Sisifos Söyleni

Konu sahibi son olarak 7 gün önce görüldü
Belki de insan yalnızca refahtan değil,acıdan da aynı ölçüde hoşlanıyor.Hatta acının mutluluk kadar yararlı olduğu bile düşünülebilir.İnsanın yeri geldiğinde acıyı,tutkuya varan derecede sevdiği bir gerçektir.Bunu anlamak için insanlık tarihine bakmaya gerek yok,yaşamın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize sorun yeter.Benim kişisel düşünceme göre,yalnızca refahı sevmenin biraz ayıp yanı bile vardır.İyi mi kötü mü olduğunu bilmem ama bazen bir şeyleri kırıp dökmenin bile kendine özgü bir tadı olabiliyor.Bu açıdan,ben ne yalnız başına refahı,ne de yalnız başına acıyı yeğlerim.Acı,kuşku demektir,yadsıma demektir.Bununla birlikte insan gerçek acıyı tatmak istediğinden,çevresinde bir kargaşa yaratmak,yok etmek,dağıtmak hevesinden asla kendisini uzaklaştıramaz.Bizim manevi varlığımızın biricik kaynağı acı değil mi?
 
Ve bir kadın, "Bize acıdan bahset" dedi.
Ve o cevap verdi:

"Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

Nasıl bir meyvenin çekirdeği,
kalbi güneş'i görebilsin diye
kabuğunu kırmak zorundaysa,
siz de acıyı bilmelisiniz.

Ve eğer kalbinizi,
yaşamınızın günlük mucizelerini
hayranlıkla izlemek üzere açarsanız,
acınızın, neşenizden hiç de
daha az harikulade olmadığını göreceksiniz;

Ve kırlarınızın üstünden
mevsimlerin geçişini kabul ettiğiniz gibi,
aynı doğallıkla, kalbinizin mevsimlerini de
onaylayacaksınız.

Ve kederinizin kışını da,
pencerenizden huzur içinde seyredeceksiniz.

Acılarınızın çoğu sizin tarafınızdan seçilmiştir.

Acınız, aslında içinizdeki doktorun,
hasta yanınızı iyileştirmek için
sunduğu "acı" ilaçtır.

Doktorunuza güvenin
ve verdiği ilacı sessizce ve sakince için;

Çünkü size sert ve haşin de gelse,
onun elleri,
"Görülmeyen"in şefkatli elleri
tarafından yönlendirilir.

Ve size ilacı sunduğu kadeh
dudaklarınızı yaksa da,
O'nun kutsal gözyaşlarıyla ıslanmış
kilden yapılmıştır."

Halil Cibran
 
İlya İlyiç kendisini "başkaları" ile karşılaştırdı. Düşündü düşündü; Zahar’a söylediğinden çok başka bir düşünce zihninde gelişti. Kabul etmek zorunda kaldı ki, başkaları bütün mektupları yazmaya, “ki”leri ve “ne”leri birbirine karıştırmadan cümle yapmaya vakit bulabilirler. Başkaları yeni bir eve taşınabilir, plânı gerçekleştirebilir, çiftliğe gidebilirdi... “Ben ne diye yapmıyayım bunları?” diye düşündü. “Ben de pekâlâ mektup yazabilirim; mektuptan çok daha zor şeyler yazdım. Ne oldu bana? Taşınmak da ne imiş; istemekten ibaret. Başkaları hiç hırka giymez... Onlar... (burada Oblomov esnedi) uyumak nedir bilmezler... hayatın tadını çıkarır, her yere gider, görülecek her şeyi görürler, her şeyi merak ederler. Ya ben? Ben... başka türlüyüm.” Bu son sözü hüzünle söylemişti. Yeniden düşüncelere daldı, hattâ bir aralık başını battaniyenin altından çıkardı.

O an Oblomov’un hayatındaki en aydın, en bilinçli anlardan biri oldu.

Kendi hayatı yanında insan hayatının nelerle dolu olduğu düşüncesi bütün çıplaklığıyla karşısına dikilince, içinde birikmiş meseleler uyanıp, karanlık bir harabeye giren gün ışığının ansızın ürküttüğü kuşlar gibi uçmaya başlayınca, İlya İlyiç’i bir korku sardı.

Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmekten kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalanıyordu. Başkalarının zengin, hareketli hayatını kıskanıyor; kendi hayatının yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi görüyordu.

İçinde, hiç uyanmadan kalmış, biraz kurcalanmış, fakat hiçbiri sonuna kadar işlenmemiş birçok yetenekler olduğunu acı acı seziyordu. İçi yanarak anlıyordu ki, onda gömülü kalmış iyi ve güzel bir şeyler vardı; belki çoktan ölmüş, ya da bir dağın derinliklerindeki altın gibi saklı kalmış olan bu hazine çoktan meydana çıkmış olmalıydı. Ama öyle derinlerde kalmış, üzerine öyle pislikler yığılmıştı ki... Sanki dünyanın ve hayatın ona verdiği nimetleri birisi çalmış ve yine kendi ruhunun derinliklerinde bir yere gömüp bırakmıştı. Sanki bir güç onu hayat meydanına atılmaktan, iradesini ve zekâsını alabildiğine açılıp harcanmaktan alıkoyuyordu. Sanki gizli bir düşman, daha yola çıkarken onu ağır eliyle yakalamış, insanlığın doğru yolundan uzaklara fırlatmıştı...

Düştüğü ıssız ve vahşi ormandan kurtulup da doğru yola çıkması imkânsız görünüyor; çevresindeki ve gönlündeki orman gittikçe sıklaşıyor, karanlıklaşıyor; dar geçitler kapandıkça kapanıyordu; zekâsındaki uyanıklık gittikçe azalıyor ve artık içindeki sönmüş güçleri bir an için uyandırabiliyor. Düşünme ve isteme gücü çoktan ve belki de umutsuz olarak felce uğramıştı.

Hayatındaki işler küçüldükçe küçülmüştü. Ama Oblomov bu küçük işlerin de hakkından gelemiyordu: Birinden ötekine geçemiyor, dalgalar gibi ondan buna bundan ona gidip geliyordu. Onlara ne iradesiyle karşı koyabiliyor, ne de aklıyla bir yol açabiliyordu.

Bütün bunları kendisine itiraf etmesi pek acı oldu. Geçmişine ait boş pişmanlıklar, yakıcı vicdan azapları ona iğne gibi batıyor; bu işkenceden kurtulmaya uğraşıyor, suçu yükleyecek birini bulmaya çalışıyordu. Kim olabilirdi?​


[YOUTUBE]CvuxUbZYdW0[/YOUTUBE]​
 
Bu dünya hayatı ancak bir eğlence ve oyundan ibarettir. Ahiret yurduna gelince, işte gerçek hayat odur. Keşke bilselerdi!
 
İnanmak uğruna bir sözden çık yola, sonra yüze dön, oradan gözü bul. Yalan da, gerçek de oradadır, arama başka yerde. Sonra karşına Zihin Sokağı çıkacak. İlerle, Yürek Sokağı'nı bul. Çıkmaz sokak gibi görünebilir ama sen durma. Sakın duygularını akılcılıkla doğrulamaya çalışma. Yalan mı, gerçek mi diye tartışmaksızın dosdoğru ilerle. Karşına üzerinde yaşamasarılmakiçininancasarılmakgerek yazan bir duvar çıkacak, onu geç. Yalanı gördüğün gözde dur. Uzun uzun bak. Sonra imayı, riyakârlığı sokağın girişindeki çöp kutusuna at. Az sonra Gel Ağlayalım Derneği'ni göreceksin. Bir süre bakışlarına değen yalanı ağla. Unutmak Sokağı'na varmış olacaksın. Oradan kendine dön, sonra karşına çıkan yokuşu tırman. Önüne tutunmayaçalışanellermeydanı çıkacak. Sonra kendinden uzaklaş, İnsanız Hepimiz yazan tabelayı bul. Sola dön. İşte orası İtimat Sokağı...
 
Herkes bilir ki, hayat, yaşanmak zahmetine değmeyen bir şeydir. Aslında otuz ya da yetmiş yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim; çünkü her iki halde de başka erkeklerle başka kadınlar yine yaşayacaklar ve bu , binlerce yıl devam edecektir. Sözün kısası bundan daha açık bir şey yoktu. şimdi yahut yirmi yıl sonra olsun, ölecek olan hep bendim. O anda yapmakta olduğum muhakemede beni bir parça rahatsız eden şey, yirmi yıl daha yaşamak düşüncesiyle içimde duymakta olduğum o korkunç hamleydi.fakat bu hamleyi yatıştırmak için de, nihayet o gün gelip çatınca düşüncelerimin neler olacağını tahayyül etmekten başka yapacak işim yoktu. insan madem ki ölecektir, bunun nasıl ve nerede olacağının önemi yoktur, apaçık bir şeydir bu...
 
@Sezen

Bir yolculuk vardı, hep vardı, her şey bir yolculuktu. Bu yolculukta beni hep izleyen, en olmadık yerde karşıma çıkıverecekmiş gibi yapan, sonra kaybolan, kaybolduğu için de kendini aratan bir bakış gördüm; suçtan günahtan çoktan arınmış yumuşak bir bakış... Ben o bakış olabilmek isterdim. O bakışın gördüğü dünyada olmak isterdim. O kadar çok istedim ki bunları, o dünyada yaşadığıma inanasım geldi. Hayır, inanmaya bile gerek yoktu; orada yaşıyordum ben.

Bir cep saatiydi, ama mutlu olduğum zamanı anlıyordu ve o zaman kendiliğinden duruyordu ve o vakit mutluluğun da sonsuza kadar uzuyordu. Mutlu olmadığın vakit saatin akrebiyle yelkovanı telaşla koşarlar ve sen de, aman zaman ne çabuk geçmiş derdin o vakit ve dertlerin de göz açıp kapayıncaya kadar geçerdi. Sonra gece, sen saatin yanıbaşında huzurla uyurken, kendiliğinden zamanın artısını eksisini ayarlardı...ve sabah hiçbir şey olmamış gibi, herkesle birlikte kalkardın.

Hani çocuklara sorarlar ya, niye ağlıyorsun yavrum diye; derin bir yara içinde bir yerde kanadığı için ağlar, ama soruyu soran amcaya der ya, mavi kalemtıraşımı kaybettim diye, işte öyle kederleniyordum ben de.


[YOUTUBE]LNiQhEFOgD8[/YOUTUBE]​
 
Bugün, âni bir giriş ile 'bir insanı sevmek' üzerine konu açıldı. Sevdiğini insan nereden, ne şekil anlar deyu mevzu derinleşince söz sırası bana geldi, "Sohbetle başlar." dedim. Sonrası muhabbet oluyor, diyorsun ki: Ne güzel bakıyor, ne hoş düşünmüş, ne latîf hâlleri var; ben kendimi gülün dibinde buldum!.. diyorsun, yani. Muhabbetullah diye bir şey var neticede değil mi? Sohbette sevilenin sesi bile sevene bezm-i elest'i çağrıştıran bir ifâde yerindedir. Hakîki bir sohbet, muhabbet vuku bulsun yeter ki. Biz böyle gördük, böyle biliriz. Elhamdülillah.
 
Gece kendi içinde çığlık çığlığa ama kimseden çıt çıkmıyor, saatin tik takı kötü birşeylerin habercisi gibi, pencereyi açıyorum yağmur yaz toprağı gibi kuruyup çatlamış ruhumu serinletiyor, saatin tik takı daha hızlandı sanki, korku filmi sahnesinde gibiyim etrafı kolaçan ediyorum kalbim daha hızlı atıyor, sonu olmayan karanlık bir koridordayım sağa sola çarparak koşuyorum. Uzaklardan bir müzik sesi, dar koridorda koştukça sese yaklaşıyorum bir durgunluk sonra birden gözümü açıyorum. Bacağım uyuşmuş hareket ettiremiyorum, erimiş mumun kokusu odayı sarmış, öfkeyle çıkarıp atılmış tişört gibi yatağın bir kenarında fırlatılmış iki büklüm kıvrılmışım, üzerimde bir kitap kaçıncı sayfasında olduğumu hatırlamadığım..



[YOUTUBE]7hePubGJWzo[/YOUTUBE]
 
beni iyi dinle sevgili rina. şimdi seni daha geniş bir salona aldım, uçabileceksin. beni unutma, hatırla ama.
DNEB0VgWAAA2lBu.jpg:large
 
Bizi zaman yenecek
Ve anılar kalacak

14582445_228440070902680_7491096037138890752_n.jpg
 
Nedir Mihriban'ın gerçek hikayesi? Bazıları "Gerçek mi" diyor. Gerçek diyorum. Ama adı Mihriban değil. O gençliğimde yaşanmış bir aşktı. Ama şimdi adını deşifre etmem, ayıp olur. Benim takmış olduğum sembol bir isimdir Mihriban. Masa başında yazılmış, hayal bir aşk, bu tadı ve lezzeti vermez. Yaşayacaksın ki, yazacaksın. O zamanlar elektrik yoktu. Lamba ışığı altında yazıyordum. Şiire başladığımda lambadaki alev titremeye başladı. "Lambadaki alev üşüyor" çıktı.



-Hangi seneydi... ? 1960... O aşkınıza kavuşamadınız... Yo olmadı. Seviyordum. Olmadı. Ayıp olur şimdi adını söylemem. Törelerimize aykırı. İkinci birMihriban şiirim var. Biliyorsunuz. "Unutmak kolay unutursun Mihriban" diye... O da öyledir. Bunlar hep gerçeğe dayalıdır. Güzel tertemiz bir sevgiydi, tertemiz de bir ayrılma oldu. Nerde olduğunu biliyor musunuz? Bilmiyorum. Zaten benim memleketlim de değildi...



Yaşayıp yaşamadığını biliyor musunuz? Onu da bilmiyorum... Sivas'ta bir televizyona çıktım. Telefon bağlantısı var. Bir hanım çıktı, "Abi o yaşıyor mu" dedi. "Bilmiyorum" dedim. "Nasıl bilmiyorsun" dedi. "Bilmiyorum işte" dedim. O bayan, "Eğer yaşıyor da, bu türküyü dinliyorsa, Allah ona yardım etsin" dedi. Hanımların dayanışması işte! Yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum vallahi.


Hâlâ seviyor musunuz? Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama, insan hiçbir zaman unutamıyor... O bir mektup üzerine yazılmıştır. Benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı bir cevap aldım. "Unutmak kolay mı" başlığı mektubun. "Unutmak kolay mı deme/Unutursun Mihriban'ım" diyorum. "Düzen böyle bu gemide/Eskiler yiter yeni de/Beni değil, sen seni de unutursun Mihriban'ım" dedim... Allah o hallere düşürmesin, insan kendini de unutur...



Mihriban'dan başka aşkınız oldu mu? Yok. Mihriban'dan başka aşkım olmadı. Mihriban nasıl biriydi? Valla ne bileyim, sıradan insanlara benzer birisiydi. Çok mu güzeldi... Sarı saçlarına deli gönlümü/Bağlamıştın, çözülmüyor Mihriban diyorsunuz. Saçı da sarı değildi... Belki bu şiirin bu kadar beğenilmesinin sebebi herkesin içinde bir Mihriban'ın olması... Gerçek yaşanıp, yazıldığı zaman okuyucu kendini bulur. Bu yüzden diyorum ki, bence herkesin hayatında bir Mihriban var...



Bir gün Mihriban'ı göreceğinize inanıyor musunuz? Bilmiyorum, görmek de istemiyorum. Değişmiştir şimdi. Ben onun nazarında değiştim, o benim nazarımda değişti. Niye görelim? Öyle kalsın ya... İnsanların gönülde

[YOUTUBE]jTFVjfMOQzU[/YOUTUBE]​
 
Şu vakte kadar, seni hiç bırakmayacağım diyen kaç kişi sizi bıraktı da gitti? Bunu hiç düşündünüz mü? Çok kişi değil mi? Aslına bakarsak burada kişilerin niceliği değil, niteliği de önemli. Bazen bazı insanlar olur, onlar hayatınızın mihenk noktasını oluşturur. O vakte kadar kimseye beslemediğiniz muhabbeti o kişiye beslemişsinizdir. Sonra bir şey olur, ayrılık gelir. Olacaksa olur. Hiç olmadı, keyfî sebeplerden olmazsa ölüm var, ölümle olur. Kimsenin ve dahi kendimin, şu dünyada kalıcı olmadığını düşündükçe ürperiyorum. Kanlı canlı şu bedenin bir gün toprak olacağını düşündükçe, kan çekiliyor sanki canımdan. Evet öleceğiz. Ve bunun ne zaman olacağını bilemeyecek kadar da aciziz. Diyeceğim o ki, insan var olduğu sürece sanırım ‘ayrılık’ denen mefhum da her daim var. İster keyfî, ister zarurî…

Bu sebeple gördüm ki, âşk üzre var olan ve âşk üzre dönen şu dünyada, nice âşıklar hep birbirlerini uzaktan sevmek zorunda kalmış. Eskilerin dediği gibi; oğlanla kız birbirini sever, kavuşurlarsa evlenirler, kavuşamazlarsa âşık olurlar. Vuslat, âşkı öldürür mü yoksa süreklileştirir mi bilinmez ama geleneksel âşk hikâyelerimiz genelde vuslat ile bitmez.
 
Eskiden ihtiyarların çay içtiği, gazete okuduğu, kadınların yün ördüğü, çocukların oynadığı sağlıklı çay bahçeleri nasıl oldu da karşı koymadan, usul usul boyun eğdiler? Lokantaların hepsi boş, hepsi pahalı, hepsi bir örnek. Garsonlar, tabakları, çatalları, çiçekleriyle tepeden tırnağa hazır masaların çevresinde dörder beşer bekliyorlar. Bir törene katılırcasına, gözlerini durmadan yoldan geçen, yanaşan, kalkan özel arabalara dikmiş, öylece duruyorlar. Arabalardan parka girilmiyor, kaldırım küçüldü, asfalt genişledi, iskele kaldırıldı. Hayır! Yeter! diyen yok. Yok. Yok. Yok. Ne çocuklarını denize sokamayan analar, ne eve vapursuz dönen babalar, ne dükkanları ellerinden alınan marangozlar, terziler, aktarlar.
 
[YOUTUBE]LpFTgieq4Vw[/YOUTUBE]


Yürüyordum. Yürüdükçe de açılıyordum. Evden kızgın çıkmıştım. Belki de tıraş bıçağına sinirlenmiştim. Olur, olur! Mutlak tıraş bıçağına sinirlenmiş olacağım.
Otların yeşil olması, denizin mavi olması, gökyüzünün bulutsuz olması, pekalâ bir meseledir. Kim demiş mesele değildir, diye? Budalalık! Ya yağmur yağsaydı? Ya otların yeşili mor, ya denizin mavisi kırmızı olsaydı? Olsaydı o zaman mesele olurdu, işte.
Çikolata renginde bir yaprak, çağla bademi renkli bir keçi gördüm. Birisi arkamdan:
– Hişt, dedi.
Dönüp baktım. Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış taze devedikenleriyle karabaşlar erik lezzetinde bana baktılar. Dişlerim kamaştı. Yolda kimsecikler yoktu. Bir evin damını, uzakta uçan bir iki kuşu, yaprakların arasından denizi gördüm. Yoluma devam ederken:
– Hişt hişt, dedi.
Dönüp bakmak istedim. Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım. Olabilir. Gökten bir kuş hişt hişt ederek geçmiştir. Arkamdan yılan, tosbağa, bir kirpi geçmiştir. Bir böcek vardır belki hişt hişt diyen.
Hişt! dedi yine.
Bu sefer belki de isteksizlikten dönüp baktım çalıların arasına birisi saklanıyormuş gibi geldi bana.
Yolun kenarına oturdum. Az ötemde bir eşek otluyor. Onun da rengi çağla bademi, ağzı, dişleri, kulakları boynu ne güzel. Otluyor. Otları adeta çatırdata çatırdata yiyor. Belki de bu çıtırtılı, çatırtılı sesi hişt hişt diye duymuşumdur. Eşeğin ot koparışının sesinden apayrı bir ses:
– Hişt hişt hişt, dedi.
Hani bazı kulağımızın dibinde çok danıdığımız bir ses isminizi çağırıverir. Olur değil mi? Pek enderdir. Belki de kendi kafanızın içinden sizin sevdiğiniz, hatırladığınız bir ses, ses olmadan sizi çağırmıştır. Olabilir.
Birdenbire güneşi, buluta benzemez garip ve sarı bir sis kapladı. Bir kirli el, çağla bademi eşeğin sırtından bir kumaş çekip aldı. Her zamanki kül rengi, yer yer havı dökülmüş eski mantosunu giydirdi eşeğe.
Yola indim. İstediği kadar hişt desin. İsterse sahici sulu bir dost olsun. İsterse kimseler olmasın, kendi kendime kulağıma hişt hişt diyen bir divane olayım, ben, aldırmayacağım.
Belki bir kuştur. Belki tosbağadır. Belki bir kirpidir. Belki de yakın denizden seslenen bir balık, bir canavardır. Karabataktır. Mihalaki kuşudur.
İyisi mi ben kendim hişt hişt derim. O zaman tamamı tamamına pek hişt hişt seslenişine benzemeyen, benzemesin diye uğraştığım bir mırıldanmadır, tutturdum.
Birdenbire, önümde bir adamla bir kadın gördüm. Kalpazankaya yolunu sordular. Üstündesiniz dedim. Sanki yol hareket etti. Yürümediler. İki adımda benden uzaklaştılar. Koyunların arasına yüzükoyun uzanmış papazın oğlunu gördüm. Yüzünden aptal, çilli horoza benzer bir mahluk kalktı. Ağzının salyasını sildi. Kuzuyu bacaklarından tuttu. Kuzu ile yere yıkıldı. Kuzuyu burnundan öptü. Papazın oğlu çirkin, aptal, otuzbirli bir yüzle baktı. Şimdi bir çiçek tarlasında idim. Bana hişt hişt diyen mutlak bir kuştu. Vardır böyle kuşlar. Cık cık demezler de hişt hişt derler. Kuştu kuş.
Bir adam yer belliyordu. Belin demirine basıyor, kırmızıya çalan bir toprak altını, üste aktarıyordu.
– Merhaba hemşerim, dedi.
– Ooo! Merhaba! Dedim.
Tekrar işine daldı. Hişt hişt, dedim. Aldırmadı. Bir daha hişt, dedim. Yine aldırmadı. Hızlı hızlı hişt hişt hişt!
– Buyur beğim, dedi.
– Bir şey söylemedim, dedim.
Küçük parmağını kulağına soktu. Kaşıdı. Çıkarıp parmağına baktı. Belin sapına siler gibi yaptı.
– Hişt hişt, dedim.
Yüzünü göğe kaldırdı. Kuşlara baktı. Denize baktı. Dönüp şüphe ile bana baktı.
– Bu sene enginarlar nasıl? Dedim.
– İyi değil, dedi.
– Baklayı ne zaman keseceksin?
– Daha ister, dedi.
Nefes alır gibi hişt dedim.
Yine şüphe ile denize, şüphe ile göğe, şüphe ile bana baktı.
– Kuşlar olmalı, dedim.
– Benim de kulağıma bir hışırtı gelir amma, dedi, ne taraftan gelir? Zati bu sırada şu kulağım ağırlaştı.
– Bir yıkatmalı, dedim, benim de geçenlerde ağırlaşmıştı…
– Yıkattın mı?
– Yıkatmadım, hacet kalmadı, doktora gittim. Alıverdi; pislikmiş.
– Çocuklar nasıl? diye sordum.
– İyiler, dedi. Dokuzdu sekiz kaldı. Biliyorsun dokuzuncusunun macerasını ya…
– Sus, sus, dedim. Yürekler acısı. Haydi Allah’aısmarladık!
– Haydi güle güle.
Biraz uzaklaşınca:
– Hişt hişt.
Bu sefer yakaladım. Bahçıvandı. Oydu oydu.
– Hadi hadi yakaladım bu sefer seni, dedim.
– Yok vallahi, dedi, vallahi daha kesmedim bakla, senden ne diye saklayayım, parasıyla değil mi?
– Sen değil misin hişt hişt diyen?
– Ben de duyarım bir ses, amma bulamam nereden gelir?
Nereden gelirse gelsin dağlardan, kuşlardan, denizden, insandan, ottan, böcekten, çiçekten. Gelsin de nereden gelirse gelsin! Bir hişt sesi gelmedi mi fena. Geldikten sonra yaşasın çiçekler, böcekler, insanoğulları.
Hişt hişt!
Hişt hişt!
Hişt hişt!
 
Büyük hayaller kuralım sevgilim! Ben şimdi böyle yapıyorum… Tertemiz bir şehirde, asfalt caddeler üstünde, dibinden metrolar geçen, üstünden kolosal otobüsler uçan, muazzam, eğlenceli bir şehirde seninle yaşamak istiyorum. Yazılarım bize yaşamak için lazım olanı getiriyor. Büyük kahvelerde çay içiyor, temiz lokantalarda kolalı peşkirlerle yemek yiyor, latif rayihalı şaraplar içiyor, tertemiz bir yatakta seni kollarımın arasına alıyor, sana:

– Bütün mesut şehir uyudu, uyuyalım sevgilim, diyorum..

Sabahleyin bitlerle dolu, kimsenin kimseye hürmet etmediği, kimsenin kimseyi hürmete layık bulmadığı, istismar edenin, çalanın zengin ve bahtiyar olduğu, esnafının azgın, zenginin deli, haris, egoist, gaddar, fakirinin kayıtsız sersem olduğu bir şehirde; işin kötüsü sensiz, oldukça kirli bir yatakta uyanıyorum. Ama sevgilim, olacak, büyük hayaller kuruyorum..
 
islamiyet şöyle bir şeydir efendiler. (mülteciler. acıya, zulme karşı dimdik duruşları. "işte asıl devrimci duruşu budur.")



DPgPZ1pWsAUJ9Zl.jpg:large
 
İslamiyet böyle bir şeydir efendiler..

DNnhxw3WsAEvyJ7.jpg:large
 
Ah a'şa, bu azgın kalabalıkta seni tam duyamıyorum.

DPvbh2kWsAAy9tg.jpg
 
"bu can gözümde mahabbettir kunâla, seni görünce yanar."

DQiYyTbX4AEjKhL.jpg
 
Geri