Sisifos Söyleni

Konu sahibi son olarak 7 gün önce görüldü
Diyelim loş bir odada yatmaktasın. Sımsıkı perdelerin arasından cılız bir günışığı.
Neredesin, belli değil.
Günlerden ne, bilmiyorsun.
Ama vücudunda derin bir ağrı.
Hani “bir organın varlığını hissediyorsan o organ hasta demektir” derler ya, sen bütün vücudunu hissediyorsun.
Güç belâ başını çevirip baktığında, başucunda duran ilaçlar çarpıyor gözüne. Odadaki grilikle çelişen renkli kutular.
Uzanmak istiyorsun, elin gitmiyor. Doğrulmak istityorsun ama mecalin yok. Nefes almak bile mesele.
Elinin üzerideki cennet benekleri çarpıyor gözüne. Yüzüne dokunuyor ve çok yaşlı olduğunu anlıyorsun.
Hadi açık konuşalım: Yavaş yavaş ölüyorsun.
Ya da hastane odasında, her tarafına borular bağlanmış halde yatıyorsun. Odanın camına sinsi bir yağmurun damlaları çarpmaktadır.
Öyle bir inliyorsun ki hemşire koşuyor. Yanına gelip merhamete tutuyor elini. “Bir şey mi istediniz?”
Belki de bir otel odasında, göğsünde bir ağırlık. Şakakların zonkluyor, ellerin titriyor. Film şeridi gibi geçiyor hayat.
Birden, siyahlar giymiş bir melek!
Kara pelerinini savurarak giriyor odaya. Ama nasıl güzel! Ben diyeyim Angelina Jolie, sen de Johnny Depp!
Korkuyorsun ama gıkın çıkmıyor. Kum saati boşalıyor hızla. Zaman içine doğru, kum taneleri gibi akıyor.
“Çok mu istiyorsun biraz daha yaşamayı?” diye soruyor siyahlı melek. Son gücünle başını sallıyorsun.
“Bir düşüneyim” diyor. “Aslında bir seferlik torpil yapabiliriz. Ne dersin?”
Yine sallıyorsun başını ve melek başlıyor anlatmaya. “Şimdi seni 2016'nın son günlerine döndürebilirim. Ama bir şartla. O günden sonraki hiçbir şeyi hatırlamayacaksın. Bu konuşmayı da hatırlamayacaksın. Sadece sana yeni bir şans verildiğini bileceksin o kadar.”
Sonra saatine bakıyor. “Anlaştıysak gitmem gerek. Şimdi kapat gözlerini. Açtıktan sonra da hiçbir şeyden ‘artık çok geç’ diye vazgeçme. Ne hayallerinden ne de sevdiklerinden.”
“Yerinde olsam öyle yapardım” diyor gitmeden. “Çünkü sonunda yine karşılaşacağız.”
Kapıyorsun gözlerini.
Açtığında tam şu anki gibisin. İnternette bir yıl sonu yazısını okur halde.
Yokluyorsun vücudunu, sağlıklısın.
Dışarıda kar ya da yağmur. Elinde yukarıdaki sahneyi gerçekten yaşadığına dair bir kanıt yok. Tıpkı siyahlı meleğin dediği gibi.
Artık tek yapman gereken, anlaşmaya uymak. Meleğe verdiğin sözü tutup onunla tekrar karşılaşana kadar her saniyenin kıymetini bilmek.
Kafaya Pazartesi sendromu falan takmamak yani.
Yerinde olsam öyle yapardım.
 
Beni ziyaret etmekten hoşlanıyormuş.Üç kere geldi. İlk önce cenazenin kaldırılmasından bir saat sonra gördüm. İkinci görüşüm Yola çıkışımdan bir gün önce şafak vaktiydi. Üçüncü olarakta iki saat önce kaldığım odada gördüm. Yalnızdım.Yanıma geliyor, bir iki dakika benimle konuşup gidiyor. Her zamanda kapıdan çıkıyor. Sesini iyice duyuyorum.
 
“Büyüyünce astronot olacağım” dedi küçük Delilah.
“Büyük şehrin kenarındaki kasabanın dışındaki bu küçük köyde yaşayacaksın” dedi annesi. “Burada kalacaksın ve tarlamızda çalışacaksın. Astronot filan olmayacaksın.”
Gerçekten de Delilah köyde kaldı ve tarlada çalışarak yaşlandı.
Ölüm döşeğinde etrafına dizilmiş köylülere dönüp sordu:
“Astronot muydum ben?”
“Evet” dediler. “Harika bir astronottun.”
“Sahi mi?”
“Şşş” dedi köylüler. “Daha fazla yorma kendini.”
 
Küçükken, yani sekiz ya da dokuz yaşındayken, belki on, yaz tatiline yeni girmiştik, annem makarna yapmıştı ve ben kola içmeyi seviyordum. Düşünüyorum da, annem o yaşlarda kola içmeme nasıl izin veriyormuş anlam veremiyorum. Benim çocuğum olsa kola içirmezdim, çocuğum on yedi yaşında sigaraya başlasa annem gibi ağlamak yerine bir tokat patlatırdım, çocuğum yirmi altı yaşında aşk acısı çektiğini söylediğinde ona sarılıp teselli eder miydim emin değilim. Annemin doğru ya da yanlışları vardı ama bu doğruya ya da yanlışa dair bir hikâye değil.

Makarnam öylece yerinde dururken ve ben sekiz ya da dokuz yaşındayken, belki on, annem bana bir bakış atıp “O makarna bitmeden masadan kalkmak yok,” dedi. “Tamam,” dedim, “bu makarna bitecek.” Kolayı fazla kaçırmıştım, masadan makarna bitene kadar kalkmama cezası almıştım ve midemde tek bir fiyonkluk bile yer yoktu.

Masada oturuyordum. İlk on dakikada midemin birazdan makarnayı almaya hazır hale geleceğine ikna etmiştim kendimi. Yirminci dakikaya girdiğimde “Birazdan,” diyordum, “makarnayı bitireceğim ve dışarı çıkacağım.” Arkadaşlarım denize gideceklerini haber verdiklerinde otuzuncu dakikanın içindeydik, önümdeki makarna ve başımda dikilen annem yerlerinde sabit duruyorlardı.
Nedenini tam olarak hatırlamasam da -her evde olduğu gibi bizimkinde de bulunan, kıyıya köşeye saklanmış Arapça kağıtlarla alakalı olmalı- o aralar büyüye merak salmıştım. İmama okutulmalı, denize atılmalı, kurbağa yağıyla yakılmalı derken, anlaşılan o ki benim kafa gitmişti.
Makarnaya baktım ve o an yapmam gereken en mantıklı şeyin büyü olduğuna karar verdim. Gayet mantıklıydı, tabii ya, yapacak nasılsa başka bir şeyim yoktu; midemden umut kesilmişti ve eh, büyü işimi görebilirdi.
Gözlerimi kapadım. “Allahım,” dedim, “gözlerimi açacağım ve şu an geride kalmış olacak. On sekiz yaşında olacağım ve bu an geçmiş, bu işkence sona ermiş olacak. AMİN.” Tam olarak bu cümleleri kurduğumdan emin değilim ama kastettiğim şey, olmasını istediğim buydu. Gözlerimi sıkıca kapadım, on saniye bekledim ve açtım.

Sonrasında makarna ne oldu, yedim mi, yoksa annem tarafından af mı edildim, bilmiyorum.

On sekiz yaşımdayken, arkadaşlarla mahalledeki köşebaşında sigara içip mahallemizden gelip geçenleri izlerken, bir arkadaşım aniden çocukluğuna dair bir şeyler anlatmaya başladı; “Bizde,” dedi, “her gün makarna yapılırdı. Annem o makarnalar sayesinde şimdi oturduğumuz evi aldı.” Aziz Pavlus’u o yaşımda tanıyor olsaydım, yaşadığım aydınlanmayı onun attan düşüşüne benzetebilirdim. Tanımadığım için içimden sadece “OHA” dedim ve düşündüm. Sekiz yaşıma döndüm, ya da dokuz, belki on. Makarna öylece önümde duruyordu, gözlerimi sıkıca kapıyordum, on saniye bekliyordum ve mahallemizdeki köşe başındaydım.
Belki büyü tutmuştu, belki de evimizde bulunan Arapça kağıtlarla alakalıydı.
Ama oradaydım ve makarna yoktu.

Geçmişti.

İlk aşk acımı çekmeme iki yıl, son aşk acımı çekmeme sekiz yıl vardı. Anneme sarılıp ağlarken gözlerimi kapadım, “Geçecek,” dedi. “Biliyorum anne,” dedim.
 
belki çok alakasız olacak; ama şunu görünce aklıma bu konu geldi

giphy.gif
 
Sezen
Dükkânı kapatıp eve doğru yol almak için bir belediye otobüsüne atladım. Ağzına kadar dolu otobüste zarzor ilerleyerek orta mahaldeki pencere kenarına fani bünyemi park ettim. Derken bir teyze ile, ona kadar saymayı henüz öğrenmiş oğlu yanımda bitiverdi. Ufacık çocuk onca bacağın arasında sıkışmışlığın verdiği rahatsızlıkla habire annesini çekiştirip duruyordu.
“Anne inmemize ne kadar kaldı?”
“Daha var evladım.”
“Anne inmemiz için birden ona kadar kaç kez saymam lazım?”
“Altmış defa evladım.”
Bu diyalogdan sonra çocuk ile annesi arasında bir süre sessizlik hüküm sürdü.
Derken çocuk sevinçle ağzını açtı:
“Anne saydım.”
“Bu kadar çabuk mu? inanmıyorum sana!”
“Bana inanmıyorsan Allah’a sor!”
Çocuğun bu sözü üzerine annesinin yüzüne yayılan şaşkınlığı görmeliydiniz.
 
Macunköy’de lahmacun yiyordum. İçinden böcek çıktı. Böceğe sordum: “Orada ne işin var?” Bitkin görünüyordu. Bacaklarını güçlükle kımıldattı. “Garson!” diye seslendim. Garson yanımda belirdi. “Bu böceğin hali nedir? Hiç utanma yok mu sizde?” Garson suçlulukla başını öne eğdi. Böcek yavaşça kımıldadı. Ben derin bir nefes aldım. Tavanda asılı duran pervane sinir bozucu biçimde dönüyordu. Garsonun alnında beliren ter tanesi kabararak şakaklarından aşağı süzüldü. Böcek son nefesini verirken son cümlesi şu oldu: “Biribirilik!” Fırında yaşadığı günler gözlerinin önünden geçmiş olmalıydı. Muhtemelen “Burası sıcak” diyerek yerleşmişti ailesi ile beraber. Tek aradığı sıcak bir yuvaydı tıpkı diğer böcekler gibi. Garson özür diledi. “Senin özrün bu böceği geri getirebilecek mi?” diye sordum sertçe. Bir sessizlik oldu. Koca dişleriyle gülen kadın sustu, bıyıklı adam bıyığını burdu. Ben lahmacunu havaya fırlattım: “Huzur içinde yat!” Pervaneye çarpan lahmacun dört bir yana saçıldı. Kıyma yağmuru eşliğinde gözlerimden yaşlar süzüldü. Suratımı sildim. Kıymalı suratımdan ayırdığım peçetenin üzerinde böcek çok huzurlu görünüyordu. “Hoşça kal” dedim ona ve kalkıp uzaklaştım Macunköydeki lahmacuncudan….
 
Bekleme!
Ben senle güneşi bulmaya geldim.
Ürkme!
Kavganı sormaya geldim.
Gücenme!
Güneşten sunmaya geldim.

Kapkara geçiyor günler.
Hesabı yok.
Ekmeğin az;
Tuzun tadı yok.
Çocuklar,
Belki gülmüyor.

Kayalık sevdalar dikenli yollar;
Pusu kurulmuş dinmez ağıtlar.
Yüzüne kapanıp ağlamak vardı;
Oysa ben seni bulmaya geldim.
Kalbine güneşi asmaya geldim.
Tükenme!

Bekleme!
Ben senle güneşi bulmaya geldim.
Ürkme!
Kavganı sormaya geldim.
Gücenme!


Güneşten sunmaya geldim.

Kapkara geçiyor günler.
Hesabı yok.
Ekmeğin az,
Tuzun tadı yok.
Çocuklar,
Belki gülmüyor.

Sana yepyeni türküler verdim,
Uzak dağların ötesinden gelen.
Sana yepyeni çiçekler verdim.
Kapıyı aç bulutlar girsin.
Gülmeyi bilen çocuklar geldi.
Tükenme!

Alevlerin arasından yüzler geçiyor.
Yüzler, alevlerden türkülere geçiyor.
Günler, alevler gibi geçiyor.
Koş!
Aç kapıyı.
Yeni ufuklar getirmiş,
Gülmeyi bilen çocuklar.
Bak!
Çocukların ellerinde güzel günler var.
Güzel günler var.
 
Sağda-solda duyuyoruz: Gençleri kitap okumamakla, hayatı sosyal medyadan ibaret sanmakla, dizi dünyasında yaşamakla, içerikten çok şekle ve gaza önem vermekle, dar kafalılıkla, selfie narsisizmiyle ve bencillikle suçlayanlar var.
Bu suçlamalara iki nedenle katılmıyorum. Birincisi, gençleri suçlamak yaşlılık belirtisidir, bu da hiç işime gelmez.
İkincisi, böyle olmayan pek çok genç var. Hatta aslında günümüz dünyasında onların hâlâ varolması bence daha acayip.
Sosyal ve klasik medya insanı korkuyla doldurup ruh sağlığını bozmak için birbiriyle yarışan görüntüler, sesler ve cümlelerle dolu. Nefret söylemi her mahallede paçalardan akıyor. Gelecek belirsiz, şiddet porrnografik düzeyde, maneviyat yok olmuş. Artık tek önemli şey hız ve para.
Ve böyle bir dünyada hâlâ pek çok genç kitap okuyor, okuduğunu anlıyor, diziler dışındaki sanatla ilgileniyor, ağaçlara sahip çıkıyor, içeriğe önem veriyor, empati yapıyor ve başkalarının mutluluğuyla mutlu oluyor… Şu acayipliğe bakar mısınız?
Şahsen her gün şaşırıyor ve şükrediyorum. Herkese de tavsiye ederim. İnanın, insana gençleri suçlamaktan çok daha iyi geliyor!
 
4.jpg



Geçenlerde bir gün ikindi sularında Beşiktaş’ta Hakan Pastanesi’nin hemen yanındaki banklardan birine biraz soluklanayım diye oturdum. Derken bir ara başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda aman Allah’ım bir de ne göreyim!
Semayı siyah bir benek gibi kaplamış koca bir sığırcık sürüsü gösteriye başlamış. Hayatımda ilk kez böyle bir olaya şahit oluyordum. Heyecan ve merak içinde göğü seyre daldım. Sürü dışa doğru yayılıp sonra içe kapanıyor, sağa sola süzülüyor, halkalar çiziyor ama asla dağılmıyordu. Sanki ortak aklı temsil eden bir merkezden yönetiliyormuş gibi. Minik sığırcıklar koordineli kanat hareketleriyle gökyüzünde adeta dans ediyorlardı. Bazen iki grup karşı karşıya geçiyor ve birbirlerine doğru uçuşup birbirlerinin içinden geçiyorlardı.
Önümden geçen insanlar da nefes kesen bu manzara karşısında durup başlarını yukarı kaldırdılar. Gösterinin farkına varmayanları yanlarındaki arkadaşları dürtüyordu: “Hey, yukarı baksana!” İçlerinden bazıları hemen cep telefonlarına, kameralara sarıldılar. Yaşlılar homurdanırken, çocuklar sevinçle zıplamaya başladılar. Ellerinde alışveriş poşetleri taşıyan bir teyze öngörüde bulundu: “Kesin, akşam haberlere çıkar bu.” Bir delikanlı yanındaki kıza, “Fransız Konsolosluğu’nun önündeki ağaçlara da tünemiş bu kuşlar” dedi.
Neden sonra gökyüzü akşamın koyu mavi rengine bürününce manzaraya birkaç martı girdi. Derken o güzelim sığırcıklar gözalıcı danslarını hemen bırakıp Sinan Paşa Camisi’nin bahçesindeki bir ağaca üşüştüler. Ağaç bir anda çınlayan siyah bir kuş kovanına dönüştü. O vakit zihnime bazı sorular akın etti. Nereden gelmişlerdi bu kuşlar, nereye gidiyorlardı, güzergâhları üzerindeki bu durakta yaptıkları dansın sebebi hikmeti neydi? Belki de aşağıda kendi küçük hikâyelerinin peşinde koşuşturan biz fanilere, “Arada bir başınızı kaldırıp göğe bakın, yukarıda şahane şeyler oluyor” demek istemişlerdi hal diliyle, kim bilir.
 
“Şimdi ne yapmam gerekiyor?” diye sordum.
“Cesedi teşhis etmeniz gerekiyor,” dedi bıyıksız memur.
 
Gören bir adamı herkes yumruklayabilir. Esas cesaret bir körü yumruklayabilmekte. Bir kör yumruk yediğinde bunu karanlığın içinden gelen bir mesaj olarak algılar çünkü, kader gibi, gerçek hayatın gerçek sillesi gibi. Kimin için yazıyoruz? Şuuru körleşmişler için. Şuurlardaki kör bölgeler için.
 
damın biri Hz. İsa’ya “Sana yoldaş olabilir miyim” diye teklifte bulunur. Teklifin kabul edilmesi üzerine beraber yola koyulurlar. Bir nehir kenarına varınca yemek molası için otururlar. Yanlarında üç çörek vardır. İkisini yerler, biri artar. Bu arada Hz. İsa nehre su içmeye gider. Döndüğünde üçüncü çöreği bulamaz. Adama “Çöreği kim aldı?” diye sorar. Adam “Bilmiyorum” diye cevap verir.

Tekrar yola düşerler. Yolda iki yavrulu bir geyik görürler. Hz. İsa yavrulardan birini çağırır, keser, etinin bir kısmını kızartarak yerler. Yemekten sonra Hz. İsa geyik yavrusunun kalıntılarına “Allah’ın izniyle canlanıp kalk” der, yavru derhal canlanıp kalkarak oradan uzaklaşıverir.

Bu olay üzerine Hz. İsa yoldaşına sorar: “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah için söyle, üçüncü çöreği kim aldı?” Adam yine “Bilmiyorum” diye cevap verir.
Bir müddet sonra bir göle varırlar, Hz. İsa adamın elinden tutar, su üstünde yürüyerek karşıya geçerler. Gölü aşınca Hz. İsa “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah hakkı için soruyorum: Üçüncü çöreği kim aldı?” der. Adamın cevabı değişmez: “Bilmiyorum.”
Yolları bir çöle düşer; otururlar. Hz. İsa bir yere kum ve toprak yığar “Allah’ın izniyle altın ol” der, yığın altına dönüşür. Hz. İsa altını üçe bölerek adama “Üçte biri benim, üçte biri senin, üçte biri de çöreği alanın” deyince, adam “Çöreği alan bendim!” diye gerçeği heyecanla itiraf eder.

Bunun üzerine Hz. İsa “Altının hepsi senin olsun” diyerek adamı terk eder.
Adam altının başında dururken yanına iki haydut gelir. Onu tehdit ederek altını almak isterler. Adam: “Altınları üçe bölebiliriz.” der. Adamın teklifi kabul edilir. İçlerinden birini, yiyecek almak üzere şehre gönderirler.

Şehre giden adam, yolda “Niye altını onlarla bölüşeyim, alacağım yiyeceğe zehir katar onları öldürürüm, böylece altının hepsi bana kalır” diye düşünür ve yemeğe zehir katıp döner.

Altının yanında kalanlar da “Niye ona altının üçte birini verelim, dönünce onu öldürür, altını ikimiz paylaşırız” diye konuşup anlaşırlar. Adam dönünce onu öldürürler, fakat zehirli yemeği yiyince de can verirler; böylece altın çöl ortasında, üç cesedin arasında sahipsiz kalır.

Daha sonra yolu olay yerinden geçen Hz. İsa, durumu görünce yanındakilere “İşte dünya budur, ondan sakının” der.
 
Bir gün bir adam bir çölün ortasında bir vaha gördü. Önce sevindi, sonra “Bu olsa olsa bir seraptır” diye düşünerek endişelendi. Yine de o tarafa doğru koşmaktan kendini alamadı. Koştu koştu. Siz deyin kırk dakika, ben diyeyim 40 yıl boyunca… Nihayet varması gereken yere vardı. Heyhat, orada gerçekten bir vaha vardı. Serap olan adamdı.
 
Haiti… batı yarımkürenin en yoksul ülkesi.
Venezüella ve Kolombiya’nın kuzeyinde, Dominik Cumhuriyeti’nin bitişiğinde. Küba’yla burun buruna.
Nüfusu 8,5 milyon civarında.
Bir 12 Ocak günü 7 şiddetinde bir depremle darmadağın oldu.
500 bin kişi kayıp.
Ölü sayısı 200 binin üzerinde.
Hemen her aileden birileri ölmüş.
Haiti’de bir evlat acısı, yetimlik, öksüzlük fırtınası esiyor.
Ölüm, adeta Haiti’ye el koydu.
Şok geçirmiş yoksul bir halk sarsıla sarsıla ağlıyor…
Başkent Port-au Prince’de insanlar ceset kokusundan nefes alamıyor.
Meydanlar, otoparklar, sahiller, halı sahalar cesetlerle dolu.
Yardımların gecikmesini protesto etmek için caddelerde cesetleri üst üste yığarak barikat kuruyorlar.
İnternet sitelerinde, Haiti fotoğraflarından önce uyarılar yer alıyor: “Bazı kullanıcılar bu fotoğrafları görmeye dayanamayabilir.”
Haiti’de yaşanan felaketten ötürü neden içimiz sızlamıyor?
Haberndarız, ekranda görüyoruz, gazeteden okuyoruz ve bir şey hissetmiyoruz…
Nasıl oluyor da ekranlarda göbek atmalar, sulu zırtlak eğlenceler bir saniye ara vermeksizin devam ediyor?
Siyasetin hırgüründe bir duraksama olmuyor.
Gündelik telaş aksamıyor.
Öğretmenlerin, avukatların, esnafın, doktorların, taksicilerin… yüzünde bir teessür esintisi belirmiyor.
Alışveriş merkezlerindeki tüketim konsantrasyonu dağılmıyor.
Sofralarda bir iştahsızlık belirmiyor…
Haiti uzak diye mi? Bugüne dek Haiti’yle, Haitililerle hiç işimiz olmadı, selamlaşmadık diye mi?
Sanmıyorum.
Bu duyarsızlığın, vurdumduymazlığın nedeni modern vicdan uyuşukluğu, kitlesel zeka geriliği, hayatta kalma kuralına dönüşmüş bencillik, meşruiyet kazandırılmış açgözlülük ve “enformatik cehalet.”
İnsana yabancılık, hayatı üstünkörü yorumlama, ölümü düşünmeme, dünyayı bir hammadde deposu olarak algılama gibi anormallikler; birey olmanın parametrelerine dönüştü.
Hassasiyet, dikkat, titizlik, zarafet gündemin dışında.
Gerçekçilik; kötümserliğin, giderek kötülüğün manyetik alanına girmek anlamına geliyor.
Modernliğin, insanı durduran ve görünmez kılan kamuflaj sistemi içindeyiz. Başkalarının acılarına ortak olamıyoruz. Hayvani hoyratlık, sürgit nobranlık, zırdeli gösterişçiliği ve dizginsiz bencillikten sıyrılamıyoruz.
Ölüm, gözümüzün önünde yüzbinlerce insanı sokaklara saçsa da, ölüm duygusu bize ulaşmıyor.
İnsanlıkla, insanlık halleriyle, insanla bağ kuramıyoruz.
Kaderi, felaketi, tabiatı, yoksulluğu, derdi, kardeşliği, matemi, teselliyi, dostluğu bilmiyoruz.
Reflekslerimiz körelmiş.
Kapitalizmi, rekabeti, tüketimi, başarıyı, reklamı kaşla göz arasında enikonu özümsemişiz.
“200 bin ölü mü?!” diye soracağımıza “Haiti neresi lan?” diyoruz.
Haiti’yi paramparça eden deprem, bizim çözülmüşlüğümüzü; orada çürüyen yüzbinlerce ceset, bizim kokuşmuşluğumuzu yansıtıyor.
 
“Şehre taşındık. İnsan şehirde yüz yıl yaşar da, çoktan ölüp çürüdüğünün farkına bile varmaz. İş güçten kendi kendinizle
uğraşmaya zaman kalmıyor ki…Çeşit çeşit iş, toplumsal yaşam; hem kendinizin hem çocukların sağlık dertleri, güzel sanatlar, çocukların eğitimi… Bir gün falanı filanı kabul etmek, ertesi gün bilmem kimleri ziyaret etmek, şu artisti seyredip öbürünü dinlemek gerek… Şehirde her an bir değil iki, hatta üç tanınmış sanatçı bir arada bulunuyor; bunları kaçırmaya gelmez tabii… Bunlar arasında bir de kendinizin, ailenizden birinin ya da çocukların öğretmenlerinin ya da mürebbiyelerinin hastalığı çıkar; hadi bakalım tedaviye. Hayat bomboştur. Bizim hayatımız da bomboştu.”
 
Memeden acı süt emen, gülümsemesi sert bir bakışla yok olan çocuğun yaşadığı acıları bize hangi şair anlatacak?"
 
Cezayirli-Cemile.jpg


Fransız sömürgesi altında Cezayir’de bir mahkeme. Cemile Bouhired yaralı ve işkence görmüş halde hakim karşısında. Karar: Giyotinle idam. Salonda herkes gözyaşlarına boğulurken, idam cezası verilen 22 yaşlarındaki orta boylu esmer kadın kahkahalarla gülmeye başlıyor ve herkesi şaşkına çeviren kahkahalarının ardından tarihe geçecek şu sözleri söylüyor: “Bizi öldürmekle Cezayir’in bağımsızlığına kavuşmasını engelleyemeyeceksiniz.”
Unutturulmaya inat hatırlamak

20. yüzyılın ortalarında Fransız sömürgeciliğine karşı verilen Cezayir bağımsızlık savaşına binlerce kadın katıldı ancak, katılan erkekleri yazan eril tarih kadınları unutturmak için özel bir çaba sarf etti. ‘Ezilenlerin tarihi biraz da unutulmaya karşı direnmektir’ sözünün doğrulamasındaki gibi özgürlüğün parlak yıldızlarından olan Cemile Bouhired (Djamila Bouhired), önce sömürgeciliğe direndi ardından ise ülkesinin erkekleşmiş tarihinin unutturmaya çalıştığı hafızalara karşı hala direniyor.
Cezayir’in isimleri özgürlükle özdeş kadın kahramanlarından Cemile, hakkında çok az şey bilinmesine ve bu günlerde unutturulmaya çalışılmasına karşın, adını bir coğrafyada kendisinden sonra gelen kız çocuklarına gururla verdi.
Ölümü kahkahalarla karşılayana kadındı O ve özgürlük savaşını verdiği ülkenin yöneten erkinin ütopyasından uzaklaşmasına karşıda yeni mücadele biçimleriyle adından söz ettirdi.


Cemile’yi en iyi anlatan dizeleri ünlü Arap şair Nizar Kabbari kaleme almıştı:
… Adı, Cemile
Bir tarih bu
Yazar ülkem onu
Korur çocuklarım onu
Bir kadının tarihini ülkemden
Giyotinin soğuttuğu
Fethetmişti güneşi
Bir kadın…
 
Gözlerimin önündeki kağıt sararıp soluyor

Çelik bir kalemle ona tekinsiz bir siyahı kazıyorum

İşleyen sözcüklerle dolduruyorum

Atelye, montaj hattı, makine, çalışma kartı, fazla mesai, ücretler…

Beni uysal olmam için eğittiler

Bilmiyorum nasıl haykırılacağını veya isyan edileceğini

Nasıl şikayet veya muhalefet edileceğini

Biliyorum yalnızca sessizce tükenmenin acısını çekmeyi

Buraya ilk geldiğimde

Yalnızca şu gri ödeme çıktısını bekledim her ayın onunda

Bana gecikmiş bir teselli versin diye

Bunun için eklemlerime, bunun için sözcüklerime eziyet edip durdum

İşi asmayı reddettim, hastalık iznini reddettim, özel ihtiyaçlar iznini reddettim

Geç kalmayı reddettim, erken çıkmayı reddettim

Montaj hattının başında demirdenmiş gibi dikiliyorum, ellerim sanki uçuyor,

Kaç gün boyunca, kaç gece boyunca,

Ayaktayken -tıpkı böyle- uykuya dalıp gittim?
 
Geri