Sisifos Söyleni

Konu sahibi son olarak 7 gün önce görüldü
952247029170394_1259524006.jpg


Şimdi gitme zamanı
gölgeler uzuyor toprakların virane bağrında
güneş
batıyor
karanlık kucak açıyor
ayaklarım beynimden habersiz
yürüyor
Gidiyorum gözlerimi uçurumların
namahrem sırlarına emanet
ederek
Yıldızlar gibi dağılacağım semada şimdi
yıldızlar gibi milyonlarca
ve yapayalnız
Artık köpeklerin bile tenezzül etmediği
Issız sokaklarda
avare avare dolaşacağım sersefil
 
Olacak şey değil ya işte, bir bahar akşamı ben seni habersiz öyle alelade dökülen ellerimle diktim saksıya çiçek diye, kırık ağzıma kurşun diye sürdüm şarkını, sen uyurken öyle kimin kimsenin kutup kıyısı yatağında, ben buradan sana devasa bir es yolladım.
Sevda..
Kemiklerin kırılsa benden bil, dilin tutulsa, düşsen elleri esmer bir sevdaya, benden.
Ah ne pis be, öyle düş düş bin kere, elin havada, elin bir alo için telefonda, bir zil sesi duymak için kulağını tapulamış filan kapı, ah, etme.
Belki hissedersin, belki rüzgar teninde efelenir anlarsın, belki bir şarkı duyar, ağlarsın.
Gecenin körü ulan bu özlem nereden, darbedir, harabedir, ziyandir 3 5 kadeh şaraptır, "valla yağmur çamur değmedi yüreğime, söyle ben nerdeyim sen nerde" türküdür.
Kimse duymasın aman, yastık örtü hizası yaştır.
Sabahın 4ünden biraz öncedir, ekmekte ne tad ne tuz, şarap bitmiş mesela, ben mesela ve sen yarım yamalak bensiz filan, ne güzel yalan, inanırım.
Ne güç değil mi sence de, hiçbir şey söylenmemiş gibi, hiç "gideriz buralardan" denmemiş işte hayalden filan, hiç aynı bardaktan su İçmemiş, hiç aynı şarkıda buluşmamış, hiç sevdaya bulaşmamış, gram sevmemiş, milim yürümemiş gibi çıkmaz sokakta el ele.
Ne tuhaf birikim, ne tuhaf zaman, insan ne çok kayıp biriktiriyor kumbarasında.
Ben en çok seninle birikmişim meğer, meğer beni yola iten, yoldan alıkoyan, beni nefretle herkesten biraz uzaklaştıran senin o salon efendisi yokluğun.
Öyle delik deşik kanaviçe gibi kafama, evimin duvarına yüzünü, anılarını taptaze alnımın orta yerine,al sana melankoli çakışın.
Nasıl oluyor ?
Koskoca kadın gibi, utanmadan, çok kadın gibi, hiç kadın gibi, yok kadın gibi, çocuk kadın gibi, duruyorum burada, salonun ortasında.
Ve sen ne acıklı hikaye;
Adın bende hâlâ 20 yaşında, avuç içimde.
 
8-9 yaşlarındaydım, cami önlerinde ayakkabı boyardım.
Bir ikindi namazı sonrası idi. Namazdan çıkan ve elbiselerinden “Köylü” olduğu belli olan bir amca “benimle gel dedi.”


Ayakkabılarını boyatacağı sevinci ile arkasından yürüdüm. Hızlı yürüyordu, sırtımda boya sandığı arkasından resmen koşturuyordum. Herhalde 1 kilometreye yakın yürüdük. Arkası yırtık olan plastik çizmelerimin de yürümemi engellemesi ile, daha fazla yoruluyordum. Arada bir ayağımdan çıkıyor, tekrar ayağıma yerleştiriyor ve “Köylü amcanın” arkasından koşturuyordum


Hülasa adam bir dükkâna girdi, çıktığında ellerinde bir çift çizme vardı. ”al bunları giy” dedi. Şaşırdım ben ayakkabısını boyamasını beklerken meğer amcanın derdi başka imiş. Çizmeleri aldım giydim. Gıcır gıcır çizmeler… Sevinçten uçacaktım adeta
Aradan 30 yıl geçti. Aklıma geldikçe “köylü amcama dua ederim.” O amca çocuk gönlüme öyle bir tohum attı ki (16-17 yaşına kadar namazın N'sini bilmeyen ben) ömrüm boyunca dindarları sevdim.


Bir çocuğun gönlüne girmek için uzun söze ihtiyaç yoktur. Bazen ayakkabısı yırtık bir çocuğa aldığınız bir ayakkabı onun tüm ömrünü etkileyebilir.
 
d%C3%BCnya-okyanusu.gif


Dün sahile gittim. Orada oturmuş, devasa Kaliforniya dalgalarını izlerken garip bir şey fark ettim. Okyanus nefes kesici güzellikteydi. Ama güzel olduğu kadar ölümcüldü de. Kıyıdan hayran kaldığımız aynı muhteşem dalgalar, içine girersek bizi öldürebilirdi. Hayatın devamı için gerekli olan su, boğulmaya sebep olarak hayatı bitirebilirdi. Ve gemileri yüzdüren o okyanus, aynı gemileri binbir parçaya ayırabilirdi.
Dünya hayat da aynı okyanus gibi…
Kalplerimiz de gemiler…


Okyanusu ihtiyaçlarımızı karşılamak ve asıl varmak istediğimiz yere ulaşmak için kullanabiliriz. Ama okyanus sadece bu, bir araç, bir vasıta… Okyanustaki yiyecekleri aramak için bir vasıta, seyahat etmek için bir vasıta, daha önemli bir amaca hizmet etmek için bir vasıta. Sadece geçip gitmeyi düşündüğümüz, içinde kalmak istemediğimiz bir vasıta. Okyanus araç olmaktan çıkıp, sonumuz olsaydı ne olurdu düşünün.
Sonunda boğulurduk.


Okyanus suları geminin dışında kaldığı sürece, gemi yüzmeye ve kontrolde olmaya devam eder. Ama o su, gemiye sızmaya başladığında ne olur? Dünya kalplerimizin dışındaki su olmaktan çıktığında, artık sadece bir vasıta olmadığından ne olur? Dünya kalplerimize girdiğinde ne olur?
İşte o zaman gemi batar.


İşte o zaman kalp rehin alınır, köleleşir. Ve işte o zaman, bir zamanlar kontrol altında olan dünya sevgisi, bizi kontrol etmeye başlar. Okyanus suları gemiye girdiğinde, gemi artık kontrolden çıkar. Geminin akıbeti ise okyanusun merhametine kalır.
Dünya okyanusunda batmayıp yüzmeye devam edebilmek için, bu dünyayı Allah Subhanallahi ve Teâlâ’nın Âli İmran suresinde bize söylediği gibi görmeliyiz:


“Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde, akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık, ibretli deliller vardır.” [Ali İmran Suresi 190]
 
Haçlılar, bize karşı çok vahşice bir savaş veriyorlar. Her şeyi mübah görüyorlar. Topyekün bizi yok etme savaşı veriyorlar. Savaşçı veya sivil, çocuk, kadın veya yaşlı ayrımı gözetmiyorlar. Ekonomik, siyasi veya sosyal hayatımızı sonlandırmak istiyorlar. Yanına aldıkları satılmış koyun postlu yerli kurtlarla beraber saldırdıkça saldırıyorlar.
 
Arzularımız çok büyük, onların tümünü elde etmek mümkün değil. Onlar elde edildiğinde de yerine yenisi ve daha büyüğü gelir. Elde edilmesi zorlaştıkça onlara olan tutku ve esaretimiz artar. Ömrümüz tükenmeden onlar tükenmez. Uyanmak ve bu esaretten kurtulmak gerek.


Aha hevesler… Yaşadığın cenneti cehenneme çeviren hayaller… ve ateşe verilen bütün yaşanmışlar. Pişman olacağız ama önce bu dünya bizi iyice rezil etmesi gerek. Bize bahşedilen nimetlerin gücünü hissettiğimiz sürece, onlara güvendiğimiz sürece pişman olmak çok zor. Evvela güçsüzlüğümüzü fark etmemiz gerekiyor. Burnumuzun iyice sürtmesi lazım.
 
Sabahtan akşama kadar Monreale Meydanı’nda oturan 2. Dünya Savaşı gazisi Gaspar Ritzo, istediği kadar “Sicilya’da mafya falan yok, o eskidendi” desin... Burası, kesilip domuza yedirilen parmakların, sokakla birlikte havaya uçurulan savcıların, polis korumasındaki itirafçıların ve dünyanın en güçlü antimafya hareketinin toprakları.
Gaspar Amca inkâr ededursun... Catania, Palermo ya da Corleone... Babaların izinde olduğumuzu anlayınca, dükkânına davet edip duvarlara astığı mafya fotoğraflarını gururla gösteren esnafın adası burası.
 
sigara almak için dükkândan çıkıp bahariye’deki halk eğitim merkezi’nin yanıbaşında duran gazete bayisine gittim. bazen ayaküstü bir iki lafladığımız bayi, sigarayı uzatırken gözucuyla bir şeyi işaret ederek sordu:
“şu adamı tanıyor musun?”
gösterdiği yere bakınca, tezgâhın üstünde duran bavul dergi’nin kapağını kaplayan cemal süreya ile göz göze geldim.
“evet. şair cemal süreya,” diye cevap verdim.
bunun üzerine bayi, heyecanlı bir ses tonuyla sözüne devam etti:
“o zamanlar sahil tarafında bir gazete bayisi işletiyordum. cemal süreya kendi çıkardığı o beyaz kapaklı papirüs dergisi’ni kendi elleriyle getirip bana teslim ederdi. kendi elleriyle… çok kibar bir beyefendiydi.”
sigaramı alıp yeniden cemal süreya’ya baktıktan sonra dükkâna döndüm.
 
55eb4bcef018fbb8f8b81117



Ama durun. Monreale, gezinin en sonu. Biz en baştan başlayalım, adanın doğu kıyısındaki Catania’dan. ‘Avcı’ lakaplı acımasız Nitto’nun memleketi... Falcone Bahçesi’nin huzurunu seyrederken burada daha 10 gün önce 29 mafya üyesinin tutuklandığını hayal etmek zor. Heyhat bahçeye bu ismin verilmesinin nedeni mafya avcısı kahraman savcı Falcone’nin karısı ve üç korumasıyla birlikte havaya uçurulmasıydı. Catania, başkent Palermo ve Corleone’yle birlikte mafyanın ilk yerel örgütlenmesini oluşturduğu şehirlerden. Üstelik Savoca’ya sadece iki saat mesafede.
Savoca, ‘The Godfather-Baba’ filminin çekildiği dağ kasabası. Çoğunluk kitaptan ve filmden dolayı yanlış biliyor: ‘Corleone’, bir aile adı değil, birçok ünlü mafya ailesinin çıktığı bir kasaba. Ve yine sanıldığının aksine ‘Baba’, Corleone’de değil, Savoca’da çekildi. Burası Al Pacino’nun âşık olduğu kızı babasından istediği kafe. Hâlâ açık. Limonlu buzlaçları harika!
 
Gece yarısı Mühürdar’da, kollarını havaya kaldırmış genç bir adam, başını tartımla sallayıp bir şeyler söyleyerek üstüme geliyor. Sol kulağım zaten az duyuyor; kapüşonu da kapatınca hiç bir şey duyamıyorum.
Durum değerlendirmesi:
⎯ Kollarını kaldırarak üstünüze yürüyen adam saldırgan mı?
⎯ Hayır. Hatta sevimli bile denilebilir.
⎯ Peki, bu adam sizden para mı isteyecek?
⎯ Sanmıyorum. Başka türlü bir hali var.
⎯ Nedir o?
⎯ Hakikaten nedir bu?
Kapüşonu açıyorum:
⎯ Anlamadım, canım. Ne diyorsun?
⎯ Bütün insanları, diyorum abi. Bütün insanları çok seviyorum.
⎯ Ha, eyvallah.
⎯ Savaşlara hayır, abi!
⎯ Eyvallah, ona da eyvallah.
⎯ Kusuruma bakma, abi. Ben biraz içtim de.
⎯ Eyvallah, canım.
⎯ Abi, sen ne güzel bir abisin, her şeye eyvallah diyorsun.
⎯ Eyvallah, babacığım; ya ne diyelim.
⎯ Sen de mi içtin, abi?
⎯ Yok. Bıraktım ben.
⎯ ?!!
⎯ ?
⎯ Eyvallah, abi.
⎯ Eyvallah.
 
Tiyatrocu bir arkadaş isyan etti. “İki saattir oturmuş siyaset konuşuyoruz. Siyasetçiler iki dakika tiyatro konuşuyor mu!”
Düşündüm, haklı valla. Konuşacak o kadar konu varken bütün akşamımızı yemiş siyaset.
Güya dertleşmek için buluşmuştuk. Fani dertlerimize beraber çare arayacaktık. Oysa memleketi kurtarmaktan birbirimizi kurtaramadık yine.
Her yerde durum aynı. Otobüste, takside, berberde, tribünde… Sanırsın siyasetten başka konu yok. Herkes memleketi kurtarmak derdinde.
Sosyal medyada ilgisiz bir şey bile paylaşsan altına siyasi yorum döşeyen çıkıyor illa ki.
Üstelik bunu yapanın militan falan olmadığı belli. Sade, sıradan vatandaşlar.
Futbola bakıyorsun siyaset, sanata bakıyorsun siyaset, şehir planlamasına bakıyorsun siyaset… Ufukta seçim olsa da olmasa da siyaset.
“Sağlıklı” bir toplumda siyasetin kendini bu kadar hissettirmemesi gerek.
Hekimler der ya “Eğer bir organın varlığını hissediyorsan o organ hasta demektir” diye, işte o hesap.
Sağlıksız siyaset daha çok hissettiriyor kendini. Bünyeye metastaz yapıp bütün hayatı kaplıyor. Onun dışında hiçbir şey konuşmaz, düşünmez hale geliyoruz.
Hızımızı alamayınca da başlıyoruz komplo teorilerinin derinliklerinde yitip gitmeye.
Sonuçta memleketi kurtarmaktan birbirimizi kurtarmaya halimiz kalmıyor.
İnsanların birbirini kurtarmadığı bir toplum maneviyat krizi geçiriyor demektir.
“Maneviyat” dediğimiz dinden ibaret değil. Vefa, diğerkâmlık, çevre duyarlığı, vatan sevgisi, empati de maneviyat.
Başkasının mutluluğuyla mutlu olabilmek. Kendine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamak…
İnsanlara gönül bağlarını göstermek, onları birbirinin halinden anlar kılmak…
Hayatta paradan ve iktidardan daha önemli şeyler olduğunu hatırlatmak birbirine.
Nihayetinde yürek dayanışması içinde, sağlıklı bir millet olmak.
Bizse aşırı maddiyatçı hale gelmiş bir toplumuz. Birbirimizin fiyatını gayet iyi biliyor ama değerini asla bilmiyoruz.
Bu yüzden de gözümüz artık siyasetten ve onun illüzyonlarından başka bir şey görmüyor.
Siyaset sahnesinde hangi tiyatro oynarsa oynasın kalbi temiz tutmak ya da tutmamak. İşte kapımızdaki seçim.
 
Bedenlerin,içeriye enjektörlerle sokuşturulan botokslarla ya da dışarıdan döşenen ve yüze de uzanmaya başlayan dövmelerle vitrinlerdeki cansız mankenlere ya da doğrudan cadde kenarlarındaki billboard’lara dönüştürüldüğü, cep telefonu ve tabletlerin bedenin metalik birer uzantısı,birer hayati uzvu haline geldiği bir çağ bu.Sokaklarında ‘çağın hastalığı’adı verilen bir ıstırap sonucu tek memeli hatta memesiz, tek böbrekli, tek bacaklı, troid bezi, midesi, safra kesesi, mesanesi, barsakları, akciğerinin bir lobu çıkarılmış büyüklü küçüklü milyonlarca insanın dolaştığı yeni bir dünya.

Bedenlerle oynayan, bedenlerle oynanan yeni dünya.

Ortadoğu’da geçmekte olan 3. Dünya Savaşı süresince ‘özgürlükler ülkesi’ ABD’ne sadece Irak’ta bir milyondan fazla masum insanı sinek öldürür gibi öldürdüğü, doğumevlerini bile bombaladığı halde en ufak bir tepki bile vermeyen uluslararası toplum denen sefil makinanın, bu katliamlardan yıllar yıllar sonra deniz kıyısına vuran Suriye’li çocuğun cansız bedeninin fotoğrafına bakarak dile gelebildiği bir dünya.
En ahlaksızların ahlakı, en kötülerin iyiliği, en bencillerin diğergamlığı, en zalimlerin masumiyeti kimselere bırakmadığı absürd yeni dünya.
Tek gezegende ilk kez tek dünya.
 
Çirkinsiniz! Herkese yolladığınız samimiyetsiz toplu kutlama sms’leriniz kadar çirkinsiniz. Mütemadiyen örnek aldığınızı söylediğiniz peygamberimizin fitne kuyusu amcası Ebu Leheb kadar çirkinsiniz, dünya güzeli ağaçları kesip kesip genişlettiğiniz yollar kadar çirkinsiniz, kutularda istifli paralar kadar çirkinsiniz, törenlerde plaket verdiğiniz iş adamları kadar çirkinsiniz, gözlerinizden akan, gözlerinizi bürüyen, hırs gibi, kin gibi, öfke gibi çirkinsiniz…

Bizse güzeliz. Memleket kadar güzeliz. Tek bir yaprağını bile incitmeye kıyamayacağımız ağaçlarımız kadar güzeliz. Meydanlarda yuhlatılan annelerimizin gözyaşları kadar güzeliz. Her gece cam kenarına tüneyip babasının eve dönmesini bekleyen Soma’lı maden işçisinin oğlu Seyit Ahmet kadar güzeliz. Allah’tan sizin için bile mağfiret dileyecek kadar, hidayet dileyecek kadar güzeliz. Siz sizden olmayanı öldürmek isteyecek kadar çirkinsiniz, biz sizinle birlikte, hep birlikte kardeş kardeş yaşamaktan başka hiçbir şey istemeyecek kadar güzeliz…

Er ya da geç saracak güzellik çirkinliği. Kucaklayacak. O zaman kuracağımız o güzel kardeşlik sofrasına sizi de buyur edecek kadar güzeliz biz…
 
Zengin bir adam, namazdan sonra “Yâ rabbim, merhamet et, işimi düzene koy” diye dua ediyordu.
Bir derviş, bu duayı işitince “Hey!” diye seslendi. “Seni tanıyorum; kibir şampiyonu, caka rekortmenisin. Bulutlara değen bir sarayın var. Dört duvarını altın yaldızlarla bezemişsin. Binlerce köle sahibisin. Merhametle senin ne işin olur? Edep yâ Hu! İnsanların emeğini, umutlarını; yalan dolanla sömürürsün. Aynı iğrenç taktiği Allah’a da mı uyguluyorsun? Erkek ol da, maldan mülkten yüz çevir! Aksi takdirde, Hakk’ın merhametine bir saniye bile mazhar olamazsın. Dalkavukların profesyonel yalanları, kölelerin hazin alkışlarıyla coşuyorsun. Haram lokmaya müptelasın. Allah’ın merhamet teklifine hiç itibar etmedin. Şimdi, Allah’tan merhamet talep ediyorsun, öyle mi? Göründüğünden daha aptalsın demek. Şeytandan bile daha aptalsın.”
 
Toplanın.

Şimdi size nasıl öldüğümü anlatacağım.

Acayip sıradan bir gündü. Her şey son derece olağandı. Göze çarpan bir değişiklik yoktu. Sonra ben öldüm, tamam mı? İnanılmaz sıradan bir andı. Her şey son derece olağandı. Güzelim kafamı ezen araba, ani bir fren sesiyle durdu. Caddedeki kadınlar çığlık attı. Ellerindeki poşetler yere düştü. İnsanlar başıma toplandı. Ambulansı aradılar. Yanlış müdahalede bulundular. Her şey olması gerektiği gibi ilerliyordu. Panik, panik, panik!
Kurtarılamadım. Çok bekletmediler beni. Ölüler bekletilmez. Beklemek ve bekletmek yaşayanlara özgü bir şeydir. Cenazem çok acıklıydı. Herkes üzülmenin hakkını verdi. Zırıl zırıl ağladılar. Çok şükür dedim, her şey normal. Hiçbir şeyi atlamadılar. Bütün akrabalarım çığlık attı. Bütün arkadaşlarım beni iyi bildi. Herkes hakkını helal etti. Facebook fotoğraflarımın altına “Nasıl gidersin?” diye sordular. Yanıtlamadım. Hayır, cevap versem işler karışacak. Kimse işler karışsın istemez, değil mi? Her şey hep olduğu gibiydi.
Ölüm, dünyada başımıza gelebilecek en sıradan şeydir, dedim rahmetli babama, karşılaşınca.

“Sen onu bir de yaşayana sor” dedi. Komik değildi. Ama biz çok güldük. Bu sırada cenaze merasimim tamamlandı. Annem, karnıma bir çiçek sapı soktu. “Ah!” diye bağıracak oldum. Bağırmadım. Kimse umutlanmasın.
Acayip sıradan bir andı! Bunu söylemiş miydim?
Sonra aradan bir gün geçti. Yıldızların üstünde oturmuş keyif yapıyordum. Böyle maşallahı olan bir yıldız falandı üstünde oturduğum. Neyse, ben bunun tepesindeydim tamam mı? Rahat edemedim. Aşağı kayasım geldi. Bir baktım dünyadaki herkesler pencerelere toplanmışlar. Dilekler tuttular. Beni parmaklarıyla gösterdiler. İnanılmaz alışıldık bir andı. O an nasıl öldüğümü hatırladım. Bir gün önce ben de dünyadaydım.
Acayip sıradan bir hayattı.
Sonra öldüm.
Öyle işte…
 
Kadın ve adam birbirine bakıyordu. Aralarından bir sinek geçti.
Adam, eliyle sineği itti. Sinek, gözden kayboldu.
Kadın ve adam birbirini öptükten sonra çok acıklı bir şey oldu ve ayrıldılar.
Bu, aradan geçen sineğin hikâyesidir.
Yemin ederim.
 
Müslümanların bir kısmı, özellikle de zengin olan kısmı Allah’tan gittikçe uzaklaşıyor. Kabe’ye ve civarına bakın mesela. Bilgisayarınızın arama motorunu açın ve görsellerde arayın. Gördünüz mü? Sahabe bu manzarayı görse alayımıza kılıçla saldırırdı herhalde böyle mi sahip çıktınız oğlum Allah’ın emanetine diye. Kabe cahiliye devrinde putlarla doluyken bile bu kadar kirli değildi. Babil Kulesi’ni andıran dev gökdelenlerle çevrili Beytullah, görgüsüz, şımarık zenginlerin gecede on bin dolar verip kaldığı otel odalarına fon olmuş durumda. Petrolden gelen ölçüsüz paranın manyaklaştırdığı Katarlı, Bahreynli, BAE’li, Suudi Arabistanlı binlerce insan altın musluklu odalarda Kabe’yi seyredip zemzem yudumluyor ve bunun adına ibadet diyorlar. Bu mu hacc’ın ruhu? Durumu müsait olan inananlara farz kılınan ibadet bu mu? Suriye’de, Somali’de, Doğu Türkistan’da ve pek çok yerde milyonlarca insan açlığın ve zulmün pençesinde inlerken Business Class uçup, kendilerine özel umre partileri organize eden görgüsüz güruh bunun hesabını Allah’a nasıl verecek? O parayı Cannes’de ya da Vegas’ta falan harcasalar daha iyi lan! En azından ölçüsüzlüklerine Allah’ı karıştırmamış olur
 
Mesela 99 depreminde ben Avcılar’daydım. Kafam hep çok karışıktı. Neyse… okul arkadaşım vardı. Bana doğum günümde naylon poşete sarılı kitap getirmişti. Kız, depremde ölmüş. Parmakları ezilmiş. Neden sadece parmaklarının ezildiğini anlatmışlardı bilmiyorum ama öyle olmuş işte, parmakları ezilmiş. Ben kahrolmuştum. Ama yine de deprem denilince ilk önce hatırladığım şey Ebru’nun ezilen parmakları değildir. Binadan çıkarıldığımızda bana, plastik, sabun kaplarının içinde su vermişlerdi. Plastik, sabun kabının bir yarısı içinde ılık su… Ben işte o plastik, sabun kabının ikinci yarısını çok merak ettim. Acaba dedim hep, hayatım boyunca, o plastik, sabun kabının diğer yarısı da enkazdan çıktı mı… hiç bilmiyorum.
 
Dünya çok bozdu. Ve biz içindeydik. Birbirimizi mi bozduk yoksa beraber mi bozulduk, bilmiyorum!
 
Yakın zamanda Avrupa semalarında şöyle görseli bol havai fişek şölenleri olsa ne güzel olurdu be yakardık pipomuzu çek babam çek.
 
Geri