Calleddin Davvani gibi kimselerdir. Bu alimler kronolojik sıra içinde,11. yy’lla 15. yy arasında yaşamışlar ve daha çok birbirlerini tefsir ederek İslam dünya görüşünü akideler halinde özetleyen temel eserler vermişlerdir. 15. yy’dan itibaren bayrağı Osmanlı alimleri almış ve 17. yy’da Katip Çelebi’nin Keşf-ül Fünun ’da ifadesini bulan bir bilgi birikim başlamıştır.

Osmanlı düşüncesinin skolastik niteliğini daha önce degalerca belirttim. Bu yüzden yukarıdaki şahşiyetlerin az çok birbiren benzeyen eserlerini ve bunların tefsirlerini ayrı ayrı ele almkta büyük yarar yoktur. Bu eserler, 17. yy’dan itibaren çağdışı olmaya başlamışlardır. Bununla birlikte Osmanlı düşün hayatında 19. yy sonuna dek bu düşünce tarzı egemen olmuştur. Bu yüzden düşünce hatımızdaki (s: 62) kopukluğu sergilemek üzere, bu eserlerin en önemlilerinden birinden (ve de tefsirinden) daha ayrıntılı oylarak söz etmek isitiyorum.

Necmeddin Nesefi ve Saadeddin Taftazani

-Bir Özet-

12. ve 15. yy’larda yaşamış bu iki düşünür, Kelam ve Tefsir ilimlerinin en güçlü temsilcilerindendir. Her ikisi de Osmanlı olmamakla birlikte,tüm eserleri Osmanlı uleması arasında tanınıyor ve Osmanlı medreselerinde okutuluyordu. D’Ohsson, 18. yy’ın sonlarında “Osmanlı İmparatorluğunun Tablosu” başlıklı klasik eserinin ilk cildinde,İslami akideleri anlatırken, tümüyle Nesefi’ye dayanmış ve “Akaid” başlıklı ünlü eserini özetlemiştir. Katip Çelebi’nin “Büyük Saadettin” diye bahsettiği Taftazani ise, Nesefi’nin eseri hakıknda en çok beğenilen ve okunan tefsiri yazmıştır. Bu eserler- bunlara benzer birçok eserle birlikte- Osmanlı İmparatorluğunun çöküşüne kadar medreselerde okutuldukları gibi,günümüzde de İslam ülkelerinde inceleme konusudurlar.

Taftazani’nin eseri 19. yy’da Batı dillerine de çevrilmiş olarak ve İslam dünya görüşünü temsil eden kalsiklerden biri olarak sunulmuştur.Eserin ilginç yanı- ve burada ele (s:63) almamızın nedeni-klasik felsefenin temel sorunlarına dini geleneğe dayanarak ve İslami akideler halinde cevap vermesidir. Daha açık bir ifadeyle, Saadeddin Taftazani “varlık nedir?”, “bilgi nedir?” “nasıl bilebiliriz?” gibi metafizik sorulara her türlü şüphenin ve tartışmanın dışında, dini dogmalarla yanıt vermektedir. Bu gibi soruların insanı ister istemez özgür düşünceye doğru zorlayacağı ve bizzat dogmaların da tartıyşma konusu yapılabileceği beklenebilir. Gerçekten böyle bir eğilimin taftazani’nin eserinde de mevcut olduğunu söyleyebiliriz. Bu eğilimin yazarımızda devamlı mutezile mezhebiyle tartışma şeklinde somutlaştığını görüyoruz. Taftazani’nin,eserinde kendisinden beşyüz yıl önce yaşamış bir doktrinle devamlı savaşması bizi şaşırtmamalıdır. Aynı savaş Taftazani’den beşyüz yıl sonra da devam edecektir. Çünkü felsefi sorulara verilen yanıtları birer dini akide haline getirmek için,önce Kuran’ın “yaratılmış” ve aklın özgür olduğunu savunanları çürütmek gerekmektedir. Bu gereği Taftazani’nin devamlı olarak hissetmesi, kendisini de zaman zaman yazdıklarından şüphe ettiğini mi gösteriyor? Bu soruya yanıt aramak anlamsızdır. Sadece insan aklının, sonunda şüpheyi toptan reddeden dogmatik ürünler verse de şüphe etmeden düşünemeyeceğini teslim edelim.

Taftazani, eserinin girişinde, kelam ilmini “Tanrının birliğinnin ve niteliğinin (“sıfatının”) ilmi olarak tanımlıyor ve bu ilmin “şüphenin ve evhamın karanlıklarından uzak” olduğunu belirtiyor. Yazara göre İslamiyetin standart ilkeleri olan en çarpıcı ve en değerli inciler ve cevherler” N. Nesefi’nin Akaid’inde yer almıştır. Taftazani bu eseri on dokuz bölüm içinde yayımlamaktadır.

Horasanlı aleim,yorumunda,önce Kelamın İslami ilimleri içindeki yerini belirtiyor. Buna göre Şeri ilimleri (s: 64), “Fer”i ilimlerle, “asli” ilimler olmak üzere ikiye ayrılır. Kelam asli bir ilimdir.

Peygamberi ilk tanıyanlar (al-sahaba) ve onların izleyicileri (al-tabi’in) peygamber çağına çok yakın oldukları ve bu yüzden otoriteye dayanma olanağına sahip bulundukları için,şeri ilimleri yazılı olarak kaydetmeye ve sınıflandırmaya gerek duymamışlardı. Bu durum dini liderler arasında fikir ayrılıkları,yenilik eğilimleri (al-bida) ve kişisel hevesler (al-ahva) çıkana kadar devam etmiştir. Görüş ayrılıkları,ulemanın her durumu ayrı ayrı incelemesine ve önemli konularda örnek olabilecek kazai hükümler (al-fatavi) vermesine yol açtı. Böylece ulema arasında bir yandan doğru hükülmlere varmak için temel metinleri inceleme; öte yandan da bu amaçla ilkeler ve yöntemler geliştirme çabası başladı ve biriken malzemenin de tasnifi çabasına girişildi. Ferçeğe ulaşmada kullanılan deliller sayesinde varılan hükümler Fıkıh ilmini;kullanılan yöntemlenr Fıkıh usülünü ve bütün bunlardan çıkan temel gerçekler (“akideler”) de Kelam ilmini meydana getirmiştir. Bu açaklamadan onra Taftazani,Kelam ilmini temel ilim yapan nedenleri saymakta,bu gelişimde, Mutezile doktrininin yerini belirtmekte ve özellikle filozoflarla tartışmaktadır. Yazarımıza göre felsefi eserler Arapça’ya çevrildikten sonra Mutezile mensupları onun etkisiyle Kelam ilmine metafizik,fizik, matematik gibi unsurlara dahil ettiler ve sonunda onu felsefeden ayrıt edilemez hale getirdiler. Bu anlayış Müslümanlar arasında büyük tepkiler yarattı ve Kelam’a hücumlar başladı. Aslında bu hücumlar Kelam’ın kendisne değil, “İslami akideleri tahrip etmek isteyenlere ve filozof olma iddiasındakilerin çaresiz bir şekilde karanlığa sürüklediği kimselere karşı” idi. Oysa İslami ilimler içinde “en asil ilim” olan Kelam, dini akidelerin bilinmesi ve benimsenmesi için kaçınılmaz bir araçtı. (s: 65)

Kelam ilminin “asli ilimler” içindeki yerini böylece belirttikten sonra Sadettin Taftazani varlık ve bilgi kuramlarının açıklamasına girer. Yazar bu konudaki fikirlerini sofist (“sufasta”) olarak nitelediği düşünce şyekilleriyle polemik yaparak ortaya koymaktadır.

(O.Kimliği, s:60-66...)
 
Nefs-i Emmare İle Mücadele Etmenin Yolları

Bu kalp, Allah’ın evidir. Sizler Allah’ın evinde herkese yol verdiniz. İnsafsızlar! Birazda ev sahibine yer verin. En azından ev sahibini bu evde şerik karar kılın ve ona da yer verin.

Ey insanlar! Bugün sizlere gece ve gündüz, uykuda ve uyanıkken, her daim ve her an bizimle olan yoldaş ve arkadaşımız hakkında konuşmak istiyorum. Ey İnsanlar! Her an bizimle olan yoldaş ve arkadaşımız eşimiz, yahut çocuklarımız değildir. Her an bizimle olan yoldaş ve arkadaşımız, ortaklarımız, iş arkadaşlarımız ve ders arkadaşlarımız değildir. O arkadaşımız, gece ve gündüz, uykuda ve uyanıkken bizimle olan kendi nefsimizdir. Onunla o kadar samimileştik ki onunla arkadaşlık etmememiz gerektiğini ve ona hakim olmamız gerektiğini bile unuttuk…

İmam Mehdi (a.f) Havza İlimleri Müdürü Ayetullah Ruhullah Garahi, Tahran Üniversitesi camisinde “Marifet-i Nefs” başlığı altında verdiği en son ahlak dersinde belirttiği önemli noktaların bazılarına özet olarak değiniyoruz.

İlahi ve şanı yüce Ayetullah Hacı Şeyh Cafer Şuşteri, bir gece minberde şöyle buyurdular: “Ey insanlar! Bugün sizlere gece ve gündüz, uykuda ve uyanıkken, her daim ve her an bizimle olan yoldaş ve arkadaşımız hakkında konuşmak istiyorum. Ey İnsanlar! Her an bizimle olan yoldaş ve arkadaşımız eşimiz, yahut çocuklarımız değildir. Her an bizimle olan yoldaş ve arkadaşımız, ortaklarımız, iş arkadaşlarımız ve ders arkadaşlarımız değildir. O arkadaşımız, gece ve gündüz, uykuda ve uyanıkken bizimle olan kendi nefsimizdir. Onunla o kadar samimileştik ki onunla arkadaşlık etmememiz gerektiğini ve ona hakim olmamız gerektiğini bile unuttuk.”

“Bu kalp, Allah’ın evidir. القلب حرم اللّه “Kalp Allah’ın evidir”, Sizler Allah’ın evinde herkese yol verdiniz. İnsafsızlar! Birazda ev sahibine yer verin. En azından ev sahibini bu evde şerik karar kılın ve ona da ortaklık verin. Azamet ve ikram sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah’ın haremi olan bu evde başkaları nüfuz elde etmişlerdir.”

‘Başkalarına bu evde yer verdiğimizin delili ise nefsimizi tanımamızdır’ diye buyurmuştur.

Gece ve gündüz üzerinde ciddi olarak durmamız gereken şey, nefsimizi tanımak olmalıdır. O büyük ve yüce insan değerli arif Mirza Cevad Meliki Tebrizi, şöyle buyurmuştur: “Velev insan kamilen kendi nefsine hakim olmasa da ömrünü nefsini tanımakla geçirmesine değer.”

BİR ANLIK NEFİSTEN GAFLET

Büyük ahlak ve irfan üstatlarının da belirttiği gibi nefs-i emmare ile mücadele etmek, murakabedir. Evliyaların ‘insan ömrünün tamamını nefsini tanımak için harcarsa buna değer’ sözünün açıklaması murakabedir. Yani insan bir an bile olsun gafil olmamalıdır. Çünkü gaflet nefsin hakim olması anlamına gelmektedir.

Bir anlık gaflet insanı biçare etmektedir. Azizim! Murakabe yani bir an bile gafil olmamaktır. İnsan bir anda gözünü açar ve iş işten geçtiğini anlar. Eğer Allah inayet etmez ve merhamet etmezse, bu nefis insanı kötülüklere sevk eder. Sonra geri dönmek ister, ancak artık geri dönemez. Çünkü nefsi o kadar ona musallat olmuştur ki artık geri dönüş yolu yoktur. Her ne emir varsa, bu aşağılık nefistendir. Bundan dolayı ona nefs-i emmare demişlerdir. Onu kendisiyle götürmekte, biçare ve giriftar etmektedir. ancak mukallibel kulup olan Allah, ona merhamet edebilir.

Yeni yıla girmeden önce genellikle insanlar yeni yılın tedariki için şu duayı okurlar:

یَا مُقَلِّبَ‏ الْقُلُوبِ‏ وَ الْأَبْصَارِ یَا مُدَبِّرَ اللَّیْلِ وَ النَّهَارِ یَا مُحَوِّلَ الْحَوْلِ وَ الْأَحْوَالِ حَوِّلْ حَالَنَا إِلَى أَحْسَنِ الْحَالِ

“Ya mukallibel kulubi vel ebsari, ya mudebbirel leyli ven Nehari, ya muhavvilel havli vel ehvali, havvil halina ila ehsenil hal.”

Kalplerin behçeti Ayetullah uzma Behçeti, şöyle buyurmuştur: “Ayetullah Gazi’nin, eşsiz ve yüce üstadı Molla Hüseyin Kulu Hamedani, her gece bu duayı okur ve şöyle dermiş: Allah’ım! Sen kalpleri döndürensin. Sen bu kalbi değiştirmelisin. Halimi başka bir hale ve her anlık halimi en üstün hale çevir. Ey kadiri mütaal! Sen kadirsin ve bu kalbi değiştirebilirsin.

Benim Azizim! Çocuklarım! Değerli kızlarım! Değerli oğullarım! Eğer bir an gaflet edersek biçare oluruz. Murakabemiz olmalı. Çünkü murakabe insana ‘bir şey olduğunu sanma’ öğretisini verir. Çünkü eğer bir şey olduğunu sanırsan o an, gaflet anı olur ve gafil olduğunda ise bu nefis ses ve ışık hızından daha hızlı bir şekilde gelir ve vücudunu kaplar.

NEFSİN ISLAHI İÇİN GEREKLİ YÖNTEM

Ne yapalım da murakabe haleti bizde oluşsun? Ne yapalım da bu konular nefsimizin ıslahı için etken olsun?

Muttakilerin Mevlası Emiri’l Mümin’in Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

لَا تَتْرُکِ‏ الِاجْتِهَادَ فِی إِصْلَاحِ نَفْسِکَ فَإِنَّهُ لَا یُعِینُکَ عَلَیْهَا إِلَّا الْجِدُّ

Nefsi ıslah etmek için gayret ve çabadan vazgeçmeyin. Bu yolda ciddiyetten başka hiçbir şey sana yardım etmez.

Öyleyse Azizlerim! Ciddi olalım ve işlerimizin yanı sıra biraz telaş edersek alçak nefis bize musallat olmaz diye hayal kurmayalım.

Büyük ve ilahi arif Ayetullah uzma Bahauddini şöyle buyururdu: “Oyun oyunlarla nefsi-i emmareye karşı koyamazsınız. Ciddiyet ve gayret istemektedir. O da nasıl bir gayret!

Öyleyse ilk aşama ciddiyettir. Ancak bu yolda muvaffak olmak için muttakilerin önderi Hz. Ali (a.s) bize bir yol önermiştir. Hz. Ali’nin ifadesiyle ameli ve pratik ilaç ve reçete vermiştir. Ameli reçetenin peşinde olan insan şöyle der: ‘Bunlar doğrudur, ancak bilahare nefse musallat olmanın yolunu ne yapalım da bulalım? Ne yapayım da bir lahza bile olsa kendimden ve nefsimden gafil olmayayım?

Benim Azizlerim! Biliyorsunuz ki eğer insan nefsi isteklerin peşine düşerse, artık doyumsuzluğa ulaşır. (ve bir türlü doymaz) Hazret şöyle buyurmaktadır: أَعْوَنُ‏ شَیْ‏ءٍ عَلَى‏ صَلَاحِ‏ النَّفْسِ‏ الْقَنَاعَة Nefsi ıslah etmeye en yardımcı şey, kanaattir.” En üstün yolu ne kadarda güzel anlatmıştır. Buyuruyor ki: İnsana nefsini ıslah etmesi, nefsine musallat olması için en yardımcı olan faktör ve etken “kanaattir”.

ZEVK VE TADI OLMAYAN ADET

İnsan eğer aşırılıklara düşer ve rezil nefsine pozitif cevap verirse nefsinin huzura kavuşacağını mı sanıyorsunuz? Asla! Size bir örnek vereyim. Ey azizlerim! Aziz gençler! Örneğin cinsi şehvetler konusunda neuzibillah ve nestecirubillah insan giriftar ve müptela olursa, bu nefis durmadan isteyecektir ve başka bir türünü isteyecektir. Bazen öyle olacaktır ki birisiyle, ne iki tanesiyle neuzibillah ve nestecirubillah, Hz. Zat-ı Ehediyete sığınıyoruz bazen duyuyoruz ve diyorlar ki toplu olarak bu işleri yapmaktadırlar. Bunlar nefsin pisliklerine bulaşmışlardır ve artık bu nefis onları doyurmamaktadır. Bazen artık öyle olur ki maalesef muhalif cinse kanaat etmemekte ve nestecirubillah ve neuzibillah hemcinslerinin peşi sıra gitmeye başlarlar.

Eğer nefis başıboş bırakılırsa böyle olur. nereye kadar böyle devam edecek? Meğer doyacak mı? meğer yorgunluğu mu var? Hatta bazen artık zevk almadığını görür, yine de el çekmez… nefis böyledir, insanın yakasını bırakmaz. Ey benim azizim! Artık yaşlandıkça yavaş yavaş değişeceğimizi mi sanıyorsunuz? Asla! Kur’an-ı Kerim ve İlahi Mecid’in ifadesiyle kimisi:

أَمْ مَنْ أَسَّسَ بُنْیانَهُ عَلى‏ شَفا جُرُفٍ هارٍ “Temelini çökmeye yüz tutmuş bir yarın kenarına kurmuş.”

Kimisi de binasını أَ فَمَنْ أَسَّسَ بُنْیانَهُ عَلى‏ تَقْوى “Binasını Allah korkusu ve rızası üzerine kurmuştur.”[1] Alçak nefis, kötülüklerin peşi sıra giden kimseyi biçare eder ve bitap düşürür, ancak o bundan yinede el çekmez. Artık zevk almaz, ama adet ettiği için çaresiz ve giriftar olmuştur.

NEFSE KANAT ETMEYİ ÖĞRETMEK

Bir gece Hz. Ayetullah Bahauddin’in mahzarında idim. Kendileri muhabbet ederek şöyle buyurdular: “Bu gece burada kal. Bu ilahi ve gayp ilmini bilen adam, gecenin kalbinde nale, figan etmekte ve şöyle demekteydi: Allah’ım! Nefsin aşırı isteklerinden korkuyorum.”

Hakta budur. Allah adamları bilmektedir. Her ne kadar çok anlarsan o kadar çok korkarsın. Dolayısıyla daha çok murakabe edersin. Murakabe yolunun ilk aşaması insanın kanaat etmesidir.

DÜNYA, OTLAK MI, YOKSA ABDULLAH OLMAK İÇİN YER Mİ?

Kanaatin anlamı, ben bu dünyada ölçüsü kadar yararlanmalıyım değildir. Kanaat, istifade etmemek değildir. İslam’da ruhbaniyet ve yersiz zühtlük yoktur. İslam’da zühtün anlamı açıklanmıştır ve ruhbaniyetten farklıdır.

Azizim! Dünyadan sadece otlak olarak yararlanma, onda bedenin zülcalali vel ikramın hizmetinde olabilmesi için güç ve kuvvet bulması gerekmektedir. Bu şekilde kul olursun, Abdullah olursun, Allah’ın kulu olursun. Önemli olan budur.

Eğer insan böyle olursa kani olur. Başkalarının neden bu kadar (malı) var benim yok diye hırslanmaz. Neden falancaların makamı var, benim yok? Onunla arkadaştık nasıl oldu da o bu şekilde oldu, ben bu şekilde oldum? Ben ondan daha iyi ders okuyordum ve böyle idim, ancak o bu makamlara geldi? Gibi düşüncelere asla kapılmaz.

AZA KANİ OLMAK

Azizler! İlk yol kanaattir. Kanaatte ne yapmalıyız? Burada iki noktayı arz edeceğim. Muttakilerin önderi Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur: “Aza kani olmayan kimse nasıl nefsini ıslah etmeye güç yetirebilir?” Bu konu çok sarsıcıdır. Aza kani olmadığı halde nasıl nefsini ıslah etmeye koyulabilir? Başka bir ifadeyle hazret şöyle buyurmaktadır: Eğer maneviyat dışında her zeminede aza kani olmazsan, nasıl nefsini ıslah etmeye koyulabilirsin? Eğer bizler kani olursak O bize inayet eder. Bizler aza razı olalım O inayet edecektir. Alemlerin rabbinin isimlerinden birisi de Cabbar’dır. Cabbar, yani cübran eden (telafi eden). Bir kimse aza kani olursa alemlerin rabbi maneviyatta onu telafi eder diye hadisler bulunmaktadır. başka bir değişle eğer kani olursan ve gözlerini kontrol altına alırsan ve eşimden başkasına bakmayacağım dersen, yahut malına kani olur ve bana verdikleri benim için yeterlidir dersen, Allah’ım! Şükürler olsun, alemlerin rabbi cabbar’dır ve telafi eder.

Nasıl telafi eder? Buyurdular ki: kalp gözünü açarlar. Şöyle ki gelecekte bu cismani gözlerle görürsün. Vallahi böyle olur. Allah’ın ismi adına and içtim. Benim azizim! Başkalarının görmedikleri şeyleri bu gözlerle insan görebilecek bir seviyeye gelebilir. Dilini gıybetten, töhmetten, klişe ve çirkin sözlerden uzak tutarsan ulaşırsın.

Bazıları diyorlar ki meselen eğer kötü bir söze karşılık vermezsen geri adım atıldığını söylerler. Bırakın desinler. Kötü sözü insan çok rahat bir şekilde söyleyebilir, ancak dilini kontrol ettiğin vakit alemlerin rabbi telafi eder.

Benim azizim, fedan olayım! Bunları deneyin. Bismillahirrahmanirrahim dediğin vakit, o zaman hikmet diline akar. Az konuşmayı kendimize adet edinelim. Boş laflar etmeyelim. Ne için çok konuşalım? Yeteri miktarınca konuşalım. O zaman ne kadar iyi olur. Allah lütfeder, O cabbardır ve bir şekilde telafi eder.

Gözünü kontrol et, bak o zaman ne olur. kulağını başka seslerden uzak tut, şarkılardan, teranelerden ve müziklerden uzak tut, gıybet ve töhmetleri bu kulaktan dinleme, bak o zaman bu kalp geceleri ne sesler duyar? Gecenin kalbinde halvet bir yerde elini alemlerin rabbi için kunuta kaldırdığında ve münacat etmeye başladığında melekutun sesi kulaklarına ulaşır. İnsanın hali değişir. Allah cabbar’dır.

FEYZİ KESİR AZ DÜNYAYA KANİ OLMAKTIR

Neden devamlı olarak “Ya ibni’l Hasan’ Ya ibni’l Hasan![2] Diye feryat ediyoruz, ama hiçbir ses gelmiyor? Bizler anlamıyoruz. Bunu söyleyenler biliyorlar ki biliyorlar. Evliyalar buyurmuştur: Eğer bizler iyi olursak, iyilerin ağası bize gelir.

Neden bazıları her gece Ağayla[3] sohbet etmeye muvaffak olamıyorlar? Çünkü aza kani değiller ki o kesir olanı, o feyzi kesiri cabbar olan Allah telafi ederek ona versin. Feyzi kesir mi istiyorsun? ağa vardır.

Benim azizim! Az dünyaya kani ol, Allah’a and olsun ki bizim anlamadığımız şeyler vardır. Ayetullah Mevlevi Kandahari – Doksan yaşın üzerindeyken bu sohbeti- buyurdular: Ayetullah uzma Seyyid Ebu’l Hasan İsfahani’nin mübarek mazharındaydım. Eliyle işaret etti. Ben dünyanın Ayetullah uzma Seyyid Ebu’l Hasan’ın ellerinin altında olduğunu gördüm. Bir şeyler gördüm ve sonra bayıldım ve o şekilde kendimden geçtim.

Dünya neden şimdi bize boyun eğmesin? Allahi (ve ilahi) olduğun zaman Allah her şeyi senin emrine verir. Para da nedir? Evde nedir? Ev mi istiyorsun, ne kadar istiyorsun? iki yüz metrekarelik mi istiyorsun, beş yüz metrekarelik mi istiyorsun? bin metrekarelik villa mı istiyorsun? alem ellerindedir benim azizim!

MUHİPLER İÇİN AĞLAMALI GÖZLER

Esselamu aleyke ya mevlaye ya bakiyetellah

Ne diyeyim? Benim azizim! Geceleri Ağa’yla konuşuyor musun? Yine söylüyorum, namaz gibi önemlidir. Meğer namazı tekrar tekrar kılmak bıkkınlık mı getirir? Hal istiyor. Evliyaların her namazı birbirinden farklıdır. Bu namazdan bir tat alırlar, başka namazından başka bir tat. Hepsi birbirinden farklıdır. Onlar ne haberlerin olduğunu biliyorlar. Namazla aşk yaparlar flört ederler.

Bunu tekrar ediyorum. Her gece dişlerini fırçalayıp artık yatmak istediğinde ve eşinden ve birlikte yattıklarından ayrıl ve halvet bir yere git ve ışıklar kapatıldığında Ağa’yla sohbet et ve şöyle söyle: “Esselamu aleyke ya mevlaye ya bakiyetellah, Ağa can! Ey iyilerin ağası! Selam. Bugünüm nasıl geçti? ağa can! Ya İbni’l Hasan! Amellerim, mübarek kalbini sızlattı mı? Ağa can! Senden başka kimsem yoktur. Ağa can! Yorgunum, bitabım. Dünya beni kendisiyle götürtme, elimi tut, Ağa! Yardım et. Ağa Can! Yol zorludur, yalnız başıma bu yolu kat edemiyorum.

Ağa Can! Ben Mukkedes Erdebili değilim, kurbanın olayım. Ben ki Bahru’l Ulumlar değilim. Ben ki Mevlevi Kandahariler değilim. Ben ki Ağa Seyyid Ebu’l Hasanlar değilim. Ben ki Bahauddinler, Behçetiler değilim. Ben iyilerden değilim. Elimi tut ağa!

Ağa can! Kutsi makamına cesarette bulunuyorum beni bağışla: İyiye bakmak hüner değildir, biçare, bedbaht, yolda kalmışın elini tutar mısın? Bu şekilde Ağa’yla konuşun. Şöyle söyleyin: Ağa! Ben çaresizim, siz benim elimi tutun ve yolu kat edin. Ağa! Ben bu dünyadan korkuyorum. Elimi tutunuz. Ağa Can! Senin canın hakkı için korkuyorum. Mazlum ceddin hakkına, Ebu Abdullah[4] hakkına korkuyorum. Kaburgası kırılmış annen Fatımatu’z Zehra hakkına korkuyorum. Ağa Can! Ağa! Elimi tut, giriftarım.

Ağa! Bu bedbahtlıklardan kurtulmak için ne yapmalıyım? Bu dünyanın, cilveleri, güzellikleri ve zahiri görselliklerinin beni kendisiyle götürmemesi için ne yapmalıyım? Ağa Can! Seni çok seviyorum. Bir yerlerde bende adam olmak istiyorum. İyi olayım, alemin iyilerinin semtine doğru geleyim. Kast ediyorum, niyet ediyorum, hareket de ediyorum ve diyorum ki: artık bundan sonra tövbe ediyorum, iyilerin semtine doğru gideceğim diyorum, ama meclisten dışarı çıkıyorum, bir saat ve dakikalar sonra dünya ve onun çekiciliklerini görüyorum, bu parıltıları görüyorum. Beni kendisine çekiyor ve biçare oluyorum.

Ağa Can! Hemen o an gelin ve beni uyandırıp uyarın ve söyleyin: bu dünya geçecek. Kendimi toparlayayım ve dikkatli olayım. Eğer beni terk edersen, Ağa Can! Dünya ve alçak nefis beni yutacak. Kurbanın olayım, sen ki beni yutmalarını istemiyorsun. Evliyalar diyorlar ki: sizin kendiniz bize ağlayın. Evliyalar beyan etmişlerdir ki: Can Ağamız, İmamı Zamanımız (ruhum ona fedan olsun) her zaman mazlum ceddi Eba Abdullah için ağlamakta ve bir gözü de Şiaları ve muhipleri için ağlamaktadır. Devamlı ağlayarak Ya ibni’l Hasan! Diyenlere ‘neden bunlar günah işlemekteler? Diye sormaktadır. Üzülmektedir. Şiaları ve muhipleri iyilerin semtine geldikleri vakit sevinirler ve mübarek kalbi cilalanır ve huzur bulur. Ama tekrar günahlara doğru gittiğimiz vakit, Ağa üzülür ve bizler için gözyaşı döker.

Kurbanın olayım, bir şeyler yapın artık gitmeyeyim. Mübarek göz yaşlarını akıtmamak için bir şeyler yapmayayım. Mübarek gözleriniz bizim elimizden kan oldu, kurbanın olayım, biçare ben ne yapayım?!

Canına andolsun ki Ağa zordayım! Ne yapacağımı bilmiyorum, yolu bana gösterin, Ey Hasan’ın oğlu!

[1] - Tövbe, 109.

[2] - Ey Hasan Askeri’nin oğlu Hz. Mehdi.

[3] - Ağa’dan kasıt imam Mehdi (a.s)’dır.

[4] - İmam Hüseyin (a.s).
 
Bir kimse yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günahkar olmaz sözünden caymak nasıl günah olmaz?

"Bir kimse, yapmak niyeti ile verdiği sözü tutamazsa günahkar olmaz." anlamında bir hadis var mıdır? Varsa sözünden caymak nasıl günah olmaz?


Buharî’nin verdiği bilgiye göre, Hz. Ebu Hureyre Resulullah (asv)’ın şöyle buyurduğunu aktarmıştır:

“Münafığın alameti üçtür: Konuştuğu zaman yalan söyler, emin görüldüğü zaman/kendisine bir şey emanet edildiğinde hıyanet eder, söz verdiğinde ise sözünden cayar.”(Buharî, İman, 24).

Bu hadisi açıklayan İbn Hacer şu bilgilere yer vermiştir: Bu hadiste münafıklığın üç alametinden bahsedilmiştir. Diğer bazı rivayetlerde olduğu gibi, bunların dışında da nifakın alametleri vardır. Burada işin aslı olan bu üç tane zikredilmiş, diğerlerinin de bunlara kıyaslanabileceğine işaret edilmiştir. Çünkü, diyanetin aslı söz, fiil ve niyet olarak üç şeydir. Bu hadiste sözlerin fesadı yalan, fiillerin fesadı hıyanet, niyetin fesadı ise caymak olduğu vurgulanmıştır.

Sözden caymanın münafıklık alameti sayılması, söz verirken kişinin içinde verdiği sözün tersine bir niyet taşıması durumuna bağlıdır. Yoksa, bir kimse söz verirken, sözünü yerine getirmekte gönülden samimi olduğu takdirde, daha sonra herhangi bir sebepten ötürü bu sözünü yerine getirmezse münafık sayılmaz.Gazalî de İhya adlı eserinde bu görüşü benimsemiştir.

Taberanî’de geçen uzunca bir hadis rivayetinde yer alan “Söz verirken, içinden bu sözünden cayacağını düşünürse.. münafık olur” anlamına gelen ifadesi de bu tespiti desteklemektedir. (bk. İbn Hacer, ilgili hadisin şerhi)

İbn Hacer’in Ebu Davud ve Tirmizî’nin İbn Erkam’dan naklen rivayet ettiğini bildirdiği “Bir kimse, yerine getirmek niyetiyle verdiği sözü tutamazsa günahkâr olmaz.” mealindeki hadis için (bk. Ebu Davud, Edeb, 82; Tirmizî, İman,14 -Tirmizî bu hadisin garip, zayıf olduğunu belirtmiştir).

Aliyyu’l-Karî’ye göre, bu hadisin ifadesinden şunu anlamak gerekir: “Bir kimse, yerine getirmek niyetiyle verdiği sözünü bir mazeretten ötürü yerine getiremezse günahkâr olmaz. Şayet kişi, baştan itibaren yerine getirmemek niyetiyle verdiği sözünü bir mazeretten ötürü bile olsa yerine getiremezse yine günahkâr olur. Hadiste, bir kimse, yerine getirmek niyetiyle verdiği sözünü mazeretsiz olarak yerine getirememesi durumunda günahkâr olmayacağına dair açık bir bilgi yoktur. Bu sebeple, bu hadise dayanarak verilen sözü yerine getirmenin vacip olmadığı hükmünü çıkaramayız.” (Avnu’l-Mabud, ilgili hadisin şerhi)

İmama Nevevî’nin bildirdiğine göre, Bir kimsenin başka bir kimseye verdiği sözünü –haram olmadığı sürece- yerine getirmesinin en uygun olacağı hususunda alimlerin ittifakı vardır. Ancak, verilen sözü yerine getirmenin vacip veya mustahap olduğu hususunda alimlerin farklı görüşleri vardır.

İmam Şafii ve İmam Azam’ın da içinde bulunduğu alimlerin büyük çoğunluğuna göre bu sünnettir/ müstehaptır. Bu alimlere göre, mazeretsiz olarak yerine getirmeyen kimse şiddetli bir mekruhu işlemiş olur. Sözünden caydığından ötürü günahkâr olmazsa da, söz verdiği kimseye eziyet etme niyetinde olduğu takdirde günahkâr olur. Bu alimlerin dayanağı Hz. Peygamber (a.s.m)’in bir şey söz verdiği zaman, “ümit ediyorum” veya “inşallah” dediğine dair rivayetlerdir. Buna göre, eğer kişi, “inşallah“ demeyip kesin olarak verdiği sözünden, mazeretsiz olarak cayması halinde günahkâr olur. Eğer söz verdiği anda, bundan cayacağını kastederse zaten münafık sıfatına sahip olur. Diğer bir grup alimlere göre ise, verilen sözü yerine getirmek vaciptir, mazeretsiz olarak sözünü yerine getirmeyen kimse günahkâr olur. (bk. Tuhfetu’l-ahvezî, ilgili hadisin şerhi)
 
"Edep amelden önce gelir" sözü söylenti midir yoksa belli bir kaynağı ve taşıdığı anlam var mıdır?

- Kaynaklarda böyle bir ifadeye rastlayamadık.


- Bununla beraber, edeb kavramı İslam’da çok önemlidir. Kişinin imanının gereğine göre hareket etmesi bir edeptir. Allah’a isyandan kaçınması bir edeptir. Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmesi bir edeptir. Ayrıca namaz, oruç gibi ibadetlerin farz, vacip ve sünnetleri yanında adapları da vardır.

Edebin bilinen en meşhur manası hayalı, vakarlı olmaktır. Bu konuda “İnsanlığın peygamberlerden ilk öğrendiği şey şudur: ‘Eğer haya etmiyorsan dilediğini yap!’”(Mecmau’z-Zevaid, 8/27) mealindeki hadisin ifadesinde, edebin ne kadar önemli olduğunu görmek mümkündür.

Şunu unutmamak gerekir ki, İslam’ın ortaya koyduğu evrensel ahlakî değerlerin hepsi birer edeptir. Bediüzzaman hazretlerinin şu ifadeleri konumuza ışık tutacak mahiyettedir:

“Sünnet-i Seniye, edebdir. Hiçbir mes'elesi yoktur ki, altında bir nur, bir edeb bulunmasın! Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: اَدَّبَنِى رَبِّى فَاَحْسَنَ تَاْدِيبِى Yani: "Rabbim bana edebi, güzel bir surette ihsan etmiş, edeblendirmiş." Evet siyer-i Nebeviyeye dikkat eden ve Sünnet-i Seniyeyi bilen, kat'iyyen anlar ki: Edebin enva'ını, Cenab-ı Hak habibinde cem'etmiştir. Onun Sünnet-i Seniyesini terkeden, edebi terkeder. بِى اَدَبْ مَحْرُومْ بَاشَدْ اَزْ لُطْفِ رَبْ (Edepten yoksun olan, Rabbin lütfündan mahrum kalır)kaidesine mâsadak olur, hasaretli bir edebsizliğe düşer”(Lemalar/11. Lema/7. Nükte).

ALINTIDIR
 
"Hüsnüzan, adem-i itimat" dengesini örneklerle açıklar mısınız?

Hüsnüzan; güzel düşünme, niyeti temiz tutmaktır. Yani insanlar hakkında güzel düşünme, onların hatalarını güzele yormak esastır. Adem-i itimat ise, itimat etmemektir.

Hayat risklerle doludur. Her işin bir rizikosu olduğu gibi, ticaretin de riskli yanları var şüphesiz. Müşteri kılığında gelen kişi, alacağı mallar için seçim yaparken, hatta göz boyamak için bir kısmını alırken, aynı zamanda bir hırsızlığın eylem planını yapıyor da olabilir. Pişkince yapıyorsa, bizim gözümüzden de kaçabilir. Fakat biz, her müşteriyi böyle töhmet altında bırakamayız. Çünkü dükkanımıza genelde hırsızlar girip çıkmıyor; çoğunlukla müşteriler girip çıkıyorlar. Muhatabın içinden geçeni bilen hiçbir meslek yoktur. Her müşteri hakkında kötü tahmin yürütmekle haksızlık yapılmış olacağı şüphesizdir.

Herkes hakkında hüsnüzan edelim; ama adem-i itimadı da elden bırakmayalım. Yani, `Hüsnüzan, ama adem-i itimat` eksenini muhafaza etmekte fayda var. Hüsnüzan ve adem-i itimad, ne haksız yere suçlamayı ve ithamı ihtiva eder, ne şüpheye ve tereddüde meydan verir, ne de art niyetli birisine imkan sağlar!

Yani gerek müşteri-satıcı ilişkilerinde, gerek esnaf-bayi ilişkilerinde, gerekse her türlü ticari işlemlerimizde hüsnüzannı esas tutalım; bizimle alışveriş yapanın başka türlü bir art niyet taşımadığını var sayalım. Fakat bu varsayımımız, onunla ilgili gerekli tedbirleri almayacağımız manasına da gelmesin; yani adem-i itimadı esas alalım.

Mesela, dükkanı veya kasayı ona güvenip bırakıp gitmeyelim, satış reyonlarında kendi başına kalmasına izin vermeyelim, ortada kıymetli eşya bırakmayalım, müşteri olmadığı izlenimini uyandıran davranışlarını gördüğümüzde nazikçe uyarıp dükkanın kapısını gösterelim. Veya malları sardırdıktan sonra, `Parasını az sonra getireyim.` diyen birisini eğer tanımıyorsak, bırakmayalım, önce parayı getirmesini nazikçe isteyelim. Bu ve buna benzer tedbirler suizanna girmez. Nezaketi elden bırakmamak kaydıyla, tedbir her müşteri için alınabilir. Hatta davranışları şüphe uyandıran müşteriler için `gözüm tutmadı` denebilir ve davranışları hakkında yorum yapılabilir. Bunlar tedbir sınıfına girer.

Dükkanımızdan veya ortalık yerden bir şey kaybolduğunda iki ihtimal gündeme gelir: Ya biz onu başka bir yere almışızdır ve unutmuşuzdur. Ya da birisi almıştır. Birisi almışsa, dostluğumuza güvenip, kullanıp geri getirmek niyetiyle almış olma ihtimalini de düşünmek lazım. Yani başlangıçta mümkünse suçlamasız bir seçenek aramalı, suçun bir kısmını kendi üzerimize de almalıyız. Nezaketi elden bırakmayalım; ama müşteri kırılacak veya gücenecek diye tedbir almamazlık da yapmayalım.
 
"İhlasa riya kapısından girilir." sözü ne demektir?


“İhlasa riya kapısından girilir." sözünün manası, onu kullanan kişinin o andaki hissiyatına ve tasavvuruna bağlı olarak anlaşılır. Dolayısıyla, buna kesin standart bir anlam yüklemek zordur.

Bununla beraber, bunu şöyle açıklamak mümkündür: İhlas ile riya birbirine zıt iki yoldur. “Her şey ancak zıddıyla bilinir” kuralı gereğince, “riya kapısı ihlas kapısıyla, ihlas kapısı da riya kapısıyla keşfedilir, bilinir” denilebilir. Geceyi tanımayan kimseye gündüzü, gündüzü bilmeyen kişiye de geceyi tanıtmak çok zordur.

Buna göre, ihlasın gerçek anlamda ne olduğunu bilmek için, mutlaka riyayı iyice bilmek gerekir. Riyakârlığın ne anlama geldiğini bilen kimse, ondan uzak durmaya çalışarak ihlas yoluna girer. Yani “riya kapısını” görüp tanıyan kişi o kapıdan girmemekle, otomatikman “ihlas kapısına” girmiş olacaktır. Çünkü iki yoldan başka yol yoktur. Ya ihlas veya riya yolundan girme zorunluluğu vardır.

Özetle söylersek, “riya kapısından girme” yi, bir süre riyakâr olmak anlamından çok, bu kapıyı yakından tanımak olarak değerlendirilmesi daha uygundur.

Ancak bazen hayırlı bir işi yapıp yapmama konusunda ihlaslı olup olmadığımızdan emin olamayınca, onu terk etmek yolunu tercih edebiliyoruz. Bu da bazen dini vazifelerimizin aksamasına neden olabiliyor. Nefsimiz, “madem ihalaslı yapmıyorsun, öyleyse yapmasan daha iyi olur” gibi bir düşünce verebiliyor. Bu türlü hallerde "ihlasa riya kapısından girilir" sözünü işletmek mümkün olabilir. Çünkü farz ibadetler riya korkusundan dolayı da olsa asla terk edilemez. Müslümanın yapması gerekenleri yerine getirme ve yapmaması gerekenleri terk etme görevi ve sorumluluğu vardır. Riya olur düşüncesiyle bunları ihmal edemez.

Bu açıdan, insan, ihlasa ve hakiki tevhide ulaşana kadar "izafî riya" diyebileceğimiz tekellüflü hallerden yakasını kurtaramayabilir. Fakat, şayet ihlas arayışında samimi ve ısrarlı olunursa, dinin emir ve yasaklarını insan tabiatının bir derinliği haline gelmesi sürecinde başlangıçta görülen bazı tekellüflerin ve yapmacıkların zamanla silinip kaybolmasına benzer şekilde, o izafî riyalar da birer birer silinip gidecektir.

Riyaya girmiş olduğundan endişe eden bir insan hemen Cenâb-ı Hakk'a teveccüh etmeli ve Rasûl-ü Ekrem aleyhissalatü vesselamın öğrettiği şu dua ile Allah'a sığınmalıdır:
اَللّٰهُمَّ إِنِّي أَعُوذُ بِكَ مِنْ أَنْ أُشْرِكَ بِكَ شَيْئاً وَأَنَا أَعْلَمُ وَأَسْتَغْفِرُكَ مِمَّا لاَ أَعْلَمُ، إِنَّكَ أَنْتَ عَلاَّمُ الْغُيُوبِ
"Allah'ım, bilerek ya da bilmeyerek şirke düşmekten Sana sığınırım. Şirk kokusu veren duygu, düşünce, söz ve tavırlarımdan dolayı beni bağışlamanı dilerim. Şüphesiz Sen gaybı bilensin (benim gönlümden geçenleri de Sen bilirsin)."
 
"Kalp kırmak Kabe'yi yıkmak gibidir" sözü hadis midir? "Haddini bilmeyene haddini bildirmek" sözü ile bu hadisi karşılaştırırsak nasıl bir yol izlemeliyiz?

Açıkça “Kalp kırmak Kabe’yi yıkmak gibidir” manasına gelen bir hadis rivayetine rastlayamadık. Ancak, bu ifadenin doğru olduğunu gösteren rivayetler vardır:

Bir hadis rivayetine göre, Peygamberimiz (a.s.m) Kâbe’ye bakarken şeyle demiştir:
“Kuşkusuz Allah seni çok şerefli, çok mükerrem/ hürmetli, çok azametli kılmıştır; fakat mümin senden daha hürmetli/daha saygı değerdir.”(İbn Mace, Fiten,2; Mecmau’z-zevaid, 1/81).

Tirmizî’nin “Hasen” dediği diğer bir hadiste:

“Allah katında dünyanın yok olması, mümin bir kimsenin öldürülmesinden daha iyidir.” (Tirmizî, Diyat, 7; Nesaî, Tahrim,2).

Bu ve benzeri hadisleri göz önünde bulunduran Mevlana, şu meşhur sözünü söylemiştir:
“Kâbe, Azer’in oğlu Halil İbrahim’in yaptığı bir binadır. Kalp ise, yüce Allah’ın nazargâhıdır. Bu sebeple, bir gönül yıkmak, bin kâbe yıkmaktan daha kötüdür”

Bediüzzaman Said Nursi de bu konuda şunlar söyler:

“Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü'min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe'den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud'dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği halde, mü'mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.” (Mektubat, Yirmi İkinci Mektup).

“Haddinin bilmeyene haddini bildirmek, kırk yetimi giydirme gibidir.” ifadesi sizin de işaret ettiğiniz gibi, bir anonim sözdür. Zaman zaman belki de kullanma yeri vardır. Ancak bunu devletin ve yetkili kurumların yapması gerekir. Bu nedenle bu sözü küllî bir kaide olarak benimsemek doğru değildir. Ayrıca, bir çok ayet ve hadislerde, “affetmenin daha iyi bir yol olduğu" belirtilmiştir.

Bu sebeple, İslam’ı ideal şekilde yaşamak ve onun güzelliğini -sözlü ve davranış biçimiyle- göstermek isteyen kimselerin aşağıdaki ayet-i kerime ile hadis-i şerifi tam rehber edinmeleri gerekir:

“İnsanlara yumuşak davranman da Allah’ın merhametinin eseridir. Eğer katı yürekli, kaba biri olsaydın, insanlar senin etrafından dağılıverirlerdi. Öyleyse onların kusurlarını affet, onlar için mağfiret dile ve işleri onlarla müşavere et! Bir kere de azmettin mi, yalnız Allah’a tevekkül et! Allah muhakkak ki Kendisine dayanıp güvenenleri sever.”(Al-i İmran, 3/159).

“Güçlü/kahraman kimse, güreş minderinde hasmını yere seren değil, öfke anında nefsini yenen kimsedir.”(Buharî, Edeb, 76; Müslim, Birr, 107-108).
 
"Kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da (namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere), mehirlerini vermeniz şartıyla size helâldir." ayetine göre, bir kadının bize helal olması için namuslu olması mı gerekir?

Ayette bir yanlış anlaşılma vardır. Soruda parantez içinde vurgulanan “namuslu olmak, zina etmemek ve gizli dost tutmamak üzere” kayıtları kadınlar için değil, erkekler içindir. Onun için ayetin asıl metninde kadınlara ait -dişilik kalıpları- olan “Muhsinat, musafihat, muttehizat” kelimeleri kullanılmamıştır. Bilakis, erkeklere ait -erlik kalıpları- olan “Muhsınin, musafihin, muttehizin” kelimeleri kullanılmıştır. Buna göre ayetin tam meali ve doğru anlamı şöyledir:

“Bugün size iyi ve temiz şeyler helâl kılındı. Kendilerine kitap verilenlerin yiyeceği size helâl olduğu gibi, sizin yiyeceğiniz de onlara helâldir. Mümin kadınlardan hür ve iffetli olanlarla, sizden önce kendilerine kitap verilenlerden namuslu hür kadınlar -ne metres tutarak açıktan; ne de dost tutmak suretiyle gizlice- onlarla zina etmeksizin namuslu bir şekilde mehirlerini ödediğiniz takdirde size helâldir. Kim imanı inkâr ederse, şüphesiz onun âmeli boşa gitmiş olur ve âhirette hüsrana uğrayanlardandır.”(Maide, 5/5).

Nisa suresinin 25. ayetinde ise, bu vasıflar kadınlar için kullanılmıştır.

Her iki ayette de iffetli kadınların tercih edilmesi tavsiye edilmektedir. Ancak, daha önce kötü yola düşmüş kadınlarla evlenmenin yasaklanması diye bir şey söz konusu değildir.

Hatta evli iken bile, eşlerden biri kötü bir şey yaparsa -mizaç olarak hazmedildiği takdirde- ekonomik, çocuk veya başka sebeplerden dolayı ayrılmayı göze alamayanların evliliklerini devam ettirmeleri ve zamanla tövbe edip nefislerini ıslah etmeleri için çalışarak evliklerine devam etmeleri haram değildir.

“Eşim yabancının elini engellemiyor.” diyen bir adama, Hz. Peygamber (a.s.m),
“Öyleyse boşa.” demiştir. Adam,
“Onu çok seviyorum, ayrılığına dayanamam.” deyince de,
“O halde yanında tut.” buyurmuştur. (Nesaî, Nikah,12).
 
Kişi dostunun dini üzeredir Öyleyse her biriniz kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin hadisinin açıklaması

-Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin- hadisinin açıklaması...

tanıdığım ve sevdiğim bir mümin dostumun arkadaşlık yaptığı birisi var.Bu kişini tam inanmış değil.iman etmiyor,namaz falan yok yani,sadece Allah'ın varlığına inanmış,müslüman gibi yaşamıyor.Dostum onla 5 yıldır arkadaş.Başlarda hidayetine vesile için arkadaşlık ediyordu ama istediği olmadı ve olmaz heralde bu kadar zamandan sonra.Birlikte gezip dolaşıyorlar ve bu kişi dostumu günaha sevkedebiliyor.Bu konuda çok endişeliyim.Lütfen bana yardımcı olun,bu arkadaşlık caiz midir?Bu ilişkinin kesilmesi gerekmez mi?Ben müminin müminden başka dostu yoktur diye düşünüyorum.


Değerli kardeşimiz;
Ebu Hureyre Radıyallahu anh anlatıyor: “Resulullah aleyhisselatu vesselam buyurdular ki: Kişi dostunun dini üzeredir. Öyleyse her biriniz, kiminle dostluk kuracağına dikkat etsin.” (Ebu Davud, Edeb, 19, Tirmizi, Zühd, 45)

Bu hadis, arkadaşlığın ehemmiyetine dikkat çekmektedir. O kadar ki, arkadaşlar bir birine ciddi tesirlerde bulunabilirler, “Din”le ifade edilen itikad, adet, siret, ahlak gibi hususlarda benzemeler meydana gelmektedir.

Bu sebeple hadisin devamında, sıkı dostluk kuracağımız kimsenin ahvalini iyice bir tedkik ve teemmülden geçirip ondan sonra dostluğa girmemiz tavsiye buyurulmaktadır.

Bu hadis açıklayan başka bir hadistede Resulullah aleyhisselatu vesselam şöyle buyurmuştur: “Kişi sevdiği ile beraberdir.” Yani bir şeye ihtimam gösteren herkes istese de istemese de yaratılış icabı ona tabi olur. Kim bir kavmi veya bir kişiyi ihlasla severse bu onların zümresindendir. Hatta onların amellerini yapmamış bile olsa, çünkü kalben yakınlık sabit olmuş olur. Bu hadisin zımnında peygamberleri, sahabeleri, evliyaları ve Allah’ın salih kullarını sevmeye teşvik vardır. Ayrıca müslümanların arasındaki kinleşmekten de terhib ve korkutma vardır.

Başka bir hadisi şerifte de Peygember efendimiz şöyle buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir. Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın. Körük çekene gelince ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.” İyi arkadaş misk satıcısına benzer, çünkü ondan dünyevi veya uhrevi bir fayda, bir nur bulaşacaktır.

Hadis böyle kimselerle arkadaşlığa teşvik ettiği gibi uzaktan yakından dünyevi veya uhrevi bir zarar dokunacak kimselerle de samimi dostluk arkadaşlık etmemeyi istemiştir.
 
Namuslu ve helal kavramları aslında o kadar basite indirgenmiştir ki.
Eskiden yerleşim yerleri iç içe idi. İnsanlar birbirlerini tanıyor konuşuyorlardı.
Şimdi kim kiminle nasıl olduğunu bile bilmiyorlar, namusu hangi kavrama sığdırırlar.

O devirde namus iki bacak arasındayken bu devirde namus düşüncelerinin içinde.

Ayrıca evlenirken sordukları sorular ile cevapların başında, dinine bağlı insan diye başlıyordu; şimdilerde işe iyi parası var diyorlar.

Yani anlayacağınız. Zaman ve mekan farklılıkları her zaman olmuştur. Bu yüzden namusu kadında arayacağınıza bir aynaya bakıp kaç kızla beraber oldum diyip düşünmeniz lazım

Siz namuslu musunuz?


Teşekkürler MeDCeZiR , konu için :srl:

 
Adabı muaşeret ve temizlik kuralları

Her türlü adapların var olduğunu ve bunların sünnet olduğunu söylüyorlar. En azından yemek, tuvalet, tırnak kesmek, temizlik gibi âdâb-ı muaşeret ve temizlik kuralları hakkında bilgi verir misiniz?..

YEMEK ÂDÂBI


İslâm açısından yemek yeme sırasında uyulması gereken ahlâk ve sıhhî kurallar.

İslâm dini, Müslümanın günlük hayatının düzenli bir şekilde olmasını istemiş ve bu hususu Kur'ân-ı Kerim ve Hadis-i Şeriflerle açıklamıştır.

Günlük yaşayış hakkında Peygamber Efendimiz (asm)'den rivayet edilen hadislerden pek çoğu yemek âdâbına dâirdir. Rasûlüllah (asm) her işine Allah Teâlâ'nın ism-i şerifini zikrederek başlamayı severdi. Bu mübarek âdetleri, yemeğe başlarken de aynıydı. Yemekten evvel ellerini yıkamayı ihmal etmez, sağ eliyle ve önünden yerdi. Başlarken "Bismillâh" veya "Bismillâhirrahmânirrahîm" derdi (Buhârî, Et'ime, 2). Hz. Peygamber (asm), yemeğe başlarken besmele çekmeyi unutan kimsenin "Bismillâhi evvelehü ve âhırehü" demesini tavsiye buyurmuştur (Ebû Dâvud, III, 475).

Hz. Peygamber (asm) yemeğin önünden yenmesini isteyerek, aynı tabaktan yemek yenilen bir sofrada, başkasının önüne uzanmanın çok çirkin olduğunu belirtmiştir. Sahabe,

"Yâ Rasûlüllah! Yiyoruz da karnımız doymuyor."
diye sorduklarında, Hz. Peygamber (asm)

"İhtimal ki ayrı ayrı yiyorsunuz."
buyurdu;

"Evet!.." karşılığını verdiklerinde Peygamber Efendimiz (asm),

"Bir arada yeyiniz; besmele çekiniz, yemeğiniz bereketli olur." buyuruyorlar (Ebû Dâvud, İmâre, 20).

Yemek âdâbı konusunda dikkat edilmesi gereken diğer hususlar, maddeler halinde şöylece sıralanabilir:


a. Lokmayı, ağıza göre almalı ve iyice çiğnedikten sonra yutmalı;

b. Lokmayı, yutmadıkça ikinci lokmayı el uzatmamalı;

c. Ekmeği dişlerle koparmamalı;

d. Ağızda ekmek varken kimse ile konuşmamalı;

e. Yemeğin soğutulması için içine üflememeli;

f. Başkalarını tiksindirecek, iğrendirecek davranışlarda bulunmamalı;

g. Başkalarının lokmasına ve yemesine bakmamalı;

h. Lokmayı ağıza koyarken, başı tabağa doğru uzatmamalı;

ı. Yemekte israf etmemeli, lokmayı ve verilen yemeği bitirmeye çalışmalı;

i. Ağızdan bir şey çıkarmak gerekirse, yüzü sofradan çevirmeli ve o şeyi sol el ile olmalı;

j. Koparılan lokmayı yemeklerin içine banarken dikkat etmeli, parmakların yemeğe girmemesini sağlamalı;

k. Toplu yemek yenirken, herkesin yeyip bitirmesini beklemeli, daha önce sofradan el çekilmemeli ve kaldırılmamalı;

l. Yemeğe önce yaşça veya mevki yönüyle büyük olan kişinin başlamasını beklemeli;

m. Sokaklarda ve ayakta ekmek yememeğe dikkat edilmeli;

n. Ekmek kırıntılarının nimet olduğunu unutmamalı ve onlara gereken özen gösterilmeli;

o. Yemek yeme işi bitince Allah'ın verdiği bunca nimete karşı bir şükür ifadesi olarak dua etmeli veya kısaca "Elhamdülillah" demeli ;

ö. Yemekten sonra eller iyice yıkanmalı, dişler fırça veya misvak ile temizlenmelidir.

TUVALET ADABI


1. Lafza-i Celâl yazılı yüzük ve Kur'an ayetleri ile tuvalete girilmez. Yüzük avuç içine çevrilebilir. Ayetler naylona sarılabilir.

2. Tuvalete girmeden önce “Euzü Besmele” çekmeli, çıkarken “Elhamdülillah” demelidir.

3. Tuvalete girmeden önce çoraplarımızı çıkarmalı, pantolonumuzu suyun sıçramayacağı kadar katlamalıyız.

4. Allah ve Peygamber ismi yazılı bir şey yanında bulundurmamalıdır.

5. Tuvalete sol ayakla girmeli sağ ayakla çıkmalıdır.

6. Kıbleye, aya, güneşe karşı önünü ve arkasını dönmemeli, konuşulmamalı zikredilmemeli.

7. Tükürülmez ve sümkürülmez.

8. Def-i hacet yaparken avret mahalline ve pisliğe bakılmaz.

9. Otururken sol tarafa meyletmelidir.

10. Tuvalet taşını ve tuvaletin kirli taraflarını temizlemelidir.

11. Tuvalet taşına dışkı ya da sidik gibi şeyleri bulaştırmamalıdır.

12. Taharet yaparken su ile temizlenmelidir.

13. Ayakta bevl edilmemelidir.

14. Def-i hacet anında mukaddes şeyler düşünülmemlidir.

15. Çıkarken tuvalet mahalli temiz bırakılmalıdır.

TIRNAK KESME ADABI


Tırnak kesmenin belirli bir günü yoktur. Gerektiği her an (yani uzayınca) kesilebilir. Önce ellerinkini, sonra ayaklarınkini kesmek, ellere sağ elin işaret parmağından başlayıp, eller avuç içleri birbirine gelecek şekilde birbirine yapıştırıldığında parmakların oluşturduğu daireyi sağa doğru giderek tamamlamak, sonra sağ ayağın küçük parmağından başlayıp sol ayağın küçük parmağında bitirmek müstehap görülmüştür. (Hattâb es-Sübkî, el-Menhel I/189) Gazalî'nin söyledigi budur.

Bu konuda görüşler vardır. Efdal olan, tırnakların haftada bir kesilmesidir. Onbeş güne kadar bırakmasında da bir mahzur yoktur. Kırk günü aşması ise, harama yakın (tahrîmen) mekruhtur.

Ama tırnakları çok uzayıp, sınırı aşmayacaksa, bekleyip cuma günü kesmek (özellikle camiye gidecek erkekler için) müstehaptır. Bu konuda Fetâvây-i Kâdihân'da şöyle denir:

"Bir adam tırnak kesmek ya da saç traşı olmak için, cuma gününü belirlese; başka günlerde de bunun câiz olduğunu kabul etmekle beraber, cumaya kadar beklemesi tırnak kesmeyi çok geciktirmiş olsa, bu mekruh olur. Çünkü tırnakları uzun olanın rızkı kıt olur. Eğer çok geciktirmiş olmayacaksa ve cumayı hadîsin tavsiyesine uymak için bekliyorsa bu müstehaptır. Çünkü Aişe Validemizden nakledildiğine göre, Rasûllullah Efendimiz (asm) şöyle buyurmuştur: "Kim cuma günü tırnaklarını keserse, Allah onun öbür cumaya kadar ve üç gün daha fazla belâlardan korur." [Kadihân (Hindiyye kenarında) NI/411; Hindiyye V/358 Benzer hadisler için bk. el-Hindî, Kenzu'I-ummâl VI/656 659.]

TEMİZLİK

Bedenin ve ruhun maddî manevî pisliklerden uzak tutulması.


İslâm, Müslümanları bazı görevleri yerine getirmekle mükellef tutmuştur. Bu görevlerden bir kısmı Müslümanın ruhi yönünü bir kısmı da maddî yönünü ilgilendirir. Dinin kesinlikle yerine getirilmesini istediği bedenî görevlerin aksatılması, vücudun çeşitli rahatsızlıklara yakalanması ve dinî-ahlakî görevlerin yapılabilme güçlüğünü ortaya çıkarır. Bunun için bedenî görevleri titizlikle yerine getirmek, sağlıklı ve her an her türlü görevleri eksiksiz yapabilecek bir beden yapısına sahip olmak, ahlakî bir yükümlülüktür.

Bedenî görevlerin başında temizlik gelir. Nitekim bir ayet-i kerimede Allah Teâla şöyle buyurmaktadır:

"Orada (Mescid-i Kuba'da) günahlardan ve pisliklerden temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da böyle çok temizlenenleri sever." (Tevbe, 9/108).

Ayetten de anlaşılacağı gibi, sadece gözle görülen maddî kirler değil, günah ve kötülükler gibi manevî kötülükler de pis sayılmış ve Müslümanların bunlardan arınmaları istenmiştir. Peygamber (asm)'in "Temizlik imanın yarısıdır."(Müslim, Tahare, 1) buyurması da temizliğin önemini gösterir.

Temizliği; beden temizliği, yiyecek-giyecek temizliği ve çevre temizliği olarak ele almak gerekir. Kur'an-ı Kerîm'de de bu üç çeşit temizliğe işaret eden ayetler vardır.

a. Beden Temizliği:


Allah Teâlâ belli durumlarda Müslümanlara abdest ve boy abdesti almalarını emretmiş ve şöyle buyurmuştur:

"Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman yüzlerinizi, dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başınızı meshedin ve ayaklarınızı da topuklara kadar yıkayın. Eğer cünüp iseniz tam temizlenin." (el-Mâide, 5/16).

Peygamber (asm)'in de hiç olmazsa haftada bir kere vücudun tamamen yıkanmasını ve her türlü kirden ve pis kokulardan arındırılmasını tavsiye ettiğini bilinmektedir.

"Ona tertemiz olanlardan başkası el sürmesin." (Vakıa, 56/79)

ayeti de Kur'an'ın ancak abdestli olarak ele alınabileceğini göstermektedir. Namaz kılmak, Kur'an okumak için abdest alınması, belli zaman ve durumlarda boy abdestinin alınması mecburiyetinin olması, Müslümanların, ister istemez her an temiz olmaları sonucunu ortaya çıkaracaktır. Kaldı ki, bir Müslümanın bedenini temizlemesi sadece abdest ve boy abdesti ile sınırlı kalmaz; gerekli gördüğü her yerde yıkanmak, yemeklerden önce ve sonra kesinlikle elleri yıkamak, özellikle ağız ve diş temizliğine dikkat etmek icab eder. Peygamber Efendimiz:

"Misvak kullanın, çünkü misvak ağzı temizler." (Buharî, Savm, 27);

"Eğer müminlere güçlük verecek olmasaydım, onlara her namaz için misvak kullanmayı emrederdim." (Buharî, Cumu'a 8; Müslim, Tahare, 42);

"Yemekten önce ve sonra el yıkamak yemeğe bereket getirir." (Tirmizî, Et'ime, 29)

buyurmakla el, ağız ve diş temizliğine verdiği önemi göstermiştir. Bu sebeple misvak veya fırça kullanarak dişleri temizlemenin önemli bir sağlık kuralı olduğu unutulmamalıdır.

Fazla uzadıkları zaman ve bakımsız, pis bırakıldıkları zaman birer mikrop yuvası olan tırnaklarla, vücudun belli yerlerindeki kılların kesilip temizlenmesine de dikkat edilmeli, saç, sakal, bıyık her zaman taranıp düzeltilmeli ve temiz tutulmalıdır. İbadetlerle elde etmek istediğimiz gönül temizliğine giden yolun, beden temizliğinden geçtiği unutulmamalıdır.

b. Yiyecek ve Giyecek Temizliği:

İnsan yaşayabilmek için yer ve içer. Yiyecek ve içecekleri temiz ve helâl olanlardan seçmek İslam'ın emirlerindendir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:

"Ey iman edenler; size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yeyin, şayet sadece Allah 'a ibadet ediyorsanız ona şükredin." (Bakara, 2/72).

Başka bir ayet-i kerimede de:

"Ey iman edenler! Allah 'ın size helâl kıldığı güzel ve temiz şeyleri haram etmeyin, sınırı, aşmayın. Çünkü Allah, sınırı aşanları sevmez. Allah'ın size verdiği rızıklardan helâl ve temiz olarak yeyin ve inandığınız Allah 'tan korkun." (Mâide, 5/87-88) buyurmuştur.

Besin maddelerinde iki türlü temizlik aranması gerektiğini yukarıdaki ayetler ortaya koymaktadır. Bunlar maddî ve manevî temizliktir. Maddî temizlikten maksat, yenilen şeylerin kirli olmamasıdır. Kirli olanlar temizlendikten sonra yenilebilir. İçeçeklein de pis olmamasına özen gösterilir. Kirli ve mikroplu besinlerin vücud için ne büyük tehlike teşkil ettiğini, pek çok hastalığın bu yolla vücuda girdiği bilinmektedir.

Yiyecek ve içeceklerde aranan ikinci temizlik, manevi temizliktir. Allah Teâlâ, helal olan şeyleri temiz, haram olan şeyleri pis saymıştır. Öyleyse, nasıl yıkamak, kaynatmak, pişirmek yolu ile yiyecek ve içeceklerde maddî yönden temizlenmeye çalışılıyorsa, helal olanlarını seçmek suretiyle, de onlardaki manevî temizliğe dikkat edilmesi gerekmektedir. İslâm içki ve domuz etini haram oldukları için pis saydığı gibi aynı şekilde, hırsızlıkla veya haksız kazanç yoluyla elde edilen yiyecek ve içecekleri de pis kabul etmiştir.

Yiyeceklerde olduğu kadar giyeceklerde de temizliğe dikkat edilmelidir. Vücud ne kadar temiz tutulursa tutulsun, elbiseler temiz olmazsa, bu temizliğin bir kıymeti kalmaz. Allah Teâlâ'nın Peygamber (asm)'e ilk emirlerinden biri "Elbiseni de daima temiz tut." (Müddessir, 74/4) emridir. Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyuruyor:

"Ey Âdem oğulları! Size çirkin (avret) yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. Takva elbisesi daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah'ın ayetlerindendir. Belki düşünüp öğüt alırlar."

"Ey Âdem oğullar! Her mescide gidişinizde, süslü, güzel elbiselerinizi giyin; yeyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez."

"De ki: "Allah'ın kulları için çıkardığı süsü ve güzel rızıkları kim haram etti? " De ki, "O dünya hayatında inananlarındır, kıyamet günü de yalnız onlarındır." İşte biz, bilen bir topluluk için ayetleri böyle açıklıyoruz." (A'raf, 7/26, 31-32).

Ayetlerden de anlaşılacağı gibi, Allah Teâlâ örtünmek ve süslenmek için giyecekleri insanlara bir nimet olarak vermiştir. İsrafa ve gösterişe kaçmadan, temiz ve sade giyinmek her Müslümanın görevidir. Ayrıca Peygamberimiz (asm), giyim kuşamı ile başkalarına karşı böbürlenenlerin Allah'ın rahmetinden uzaklaşacaklarını haber vermiştir (Müslim, Libas, 42-80).

Şu halde Müslüman, giyiminde temiz ve derli toplu olmaya çalışmalıdır. Pis ve pejmürde bir kıyafet yalnız giyinen için değil, çevresindekileri de rahatsız eder. Peygamber (asm)'in her konuda olduğu gibi, üst-baş ve giyim kuşam konusunda da, temizliği ve derli toplu olmasıyla, Müslümanlara örnektir.

c. Çevre temizliği:

Müslüman, yediği, içtiği ve giyindikleri kadar içinde yaşadığı çevrenin de temiz olmasına dikkat eder. Bu önemli bir ahlakî sorumluluktur. Başta evler olmak üzere, sokaklar, mahalleler, köy ve kasabalar mutlaka temiz tutulmalıdır. Eğitim kurumları, fabrikalar, dükkanlar, camiler temiz tutulmalıdır .

Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:

"İbrahim ve İsmail'e: "Tavaf edenler, orada ibadet amacıyla oturanlar, rüku ve secde edenler için Evimi (Kabe'yi) temizleyin!" diye emretmiştik." (Bakara, 2/135).

"Şüphesiz Allah çok tövbe edenleri ve pisliklerden temizlenenleri sever." (Bakara, 2/222).

Çevre temizliği sadece kişileri ilgilendirmez, toplumsal bir konudur. Burada fertlerin karşılıklı hak ve görevleri söz konusudur. Meselâ; yola çöp atan veya çekinmeden tükürüp geçen; dinlenmek için gittiği gezinti yerlerinde yeyip içtiklerinin artıklarını çevreye saçan; işyerinin etrafını artık maddelerle kirleten bir kişi, yalnız çevresini kirletmiş olmakla kalmaz, kirlettiği yerlerde yaşayan veya o yerlerden yararlanan insanlara karşı da haksızlık yapmış, terbiyesizlikte bulunmuş olur. Bunun için çevre temizliğini aynı zamanda toplumsal bir görev olarak değerlendirmek ve bu konuda çok titiz davranmak Müslümanlar için bir yükümlülüktür.

Resulullah (asm) buyurmuştur: "


"İnsanların çoğunun aldandığı (yani değerini bilmediği) iki nimet vardır: Sağlık ve boş vakit." (Buharî, Rikak, 1)

Gerçekten de çoğu zaman insan ancak hastalandığında sağlığın kıymetini anlar. Buna meydan vermemek, sonunda pişman olmamak için hastalık gelmeden tedbirinin alınması gerekir. Sağlığın ilk şartı hastalıklara karşı en önemli tedbir olan temizliğe riayet etmektir.

Özetle Müslüman; üstü-başı, çevresi, yiyeceği ve giyeceği ile temiz, derli-toplu, intizamlı olmaya ve böylece Allah Teâla'nın rızasını kazanarak O'nun sevgili kulları arasına girmeye çalışır. Bu onun en önemli ahlakî görevidir. Bu görevini kesinlikle aksatmamalı ve dikkatli bir şekilde yerine getirmeye çalışmalıdır. (Ayrıca bk. "Abdest", "Gusül","Taharet" mad.).
 
Kafire veya zalime küfretmek / sövmek caiz midir?

Küfretmek caiz midir, hangi durumlarda yapılabilir? Kavga esnasında küfretmenin hükmü nedir? Amerika'ya, Bush'a küfretmek mesela veya şöyle sorayım: Kafir ve zalim olduğunu düşündüğümüz, zarar veren birine küfretmenin hükmü nedir?

İslam dini her türlü kötülük ve incitmeye karşıdır. Çünkü, İslam insanı insan etmeye gayret ediyor. Hakiki insaniyet mertebesine ulaştırır. Bu nedenle İslam, insanı her türlü kemalat ve güzelliğe ulaştıracak emirleri verdiği gibi, her türlü rezillikten ve çirkinlikten uzaklaştıracak fiilleri de yasaklamıştır.

Bu külli kaidelerden hareketle diyebiliriz ki, küfür ve sövme dediğimiz karşıdaki insanları rencide ve rahatsız eden her türlü fiil, günahtır ve haramdır. Çünkü Müslümanları rencide etmek haramdır ve insanı günahkar eder. Hatta kafir bile masum ve hatasız olsa, onu rahatsız etmek İslam dininde yasaktır. Çünkü, Peygamberimiz (asm) şöyle buyurmuştur:

"Kim bir zımmiye eziyet etse, şüphesiz ben onun hasmıyım (düşmanıyım)."(Keşfü’l-Hafâ, II/2341.)

Hangi durumda olursa olsun sövmek caiz değildir. İster kafire ister zalime farketmez, sövmek çirkin bir hareket olup mü'mine yakışmaz.

Nasıl ki bir köre hey kör diye hitap edilmez, öyle de bir kafire hey kafir diye hitap edilmez. Evet bazı zalim, çok büyük günahları irtikap eden insanlar var. İslamiyet, insanları sapıklıktan kurtarmayı hedeflemiştir.

Peygamberimiz (asm) rahmet peygamberidir. Mekke müşrikleri içerisinde de haddi aşan küfürde ileri giden insanlar vardı. Ama Hz. Peygamber (asm) onları İslam'a çağırırken yumşak bir dil kullandı. Onların hatalarını söverek küfrederek yüzlerine vurmadı.

Burada mesele şu; o insanlar her şeyi hak ediyor, o ayrı mesele. Ama bir Müslümana küfretmek sövmek yakışmıyor. Müslümanın görevi tebliğdir, insanları doğru yola çağırmaktır.

Farz-ı muhal, siz kendinizi o zalim insanlardan birisi olarak kabul edin; bu durumda kendinize nasıl davranılmasını beklerdiniz. Güzel bir dille ıslah edilmenizi, hidayete ermeyi mi isterdiniz, yoksa küfürler edilerek daha fazla İslam'dan uzaklaştırılmayı mı isterdiniz?

Toplumumuzda şu anda geçmişi çok bozuk, azgınlık ve sapkınlıkla dolu olup da sonradan hidayete ermiş insanlar çoktur. Bu insanlar küfür edilerek sövüp sayıştırılarak hidayete ermediler. Bu insanlar güzel bir dille yapılan tebliğ sonucu hidayetle nasiplendiler.

Misal, bir doktor düşünün bu doktora ağır bir hasta getirildiğinde doktor bu insana kızsa bağırsa sen nasıl böyle ağır bir hastasın böyle kötü hasta mı olurmuş deyip sövüp sayıp kovsa olur mu? Elbette ki olmaz. Burada doktorun görevi hastayla mücadele değil hastalıkla mücadeledir. Doktor hastalığa düşman olmalı hastaya değil.

Aynen bunun gibi insanlarda da manevi hastalıklar var. Bu hastalıklardan dolayı azgınlaşıp haddi aşan insanların şahıslarına düşman olmak yerine, onlardaki o sıfatlara düşman olmalıyız. O hasta insanları küfür, zulüm gibi mikroplardan arındırmaya çalışmalıyız. Müslümanın görevi, böyle maneviyatta hasta olan insanların hatalıklarıyla mücadele etmektir.

* * *
Peygamberimizin Tebliğ ve Nasihat Metodu Nasıldı?


"Habîbim! İnsanları Rabb-i Teâlâ'nın yoluna hikmetle (açık delillerle ve güzel vaazlarla) dâvet et. Ve onlarla muhkem ve güzel mukaddimelerle, mülâyim ve tatlı sözlerle mücadele et (ki dâvetin hüsn-i tesir hâsıl etsin)." (Nahl, 16/125)

Peygamberimiz (asm) bu ve benzeri ayetleri örnek alarak müminleri ilim ve hikmetle irşat eder, bu irşadını delillere dayandırırdı.

- İrşadında ve ikazında hiddet ve şiddet göstermezdi.

- Muhataplarını samimî bir hava içerisinde karşılar, onlara şefkat ve merhametle nasihatte bulunurdu.

- Doğruyu ve gerçeği anlatmakta daima tatlı dili, güzel sözü tercih ederdi.

- Zihinlerde meydana gelen şüphe ve tereddütleri büyük bir sabır ve anlayışla giderirdi.

- Muhataplarına itibar eder ve onları ikna etmek için fesahat ve belâgatla tane tane konuşurdu.

- Sorulan sualler yersiz de olsa tebessümle karşılar, ciddiye alırdı.

- Vaaz ve nasihatlerindeki tesirin en büyük bir sebebi de insanların kusurlarını bağışlayıp, onları affetmesiydi. Hattâ en çok sevdiği amcasını ve daha birçok akraba ve sahabelerini şehit eden ve ettirenleri Mekke'nin fethi sırasında affetmişti. Hâlbuki, o gün bütün güç ve kuvvet elindeydi. Onları dilediği gibi cezalandırabilirdi.

İşte böyle büyük ve yüksek seciyelerle etrafındaki insanların ruhlarına tesir etti ve onların nüve halindeki kabiliyet ve yeteneklerini uyandırdı, inkişaf ettirdi. Onları insanlık semâsının birer yıldızı haline getirdi. O asrı perdeleyen cehalet sislerini kaldırdı. Âlemin şeklini değiştirdi. İnsanlar arasında adalet, muhabbet, yardımlaşma gibi yüksek seciyeleri hayata geçirdi. Kişisel ve sosyal hayatı tehdit eden bütün hastalıklara karşı şifalı ilâçlar getirdi ve Allah'ın izniyle insanlık âlemini tedavi etti.
 
Ağız alışkanlığı olarak sürekli küfürlü konuşmanın, sövmenin hükmü nedir? Bazı yörelerimizde çok alışmışlar, başka türlü konuşamaz olmuşlar âdeta...

Bir günahı alışkanlık haline getirip sürekli yapmak, daha büyük bir günahtır. Alışmışız bir kere, demek mazeret değildir. En kısa zamanda bu çirkin günahtan tövbe edip bir daha dönmemek gerekir.

Müslümana sövmenin hükmü:

Peygamberimiz (asm) şöyle buyuruyor:

“Müslümana sövmek fısktır. Onunla çarpışmak ise küfürdür.” (Müslim, 1/325)

Bir Müslümana haksız yere sövüp saymak bil-icma haramdır. Bu işi yapan fasıktır, cezası tedip olunmaktır. Çünkü Allah, Müslümanları kardeş yapmış, dargınların arasını bulmayı emretmiştir.

Haksız yere Müslümanla kavga ve çarpışma yapan ise ehli hak Müslümanlara göre dinden çıkmak manasına küfretmiş olmaz. Ancak Müslümanla harbetmenin helal olduğuna inanırsa o zaman dinden çıkar. Fakat konu yine de ihtilaflıdır.

Hattabi’ye göre:

“Birbirinizi tekfir etmeyin. Sonra birbirinizi öldürmeyin, helal addetmeye başlarsınız.” diyor.

İlave bilgi için tıklayınız:


Kafire veya zalime küfretmek sövmek caiz midir?

Günah işleyen kişi tövbe etmekle günahlarından kurtulabilir mi?
 
Ahlâk kavramını ve "Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim."Hadisini nasıl anlamalıyız?

Ahlâk; huy, tabiat, seciye, insanın manevî nitelikleri, tutum ve davranışları gibi manalara gelir.”

İnsan denilince akılda iki kavram birlikte canlanır: Beden ve ruh. Beden için “suret”, ruh için ise “sîret” tâbirleri kullanılır. Meseleyi yaratılış açısından ele aldığımızda, bedenin yaratılışına “halk”, ruhunkine ise, “hulk” tâbir edilir. Hüsn-ü hulk, yahut hüsn-ü sîret terkipleri insanın bu iç dünyasının güzelliğini ifade ederler.

Yaratılış itibariyle insanın sureti de güzeldir, sîreti de. Ne bedeninde noksan yahut fazla bir organ vardır, ne de ruhunda gereksiz bir sıfat, bir lâtife, bir his... Organları arasında tam bir uygunluk olduğu gibi, hissiyatı arasında da mükemmel bir âhenk mevcuttur. Öyle ise, güzel ahlâk yahut kötü ahlak derken neyi kastediyoruz? Bu soru ile beraber karşımıza insan ruhunun en belirgin bir özelliği olan “cüz’î irade” çıkıyor. İnsan kendi iradesini doğru yahut yanlış kullanmakla, iç âlemini ya daha da güzelleştirebiliyor, yahut büsbütün bozup mahvedebiliyor.

Dış güzelliğe özenmekte hemen herkes müşterek. Bunun ölçüsü de insandan insana pek fazla farklılık göstermiyor. Aynanın karşısına geçildiğinde, yüzün herhangi bir yerinde bir is, bir karartı varsa bunun güzelliği bozduğunu herkes biliyor. Ruh güzelliğinde, ruhu güzelleştirmede ise, bu hassasiyeti, bu görüş birliğini göremiyoruz. Niçin mi? Çünkü tercih edilen aynalar farklı.

“Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” hadisine gelince: Bilindiği gibi, her peygamber (a.s.) kendi ümmetine güzel ahlâk dersi vermiş, onları Allah’ın râzı olacağı ahlâk modeline göre yetiştirmeye çalışmıştı. Peygamberimiz (asm.) ise, bu güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildi. Yâni, Âdem aleyhisselam ile başlayan bir dersin, en mükemmel tarzını göstermek, en ileri seviyesini vermek için vazifelendirildi. Zira en büyük ilâhi ferman Ona (a.s.m.) nazil olmuştu.

Hadis-i şerifteki “tamamlama” kelimesi üzerinde dikkatle durmak gerekiyor. Bilindiği gibi yarım olan, eksik olan şey tamamlanır. Hiç varlığından söz edilmeyen bir şeyin tamamlanması da bahis konusu olmaz. O halde, ortada güzel ahlâkın bazı esasları mevcut, ama noksan demektir. Semavî dinlerin tesiriyle, birçok cemiyette yalan ayıplanır, zina yasaklanır, hırsızlık cezayı gerektirir, dedikodu hoş görülmez. Bütün bunlar İlâhî iradeye uygundur ve bütün bunlar Kur’an ahlâkından bazı şubelerdir. Ama bu kadarı kâfi değil. Kur’an-ı Kerim’deki bütün emir ve yasakları, bütün teşvik ve tehditleri birlikte nazara almamız ve güzel ahlâkın ancak bütün emirlere uyma ve bütün yasaklardan sakınma ile tahakkuk edebileceğini kabul etmemiz gerekiyor.

Şu âyet-i kerimeyi ibretle okuyalım: “Allah, şirki (kendisine ortak koşulmasını) elbette bağışlamaz. Ondan başka günahları, dilediği kimse için bağışlar.” (Nisâ Sûresi, 48)

Güzel ahlakın en önemli şubeleri iman ve tevhittir, Allah’a inanmak ve Onun birliğini kabul etmektir. Allah’ın hukukuna en büyük tecavüz şirktir, yani Allah’a ortak koşmaktır. Bu suçu işleyen bir insan, dünyada tövbe edip bu batıl yoldan dönmedikçe ahirette kesinlikle affedilmiyor. Bir başka ifadeyle, cennete kesinlikle giremiyor. Bu cinayeti işleyen bir insan artık, diğer insanlarla nasıl iyi geçinirse geçinsin, onlara ne kadar centilmence davranırsa davransın, kul hakkına riayette ne derece hassas olursa olsun güzelleşemiyor; Allah indinde güzel olamıyor ve güzellerin diyarı olan cennete adım atamıyor.

Burada çok önemli bir İslâmî kuralı birlikte hatırlayalım:

“Allah için muhabbet ediniz. Allah için buğz ediniz.” Bu prensipten alacağımız dersle, biz de Allah’ın sevdiği kimseleri sevecek, ancak onlara “iyi”, “güzel”, “ahlâklı” diyebileceğiz...

Ona karşı en büyük ahlâksızlığı yapan kimseleri, hoşumuza giden bazı sıfatlarının hatırına, ahlâklı kabul etmeyeceğiz. O müspet sıfatların hakkını vereceğiz, ama, o kimselerin ahlâkının kemâle ermemiş olduğunu, “güzel ahlâkı tamamlamak” üzere gönderilen peygamberimizin (asm.) terbiyesi altına girmedikleri sürece, bunun mümkün de olamayacağını çok iyi bileceğiz...

Bütün müminlerin annesi Hz. Ayşe’ye (r.a.) sorarlar:

Resûlullah’ın (asm.) ahlâkı nasıldı? Aldıkları cevap şu olur:

“Siz Kur’anı okumadınız mı? Resûlullah’ın (asm.) ahlâkı Kuran’dı.”

Bu ibretli sözlerle, Müslüman’ın hangi aynanın karşısına geçip, ruhuna çekidüzen vereceği, huylarını ayarlayacağı, sıfatlarını, kabiliyetlerini tanzim edeceği ortaya konulmuş oluyordu. Bu ayine Kuran’dı ve Cenâbı Hakk’ın kullarında görmek istediği ahlâk da Kur’an ahlâkıydı. Kur’an-ı Kerim’de bize bu ahlâkı ders veren birçok âyet mevcut.

“Allah muhsinleri sever.” âyetini okuyan bir mü’min, düşkünleri korumaya, açları doyurmaya, mânen gıdasız kalmışların imdadına ilim ve irfanla koşmaya çalışır.

“Yeryüzünde kibir ve azametle yürüme. Çünkü sen asla arzı (yer küreyi) yaramazsın. Ve boyca da dağlara erişemezsin” fermanını okuyan ve “Allah mütekebbirleri sevmez.” âyetini dinleyen bir insan kibri bırakır, tevazua yapışır.

“Allah tevekkül edenleri sever.” âyetinden ders alan bir mü’min, şikâyeti, itirazı, hırsı bir yana atar. Sebeplere teşebbüs ettikten sonra, artık, “elbette, mutlaka, illâ” demez; “İnşallah, nasipse, hayırlısıyla” der. Kalbi kararsızlıktan ve endişeden kurtulur; rıza ve teslimiyetle dolar. Misâlleri çoğaltabiliriz.
 
Gerçek Keramet Ahlakı Güzelleştirmektir

Allah dostları kerametin kendileri için büyük bir imtihan olduğunu bilerek bu halden endişe etmişler ve “şükür”le Rabb’lerine yönelmişlerdir. Onlar, asıl kerametin “istikamet” olduğunu yaşayarak göstermişlerdir.

Keramet, Allah dostu bir kişide harikulade bir halin meydana gelmesidir. Peygamberlerden zuhur eden olağanüstü hallere mucize denir. Keramet, Hakk’ın (cc) kuluna bir ikramıdır. Sufilere göre keramet iki çeşittir:

a) Şeklî ve Kevnî keramet:
Hissî ve maddî keramettir. Uzun mesafeyi kısa zamanda alma, az gıdanın çoğalması, su üzerinde yürüme, ateşte yanmama örnekleri, şeklî keramete örnektir. Allah dostları bu çeşit kerametlere fazla önem vermez, bu kerametlerin Allah’ın imtihanı olmasından korkarlar. Bu çeşit kerameti çocukları uyutan haşhaşa veya onları eğlendiren oyuncaklara benzetirler.

b) Manevî ve hakiki keramet:
Bu kerametler ilim, irfan, marifet ve ahlakla ilgili kerametlerdir. Bir kişi kötü bir huyundan vazgeçip yerine iyi bir huy edinirse en büyük keramet budur. Hakiki keramet ilimde, irfanda, ahlakta, ibadette, taatta, amelde, edepte ve insanlıkta gösterilen üstün meziyetler, hasletler ve faziletlerdir. (Uludağ, Süleyman, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 307).

“İstikamet kerametten üstündür. Çünkü keramet nefsin, istikamet Rabb’in senden istediği şeydir.” denilmiştir. Bu nedenle biz her namazda Fatiha Sûresi’ni okurken Rabbimize “Bizi doğru yola hidayet et” (Fatiha, 1/5) diye duada bulunuruz.

Hakiki ve büyük sufiler ilim, irfan ve ahlak sahasında yapılan değişiklikleri, ilerlemeleri, gelişmeleri ve yükselmeleri gerçek ve paha biçilemez kerametler olarak görmüşler, şeklî ve kevnî kerametlere fazla önem vermemişlerdir. Bir şeyhin ve velinin gösterebileceği en büyük keramet, bir kafirin mümin olmasına, bir günahkarın kötü ahlak, eğilim ve fiillerin kaynağı nefsini terbiye etmesine vesile ve vasıta olmasıdır. “Baba himmet” diyen müridine “Oğul gayret” diye tavsiyede bulunan mürşitler bu noktayı gayet güzel tespit etmişlerdir. Gerekli sebep ve çalışmalara tevessül yerine, sadece olağanüstü hallerde ve bütün tedbirlerin bittiği ve çarelerin tükendiği zaman başvurulması gereken himmete müracaat edilmesi, İslam toplumunda sebep, gayret, çalışma, tedbir ve kendine güvenme gibi hususların zayıflamasına sebep olmuştur. (Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s. 434). Kuşeyri, hakiki kerametin kişinin dini bilgilerine ve dinin hükümlerine karşı olamayacağını ifade etmiştir.

Allah dostlarından biri, hakiki kerametin Allah’ın dostluğunu kazanmak ve Allah’ı sevmek olduğunu şöyle ifade etmiştir: “Kalpte ve yürekte sevgilinin göreceği boş bir yer yoktur. Benim arzum, hayalim ve neşem Allah’tır. Ömrüm oldukça O’nunla olursam hoş bir hayat yaşayacağım. Kalbime gelen dert konusunda ondan başka bir doktor bulamadım.” (Abdülkerim Kuşeyri, Kuşeyri Risalesi, s. 450).

Hakiki kerametin, Allah’ın dostluğunu kazanmak, ahlaken yücelmek ve nefsin terbiye edilmesi olduğunu Hz. Rabia ile Hz. Hasan el-Basri arasındaki şu örnek çok güzel bir şekilde ortaya koymaktadır. Hasan Basri, bir gün Fırat Nehri’nin kenarında oturan Rabia’yı görünce seccadesini suyun üzerine serdikten sonra, “Buyurun burada iki rekat namaz kılalım” dedi. Rabia: “Üstad ahiret ehline dünya pazarından bir gaye mi göstermek istiyorsun? O halde onu öyle göster ki insanoğlu benzerini göstermekten aciz kalsın.” diye cevap verdi. Rabia daha sonra seccadesini havaya serdi ve “Ey Hasan sen de buraya gel de insanların gözünden kaybol.” dedikten sonra esas söylemek istediğini söyledi: “Üstad, senin yaptığını balıklar, benim yaptığımı ise sinekler yapıyor. Hakiki keramet kişinin kendi ahlakını ve diğer insanların hal ve ahlaklarını geliştirmek, hikmet ve bilgisiyle etkili olmak ve insanlardaki kötü huyları gidermektir. ( Kara, Mustafa, Tasavvuf ve Tarikatler Tarihi, s. 118).

Kanaatimizce keramet, “Allah’ım yaratılışımı güzelleştirdiğin gibi ahlakımı da güzelleştir” duasıyla hayatı huzur ve rıza içerisinde geçirmektir. Hakiki keramet, Hz. İbrahim’in “Benden sonra gelecek nesiller arasında hoşça anılıp iyi duygular içerisinde hatırlanmamı sağla” (İbrahim 14/41) duasında buyurduğu gibi ölümsüz nitelik ve değerde eserler bırakarak, iki cihanımıza ve bütün insanlığa faydalı çalışmalar sunarak ölümsüzlük sırrına ermektir.
 
Geri