Savaşlar ve Seferler- Genel Bilgiler

Konu sahibi son olarak 2627 gün önce görüldü
Balkan Savaşları

Osmanlı Devletinin Balkanlar’daki dört devlete karşı yaptığı savaşlar.

Birinci Balkan Savaşı

1789 Fransız İhtilâlinin dünyaya yaydığı milliyetçilik akımı neticesinde imparatorluklar dahilinde bulunan milletler bağımsızlık için harekete geçmişler ve bazı devletlerin destek ve yardımları ile ayaklanmışlardı. Osmanlı tarihinde 19. yüzyıl bu tür ayaklanmalar dönemidir. Balkan Yarımadasında çok çeşitli milletler yaşadığı için milliyetçi ayaklanmalar en fazla burada görüldü.

Balkanlarda çıkan ayaklanmaları daha çok 17. yüzyılda gelişmeye başlayan ve en büyük gayesi Baltık Denizine ve özellikle Akdeniz’e çıkmak olan Rusya kışkırtıyordu. Akdeniz’e inmek için önce Karadeniz’i sonra İstanbul ve Çanakkale boğazlarını ele geçirmesi gerekiyordu. İşte Rusya bu gayeye ulaşmak için her yola başvurmaktan geri kalmamıştır. Bu yollardan biri de ırk ve din bakımından akraba olduğu Balkan prensliklerini alet olarak kullanıp bu genç devletleri Osmanlı Devleti'nin varlığını sona erdirmeleri için kışkırtmaktı. Osmanlılar Trablusgarp’ta savaşırlarken Sırbistan’ın başkenti Belgrat’taki Rus elçisi harekete geçerek Balkanlarda Osmanlı Devletinin elinde kalan son toprak parçalarının Sırbistan ile Bulgaristan arasında paylaşılması için teşebbüste bulundu. Buna karşılık Sırbistan Bulgaristan’ı bir tarafa iterek kendi menfaatlerini temin için Babıali ile anlaşmaya uğraşıyordu. Balkan devletleri arasındaki menfaat çatışmalarından gafil olan zamanın İttihat ve Terakki hükümeti Sırbistan’ın bu çok müsait teşebbüslerine aldırış bile etmedi. Üstelik İkinci Abdülhamid Han'ın Balkan ülkelerinin birleşmesini önlemek için tahrik ettiği kilise ihtilafı çıkarılan ittihad-ı anasır kanunuyla halledildi. Bu durum ise Bulgaristan ve Yunanistan’ın arasındaki ihtilafı çözdüğü için şimdi her ikisi için de ortak düşman Osmanlı Devleti olmuştu. Neticede kısa bir müddet için önce Sırbistan ve Bulgaristan arasında kurulan ittifaka Karadağ ve Yunanistan da katıldı. Böylece Balkanlarda Osmanlı Devletine karşı harekete geçme hazırlıkları tamamlanmış oldu.

Bu sırada Türk ordusu subayları iki partiye ayrılmış durumdaydı. Hükümet ise Rusların Balkanlarda savaşa müsaade etmeyeceği hususundaki yalan teminatına inanmıştı. Nitekim Sofya elçiliğinden hariciye nazırı olan Asım Bey 15 Temmuz’da Meclis-i Mebusan'da; “Balkanlardan imanım kadar eminim!” tarihi cümlesini ihtiva eden bir nutuk söyleyerek harp ihtimalinin bulunmadığını iddia etmişti. Ayrıca Asım Beyin yerine gelen yeni Hariciye Nazırı Ermeni Gabriel Noradingiyan da Rusya’nın teminatının kesin olduğunu hükümete bildirmişti. Bu inandırıcı teminatlar neticesinde Rumeli’ndeki en iyi 120 tabur asker terhis edilmişti.

Balkan devletleri ittifaktan sonra Osmanlı Devletine isteklerini bildirdiler. Bu ittifaktan haberi olmayan İttihatçılar savaş için yüksek öğrenim talebesini kışkırtarak Babıali önünde “Harb” diye bağırtmış ve hükümet aleyhinde nümayiş yaptırmışlardı. Harbin kolay geçeceğini zannediyorlardı. Halbuki müttefikler Türkiye’ye karşı uygulayacakları savaşı ve taksim projelerini en ince teferruatına kadar tespit etmişlerdi.

8 Ekim 1912’de Karadağ Prensliği Osmanlı Devletine savaş açtı. Onu 18 Ekim’de Bulgaristan ve Sırbistan birkaç gün sonra da Yunanistan takip etti.

İkmal ve Levazım Teşkilatının bozulduğu Osmanlı ordusu seferberliğini çok geç yapabildi. Terhis edilip Anadolu’ya gönderilen 120 taburu savaşın sonunda bile yeniden silah altına alamadı.

Bulgaristan’a karşı çıkacak kuvvetler 5 kolordu halinde “Şark Ordusu” namıyla toplandı ve Birinci Ferik Abdullah Paşanın kumandasına verildi. Edirne mevkiindeki bağımsız kuvvetler Şükrü Paşa'nın emrindeydi. Yunanistan’a karşı Selanik’te bir kolordu ve Yanya Kalesindeki kuvvetler bırakılmıştı. Karadağ’a karşı kuvvetler İşkodra Kalesinde toplanmıştı. Sırbistan’a karşı Makedonya’yı “Garb Ordusu” kumandanı müstakbel sadrazam Birinci Ferik Ali Rıza Paşa savunacaktı.

Savaşı idare kabiliyetinden mahrum Nazım Paşanın hiçbir hazırlığı olmayan orduyu hemen Bulgarlara karşı taarruza geçirmesiyle hezimet başladı ve artık arkası alınamadı. Osmanlı orduları Bulgarlara karşı bütün Trakya’yı bırakarak Çatalca’ya kadar çekilmek zorunda kaldığı gibi Sırbistan’a karşı Kumova'da yenilmişti. 6 Kasım’da Preveze’yi alan Yunanlılar Veliahd Konstantin idaresindeki büyük kuvvetlerini Selanik üzerine gönderdiler. Selanik’i savunmakla görevli jandarma paşası Tahsin Paşa tek silah atmadan muazzam kolordusunu bütün silahları ile beraber Yunanlılara teslim etti. Sultan İkinci Abdülhamid Han devrinde ihtilas (devlet malını zimmetine geçirmesi) suçu tespit edilmiş olan Tahsin Paşa o devirde menkub (rütbe ve haysiyetten düşmüş) olduğu gerekçesiyle Selanik kolordusunun başına getirilmişti. Bütün Kuzey Arnavutluk da Sırp-Karadağlılar tarafından işgal edildi.

Selanik’in düşmesinden 8 gün önce artık “Hakan-ı sabık” diye anılan Sultan İkinci Abdülhamid Han İstanbul’a getirilmişti. Sultan Abdülhamid Hanı Selanik’ten almaya nazırlarından Vezir Damat Germiyanoğlu Arif Hikmet ve Damat Çavdaroğlu Mehmed Şerif paşalar gitmişlerdi. Sultan Abdülhamid Han'ın muhafızlarının yanında ikisi de bilgin ve değerli eserler sahibi damatlarıyla konuşması meşhurdur. Gazete okuması yasak olduğu için kulaktan aldığı bilgi dışında siyasi durumu etraflı bir şekilde bilmeyen “Sabık Hakan” dört Balkan devletinin ittifakına ve bu ittifakın haber alınmamasına hayret etmiştir. Makedonya’da kiliseler meselesinin İttihatçılar aracılığıyla ortadan kaldırıldığını öğrenince Balkanların ittifakını bununla izah etmiş fakat ittifakın öğrenilmesi karşısında elçilerin ataşelerin ne iş yaptıklarını sormuştur. “Allah bu hallere sebep olanları Kahhar ismiyle kahretsin; devleti batırdılar!” diyerek büyük bir teessürle gemiye binmiştir.

Selanik’i ele geçiren Yunanlılar daha sonra Ege adalarından Bozcaada Limni Somatraki ve Taşoz adalarını işgal ettiler.

22 Ekim 1912 tarihinden beri Şükrü Paşa kumandasında Edirne’yi müdafaa eden Osmanlı birlikleri İstanbul ile bağlantı kesik olduğu için silah mühimmat noksanlığı ve açlık gibi sebeplerle teslim olmak zorunda kaldılar.

Üst üste gelen mağlubiyetler üzerine Osmanlı Devleti Bulgaristan’a müracaat ederek ateşkes istedi. Böylece 3 Aralık 1912’de imza edilen ateşkes antlaşması (mütareke) ile silahlı çatışma durmuş oldu. Balkan devletleri ile Osmanlı Devleti arasında antlaşma 30 Mayıs 1913’te Londra’da imzalanmıştır. Bu barış antlaşması ile Osmanlı Devleti Ege adalarının durumunun tayinini ve Arnavutluk’un sınırlarının çizilmesi işini büyük devletlere bırakmakta Girit’i hukuken Yunanistan’a terk etmekte ve Midye-Enez hattının batısında kalan toprakları da Balkan devletlerine vermekte idi. Bu antlaşma ile kendisini kahramanca savunmasına rağmen yiyecek sıkıntısından düşman eline geçen Edirne de Bulgaristan sınırları içerisinde kalıyordu. Böylece Bulgaristan Kavala ve Dedeağaç arasındaki toprakları da alarak Ege Denizine ulaşıyordu.

2500 yıllık Türk tarihinin büyük felaketlerinden biri olan Balkan Savaşında Türkler Anadolu’dan sonra ikinci anayurt haline gelmiş olan Rumeli’ni bıraktılar. Rumeli 550 yıldır Türk yurduydu. Birçok bölgede Türkler ezici ekseriyet halindeydiler.

93 Harbi'nde görülen göç ve göçmen felaketinin daha şiddetlisi Balkan Harbinde cereyan etti. Yüz binlerce Türk bütün varlıklarını bırakarak eriye eriye İstanbul’a eriştiler ve Anadolu’ya dağıldılar. Balkanların bilhassa Bulgarların yaptıkları zulüm tüyler ürpertici idi. Onbinlerce sivil Türk kadın ihtiyar çocuk ve bebekler dahil olmak üzere her türlü işkencelerle doğrandı.

İkinci Balkan Savaşı

Birinci Balkan Savaşında Osmanlı Devletinin ağır mağlubiyete uğrayıp Balkanlardan çekilmesi sonucunda Balkanlarda siyasi bakımdan büyük bir boşluk ve dengesizlik meydana geldi. Ganimetin paylaşılmasında anlaşamayan Balkan devletleri birbirine düştüler.

Sırbistan askeri hareket dolayısıyla Sırp-Bulgar ittifakının çizdiği ve kendisine ayırdığı arazi parçasından daha büyük bir bölgeyi ele geçirmişti. Sırpların bu arazi bölgelerini geri vermemesi anlaşmazlığın düğüm noktasını teşkil ediyordu. Diğer taraftan Londra Konferansı'nda en büyük payı Bulgaristan’ın alması diğer müttefiklerin hoşnutsuzluğuna sebebiyet vermişti. Bulgarların Ege kıyısına ulaşmış olmasını Yunanlılar sert tepki ile karşılamışlardı. Bu husus Yunanistan ile Sırbistan’ı birbirine yaklaştırmış ve aralarında ittifak anlaşması akdine sebep olmuştu. Sırbistan ile Yunanistan’ın birbirlerine yaklaştıklarını gören Bulgaristan bu iki devlete tam hazırlıklarını yapmadan önce 29-30 Haziran 1913’te saldırdı. Ancak Bulgar ordusu Yunanlılar ve Sırplar tarafından Makedonya’dan çıkarıldı. Bu sırada Bulgaristan’dan pay almak isteyen Romenler de savaşa girdiler ve kısa zamanda Bulgar Dobruca’sını ele geçirdiler. Bulgar orduları birkaç cephede savaşmak zorunda kaldığı için yenilmeye başladı.

Osmanlı Devleti de bu fırsatı kaçırmadı ve bütün özellikleri ile bir Türk şehri olan Edirne’yi geri aldı.

Bu yenilgiler üzerine Bulgarlar bir yandan Romanya kralına başvurarak Balkan devletleriyle bir yandan da Babıali’ye başvurarak Osmanlı Devletiyle barış yapmak istediler.

İkinci Balkan Savaşı sonunda Bulgaristan’la diğer Balkan devletlerinin imzaladıkları 10 Ağustos 1913 tarihli Bükreş Antlaşması Romanya ile Bulgaristan’ın yeni sınırını belirliyor Tuna’nın güneyinde kalan önemli bir arazi parçasını Güney-Dobruca dahil Romanya’ya bırakıyordu.

Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında 29 Eylül 1913 tarihinde imzalanan İstanbul Antlaşması ile Bulgaristan; Kırklareli Dimetoka ve Edirne’yi Osmanlı Devletine geri verdi. Antlaşmada Bulgaristan’da kalan Türklerin de durumu ele alınmakta Türklerin mülkiyet haklarına saygı gösterileceği de belirtilmekteydi.

Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında imzalanan 14 Kasım 1913 tarihli Atina Antlaşması ile Girit kesin olarak Yunanistan’a bırakıldı. Ege adalarının ne olacağı da büyük devletlerce kararlaştırılacaktı. Büyük devletler ancak 1914 Şubatında Londra’da bu adalardan İmroz Bozcaada ve Meis bir yana diğerlerinin Yunanistan’a ve İtalya işgalinde olanları da İtalya’ya kalmasına karar verdiler. Ancak bu karar üzerinde henüz bir anlaşmaya varılamadan Birinci Dünya Harbi çıktı. Sırbistan’la antlaşma ise 13 Mart 1914’te İstanbul’da imza edildi. Sırbistan’la Osmanlı Devletinin artık ortak sınırı olmadığından sadece Sırbistan’da kalan Türklerin durumları düzenlenmiştir.

Böylece Sultan İkinci Abdülhamid Hanın 1909’da tahttan indirilmesinin üzerinden henüz dört yıl geçmeden Osmanlı İmparatorluğu Afrika ile ilgisini kesmiş Balkanlarda ağır toprak kaybına uğramış Bulgaristan’dan geri aldığı Edirne ile Doğu Trakya’da kalabilmiştir.
 
Çanakkale Savaşı (Çanakkale Zaferi)

I. Dünya Savaşı'nda Osmanlı Devleti'nin Çanakkale Boğazı'nı geçmek isteyen İtilâf kuvvetleriyle yaptığı savaşlar (1915).

Bahriye Nazırı Churchill'in teklifleri ve İngiltere'nin ısrarıyla İtilâf devletlerince girişilen harekâtın amacı Rusya ile doğrudan temasa geçmek onlara silâh ve malzeme yardımı yapabilmekti. Bu yolla Süveyş Kanalı ve Hint yolu üzerindeki Türk baskısı da kaldırılmış olacak; savaşa katılmak istemeyen Balkan devletleri İtilâf devletleri yanında yer almağa zorlanacaktı.

Yapısı bakımından savunmaya elverişli olan boğaz Türkler tarafından mayınlanmıştı. Tabyalar toprak ve taştandı. Zırhlı veya betondan tabya yoktu; ayrıca birçok sahte mevzi yapılmıştı. Savunma düzeni dış orta ve iç bölgeler olmak üzere üçe ayrılmıştı. Bunların kumandası Miralay Cevdet Bey'de idi. Savaş ilânından birkaç gün sonra 3 Kasım 1914'te İngilizler Seddülbahir ve Kumkale tabyalarını topa tuttular. 19 Şubat 1915'te boğazın dış tabyaları tahrip edildi. Ayrıca karaya çıkarılan askerler tahrip işini tamamladılar. Bu harekâtta Türkler 19 top kaybetti. Dış savunmanın düşmesi bazı ülkelerde büyük yankılara yol açtı. Bulgaristan çekingen bir durum aldı. İtalya İtilâf devletlerine meyletti. Yunanlıların İstanbul'a girmelerini istemeyen Ruslar 40 bin kişilik yardımcı bir kuvvet göndermeyi teklif etiler. Bunun üzerine İngilizler ve Fransızlar boğazları Ruslara vermeyi vaat ettiler. Bundan sonraki büyük taarruzun Marmara Denizi'ne geçmek amacıyla Fransız ve İngiliz savaş gemileri tarafından 18 Mart 1915'te yapılması planlandı. Orta savunma tabyaları sürekli olarak bombardıman edildi. Dış hatlara komandolar çıkarıldı. Boğazdaki mayın tarama ve temizleme işi başarıyla yürütüldü. Fakat 7-8 Mart gecesi Yüzbaşı Hakkı Bey kumandasındaki Nusret mayın gemisi karanlık limana sezdirmeden tekrar mayın döşedi. İtilâf kuvvetlerinin 16 harp gemisi 18 Mart 1915'te boğaza girerek tabyaları ateşe tuttular. Gerek mayınlar ve gerekse bataryaların atışları ile İtilâf kuvvetleri birçok gemi kaybederek geri çekildi.

18 Mart hücumu Çanakkale'nin karadan yardım görmedikçe geçilemeyeceğini gösterdi. Bunun üzerine İngiliz Fransız ve Anzaklardan (Avustralya Yeni Zelanda ordusu) kurulan 70 000 kişilik kuvvet 25 Nisan 1915'te Seddülbahir ve Arıburnu bölgelerinde karaya çıkarıldı. Düşman kuvvetleri 109 harp ve 308 nakliye gemisi ve özel çıkarma araçlarıyla denizden desteklenmekteydi. Bu çıkarmaya karşı savunma görevi 5. Orduya verildi.

İlk çıkarmalar Seddülbahir Arıburnu ve Kumkale'ye yapıldı. Bazı yerlerde başarı kazanan düşman kesin sonuca gidemedi. Seddülbahir ve Arıburnu'nu almayı başaramadı. Binbaşı Mahmud Bey idaresindeki Türk kuvvetleri düşmanın içi bölgelere sızmasını engelledi. İlk çıkarma günü 19. Tümen kumandanı Mustafa Kemal Bey (Atatürk) 17. Piyade Alayını Conkbayırı'na vaktinde yetiştirerek Kocaçimen tepesinin düşman eline geçmesini önledi. Düşman 25 Nisan 1915 harekâtında büyük kayba karşılık küçük bir köprübaşı elde edebildi orada tutundu. Türk kuvvetleri gecenin karanlığından faydalanarak düşmanı denize dökmek istediyse de bu harekâtta yer alan Arap askerlerinin başarısızlığı ve çıkarttıkları gürültü buna imkân vermedi. Öte yandan 15 000 kişilik Anzak kuvveti de karaya çıkarılmıştı. Aynı günlerde düşman Saros Körfezi'ne Beşike Limanı'na gösteriş çıkarmaları yaptı. Sonraki günlerde de Alçıtepe ve Arıburnu'nda Kocaçimen tepesini elde etmek için harekete geçti. Fakat 5. Ordu kuvvetleri büyük kayıplara rağmen düşmanı püskürttü. Bu arada yapılan Seddülbahir Arıburnu ve deniz savaşları çok kanlı geçti. Düşman Seddülbahir'e 26 Nisan günü top ateşiyle hücuma başlamıştı. 1 Mayıs gecesi ve daha sonraki günlerde 17 000 kişilik Türk kuvveti karşı saldırıya geçti. Fakat bunda başarı kazanılamadı ve Türkler 16 000 kayıp verdiler. İngilizlerin kaybı 14 000 kişiydi.

Düşmanın ikinci hücumu 6-8 Mayıs arasında Alçıtepe'yi ele geçirmek oldu. Birkaç kere siperlere giren Fransızlar püskürtüldü. Sadece birinci hat siperleri düşman elinde kaldı. 26 Nisan'da ve daha sonraki günlerde denizde savaşlar oldu. Türklerin Nurulbahir adlı gemisi battı. Gülcemal vapuru yara aldı. Buna karşılık İtilâf kuvvetlerinin Goliath zırhlısı batırıldı.

14 Mayıs'ta İngiliz harp komitesi savaşa devam kararı aldı ve İngiliz kabinesinde bazı vekiller değiştirildi. 18 Mayıs'a kadar nemli çarpışma olmadı. Haziran ayında kanlı siper muharebeleri yapıldı. 4 Haziran'da 50 000 kişilik İngiliz ve Fransız ordusu 25 000 kişilik Türk ordusu üzerine top ateşi desteğinde taarruza geçti. Taarruzda zırhlı araçlar da kullanıldı. Bu hücum Çanakkale'deki en kanlı muharebe oldu. Düşman bazı Türk siperlerine girdi. 9 Temmuz'da Seddülbahir kumandanlığına Vehip Paşa getirildi. Biraz sonra Kerevizdere savaşları başladı. Çıkarmanın başlamasından 70. güne kadar Türk ordusu 100 000 kayıp verdi. Her şeye rağmen düşman ilerlemeyi başaramadı yeni bir çıkarma yapmaya karar verdi. Amaç Anafartalar platosunu ve Kocaçimen'i ele geçirmekti. Taze kuvvetler Ağustos başında Suvla kıyılarına baskın halinde çıkarma yaptılar. Bunun üzerine Mustafa Kemal'in emriyle 28. ve 41. alaylar 10 Ağustos'ta hücuma hazırlandı. Kumandanın kısa bir konuşmasından sonra süngü hücumu başladı. Düşman siperlerinde bastırıldı. Türkler Şahinsırt'a kadar ilerledi. Savaş sırasında Mustafa Kemal'in göğsüne bir şarapnel parçası çarptı. Düşman Mustafa Kemal'in yönettiği bu harekâtla ağır kayıplar vererek püskürtüldü.

1915 yılının sonbahar ayları kanlı fakat sonuç alınamayan çarpışmalarla geçti. Türk başkumandanlığı 1. Orduyu Gelibolu'ya yolladı. Böylece Türk ordusu 21 tümene çıktı. Başlangıçta üç gün içinde Çanakkale Boğazını geçeceklerini sanarak giriştikleri savaşı bir an önce sonuçlandırmak isteyen İtilâf Devletleri yeni kuvvetler sağlamağa çalıştılarsa da sonuç alamadılar. General Charles Monroe Çanakkale'nin boşaltılması gereğini belirten bir rapor verdi. Bunun üzerine 5 Aralık tarihinde iki İngiliz tümeni Selânik'e gönderildi. Kasım ayında başlayan yağmur ve kar fırtınası siperlerde birçok askerin boğulmasına sebep oldu. Bu felâkette düşmanın kaybı da çoktu.

Limanda birçok küçük gemi battı. Neticede çıkarma sahaları düşman tarafından boşaltıldı. Gizlice yapılan boşaltma harekâtı sonucu Ocak 1916'da Gelibolu yarımadası tamamen bırakılmış oldu. Bu arada bazı çarpışmalar da oldu. Anafartalar ve Arıburnu çekilmesi sırasında dikkati dağıtmak için düşman 19 Aralık günü Seddülbahir bölgesine saldırdı. Buraya döşenmiş olan mayınlar Türklerin düşmanı takibine imkân vermedi.

Çanakkale I. Dünya Savaşında Türkiye'nin çarpıştığı on cepheden biriydi. Türk kara ordusu savaş araç ve gereçleri bakımından çok zayıftı. Burada görev alan Türk deniz kuvvetleri 1911-1912 İtalyan ve 1912-1913 Balkan savaşlarında yıpranmış durumdaydı. Savaş sırasında Türkiye müttefiklerinden beklediği yardımı göremedi. Sadece Alman subayları Türk subayları yanında görev aldılar. Avusturya'nın yardımı iki bataryadan ibaret kaldı. Beklenen silah ve malzeme yardımı sağlansaydı sonuç çok daha farklı olabilirdi.

Çanakkale savaşları 85 ay sürdü. Türk ordusunun karşı koymasıyla Çanakkale Irak Filistin cephelerinde bir milyona yakın İngiliz ve Fransız askeri batıdaki ana cephelerinden uzak tutulmuş oldu. Savaşlar iki taraf için de büyük kayıplara sebep oldu. İtilâf devletleri Çanakkale'ye önce 70 000 kişi göndermişlerdi. Sonradan bu kuvvet 500 bin kişiye çıkarıldı. Bunun 400 000'i İngiliz 79 000'i Fransız ordusundandı. İngilizlerin kaybı 115 000'i ölü yaralı esir ve memleketine gönderilen 90 000'i hasta olmak üzere 205 000 idi. Fransızların kaybı 47 000'di. Türklerde ise şehid yaralı ve hasta sayısı 252 300'ü buldu.
 
Sarıkamış Harekâtı

Birinci Dünya Savaşında felâketle neticelenen askerî harekât.

Osmanlı Devleti harbe; 1878’den beri Rus işgalinde bulunan Kars Sarıkamış Ardahan gibi doğu illerimizi geri almak Doğu Avrupa’da Ruslarla harp hâlinde olan Almanlara yardım etmek kazanılacak bir zaferle Kafkaslar ve Orta-Asya’daki Türk illerinin kapısını açmak maksatlarıyla başta Enver Paşa olmak üzere iktidarda bulunan İttihatçılar tarafından sokuldu.

Türk bayrağı çekilip Yavuz ve Midilli adı verilen iki Alman zırhlısı Karadeniz’deki Rus limanlarını bombardıman etti. Rusya da buna karşılık olarak 30 Ekim 1914 tarihinde Türkiye’ye taarruz etti. Rus-Kafkas ordusu Karadeniz’den Ağrı Dağındaki hudut üzerinden yedi kol hâlindeki saldırısıyla Pasinler’e kadar ilerledi. Rus ordusunun taarruzu Köprüköy’de durduruldu. Üçüncü ordu 3-9 Kasım 1914 günlerinde meydana gelen Köprüköy Meydan Muharebesinde Rus ordusunu yendi. Üçüncü Ordu Komutanı mevsim şartlarını dikkate alıp ayrıca askerin kaput başta olmak üzere giyim ve iâşesinin yetersizliğini top ve süvari atlarının azlığını hesaba katarak sıcağı sıcağına düşmanı takip etmedi. Köprüköy Meydan Muharebesinin raporlarını alan yarbaylıktan paşalığa terfi ettirilen Harbiye Nazırı (Millî Savunma Bakanı) Enver Paşa Alman kurmay ve generalleriyle Erzurum’a geldi. Enver Paşa Erzurum ve Köprüköy’de birer taburu teftiş etmişti; ancak ordu birliklerinin tamamı hakkında yeterli bilgiye sahip değildi. Üstelik ordu kumandanı Hasan İzzet Paşanın bu mevsimde harekât yapılamayacağı taarruzun bahara bırakılması tavsiyesine karşılık onu vazifesinden azletti ve taarruza karar verdi. Üçüncü Ordu Komutanlığı vazifesini de üzerine alan Enver Paşa 18 Aralık 1914 tarihinde kıtalara taarruz emrini verdi.

Taarruza iştirak eden birliklerin büyük bir kısmı özellikle Arabistan’dan geri çekilen ve Güneydoğu Anadolu’dan sevk edilenler sıcak iklime alışık olup teçhizatları yönünden kış şartlarına hazırlıksızdı. Üçüncü Ordunun üç kolordusu (9 10 11. Kolordular) 24 Aralık 1914 günü -39 derece soğukta Büyük Sarıkamış Çevirme ve Kuşatma (İhâta) Harekâtına başladı. Ayrıca gerilla harbi yapan yarı resmi Türk çeteleri de Ardahan’a hareket etti. Üçüncü Ordudan bazı kıtalar 24-25 Aralık gecesi Sarıkamış’a ulaşmayı başardı. Ancak Allahü Ekber Dağlarını aşarken çetin zorluklar ve kış şartları sebebiyle gerek miktar gerekse mevcut silahları yönünden çok zayiat ve kayıp verdiler. Allahü Ekber Dağlarını aşan Mehmetçiklerden bir kol da Sarıkamış’ın doğusundaki Selim İstasyonuna vararak demiryolunu tahrip edince Sarıkamış’taki Rus kolorduları paniğe uğradı. Gayriresmî Türk çeteleri de 1915 yılı başında Ardahan’a girdi. Rus Kafkas Ordusu Başkumandanı Üçüncü Ordunun ilerleyişi üzerine; 2-3 Ocak 1915 günlerinde telsiz-telgraf ile müttefikleri Fransa ve İngiltere’ye günde birkaç defa yalvarırcasına başvurarak:

“Telefon konuşmalarını durduran soğuk ve kış Türk ordusunu engelleyemiyor. İkinci bir cephe açarak Türk ordularının ilerlemesi durdurulamaz ise zengin Bakü petrolleri Osmanlı-Alman ittifakının eline geçecek ve Hindistan yolu onlara açık bulunacaktır!” haberini gönderiyordu.

Kış 3-4 Ocak 1915 gecesi daha da şiddetlendi. Fırtına ile yağan kar yolları tıkayıp çadırları yıktı. Arkasından da dondurucu soğuklar bastırınca 150 000 kişilik ordunun 90 000’i (veya 60 000’i) donma dizanteri ve tifo gibi hastalıklarla mahvoldu. Sarıkamış İstasyonuna giren Enver Paşa bu felaket karşısında Üçüncü Orduyu yüzüstü bırakıp İstanbul’a döndü. Bu harekâtta Ruslar 32 000 kayıp verdiler.

Sarıkamış Harekâtı; kuşatma harekâtıyla düşman kuvvetlerinin arkasına düşmeyi hedef alan başarılı bir plândı. Ancak stratejinin faktörlerinden zaman iyi değerlendirilmediği kuvvetler de böyle bir harekâtı yapacak şekilde teçhizatlandırılmadığı için başarısızlıkla sonuçlandı.

Ordunun kış şartlarına hazır olmaması ve olumsuz iklim şartları sebebiyle ikmal ve iaşe hizmetlerinin yapılmayışı kıtalarda açlığa hayvanların telef olmasına dolayısıyla birliklerin dağılmasına sebep oldu. Enver Paşanın şuursuzca verdiği gece taarruzu emirleri kayıpları daha da arttırdı.

Sarıkamış Harekâtı sonunda Doğu Anadolu kapıları Ruslara açıldı. 13 Mayıs 1915’te Ermenilerin işbirliği yaptığı Rus kuvvetleri önce Van’a bilâhare Muş ve Bitlis’e girdi. Ermenilerin harp esnasında Ruslara yaptıkları büyük hizmetin karşılığı olarak bu illerin valilikleri Ermenilere verildi. Harpten sonra Ermeni-Rus işbirliği sonunda bölge halkına karşı müthiş bir soykırıma girişildi. Van Gölünün ortalarına kayıklarla taşınıp öldürülen suya dökülen çocuk kadın genç ve ihtiyar Türklerin sayısı kesin olarak tespit edilmemesine rağmen çok fazladır. Esasen bu harp sırasında Ermeni Komitacıları hemen her tarafta isyana hazırlanarak birçok yerde depolar dolusu silah ve cephane biriktirdiler. Bu silah teçhizat ve destekle katliam yapıp Doğu Anadolu’yu harabeye çevirdiler.
 
Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele

İtalyan ve özellikle Balkan savaşları Osmanlı Devleti'nin içinde bulunduğu siyasî ve askerî yöndeki çaresizliği bütün dehşetiyle ortaya koydu. Siyasî yönden yalnızlığa itilmiş olmak büyük bir tehlike olarak hemen Balkan savaşları akabinde tekrar ortaya çıkartılan "Ermeni meselesi" dolayısıyla "reformu" ile belirdi. Bu artık sıranın Anadolu'nun parçalanmasına gelmesi demekti. Rusya'nın tazyiki İngiliz ve Fransızların da iştirakleriyle Ayastefanos'un 16. maddesine tekrar işlerlik kazandırıldı. Ermenilerle meskûn olan altı vilâyetin (Vilâyât-ı sitte) iki gruba ayrılması (birinci grup: Erzurum Trabzon Sivas; ikinci grup: Van Bitlis Harput Diyarbekir) başlarına iki yabancı umumî müfettiş tayini ve bunlara valiler dahil bütün memurların tayin ve azil haklarının tanınması; Kürt Hamidiye Alaylarının ilgası Ermenice'nin Kürtçe ve Türkçe ile yan yana kullanılması dolayısıyla bu vilayetlerde Türk ve Kürtlerden oluşan Müslüman çoğunluğa kıyasla genelde küçük bir nüfus oluşturan Ermenilere eşit oranda ve uluslararası garantide üstün haklar verilmesi bölgenin denetiminin elden çıkması demekti. Bu durum Rusya ile yapılan ikili antlaşma ("Muamele" 8 Şubat 1914) gereği devletlerarası hukukta geçerlilik kazanan bir devlet belgesi halinde tanzim edildi. Böylece "Ermeni reformu" nihayet başarıya ulaşmış uzun zaman sürüncemede bırakılan Ayastefanos ve dolayısıyla Berlin antlaşmalarının konuyla ilgili hükümleri hayata intikal ile tahakkuk etmiştir. Ermeni reformunun tatbik safhasında Cihan Savaşı (Birinci Dünya Savaşı) patladı. 1914 senesi içinde Almanya'ya yanaşılması ve Almanya yanında savaşa gözü kapalı olarak girilmesinde Ermeni meselesinin katettiği bu hayatî gelişmenin önemli bir âmil (etken) olduğu kesindir. İngiltere ve Fransa'ya yapılan yakınlaşma ve acil istikraz (borçlanma) teşebbüslerinden ümit kesilmesi ve devam eden siyasî yöndeki yalnızlık "Şark'a doğru yayılma" politikasında menfaat istikameti bulunan Almanya'ya yaklaşılmasından başka bir tercihe yer bırakmamaktaydı. Mağlup ordu Doksanüç Bozgunu sonrasında olduğu gibi yine Alman askerî heyetleri ile düzenlenmek istendi. General Liman von Sanders başkanlığında gelen (14 Aralık 1913) ve sayıları kısa zamanda -Golç Paşa'nın da iştirakiyle- artacak olan Alman askerî heyeti göreve başladı. Von Sanders'in İstanbul'da bulunan Birinci Ordu'nun kumandanlığına getirilmesine Rusya karşı çıktığı gibi diğer iki büyük devlet de hoşnutsuzluklarını açıkça ifade ettiler. Bu baskılar sonucu Von Sanders görevinden alınarak "genel müfettiş" sıfatıyla ordu tensikatına memur edildi ve donanmanın ıslahı için bir İngiliz jandarma teşkilatının düzenlenmesi için de bir Fransız generalinin hizmete alınması ortaya çıkan krizi yatıştırdıysa da siyasî havayı yumuşatamadı. Bir müddetin sonra genel harbin çıkması (Almanya'nın Rusya'ya savaş ilanı 1 Ağustos 1914) İttihat ve Terakkî diktasının Almanya saplantısını gözler önüne serdi. Devletin geleceğinin Almanya'nın zaferiyle sağlanabileceğini İtilaf devletlerinin galibiyetinin ise artık yalnızca İmparatorluğun elinde kalan Arap topraklarının kaybıyla değil Anadolu'nun da paylaşılmasıyla neticeleneceğini gören İttihat ve Terakkî liderleri bir müddet tarafsız kalıp gelişmeleri izleyerek en uygun seçimi yapma yerine Alman harp gücü ve propagandasının etkisiyle kısa zamanda gerçekleşeceğine inandıkları Alman zaferine geç kalmamak için savaşa katılmakta acele ettiler. Bu anlamda kendileriyle aynı fikri paylaşmayan veya biraz daha bekleme ve aklıselim tavsiye edenlere de söz hakkı tanımadılar.

Devleti savaşa götüren yolun ilk safhası Almanya ile akdolunan bir ittifak antlaşması ile gerçekleşti. Almanya'nın Rusya'ya savaş ilanından bir gün sonra 2 Ağustos 1914'te imzalanan antlaşmanın müzakerelerine 26 Temmuz'da başlanmış bulunuyordu. Antlaşma sadrazam ve Hariciye Nazırı Said Halim Paşa Harbiye Nazırı Enver Paşa Dahiliye Nazırı Talat ve Meclis Reisi Halil beyler tarafından hazırlandı. Bu gelişme o sıralarda böyle bir ittifaka taraftar görünmeyen Cemal Paşa'dan gizli tutulduğu gibi diğer vekillerin ve bizzat padişahın da bundan haberi olmadı. Yapılan antlaşmanın 2. maddesi Almanya ile Rusya arasında savaş çıkacak olursa bu savaşa Osmanlı Devleti'nin de katılmasını öngörmekteydi. Oysa bu iki devlet arasında öngörülmekte olan savaş hali bir gün önce zaten tahakkuk etmiş bulunuyordu. 3. madde böyle bir gelişme halinde Osmanlı kuvvetlerini Alman askerî heyetinin emir ve komutası altına sokmaktaydı. Antlaşmada savaşın zaferle sona erdirilmesi durumunda Osmanlı Devleti'nin elde edeceği müşahhas menfaatlerin neler olacağı hususu sükût ile geçiştirilmekteydi. Akdeniz'de dolaşan Göben ve Breslau adlı iki Alman gemisinin İngilizlerin takibinden kaçmak bahanesiyle Çanakkale Boğazı'na yönelmeleri ve bunlara geçiş izni verilmesi (11 Ağustos 1914) devletin savaşa fiilen itilmesinde önemli bir gelişme oldu. Gemilerin kabulüyle oluşan kriz bunların kâğıt üzerinde satın alınmaları ve isimlerinin değiştirilmesiyle geçiştirilmek istendiyse de Alman subay kadroları ve mürettebatının aynen muhafaza edilmekte olması müttefikleri teskin etmedi.

Bâbıâli'nin genel harp durumundan istifade ile attığı diğer önemli bir adım kapitülasyonların kaldırılmasını ilan oldu (1 Ekim'den geçerli olmak kaydıyla 9 Eylül 1914). İlgili devletler şartlar gereği durumu kabullenmek mecburiyetinde kaldılarsa da en şiddetli tepkinin "müttefik" Almanya'dan gelmesi hayretle gözlendiği halde bir uyarı olarak telakki edilmedi.

Genel savaşın Alman-Fransız cephesinde Alman ileri harekâtının durdurulmasına karşılık Rus cephesinde serî ve parlak zaferlerle devam etmekte olması İttihatçılara büyük ümitler vermekte ve hayaller kurdurtmaktaydı. Yenilen ve ihtilal karışıklıkları içinde dağılma belirtileri gösteren Rusya'nın elindeki Türk illerini panturanist bir siyaset takibiyle bir araya getirme çökmekte olan imparatorluğun yeni bir coğrafyada devam ve ihyası olarak görülmeye başlandı. "Yavuz" ve "Midilli"nin de dahil oldukları Osmanlı filosunun Alman amirali kumandasında Karadeniz'e açılması ve Enver-Talat-Cemal üçlüsü ve Alman genelkurmayının düzenledikleri bir planla Rus limanlarına ani bir saldırı tertipleyip topa tutmaları (29 Ekim 1914) Osmanlı Devleti'nin bir oldubittiyle savaşa sokulmasıyla sonuçlandı. Padişah ve sadrazam dahil olmak üzere hükümetin de bilgisi dışında cereyan eden bu olay şaşkınlığa sebep oldu. Müttefiklerse Osmanlı Devleti'ne savaş ilanıyla karşılık verdiler (Rusya 3 Kasım İngiltere ve Fransa 5 Kasım). 11 Kasım'da mukabil savaş ilanında bulunan Osmanlı Devleti 14 Kasım'da "cihâd-ı ekber" ilan ederek bütün Müslümanları din savaşına davet etti. Ancak müttefiklerin idaresi altındaki milyonlarca Müslüman'ın direnişe geçip ayaklanacakları büyük olaylar tahakkuk etmediği gibi imparatorluk dahilinde yaşayan Arap ahalinin bile dinî hissiyatı İngilizler tarafından önceden daha kuvvetli bir şekilde siyasî ve maddî kutuplara celbedilmiş olduğundan hiçbir etkisi görülmedi. Bilakis bunlarla ve müstemleke Müslümanlarından derlenen askerlerle savaşılmak mecburiyeti hasıl oldu. İngiltere Arapları isyana teşvik ve istiklal arzularını tahrik ederken denetimi altında tuttuğu Mısır'ın da Osmanlı Devleti ile mevcut hukukî bağlılığına bir son vererek burasını İngiliz hakimiyetinde bir "krallık" haline getirdi (18 Aralık 1914).

Cihan Harbi'nde Osmanlı Orduları; Rus Irak Filistin-Suriye Sînâ-Mısır Arabistan Çanakkale ve Galiçya gibi cephelerde savaşmak zorunda kaldı. Kuvvetlerini genelde Almanların görüşleri onların harp hedefleri ve cephe sıkışıklıklarını gidermek doğrultusunda kullandı. Sırf Alman cephesini rahatlatmak uğruna ve gerekli hazırlıklar yapılmaksızın Rus cephesi açıldı ve Enver Paşa kumandasında teçhizatı noksan kuvvetlerin Sarıkamış felâketinde 90 000 askerin feda edilmesiyle sona erdi (Kasım-Aralık 1914). İngiliz cephesini oluşturan Mısır üzerine Cemal Paşa'nın kumandasında yapılan Süveyş Kanalı harekâtı (27 Temmuz 1916'da Albay von Kres komutasında yapılan ikinci Kanal harekâtı gibi) aynı anlamda millî harp hedeflerine hizmet etmeyen bir macera gereksiz can kayıpları ile dolu bir fiyasko olarak kaldı (Ocak-Şubat 1915). Aynı tarihte müttefikler Çanakkale Boğazı'nı donanma harekâtıyla yarıp İstanbul'u ele geçirerek Osmanlı Devleti'ni saf dışı etmek ve acil yardım bekleyen Rusya'nın imdadına yetişmek üzere harekete geçtiler (Ocak 1915). Muazzam donanmanın deniz yolunu açamaması ve hezimeti üzerine (18 Mart 1915) savaş kara harplerine dönüştü ve yüzbinlerce askerin boğazlaşması biçiminde çok kanlı bir şekilde cereyan etti. Müttefikler büyük fedakârlıklar ve kahramanlıklar sayesinde burada da ağır mağlûbiyete uğratıldılar. (Bkz. Çanakkale Zaferi) Rus cephesinde Sarıkamış felâketiyle oluşan zâfiyetin daha büyük boyutlarda yol açtığı bölgedeki Ermeni nüfusa karşı mevcut olmayan güven meselesi müttefiklerin Çanakkale Boğazı'na yaptıkları büyük saldırı esnasında bütün vehameti ile ortaya çıktı. Bölge Ermenilerinin daha 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı arefelerinde tesbit edilen düşmanla işbirliğini önlemek ve düşmana karşı bölge güvenliği açısından zorunlu bir tedbir olarak daha iç bölgelere nakledilmesi hususu tekrar gündeme geldi (27 Mayıs 1915). Rus işgaline uğramaya başlayan bölgelerde Ermeni ahalinin Rus-Ermeni karışımı kuvvetlerle sürdürdükleri katliâm bölgede oturan Müslüman ahali ile bir "sivil savaş" haline dönüştü. Müslüman ve Ermeniler arasında cereyan eden bu mücadelenin zayi olan ve günümüze kadar propaganda malzemesi olarak kullanılagelen mübalağalı Ermeni nüfusundan çok daha fazla oranda bir Müslüman nüfusun katline ve kaybına yol açtığı ise dikkatlerden özenle kaçırılır ve sözü edilmez.
 
Hicaz ve Necid emîrlerinin İngilizlerin yanında yer almaları ve isyan ederek silahlı eylemler girişmeleri Hicaz ve Mekke'nin kaybına yol açtı (1916). Yalnız Medine Fahri Paşa tarafından harp sonuna (Ocak 1919) kadar İngiliz ve Araplara karşı savunuldu. Irak ve Suriye cephelerinde Alman birliklerinin de gönderilmesiyle takviye edilmiş olarak Yıldırım Orduları Grubu teşkil edildi (Mayıs 1917). Ancak Irak Suriye ve Filistin bölgelerindeki kayıpların telâfi edilemeyeceği ve çöküntünün önlenemeyeceği anlaşıldığından Sadrazam Said Halim Paşa'nın istifası kabul edilerek yerine Talat Paşa geçti (3 Şubat 1917). 1917 senesi genel savaşın gidişatını etkileyen iki önemli gelişmeye sahne oldu: Rusya'da komünist ihtilali patladı ve Amerika Birleşik Devletleri bilfiil müttefiklerin yanında savaşa iştirak etti (Almanya'ya savaş ilanı 6 Nisan 1917). Rus ihtilali bu ülkenin cephelerdeki perişanlığını daha da arttırdı ve Rusya'da Çarlık idaresine bir son verdi. Komünistlerin barışa hazır olmaları üzerine yapılan Brest-Litovsk Antlaşması'yla (3 Mart 1918) Rus Savaşı resmen sona erdi. Ancak Doğu Anadolu cephesinde yapılan barış gereği iadesi gereken "Doksanüç bozgunu" kaybı olan Batum-Ardahan-Kars (elviye-i selâse) gibi yerlerin ele geçirilmesi söz konusu olduğundan Ermeni ağırlıklı saldırılarla mücadeleye devam edildi ve nihayet bu yerler ele geçirildi. Kafkaslar'da Ermenistan Gürcistan ve Âzerbaycan adlı üç cumhuriyet oluştu. Ancak buralar kısa bir müddet sonra Komünist idarenin eline düştü ve Sovyet Çarlığı'na bağlandı.

Mütareke ve Barış: Batış Yılları

Sultan Reşad'ın ölümü üzerine (3 Temmuz 1918) son Osmanlı padişahı olacak VI. Mehmed Vahideddin (1918-1922) felâketli bir dönemde tahta çıktı. Artık İstanbul semalarında düşman uçakları uçabilmekte ve şehre bombalarını atabilmekteydi. Filistin-Suriye ve Irak cepheleri çökmüş Bağdat (11 Mart 1917) Kudüs (18 Aralık 1917) Şam (1 Ekim 1918) Halep İngilizlerin; Beyrut (6 Ekim 1917) Trablusşam İskenderun (14 Ekim 1917) Fransızların eline geçmişti. 1918 yılında devam eden askerî harekât durumu daha da ümitsizleştirmiş idarî ve ekonomik yapı ise artık tamamen yıkılmıştı. Nihayet Bulgarların harpten çekilmek zorunda kalmaları genel çöküntüyü daha da hızlandırdı. Batı cephesindeki ağır yenilgiler ve içte beliren ihtilal karışıklıkları üzerine Almanya ve dağılan Avusturya-Macaristan da mütarekeye yanaştı (3-4 Kasım 1918). Sadrazam Talat Paşa Osmanlı Devleti için de mütareke yollarını açabilmek amacıyla istifa etmiş (8 Ekim 1918) ve yerine Cihan Savaşı'na girilmesine taraftar olmayan Ahmed İzzet Paşa hükümeti kurulmuştu (19 Ekim 1918). Böylece İttihat ve Terakkî hakimiyeti sona ermekteydi. Kısa bir müzakereden sonra dikte ettirilen mütareke Osmanlı Devleti'nin mutlak yenilgisini belgeledi. Osmanlı Devleti'nin müstakil bir devlet olarak artık ayakta kalamayacağının ve yapılacak barışın da harp içinde müttefikler arasında yapılan bütün bölüşme plan ve antlaşmalarına (Sykes-Picot Antlaşması 1916) uygun olarak ne kadar ağır şartlar ihtiva edeceğinin bir işareti oldu.

Mondros Mütarekesi hükümlerinin yerine getirilmesi memleketin tüm mevcut ve muhtevasıyla galiplere tesliminden başka bir anlam taşımaz. Alman subay ve askerleri tahliye olunur. Bütün müstahkem mevkiler teslim edilir. Ordular dağıtılır. Liman von Sanders kumandanı olduğu Yıldırım Orduları Grubunu Çanakkale kara savaşlarında ismini duyuran Doğu'da Ruslara karşı zafer kazanan harbin gidişatını tenkitçi bir gözle yakından takip etmiş bulunan Mustafa Kemal Paşa'ya teslim ederek ayrılır. Mustafa Kemal Paşa ağır mütareke hükümlerine karşı ilk açık tepkilerini dile getirir ve Sadrazam İzzet Paşa'yı bu yönde uyarır. Yıldırım Orduları Grubu'nun da ilgası üzerine İzzet Paşa'nın isteğine uyarak İstanbul'a gelir. Aynı gün büyük bir düşman donanması da Dolmabahçe önlerinde demir atar ve şehri işgal eder (13 Kasım 1918). Bu arada mütarekeden sonra İzzet Paşa da istifa etmiş (8 Kasım 1918) ve yerini Tevfik Paşa sadaretindeki hükümete bırakmıştır. Mütarekeden sonra yurt içinde başlayan siyasî kaynaşma İttihatçılara karşı duyulan infialde odaklaşmış; harp suçluluğu ve sorumluları hararetle tartışılan bir konu olmuş çeşitli yolsuzluklar gündeme getirilmiş; "Ermeni tehciri" soruşturularak incelenmişse de suçlayıcı müşahhas delillerle bir neticeye varılamamıştır. Yeni siyasî kuvveti oluşturan Hürriyet ve İtilaf Partisi nihayet Damad Ferid Paşa'nın sadarete tayini ile (4 Mart 1919) iktidara sahip oldu. Öte yandan düşman işgaline uğrayan veya böyle bir tehlike ile karşı karşıya kalan Anadolu ve Rumeli'deki çeşitli bölgelerde mahallî "Müdafaa-i Hukuk" cemiyetleri kurulmasına girişildi. Ermenilerin Kars'ı (19 Nisan 1919); İtalyanların Antalya (29 Nisan 1919) ve Kuşadası'nı (13 Mayıs); Yunanlıların Fethiye'yi (11 Nisan) işgallerini Urfa Antep ve Adana bölgesindeki Fransız ve İngiliz işgalleri izledi. 15 Mayıs 1919'da İzmir'in Yunan işgaline uğraması ve Batı Anadolu'ya yönelik Yunan tecavüzü büyük bir millî infialin uyanmasına yol açtı. Tarih içinden gelen münâferet bu işgali Anadolu'da doğacak olan millî helecan ve ayaklanmanın tahrik noktası yaptı. Yunan saldırısına cevaz veren müttefikler böylece yeni Türkiye'nin kurulmasına yol açmış oldular.

Anadolu'daki millî uyanış Samsun Sivas Erzurum ve Trabzon bölgeleriyle buralara komşu yerlerde mutlak bir otorite ile teçhiz edildi. Galip devletlerin bu bölgelerdeki şikâyetlerine yol açan asayişsizliklere bir son verilmesi ordu teşkilatının dağıtılması ve silahların toplanması gibi hizmetlerin yerine getirilmesiyle görevlendirilerek "ordu müfettişliği"ne tayin edilen Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a çıkışıyla (19 Mayıs 1919) millî uyanış düzenli bir direnişe dönüşme şansına kavuştu. Mustafa Kemal'in icraatı bir müddet sonra İtilaf devletlerinin tedirginliğine yol açarak kendisinin geri çağırılması için Bâbıâli'yi harekete geçirdi. İstanbul'dan yapılan baskılar neticesinde askerlikten istifa eden Mustafa Kemal Paşa "sîne-i millete" döndüğünü bildirerek Anadolu'daki millî direnişi düzenlemeye devam etti. Erzurum (23 Temmuz 1919) ve Sivas (4 Eylül 1919) kongreleri tertiplendi. Özellikle millî sınırlar içinde vatanın bütünlüğü ve bölünmezliği yabancı işgal ve tecavüzlere karşı milletin direnme hakkı bulunduğu merkezî hükümetin aczi halinde Anadolu'da geçici bir hükümetin kurulması gibi önemli kararlar alınarak ilan edildi. Millî direniş cemiyetleri Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adı altında bir arada toplandı. Mustafa Kemal bu kongre ve cemiyetlerin başkanlığına seçilerek liderlik rolünü kabul ettirdi. Anadolu'da gelişen millî hareket galip devletlerin kontrolündeki İstanbul hükümetinin sevkiyle sahneye çıkartılan Anzavur Paşa kumandasındaki Kuvâ-yi İnzbâtiyye adlı kuvvetlerle ezilmek istendi. Başarısızlık Damad Ferid hükümetinin istifası ile sonuçlandı ve Ali Rıza Paşa hükümeti kuruldu (2 Ekim 1919). Millî direniş hareketiyle irtibat ve görüşmeyi gerekli gören yeni hükümet Amasya'da Mustafa Kemal ile görüşmelere girişir. Bu görüşmede özellikle yeni seçimlerle ilgili bazı kararlar alınır (Amasya Mülâkatı 22 Ekim 1919). Ancak yeni meclisin İstanbul'da toplanmasının güvenlik sebebiyle mahzurlu olduğunun tesbiti ileri görüşlülük arz eden bir önem taşımaktadır. Bu arada Sivas'ta yapılan bir toplantıda millî hareketin sevk ve idaresini yürüten Heyet-i Temsiliyye'nin bundan böyle Ankara'da faaliyet göstermesine karar verildi (29 Kasım 1919). Millî gaye ve hedefleri ve millî sınırları belirleyen bir belge (Mîsak-ı Millî) hazırlanarak ilan edildi. Her şeye rağmen yine İstanbul'da toplanan meclis (12 Ocak 1920) bu millî yemini resmen kabul ve bütün dünyaya ilan ederek tarihî bir görevi yerine getirmiş oldu (17 Şubat 1920). Bunun üzerine Batıda Yunan kuvvetleri taarruza geçerek işgal bölgelerini genişletmeye Doğuda Ermeniler kanlı tecavüzlerini arttırmaya başladılar. İstanbul'daki işgal kuvvetleriyse resmî dairelere zorla girerek şehre bir daha el koydular (16 Mart 1920). Meclis dağıldı kaçan milletvekilleri Ankara'ya gittiler. Damad Ferid'in tekrar sadarete getirilmesiyle bu tecavüzler tekemmül etti (5 Nisan 1920). Yeni hükümet çaresizliğini Mustafa Kemal Paşa'yı askerlikten tard ve idam cezasına mahkûm etmekle gösterdi (11 Mayıs 1920).

Barış antlaşması için yapılan görüşmeler ise Paris'te devam etmekteydi. Müttefiklerin hazırladıkları barış Osmanlı İmparatorluğu'nu tamamen parçalamakta geriye kalan Türklere küçük bir toprak parçasını bile çok görmekteydi. Batı Anadolu'da Yunan işgali Bizans hayallerini gerçekleştirerek boyutlar alarak bir ilhaka dönüşürken bütün Trakya Yunanistan'a bırakılıyordu. Doğuda bir Ermenistan kurulması öngörülüyor güney ve güneybatıda Fransız ve İtalyan nüfuz bölgeleri oluşturuluyordu. Boğazlar bölgesi özel ve müstakil bir idareye bırakılmaktaydı. Doğudaki Kürtlerin antlaşmanın imzalanmasından bir yıl sonra ayrı bir devlet kurmak istemeleri halinde buna İngiliz mandaterliğinde olmak kaydıyla izin verilmesi karar altına alınıyordu. Bu gibi şartlarıyla gerçek bir ölüm fermanı olan bu barış antlaşması 22 Temmuz 1922'de toplanan Saltanat Şûrâsı'nda görüşüldü. Müttefiklerin İstanbul'u Yunan işgaline terk edecekleri tehditleri ve genel ümitsizlik hali içinde barış antlaşmasının Osmanlı delegeleri tarafından imzalanmasına (10 Ağustos 1920 Paris/Sevr Antlaşması) razı olundu. Ancak padişah tarafından tasdik olunmadı. Antlaşmayı sadece Yunanistan parlamentosu tasdik etti. Barış antlaşmasına rağmen Yunanlılar Batı Anadolu'daki ileri harekât ve işgallerine kanlı bir şekilde devam ettiler. 23 Nisan 1920'de Ankara'da açılan Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos'taki tarihî toplantısında Sevr Antlaşmasını kabul eden Saltanat Şûrâsı âzalarını ve antlaşmaya imza koyan delegeleri "vatan haini" olarak ilan etti ve antlaşmayı tanımadığını bütün dünyaya bildirdi. Doğuda Ermenilerin tecavüzleri Kâzım Karabekir Paşa kumandasındaki kuvvetlerle önlenmeye; batıdaki Yunan ilerlemeleri dağınık millî güçlerin birleştirilmesi ve nizamî bir ordu kurulması faaliyetleriyle kuvvet bulacak olan Batı Cephesi Kumandanlığı'nın teşkili ile (Ali Fuad Cebesoy İsmet İnönü) durdurulmaya çalışıldı. Ermenilerle sürdürülen savaş nihayet zaferle sonuçlandırıldı. Yapılan Gümrü Antlaşması'yla (2/3 Aralık 1920) "Doksanüç Harbi" kayıpları geri alınarak Ermeni hayallerine bir son verildi. Sovyetlerle yapılan dostluk antlaşmasıyla (16 Mart 1921) Ankara hükümeti durumunu kuvvetlendirdi. Müttefiklerin barış şartlarını hafifletme teşebbüsleri belirmeye başladı. Bu doğrultuda toplanan Londra Konferansı (Şubat 1921) Anadolu için söz söyleme hakkının Ankara hükümetinde olduğunun kabullenilmesi yolunda önemli bir adım sayılır. O sırada Yunan kuvvetlerine karşı kazanılan II. İnönü zaferi milletin "makûs talihi"nin de değişmekte olduğunun da işareti olarak kabul edilir (31 Mart 1921. Anadolu'nun kurtuluşuna gidecek olan yolun Yunan kuvvetlerinin denize dökülmesiyle açılacağı artık anlaşılmaktaydı. Mustafa Kemal Paşa idaresindeki Sakarya Meydan Savaşı (3 Eylül 1921) Ankara'ya kadar yaklaşan Yunan kuvvetlerine ağır bir darbe vurdu. Zafer Fransa ile müstakil bir barış yapılmasını sağladı (20 Eylül 1921). Sevr yırtılmaya başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa'nın "başkumandanlık" yetkileriyle donatılmış olarak son hesaplaşmaya hazırladığı millî kuvvetler nihayet "Büyük Taarruz"u başlattılar (27 Ağustos 1922). 30 Ağustos'ta Yunan kuvvetleri ağır bir mağlûbiyete uğratılarak dağıtıldı ve Yunan başkumandanı esir alındı. Türk kuvvetleri büyük bir zafer kazanarak Batı Anadolu'yu Yunan işgal kuvvetlerinden temizleyip İzmir'e girdiler (9 Eylül 1922). Büyük zafer İstanbul'da helecanla takip edildi ve pek çokları için beklenmedik bir gelişme olarak şaşkınlıkla karşılandı. Yunan kuvvetlerinin imhası Yunanistan'ın arkasındaki esas güç olan İngiltere'yi harekete geçirmiş ve ateşkes için başvurular artmaya başlamıştı. Mudanya Mütarekesi fazla bir zorlukla karşılaşılmadan Anadolu ve Trakya'nın boşaltılması neticesini temin etti (11 Ekim 1922). Düşman askerleri geldikleri gibi çekilip gitmeye başladılar.

Son Osmanlı sadrazamı Tevfik Paşa'nın Ankara hükümetiyle barışma teşebbüsleri kabul görmedi. Müttefiklerin Lozan'da yapılacak barış görüşmelerine İstanbul hükümetini de davet etmiş olmaları ve bunu kabul eden Tevfik Paşa'nın bu istikametteki faaliyetleri Ankara'da infialle karşılandı ve bazı acil ve tarihî kararların alınmasını kaçınılmaz kıldı. Bu konudaki tartışmalar saltanat müessesesinin varlığı üzerinde yoğunluk kazanarak nihayet 1 Kasım 1922'de saltanat ilga edildi. Tevfik Paşa istifa etti (4 Kasım 1922). Sultan Vahideddin yeni bir sadrazam tayin etmemekle Ankara hükümetinin kararına boyun eğmiş oldu ve İstanbul'dan ayrılmak zorunda kaldı. Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi kendisini derhal hal ve ıskat edip Abdülmecid Efendi'yi halife seçti (16 Kasım 1922). Lozan Barış Antlaşması (25 Temmuz 1923) ile İstiklâl Savaşı başarı ve zaferle sona erdirilmiştir. Cumhuriyet'in ilanı (29 Ekim 1923) ve Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın reisicumhur seçilmesiyle yeni devlet merkezi Ankara olan (13 Kasım 1923) bir Cumhuriyet haline geldiği gibi girişilecek köklü reformlar cümlesinden olarak hilâfet müessesesinin ilgası lüzumlu görüldüğünden bu tarihî müesseseye son verilerek (3 Mayıs 1924) son halife Abdülmecid Efendi ve bütün Osmanlı hânedanı mensupları da yurdu terke mecbur edildiler.
 
Geri