Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Osmanlıların Hint Denizindeki Portekiz hakimiyetini kırmak için giriştikleri deniz seferleri.
On beşinci asrın son yıllarında Portekizliler Ümit Burnunu geçip Hindistan kıyılarına ulaşan deniz yolunu keşfettiler. Bu durum Hindistan ticaretinin yolunu değiştirdi. O zamana kadar Hindistan’dan yüklenen mallar Basra Körfezi ve Kızıldeniz yoluyla İskenderiye veya Suriye limanlarına geliyor Venedik gemileri ile Avrupa’ya ulaşıyordu. Hint ticaretinin Portekizlilerin eline geçmesi Memlûklar'ın ekonomisini sarstı. Ancak Portekizlilerin hakimiyetinin kırılması için yaptıkları çalışmalar donanmaların güçsüz olması sebebiyle yetersiz kaldı. Mısır ve Suriye Osmanlılar'ın eline geçince (1517) Kızıldeniz ve Basra Körfezi ağızlarının Portekizlilerde bulunması siyasî ve iktisadî yönden mahzurluydu. Mısır Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşanın teklifi ile 1530’da Süveyş’te bir donanma inşasına başlandı. Süleyman Paşa donanmayı 1532 yılı başlarında sefere çıkacak hâle getirdi. Ancak Süleyman Paşa Alman ve Irakeyn seferlerine katılmak emri aldığı için Hindistan Seferi gecikti. 1535’te Gücerât Hükümdarı Bahadır Şah İstanbul’a gönderdiği elçi ile padişahtan Portekizlilere karşı yardım istedi. Mısır Beylerbeyi Hadım Süleyman Paşa Hindistan sularına kuvvetli bir sefer yapmakla görevlendirildi.
Hadım Süleyman Paşanın komutasındaki Osmanlı donanması 1538 Haziranında hareket etti. İlk olarak Kızıldeniz’in kapısı olan Aden’i zaptetti. Süleyman Paşa Hindistan’a Diyu şehrine ulaştığında Bahadır Şah Portekizlilerce öldürülmüş ve yerine yeğeni Üçüncü Mahmud geçirilmişti. Mahmud Portekizlileri tutuyordu. Süleyman Paşa Diyu şehrini muhasara etti. Fakat yirmi gün sonra Portekiz donanmasının yardıma gelme tehlikesi üzerine kuşatmayı kaldırıp geri döndü. Yemen’de Zebîd’i ele geçirdi. Yemen Beylerbeyliği kuruldu (1540). Bu sefer neticesinde Hint Okyanusundaki Portekiz üslerine kuvvetli bir korku verilmiş oldu.
Portekizliler Osmanlıların Hint sularında güçlü bir donanma ile görünmesini iktisadî ve dinî vaziyetleri için çok tehlikeli gördüler. Portekiz’in yeni genel valisi 1541 yılı başlarında güçlü bir donanma ile Kızıldeniz’deki Osmanlı donanmasını yok etmek üzere yola çıktı. Ancak bu sefer bir miktar coğrafya bilgisi öğrenmenin yanında Kızıldeniz’de Osmanlı tahkimatının artmasından başka bir işe yaramadı. Portekizlilerin bu seferden sonra başlayan barış teşebbüsleri Osmanlıların işlerine yaradı. Doğu Afrika ve Güney Arabistan limanları Portekiz baskısından kurtuldu. Osmanlı gemileri huzuru temin etti. 1500’lü yılların başından beri Portekiz baskısıyla aksamış olan Mısır-Hindistan ticareti Osmanlıların Kızıldeniz ve Hind Okyanusunda güçlenmeye başlaması üzerine tekrar canlandı. Ayrıca Osmanlılar Hint Okyanusuna Basra Körfezinden de yeni bir yol açmayı planlıyorlardı. Bu arada Aden Portekiz taraftarı yerli bir emîrin eline geçti ise de Yemen Beylerbeyi Ferhad Paşa tarafından geri alındı (1548). Osmanlıların Kızıldeniz’den sonra Basra Körfezinden Portekizlileri atma çalışmaları iki devletin arasını açtı. Osmanlılar bir Hint Seferine karar verdiler. Pîrî Reis Hint Kaptanlığına tayin edildi. Basra Beylerbeyi Kubad Paşaya da 15 000 asker ve gemilerle hazır bulunması emredildi. Pîrî Reis Maskat’ı vurduktan sonra Hürmüz’ü kuşattı (1552). Ancak Basra’dan kuvvet almadan bu işe girişmesi başarısız kalmasına sebep oldu. Üç kadırga dışında askerlerini Basra’da bırakıp Süveyş limanına döndü. Hürmüz kuşatmasındaki tedbirsizliği Pîrî Reis’in idamına sebep oldu.
Pîrî Reis’in idamından sonra Hint Kaptanlığına Katif Sancak beyi Murat Reis atandı (1552). Pîrî Reis’in başlattığı seferi sonuçlandırmak ve Basra’dan aldığı donanmayı Süveyş’e götürmek için yola çıktı. Ancak Hürmüz Boğazında Portekiz donanması ile yaptığı mücadelede çok zayiat verip Basra’ya geri döndü.
Basra’da yeniden hazırlanan Osmanlı donanması Seydi Ali Reis’in komutasında yola çıktı (1554). Hürmüz Boğazını geçtikten sonra Umman kıyılarında karşılaştığı Portekiz donanmasını bozguna uğrattı. Üslerine yakın olan Portekizliler hazırlanıp yeniden saldırdılar. Yapılan savaşta her iki taraf da çok zayiat verdi. Portekizlilerin yanında dalgalar ve fırtınalarla da uğraşan Seydi Ali Reis elinde kalan dokuz gemi ile Gücerat Sultanına sığındı. Yorucu bir yolculuktan sonra İstanbul’a döndü (1556). Bu hadiselerden sonra küçük çapta bazı çarpışmalar olduğu görülmektedir. Açe Sultanı Alâeddin’in isteğiyle (1565) yola çıkarılan Kurdoğlu Hızır Reis komutasındaki donanma Yemen’de çıkan isyan üzerine bir yıl tehir edilip bilâhare Seyyid Kemal Reis komutasında Açe’ye yardım gönderildi.
Hint Seferleri sonunda önceden Portekiz denetiminde olan Kızıldeniz Basra Körfezi ve Hint Okyanusu sularında artık Osmanlıların mevcudiyeti tartışılmaz hâle geldi. Bilhassa bölgedeki Portekiz idaresinin sarsılmaya başlaması tutumlarının yumuşamasına yol açtı ve Osmanlı ile Portekizli idareciler anlaşma zemini aramaya başladılar. Nitekim 1560-1566 yılları arasında Akdeniz’de ticarî faaliyetler canlandı; Kızıldeniz ve Basra Körfezi de daha işlek hâle geldi. Bu düzen on yedinci yüzyılın başlarına kadar devam etti.
Osmanlı Devletinin Avusturya imparatorluğuna karşı yaptığı sefer (26 Mart - 13 Eylül 1663).
Osmanlı Devleti ile Avusturya arasındaki Erdel meselesi sürekli bir anlaşmazlık konusuydu. Erdel sınırındaki sancakbeyi ve valilerin devamlı şikâyeti ve Avusturya kuvvetlerinin sınır boyundaki saldırıları Avusturya'ya savaş açılmasına sebep oldu. Fazıl Ahmed Paşa Serdar-ı ekremliğe tayin edildi. Kırım Hanı Mehmed Giray da sefere çağırıldı. Ordu İstanbul'dan Edirne yoluyla Belgrad'a geldi. Belgrad'da Avusturya elçileri Reninger ve Baron de Goes imparatorlarının barış isteğini bildirdiler. Fakat Osmanlı Devletinin barış için ileri sürdüğü şartlar kabul edilmeyince Sultan IV. Mehmed Han sefere devam edilmesini emretti. Fazıl Ahmed Paşa Avusturya başvekiline bir mektup göndererek Kanije karşısında yeni yapılan kalelerin yıkılmasını Erdel'den Avusturya askerinin çekilmesini istedi. Osmanlı ordusu başvekilin cevabını beklemeden Zemlin tarafına geçti. Cephane ve diğer malzemenin bir kısmı ince donanma ile yola çıkarıldı. Ordu Drava ırmağı kıyısındaki Osijek (Eszek) kasabasına vardığında Avusturya başvekilinin cevabı geldi. Mektupta Osmanlıların yanına gönderilen elçilerin barış yapmağa yetkili oldukları bildiriliyordu. Elçiler bunun üzerine Fazıl Ahmed Paşa ile tekrar görüştüler. Ancak bir anlaşmaya varılamadı.
Avusturya imparatoru Leopold İsveç'ten yardım istedi. Osmanlılar hemen harekete geçtiler. Budin valisi Sarı Hüseyin Paşa Vezsprem taraflarına akın yaparak çok sayıda esir ve ganimet elde etti. Ordu Budin'e geldiği zaman Ahmed Giray kumandasındaki Kırım süvarileri Osmanlı kuvvetlerine katıldı. 16 Temmuz 1663'te Budin'de toplanan savaş meclisinde Uyvar üstüne yürünmesi uygun görüldü. 30 Temmuz 1663'te Osmanlı ordusu Budin'den hareket ederek Tuna'nın sol kıyısındaki Ciğerdelen sahrasına geçti. Avusturyalılar Osmanlı ordugâhına baskın yapmak istedilerse de başarılı olamadılar; 6000 ölü ve 1000 kadar esir vererek kaleye çekilmek zorunda kaldılar. Ciğerdelen'den hareket eden Osmanlı ordusu 15 Ağustos 1633'te Uyvar kalesini kuşattı. Kalenin teslimi istendi; fakat olumlu karşılık alınamadı. Avusturyalı general Montecuccoli'nin Uyvar'a yardıma geldiği öğrenildi; Kaplan Mustafa Paşa kumandasında Tatar Kazak Eflak ve Boğdanlılardan meydana gelen 80 000 kişilik bir kuvvet bunları yenilgiye uğrattı. Kuşatmanın 38. gününde (13 Eylül 1663) kale kumandanı bir elçi yollayarak teslim olacaklarını bildirdi.
Avusturyalıların teslim şartları şunlardı: 1. Mal ve canlarına zarar gelmeyecek; 2. Ağırlıklarının taşınması için araba verilecek; 3. Osmanlı ordusunun içinden geçilmeyecek; 4. Kaleyi iyi savunduklarına dair ellerine mektup verilecek; 5. Yanlarında yiyecek bulundurulacak; 6. Yaralılara bakılarak iyileşenler geri yollanacak; 7. Kaleden bayrak açıp trampet çalınarak çıkılacaktı. Teslim şartları uygun bulundu. Kaplan Mustafa Paşa kaledekileri Komarno adasına götürdü. Yerli halka aman verildi. Kale iyice onarılarak içine yeteri kadar asker ve malzeme konuldu.
Kanunî Sultan Süleyman Hanın Rodos şövalyelerinin elindeki Rodos ada ve şehrini 29 Aralık 1522’de ele geçirmesi.
Anadolu’nun güneybatısında bulunan Rodos Adası ilk olarak 672'de Emevîler zamanında Bizanslılardan alındı. Ada 680’de tekrar Bizanslılara geçti. Daha sonra Akka’dan kovulan Hospitalier şövalyeleri buraya yerleştiler (1291). Hıristiyanların en kuvvetli ileri karakolu oldu. Anadolu ve Mısır’a yönelik Haçlı seferlerinde üs olarak kullanıldı. Fethi için birçok seferler düzenlendiyse de muvaffak olunamadı. Fatih Sultan Mehmed Han zamanında fethe yaklaşıldı ise de yine muvaffak olunamadı (1480). Cem Sultan’ın Rodos şövalyelerinin eline geçmesi onları daha da azgınlaştırdı. Bayezid Han'dan sonra tahta geçen Yavuz Sultan Selim Hanın Mısır’ı fethetmesiyle Rodos’un önemi daha da arttı. Anadolu’dan Mısır’a giden deniz yollarının emniyetinin tam olarak temin edilmesi artık katî bir zaruret hâlini almıştı. Yavuz Selim Han bu maksatla hazırlıklara girişilmesini emretti. Ömrünün vefa etmemesi yüzünden Rodos’un fethi oğlu Kanunî Sultan Süleyman Hana kaldı.
Kanunî Belgrad’ı fethettikten sonra Avrupalıların kendi içişleriyle uğraşmalarından da istifade ederek Rodos’u fethetmeye karar verdi.
Kanunî’nin bu niyetini öğrenen şövalyelerin başı Vilye dö Lil Adam hazırlık yaparak şövalyeleri topladı ve yiyecek stoku yaptı.
Seferin serdarlığına İkinci Vezir Mustafa Paşa tayin edildi. 300 harp ve 400 nakliye gemisinden meydana gelen donanmanın sevk ve idaresi ise Barbaros Hayreddin Paşa'nın yanında yetişen meşhur amiral Kurdoğlu Muslihiddin Reis’e verildi. 4 Haziran 1522’de İstanbul’dan donanmayla harekete geçen Mustafa Paşa 24 Haziran’da Rodos’a geldi. Kanunî Sultan Süleyman ise 16 Haziran’da kapıkulu ve eyalet askerleriyle birlikte İstanbul’dan kara yoluyla harekete geçti.
Mustafa Paşa Rodos’a gelince gemi kaptanlarıyla ve Kurdoğlu Muslihiddin Reis’le görüşerek adanın yardımına gelmesi muhtemel Avrupa gemilerine karşı limanın icap eden yerlerine muhafaza gemileri koyduktan sonra Öküzburnu mevkiinden karaya asker çıkardı. Rodos şehrinin etrafına metrisler kazılıp getirilen büyük muhasara topları yerleştirildi.
Kanunî Kütahya yoluyla Marmaris’e oradan da gemilerle Rodos’a çıktı (28 Temmuz). Teslim teklifinin şövalyeler tarafından reddi üzerine Ağustosun birinci günü kale dövülmeye başlandı.
Bütün Ağustos ayı karşılıklı top ateşi ve yine karşılıklı lağım açmakla geçti. Açılan top ateşiyle kalede mühim tahribat yapılmasına rağmen bu tahribat kısa zamanda düşman tarafından kapatılıyordu. Türk lağımcılarının devamlı Rodos burçlarının altına açtıkları lağımlar Avrupa’nın en meşhur mühendisi olup şövalyelere yardıma gelen Gariele Martinengo’nun mukabil lağımlarıyla karşılaşıyor ve yer altında korkunç boğuşmalar oluyordu.
Bu sırada 4 Eylül günü İleki Adasının da Kara Mahmud Reis tarafından zaptı haberi geldi. Kahraman Reis kendisi de ön saflarda çarpışırken şehit olmuş fakat ada ele geçirilmişti. 6 Eylülde ise Rodos’un kuzeybatısında bulunan İncirli Adası teslim oldu.
Mısır Beylerbeyliğine tayin edilen Mustafa Paşanın yerine Ahmed Paşa serdar oldu.
Bu günlerde Rodos Kalesinin İngiliz Burcunun güney kısmı başarılı bir Türk lağımı ile havaya uçuruldu. Şövalyelerin topçu generaliyle Üstad-ı âzamın (Rodos şövalyelerinin başı) alemdarı da ölüler arasındaydı. Eylülün 12’sinde yapılan bir hücumda bu burca beş zafer bayrağı dikildi. 24 Eylülde yapılan umumî hücumda Yeniçeri Ağası Bâli Ağa İspanyol Burcuna girip Türk bayrağını burcun tepesine diktiyse de netice alınamadı.
10 Aralığa kadar şiddetli top atışları lağımlar ve sık sık tekrarlanan umumî hücumlarla kale iyice yıpratıldı. 18 Aralıkta yapılan bir umumî hücumda şövalyeler şehir içindeki istihkam ve hendeklerin arkasına çekilmeye mecbur kaldılar ve artık mukavemet etmenin imkânsızlığını da anladıklarından kaleyi teslim etmeyi kabul ettiler (20 Aralık 1522).
Teslim şartları arasında; şövalyelerin eşya ve top dışındaki silahlarını alıp on gün içinde Rodos’tan ayrılmaları; bu günler zarfında şehirdeki istihkâmların 4000 yeniçeri tarafından emniyete alınması ve asıl kuvvetlerin iki kilometre mesafede beklemesi yer alıyordu. Kalenin boşaltma işlemlerinden sonra şövalyeler Üstâd-ı âzam gemilerine binip gittiler. Rodos Kalesiyle beraber Oniki Adanın tamamı ve şövalyelere ait olan Bodrum da Osmanlı Devletine bırakılmıştı. Osmanlı Devletine 20 000’den fazla şehide mâl olan bu fetihten sonra Kanunî Sultan Süleyman Han 29 Aralıkta şehre girip kaleyi gezdi. 2 Ocak Cuma günü ise camiye çevrilen Saint Jean Kilisesinde Cuma namazını kıldı. Nâmına okunan hutbeyi dinledi. Aynı gün adadan ayrılıp Marmaris’e geçti.
3 Ocak günü Aydın Midilli Karasi Menteşe Saruhan sancakbeylerine Anadolu Beylerbeyi Kasım Paşanın nezaretinde Rodos’taki inşaat imar ve iskân işleri bitinceye kadar adada kalmalarını emredip İstanbul’a döndü. Rodos’a derhal Türk göçmenleri yerleştirilmeye başlandı. Ada bir sancak yapılıp Cezâyir-i Bahr-i Sefîd eyaletine bağlandı. Sancakbeyi olarak Mehmed Bey tayin edildi. Bundan sonra birçok cami imaret mektep medrese ve yol yapılıp ada imar edildi.
1560’ta vuku bulan ve Haçlı donanmasının hezimetiyle sonuçlanan deniz savaşı.
Preveze yenilgisinin izlerini silmek isteyen Avrupalılar Türkleri Batı Akdeniz’den çıkarabilmek için Turgut Reis'i Cerbe’de vurup askerini imha etmek gayesindeydiler. Ancak bu sayede Tunus ve Trablus İspanya’nın eline geçerdi. Türklerin burayı yeniden ele geçirmeleri ise yılları alırdı.
Mehdiye Kalesinin yıkılmasından sonra Turgut Paşanın elindeki en müstahkem kale Cerbe Kalesiydi. Turgut Paşa bilhassa son yıllarda burasını iyice tahkim etmişti. Cerbe Adası Trablus’la Tunus’un arasında bulunduğundan buradan her iki ülkenin de kontrolü kolay oluyordu. Bunun içindir ki Haçlılar'ın ilk saldırı noktası Cerbe Adası idi. Cerbe’de yenilen Türklerin Trablus’u savunmaları zor olacaktı. Cerbe’de bin kişilik bir Türk kuvveti vardı. Turgut Paşa’nın esas kuvvetleri Trablus’ta bulunuyordu ve bunların güçlü Haçlı donanmasına bir şey yapamayacakları meydandaydı.
Nitekim Haçlıların Osmanlılar'a karşı hazırlanmış ve kesin bir zafer kazanmayı aklına koymuş olan iki yüz parçadan mürekkep müttefik donanması ihtiyat olduğundan epey zamandır sefere çıkmayan Jan Andrea Doria kumandasında Cerbe önüne geldi. Turgut Paşa bu muazzam kuvvete karşı koyamayacağını anlayarak Trablus’a çekilirken acele olarak Mora sancakbeyi vasıtasıyla durumu İstanbul’a bildirdi.
Cerbe’yi almaya muvaffak olan İspanyol ve müttefikleri Osmanlı donanmasına karşı acele orayı tahkim ettiler. Buna karşı Piyâle Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması Cerbe Adası önüne geldi ve işte burada tarihte meşhur Cerbe Muharebesi yapıldı.
Haçlı donanmasının başında başkumandan Andrea Doria bulunuyordu. Donanma iki yüz gemiden müteşekkil olup buna 30 bin asker yüklenmişti. 22 yıldan beri Preveze’den sonra Hıristiyan âlemi böyle bir armadayı bir arada görmemişti.
Kaptan-ı Deryâ Piyâle Paşa komutasındaki Türk donanmasında ise Uluç Ali Reis Seydi Ali Reis ve Turgut Paşa (Reis) gibi tecrübeli kaptanlar bulunuyordu. Donanma 120 parçadan müteşekkildi. Bu tecrübeli deniz serdarları yaptıkları harp dîvânında düşmanı imha için Preveze’de kullanılan taktiği uygulamaya karar verdiler.
Piyâle Paşa ve tecrübeli komutanları Haçlı armadasını 14 Mayıs 1560 sabahı pek az bir zayiatla birkaç saatte perişan ettiler. Düşman askerinin 20 bini imha edildi. Bu muharebe Andrea Doria’nın Preveze’de Barbaros’tan yediği silleden sonra müttefiklere vurulmuş ağır bir darbe oldu. Müttefik kuvvetlerin 60 büyük gemisi batırıldı. Büyükamiral Andrea Doria yaralı ve perişan bir halde alelade bir kayıkla hayatını zor kurtardı.
Zaferi müteakip muhasara edilen Cerbe Kalesi kısa sürede tekrar fethedildi. Kaledeki İspanyol Generali Alvaro bir gemiye atlayarak kaçmışsa da Turgut Paşa tarafından takip edilerek esir alındı. Adanın idaresi Turgut Paşaya verildi.
Cerbe’de Türk zayiatı Preveze’de olduğu gibi hayrete değer derecede az olmuştur. Ancak birkaç küçük Türk gemisi batmış ve şehitlerin sayısı bini bulmamıştır.
10 Ağustos 1543’te Macar Krallığının en önemli şehrinin Osmanlılar tarafından zaptı.
Estergon şehri Budin’in 45 km kuzeybatısında Tuna kıyısında Vaç dirseğinin kuzeyinde yer almaktadır. Onuncu yüzyılın sonlarında Hıristiyanlığı benimseyen Macar Krallığının başkenti oldu (996). Dördüncü Kral Bela 12. yüzyılın ortalarında başkenti Budin’e taşıdı ise de şehir dînî merkez olma hüviyetini devam ettirdi. Taç giyme merasimleri yine burada yapıldı. Estergon’u ilk fetheden Osmanlı hükümdarı Kanunî Sultan Süleyman'dır. Budin’i fethettikten sonra 1529’da Viyana’yı kuşatmak üzere Avrupa’ya hareket eden padişah Semendire Sancakbeyi Yahya Paşazâde Mehmed Beye öncü birlikleriyle ilerlemesini söyledi. Mehmed Bey ve emrindeki kuvvetler yolları üzerindeki Estergon Kalesini kuşattılar. Kale müdafîleri karşılarında Osmanlı askerini görünce silah atmaksızın kaleyi teslim ettilerse de bu hal kısa sürdü ve 1531’de elimizden çıktı.
Estergon’un kesin olarak Osmanlı hakimiyetine girmesi Kanunî Sultan Süleyman Hanın 1543’te Avrupa’ya yaptığı Estergon Sefer-i Hümayûnu adıyla meşhur onuncu seferinde gerçekleşti.
Kanunî Sultan Süleyman Han Estergon’un fethi için muhteşem ordusu ile 1543 yılı Nisan ayının sonlarında Edirne’den yola çıktı ve Temmuz sonlarında Estergon’a geldi. 29 Temmuz’da kaleyi muhasara etti. Avusturyalılar Budin’i kaybettikten sonra Estergon’a önem vermişler büyük ölçüde tahkim etmişlerdi. Sultan bu pek muhkem olan kaleye fetihten önce bir elçi heyeti gönderip onları İslam'a davet etti. Teklifi reddedilince cizye vermelerini yoksa kan döküleceğini bildirdi. Bu teklifin de reddedilmesi üzerine muhasara başladı. 6 Ağustostan sonra daha da şiddetlendi. On iki günlük bir kuşatmadan sonra düşman emân dileyerek 10 Ağustos 1543’te teslim oldu. Camiye çevrilen büyük kilisede ilk Cuma namazını kılan Sultan kaleyi yeniden tahkim ettirdi. Estergon’u sancakbeyliği hâline getirerek Budin Beylerbeyliğine bağladı. Bundan sonraki tarihlerde Estergon serhat kalelerimizin en mühimlerinden olmuştur. 140 yıl Osmanlı hâkimiyetinde kalan Estergon şehri 1683 Avusturya Savaşı sırasında kesin olarak kaybedildi.
Kanunî Sultan Süleyman'ın son seferi; adını kuşatılan Zigetvar kalesinden alır (1566).
1562'de Avusturya ile Osmanlı Devleti arasında bir antlaşma yapıldı. Sekiz yıl süreli olan bu antlaşmaya göre İmparator Ferdinand Erdel'i Osmanlılara bırakıyor ve elindeki Macaristan toprakları için yıllık 30 bin duka vergiyi kabul ediyordu.
Bir süre sonra hudutlarda ve Macaristan'da bazı anlaşmazlıklar çıktı. Avusturya bu anlaşmazlıkları bahane ederek gerekli vergiyi iki yıl üst üste göndermedi. 1564'te Ferdinand öldü. Sadrazam Semiz Ali Paşa Avusturya elçisinden birikmiş vergiyi ve geriye kalan altı yıllık antlaşma süresinin yenilenmesini istedi. Yeni imparator Maximilian II ise paranın ödenmesini anlaşmazlıkların çözülmesine bırakmayı uygun gördü.
Bu arada Osmanlı himayesinde bulunan Erdel beyi Zsigmond imparatorla aralarında anlaşmazlık konusu olan Çatmar veya Zatmar şehrini zaptetti. İmparator da Erdel'e saldırarak Tokaj ve Serenç (Szerencs) taraflarını aldı. Budin beylerbeyi Erdel Beyine yardım etti. Bu meseleleri görüşmek için gelen Avusturya elçisine Sadrazam barışın sekiz yıl uzatılabileceğini ancak Osmanlı Devletinin Tisa (Tizsa) nehri ötesindeki bütün topraklarını korumak arzusunda olduğunu bildirdi. Elçinin yeni talimat almak üzere Viyana'ya döndüğü sırada yeni bir savaşa taraftar olmayan veziriâzam Semiz Ali Paşa öldü ve yerine Sokullu Mehmed Paşa getirildi (1565). Yeni sadrazam Avusturya elçisinden Tokaj ve Serenç'in iadesini istedi. 1566 başlarında imparator Hosszuthoty'yi elçi olarak İstanbul'a gönderdi. Yeni elçi birikmiş olan vergileri getirmediği gibi Kruppa kalesinin Avusturya'ya geri verilmesini istedi. Bu sebeple Avusturya'ya karşı Sokullu'nun da teşvikiyle savaş açıldı.
Seferden iki ay önce vezir Pertev Paşa serdarlıkla Vidin ve Semendire sipahileri Eflak Kırım Boğdan kuvvetleriyle birleşerek hududa yakın Gyula'yı (Göle) ve Zatmar ile Tokaj kalelerini almak için önden gönderildi. Padişah ve Osmanlı ordusu 1 Mayıs 1566'da İstanbul'dan hareket etti; Belgrad yoluyla Macaristan'a geldi. Erdel kralı Zemlin'de (Zemun) orduya katıldı. Ağustos başlarında Zigetvar kuşatması başladı. Kale kumandanı Miklos Zrinyi (Zrinski) idi. Önce eski şehir topla dövüldü. Zrinyi yeni şehri koruyamayacağını anlayınca yıktırdı. Türkler hendekleri toprakla doldurup yeni şehir enkazı üzerinden eski şehri aldılar. Kont Zrinyi kaleye çekildi. Kuşatmanın on beşinci günü sadrazamın yönettiği hücumda büyük kayıplara uğrandı. Kanuni gönderdiği hattı hümayunda kuşatmanın uzaması ve kayıpların fazlalığından duyduğu üzüntüyü belirtti. Bundan sonra Zrinyi teslim teklifini kabul etmedi. Hücumlar arttırıldı. Kont Zrinyi kaleden çıkış hareketinde bulundu vuruldu. Nihayet 34 günlük kuşatmadan sonra kale ele geçirildi (7 Eylül 1566).
Kuşatmanın son gününde Kanunî Sultan Süleyman Han kalenin alınışını öğrenemeden vefat etti. Sokullu padişahın ölümünü ordudan gizledi. Kütahya valisi Şehzade Selim'e haber gönderip durumu bildirdi.
Vezir Pertev Paşa kumandasında gönderilen kuvvetler de Gyula (Göle) kalesini ele geçirdiler.
Malta’daki Hıristiyan korsanlara karşı 1565 yılında yapılan Osmanlı seferi.
Öteden beri Malta’da üslenen Saint-Jean Şövalyeleri Osmanlı gemilerine rahat vermiyorlar korsanlık yapmaktan bir türlü vazgeçmiyorlardı. İstanbul’a kıymetli ticaret eşyası götüren büyük bir Osmanlı gemisine el koymaları bardağı taşıran son damla oldu. 250 parça gemi ile Piyâle Paşa 35 000 kara askeriyle beşinci vezir Mustafa Paşa İstanbul’dan yola çıkarıldı. Malta’da orduya iltihak etmesi kararlaştırılan Trablusgarp Beylerbeyi Turgut Reis başkomutanlığa tayin edildi. İstanbul’dan yola çıkan ordu Malta’ya varınca Turgut Reis beklenmeksizin kuşatma başlatıldı. Kılıç Ali Paşa da 6 gemi ve 1000 askerle İskenderiye’den gelip orduya katıldı. Kuşatmanın onuncu günü 23 gemi ve 2000 leventle gelen Turgut Reis başkomutanlığı ele aldı. Kuşatmanın yirmi beşinci günü kaleden atılan bir top güllesi isabetiyle Turgut Reis şehit oldu. Osmanlı askeri umumî bir saldırı ile St. Elmo Kalesini ele geçirdi. Adanın teslimi için gönderilen heyete menfî cevap verilmesi üzerine St. Ange St. Michel ve Le Bourg kaleleri kuşatıldı. Cezayir Beylerbeyi Barbaroszâde Hasan Paşa'nın da 27 gemi ve 2500 kişilik bir kuvvetle gelmesi Osmanlılara ayrı bir şevk verdi. St. Michel Kalesinin Castilla Burcu ele geçirildi. Üç buçuk aylık kuşatma sonunda St. Jean şövalyelerinin çok zor duruma düştüğü bir sırada İspanyollar adanın işgal altında olmayan bir bölümüne 25 bin kişilik bir yardım kuvveti çıkardılar. Mustafa Paşa iki ateş arasında kalmamak için ağırlıklarını yükleyip kuşatmayı kaldırdı. Başarısızlığa üzülen padişahın emri ile donanma İstanbul limanına gece karanlığında girdi.
Lehistan (Polonya) üzerine yapılan Osmanlı seferi (1621).
Leh kumandanları Zolkiewski ve Koniecpolsk Hotin kalesinde Dalmaçyalı Boğdan voyvodası Gaspar Gratiani'ye bağlı kuvvetlerle birleşerek Tuna'ya inmeğe başladılar. Ancak Kantemir Mirza'nın adamları Eflaklılar ve Erdellilerce desteklenen Özi valisi İskender Paşa'ya Prut üzerinde Tutora'da (Çuçora) yenildiler (1620). Bu başarı üzerine II. Osman Han (Genç Osman) Lehistan seferine çıkmağa karar verdi. İranlılar tarafından kuşatılan Bağdat'ın geri alınması bile ikinci plana bırakılarak büyük hazırlık yapıldı. II. Osman Han savaş makineleri deve ve filler bulunan 200 000 kişilik Osmanlı ordusunun başında İstanbul'dan hareket etti (21 Mayıs 1621). Ordudaki 12 000 kadar yeniçeri genç padişahtan memnun değildi. Polonyalıların elindeki Hotin kalesini Leh kumandanı Kalinowski koruyordu. Kırım Hanı Canibek'in de katıldığı Osmanlı ordusu Hotin önlerine geldi (21 Ağustos 1621) ve kaleyi kuşattı. Dniester üzerine kurulan köprüler bağlantıyı kolaylaştırdı. Nureddin kumandasındaki Tatarlar Kamaniçe'ye (Kamieniec) ve daha ötelere akınlar yaparak Hotin'in çevresiyle ilgisini kestiler.
Hotin önündeki vuruşmalar çok kanlı oldu. Fakat bir sonuç alınamadı. Dördüncü hücumda Budin beylerbeyi Karakaş Mehmed Paşa şehit oldu; onu Doğancı Ali Paşa takip etti. Bu arada sadrazam Hüseyin Paşa görevinden alınarak yerine Diyarbekir valisi Dilaver Paşa getirildi. Beşinci ve altıncı saldırılar da başarı kazanamayınca toplanan dîvan kışı da Hotin önlerinde geçirmek isteyen Genç Osman'a rağmen barışa karar verdi. Osmanlılarca aracı seçilen Eflak voyvodası Radu Mihnea ile Polonyalılarca tam yetkili olarak görevlendirilen Zielenski barış antlaşmasını yaptılar (9 Ekim 1621). Antlaşmaya göre Kazak ve Tatar akınları yasaklanıyor Hotin Boğdan'a veriliyordu. Sefer dönüşü II. Osman Han yenilginin acısını gidermek için Boğdan topraklarından merkezi Reni şehri olan bazı parçalar aldı.
Sonuç itibariyle bu seferde yeniçerilerin gayretsizliği yüzünden askerî bir başarı sağlanamadı fakat Boğdan'ın emniyeti sağlanmış oldu.
Sultan Üçüncü Mehmed Han kumandasındaki Osmanlı ordusunun Avusturya Arşidükü Maksimilyan’ın kumanda ettiği Alman Macar İspanyol Leh Çek Slovak İtalyan Hollanda ve Belçika ordularına karşı kazandığı kesin zafer.
1595 yılında Sultan Üçüncü Mehmed Han (1595-1603) tahta geçtiği zaman Osmanlı kuvvetleri Avusturya ve Alman kuvvetleri karşısında arka arkaya mağlubiyetler alıyordu. Bilhassa Estergon’un düşman eline düşmesi bütün yurtta derin bir üzüntüye yol açmıştı. Boğdan ve Eflâk’ta durum tamamen Osmanlılar aleyhine olduğu gibi Osmanlılara ait olan İbrahil Kili Silistre Yergöği Rusçuk Akkirman ve Varna da elden gitmek üzereydi. Bu sebeple Sultan Üçüncü Mehmed Han hocası Sâdeddin Efendinin de tavsiyesiyle bizzat Avusturya seferine çıktı. Kanunî Sultan Süleyman Hanın ölümünden 30 yıl geçtiği halde hiçbir padişah ordusuna bizzat başkomutanlık etmemişti.
21 Haziran 1596’da kapıkulu ocaklarıyla beraber hareket eden Sultan Üçüncü Mehmed Han 11 Ekim 1596’da Eğri Kalesini teslim aldı. Kale muhafazasına Anadolu Beylerbeyi Lala Mehmed Paşa'yı bırakarak kendisi Macarların Kereşdeş dedikleri Haçova’ya geldi. Osmanlı ordusu Haçova’ya geldiği zaman burada imparatorun kardeşi Arşidük Maksimilyan’ın kuvvetleriyle karşılaştı. Arşidük’ün kumandası altında gerek Alman Macar ve gerekse diğer devlet ve milletlerden toplanmış büyük bir ordu vardı. Kırım Hanı Gazi Giray’ın biraderi Fetih Giray ile gönderdiği Tatar kuvvetlerinin de birlikte bulunduğu Osmanlı ordusu 100.000 kişi civarındayken düşman ordusu 300.000 kişiye yaklaşıyordu. Düşman kuvvetlerinin Osmanlı ordusuna âni baskın yapmasından endişe edildiğinden Cafer Paşa kumandasında on beş bin kişilik bir öncü kuvveti gönderildi. Cafer Paşa bu kuvvetin azlığından bahisle sonucun kötü olabileceğini bildirdi. Fakat Sadrazam İbrahim Paşaya dinletemedi. Aslında düşman Cafer Paşanın tahmininden de çoktu.
Cafer Paşa aldığı emri yerine getirmek için düşman üzerine korkusuzca baskın yaptı. Ancak elindeki 15 000 kişilik kuvvet muazzam düşman kuvveti karşısında eriyordu. Cafer Paşa; “Alnımızın yazısı bu imiş” diyerek korkusuzca ve yüz döndürmeden çarpışıyordu. Rumeli Beylerbeyi kuvvetleriyle geri çekildi. Muharebeden çekilmeyen Cafer Paşayı ise yanındaki tecrübeli hudut komutanları zorlukla savaş alanından uzaklaştırdılar. Bütün ağırlık ve toplar düşman eline geçti.
Karşılaşılan bu hezimet dolayısıyla son derece üzülen Sultan Üçüncü Mehmed Han derhal harp meclisini topladı ve ne suretle hareket edeceğine dair ordu görüşmesi yapıldı. Padişahın kumandayı veziriâzama bırakıp geri çekilmesinin uygun olacağı düşüncesine karşı Hoca Sâdeddin Efendi:
“Bu büyük bir iştir. Hasan Paşa İbrahim Paşa ve gayrisi ile olur biter iş değildir; bizzat saadetlü padişahın askere baş olup gitmesi lâzımdır” dedi.
Ertesi sabah (26 Ekim) iki tarafın kuvvetleri harp vaziyeti alıp birbirine yanaştı. Osmanlı ordusunun merkezinde Üçüncü Sultan Mehmed Han vardı. Başının üzerinde sancak-ı şerîf dalgalanıyordu. Padişahın sağında vezirler solunda kadıaskerler (kazaskerler) ile Hocası Sâdeddin Efendi bulunmakta idi. Sol kolda Anadolu Karaman Halep Maraş eyaletleri ve sağ kolda Rumeli ve Temeşvar beylerbeyleri kuvvetleri vardı.
Muhar****** başlamasıyla birlikte düşman birlikleri Padişahın bulunduğu merkez kısmını sardılar. Düşman ateşi tehlikesine düşen Padişah otağına çekilerek sırtına Peygamber efendimizin hırka-i şerîfini giyip eline mızrağını aldı. Sağ koldaki Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşanın kuvvetleri dağıldı. Böylece düşman kuvveti ordunun içine daldı. Yağmaya başladı. Düşman Türk cephane sandıklarının üzerine çıkmış dans ediyordu. Vaziyet tehlikeli bir hâl almıştı. Yerinden kıpırdamadığı halde bu durumu bizzat gören Sultan Mehmed Han yanında bulunan hocası Sâdeddin Efendiye; “Efendi şimdiden sonra ne yapmamız gerek?” diye sorunca metanetini kaybetmeyen Hoca Efendi:
“Pâdişâhım lâzım olan yerinizde sebat ve karar etmektir. Cengin hâli budur. Ecdâdınız zamanında olan tabur muhârebeleri çoğunlukla böyle vâki olmuştur. Mûcizât-ı Muhammedî ile inşâallahü teâlâ fırsat ve nusret ehl-i İslâmındır. Hâtırınızı hoş tutun” dedi.
Artık panik başlamış ve düşman kuvvetleri çadırlar arasına kadar girmiş ordugâhı zaptetmişlerdi. Düşmanın böyle çadırlar arasına girdiğini gören at oğlanı (yani seyis) aşçı deveci katırcı karakollukçu denilen hademe grubu bu çadırları zapteden düşman üzerine kazma kürek balta ve odun gibi şeylerle hücuma geçerken aynı zamanda “Düşman kaçıyor!” diye bağırarak askerleri geri döndürmeyi başardılar. Bu sırada ön kol kumandanı Cağalazâde de gizlendiği pusudan çıkarak süvarileriyle hücuma geçti ve Osmanlı ordusunun sağ kolunu bozmuş olan yirmi bin düşmanı bataklıklara sokarak imha etti. Bu hengâmede Sultan Üçüncü Mehmed Hanı dimdik atının üzerinde Hoca Efendiyi de onun yanıbaşında atının gemlerini tutmuş gören akıncılar ve Kırım atlıları zaferi kazandığını sanan düşmana dehşetli bir darbe indirdiler. Düşmanın elli bin kadarı öldürüldü. Böylece kaybolmuş sayılan Haçova Savaşı büyük bir zaferle neticelendi. On bin duka altın ile beraber en güzel Alman toplarının yüzde doksan beşi ele geçti.
Haçova Meydan Muharebesinde Osmanlı ordusu Mohaç’tan sonra en büyük imha hareketini gerçekleştirmiştir. Tarihçi Hammer bu savaş için; “Hoca Sâdeddin’in cesaret ve tesiriyle kazanılan Mohaç ve Çaldıran’la mukayese edilen parlak zafer...” diye bahsetmektedir. Sultan Üçüncü Mehmed Han bu seferin sonunda “Eğri Fatihi” unvanını almıştır.
Osmanlı - Haçlı donanmaları arasında Korinthos körfezinde İnebahtı yakınlarında yapılan deniz savaşı (7 Ekim 1571).
Osmanlı kaynakları bu savaşın adını "Sıngın" olarak yazar.
O dönemde Kıbrıs oldukça hareketli Mısır-İstanbul deniz ticaret yolu üzerinde önemli bir engeldi. Burası Venediklilerin elinde bulunuyor adada yuvalanan Venedik desteğindeki Hıristiyan korsanlar sık sık ticaret ve hac gemilerini vuruyorlardı. Kıbrıs'ın vaktiyle bir Müslüman ülke olduğu gerekçesiyle fetva alınıp savaş açıldı. Kıbrıs'ın önemli merkezleri Lefkoşe ve Magosa zorlu mücadelelerden sonra zaptedildi ve fethi tamamlandıktan sonra Kıbrıs beylerbeylik haline getirildi (1570-1571).
Osmanlılar'ın Kıbrıs adasını almaları Avrupa'da büyük tepkilere yol açtı. Bunun sonucu olarak Papa İspanya kralı ve Venedik dukası Osmanlılara karşı birleştiler. Bu birleşmeyi imza ile de onayladılar (15 Mayıs 1571). Kutsal ittifak adı verilen bu antlaşmayı Osmanlılar gizlice öğrendiler. Osmanlı Dîvanı'nda bu tarihlerde bazı görüş ayrılıkları yüzünden anlaşmazlık vardı. Bu durum alınacak tedbirleri durduruyor Donanmayı Hümayun amiralliğinin Preveze'den yazdığı yardım isteklerini cevapsız bırakıyordu. Sonunda Dîvan Avrupa karşısına güçlü bir donanma ile çıkma konusunda karara vardı. Ancak Dîvandaki anlaşmazlık yüzünden Osmanlı donanmasının başına bir kara ordusu kumandanı olan Müezzinzâde Ali Paşa getirildi. İstanbul'a gelen ikinci bir haber Türk sularına gelmekte olan Haçlı donanması ile ilgiliydi. Sokullu bu donanmayı durdurmak görevini de gene bir kara ordusu kumandanı olan Pertev Paşa'ya verdi.
Osmanlı donanmasında bir vezir dört paşa 15 beylerbeyi vardı. Ayrıca Uluç Ali Paşa Cafer Paşa Barbaroszâde Hasan Paşa Barbaroszâde Mehmed Paşa ve Salihpaşazâde Mehmed Bey gibi ünlü Türk denizcileri de bulunuyordu.
Osmanlılara karşı meydana getirilen Haçlı donanmasının başına Karl V'in evlilik dışı oğlu Hollanda genel valisi Don Juan (Avusturyalı Johann) getirildi. Venedik donanmasının başında Vaniero Cenevizlilerinkinde Giovanni - Andrea Doria Papalık donanmasında da dük Marco Antonio Collonna vardı. Ayrıca Avrupa'nın en ünlü prens asilzâde amiral ve generalleri Haçlı donanmasında görev almıştı.
Müezzinzâde Ali Paşa ile Pertev Paşa'nın yanlış tutumları ünlü Türk denizcilerinin karşı koymalarına sebep oldu ancak yapılan tartışmalar sonunda Kaptan-ı deryanın görüşü uygulandı.
İki donanma dünya tarihinin en büyük savaşlarından birine başladı. Türk donanması bozuldu. 142 gemi yok oldu 20 bin Türk askeri şehid oldu. Ölenler arasında Müezzinzâde Ali Paşa başta olmak üzere birçok Osmanlı paşası ve beylerbeyi de vardı. Bu arada yalnız Uluç Ali Paşa'nın kumandasındaki Türk sağ cenahı başarı gösterdi. 42 Türk gemisinden kurulu olan bu cenah gemilerini kaybetmedi Haçlı sağ cenahını bozarak savaş alanından ayrıldı. Uluç Ali Paşa bu başarısından sonra Kaptan-ı deryalığa getirildi ve "Kılıç Ali Paşa" diye anıldı.
Sokullu Mehmed Paşa yeni bir donanma hazırlamasını istedi. Bunun için çok sayıda malzemeye ihtiyaç olduğunu kısa süre içinde böyle bir donanmanın hazırlanmasının zor olacağını söyleyen Uluç Ali Paşa'ya Sokullu; "Bütün donanmanın demirlerini gümüşten halatlarını ibrişimden yelkenlerini atlastan yapabiliriz. Hangi geminin malzemesi yetişmezse gel benden al" demiştir ki Osmanlı Devletinin o dönemdeki gücünü göstermesi açısından önemlidir. Sokullu Mehmed Paşa gönderilen Venedik elçisine de İnebahtı Deniz Savaşıyla ilgili olarak "Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik siz İnebahtı'da bizi yenmekle sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez fakat kesilen sakalın yerine daha gür çıkar" diye cevap vermiştir.
Bununla beraber İnebahtı faciasından sonra kaybedilen binlerce denizciyi yerine getirmek kolay olmamış ve tecrübesiz leventlerden teşkil edilen yeni donanma devlete Akdeniz'deki eski kudretini kazandıramamıştır. Artık Avrupa siyasetini yönlendirecek ve ticaret yollarını hakimiyet altına alacak Hint Seferleri gibi büyük projelere de tevessül edilememiştir.
Kanunî Sultan Süleyman kumandasındaki Osmanlı ordusunun Viyana'yı kuşatması.
1526'da Macar kralı Lajos II'nin Mohaç'ta ölmesinden sonra bazı Macar beyleri Osmanlılar'ın da desteklediği Erdel voyvodası Janos Zapolya'yı kral seçtiler ve Osmanlı ordusu bu yeni kralın tahta geçmesinden sonra Macaristan'dan çekildi. Fakat Janos'a rakip olan Macar beyleri Alman imparatoru Karl V'in (Şarlken) kardeşi Ferdinand'ı kral seçtiler. Aynı zamanda Bohemya kralı ve Avusturya dükü bulunan Ferdinand ölen kral Lajos ile akraba olduğundan Macar krallık tacı üstünde miras yoluyla hak iddia ediyordu. Şarlken de Ferdinand'ı gerçek Macar kralı olarak tanıdı ve Janos'u âsî ve din düşmanı ilan etti. Osmanlı ordusunun Macaristan'dan geri dönmesinden sonra Ferdinand Budin üstüne yürüyerek kaleyi ele geçirdi yenilgiye uğrayan Janos kaçarak kayınbabası olan Leh kralına sığındı.
Ferdinand Kanunî Sultan Süleyman'a başvurarak Belgrad Sirem (Srem) ve Bosna'nın bir kısmını içine almak üzere Macaristan'ın bazı bölgelerinin vergi vermek şartıyla kendisine bırakılmasını teklif etti. Osmanlı hükümeti bu teklifi kabul etmedi ve Budin'in Janos'a geri verilmesini istedi. Kanunî Sultan Süleyman Macaristan'ın korunması ve Almanya'nın baskı altında tutulabilmesi için Viyana'nın ele geçirilmesi gerektiğini anladı ve Viyana üstüne yürümeğe karar verdi. Osmanlı ordusu 10 Mayıs 1529'da İstanbul'dan hareket etti. Edirne'de Anadolu beylerbeyi Behram Paşa Anadolu eyaleti askerleriyle birlikte orduya katıldı. Sofya'daki Serasker İbrahim Paşa ve emrindeki Rumeli eyaleti askerleri öncü tayin edildi. Ordu Niş - Alacahisar - Belgrad - Sirem yoluyla 5 Ağustos 1529'da Eszek'e vardı. Mohaç'a giren ordu 5 Eylül'de Budin kalesi önüne geldi. Kaledeki Avusturya kuvvetleri 5 Eylül'de kaleyi teslim etiiler. Kanunî Sultan Süleyman 12 Eylül'de kral Janos'u tekrar tahta geçirdi. Osmanlı ordusu ileri yürüyüşüne devam ederek 26 Eylül'de Viyana'yı kuşatmağa başladı. Ferdinand Osmanlı ordusuna karşı koyabilmek için Viyana'yı tahkim etmiş ve komşu devletlerden yardım istemişti. Kanunî Sultan Süleyman kale kumandanı Niklas Zalem'e haber göndererek kalenin teslimini teklif etti. Kale kumandanı bunu kabul etmeyerek bütün kuvvetleriyle kale gerisinde savunma düzenine geçti. Bu arada Tuna yolundan gemilerle Viyana'ya gönderilen 12 bölük kadar bir Avusturya yardımcı kuvveti 25 Eylül'de sisten yaralanarak kaleye girdi. Avusturyalılar kuşatma süresince 30 000 kişilik kuvvetlerle kaleden yaptıkları karşı saldırılar ve baskınlarla savunmayı aktif olarak yürütmek istedilerse de büyük kayıplara uğradılar. Viyana kalesine karşı şiddetli savaşların verildiği sırada Mehmed Bey kumandasındaki Osmanlı akıncıları Bavyera'da Regensburg Çekoslovakya'da Brün şehirlerine kadar akınlar yaptılar.
Yolların elverişsizliği ve mevsim şartlarının erken bozulması yüzünden ağır kuşatma topları yollarda kalmış ve kale önüne getirilememişti. Bu yüzden Viyana kalesi yeteri kadar tahrip edilemedi. Bu elverişsiz şartlara rağmen 11 Ekim'de Viyana kalesine büyük bir saldırı yapıldı; fakat kesin sonuç alınamadı. Daha sonra yapılan ikinci saldırı da sonuç vermedi. Kışın şiddetlenmesi ve yiyecek sıkıntısının başlaması ordunun moralini bozdu. Askere büyük ödüller vaat edilerek 13 ve 14 Ekim'de yapılan saldırılardan da sonuç alınamayınca Kanunî Sultan Süleyman 15 Ekim'de kuşatmayı kaldırarak dönüşe karar verdi. Kuşatmanın kaldırılmasından sonra Sadrazam İbrahim Paşa Viyana kalesinin güneyinde gereken güvenlik tedbirlerini aldı ve böylece kaleden yapılacak düşman çıkış harekâtını ve saldırılarını önledi. Ayrıca Kasım Bey kumandasında 12 000 kişilik akıncı kuvveti de düşman baskısını önlemek amacıyla Almanya'ya ve Steiermark'a akınlar yapmakla görevlendirildi. Osmanlı ordusu Estergon üzerinden Tuna yoluyla 25 Ekim'de Budin'e geldi ve Kral Janos tarafından karşılandı. Buradan Tuna üzerine kurulan köprüyle Peşte'ye geçildi ve 29 Ekim'de Tuna'nın doğu kıyısı takip edilerek İstanbul'a dönüş yürüyüşüne başlandı.
İkinci Viyana Kuşatması (14 Temmuz 1683)
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusunun Viyana'yı kuşatması.
XVII. yüzyıl ortalarında Avusturya imparatorunun Protestan olan orta Macaristan halkına baskısı sonucu orta Macar Beyi İmre Tököli (Thököly) Osmanlı himayesine girmişti. İmre Tököli Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'yı Avusturya'nın elinde bulunan orta Macar kalelerini geri almaya teşvik etti. Varad (Nagy-Varda Alm. Gros-Wardein) beylerbeyi Hasan Paşa da orta Macaristan'a ait kaleleri geri alarak İmre Tököli'ye verdi. Bunun üzerine Avusturya imparatoru Leopold Türk kuvvetlerinden yararlanarak bu kaleleri tekrar ele geçirdi. Bu yüzden Osmanlı-Avusturya ilişkileri bozuldu.
Sadrazam Kara Mustafa Paşa'nın amacı Avusturya'ya savaş açılmasıydı. Bu yolda savaş taraftarı olmayan padişah IV. Mehmed Han'ı da kandırmak için özellikle yeniçeri ağası Bekri Mustafa Paşa aracılığıyla yeniçerileri kışkırttı. Reisülküttabı ve çavuşbaşıyı Avusturya elçisiyle görüşmek üzere görevlendirdi. Osmanlı temsilcileri barışın yenilenmesinin ancak Yanık kalesinin Osmanlılara bırakılmasıyla sağlanabileceğini ileri sürdüler. Ayrıca yapılan savaş hazırlıklarının tazmin edilmesi istendi. Avusturya elçisi kendisinin yalnız barış antlaşmasını yenilemeye yetkili olduğunu bildirerek ileri sürülen teklifleri kabul etmedi. Avusturya elçisi Kont Caprara göz hapsi altına alındı. 6 Ağustos 1682'de Topkapı Sarayı'nda toplanan bir mecliste savaşa karar verildi.
Avusturya Osmanlı Devleti'yle savaşmak istemiyordu. Avusturya imparatoru Leopold savaşın kesinleşmesi karşısında başta Papalık olmak üzere İspanya Venedik ve Lehistan'dan yardım istedi. Fransa Avusturya'ya yardım etmemekle birlikte düşmanca bir davranışta bulunmayacağını bildirdi. Papa Innocentius XI Katolik devletlerin Avusturya'ya yardımını sağlamak için çalışıyordu. Papa'nın etkisiyle 31 Mart 1683'te Avusturya ile Lehistan arasında ittifak yapıldı. Lehliler savaşın sonuna kadar Avusturya'nın yanında olacaklardı. Türk ordusu yenilirse Lehistan Bucaş Antlaşmasıyla Türklere bıraktığı yerleri geri alacaktı. Ayrıca Eflak ve Boğdan Lehistan'a verilecekti.
Nisan 1683'te IV. Mehmed Han ve Sadrazam Kara Mustafa Paşa kuvvetli bir orduyla Edirne'den hareket etti. Ordu 3 Mayıs 1683'te Belgrad'a geldi. 13 Mayıs 1683'te Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa serdar-ı ekrem tayin edildi ve Osmanlı ordusu Viyana üstüne yürüyüşe geçti. Osmanlı ordusu o zamana kadar sefere çıkmış olan orduların en kalabalığıydı. Timarlı sipahiler kapıkulu askerleri Mısır ve Şam askeri Eflak Boğdan voyvodalarının kuvvetleri orta Macar kralı İmre Tököli'nin 20 000 kişilik ordusu ve Kırım Hanı'nın 50 000 kişilik süvarisiyle 350 000 kişiyi buluyordu. Ayrıca 150 000 kişilik geri hizmet askeri ve ağırlıkları taşıyan 50 000 araba vardı. Belgrad yakınlarında Sava ırmağını geçen Osmanlı ordusuna 10 Haziran 1683'te Ösijek'te İmre Tököli kuvvetleri katıldı. Osijek'ten hareket ederek Drava ırmağını geçen Osmanlı ordusu 26 Haziran'da Erdel'de bulunan İstolni-Belgrad'a (Macarca Szekesfehervar Alm. Stuh) geldi. Burada Kırım Hanı Murad Giray Kırım kuvvetleriyle orduya katıldı. Osmanlı donanması da Akdeniz'de güvenliği sağlamak amacıyla dolaşıyordu. Ayrıca 150 gemiden meydana gelen ince donanma da Tuna'da güvenliği sağlıyor ve ordunun bazı malzemesini taşıyordu. Nehir donanması 59 top ve çok sayıda mühimmatı Tuna yoluyla Budin'e getirmişti.
Padişah Kara Mustafa Paşa'yı Yanık Kalesini ele geçirmekle görevlendirmişti; fakat sadrazam bunu önemsiz bir iş olarak görüyordu. Amacı Avusturya'nın başkenti olan Viyana'yı alarak büyük bir ün sağlamaktı. Özellikle emrine verilen kuvvetli orduyla bunu başaracağından emindi. İstolni-Belgrad'da bir savaş meclisi toplandı. Kara Mustafa Paşa bu mecliste asıl amacının Yanık veya Kommarom kalesini almak değil Beç (Viyana) şehrini kuşatmak olduğunu açıkladı.Toplantıda bulunan defterdar Anadolu Rumeli Şam ve Diyarbakır beylerbeyleri reisülküttap yeniçeri ağası serdarın bu kararını uygun buldular. Yalnız Kırım Hanı bu görüşe karşı çıktı. Tecrübeli bir asker olan Budin valisi Uzun İbrahim Paşa da Kırım Hanını destekledi. Öncelikle Macaristan'da Avusturya imparatoruna bağlı Macar beylerinin topraklarının Yanık ve Kommarom kalelerinin alınmasını sonra Viyana'nın kuşatılmasını teklif ettiler.
Osmanlı ordusunun Viyana üzerine yürüyüşü Avrupa'da özelikle Almanya'da büyük bir heyecana sebep oldu. İmparator Leopold şehirde 20 - 25 000 kişilik bir savunma kuvveti bırakarak Viyana'dan 60 saat uzaklıkta bulunan Lenz kasabasına çekildi. Osmanlı ordusu 14 Temmuz 1683'te Viyana önüne geldi. Gelenek üzerine şehrin teslimi istendi. Teklifin reddedilmesi üzerine kuşatma başladı. Akıncı kuvvetleri Avusturya'nın Burgenland İstirya ve Doğu Avusturya eyaletlerini işgal ettiler. Abaza Hüseyin Paşa ve İmre Tököli Kuzey Macaristan'da askerî faaliyette bulunmakla görevlendirildiler. Kara Mustafa Paşa kuvvetlerinin bir kısmını Moravya Galiçya Slovakya içlerine yolladığı için şehri gerektiği gibi kuşatamadı. 1529 yılındaki Birinci Viyana Kuşatmasında olduğu gibi bu seferde de orduda büyük toplar yoktu. Havan toplarıyla yapılan atışlarda şehir içinde yangın çıktı. Barut depoları ateş alacağı sırada yangın söndürüldü. Avusturya başkumandanı Viyana'ya 15 km uzaklıkta Leopold şehrine çekilmişti. Adana beylerbeyi Mehmed Paşa emrindeki kuvvetlerle buradaki Alman ordusunu yenilgiye uğrattı; fakat Viyana'ya Avrupa'nın bir çok yerinden yardım gelmeye başlamıştı. Osmanlı ordusunda yiyecek sıkıntısı başladı. Yemsizlik yüzünden ordudaki hayvanlar ölüyordu. Yakalanan esirlerden Leh ve Alman kuvvetlerinin yardıma geldiği anlaşıldı. Durumun zorlaştığını gören Kara Mustafa Paşa 26 Ağustos 1683'te yaptığı kuvvetli bir saldırıyla bazı tabyaları ele geçirdi. Şehirde dizanteri çıkmıştı. Kale kumandanı acele yardım istiyordu. 7 Eylül 1683'te müttefik kuvvetleri Jan Sobieski kumandasında Tuna'yı geçti ve Osmanlı ordusunun sol geri hatlarına yaklaştı. Viyana'ya gelecek yardımı önlemek için büyük Tuna köprüsünün güvenliğiyle görevlendirilen Kırım Hanı Murad Giray Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'ya duyduğu kin yüzünden düşmanın Tuna'yı geçmesine göz yumdu. Osmanlı ordusunun gerisine düşen düşman için gerekli hazırlıklar yapıldı; fakat Budin beylerbeyi İbrahim Paşa'nın Jan Sobieski'ye yenilmesi vezir Sarı Hüseyin Paşa kuvvetlerinin dağılması ve Kırım kuvvetlerinin yardıma gelmemesi yüzünden genel bir bozgun başladı. Serdar-ı ekrem yerinden kımıldamadan 5 - 6 saat düşmanla çarpıştıysa da sağ ve sol kanatların çökmesi üzerine çekilmek zorunda kaldı. Yanık kalesine çekilen serdar kuvvetlerini toplamağa çalıştı. Viyana bozgununu haber alan IV. Mehmed Han Belgrad'dan Edirne'ye döndü. Budin'de kuvvetlerine çekidüzen veren Sadrazam Kara Mustafa Paşa düşmanın saldırısına uğraması muhtemel kalelere asker yerleştirdi.
Viyana Bozgunu Avrupa'nın ortasına kadar girmiş olan Türk ordusunun son seferi oldu. Sadrazam 16 Ekim'de Belgrad'a döndü. 29 Ekim'de Estergon Kalesi düşmanın eline geçti. Durumdan son derece üzüntü duyan IV. Mehmed Han Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın idamını emretti. İkinci Viyana Kuşatmasıyla başlayan ve 1699 Karlofça Barış Antlaşmasına kadar süren savaşlar Osmanlı Devletinin yenilgisiyle sona erdi. Kara Mustafa Paşa Belgrad'da idam edildi.
Osmanlı ve Avusturya orduları arasında 11 Eylül 1697’de Tisa Irmağı kıyısındaki Zenta’da yapılan ve Osmanlıların yenilgisiyle sonuçlanan savaş.
Avusturya ile harpler 1683 yılında başladı. Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) Sultan İkinci Süleyman Han (1687-1691) Sultan İkinci Ahmed Han (1691-1695) zamanlarında devam eden Avusturya harplerine İkinci Mustafa Han (1695-1703) son vermek istiyordu. Bu gayeyle 1695 ve 1696 yıllarında iki defa sefere çıkılıp Lipve ve Lügoş geri alındı. 27 Ağustos 1696’da Ulaş Zaferi kazanıldı. 1697 yılında üçüncü sefere çıkıldı.
Harp Meclisi Belgrad’da 10 Ağustosta toplandı. Müzakereler sonunda Temeşvar’a gidilmeye karar verildi. Tuna Temş ve bir nehir daha geçildikten sonra Tisa Nehri kenarına gelindi. Avusturya ordusundan Mareşal Prens Öjen de Savua’nın kuvvetlerinin büyük kısmı da Tisa Nehri yakınında bulunuyordu. Osmanlı ordusu Tisa’yı geçip Erdel’e taarruz etmek istiyordu. Osmanlı donanmasının Tisa Nehri ağzına gelmesi istendi. Prens Öjen Osmanlı harekât planını casuslar vasıtası ile öğrendi. Avusturyalılar Osmanlı ordusunun Tisa’yı geçmesinden önce oraya yetişmek istedi. Avusturya öncüleri ve Prens Öjen kuvvetleri Osmanlı ordusu Zenta mevkiinde nehri geçerken yetişti. Osmanlı ordusu sefer planı gereği Tisa Nehri üzerinde köprü kurarken düşmanın gelmesi üzerine âni tedbirlere başvuruldu. Boşnak Cafer Paşa bir miktar kuvvetle düşmanın baskınına mâni olmak için karşıya geçirildi. Cafer Paşa karakol vazifesi yapacaktı. Düşmanın fazlalığı karşısında karakol birliği geri çekildi. Boşnak Cafer Paşa dönerken atı yuvarlanıp esir düştü. Prens Öjen Osmanlıların daha bütünüyle karşıya geçmemesinden faydalanarak 11 Eylül 1697’de taarruzu başlattı. Veziriâzam Elmas Mehmed Paşa düşmanın taarruzu üzerine Zenta’ya doğru çekildi. Zenta’dan Temeşvar’a 7000 asker geçmişti. Veziriâzam düşmanın taarruzuna mâni olmak için karşıya geçişin tamamlanmasını istedi. Yeniçeri Ağası Mahmud Paşa bu teklife karşı çıktı. Köprü başında metris alındı. Metris alınınca müdafaa hattı daraldı. Askerlerin son değişiklikten haberi olmadığından baskın zannıyla panik başladı. Elmas Mehmed Paşa panik ve geri çekilmenin önüne geçmek için yalın kılıç köprüyü tuttu. Veziriâzamı kaçan askerler şehit ettiler. Düşman köprüyü zapt edip top atışlarıyla yıktı. Temeşvar muhafızı olup Serhad kurtlarından Koca Cafer Paşa Anadolu Beylerbeyi Mıcırlıoğlu İbrahim Paşa Rumeli Beylerbeyi Küçük Cafer Paşa Yeniçeri Ağası Mahmud Paşa Diyarbekir Valisi Kavukçu İbrahim Paşa Adana Valisi Fazlı Paşayla pek çok sancakbeyi ocak ağaları alaybeyleri ve ordunun sekizde biri faciada kayboldu. Harp malzemeleri pek çok araba silâh mühimmat ordu hazinesi düşmanın eline geçti. Nehrin karşı tarafında bulunan Osmanlı ordusu geçiş olmadığından yardımda bulunamadı. Sultan İkinci Mustafa Han ve ordunun geri kalanı Temeşvar’a çekildi. Avusturyalılar da çok kayba uğradığından Sultanın yanındaki Osmanlı kuvvetlerine taarruz edemedi.
Sultan Mustafa Han Temeşvar’ı takviye edip Belgrad’a gelerek Edirne’ye döndü. Orduda serhad boyları ve vefat edenlerin yerine tayinlerde bulunuldu. Zenta Savaşının Osmanlılara çok tesiri oldu. Bu arada Rusya’nın da Azak’ı işgal etmesiyle İkinci Mustafa Han 1699’da Karlofça Antlaşmasını imzalamak zorunda kaldı.
Türklerin Avusturyalılara karşı Kanije'de yaptığı savunma (1601).
1600 yılında Kanije Kalesi fethedilerek beylerbeylik hâline getirildi ve idâresi Tiryaki Hasan Paşa'ya verildi. Ertesi sene Avusturya Arşidükü Ferdinand 50.000 kişilik kuvvet 42 büyük topla Kanije önüne gelerek kaleyi kuşattı. Orduda başta Avusturya ve Almanlar olmak üzere İtalya İspanya Papalık ile gönüllü Fransız ve Macar birlikleri bulunmaktaydı. Kaledeyse sadece 5000 civarında mücahid vardı.
9 Eylül günü kaleyi bombalamaya başlayan müttefikler günde ortalama 1500 gülle atıyorlardı. Açılan gedikler geceleri binbir müşkülatla mümkün mertebe kapatılıyordu. Hasan Paşa Vezir-i âzama haber göndererek yardım talep ettiyse de bir netice elde edemedi. Ancak Paşa bu durumu askere sezdirmedi. Düşman kaleye girebilmek için varını yoğunu ortaya koyuyordu. Nehir üzerine köprü kurdularsa da Hasan Paşa geceleyin bu köprüyü yaktırdı. İkinci köprülerini de çengellerle içeri çektirdiğinden üzerindekiler nehre atlayıp boğuldular. Hasan Paşa kale sınırlarına yaklaşan düşmana yalnız tüfek atışı yaptırıyordu.
Müttefik kuvvetler Türklerde top veya cephane olmadığı hissine kapılmıştı. Bu sebeple kaleye toplu bir hücuma kalktıkları anda yüz topa birden ateş emrini veren Hasan Paşa düşmana büyük zayiat verdirdi. Aldığı esirlereyse içi kum dolu fakat üstü un ve barutla örtülü çuvalları göstererek düşmanın iaşe ve cephaneyi bitirmek ümidini kırmıştı. Ancak Belgrad’ın düşman eline geçmesinden sonra Arşidük Matyas da kuvvetleriyle gelip Kanije’yi muhasara edenlere katıldı. Ertesi gün ise taze kuvvetlerle yeniden hücuma geçildi. Hasan Paşanın başını getirene kırk köy vaad ediliyordu. Şiddetli ve korkunç hücumlar Hasan Paşanın tedbir ve direktifleri sayesinde bertaraf ediliyordu.
Müttefik kuvvetler nihayet 18 000 ölü vererek hücumdan vazgeçti. Papanın kardeşi yaralanıp kahrından öldü. Bu kadar kuvvetli düşmanın bir avuç mücahide bir şey yapamaması askerin maneviyatını artırdı. Arşidük ne pahasına olursa olsun kaleyi almak niyetindeydi. Bu sebeple kış bastırdığı halde askeri barındıracak siperler ve yeraltı mevzileri yaptı. Muhtelif hücumlarla kaleyi delik deşik etmesine rağmen burayı alamıyordu. Kalede 4000 kişi kalmıştı. Açıkta ve çadırda kalan düşman askerlerinin morallerinin bozulduğu bir sırada Hasan Paşa 3000 kişilik kuvvetle kaleden dışarı çıkıp düşmana hücum etti. Aynı zamanda kaledeki toplara da hep birden ateş ettirerek düşman ordugâhını alt-üst etti. Birbirine giren düşman kuvvetleri her şeyi bırakıp kaçmaya başladılar. Düşmandan 45 top 14 000 tüfek 50 otağ ve 10 000 çadırın yanında Ferdinand’ın otağı tahtı altın ve gümüş eşyaları arabaları Hasan Paşanın eline geçti. Bozgundan kaçanlar Arşidük’ün etrafında yeniden toplandılarsa da Hasan Paşa düşmandan ele geçirdiği topları bunların üzerine çevirerek perişan etti.
Tiryaki Hasan Paşa düşman karargâhının tamamının temizlendiğini haber alınca Arşidük’ün otağına doğru gitti. Otağın içersinde etrafı altın ve gümüş parmaklıklı başları mücevherli ve direklerinin başı elmaslı bir taht vardı.
Tahtın iki yanında sırma saçaklı on iki koltuk bulunuyordu. Tahtın önünde dört metre uzunluğunda süslü yemek masası duruyordu. Bunları gören Hasan Paşa "Cenâb-ı Hakk’a şükrâne olarak iki rekat namaz kıldı ve duâ edip ağladı. Bu zaferin Allahü teâlânın inâyeti ve Peygamber efendimizin mûcizâtı eseri" olduğunu söyleyerek tahta oturdu. Diğer beyler de koltuklara oturdular. Hasan Paşa bu büyük muzafferiyeti dört temel esasla kazandıklarını söyledi. Bu esaslar sabır sebat birlikte hareket ve kumandana itaatti. Bu şekilde harekete devam ederlerse Allahü teâlânın kendilerine daha nice zaferler vereceğini söyleyerek emrindekilere nasihat etti.
Üç ay sürmüş olan Kanije Muhasarasından sonra Hasan Paşa elde ettiği ganimeti ancak iki ayda kaleye nakledebildi. Muhasara esnasında hizmeti görülen beylere ve kumandanlara hediyeler dağıtarak rütbelerini yükseltti.
Sultan Üçüncü Mehmed Han (1596-1603) Avusturya ve müttefiklerinin bozgunuyla neticelenen bu zafer haberine çok sevindi. İstanbul’da şenlikler yapılmasını emretti. Tiryâki Hasan Paşaya vezir rütbesi verilip haslar murassa kılıç muhteşem şekilde donatılmış üç hilâlli sancak ve bir de hatt-ı hümâyun gönderdi.
Padişah hatt-ı hümâyununda Hasan Paşayı; “Berhudar olasın sana vezâret verdim ve seninle mahsur olan asker kullarım ki mânen oğullarımdır yüzleri ak ola. Makbûl-i hümâyunum olmuştur. Cümleyi Hak teâlâ hazretlerine ısmarladım” diyerek medhü senâ ediyordu.
Padişahın fermanını okuyan Hasan Paşa ağladı. Sebebini soranlara: “Kanije Müdafaası gibi küçük hizmetlere de vezirlik verilmeye pâdişâh mektubu yazılmaya başlandı. Bizim gençliğimizde böyle küçük hizmetlere vezirlik verilmez Pâdişâh mektubu yazılmazdı. Biz ne idik neye kaldık diye ağlıyorum” cevabını verdi.
6 Temmuz 1770’te Çeşme limanında Osmanlı donanmasıyla Rus donanması arasında yapılan deniz muharebesi.
1768’de Başlayan Osmanlı-Rus Savaşında Rusların Baltık donanması İngiltere’ye uğrayıp İngiliz Amirali Elfinstan ile bir miktar kuvvet alarak Akdeniz’e gelmiş ve Ege Denizinde harekâta girişmişti. Kapdân-ı deryâ Hüsâmeddîn Paşa kumandasındaki Osmanlı donanması Çeşme’den Çanakkale’ye dönmek için Koyun Adaları civarından geçerken kalyonlardan birinin direği kırıldı. Bunun üzerine bütün donanma bu direğin tamiri için Toprak Adası önünde durdu (4 Temmuz 1770). Ertesi gün sabahın erken saatlerinde 18 parçadan meydana gelen Rus Donanması Koyun Adaları önünde görüldü. Otuz parçadan ibaret Osmanlı Donanması Çeşme’nin kuzeyindeki Kayalık Burun ile Toprak Adası civarında demirlemişti. Üç fırka Osmanlı Donanmasının sağ kanadına hücum etti. Amiral Spiridov ve Orlov’un bindikleri kalyon ile Cezayirli Hasan Bey'in kalyonu arasında şiddetli bir çarpışma oldu. Ağır yara alan Rus gemisi kendini idare edemeyerek Osmanlı kalyonunun üzerine düştü. İki taraf askerleri arasında şiddetli bir vuruşma başladı. Ruslar Osmanlı gemisini ateşe verdiler. Fakat kendi gemileri de ateş almıştı. Biraz sonra iki gemi birbirinden ayrılmış Rus kalyonu havaya uçmuş ve Türk gemisi de alevler içinde Osmanlı gemilerine doğru gitmeye başlamıştı. Bunun üzerine Osmanlı donanması Çeşme limanı yönüne çekildiği gibi Elfinstan’ın gemileri de açılmaya mecbur kaldı. Cafer Bey filosunun Çeşme limanına girdiğini gören bütün Osmanlı gemileri onu takip ederek limana girip birbirlerine yakın demir attılar. Hüsameddin Paşa bazı tedbirlerle emniyet altına aldığı donanmaya düşmanın artık taarruz edemeyeceğini zannediyordu. Cezayirli Hasan Bey donanmanın tehlikede olduğunu Kapdân-ı deryâya söylemiş fakat onu ikna edememiştir.
Öte yandan Rus donanması komutanı Orlov İngilizlerin derhal Osmanlı donanmasına hücum edilmesi teklifini kabul etti. 6 Temmuz 1770 gecesi Rus donanması Çeşme limanı gönüne gelerek Osmanlı gemilerini topa tuttular İngiliz subaylarından Greig’in hazırladığı ateş gemileri limana girdi. Greig filosundan atılan bir humbaradan Osmanlı gemileri tutuştu. Bu suretle başlayan yangın gemilerin birbirinin üstüne düşmesinden dolayı süratle ilerlediğinden birkaç saat içinde hemen hemen bütün donanma mahv oldu. 7 Temmuz sabahı ateşten kurtulan bir kalyon ile birkaç küçük gemi limandan çıkarken Rusların eline geçti. Kapdân-ı deryâ Hüsameddin Paşa gemisiyle Sakız Adasına sığındı. Çok geçmeden de görevinden azledildi. Cezayirli Hasan Paşa gemisinin havaya uçmasına rağmen kurtulmayı başardı. Çeşme Savaşının ardından Limni Adasını kuşatan Orlov Cezayirli Hasan Paşaya yenilerek çekilmek zorunda kaldı.
20 Ekim 1827 tarihinde Fransa İngiltere ve Rusya müttefik filolarının Navarin’deki Osmanlı-Mısır donanmasına baskını.
On dokuzuncu yüzyılda İslâm âleminin en büyük dünyanın ise büyük güçlerinden olan Osmanlı Devleti'nin varlığı Hıristiyan ve sömürgeci devletleri rahatsız ediyordu. Sömürgeci devletlerin dünya hakimiyetine; sultanları aynı zamanda İslâm âleminin lideri demek olan halifelik sıfatına da sahip Osmanlı Devleti engel oluyordu. Osmanlı Devletini bölüp parçalayıp yıkmak için tebaadan olan Rumları; Türklere karşı kışkırtıyorlardı. Rumların yaptıkları vahşetleri sanki Osmanlılar yapmış gibi propaganda yaparak lehlerinde kamuoyu meydana getirdiler. Bütün Hıristiyan ahaliye olduğu gibi Yunanistan’daki Rumlara da kavmiyetçilik ideolojisiyle isyan fikrini aşıladılar.
Masonik esaslara ve şifrelere göre teşkilâtlanan ve faaliyetlerini arttıran fesat cemiyetleri Avrupa’da ve Rusya’da bulunan Rum sermâyedarlar tarafından destekleniyordu. Neticede Osmanlı İmparatorluğu yerine Bizans'ı diriltmek hayaliyle Yunan isyanları başladı. Osmanlı Devleti içişlerindeki gelişmeleri kontrol etmek için Yunanistan’daki tedbirlerini arttırdı. 1821 yılında Mora’da Rum isyanı çıktı. Devrin Osmanlı Sultanı İkinci Mahmud Han Mora İsyanını bastırmakla Mısır Valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'yı vazifelendirdi. Mehmed Ali Paşanın oğlu İbrahim Paşa; Mora’daki Rum âsileri Rus subay ve askerleriyle Avrupa devletlerinin gönüllü hümanistlerini mağlup edip bölgeden attı. Bu durum Fransa İngiltere ile Rusya’nın birlik olarak Osmanlı Devletine karşı cephe almalarına yol açtı. Mora’dan Osmanlı askerinin çekilmesini isteyen notayı Sultan Mahmud Han hükümranlık prensibiyle uyuşmadığı için reddetti. Zira bu durum Osmanlıların bir iç meselesiydi.
Baltık Denizine açılan Rus donanmasından bir filo İngilizlerle birleşip Akdeniz’e girdi. Rus-İngiliz gemilerine Fransız filosu da katıldı. İngiliz amirali Cangrington kumandasındaki Fransa İngiltere Rusya müttefik donanması Mısır’daki Kavalalı İbrahim Paşa kuvvetlerine karşı deniz harekâtı başlattı. Mora İsyanında Osmanlı ve Mısır gemileri Navarin limanında bulunuyordu. Müttefik donanması Navarin Limanını kuşattı. Osmanlılar ile deniz muharebesi yapmaya cesaret edemediler. Amiral Cangrington müttefikler adına Osmanlı ve Mısır askerlerinin Yunanistan’dan çekilmesini istedi. Kabul edilmedi. Navarin’in açıklarındaki müttefik donanması gayelerinin savaş olmadığını ileri sürerek limana girmek istediler. 20 Ekimde dostane bir havayla Navarin Limanına girdiler. Osmanlı ve Mısır gemileri hilâl şeklinde birbirine rampa etmiş üç sıra hâlindeydiler. Limana giren müttefik gemileri savaş için bahane aramaya başladılar. Ateş gemisinin başka yere alınmasını istediler. Kabul edilmeyince Mısır gemilerinden kendilerine ateş açıldığını ileri sürerek savaşı başlattılar. Müttefik gemilerinin âni ateşi üç saat devam etti. Elli yedi Osmanlı-Mısır gemisiyle altı bin asker kaybedildi. Müttefiklerin kaybı ise bin askerdi.
Navarin Fâciasını Osmanlı hükümeti protesto edip Fransa İngiltere ve Rusya’dan tazminat istedi. Avrupa basını fâciayı örtmek için Osmanlı Devleti aleyhine kampanya açtılar. Fransa İngiltere Rusya’nın elçileri İstanbul’u terk ettiler. Faciaya Osmanlı Devletinin sebep olduğunu ileri sürüp Rusya Osmanlı Devletine harp ilan etti. İngiltere parlamentosundaki sert tenkitler üzerine İngiliz Amirali Cangrington görevinden alındı. Rusların Balkanlardan ve Kafkaslardan saldırmaları üzerine iki cephe açıldı. Fransa Mora’ya asker çıkardı. 1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırılıp ordusu teşkilatlanıp kadrosunu bütünüyle tamamlayamayan Osmanlı Devleti bütün imkânları seferber ederek düşmanlarla mücadele etti. Fransa ve Rusya’nın Orta-Doğu ve Akdeniz’de güçlenmesini menfaati icabı istemeyen İngiltere’nin araya girmesiyle anlaşma yapıldı.
Navarin Fâciası neticesinde; Avrupa devletleri Osmanlı Devletini rahat bırakmayarak kısa zaman sonra Yunanistan'ın istiklâl kazanmasını sağladılar.
Osmanlı Devleti ve müttefikleri İngiltere Fransa ve Piemento ile Rusya arasında 1853-1856 yıllarında yapılan savaş.
1800’lü yıllarda dünyada iki büyük İslâm devleti vardı. Biri Osmanlı Devleti diğeri ise Hindistan’daki Gürgâniye (Babür) Hükümdarlığıydı. İslâmiyet'in büyük düşmanı olan İngilizler ise devamlı bu iki devleti nasıl yok edebileceklerini planlamakla meşguldüler. Önce Gürgâniye Devletini parçalamaya karar verdiler. Böylece hem Asya’daki Müslümanları başsız bırakacaklar hem de Hindistan’ın hazinelerine ve ticaretine hakim olacaklardı. Fakat Osmanlı Devletinin buna mâni olmasından korkuyorlardı. Bunun için Osmanlı Devletiyle Rusya arasında savaş çıkarmaya çalıştılar. Sıcak denizlere inme hayaliyle yanıp tutuşan Rusya’yı devamlı tahrik ettikleri gibi sadrazam Mustafa Reşid Paşa'yı da kandırarak Rusya’ya karşı düşmanca tavır takınmasını temin ettiler. İngilizlerin asıl maksadını anlayamayan Rus Çarı Birinci Nikola İngilizlerle Osmanlı toprakları hakkında görüşmeye karar verdi. 9 Ocak 1853’te Sen-Petersburg’un kışlık sarayında verilen bir baloda İngiliz elçisine Osmanlı Devletinin topraklarını paylaşmayı teklif etti. Ancak İngiltere bu teklifi reddettiği gibi durumu Bâbıâli’ye de bildirdi. Bunun üzerine Rusya Osmanlı Devleti hakkında tek başına tedbirler almaya kalkıştı. İstanbul’a prens Mençikof’u elçi olarak gönderip Fransa’nın Kudüs’te daha önceleri Katolikler adına sağladığı imtiyazların Ortodokslar için de tatbik edilmesini Ortodoks tebaanın himayesinin Rusya’ya verilmesini istedi. Fakat Mustafa Reşid Paşa bu teklifleri reddedip meselenin diplomatik yollardan çözümünü önledi. Bunun üzerine Avusturya İmparatorluğu ile Prusya Krallığı İstanbul ve Petersburg’a kendi hakemliklerinde bir konferans toplanıp savaşın önlenmesini teklif ettiler. Rusya bu teklifi kabul ettiği halde Mustafa Reşid Paşa İngilizlerin tahriki ile reddetti. Böylece iki devlet arasında münasebetler tamamen kesildi. Rusya savaş ilan etmeden Eflak ve Boğdan’ı işgal etti. Bunun üzerine Osmanlı Devleti 4 Ekim 1853’te Rusya’ya harp ilan etti.
Tuna cephesinde savaş Türk topçu ateşiyle başladı (23.10.1853). İlk gün Ruslar 300 asker kayıp verdiler. Ömer Paşa 27 Ekim’de Vidin’den doğuya doğru Tuna dirseğini geçerek Romanya’ya girdi. Kalafat’ı aldı. Tutrakan ve Yerköyü’nden de Romanya’ya asker sokan Ömer Paşa Oltenisa meydan muharebesinde Rus kuvvetlerini bozdu (5.11.1853). Binlerce ölü ve yaralı veren Ruslar bozgun hâlinde Bükreş’e kaçtılar.
Anadolu cephesinde de Müşir Abdülkerim Nâdir Paşa Kafkasya’da harekâtta bulunup Şeyh Şâmil ile irtibat kurdu. Şeyh Şâmil vasıtasıyla Kafkasya’daki yerli ahaliden Ruslara karşı destek sağlandı. Fakat Tuna cephesindeki başarı bu cephede sağlanamadı. Bunun üzerine Abdülkerim Nâdir Paşanın yerine erkân-ı harbiye reisi olan Ahmed Paşa cephe kumandanı oldu.
Bu arada Rus Karadeniz Donanması Sinop’ta yatan 12 parçalık Türk filosunu bastı (30 Kasım 1853). Filonun tamamı imha edilince iki binden fazla Osmanlı bahriyelisi şehid oldu. Sinop’un Müslüman mahalleleri bombardıman edilerek tahrip edildi. Birçok sivil de şehid oldu.
Bunun üzerine İngiltere Rusya ile diplomatik münasebetlerini kesti. Rus çarının Kudüs’te Katoliklere karşı Ortodoksları ayaklandırdığını ileri sürerek Rusların Akdeniz’e inmesini istemeyen Fransa’yı da yanına alıp 1854 Mart’ında Rusya’ya resmen savaş ilan etti. İki devlet Osmanlı Devletinin yanında yer aldı.
Müttefik kuvvetleri 31 Mart’ta Gelibolu’da toplandı. İngiliz kuvvetlerine Lord Raglen Fransız kuvvetlerine Mareşal Arnard Tuna boyundaki Osmanlı Ordusuna ise Ömer Lütfi Paşa kumanda ediyordu. Ömer Paşa 17 Nisan’da Küçük Eflak ve Sırbistan arasındaki Kalafat Muharebesinde Rus taarruzunu püskürtüp düşmanı Karayova’ya kadar seksen kilometre kovaladı. Müttefik donanmasına Odesa’dan ateş edilmesi üzerine şehir topa tutuldu. Sekiz gemilik müttefik filosu on beş Rus gemisini batırıp istihkâm ve tahkimatlarını mühimmat depolarını tersane tesislerini tahrip ederek on üç gemiyi de ele geçirdi.
15 Mayıs’ta Ruslar Güney Dobruca’da mühim bir Türk kalesi olan Silistre’yi muhasaraya başladılar. 80 000 kişilik Rus ordusu kaleyi savunmakta olan Musa Paşanın emrindeki 10 000 kişilik kuvvet karşısında bozguna uğradı. 41 gün içinde yaralanma ve ölüm sebebiyle birkaç defa kumandan değiştirmek zorunda kalan Ruslar 25 Haziranda 15 bin ölü 25 000 yaralı vererek muhasarayı kaldırdılar. Ömer Paşanın kuvvetleri karşısında da duramayan Ruslar 6000 kayıp verdikten sonra Romanya’yı boşaltıp Boğdan’a çekildiler. Rus kuvvetlerinin yerine 6 Ağustos’ta Türk kuvvetleri girdi. Rus zulmünden bıkan Romanyalılar Osmanlı kuvvetlerini sevinçle karşılayıp büyük merasimler tertip ettiler. Hıristiyan olmalarına rağmen Büyük Bükreş kilisesinde dua edip Osmanlı hakimiyetinde bulunmalarına sevinçle şükrettiler.
Osmanlı Devleti ve müttefikleri Avusturya-Macaristan İmparatorluğu ile antlaşma yapıp Eflak Boğdan ve Tuna’nın güvenliğini bunlara vererek Kırım’a saldırmaya karar verdiler. İngiliz ve Fransız donanması Baltık’a açılıp Rusları taciz etti. Temmuz ayından beri Varna’da bulunan 55 000 kişilik müttefik kuvvetleri Eylül ayında Kırım’a hareket etti. 14 Eylül 1854’de Kırım’a çıkarma yapıldı.
Müttefik kuvvetlerin hedefi Rusların Karadeniz’deki en kuvvetli ve müstahkem liman şehri Sivastopol’du. 19 Eylülde Eskihisar mevkiinden hareket eden müttefik kuvvetleri Prens Mençikof idaresindeki 50 000 Rus askeri ile Alma’da muharebeye tutuştu. Rus kuvvetleri beş bin ölü on iki bin yaralı verip bozguna uğrayarak Sivastopol’a çekildi. Orada çok çetin bir savunmaya başladılar. Sivastopol’u kuşatan müttefik kuvvetler şehir yakınındaki Balaklava limanını işgal ettiler. 25 Ekim’de Balaklava ve 5 Kasım’da İnkerman savaşlarında Ruslar 90 000 askerle savaşmalarına rağmen Osmanlı kuvvetlerinin kahramanca çarpışması sebebiyle yenildiler. Bu yenilgileri hazmedemeyen Prens Mençikof kederinden ölünce yerine general Gorçokof atandı.
Tuna cephesinde Rusları bozguna uğratıp bu taraftan gelebilecek tehlikeleri bertaraf eden Ömer Paşa Şubat başında Kırım’a gelip 17 Şubat 1855’te Gözleve Meydan Muharebesinde Rus ordusunu bozdu.
Bu arada Rus Çarı Birinci Nikola ölmüş yerine oğlu İkinci Aleksandr geçmişti. Kırım’da bulunan toplam müttefik kuvveti 202 000 kişiye ulaşmış Osmanlı Devletiyle yaptığı antlaşma ile Sardunya Krallığı da müttefiklerin yanında savaşa girip 16 000 askerini Kırım’a göndermişti.
24 Mayısta Kerç’i ve 28 Mayısta Anapa’yı alan müttefik kuvvetleri 7 Haziran’da Sivastopol’a yaptıkları umumî taarruzla Ruslara 20 000 asker zayiat verdirip 73 top ele geçirdiler. Müttefik kuvvetlerin verdiği kayıp 5000 idi.
Bu savaşın maddî kaynaklarını karşılamakta güçlük çeken Osmanlı Devleti Mustafa Reşid Paşanın sadareti zamanında ilk defa dış borçlanmaya girdi. İngiltere ve Fransa’dan 5.000.000 altın borç alındı. Bundan sonra dış borçlanmanın sonu gelmeyecek ve 20 yıl geçmeden Türk maliyesi iflasın eşiğine adım atacaktır.
Müttefikler 1855 baharında büyük hazırlık yaparak Kırım’ın asker mühimmat ve erzak stokunu takviye ettiler. Komuta kademesinde de değişiklik oldu. Fransız kuvvetlerinin başına general Pelisier Lord Raglan’ın hastalıktan ölmesiyle de yerine İngiliz generali Simson tayin edildi. 24 Mayısta Rusların Sivastopol’a asker sevkiyatı yaptığı stratejik önemi olan Kerç Boğazına müttefiklerin asker çıkartmasıyla harekât başladı. Buharlı savaş gemilerinden meydana gelen yirmi iki gemilik filo Azak Denizine gönderildi. Rusların Karadeniz sahilleri işgal edilerek pek çok kayıp verdirildi.
Yaz boyu bütün şiddetiyle devam eden çarpışmalardan sonra Sivastopol’a karşı umumi hücuma geçildi. Ruslar büyük yardım almalarına rağmen 8 Eylülde Malakit istihkâmlarının zapt edilmesi üzerine dayanamayacaklarını anlayıp şehri terk etmeye başladılar. Müttefik kuvvetleri 9 Eylülde Sivastopol’a girdiler. 11 ay süren kuşatma çok kanlı olmuş iki taraf da büyük kayıp vermiş ve Sivastopol harabeye dönmüştü.
Müttefikler harekâta devamla Kılburnu Zaferini kazanıp Özi Kalesini zaptettiler. Bu cephede de Rusların savaşacak gücü kalmadı.
Kafkas cephesinde ise Ruslar Doğubeyazıt'ı alarak Kars’ı kuşattılar (15 Temmuz 1855). Kars’ın tahkimatı pek iyi olmamasına rağmen Müşir Mehmed Vâsıf Paşa 15 000 askeriyle 40 000 kişilik Rus kuvvetlerine başarıyla karşı koydu. Devamlı takviye alan Ruslar 29 Eylülde umumî taarruz yapıp 7000 ölü 10 000 yaralı verdilerse de geri çekilmediler. Kırım’da savaşın bitmesinden yararlanan Ömer Paşa Kafkas cephesine yardım için Sohumkale’ye çıktı. İngur Meydan Muharebesinde Rus ordusunu dağıttı (6 Kasım 1855) ve Kars üzerine yürüdü. Fakat uzun süredir ikmal alamayan Kars açlıktan düştü (28 Kasım 1855).
Kars’ın düşmesiyle harp fiilen bitti ise de Ruslar sulha yanaşmadı. Ancak Avusturya’nın ültimatomu üzerine sulhu kabul etti. 1856 Şubat ayında Viyana protokolü ile sulhun ana hatları kabul edildi ve savaş sona erdi. Savaşa askerî güçleriyle yardım eden İngiltere ve Fransa bu yardımlarına karşılık Osmanlı Devletinden Tanzimat fermanını teyid eden ve onu tamamlayan Islahat fermanının yayınlanmasını istediler. Devrin sadrazamı Âlî Paşa ile Fransız ve İngiliz elçilerinin ortaklaşa hazırladıkları yeni ferman antlaşma imzalanmadan önce ilan edildi. Binlerce şehid dayanılmaz malî külfet ve sıkıntılara mâl olan başarıların meyvesini Osmanlılar değil göstermelik olarak savaşa giren Osmanlı müttefikleri topladı. Osmanlı Devletinin iç ve dış siyasetinde yabancı müdahalesine her zaman açık kapı bırakan bu ferman Osmanlı toplumu ve ekonomisini Avrupa ekonomisinin nüfuz sahası içine sokarak bağımlı hâle getirdi. Bu ferman sayesinde çeşitli mezheplere bağlı Hıristiyan tebaaya Rusların harp öncesi teklif ettiği haklardan daha fazlası verildi. Bu fermanın yayınlanmasından sonra görüşmelere Paris’te devam edildi. Osmanlı Devleti Rusya İngiltere Fransa İtalya Avusturya-Macaristan ve Prusya’nın katıldığı Paris görüşmeleri 30 Mart 1856’da sonuçlandı. (Bkz. Paris Antlaşması)
Kırım Savaşı Osmanlı Devletinin toprak kaybına sebep olmamasına rağmen siyasî olarak aleyhine oldu. Devlet iktisaden çöktü. Müttefikler kârlı çıktı. Osmanlı Devletini Rusya ile meşgul eden İngiltere az bir kuvvetle savaşa girip asıl maksadını gizledi ve büyük devletlerin dikkatini o yöne çekerek Hindistan’daki Gürgâniyye (Babürlüler) Devletini yıktı. Topraklarını işgal ederek Hindistan hazinelerine sahip oldu ve ticaretini geliştirdi. Ayrıca Ortadoğu ve Hindistan yolunda rakibi olan Rusya’yı Osmanlı'yla çatıştırarak zayıflattı. Islahat fermanıyla gayrimüslimlere verilen haklar sonunda birçok yerde bağımsızlık hareketlerinin çıkmasına sebep olundu. Fransa ise Ortadoğu’yu karıştırarak günümüze kadar süren hadiselere sebebiyet verdi. İtalya müttefiklerden siyasî yardım alarak birliğini kuvvetlendirip tamamladı. Rusya savaştan mağlup ayrılmasına rağmen antlaşmaya aykırı hareket edip büyük idealini önce siyasî olarak sonra da her türlü hareketlere teşebbüs ederek devam ettirdi.
Son asır Türkiye tarihinin dönüm noktalarından birini teşkil eden ve Rumî 1293 tarihine rastladığından tarihimize “Doksanüç Harbi" diye geçen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı.
Çarlık Rusyası; asırlık emellerini gerçekleştirmek için Osmanlıları Avrupa’dan atmak İstanbul’u ele geçirerek sıcak denizlere inmek Hıristiyanları ve özellikle Slavları korumak bahanesiyle Osmanlı Devleti'nin iç işlerine karışmaktaydı. Bu husus harbin en önemli sebebini teşkil edecektir. Osmanlı ülkelerine saldırmayı millî bir hedef kabul eden Rusya Kırım Hanlığını istilâ etmiş Karadeniz’in kuzey ve doğu kıyılarını almış Volga boylarındaki Türk ülkelerini istilâ ederek Türkistan’a ilerleyip kuzey kısımlarını elde etmişti. 1853 Kırım mağlûbiyeti Rusların bu emellerini bir müddet için durdurmuştu. Ancak Rusya büyük bir gayretle eski birliğini sağlamış ve Kırım mağlûbiyetinin acısını çıkarmak için fırsat gözetmeye başlamıştı. Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğüne en çok taraftar olan Fransa’nın 1870 yılında Prusya karşısında ağır bir mağlûbiyete uğraması kuvvetler dengesinin Osmanlılar aleyhine bozulmasına yol açmış ve Rusya beklediği fırsatı elde etmişti. Bunu değerlendiren Rusya Paris Antlaşması'nın Karadeniz’de donanma ve tersane bulundurulmaması hakkındaki maddelerini tanımadığını resmen ilan edip bu teşebbüsünü Londra Konferansı'nda tescil ettirdi. Böylece Rusya Karadeniz’de kuvvetli bir donanma meydana getirme imkânına sahip oldu.
Bu gelişmeden sonra Rusya Panislavizm fikirlerini Balkanlarda yaymak için Moskova’da bir kongre topladı. Rus Panislavistleri Bosna-Hersek ve Bulgaristan Slavlarını ayaklandırmak için Balkanlarda yoğun propagandaya giriştiler. Ayrıca Romanya ve Karadağ’da birer teşkilat kurdular. Rusya bu tür faaliyetlerinden başka Osmanlı Devletine de baskı yapmaktaydı. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa Bulgarların Fener Rum Kilisesi'nden ayrılarak millî bir kilise kurmalarını kabul etti. Böylece Bulgarların siyâsî bağımsızlıklarına yol açıldı.
Çok geçmeden Panislavizm propagandası etkisini gösterdi. İlk olarak Bosna-Hersek eyaletindeki Hıristiyanlar ayaklandı. Daha bu isyan bastırılmadan yine Rus tahrikiyle Karadağlılar ve Sırplar da ayaklandılar. Osmanlı Devleti bu iki isyanı bastırınca bunlar Avrupa devletlerinden yardım istediler. İşe karışan Rusya Osmanlı Devletine Karadağ ve Sırbistan’la anlaşma yapması için ültimatom verdi. Bunun üzerine muhtemel bir savaştan çekinen Avrupa devletleri Balkan meselesini görüşmek üzere İstanbul’da bir konferans tertip ettiler (23 Aralık 1876). Aynı gün Osmanlı Devleti Konferansın çalışmalarına mâni olmak için Kânun-i Esâsî’yi ilan etti. Çalışmalarına devam eden Tersane Konferansına Osmanlı Devletinden başka İngiltere Fransa Rusya Avusturya Almanya ve İtalya katıldı. Yabancı delegeler önceden hazırladıkları metni Osmanlı delegelerine sundular. Buna göre Osmanlı askeri Karadağ ve Sırbistan’dan çekilecek Bulgaristan’da doğu ve batı Bulgaristan adı ile iki ayrı eyalet kurulacak ve Bosna-Hersek’le birlikte bu iki eyalete muhtariyet verilecekti. Osmanlı Devletinin bu şartları kabul etmemesi üzerine konferans dağıldı. Konferansa katılan İngiltere Başmurahhası Hindistan Nazırı Lord Salisbury savaşı önlemek hususunda çok gayret gösterdi. O Midhat Paşa'nın aksine bir savaş çıktığında İngiltere’nin Osmanlı Devletine yardım etmeyeceği kanaatindeydi. Lord Salisbury Sultan İkinci Abdülhamid’le de görüşerek durumun vahametini izah etti. Padişah savaş istemiyordu fakat savaş isteyen devlet adamlarının baskısı altında idi. Bunların başında Sadrazam Midhat Paşa ve Harbiye Nazırı vekili Müşir Redif Paşa geliyordu. Midhat Paşanın teşvikiyle yüksek medrese talebesi sokaklara dökülüp Padişahın penceresi altına kadar giderek “Harb istiyoruz!” diye bağırdı.
Tersane Konferansında müspet bir netice alınamayınca Londra’da bir konferans daha toplandı. Bu konferansta Bâbıâlî’ye Tersane Konferansının kararlarından daha hafif ıslahat şartları teklif edildi ancak Osmanlı devlet adamları bu teklifi de reddettiler. Londra protokolünün Osmanlılar tarafından reddedilmesinden sonra Çar Karadağ’a sadece Nikşik kazası bırakılırsa savaşı önleyebileceğini Bâbıâlî’ye bildirdi. Ancak bu teklif de sadrazam İbrahim Edhem Paşa tarafından reddedildi.
Avrupa devletlerinin savaşa mâni olma teşebbüsleri başarısız kalınca Rusya 24 Nisan 1877’de Osmanlı Devletine savaş ilan eti. Sırbistan Romanya ve Karadağ prenslikleri de Osmanlı Devletine isyan ederek Rusya’nın yanında yer aldılar. Yunanistan da düşmanca bir tavır takınınca Osmanlı Devleti savaşta yalnız kaldı.
93 Harbi Tuna ve Kafkasya cephelerinde cereyan etti. Tuna cephesi başkumandanı Serdâr-ı ekrem Müşir Abdülkerim Nâdir (Abdi) Paşa idi. Emrindeki kuvvetler üç orduya ayrılmıştı. Bunlardan Garp ordusunun başında Müşir Osman Paşa Şark ordusunun başında Müşir Ahmed Eyüp Paşa Cenup ordusunun başında ise Müşir Süleyman Paşa bulunuyordu. Bu cephedeki denge Osmanlıların hayli aleyhineydi.
Abdülkerim Nâdir Paşanın düşmanın Tuna’yı geçmesine seyirci kalmasıyla harp yarı yarıya kaybedildi. Halbuki Osmanlılar için en büyük ümit Rusları Tuna seddi üzerinde durdurabilmek ve bu seddi aşmalarına engel olabilmekti. Bu zafiyetinden dolayı Serdâr-ı ekrem bir müddet sonra Dîvân-ı harbe verilip mahkum olacaktır.
7 Temmuz’da Tırnova 16 Temmuz’da Niğbolu’yu alan Ruslar Şıpka Geçidine hâkim olup Balkan Dağlarını aşmaya başladılar. Abdülkerim Nâdir Paşanın azledilip yerine çok genç müşir Mehmed Ali Paşanın başkumandan olması ve ordu içindeki diğer ayrılıklar müşirler arasında rekabeti artırdı. Bu husus savaşın kaybedilmesinde önemli sebep teşkil etti. Müşir Süleyman Paşa Şıpka Geçidini ele geçirmek için bir hafta gece-gündüz demeden taarruzda bulundu ancak muvaffak olamadı. Bu defa Şıpka’yı geçmek için Müşir Mehmed Ali Paşa taarruza geçti. Ayazlar Karahasan Ablova ve Kaçılova Meydan Muhârebelerini kazandı ise de devamlı takviye alan Rus kuvvetlerini söküp atamadı. Müşir Osman Paşa ise savunma savaşına yeni prensipler getirerek Plevne’de düşmanı üç defa mağlup etti. Üçüncü Plevne Zaferinden sonra Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından “Gâzi” unvânı verildi. Yeni takviyelerle güçlenen düşman karşısında Osman Paşa yardım alamadığından Plevne de düştü. Plevne’nin düşmesi ile sayıca pek fazla olan Rus birlikleri serbest kaldılar. Bu sırada Sırplar Niş’e girmişler Karadağlılar da İşkodra çevresine kadar ilerlemişlerdi. İleri harekâtlarına devam eden Ruslar Sofya Niş ve Vidin’i aldıktan sonra Edirne’ye ve burayı da alıp Yeşilköy’e ulaştılar. Grandük Nikola sulh şartlarını dikte etmek üzere umumî karargâhını burada kurdu. Böylece Tuna cephesindeki savaş Osmanlıların aleyhine netîcelendi.
93 Harbi’nin ikinci cephesi Kafkasya idi. Kesin neticenin alınacağı ve alındığı Tuna cephesi kadar mühim olmamakla beraber burada da pek büyük savaşlar oldu. Cephe kumandanı Ahmed Muhtar Paşa idi. 125.000 kişilik Rus ordusunun başında ise Ermeni asıllı Melikof bulunuyordu.
Devamlı takviye alan Ruslar 30 Nisan’da Doğu Bayezid’i ele geçirdiler. Muhtar Paşa Ruslara karşı 21 Haziranda Halyaz 25 Haziranda Zivin 25 Ağustosta Gedikler Meydan Muhârebelerini kazandı. Ahmed Muhtar Paşaya bu zaferlerden sonra “Gâzi” unvanı verildi. 4 Ekimde Yahniler Meydan Muharebesi de kazanıldı ancak takviye alan Rusları durdurmak mümkün olmadı. 15 Ekim 1877 Alacadağ Meydan Muharebesi Kafkas cephesinin dönüm noktası oldu. Ahmed Muhtar Paşa fazla zayiat vermemek için Erzurum’a çekilmek zorunda kaldı. Kars açıkta kaldığından 18 Kasım’da Rusların eline geçti. Fakat Ruslar Erzurum halkının da katıldığı destanlaşan savunma karşısında Erzurum’u alamadılar. Bu sırada Ahmed Muhtar Paşa Padişah tarafından İstanbul’un muhafazası ile görevlendirilip İstanbul’a çağrılınca yerine Müşir Kurd İsmail Paşa getirildi.
93 Harbi Osmanlı Devletinin ağır mağlûbiyetiyle neticelendi. Rumeli Türklüğü Rus birlikleri ve Bulgarların büyük katliamı sebebiyle büyük sarsıntıya uğradığından Türk nüfusu azınlığa düştü. Son asır Türk tarihinin en büyük göç faciâsı vuku buldu. Balkanlardan Anadolu’ya uzanan yollar göçmen kafileleriyle doldu. Bunların büyük bir kısmı yine Ruslar ve Bulgarlar tarafından imha edildi.
Rusların Yeşilköy’de karargâh kurmalarından sonra Babıâlî 19 Ocak 1878’de Rusya’dan mütareke istedi. 9 ay 7 gün süren savaşa 31 Ocak 1878’de imzalanan Edirne Mütarekesi son verdi. Sonradan 3 Mart 1878’de Ayastefanos (Yeşilköy) Antlaşması imza edildi ancak yürürlüğe girmedi. Abdülhamid Han siyasî dehasıyla bu antlaşmayı yürürlüğe koydurmadı. Ayrıca bu antlaşma Rus nüfuzunu son derece arttırdığından Avrupa devletlerini telaşa düşürmüştü. Avrupa devletlerinin iştirakleriyle tertiplenen Berlin Antlaşması'na göre (13 Temmuz 1878) önceki antlaşmanın bazı maddeleri hafifletildi. Ancak Osmanlı Devleti bu antlaşmaya göre bugünkü Türkiye’nin üçte birine yakın toprak ve büyük nüfus kaybına uğradı. Ayrıca 800 milyon altın franklık savaş tazminatı ödeme mecburiyetinde bırakıldı. Balkanlarda ise Sırbistan Karadağ ve Romanya bağımsız birer devlet oldular.
Berlin Antlaşması'na dayanarak Türk yağmasından Teselya ile Arta kazasını ele geçiren Yunanistan bu sefer de Yanya vilâyetiyle Girit’e göz dikmişti. Bu bölgede halkın üçte ikisini meydana getiren Rumlar daimî olarak Yunanlılar tarafından Osmanlılar'a karşı kışkırtılmaktaydılar. Çıkan ayaklanmaların Türkler tarafından bastırılması Yunanlıların daha çok hoşuna gidiyor ve bu kez de Avrupa devletlerini Rumlar eziliyor bahanesiyle tahrik ediyorlardı.
Nitekim 3 Şubat 1897’de Girit’te Hıristiyanların soykırıma tâbi tutulduğu iddiasıyla Avrupalı devletler Girit sularına zırhlılar göndermişlerdi. Bu zırhlılar aynı zamanda Türk-Yunan çatışmasına engel olacaklardı. Ne yazık ki Albay Vassos komutasındaki Yunan filosu Girit’e çıkarma yaparken bunlar sadece seyrettiler. Ancak son derece tedbirli hareket ederek Avrupa devletlerini yanına çekmeyi başaran Sultan İkinci Abdülhamid Han onlara ortak abluka teklifi yaptı ve kabul edildi.
Girit’in elden çıkmasına sinirlenen Yunanlılar Teselya ve Makedonya’daki Osmanlılara saldırmaya başladılar. Nihayet Osmanlı hükümeti de 17 Nisan 1897’de Yunanistan’a harp ilan etti. İki taraf kuvvetleri arasında esaslı bir fark yoktu. Ancak Yunanlıların bilhassa arızalı bölgelerde Osmanlı ordusunu uğraştıracağına ve bilhassa Dömeke mevkiinde ağır kayıplar verdireceğine ihtimal verilmekteydi. Osmanlı kuvvetleri Müşir Edhem Paşa komutasında 45.000 kişilik Osmanlı askerine karşılık Kralın kardeşi Konstantin’in kumanda ettiği Yunan ordusu ise 40.000 kişilik bir kuvvetten meydana geliyordu.
18 Nisanda Milano mevkiindeki savaşı Osmanlılar kazandılar. Ancak savaşın ağır cereyan etmesi üzerine büyük devletlerden her an gelebilecek bir müdahaleye fırsat vermemek için Sultan İkinci Abdülhamid Han yıldırım harbi istediğini Edhem Paşaya bildirdi. Bu durum üzerine 25 Nisan’da Yenişehir 26 Nisan’da Tırhala zaptedildi. Asıl vuruşmanın Dömeke’de olacağı ve bu savaş sonunda galip tarafın ortaya çıkacağı belli olmuştu. Çünkü Yunanlılar bu müstahkem mevkie çok güvendikleri gibi çok fazla yığınak da yapmışlardı. Savunma savaşı yapacak olan Yunanlılar Türkleri püskürteceklerine kesin inanıyorlardı. 17 Mayıs günü çok şiddetli geçen muharebe sonunda Osmanlılar parlak bir zafer daha kazandı. Yunan ordusu tamamen dağıldı. Yunan başkomutanı gece karanlığından yararlanarak canını zor kurtarabildi.
Artık Osmanlı ordusunun Yunan başkentine girmesine engel olacak ciddî bir mukavemet beklenemezdi. Lâkin Yunanlıların imdadına burada da Avrupa’nın büyük devletleri yetişti ve 20 Mayıs 1897’de Türk ordusunun fethettiği yerler elinde kalmak şartıyla mütareke imzalandı. Türk-Yunan Harbi Sultan İkinci Abdülhamid Hanın dünya politikasında ve iç politikada itibarını artırmış ve Osmanlı toplumunun maneviyatı yükselmiştir.
Doksanüç Harbi diye tarihe geçen 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşında Erzurum’daki Aziziye Tabyasında Ruslara karşı gerçekleştirilen müdafaa.
24 Nisan 1877’de Ruslar Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmişler batıda Tuna boyundan ve doğuda Kars cihetinden saldırıya geçmişlerdi. Doğu cephesinde ordumuzun başkumandanlığını Gazi Ahmed Muhtar Paşa yapıyordu. Kabiliyetli ve cesur bir asker olan Ahmed Muhtar Paşa Kars’ı alan Rus ordusu karşısında askerini muhafaza ederek programlı bir şekilde Erzurum’a çekilmişti. Bu çekilme sırasında yaptığı Halyaz Zivin Gedikler ve Yahniler meydan savaşlarında zafer kazanmış hatta Sultan İkinci Abdülhamid Han tarafından taltif görerek “Gazi” unvanını almıştı. Askerimiz kuvvet ve teçhizat yönüyle üstün Rus ordusu karşısında silah ve yiyecek bakımından iyi şartlarda olmaması sebebiyle Erzurum’a kadar çekilmeye mecbur kalmıştı.
Erzurum’a yaklaşan Rus ordusu kumandanı Ahmed Muhtar Paşaya elçi göndererek teslim olmasını istedi. Paşa komutanları ile yaptığı istişareden sonra “kesinlikle hayır” cevabını verdi. Teslim teklifi şehirde duyulmuş halk galeyana gelmişti. Çocuğundan ihtiyarına kadınından hastasına kadar halkın kanlarının son damlasına kadar Moskof kâfirlerine karşı savaşıp vatan ve namuslarını şehid oluncaya kadar müdafaa edeceklerine karar aldıklarını Gazi Ahmed Muhtar Paşaya bildirmişlerdi. Göz yaşlarını tutamayan kumandan heyet başkanının alnından öptükten sonra Sultan İkinci Abdülhamid Hanın gönderdiği telgrafı gösterdi. Padişah telgrafında; “Şu anda bulunduğunuz yer Asya’nın en mühim noktası ve düşmanın göz diktiği yerdir. Bu sebeple Erzurum’u büyük bir tehlike beklemektedir. Allahü teala muhafaza eylesin epeydir ordumuzda görülen dağılma ve çöküntüler bu sefer de meydana gelir Erzurum’a bir zarar olur istilaya duçar olursa böyle elemli bir olayın devletimizin maddi ve manevi varlığında açacağı yarayı size anlatmaya lüzum yoktur. Şu halde asıl iş görecek ve devletin üzerindeki nimet hakkını gözetip milletimizin sizden beklediği şerefi ispat edecek gün bugündür. Namus ve şerefimizi muhafaza edemezsek bu kıyamete kadar tarihimizden silinmeyecek ve askerlik şerefimize sürülmüş acıklı bir leke olacaktır...” diyordu.
Bu telgraf halka duyuruldu. Herkes balta satır kılıç süngü tüfek tabanca ne bulduysa tedbirini alıp büyük bir heyecan içinde Rusların Erzurum’a yaklaşmasını bekliyordu. Bu arada halkın içinde gizliden gizliye faaliyet gösteren Osmanlıyı içten vurmaya çalışan Ermeni ve Yahudiler menfi propaganda yaparak halkın savaş azmini kırmaya çalıştılar. Teslim olunduğunda can ve mal emniyetinin olacağını aksi halde herkesin kılıçtan geçirileceğini söyleyerek Rusların vaatlerini tekrar ediyorlardı. Fakat buna aldıran olmadı. Ne pahasına olursa olsun savaşacaklardı!..
Gazi Ahmed Muhtar Paşa da savunma tedbirlerini almış tabyalara güvendiği komutanları vazifelendirmişti.
Anadolu içlerine doğru yürümelerine Erzurum’u tek engel olarak gören Rusların başlıca gayesi şehri ele geçirmekti. Ayrıca yerli Ermeni ve Yahudilerden de faydalanıyorlardı. Hacibey adlı bir hainin kumandasında 8 Kasımı 9 Kasıma bağlayan gece saat ikide harekete geçen düşman Aziziye Tabyasına baskın düzenledi.
Baskın için Müdürge ve Tasmahur köylerinin Ermenilerini ve Vank kilisesi papazlarını kullandılar. Müslüman kılığına giren ve Osmanlıca'yı çok iyi bilen bu hainlerin yardımıyla Vank Deresindeki nöbetçileri şehid ettiler. Büyük bir sessizlik içinde Aziziye Tabyasına girerek ikinci ve üçüncü kesimlerinde uyuyan yüzlerce askerimizi şehid ettiler. Tabyanın birinci kesimi biraz kenarda kalıyordu ve komutanları kaymakam (Yarbay) Bahri Bey uyanıktı. İkinci ve üçüncü kesimlerdeki gürültüyü işitmiş baskına uğradıklarını anlamıştı. Derhal silah başı ederek şiddetli bir müdafaaya başladı. Türk askerini toplu katliamdan kurtaran kaymakam Bahri Bey yaralanmasına rağmen bunu askerden gizleyerek müdafaaya devam etti.
Gece yarısı top ve tüfek seslerini duyan Erzurumlular müezzinin; “Ey Erzurumlular! Ey ahali!.. Moskof kâfirleri Aziziye’yi bastı. Allah’ını seven eli silah tutan herkes askerimizin yardımına koşsun!... Vatanını seven yetişsin!..” nidası üzerine gece karanlığında sokaklara döküldüler. Bunlar arasında Nene Hatun da vardı.
Askerini silah başı eden Gazi Ahmed Muhtar Paşa Aziziye istihkâmından telgrafla haber almaya çalışıyor fakat; “Harb oluyor!..” cevabından başka bir şey öğrenemiyordu. Paşa üç tabur alarak Topdağı’na çıktı. Oranın kumandanı Müşir Hasan Tahsin Paşa ile birleşti. Ortalık iyice aydınlandıktan sonra Aziziye istihkâmlarından birinde şiddetli çarpışmaların olduğunu diğer iki tabyada ses seda çıkmadığını gördü. Ahmed Muhtar Paşa Kaptan Mehmed Paşa kumandasındaki iki tabur askeri Aziziye’ye gönderdi. Kaptan Mehmed Paşa askerleriyle Aziziye istihkâmının ortasındaki kışlaya doğru yaklaşınca Ruslar tarafından ele geçirilmiş olan kışlanın mazgallarından şiddetli bir tüfek ateşine tutuldu. Bunun üzerine Kaptan Mehmed Paşa kışlayı kuşattı. Üçüncü kısımda çarpışma hâlâ devam ediyordu. Artık Erzurum halkı da yetişmişti. Hücum ederek istihkâmın içine girdiler. Düşmanla muharebe göğüs göğüse cereyan ediyordu.
Bu arada tabyanın birinci kısmından hâlâ çarpışmaya devam eden Bahri Beyden Ahmed Muhtar Paşaya; “Gece baskın anında yaralandığını askere belli etmeden çarpışmaya devam ettiğini acele yardıma gelinmesini” bildiren bir haber geldi. Yardıma gönderilen Kaptan Mehmed Paşa ve halk Bahri Beyin bulunduğu kısma geçti. İki ateş arasında kaldığını gören düşman bozguna uğrayarak kaçmaya başladı. Halk ve asker takibe başladılarsa da Rusların ateşi karşısında durakladılar. Hadiseyi dikkatle takip eden Topdağı’ndaki istihkâmlarımız Ruslara karşı ateşe başladılar. Bu durum karşısında başarı elde edemeyeceklerini anlayan Ruslar geri çekildiler.
O gün Aziziye kurtarılmış asker ve halktan 1000 civarında şehid verilmiş 2300 civarında Rus öldürülmüştü.
İtalya birliğini kurunca diğer Avrupa devletleri gibi sömürge siyaseti takibine başladı. Kendi toprakları karşısına düşen Trablus ve Bingazi’yi ülkesine katmak istiyordu. Bu topraklar o devirde Osmanlı Devleti'nin hâkimiyetinde olduğundan doğrudan saldırıya cesaret edemedi. Destekçi ve ittifak aradı. Bu gayeyle; 1902’de Avusturya ve Fransa 1904’te İngiltere 1909’da Rusya ile antlaşmalar imzaladı. Antlaşmalara göre; İtalya Trablus ve Bingazi'de serbest hareket edecekti. İtalya’nın bu faaliyetlerine karşı devrin Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhamid Han (1876-1909) dahiyane siyasî tedbirler aldı. Ayrıca muktedir ve seçme kumandanlar tayin ettiği Trablusgarp Tümenini silah ve mühimmat bakımından takviye ettirdi. Sultan Abdülhamid Han siyasî askerî ve merkezî tedbirlerin yanında bölgenin kuvvetli itibarlı sülalelerinden Bingazi’deki Senûsîleri de silahlandırdı. Osmanlı Sultanının merkezî ve mahallî tedbirleri sayesinde İtalya denizaşırı sömürgeleri de olan İngiltere Fransa Avusturya ve Rusya’yla ittifak antlaşmaları imzalamasına rağmen saldırmaya cesaret edemedi. Bu planın tatbikatına Sultan Abdülhamid Hanın tahttan indirilmesinden sonra başlanıldı.
12 Ocak 1910’da Roma sefirliğinden sadrazamlığa getirilen Hakkı Paşa İttihat ve Terakki Partisi programı istikametinde siyaset takip etti. Hakkı Paşa İtalya’nın topraklarına yakın Kuzey Afrika ülkelerine karşı emellerini bilmesine rağmen Trablus’taki Osmanlı Tümenini kaldırıp Yemen’e sevk etti. Tümenin mühimmatını da birçok ihtarlara rağmen İstanbul’a getirtti. Bölge bütün müdafaa tedbirlerinden mahrum bırakılınca; İtalya’nın teşebbüsleriyle Trablusgarp vali ve kumandanı Müşir İbrahim Paşa vazifesinden alındı. Bütün bunlar İttihat ve Terakki Partisinin akıl almaz bir dış siyaset takip etmesinin neticesiydi. İtalya ile mesele çıkarmamak düşüncesinden hareket ettiklerini iddia eden İttihatçılar sonunda işi ihanete kadar götürdüler. İtalya 14 Şubat 1910 tarihinde Avrupa devletleriyle yaptığı antlaşmalara dayanıp Akdeniz’deki kuvvet dengesi bakımından Kuzey Afrika’daki bu toprakların İtalya için son derece önemli olduğunu belirterek Trablusgarp’ta imtiyazlar istedi. Osmanlı Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı) Rıfat Paşa müstakil bir devletin hakimiyet telakkisine aykırı İtalyan teklifini reddetti. Yüzyıllardır Osmanlı hakimiyetinde yaşayan bölge halkı da sadakatle İtalyan teklifi aleyhine cephe aldılar. İtalya sömürgeci teklifini dünyaya kendi siyaseti istikametinde bildirdi. İtalya 23 Eylül 1911 tarihli ilk notasında; İttihat ve Terakki Partisinin Trablusgarp ve Bingazi’de halkı İtalyanlar aleyhine tahrik ettiğinden ve Osmanlı vapurlarıyla bölgeye asker ve mühimmat sevk olunduğundan şikâyet edip İtalyan tebaasının ertesi gün o havaliyi terk edeceklerini bildirdi. Bölgedeki durumun vahim bir hâl alacağı belli olunca da İstanbul’a daha önce getirtilen mühimmat hatasını telafi edici mahiyette bir vapurla bir miktar cephane gönderildi. Bundan sonra İtalya’nın cüretkâr teklif ve icraatları bitmez tükenmez bir şekilde devam etti.
İtalya 28 Eylül 1911 tarihinde verdiği yirmi dört saatlik ültimatomda Trablus’la Bingazi’nin tahliye ve teslimini istedi. Hakkı Paşa bu ültimatomu gayrimüslim ve Türk jandarma müfettişliğiyle Osmanlı hizmetinde bulunan İtalyan generali Robilant Paşanın evinde briç oynarken aldı. Sadrazam brici bırakıp ültimatomu okumak hareketinde dahi bulunmayınca ev sahibesi bayan Robilant meselenin vahâmetini bildiğinden ısrarla okuttu. Ültimatoma 29 Eylül 1911 tarihinde verilen cevapta; Osmanlı Devleti toprak bütünlüğünün tanınması şartıyla İtalya’ya bu bölgede iktisadî ve kısmen siyasî imtiyazlar verilmesini kabul ettiğini bildirdi. İtalya ültimatomun cevap tarihi olan 29 Eylül 1911’de Osmanlı Devletine harp ilan ettiğini notayla bildirdi.
Harp için önceden bütün hazırlıklarını tamamlamış olan İtalya modern şekilde teçhiz edilen 36 000 kişilik bir orduyu çıkarma yapmak için bölgeye gönderdi. İtalyan donanması 1 Ekim 1911 tarihinde Libya sahillerini abluka altına aldı. 4 Ekim’de karaya çıkarılan bir İtalyan müfrezesi boş bulduğu Hamidiye Tabyasını işgal etti. Bu kolay işgalden cüretlenilip 5 Ekim’de 1700 bahriye askeri daha karaya çıkarıldı. Kara askerlerinin de sahile çıkarılmasıyla başlayan harekât neticesinde Trablusgarp vilayetinin sancak merkezlerinden Humus kasabası 18 Ekimde işgal edildi. 19 Ekim 1911 tarihinde Bingazi sahiline çıkarma yapan ilk işgalci kuvvetler 20 Ekimde şehre girdi. Fakat bütün bunlara rağmen İtalyanların hakimiyeti daha çok donanmasının bulunduğu sahil boylarındaydı.
Vali vekili ve kumandanlığı üstüne alan Miralay Neşet Bey şehirdeki çok az sayıdaki kuvvetler ve Sultan Abdülhamid Hanın silâhlandırdığı Senûsîlerle elbirliği ederek her türlü mahrumiyetler içinde müdafaa cephesi kurdu. Bölgeye İstanbul’dan kara kuvveti göndermek mümkün değildi. Bunun için Tunus ve Mısır yoluyla gizli olarak ve ayrıca subay para ve mühimmat gönderildi. Bunlarla Tobruk ve Derne ve diğer kuvvetli müdafaa hatları kuruldu.
İtalyan ordusu bütün taarruzlarına rağmen sahilden içeri pek giremedi. Birçok taarruzunun püskürtülmesi İtalyan kumandan ve askerlerini ümitsizliğe düşürdü. İtalyan ordusunun askerî itibarı dünya kamuoyunda sarsıldı. İtalya bunu telâfi etmek için donanmayla Rodos Oniki Adalar ve Boğazları işgal etmek istedi. Bununla Osmanlı Devletini tehdit ederek bölgeye yardım gönderilmesini engellemeyi düşünüyordu. İtalya Osmanlı donanmasının bölgeye hareket etmemesinden faydalanarak Rodos ve Oniki Adayı 1912 baharında işgal edebildi. İtalyan donanması 1912 yazında Çanakkale Boğazını zorladıysa da kuvvetli müdafaa karşısında geri çekilmek zorunda kaldı.
Trablusgarp Harbi devam ederken 8 Ekim 1912’de Balkan Harbi çıktı. İtalya’nın bütün başarısızlıklarına rağmen Balkan Harbi çıkınca Osmanlı Devleti cephe sayısını azaltmak ve Trablusgarp meselesini halletmek üzere Londra’da İtalya ile görüşmeleri başlattı. Osmanlı-İtalyan görüşmeleri antlaşmayla neticelendi. Osmanlı-İtalyan Antlaşması 15 Ekim 1912 tarihinde Lozan’ın iskelesi olan Ouchy’de (Uşi) imzalandı. Trablusgarp Harbine son veren Antlaşma üç parçası gizli olmak üzere dört parça hâlindeydi. Açık parça on bir madde olup şunları ihtiva ediyordu:
Türkiye Trablusgarp ve Bingazi’yi İtalya da işgal ettiği adaları derhal boşaltacaktır. İtalya bölgede İslâm dininin serbestiyetini kabul edip hutbelerde Halifenin isminin zikredilmesine padişahın "Nâib-üs-Sultan" unvanıyla bir temsilci bulundurmasına bu temsilcinin tahsisatını mahallî gelirlerden almasına Trablusgarp ve Bingazi kadısının Meşîhat (Şeyhülislamlık) makamı tarafından tayin edilmesine ve bu kadının seçeceği naiplere mahallî gelirlerden aylık verilmesine evkafın (vakıflar) istiklâline yerli eşrafın da iştirak edeceği bir meclis tarafından yeni idare esaslarının tanzimine izin verildi. Nâib-üs-Sultan ile kadı'nın tayininde Osmanlı ve İtalyan hükümetlerinin izni alınacaktı. Trablus ve Bingazi’den Düyûn-u Umumiye'ye para verilmeye devam edilecek ve yıllık taksit miktarı iki milyon İtalyan liretinden yani takriben 90 000 Osmanlı altınından aşağı olmayacaktı. Kapitülasyonların kaldırılmasında İtalya hükümeti Türkiye’ye yardım edecekti. (Bkz. Uşi Antlaşması)
Trablusgarp ve Bingazi İttihat ve Terakki Partisinin affedilmez gaflet ve hıyanetiyle kaybedilmesine rağmen harbe katılan gönüllü subaylardan Binbaşı Enver Bey parti yayın organlarınca “Bingazi kahramanı” unvanıyla tanıtıldı.