Sisifos Söyleni

Konu sahibi son olarak 7 gün önce görüldü
Her gece Gregor Samsa gibi iri bir örümceğe dönüşmemek için duacıyız, rüyalarımız korkulu düşler aksine tozpembe hayallerle dolu. Eğer bugün yaşadığımız dün yaşadığımızla aynıysa ve yarın yaşayacağımız bugünkiyle aynı olacaksa yaşamanın anlamı neydi? Tozpembe hayaller mi, direnç mi, başkaldırı mı? Kafka buna hikayesinde böcek metoforuyla cevap arar. Bana göre böcekleşme verili düzenin tüm monotonluğuna, baskısına, çarpık ahlak yapısına karşı bir dirençti. Kapitalist düzen içerisinde pasifize olmak aracılığıyla işlevsizleşmekti; modernizmin iflası, artı değer üretmenin reddiydi, ailenin devletçi ikiyüzlülüğünü teşhirdi, doğaya dönüştü.


Dönüşüm’ün okurlarının bildiği gibi belli bir düzenekte (iş, aile vb.) bir robot hayatı yaşayan Gregor Samsa yatağında dev bir örümceğe dönüşmüş olarak uyandığında robot işlevi yittiğinden, yani kutsal aile, kutsal çalışma hayatı karşısında işlevsizleştiğinde ona değer biçen iş, aile ve çevre üyeleri tarafından reddiyle karşılaşmıştı. Buradan kapitalist sistemde insan ilişkilerinin çıkarcı olduğu sonucunu çıkarırız. Ki kendimize ve çevremize daha yakından baktığımızda bunun tespitini rahatlıkla yapabiliriz.


Her birimiz az biraz böcekleşmiş sayılırız, çıkar ilişkilerinden ve korkutucu düzenden uzaklaştığımız oranda. Bu böcekleşme, yalnızlaşmayı ve yabancılaşmayı beraberinde getirir. Örneğin, çalıştığınız yerden ayrılmış veya kovulmuşsunuzdur, bir süre sonra aile ve çevreniz size böcek muamelesi yapar. Toplumun kabul etmediği bir fikri öne sürersiniz, yine aynı muamele… “Fazla” dürüst olursunuz, aykırı tavırlar sergilersiniz yine aynı… Kalıpların dışına çıktığınızda veya kalıp içerisinde işlevsizleştiğinizde bu böyledir, bedeli büyüktür. Yine de yarı böcek, yarı insan halimizle her gece duacıyızdır: ”Ne olur sabah Gregor Samsa gibi örümceğe dönüşmüş olarak uyanmayayım, ailemi, patronumu, devlet başkanımı üzmeyeyim.” Bu yüzdendir ki, her sabah aynaya korkuyla bakarız; isyanlarımızı, duyarlılıklarımızı bastırarak, kendi kendimizden korkarak ve her sabah içimizdeki örümceği o artı- değer, imaj üretecek ayaklarımızla basa basa öldürürüz, tek kurtuluş umudumuzu.
 
İnsanlık, öyle görünüyor ki, aptalca diplomaları beklediği sürece çaba gösteriyor sadece, sonra da toplum içinde bunlarla övünüyor, elinde bu budala diplomalardan yeterince varsa kendini salıveriyor. Çoğunlukla bu diplomaları ve unvanları elde etmek için yaşıyor, başka nedenle değil; bu diploma ve unvanlardan yeterli sayıda elde ettiğine ikna olduktan sonra bunların oluşturduğu yumuşak yatağına giriyor. Öyle görünüyor ki başkaca bir yaşam amacı yok. Öyle görünüyor ki kendine özgü, bağımsız bir yaşama ilgi duymuyor, bağımsız bir varoluşa; ilgisi yalnızca diplomalara ve unvanlara; insanlık yüzyıllardan bu yana bunların içinde boğulma tehlikesiyle karşı karşıya. Bağımsız olmak ve kendi başına ayakta kalmak için zorlamıyor asla, kendi doğal gelişimini sağlamak için zorlamıyor; yalnızca diplomalara ve unvanlara koşuyor ve bu diplomalar ve unvanlar ellerine koşulsuz olarak verilecek olsa ölümü bile göze alırlar; işte çıplak ve bunaltıcı gerçek bu.


Yaşamın kendisini böylesine küçük gördükleri için yalnızca diplomalar ve unvanlar var kafalarında, başkaca bir şey yok. Onları evlerinin duvarlarına asıyorlar; usta kasapların ve felsefecilerin, aşçı yamaklarının ve avukatların ve hakimlerin evlerinde diplomalar ve unvanlar asılı ve bunlara doyumsuz gözlerini dikip yaşamları boyunca bakıyorlar. Kendileri için, ben temelinde şu ya da bu insanım demiyorlar, ben şu ya da bu unvanım, şu ya da bu diplomayım diyorlar. Ve onlar şu ya da bu insanla görüşmüyor, şu ya da bu diplomayla ve şu ya da bu unvanla görüşüyorlar. Ve biz de hiç çekinmeden, insanlık içinde insanların birbirleriyle ilişkide olmayıp diploma ve unvanların birbirleriyle ilişkide olduğunu söyleyebiliriz.


İnsanlık içinde insanlar, kabaca söylersek önemsizler; önemli olan yalnızca diplomaları ve unvanları. Yüzyıllardan beri insanlar gözükmüyor; yalnızca unvanları ve diplomaları gözüküyor. Bay Huber’le buluşmuyorlar kafede, doktora unvanlı Huber’le buluşuyorlar; yemeğe Bay Maier’le gitmiyorlar, aynı adlı diplomalı mühendisle gidiyorlar. Görünüşe göre insan değil de diplomalı mühendis olduklarında amaçlarına ulaşıyorlar; artık yalnızca Bayan Müller değil, bayan yargıç olduklarında insan olduklarını sanıyorlar. İşyerlerinde de genç bir bayan değil karşıladıkları, mükemmel bir diploma. Bu diploma ve unvan tutkusu doğal olarak bu yüzyılın icadı değil; insanlar hep bunların peşindeydi. Kendilerini çok kısır gördükleri için yüzyıllar önce bir gün kendilerini diploma ve unvanlara teslim ettiler; kendi kendileri karşısında varlıklarını sürdürebilmek için.
 
Sanayi devriminden bu yana yaşam anlayışımızın da bütünlüğünü yitirmesi ve yaşam konusunda uzmanlaşmaya gidilmesiyle birlikte, ölümle ilgili her şey bir kenara itilmiş, marjinalleştirilmiştir. Komşularımız, bakkalımız, öğretmenimiz gibi bize yakın insanların ölümlerini paylaşmadığımız gibi, cenaze törenlerinin, gömme törenlerinin, asılmaların, ölülerin yakılmasının bile farkında olmuyoruz. Yıllar yılı hemen her gün görmeye alıştığımız yarı-anonim kişileri (bizi işe götüren otobüs şoförü, her zamanki benzin istasyonunda parayı alan adam, ofisimizdeki asansörcü, postanede pul satan adam vb.) artık görmemeye başladık mı, hemen unutuyoruz. “Gösteri devam etmeli” kuralı, yalnız tiyatro için değil, bizim için de geçerli. Hepimiz gösterinin bir parçası haline geldik. Sahnede olmayan, artık ölmüş demektir; yoktur. Yaşamla ilgilenişimiz, onu sahnede gördüğümüz gibi. Bizim sahnemizde. Bizim tasarladığımız sahnede.
 
hosgeldin..nerelerdesin..iyimisin..uzaklardami yoksa en derinlerde oylesine bir gelir bi gidermisin hewal..
selamlar sezen hoşbulduk allaha şükür iyiyim ve her halimi hatrını soruşunda mutluluk duyuyorum, var olasın, inşallah iyisindir, bir sıkıntın yoktur. Bu aralar pek vakit ayıramıyorum sosyal medya ya malum işler çok yoğun asıl amacımızın ne olduğunu bilmekle beraber sanki tek amacımızın karnımızı doyurmak, uyumak ve uyanmak zorunda olduğu düşüncesiyle başa çıkmaya çalışıyorum, bir kaç post önceki yazıda denildiği gibi Gregor samsa gibi bir örümceğe dönüşmemek için dua ediyoruz bu aralar çokça ondan :) :)
 
Sevgililer Günü doğrudan tüketim kültürüyle ilgili bir durumdur. Sevgiyi üretemeyenlerin başvurduğu ama daha çok tükettiği bir gündür Sevgililer Günü!
Ne diyordu şair: Her şey sermaye için sevgilim!
 

selamlar sezen hoşbulduk allaha şükür iyiyim ve her halimi hatrını soruşunda mutluluk duyuyorum, var olasın, inşallah iyisindir, bir sıkıntın yoktur. Bu aralar pek vakit ayıramıyorum sosyal medya ya malum işler çok yoğun asıl amacımızın ne olduğunu bilmekle beraber sanki tek amacımızın karnımızı doyurmak, uyumak ve uyanmak zorunda olduğu düşüncesiyle başa çıkmaya çalışıyorum, bir kaç post önceki yazıda denildiği gibi Gregor samsa gibi bir örümceğe dönüşmemek için dua ediyoruz bu aralar çokça ondan :) :)
Allah iyilik versin..anarim seni arada bir gozlerim ariyor seni.. hepde anacagin:) dedigin gibi terk derdimiz su siralat o..iyi oldugunu bilmek guzel..hep iyi ol... bende cok sukur bildigin gibi:) sevgiler iyi bak kendine guzel insan
 

Allah iyilik versin..anarim seni arada bir gozlerim ariyor seni.. hepde anacagin:) dedigin gibi terk derdimiz su siralat o..iyi oldugunu bilmek guzel..hep iyi ol... bende cok sukur bildigin gibi:) sevgiler iyi bak kendine guzel insan

[YOUTUBE]1aFBk9jjIac[/YOUTUBE]

Çalışma arkadaşları ne kadar çok Ahmet Kaya'yı seviyorsun, habire onu dinliyorsun diyor, ee bu dünyadan bir Ahmedo geçti daha da gelmez çalsın o zaman :)

Eyvallah sezen selamlar,sevgiler..
 
Tek tesellim bu, bir gün bütün bu yaşadıklarımız, şahitliklerimiz, derin utançlarımız başka bir dünya tarafından asla anlaşılmayacak. İçine doğru patlayacak uygarlık, gökyüzünde koyu bir leke gibi görünecek ve sonra hepsi kuşların seyrettiği bir manzara olacak.


Tek tesellim bu, içinden ölü çocuk bakışları, yaralı kadınlar, parçalanmış ve asla birleşmeyecek adamlar, demirler, betonlar, işkence tezgahları, anonim yalnızlıklar, kişisel bozulmalar, kendinden başka kimseye güvenmeyen insanlar, bolca haksızlık, ruh çözülmesi, beden yağması, arzu manyakları, hazla kafayı bozmuş insanımsılar, su kuşları, yağmur bulutları, merhametsiz buz kütleleri, beddualar, sevemeyecek kadar katılaşmış kalpler, hisse senetleri, bankamatikler, kredi borçları, ağrılı akşamlar geçen bu uygarlık dünyaya taşıyamayacağı kadar yük bindirdiği için zaten dağılacak; eşsiz bir dağılma olacak, bir başka şeye dönüşmeyecek, bir gün batımında kendi içine doğru patlarken, manzara muhteşem olacak.


Tek tesellim bu, hepsi bir anda, aniden, birdenbire yok olacak. Geriye sadece artık bu uygarlığı çözmek için kalıntıların şifresini çözen araştırmacılar kalacak.
Örneğin hapishanelerin duvarlarına yapışmış izlere bakacaklar, başka bilgilerle birleştirdiklerinde belki buraları çocuklar ve yetişkinler için düzenlenmiş bir çeşit dünyevi cehennemler sanacaklar. Belki de yankısı hala süren çocuk çığlıklarını Hades’ten gelen arkaik sesler sanacaklar. Asla anlamayacaklar, insanların birbirlerine yaptıkları zulmü bu yüzden arkaik bir inancın uygulamasının bir parçası sanacaklar.



Buradan kalmış her bir kalıntının önünde uzun uzun kalacaklar, birbirlerini acıtmak için bir düzen kurmuşlar diye düşünecekler peki, belki yığınlarca belge geçmeyecek ellerine, sadece mezarlarda yatan insanların gördükleri hasara bakıp, öldürmeden önce işkence yapmanın bu uygarlığın bir ritüeli olduğunu sanacaklar, kulaksız, burunsuz, bacaksız, kolsuz ölülere bakacak ve çok korkacaklar. Lanetli bir zamanın nasıl geçtiğine ilişkin tahminlerde bulunacaklar, hiçbirini tam olarak anlamayacaklar.


Günlerin nasıl geçtiğini hiç bilemeyecekler, ama derin bir mutsuzluk çağı olarak not düşecekler defterlerine, ve dünya yılıyla ölçtükleri bir zaman aralığında bütün bu işaretlerin tarih dışı bir cehennem çukurundan gelmesine şaşıracaklar.
Hiçbir şeyi anlamayacaklar, kötülük kalıntılarının, her yere sıçramış kanın karşısında durup korkacaklar.


Tek tesellim bu, bir gün bütün bu yaşadıklarımız, şahitliklerimiz, derin utançlarımız başka bir dünya tarafından asla anlaşılmayacak. İçine doğru patlayacak uygarlık, gökyüzünde koyu bir leke gibi görünecek ve sonra hepsi kuşların seyrettiği bir manzara olacak.
Tek tesellim bu.
 
Gün ağarmadan düştüğümüz yollar, yorgunluk ve bitkinlik hissiyle devam ettirmek zorunda olduğumuz günler, güçsüz düşen bedenler, güçsüzleştikçe mutsuzlaşan zihinler…

Sabah karanlığında okula gitmek, işe yetişmek, otobüsü kaçırmamak için koşturmak zorunda olduğumuz sokaklar karanlığa hapsediyor. Bizleri sabahın karanlığında tıklım tıklım dolu bir minibüse ya da yer kalmamış bir metrobüse doldurup, mutsuzlukla sıkıştırıyor. mutsuzlukla sıkıştırdıkça, umutsuzluğa ve çaresizliğe sürükleniyoruz; hapsedildiğimiz bitmek bilmeyen çaresizlik düşünmeyen ve eylemeyen nesnelere dönüştürüyor.

Ne zaman uyuyup ne zaman uyanacağımıza karar veren, sabah güneşimizi gasp edip bizleri karanlığa ve mutsuzluğa sıkıştıran düzene karşı, bedenlerimizi ve zihinlerimizi geri kazanabilmek için direnmeliyiz. Bizleri görmez, duymaz, bilmez ve hissetmez bireylere dönüştürüp mutsuzlaştırmak isteyenlere karşı her sabahın köründe sıkıştırıldığımız rutine karşı geç kalma cesaretini gösterebilmeli; bu alışılmışlığın ve sıkıştırılmışlığın dışına çıkmalıyız.
 
İnsanları bir türlü sevemedim sevgilim. Sen her ne kadar beni onlara yakın tutmak istesen de ben beceremedim. Olmadı. Onların tavırları, düşünceleri, aşkları, çıkarları, yürüyüşleri, aileleri, komşuları, konuşmaları, dedikoduları, söylenmeleri, sokakları, caddeleri, devletleri, ideolojileri beni hep ürküttü. Üzgünüm… Senin istediğin gibi bir adam olamadım. Sen çok büyüktün ve ışık saçıyordun. Her türlü pisliğe karşı direnen bir melek gibiydin. Bu yüzden insan gölgelerinin arasında bırakma beni sevgilim.


Biliyorsun karanlıktan korkarım, bilhassa insan karanlığı çok ürkütür beni..
 
Terkedilmiş izbe bir evi, bir açık hava müzesini, ya da kimsesiz bir mezarlığı ziyaret ettiğinizde, uzaklara dalmanızın tek bir nedeni vardır: “YAŞANMIŞLIK”


Yaşanmışlık, en doğal acı makinesidir. Anılar bu yüzden acıtır, her anı da bu acıya davet eder. Bu yüzden acı her yerdedir, insanın olduğu her mecra acıyı anımsatır. Eşya, doğa ve kainat bir acı yumağıdır.


Tercihen ölüme yatmak ise en estetik kaçıştır. O, kurtuluşun ruha baskın geldiği metafiziksel bir sürüncemedir. Bu yol, acının fahişesi olmaktansa, toprağın solucanı olmak isteyenlere her daim açıktır. Acıdan ancak böyle uzaklaşabilirsiniz.


Bu yüzden terkedilmiş bir ev ile yalnız bir insanın hiçbir farkı yoktur.


Acı, yüzeysel mekanda ve zamanda en kadim dosttur, sizi hiç bir zaman bırakmaz.

Eski resimlerde siyah beyaz bir geçmiş gibidir acı. Özellikle senin üzülmeni ister, iki çocuğun gözyaşlarında gizlidir ve ayrılık her daimdir. Bir oğul, bir anne ve iki çocuğun yer aldığı bu karede sizce ne eksiktir? Bu kadar eski bir acıyı hiç tattınız mı? Bence her eski fotoğraf, acının en karamsar tasviridir.
 
Dostum…
Güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma….
Kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de…
Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
Yolcuya bakıp, yolunu tanıma.
Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.
Vahim olan, yolun yolcusuz olması değil;
Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır;
Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal…..
“En doğru yol: en dikensiz yoldur” diyenler seni aldatıyorlar.
Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.
Aldırma….


Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir.
Dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır.
Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de sever.
Dostum, yollar yürümek içindir.


Fakat, şu gerçeği de hiç unutma:
Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
Yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri,
Yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları,
Yoldan metafizik uyuşturucularla keyif çatanları,
Tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları,
Maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50. metrede yola yatanları,
Yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları,
Yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları,
Ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları,
Beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları,
Yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin… Göreceksin dostum…
Aldırma, yürü.
 
Yalnızca bir günah vardır, tek bir günah. O da hırsızlıktır. Onun dışındaki bütün günahlar, hırsızlığın bir çeşitlemesidir...
Bir insanı öldürdüğün zaman, bir yaşamı çalmış olursun, karısının elinden bir kocayı, çocuklarından bir babayı almış olursun. Yalan söylediğinde, birinin gerçeğe ulaşma hakkını çalarsın. Hile yaptığın, birini aldattığın zaman doğruluğu, haklılığı çalmış olursun.
 
İnsan, güneşin altında doğan ve ölen şeylerin değerini bilmemiştir, güneş hariç; ümit içinde doğan ve ölen şeylerin de, ümit hariç.

17991542_635126970014068_2135309920932992629_o.jpg
 
Namuslu,güzel insanlar tek tek giderken,
Kötüler,namussuzlar çivi çaktı heryere.

14902800_1124492017631251_702753729312587440_o.jpg
 
Babaannem anlatıyor: “Yirmi çuval gübre parası verdim, onsekiz çuval getirmiş. Nerede iki çuval, dedim. İki çuvalın lafını yapma hacı teyze, dedi bu. Parasını verdim, dedim. Gelecek ay getiririm paranı koca nine, kaçmıyoruz, dedi. Bi gözüm seğirdi, bi elim ayağım kesildi. Dedim, danayı bir hafta bana bırak, hayvan fasulyelerin dibine etsin, helalleşelim. Hangi danayı, dedi. Dana yok mu, dedim. Yok, dedi. O zaman sen kal üç gün, dedim.”
 
Yıllar önce Max Brod’un mezarını ziyaret etmiştim. Telefonumun şarjı bittiği için mezar taşının fotoğrafını çekemedim ama kırmızı sprey boyayla Almanca “(YAKMADI)” yazılmıştı. Mezarlığın doksan yaşındaki bekçisi bu yazıları defalarca sildiğini ama tekrar yazıldığını, artık bıkma noktasına geldiğini söyledi. “Başka birilerine de yazıyorlar mı?” diye sordum. “Hayır” dedi. “Sadece Bay Brod’un mezar taşına. Hep aynı şeyleri de yazmıyorlar. Her seferinde farklı” dedikten sonra cebinden bir defter çıkardı. Anlaşılan her yazılanı not ediyordu. Gözlüklerini takıp okudu: “DOSTO AZDIR, KAFKA YOKTUR. Bunu geçen yıl yazmışlardı. En tuhafı da şuydu dedi sayfaları çevirerek. Ben pek anlamadım… ADINI BİR DONDURMAYA VERDİLER. AMEN.”
 
Bu atları daha fazla koşturamam diyorum, sür diyorsun, yoksul bir arabacı olduğumu kaç kez tekrarladım, ayrıca ne tuhaf atlarımı da seviyorum, onları buyruğun üzerine kamçılıyorum zalim müşteri işte tiyatronun önündeyiz, kırmızı astarlıpaltona rüzgar vererek smokinin ve şapkanla kara bir balerin gibi biraz da atlayıp uzaklaşıyorsun, terli atlarımın sağrılarına, boyunlarındaki tere, kabaran damarlarına bir kere bakmıyorsun bile.
 
Geri