Sisifos Söyleni

Konu sahibi son olarak 7 gün önce görüldü
Bu atları daha fazla koşturamam diyorum, sür diyorsun, yoksul bir arabacı olduğumu kaç kez tekrarladım, ayrıca ne tuhaf atlarımı da seviyorum, onları buyruğun üzerine kamçılıyorum zalim müşteri işte tiyatronun önündeyiz, kırmızı astarlıpaltona rüzgar vererek smokinin ve şapkanla kara bir balerin gibi biraz da atlayıp uzaklaşıyorsun, terli atlarımın sağrılarına, boyunlarındaki tere, kabaran damarlarına bir kere bakmıyorsun bile.


Kime anlatsam kederimi?
 
Çünkü huzursuz bir dünyada yaşıyoruz. Çünkü insan kendisiyle barışık değil. Değerler karşısında ve insan karşısında yeniden düşünmeye mecburuz. Çünkü herşeyden şüphedeyiz. Ve nihayet arkamızda eskisi gibi o kadar kuvvetle Allah’ı hissetmiyoruz. Hülasa huzursuzuz onun için.
 
Dün akşam çok tuhaf bir şey oldu. Yukarıdan süzüle süzüle bir şey indi. Süzüle süzüle indi diyorum çünkü galiba batıyordu. Arkadaşlara bunun bir denizaltı olduğunu, ağır silahlarla donatılmış insan yapısı bir gemi olduğunu söyledim. Anlayamadılar önce. Geminin su altında ne işi varmış. Su altında gitmesi için tasarlanmış olduğunu izah ettim. Hangi memleketten olduğunu seçemedim. Tayfur ve birkaç arkadaşı hızla aşağı batığın peşinden gittiler. O makinelerin on santimetreye kadar kalın çelikten bir zırhları oluyor. Akılları sıra ekmek çıkar mı diye bakıyorlar. Hiç zannetmem. Hatırlıyorum da buzdağına çarpan şu meşhur transatlantiğin batışına şahit olmuş Rıza Kaymak adlı bir kaplumbağa ile tanışmıştım. Birkaç sene önce öldü toprağı bol olsun. Dediğine göre gemi batarken arkasından bütün leş yiyiciler koşturuyormuş. “Zemine ulaştığında etrafına toplanan meraklı kalabalık ve fırsatçılardan güverteyi göremiyorduk” derdi. “Yukarıdan da leblebi gibi insan yağıyordu” derdi. Tabii oralar soğuk. Yiyemediklerini saklamak zor olmamış. Bu Tayfur gibileri aylarca bayram etmiş. Rıza Kaymak çok şeker ve çok bilge bir kaplumbağaydı. Tavşanla yarışmasından bahsetti bir keresinde. “Dalga mı geçiyorsun, o hikâyedeki kara kaplumbağasıydı” diye itiraz ettim sırıtarak. “Düşün işte, o kadar kibirli bir tavşandı.” dedi. Yarış bitmeden boğulmuş gitmiş.
 
Yaşlı adam dolmuşa bindi. Günaydın, dedi. Şoför cep telefonuyla konuştuğu için cevap vermedi. Pazara giden kadın biberin kilosunu düşündüğü için cevap vermedi. Kot pantolonlu çocuk müzik dinlediği için duymadı. Genç kız vatsaplaşıyordu. Adamın biri yaşlı adamın ne söylediğini anlamadı. Kadının biri mutlaka birisi cevaplar sandı. Yaşlı adam oturdu. Dolmuş yürüdü.
 
Saz çalmaktan ve şarkı söylemekten başka hiçbir meşgalesi olmayan bir genç adam, bütün milletin gözleri önünde hunharca katledildi ve bu ülkedeki etkili ve yetkili hiçbir Allahın kulu kalkıp da; "durun hele yahu, yazıktır, günahtır, sakin olun, herkes işine baksın" demedi, diyemedi. Herkes başını kuma gömmüş, fırtınanın geçmesini, yani infazın tamamlanmasını, bekliyordu.

Bunca hırsıza, bunca uğursuza, bunca katile ve nice halk düşmanına asırlardır sofrasında her daim yer verebilmiş bu bereketli toprak, 20.asrın son günlerinde, Malatya dağlarında doğmuş ve hayata kendi üslubunca haykırmaya çalışan yoksul ve içli bir Anadolu çocuğuna dar geldi.
 
"Çok uzun zaman önce İstanbul'da şubelerde kaldığım zaman bir arkadaş tanımıştım, kendisi Diyarbakırlı'ydı. İsmini sorduğum da isminin Bahtiyar olduğunu söylemişti bana. Günde iki sefer dörder saat arayla götürüyorlardı işkenceye, geri getiriyorlardı, hamur gibi atıyorlardı. Tek söylediği şey, "adım Bahtiyar" diyordu. Başka bir şey söylemiyordu...


Doksan yedi gün boyunca, tam doksan yedi gün boyunca gerçek adını kimse öğrenemedi ve sonra cezaevinde karşılaştık; incecik, dal gibi bir çocuktu.. Bütün dileği dışarı çıktığım zaman (ondan önce çıkacağım için, çok önceleri çıkacağım için) Diyarbakır'dan gidip bağlamasını almamı ve onu kullanmamı istiyordu. Kuru soğan yetiştiriyordu bardak içinde. Yaşayan arkadaşlar vardır mutlaka içinizde; onu yeşil soğan haline dönüştürüyorduk, çiçeğimiz maalesef oydu, başka bir şey yoktu..


bahtiyar.jpg



Sonra ben dışarı çıktım, onu uzun zaman göremedim. Sonra Yozgat'a gitmiş, onu öğrendim. Bir gün çok büyük bir tesadüf, Diyarbakır'a giderken gazetede beni çok sarsan bir resimle karşılaştım; bir ölüm ilanındaydı Bahtiyar...

Cezaevindeyken bildiğim bir tek şey vardı geride kalan, tam ölüm ilanındayken öğrendim gerçek ismini ve Diyarbakır'a gittim, müthiş bir cenaze töreni vardı.

Herşeyden önce Bahtiyar çok güzeldi.

Bildiğim bir tek şey vardı: "Diyarbakırlıydı, Kod Adı Bahtiyar'dı..."
 
Büyük İskender’in yüzü asıldı. Her şeyi fethetmişti. Fethedilecek hiçbir şey kalmamıştı.
“Şurasını alalım?” dedi, haritada taranmamış bir yeri göstererek.
“Orayı geçen hafta ele geçirdiniz efendim” dedi en yüksek rütbeli general, “Boyamaya vaktimiz olmadı.”


İskender bu işe başladığında dünya taze ve yeniydi, fethedilmek için yalvarıyordu. On yaşında, üzerinde sadece külotla, bütün Yunanistan’ı aldı. Büyük Pers İmparatorluğunu yok etmeye tamamen çıplak ve sarhoş halde gitti. Uyurgezer bir gecenin sonunda uyandığında Mısır’ı fethetmiş olduğunu gördü. Bir keresinde tek başına bir kaleyi kuşatmış, çalıdan çalıya saklanarak ve her birinden bambaşka bir asker gibi fırlayarak ilerlemişti.


Tabii ki zorluklar da yaşıyordu. Tatsız bir zafer yemeğinde bir tavuk kemiği boğazına takılmış, su içmek için bardağa uzanırken fare kapanına, sonra bir diğerine, sonra bir başkasına takılmıştı. Kendini kurtarmaya çalışırken ayağı bir kovanın içine girmişti. Buna rağmen Hindistan’ı alıverdi.


Durdurulamıyordu, ülkeleri ve ardından başka ülkeleri ele geçiriyordu. Komutanları durmasını rica ediyor ama o “ Hadi lütfen bir tane daha” diyordu, komutanlar da “E peki madem” demek zorunda kalıyordu.


İmparatorluğu o kadar genişledi ki, bugün bile, bir insanla tanışsanız ve onu evinize Büyük İskender’in ülkesinin haritasını göstermeye götürseniz size sürekli aynı şeyi söyleyecektir: “Şaka yapıyorsun değil mi?”


İskender üzerine gönderilen bütün orduları bozguna uğrattı ve binlerce insanı boğazladı. Savaş meydanından kaçanları da yakalatıyor ve öldürüyordu. Kadınlar ve çocuklar köle olarak satılıyordu. Ama mutlu günler sonsuza kadar sürmez. Sonunda, fethedilmemiş tek bir insan evladı kalmamıştı.


“Asurlular?” diye sordu generallerine.
“Aldık efendim” dedi biri.
“Tamam. Peki Basurlular?”
“Al-dık” dedi birkaç general koro halinde.


İskender çaresiz hissetmeye başlamıştı. “Önce özgürlüklerini versek ve sonra tekrar fethetsek olmaz mı?” Generaller bakışlarını yere çevirdi. Bir tanesi öksürdü.
“Oldu o zaman, ben de gider gökyüzündeki kuşları…” dedi ama onları da çoktan ele geçirdiği hatırlatıldı, hatta papağanın teki ağdalı bir övgü konuşması yapmıştı onun için.


“Ya karıncalar? Onlara çökemez miyiz?”
Bir komutan gönülsüzce küçücük bir teslimiyet belgesini açtı.
İskender’i avutmak isteyen en bilge konsey üyesi: “Belki de efendim, asıl istediğiniz fethetmek değil fethedilmektir.” dedi. Bunun üzerine İskender mızrağını kapıp adamı deşiverdi.


Ordusuna basit bir uzay roketi yaptırdı. Özel seçilmiş ve nefeslerini tutabilen otuz adamıyla birlikte aya gitti. Aydakileri çok şaşırtarak çöplerini aya bırakıp döndüler.
Belki de en muhteşem zaferi cennetin yarısını fethetmesiydi. İstihkâmcılarıyla sedef kaplama kapıları zayıflatmış, zırhlı filleriyle içeri dalarak azizleri ve melekleri ezmişti. Ama cennetin “çoğu bulut” olduğuna karar verdi ve akıllıca bir hamleyle geri çekildi.
Büyük İskender, yakıp yıkabileceği bir başka evrene yolculuğa hazırlanırken öldü. Generaller başta buna inanmadı, ama cesedi ortaya çıkınca gördüler ki hala sımsıkı kılıcını tutuyordu ve üzerinde yeni diktirdiği uzay elbisesi vardı.


Derler ki, safranlara sarılarak Kafkasya’ya gömülmüştür ama kimse kesin olarak bilememektedir. Efsaneye göre bir gün geri dönecektir, belki de çok yakın bir gelecekte, dünya bir kez daha güzelce fethedilmeye ihtiyaç duyduğunda.
 
Sabahleyin Doktor Refikle beraber kahvaltı ettik. Sucuk getirmiş sağ olsun. Çok sevdiğimi bilir ve kadirşinas bir yengeçtir. Sucukları karısı yapıyormuş kılıçbalığı bağırsağından. O, yüzde yüz dana eti diye ısrar ederken gülmekten yerlere yattık. Kollardan bazıları yatmadı çünkü onlar şakadan anlamaz. Sucuğun insan sağlığına zararlı olduğunu duyduğumu söyledim, bilmiyormuş çünkü o göz doktoruymuş. İlahi doktor. Ama gözlere bir zararı olmadığından eminmiş. “Karşıma çıkan miyoplarda sucukla ilgili bir problem hissetmedim” diyor, “en fazla bir sucuğu çok uzaktan seçemeyebilirler” diyor. Refik çok matrak biri bence. Gülerken ağzındaki peynir parçaları etrafa saçıldı, kedi balıkları bayram etti.
 
Alçaklık bu dünyaya özgüdür. Rakibini alt etmek için onun karşısına cesurca çıkmayan, tüfeklerin arkasına sığınan, büyük metropollerin güneşten uzak gökdelenlerinde yaşayan, yaşamında bir kez bile ağaca tırmanmayan, bir karınca ordusu görememiş, zavallıların alçak dünyasıdır modern dünya. Hiyerarşilerin ve otoritenin dünyasıdır. Emreden ve emir almaya alışmışların dünyasıdır.
 
Şeyh Said, bugün Diyarbakır'ın merkez Sur ilçesinde Dağkapı'daki meydanda (meydana son yıllarda Şeyh Said Meydanı ismi verildi) idam edildi. 92 yıl önce 46 arkadaşıyla beraber idam sehpasına çıkarılan Şeyh Said Efendi'nin yüzünde ve hareketlerinde hiçbir korku ya da tereddüt olmamakla beraber tekbirlerle idam sehpasına gittiği o günün tanıkları tarafından anlatılagelmiştir.
İdam edilmeden önce varlık gerekçesini ortaya koyarak, mücadelesinin Allah ve dini İslam için olduğunu söyleyen Şeyh Said, İstiklal Mahkemelerinde göstermelik bir yargılamanın ardından 29 Haziran 1925 tarihinde idam edilmiştir. Onun idamının arkasındakiler, kabrinin varlığına da tahammül edemeyerek, defnedildiği yeri gizlemişlerdir.
İdam sehpasındayken son isteği sorulduğunda, kâğıt kalem talep edip Arapça olarak "Benim bu değersiz dallarda asılmama pervam yoktur. Muhakkak ki mücadelem Allah ve din içindir." diyen Şeyh Said, kendinden sonra gelecek nesillere hem davasının mefhumunu anlatmış hem de zalimlerin yüzene hakkı haykırmıştı.


dfc74ce23d740a204c12.jpg



6995225b976a0d6c894c.png
 
aramakmış oysa sevmek özlemekmiş oysa sevmek bulup bulup yitirmekmiş düşsel bir oyuncağı yalanmış hepsi yalan sevmek diye birşey vardı sevmek diye birşey yokmuş acılardan artakalan işte bu bakışlarmış kuğu diye gözlerimde gün batımı bulutlarmış yalanmış hepsi yalan savrulup gitmek varmış ayrı yörüngelerde
[YOUTUBE]Bj5ZkCdEH38[/YOUTUBE]
 
Bu dünya bir pencere
Her gelen bakar gider

Dere akar bulanık
Köpüğünden alalık
Ha bu ışıklı dünya
Oldu bize karanlık

Gidelim değirmene
Öğütelim unları
Güneşe çevirelim
[YOUTUBE]cbww87OIs98[/YOUTUBE]
 
Sezen

Mahremiyet ile âşkın verdiği iştiyâk arasında kalmış bir âşık.

Mâlum, o dönem kadınlar sokakta mahrem olmayan erkeklere gül yüzlerini de abartılı âşikâr etmez, gizlerler. Bundan ötürü de; kırk gün, kırk saat sevdiceğin kapısında, kırk saniye kadarcık gülcemâlini göreceğim diye bekleyen âşık, tesadüf bu ya, Küçüksu'da kırk santim kadarcık bir sûret görüverir, görüverir de, gözlerinden tanıyıverir sevdiceğini. Nasıl bir âşk hâli ile söylendi ise artık, güftenin sahibini bilemedik. Lâkin, şu dediğine mest olduğumuzdan eminiz efendim;


''Küçüksu'da gördüm seni,
gözlerinden bildim seni.
İnkâr etmem,
sevdim seni...''

[YOUTUBE]PEBQTAafASY[/YOUTUBE]
 
@Sezen

Efendim bir gün bir cânândan şöyle bir nidâ yükseldi:

- Bu ülkeye şiir lâzım ağ'biler, şiir!..


Metin Altıok bir Kuş Gazeli yazmış, Mazlum Çimen de almış şiiri şarkı yapmış. Şöyle diyor iki güzel ağabey:

''Koyup zarfın içine, üstünü acıyla pulladım,
Sana bir sevinçlik menevişli kuş yolladım.

Son kuşlarımdı bunlar, dedim telef olmasın.
Geçti artık, göğsümde kuş barınmaz anladım.

Esti rüzgâr bozuk bozuk, örselendi yüreğim.
Eksik gedik nem varsa ezberden tamamladım.

Bende sönen şavkıması sürsün diye yaşamın,
Bu kuşları senin için gözlerimde sakladım.

-Kim sürmüş Altıok Metin, dünyanın sefasını,
Kirletilmiş bir zamanı yürürken adım adım?''



Bencileyin, dünyâya bilim ve fenden evvel, şiir lâzım efendiler.

Türkü çığıralım. Şâir olalım.
Yaralara şiir sürüp deva bulalım.
Âşkın evirip çevirdiği gönüllere mâlik olalım.
Mâlikken memlûk, memlûkken Fâtih olalım.

Karadenizin sularında yüzerken denize, "Rahat dur." demeyen, bizi anlamasın azîzim.


[YOUTUBE]BNsk3nsjTlA[/YOUTUBE]
 
Çocuktan korkacak kadar zalim olmanın, çocuk canına kıymanın sığabildiği bir vicdan neyden yapılmıştır? Çelikten mi, tunçtan mı, betondan mı? Onun bile eridiği, kırıldığı, yenildiği yer var. Bu hangi dünyanın hırsı bu kadar? Çocuğa ölmek olur mu, yakışır mı?
 
Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
Kendi rızamla uykuya dalamadım
Suyla yuttum hapları,
boğazımdan geçsin diye
Nefes almadan yutkundum.
Ellerimle ektim ne varsa şu tarlaya
Sıcakları bahane edip yine ben yaktım.

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
Suladığım çiçekler içinde
Şaşılacak şey sanki bir ben kurudum.
Kurt postu çektim üstüme
Dedim kimseler yaklaşmasın
Bir avcı vurdu beni
Şanstan nasibimi
Tam da böyle aldım.

Geçtiğimiz altı ayda çok şey oldu
Nasıl işse artık beni yerimden eden fırtına
Bir tek sana uğramadı
Buna gönül koymadım.
 
@Myself

Kanatlar son şeklini aldığında adamın titremesi de bitmişti. Peçeteyle sildi alnındaki teri. Kanatları toplayıp oturdu yerine.


[YOUTUBE]ajHMK2BdT-0[/YOUTUBE]


 
Eve gelirken on paket sigarayla bir deste kibrit aldı. odasının ışığını yaktı. elindekileri karyolanın altına, boş bavula koydu.

Çevresine bakındı, yoktu. Oturma odasını da aradı, orada da yoktu.

Bunca lüzumsuz eşya vardı da, neden en gereken, bir sigara küllüğü yoktu. Kadınlar da böyleydi. dünyada gereğinden çok kadın vardı ama, yalnız bir teki yoktu.
 
Geri