Follow along with the video below to see how to install our site as a web app on your home screen.
Not: This feature may not be available in some browsers.
Foruma hoş geldin 👋, Ziyaretçi
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz.. Tarayıcınızı güncellemeli veya alternatif bir tarayıcı kullanmalısınız.
Selçuklular ile Gazneliler arasında yapılan Selçukluların başarısıyla sonuçlanan savaş (1040).
Bu savaş Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun kuruluşuna temel oldu. Selçukluların bağımsızlıklarını elde edişleri Gazne devletinin itibarını sarsmıştı. Harezm valisi Altuntaşoğlu Harun Selçukluları Horasan'ın fethi için teşvik ederek Gaznelilere karşı isyan etti. Karahanlı hânedanından Böri Tekin Toharistan ve Hattulan taraflarına 1038 yılında bir akın yaptı. Onunla Ali Tekin oğulları arasında başlayan gerginlik Gazneliler'in işine yaradı. Gazneli Sultan Mesud 1028'de 60 savaş filinin yer aldığı büyük bir orduyla Gazne'den Belh'e hareket etti. Bir orduyu Herat'a başka bir orduyu da Merv üzerine gönderdi. Gazneliler Selçukluları ve Türkmenleri tamamıyla ezmek kararındaydılar. Sultan Mesud Belh'e vardığı zaman Çağrı Bey Talekan Fâryâb ve Şapûrgan'ı istilâ ediyordu. Sultan Mesud nisan ortasında Serahs'a yürüyen 70 000 süvari ve 30 000 piyadelik ordusuyla onu takip etti. İki ordu 15 Mayıs 1039'da karşılaştı. Selçuklular çöle çekilmek zorunda kaldılar. Bu iklime alışık olmayan Gazne ordusu takibe girişemedi. Uzun süren çatışmalardan sonra geçici bir anlaşma yapıldı. Bu sürede Selçuklular Türkistan'dan gelen Oğuzlar ile birleşerek güçlendiler. Sultan Mesud hazırlıklarını tamamlayarak 12 Kasım 1039'da tekrar harekete geçti. 1040 mayısında ilk çarpışmalar başladı. Selçuklular hafif süvari kuvvetleriyle saldırarak su kuyularını kullanılmaz hâle getirdiler. Gazne ordusu su bulabilmek amacıyla Dandanakan hisarına çekilmek zorunda kaldı. Buradaki kuyular da işe yaramaz duruma getirilmişti. Gazne ordusunda disiplin bozuldu. Meydan muharebesi üç gün sürdü. Susuzluk yorgunluk açlık yüzünden dağılan Gazneliler tam bir bozguna uğradılar. 23 Mayıs 1040 Cuma günü kesin zafer kazanıldı. Sultan Mesud 100 süvari ile savaş meydanından güçlükle kurtuldu. Gazne ordusu bütün hazinelerini mallarını silahlarını bıraktı.
Bundan sonra Selçukluların karşısına çıkacak önemli bir kuvvet kalmadı; bu zaferle Selçuklu devletinin kuruluşu kesinleşti. Savaşın sonunda Sultan Mesud Horasan'ı tamamıyla Selçuklulara terk etti. Bağımsızlıklarını kazanan Selçuklular bu tarihten sonra İslâm ülkelerini ele geçirmeğe başladılar.
Türklere Anadolu’yu kazandıran Selçuklu-Bizans Savaşı.
Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen kuvvetleri arasında 26 Ağustos 1071 tarihinde Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muharebe dinî millî siyasî askerî neticeleri ve Türk-İslâm tarihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.
Selçuklu Türkleri Malazgirt Meydan Muharebesinden yıllar önce Anadolu içlerine gazâ akınları tertip ettiler. Bu akınlarda Anadolu’nun Türklerin yerleşmesine müsait coğrafî hususiyet ve zenginliklere sahip olduğu tespit edildi. Selçuklu Türklerinin Anadolu’ya akınları Bizans Devletini telaşlandırdı. Akıncıların bu gazâlarında Anadolu ahalisine terör ve tahribattan ziyade adaletle muamelesi zalimleri ortadan kaldırmaları can mal ırz emniyetini sağlamaları bölge halkının Selçuklu idaresini gönülden tercih etmelerine yol açtı. Doğu hududundaki hadiseleri dikkatle takip eden Bizanslı idareciler; ülkelerinin bütünlüğü ve devletin bekası için tedbir almaya başladılar. Bizans’ın ancak meşhur tarihi entrikalarla yüzyıllardan beri Anadolu’da hakimiyetini koruyabilmesi zulme varan sıkı tedbirleri halka kötü muamelesi yerli ahalinin Türklerin idaresini tercih etmelerini daha da kolaylaştırdı.
Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen) iyi bir cengâverdi. Fakat hanedan mensubu değildi. Askerlik bilgisi tecrübe ve cesareti dul Bizans İmparatoriçesi Eudoxie’nin dikkatini çektiğinden diğer aday ve teklifleri reddederek 1068’de Diyojen’i tercih etmesine sebep oldu. Hanedan dışından bir şahsın Bizans İmparatorluğuna getirilmesi üzerine asiller iktidara karşı cephe aldılar. Ülke içindeki muhalefeti tasfiye etmekle meşgul olan Diyojen zekâ ve tecrübesine inandığı şahısları devlet kadrolarında vazifelendirip Bizans’ın doğu hududundaki hadiseleri de dikkatle takip ettirdi. Ani ve Kars’ı zaptederek Ani’nin askerî mevkilerini tahrip eden Selçuklulara karşı tahta çıkışından 1071 yılına kadar her yıl sefere çıktı. 1068’de Pozantı’ya 1069’da Palu’ya kadar geldi. 1070’te de Kayseri’ye ordu gönderdi. Bu seferlerle Bizans ordusunun muharebe kabiliyeti ve tecrübesi arttırılıp disiplinli olması sağlandı.
Selçuklu akınlarının Ege Denizine Marmara’ya kadar uzanması ve 1071’de Şiî-Fâtımî Devletinin İslâm ülkeleri ve Abbasî Halifeliği için tehlike arz etmesi üzerine Mısır Seferine çıkan Selçuklu Sultanı Suriye’de bulunuyordu. Türklerin Suriye topraklarındaki harekâtını haber alan Bizans İmparatoru Diyojen doğuya hareket etti. Hareketinden önce verdiği nutukta azmini şöyle belirtiyordu: “Doğu hudutlarımızda büyük bir İslâm tehlikesi belirmiştir. Bu tehlikeyi büyümeden ortadan kaldırmalıyız. Ordunun başında; bu tehlikeyi kesin olarak kaldırmaya gidiyorum.”
Romen Diyojen 13 Mart 1071’de İstanbul’dan 200 000’den ziyade Frank Norman Slav Gürcü Abaza Ermeni ve Rumeli’de yaşayan İslâm dînini kabul etmemiş Peçenek ve Uz Türklerinden de ücretli asker alarak Anadolu’ya geçti.
Bütün kaynaklarını seferber ederek hazırladığı ordusuna güvenen Diyojen Bizanslılara büyük zaferle dönmeyi vaad ediyordu. Sivas’a gelen Diyojen bu bölgedeki Ermeni Prensleri ile ahalisini toptan öldürttü. Ermenilerin mallarını askerlerine yağma ettirdi. Sivas’tan hareket etmeden önce generalleri ile harp meclisi kurdu. Bu harp meclisinde muhar****** alınacak karar plan ve hedefi tayin edilecekti. Gerçi Diyojen’in plan ve hedefi kafasında çizilmişti. Bu Türklerin Anadolu’ya bir daha akın yapmamalarını sağlayacak bir plandı. İran’ın içlerine ilerleyecek Türkleri daha da doğuya sürecek başşehirlerini zaptedecekti. İmparator yalnız Anadolu’yu elinde bulundurmak ve Türkleri yok etmek değil bütün İslâm ülkelerini de almaya karar vermişti. Horasan Rey Irak-ı Acem ve Arap Suriye valiliklerini komutanlarına vermeyi tasarlamış ve hattâ vaad etmişti. İstilâ edeceği İslâm ülkelerindeki camilerin yerine kiliseler açmayı ve bu suretle İslâm dinini ortadan kaldırmayı da aklına koymuştu. Harp meclisinde generallerden takip edilmesini lüzumlu gördükleri tekliflerin ortaya konmasını istedi.
Sivas’taki harp meclisinde yapılacak harekâtın plan ve hedefi hakkında iki ana teklif ortaya çıktı. Birincisi; Bizans ordusunun en bilgili ve tecrübeli komutanlarından Rumeli ordusu kumandanı General Nikefor Bryennes ile iyi bir stratejist ve tecrübeli bir komutan olan Türk asıllı general Magistors Tarkhal'dan (Jozeph Tarhchaniotes) geldi. Bu iki general hudut boylarındaki tecrübelerine dayanarak Türklere karşı çok ihtiyatlı harekâta girişmeyi tavsiye edip ordunun Erzurum’a kadar ilerleyerek burada Türk ordusunu muharebeye zorlayacak ve kışkırtacak bir tertibin alınmasını bu suretle muhar****** kendi toprakları içinde yapılarak lojistik desteğin kolaylaştırılmasını ve Türklerin istifadesine yarayacak her türlü maddî imkânların tahrip edilmesini teklif ettiler. Bu teklife karşılık İmparator’a hoş görünmek isteyen ikinci teklif sahibi muhalif generaller ise hedefin daha derin olmasını ve ordunun vakit kaybetmeden Erzurum’a varıp İran’a yönelmesini ve Türk ordusu ile nerede rastlanırsa orada daha ziyade Türk ülkeleri içinde harp edilerek yok edilmesini teklif edip birincileri korkaklıkla itham ettiler. Bu son teklif esasen Bizans İmparatoru’nun planına uygun düştüğünden ordunun doğuya hareketini emretti.
Bizans ordusunun doğuya hareketini haber alan Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan Mısır Seferinden vazgeçti. Suriye’den geri dönüşte önce doğuya yönelerek gerekli savaş hazırlıklarını yaptı. Bu arada karakulakları (casus) vasıtalarıyla da Bizanslılara Türklerin Rey’e çekildiği haberlerini yaymakta idi. Nihayet Diyarbekir’den kuzeye yöneldi ve Bizans’ın beklemediği bir anda Malazgirt’in doğusunda ordugâhını kurup savaş hazırlığına başladı. Alparslan muharebe azmiyle ordugâh kurarken önceden düşmanla dövüşeceğini Bağdat’taki Abbasî Halifesine bildirdi. Büyük Sultan savaş başlamadan evvel Halife El-Kâim'in (1031-1075) gönderdiği İbnü’l-Mahleban’ı (İbn-i Mühelban) değerli komutanlarından Sav Tigin’le birlikte Diyojen’e elçi gönderdi.
Sultan Alparslan’ın heyeti 25 Ağustos 1071 sabahı Bizans ordugâhında hafife alınıp hakarete uğradı. Diyojen heyet başkanına; “Kışlamak için İsfahan’ın mı yoksa Hemedan’ın mı” daha iyi olduğunu sordu. Sulh teklifini şiddetle reddedip; “Sultânınıza söyleyiniz; kendileriyle sulh müzakerelerini Rey’de yapacağım ordumu İsfahan’da kışlatıp Hemedan’da sulayacağım” dedi. Heyet başkanı da Diyojen’e; “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de eminim fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum” diyerek gereken karşılığı verdi.
Sultan Alparslan muharebe öncesi Halife’den dua talep etti. Abbasî Halifesi camilerde cuma hutbesinde Alparslan ve ordusunun muzaffer olması için okunacak hutbe metni gönderdi. Muharebe gecesi Alparslan ayırdığı bir kuvvetle Bizanslıları atılan ok ve naralar ile bütün gece tâciz ederek yorgun bir hâle düşürdü. Selçuklular Bizanslı safında bulunan Türk asıllı birliklerle temas kurdu. Onların Bizans ordugâhından ayrılarak Selçuklu ordusuna katılmalarını temin etti.
Malazgirt Muharebesinde Bizans ordusunun kumanda kademesi şu şekilde idi: Merkezde Bizans İmparatoru Romen Diyojen olup yanında hassa ve seçkin birlikler vardı. Sağ kanatta Anadolu ordusu kumandanı Mikhail Attalicpiates; sol kanatta Rumeli ordusu kumandanı Nikefor Bryennes; ihtiyatta da Andronikos Doucas vazifeliydi. Bizans ordusunun taktiği Türkleri imha etmekti. Sultan Alparslan kumandasındaki kırk bin kişilik Selçuklu ordusu yarım hilâl şeklinde tertibat aldı. Hafif süvâri kıtaları kanatlara yerleştirildi. Ordu merkezi düşman karşısında birleşmeden yavaş yavaş geri çekilecek ve onu hırpalayacak at üstünde ok atan süvariler düşmanın yan ve gerilerine taarruz ederek Bizans ordusunu dağıtmaya çalışacaklardı. Taarruza katılan düşman süvarisi ezilerek geri atılacaktı. Bu şekilde ilerleyen düşman ordusu karargâhından kâfi derecede uzaklaştıktan sonra baskın kıtaları düşmanın gerilerine taarruz edecek asıl ordu da bir ağırlık teşkil ederek düşmanın kanatlarından birine taarruzla onu yıktıktan sonra saldırıyı diğer kanada çevirmek suretiyle sonuca gidilecekti.
Selçuklu Sultanı Alparslan âlim ve devlet adamlarının tavsiyesiyle muharebeyi Cuma günü yapmayı tercih etti. 26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inip secdeye vardı; “Yâ Rabbî sana tevekkül ediyor azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda cihad ediyorum. Yâ Rabbî niyetim hâlistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye dua etti. Sonra askerlerine dönerek; “Burada Allahü teâlâdan başka bir sultan yoktur emir ve kader O’nun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte cihad etmekte veya benden ayrılmakta serbestsiniz” dedi. Askerler coşarak hep bir ağızdan; “Asla emrinden ayrılmayacağız” karşılığını verdiler. Sonra hepsi ağlayarak helâlleştiler. Sultan beyazlar giydi. Atının kuyruğunu bağlayıp eline er silâhı olan gürzü alıp şöyle hitap etti: “Askerlerim! Şehit olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman rûhum göklere çıkacaktır. Benden sonra oğlum Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir”. Bu nutku hitabet sanatının ve muharebe öncesi psikolojik şartların bütün inceliklerine sâhipti. Askerler coşup şevke geldi.
Cuma namazından sonra başlayan muharebede Sultan Alparslan fevkalade bir muharebe taktiği uyguladı. Bozkır çevirme hareketiyle Türk ordusu hilâl şeklinde yayıldı. Muhar****** başlamasından iki saat sonra Peçenek ve Uz Türkleri Bizanslılardan ayrılıp millî bir his ile Müslüman Selçuklu Sultanına tâbi oldular.
Mezhep baskısı sebebiyle Bizanslılara kırgın ve kızgın bulunan Ermeni kuvvetleri de muharebe meydanını terk etti. Bu hadiseler Bizanslılarda manevî bozguna yol açtı. Bizans ordusunda Türklerin ok gürz ve kılıcından kurtulanların akşam teslim olmaya can attıkları görüldü. Cengâverliğine rağmen hiçbir şey yapamayan mağrur Bizans İmparatoru Diyojen yaralı halde bütün mâiyeti ile birlikte esir edildi.
Malazgirt meydanındaki mücadeleden yenik çıkan İmparator Sultan’ın huzuruna getirildiğinde utancından başını kaldıramıyordu. Sultan Alparslan onu nezaketle kabul edip oturttu gönlünü aldı. Diyojen muharebe öncesi muazzam ordusunun Türkleri muhakkak yeneceğine inandığını itiraf etti. Sultan Alparslan; “Eğer zafer sizin olsaydı bana ne yapardın?” diye sordu. Diyojen öldürteceğini açıklayamadı. “Kamçılardım” cevabını verdi. Alparslan; “Benim size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu. “Ya öldürtürsünüz yahut İslâm memleketlerinde bir esir gibi dolaştırır süründürürsünüz. Belki de... Fakat onu düşünmek bile istemiyorum; mümkün görmüyorum ama... Belki de affedersiniz!” dedi. Alparslan yenilgiye uğramış bir insanı daha da küçük düşürmek istemedi. Bizans İmparatorunu affetti. Ağır şartlarla antlaşma imzaladı. Fakat Romen Diyojen dönüşünde Bizanslılar tarafından Türklerden görmediği hakaretlere uğrayıp öldürüldü. Yeni Bizans İmparatoru Yedinci Mihail Diyojen’in Türklerle yaptığı anlaşmayı kabul etmedi.
Kazanılan büyük zaferden dolayı Abbasî Halifesi Sultan’a tebrik ve teşekkür mektupları gönderdi. Birçok İslâm şairi Alparslan’ı öven kasideler yazdılar.
Türklerin yeni yurt edinmesini sağlayan Malazgirt Zaferinden sonra on beş yıl içinde Anadolu ele geçirildi. Bu zaferle Anadolu’nun tapusu Türklerin eline geçti. Bu bakımdan Malazgirt Zaferi Türk ve dünya tarihinde bir dönüm noktası oldu.
Anadolu’ya burayı vatan edinen Selçuklu Türkleri ile diğer Türk boyları yerleştirildi. Bozkır kültüründen İslâm medeniyeti dairesine bütünüyle giren Türklerin dünya görüşü daha da gelişti. Doğudan gelen göçebe Türkler Anadolu’da yerleşik medeniyete geçirildi. Şehirler kurup geliştirerek kültür sanat sosyal müesseseler tesis edildi. Kıymetli mîmarî eserlerle bu yerleşim merkezleri süslendi.
Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıç Arslan ile Bizans imparatoru Manuel I Komnenos arasında Denizli yakınlarında Miryokefalon'da (Myriokephalon) yapılan savaş (17 Eylül 1176).
Suriye ve Musul hükümdarı Atabeg Nureddin Mahmud Zengî'nin ölümü üzerine (1174) büyük bir rakipten kurtulan II. Kılıç Arslan ertesi yıl Orta Anadolu'da Sivas ve Tokat bölgelerine hâkim olan Danişmendli Türk beyliğine son verdi. Türklerin Bergama ve Edremit'e kadar ilerlemeleri Bizans İmparatoru Manuel'in Kılıç Arslan'ı ezmek ve Türk hâkimiyetine kesin bir şekilde son vermek için hazırlıklara girişmesine sebep oldu. Manuel papaya bir mektup yazarak zamanın yeni bir haçlı seferi için elverişli olduğunu ve "Anadolu'dan geçen yolun artık güven altına alınacağını" bildirdi. Manuel amcasının oğlu Andronikos Batatzes'i bir orduyla Paphlagonia'ya doğru yola çıkardı ve kendisi de büyük imparatorluk ordusuyla Kılıç Arslan'ın başkenti olan Konya üstüne yöneldi. Kılıç Arslan imparatora elçiler göndererek barış isteğinde bulundu fakat Manuel bunu kabul etmedi. Paphlagonia üstüne giden Andronikos Batatzes eylül ayı başlarında Niksar surları önünde Türklere ağır bir şekilde yenildi. Batatzes'in kesilen başı bir zafer nişanesi olarak II. Kılıç Arslan'a gönderildi. Bundan birkaç gün sonra Manuel'in ordusu Menderes vadisinden geçerek Eğridir gölü ucundaki Sultandağı dizisine giden dağlık bölgeye girdi. Kuşatma araçları erzak fazlalığı ve ağır arabalar ordunun ilerlemesini yavaşlatıyordu. Ayrıca geçmek zorunda oldukları bölge Türkler tarafında tahrip edilmişti. Bizans ordusunun ilerlediği yol üzerinde Tribritze denilen ve çıkış yerinde tahrip edilen Miryokefalon kalesinin bulunduğu bir geçit vardı. Türk ordusu burada bir dağ yamacında toplu olarak bulunuyordu. Manuel'in ileri görüşlü subayları bu ağır hareketli orduyu çukur yoldan geçirmemesi için imparatoru uyardılar. Fakat ordudaki genç ve tecrübesiz prensler kendilerine güveniyor şan ve şöhret kazanmak istiyorlardı. Bunlar imparatora baskı yaparak onu bu yolda ilerlemeğe zorladılar. Kendine bağlı küçük beyliklerden yardımcı kuvvetler alan Kılıç Arslan'ın ordusu hemen hemen Manuel'in ordusuna eşit ancak daha kötü teçhizatlıydı. Fakat Türk ordusunun daha fazla hareket imkânı vardı. Bizans öncü kuvvetleri zor kullanarak geçide girdi (17 Eylül 1176). Türkler geri çekilerek dağlara saptılar sonra da imparatorluk ordusu dar yola girdiği sırada yamaçlardan aşağı inerek geçit içine saldırdılar. İmparatorun kayınbiraderi bir süvari alayı başında Türklere karşı saldırıya geçti. Fakat bütün adamlarıyla birlikte kılıçtan geçirildi. Geçidin aşağısında bulunan askerler onun durumunu görüyorlar fakat sıkışık durumda oldukları için yardım edemiyorlardı. Manuel cesaretini kaybederek paniğe kapıldı ve geçitten çıkmak için geriye kaçtı. Bunun üzerine bütün ordu onu takip etti. Fakat ağırlıklar yolu kapamıştı. Askerlerden çok azı kurtuldu. Akşama kadar süren savaş sonunda II. Kılıç Arslan Manuel'e bir haberci göndererek derhal geri dönmesi Eskişehir (Dorylaion) ve Gümüşsu (Sublaion) kalelerini yıkması şartıyla ona barış teklif etti ve kalan ordusuyla geçitten çıktı. Manuel Bizans'a dönerken yolda Türkmenlerin sürekli saldırılarına uğradı.
Miryokefalon savaşı Selçuk ve Bizans tarihinin dönüm noktalarından biridir. Türklerin Malazgirt'ten sonra Bizans'a vurdukları bu ikinci darbe sonucu Bizans Anadolu'da üstünlüğünü kaybetti.
Anadolu Selçuklularının Moğollara yenilmesiyle sonuçlanan ve 1 Temmuz 1243 tarihinde meydana gelen savaş. Türk-İslâm tarihinde önemli bir dönüm noktası teşkil eden bu savaş Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasına sebep olmuştur.
Anadolu Selçuklu Devleti'nin güçlü hükümdarı Alâeddin Keykubad’dan Moğollar çekiniyorlar bu sebeple Anadolu’ya saldıramıyorlardı. Alâeddin Keykubad’ın ölümünden sonra yerine geçen oğlu Gıyâseddin Keyhüsrev zamanında cesaretlendiler. Anadolu içlerine doğru seferler düzenlemek için İran’daki Moğol orduları başkumandanlığına Baycu Noyan getirildi. Kafkasya’daki Gürcü ve Ermeni kuvvetlerinden de yardım alan Baycu Noyan Anadolu Selçukluları üzerine saldırmak üzere fırsat kolladı. Baba İshak İsyanından ve Gıyâseddin Keyhüsrev’in tecrübesizliğinden faydalanarak 1242 senesinde Erzurum’a saldırdı. Korkunç zulümler ve katliamlar yaparak Müslümanların mallarını yağmalattı. Bu haberi alan genç ve tecrübesiz Sultan Gıyâseddin Keyhüsrev 80 000 kişilik ordusuyla Sivas’ta ordugah kurup beklemeye başladı. Sultanın Sivas'ta olduğunu haber alan Baycu Noyan buraya hareket etti.
Moğol askerlerinin Sivas’a hareket ettiklerini haber alan Sultan Gıyâseddin Keyhüsrev kumandanlarıyla istişare etti. Tecrübeli kumandanlar Sultana silah ve erzakla dolu olan Sivas’ta kalmasını burada tertibat alıp yorgun düşen Moğollara karşı harp edilmesini söylediler. Devletin ileri kademesinde bulunan fakat tecrübesiz ve harpten anlamayan bazı kimselerin teşvik ve tahriklerine kapılan genç sultan harekete geçti. Sivas’ın seksen kilometre kadar doğusunda bulunan Kösedağ mevkiinde suyu ve otlağı bol olan bir yeri seçerek ordugâh kurdu. Burası askerî bakımdan savunması kolay Moğolların tecavüzüne imkân vermeyen bir araziydi.
Dağ geçitleri tutulmuş düşmanın gelmesi bekleniyordu. Ne yazık ki sultan yine tecrübesiz kimselerin teşvik ve tahrikiyle müstahkem mevkileri bırakarak düşmanın karşılanmasını emretti. Galip geleceğinden emin bir halde tedbire bile lüzum görmeden ilerleyen genç sultan az sonra Moğol ordusuyla karşılaştı. İlk başta geri çekilen Moğol kuvvetleri dönüş yaparak Selçuklu öncü kuvvetlerini bozguna uğrattılar. Hiç harp görmemiş tecrübesiz sultan öncü kuvvetlerinin bozguna uğradığını duyunca ordunun tamamen yenildiğini sandı. Düşman eline geçmemek için otağını ve hazinelerini harp meydanında bırakıp Tokat’a oradan da Konya’ya doğru kaçmaya başladı. Sultanın harp meydanından kaçtığını henüz duymayan Selçuklu askerleri akşamın geç vakitlerine kadar düşmanla çarpışmaya devam ettiler. Sultanın harp meydanını terk ettiğini öğrenince onlar da çadırlarını bırakarak firar ettiler. Ertesi sabah çadırlarda bir hareket göremeyen Moğollar bunun bir harp hilesi olduğunu zannederek çadırlara iki gün yanaşamadılar. 3 Temmuz 1243 tarihinde korka korka çadırlara girdiler. Küçük bir çarpışma ile harp bitti. Seksen bin kişilik Selçuklu ordusu utanç verici bir yenilgiye uğradı. Selçuklu toprakları Moğol işgal ve zulmüne uğradı. Erzincan Sivas ve Kayseri’yi yağmalayan Moğollar pek çok Müslümanı şehid ettiler.
Kösedağ mağlubiyetinde sultanı ikna edemeyen güngörmüş vezir Mühezzibüddin Ali Konya’ya gitmeyip Amasya’ya geldi. Moğol kumandanı Baycu Noyan’la görüşme yoluna gitti. Bazı hususları anlatıp pek çok hediyeler vererek daha fazla gitmemesini tavsiye etti. Bir müddet Anadolu’nun işgalini durdurup geri dönmeleri Mühezzibüddin Ali’nin gayretleri sebebiyle oldu. Yapılan sulh antlaşmasıyla Selçuklular Moğollara vergi vermeyi kabul ettiler.
Türk tarihinde benzeri görülmemiş olan Kösedağ Bozgunu genç ve savaş tecrübesi olmayan Selçuklu Sultanı Gıyâseddin Keyhüsrev’in fevrî hareketleri neticesinde ortaya çıkmıştır. Daha önce Anadolu’ya girmeye cesaret edemeyen Moğollar Kösedağ Bozgunundan sonra Anadolu’yu kolayca istila etmişler şehirleri yağmalayıp Müslüman halkı sivil-asker kadın-çocuk demeden katletmişlerdir. Bu mağlubiyet neticesinde Selçuklular Moğollara vergi vermeyi kabul etmişler iki yüz yıllık Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılışı başlamıştır.
Osmanlı kuvvetlerinin Haçlı ordusuyla yaptığı ilk savaş (1364).
Osmanlı Beyliği'nin Trakya ve Balkanlar'da hızla ilerleyerek birçok yeri ele geçirmesi Papa Urbanus V'in teşvikiyle Macarların Bulgarların Sırpların Eflaklıların ve Bosnalıların Osmanlılar aleyhine birleşmesine sebep oldu. Müttefik ordusu Edirne üstüne yürüdüğü sırada I. Murad Han Bursa'daydı. Edirne'de bulunan Beylerbeyi Lala Şahin Paşa I. Murad Han'dan yardım istedi. I. Murad Han emrindeki kumandanlardan Hacı İlbeyi'ni 10 000 kişilik bir kuvvetle düşmanın durumunu öğrenmesi için Sırpsındığı'na gönderdi. Hacı İlbeyi düşman kuvvetlerinin her türlü emniyet tedbirinden uzak olarak ilerlediğini görünce bir gece baskınıyla Macar kralı Layoş kumandasındaki bu haçlı ordusunu mağlup etti. Askerlerin çoğu Meriç nehrinde boğuldu. Bazı kaynaklara göre Lala Şahin Paşa Hacı İlbeyi'nin kazandığı bu zaferi kıskandığı için onu zehirleterek öldürttü.
Bu zaferden sonra Edirne Osmanlı Devletinin başkenti oldu; Bulgar Krallığı Osmanlı Devletine vergi vermeyi ve Osmanlı himayesine girmeyi kabul etti.
Ortaçağ'da Bizanslılarca Tsernomianon adı verilen Çirmen Bizans'ın batı sınırındaki kalelerden biriydi. I. Murad Han devrinde Osmanlılar'a geçen kale öne dizdarlıkla yönetildi; XIV. yüzyılın ikinci yarısında Rumeli'nin ilk sancağı oldu. Osmanlı hizmetine giren Anadolu beyleri buraya tayin edilirdi. XVII. yüzyılda görevden uzaklaşan Kırım hanlarına arpalık olarak ayrıldı.
En eski kuruluş olduğu için Çirmen sancak beyleri padişahlık tuğunu taşıyarak saygı görmüşlerdir. Önceleri Edirne'yi de içine alan Çirmen merkez Edirne'ye geçince bu ilin bir bölümü oldu. 1877 Berlin Kongresi'nde Osmanlı toprakları içinde sayıldı 1912-1913 Balkan Savaşı'nda Bulgarların eline geçti Londra ön barışı ile Bulgarlara bırakıldı (30 Mayıs 1913).
I. Murad Han devrinde Evrenos Bey'in idaresindeki Türk ordusu Pirlepe kralı Vukaşin'in kardeşleri Sırp despotu Uglieş ve Vojko kumandasındaki Sırp ve Balkan Hıristiyanlarını yendi. Vukaşin ile kardeşleri bu savaşta öldüler. Böylece Çirmen Türk hakimiyetine girdi ve Sırpların doğu sınırı olan Makedonya Türk fetihlerine açıldı.
Osmanlılar ile Haçlılar (Sırp Bulgar Macar ve Karadağlılar) arasında yapılan meydan savaşları.
Birinci Kosova Savaşı (1389)
I. Murad (Hüdâvendigâr) Sırp Bulgar ve diğer Hıristiyan devletlerin doğurduğu tehlikeyi önlemek amacıyla 60 000 kişilik bir kuvvetle Sırbistan üzerine yürüdü. I. Murad Han'ın yanında oğulları Bayezid (Yıldırım) ile Yakub Bey vardı. Öncü kuvvetlerin başında Evrenos Bey ile Paşa Yiğit bulunuyordu. Türk ordusu Filibe Köstendil Eğri Palanka ve Üsküp'ün kuzeydoğusundan geçen yolu takip etti Kosova ovasının doğu yamaçları boyunca Priştina'ya yürüdü. İki taraf Priştina'nın kuzeybatısında Priştina - Vuçitrn yolu üzerinde Lab suyu yanında karşılaştı. Haçlı kuvvetleri Osmanlılar'dan fazlaydı. I. Murad Han ordunun merkezinde yer aldı; sağ kolda Bayezid'i sol kolda öteki oğlu Yakub'u görevlendirdi. Veziriazam Çandarlı Ali Paşa ile Kara Timurtaş Paşa padişahın yanında yer aldılar. Haçlıların merkezinde Sırp despotu Lazar sağ kolunda yeğeni Vuk Brankoviç sol kolda da Bosna kralı Tvrtko vardı. Sekiz saatlik bir çarpışmadan sonra henüz savaşın sonucu alınmadan Lazar'ın damadı Sırp asilzadelerinden Miloş Obiliç (veya Kopiliç) bir mülteci veya elçi gibi Sultan Murad Han'a yaklaştı ve birden çıkardığı hançerle padişahı yaraladı. Türk kaynaklarında I. Murad Han'ın savaşın sonunda savaş sahasında dolaşırken yaralı bir Sırp tarafından öldürüldüğü kaydedilir. Sultan Murad Han'ın yaralandığı yere bir çadır kuruldu; sultan ağır yaralı olduğu halde kumandayı elden bırakmadı. Bu sebeple savaş Türklerin lehine sonuçlandı. Ölmeden önce esir alınan Sırp despotu Lazar ile damadı ve diğer Sırp asilzadeleri öldürüldüler. I. Murad Han'ın vefatından sonra yerine I. Bayezid (Yıldırım) padişah oldu; Sırpları takip eden Yakup Çelebi ise öldürüldü.
Birinci Kosova Savaşı sonunda yeni Sırp despotu Stephan Lazaroviç Osmanlılara vergi vermeyi ve savaşlara askerleri ile birlikte katılmayı kabul etti; ayrıca kızkardeşi Despina'yı Bayezid Han'a zevce olarak verdi.
İkinci Kosova Savaşı (1448)
Polonya ve Macaristan kralı Ladislas'ın Varna'da ölümünden sonra (1444) Macaristan kral naipliğine getirilen Yanoş Hunyadi Varna yenilgisinin öcünü almak için kuvvet toplamağa başladı. Bu sırada Osmanlılar isyan eden Arnavutluk beyi İskender Bey ile uğraştıklarından Yanoş Hunyadi'nin Macarlardan başka Eflak Bohemya ve Almanlardan kuvvet toplamasına engel olamadılar. Sırbistan'a kolaylıkla geçen Yanoş Hunyadi kuvvetleri Kosova'ya geldi (1448). Osmanlı hükümdarı II. Murad Han da bir süre sonra Kosova'ya vardı. Yanoş Hunyadi gönderdiği elçi aracılığıyla barış istedi. Ancak bu teklifi kabul edilmedi. Savaş Yanoş Hunyadi'nin saldırısıyla başladı. Üç gün sürdü (17-19 Ekim). İlk gün hafif kuvvetlerin birbirlerini denemeleriyle geçti. Şiddetli savaş ikinci gün öğleden sonra başladı. Gece yarısı Yanoş Hunyadi kuvvetlerinin Osmanlı ordugâhına yaptığı baskın bir sonuç vermedi. Üçüncü gün sabahtan başlayan savaşta Osmanlılar plan gereğince sağ ve sol kanatları yenik düşmüş gibi göstererek geri çektiler. Merkezi müdafaasız bulan Yanoş Hunyadi hücum emrini verdi. Merkezde bulunan yeniçeriler haçlılara şiddetle karşı koydular. Haçlılar merkeze yığılınca sağ ve sol kanatlardan geri çekilen Osmanlı kuvvetleri bu kanatlardan ve geriden haçlıları sarmağa başladılar. Kısa bir süre sonra haçlı ordusunda panik başladı. Yanoş Hunyadi savaş meydanını bırakarak kaçtı. Pek çok haçlı savaş meydanında kaldı.
İkinci Kosova Savaşı sonucunda Osmanlılar Balkanlar'a iyice yerleştiler. Yenilen Macarlar 1456 Belgrad kuşatmasına kadar Osmanlılarla savaşmadı özellikle İstanbul'un fethine seyirci kaldılar.
10 Kasım 1444’te Varna’da yapılan Osmanlı-Haçlı muharebesi.
Sultan İkinci Murad Hanın Rumeli fetihleri sonunda Macaristan ve Lehistan ile 12 Temmuz 1444 tarihinde imzalanan Segedin Antlaşması on yıllık bir sulh devresi getiriyordu. Sultan Murad Han sulh devresinden istifadeyle veliaht Mehmed’in (Fatih) idaresini görmek için yorulduğunu ileri sürerek saltanattan çekildi. Oğlu Sultan İkinci Mehmed Han on üç yaşında Osmanlı tahtına geçti. Osmanlı tahtına tecrübesiz zannettikleri birinin çıktığını öğrenen Haçlılar hazırlığa giriştiler. Fırsatı kaçırmak istemeyen Bizans İmparatoru ile Venedik senatosu Osmanlılar'ı Rumeli’den çıkarmanın zamanının geldiği iddiasıyla Macar kralı Vladislas’a yeminini bozdurdular.
Bizans imparatoru kardinal Çesarini ve Macar kralı Vladislas Haçlı seferi için hazırlıklara başladılar. Yaptıkları plâna göre; Haçlı gemileri Çanakkale ve Karadeniz boğazını tutacaklar Anadolu’da bulunan Sultan İkinci Murad’ın Rumeli’ye geçmesine mâni olacaklar ve zincirleme savaşlarla yorulmuş ve çocuk yaştaki Sultan İkinci Mehmed’in kumandasında olan Osmanlı ordusunu kolayca imha edeceklerdi.
Kısa zamanda hazırlanan Haçlı ordusunu; Macarlar Lehli Ulah İtalyan Çek Litvanya Hırvat Alman Fransız ve Venedik kuvvetleri teşkil etmekteydi. Venedik müttefik ordularına kuvvetli bir donanmayla yardım edecekti. Eflak ve Boğdan voyvodalıkları da mühim kuvvetlerle müttefiklere katılmışlardı.
Hıristiyan müttefiklerin harp ilanı ve giriştikleri hazırlıklar Osmanlılar tarafından haber alınınca Edirne’de endişeli bir hava esmeye başladı. Edirne’de toplanan saltanat şûrâsında alınacak tedbirler düşünüldü ve ordunun başında tecrübeli bir hükümdarın bulunmasına karar verildi. Sadrazam Çandarlı Halil Paşa'nın isteğiyle İkinci Mehmed Han babasını başkumandan olarak ordunun başına davet etti.
Sultan Murad Han oğlunun davetine uyarak süratle Anadolu askerini topladı. O sırada Papa ve Venedik gemileri Çanakkale boğazı önünde toplanmış Türklerin şimdiye kadar kuvvetlerini Rumeli’ye naklederken kullandıkları Çanakkale boğazı yolunu kesmişlerdi. Buradan Rumeli’ye geçmek imkânsızdı. Murad Han Çanakkale tarafına az bir kuvvet gönderip düşmanı yanıltarak süratle İstanbul boğazına (Anadolu Hisarı’na) geldi. Sadrazam Halil Paşa yeniçeri topçu cebeci ve Rumeli askeriyle İnceğiz’de bekliyordu. Sultanın boğaza ulaştığını haber alınca bugünkü Rumeli Hisarının bulunduğu yere geldi ve yanında getirdiği topları yerleştirdi. Böylece tarihte ilk defa İstanbul Boğazı top ateşiyle kontrol altına alındı. Sultan Murad Han derhal maiyetindeki 40 000 kişilik Anadolu askerini topçunun himayesinde asker başına bir duka altını vermek suretiyle Ceneviz gemileriyle karşıya geçirdi. Bizanslılar İstanbul surları yakınından sancak ve bayraklarını dalgalandıra dalgalandıra ilerleyen Osmanlı ordusunu seyretmekten başka bir şey yapamadılar.
20 Ekim 1444 tarihinde Rumeli’ye ayak basan Sultan Murad Han bu geçişin emniyetle başarılmasında hizmeti dokunan topçu kumandanı Saruca Paşaya ihsanlarda bulundu. Geçişi Edirne’ye bildirmek için kapıcıbaşı ile Muhtesibzâde acele yola çıkarıldı. Murad Han Edirne’ye yaklaşınca devlet adamları ve halk tarafından karşılandı. Fakat Edirne’ye girmeyerek şehrin dışında konakladı. Sultan Mehmed ve vezîriâzam Halil Paşayı Edirne’nin muhafazasına bırakıp süratle Varna üzerine yürüdü.
Macar Kralı Vladislas da sefer hazırlıklarını tamamladıktan sonra 1 Eylül 1444 tarihinde Segedin’den hareket ederek 16 Eylül’de Orsova’ya vardı. Meşhur Macar komutanı Jan Hunyad 4000 seçme zırhlı süvariyle burada asıl kuvvetlere iltihak etti.
Orsova’da yapılan toplantıda Jan Hunyad Haçlı ordusunun başkumandanlığına getirildi. Ayrıca ordunun harekât plânı kararlaştırıldı. 18-22 Eylül’de Tuna’yı aşan Haçlı kuvvetleri 24 Ekim’de Yenipazar’a girdiler ve şehirdeki Müslümanları kılıçtan geçirdiler. 26 Ekim 1444 günü Şumnu Tırnova Prevadi Retric Mihaliç’te de aynı katliamı yaptılar. 9 Kasım 1444 günü Varna önüne gelen Haçlı ordusu şehrin güneyindeki Galatahisar Makropolis Kavarna köylerini ele geçirdi ve Varna’nın kuzey bölgesinde ordugâhını kurdu.
Haçlı ordusunun sol kanadı Varna bataklıklarıyla çevriliydi ve bu cenahta Ulahlarla bir kısım Macarlar bulunuyordu. Sağ cenah tamâmen açık bulunduğundan Macarların hemen bütün kuvvetleri bu taraftaydı. Siyah Macar bayrağı Erlau piskoposunun muhafazasına verilmişti. Alemdar Franko idi. Ordu kuvvetleri meşhur kardinal Çesarini Franko ve Erlan piskoposunun arasında taksim edilmişti. Varadin piskoposu ordunun arkasını eşya ve top mühimmatını muhafaza etmekteydi. Kral Vladislas ortada yer aldı.
Haçlıların bu nizamına mukabil Osmanlı ordusunun başkumandanı Sultan Murad Han kademeli olarak tertibat aldı. Kuvvetlerin en mühim kısmını iki sıra üzerine yerleştirdi. Harp Rumeli’de olduğundan usul gereğince Rumeli beylerbeyi Turhan Bey Rumeli askeriyle sağda Anadolu beylerbeyi Karaca Bey de Anadolu askeriyle sol cenahta yerlerini aldılar. Osmanlı ordusunun başkumandanı Murad Han da yanında yeniçeriler olduğu halde ortada üçüncü sırayı teşkil eden bölümdeydi. Muharebe idare yeri biraz yüksekçe bir tepe üzerinde kurulmuştu.
Sultan Murad Han Varna Sahrasında saf tutan Haçlı ordusuyla muharebeye başlamadan evvel iki rekat namaz kıldı ve şöyle dua etti: “İlâhî! Mümin kullarını benim günahımın çokluğundan ötürü küffâr elinde zebûn etme. İlâhî! Habîbinin hürmeti için ümmetini sen sakla ve sen mansûr ve muzaffer eyle.”
Tarihin en mühim meydan muharebelerinden biri olan Varna Muharebesi 10 Kasım 1444 sabahı Osmanlı askerinin "Allah Allah" nidalarıyla başladı. Murad Han azabları ve akıncıları düşmanın en zayıf tarafı olan sağ kanada doğru sürdü. Öğleye doğru savaş şiddetlendi. Düşman başkumandanı Jan Hunyad yanına Eğri piskoposunun alayını da alarak sağ kanat üzerine yüklenen Türklere karşı taarruza geçti. Haçlı süvarileri zırhlı olduğu için az telefat veriyor Türkler bu yüzden müşkül vaziyete düşüyordu. Kardinal Jülyen Çesarini’nin alayları taarruza kalkınca Osmanlı akıncı ve azabları gerilemeye başladı. Karaca Bey kumandasındaki Anadolu sipahileri derhal Jan Hunyad’ın tarafına doğru taarruza geçtiler. Bu hücum karşısında Hırvatlar gerilemeye başladı. Düşmanın sağ kanadı çökmeye yüz tuttu. Haçlıların bir kısmı Varna’ya doğru şehir kapılarına kadar çekildiler.
Sağ kanat kuvvetlerinin müşkül vaziyete düşerek gittikçe eridiğini gören Jan Hunyad Kral Valdislas’ın kumandasındaki alayları da alarak Bosna piskoposu ile birlikte ileri atıldı. Bu şiddetli saldırılar karşısında Osmanlı sol cenahı geriledi. Bu sırada sol kanat kumandanı Karaca Paşa şehit düştü. Anadolu sipahileri de savaş meydanından dışarı itildi. O sırada sol cenahla merkez bölümü arasında meydana gelen boşluktan içerilere ilerleyen düşman kuvvetleri yeniçerilerin tuttuğu hatta kadar sokuldular ve taarruzlarının en şiddetlisini Osmanlı karargâhına yönelttiler. Mevkiini azim ve metanetle koruyan Murad Han muhar****** aldığı şekle göre askerinin harekâtına ustaca müdahalelerde bulunarak fazla zaman kaybetmeden cephenin sıkışan kısımlarını düzeltebilme kudretini gösterdi.
Öbür taraftan Haçlı ordusunun tekmil kuvvetlerini muhar****** seyrine ve ihtiyacına göre kullanmak isteyen Jan Hunyad Kral Vladislas’ın kendisinden haber almadan müdahalede bulunmamasını istemişti. Fakat savaşın Haçlılar lehine gelişmesi üzerine kazanılacak zaferin şerefini tamamen Jan Hunyad’a kaptırmak istemeyen Vladislas ise ondan habersiz ihtiyattaki mevkiini terk ederek işe müdahale etti. Bu sırada Jan Hunyad’ın Osmanlı ordusunun merkezine doğru ilerlediğini gören Murad Han yeniçerileri yanlara doğru açarak düşmanı boşluğa çekti. Boş alana taarruz eden Haçlı birlikleri arasında Macar kralı ve emrindeki alaylar da vardı. Haçlılar kısa bir süre sonra kuşatma çemberinin içine girdiklerini anladılar.
Düşman kıskaç arasına alınınca çok şiddetli bir taarruza geçildi. Yeniçeriler zafere ulaşmak şevk ve heyecanıyla katî hücuma geçtiler. Bu arada Kral Vladislas bir balta darbesiyle yere düşürüldü. Bir yeniçeri yetişerek kralın başını kesti ve Sultan Murad’a götürdü. Vladislas’ın başı bir mızrağın ucuna geçirilerek yeminine rağmen bozduğu muahede nüshasının asılı olduğu mızrağın yanına dikildi. Macar kralının ölümü ve teşhir edilen başı Haçlı ordusunun maneviyatını bozdu. Jan Hunyad’ın çabalamaları bozgunu durduramadı. Sabahtan başlayan muharebe ikindi vakti sona ermişti.
Jan Hunyad muhar****** kaybedildiğini anladığı vakit ordusuna haber vermeden yanındaki Ulahlarla birlikte geri çekildi ve Karadeniz’in kuzey kısmını takip ederek kaçmaya muvaffak oldu. Davud Paşa kumandasındaki Osmanlı kuvvetleri Jan Hunyad’ı iki gün takip ettilerse de yakalayamadılar.
Erlau ve Grosvaradin piskoposları ile ahitnamenin bozulmasına sebep olan papa vekili kardinal Çesarini ölüler arasında olup düşmanın kaybı 65 000 civârındaydı.
Kralın kıymetli eşyalarıyla dolu 250 araba Türklerin eline geçti. Bu muharebede Osmanlı ordusu 15 000 şehit verdi.
Zaferi müteakip Müslüman hükümdarlara fetihnameler yazıldı. Bütün İslam âlemi Osmanlının zafer sevincine katıldı.
Tarihte büyük neticeler doğuran harplerden olan Varna Zaferiyle Balkanlarda Osmanlının güç ve kuvvetine karşı koyacak bir kuvvet kalmadı. Lehistan ve Macaristan Kral Vladislas’ın ölümüyle bir daha birleşememek üzere ayrıldı ve Baltık kıyısından Adriyatik Denizine kadar uzanan Lehistan-Macaristan Devleti ortadan kalktı.
Varna Muharebesi; Bizans’ın Balkanlardan ve Avrupa’dan ümidini kesmesine ve yıkılacağı günlerini beklemesine sebep oldu; İstanbul’un fethine zemin hazırladı.
Niğbolu önünde Osmanlı ve Haçlı orduları arasında 25 Eylül 1396 tarihinde yapılan meydan savaşı.
Osmanlı Devletinin Avrupa kıtasındaki fetihleri başta Papa olmak üzere bütün Hıristiyan devletlerini telaşlandırıyordu. Osmanlı Devleti Bulgaristan ve Sırbistan’ı fethederek Tuna boylarına ve Macar Krallığı hudutlarına dayanmıştı. Doğu Hıristiyanlığının temsilcisi Bizans Kayserliği küçültülüp İstanbul ve çevresi surların içine sıkıştırılarak Anadolu ve Trakya’dan kuşatılmış vaziyetteydi. Osmanlı akıncılarının Bosna ve Arnavutluk’a yaptıkları akınlarla fethedilen bölgelere yerleşmeleri Boyana Nehri ve Drac Limanına doğru yayılmaları Latinleri ve buralarda nüfuz sahibi Venediklileri de telaşlandırdı. Bundan başka Ege denizi sahilindeki beylikleri elde ettikten sonra bu beyliklere mensup korsan gemilerinin faaliyetleri de bu telaşlarını artırıyordu. Ancak asıl tehlikeyi hisseden Macarlardı. Kralları Sigismund ile Bizans Kayseri İkinci Manuel’in Avrupa’dan yardım isteyerek Papa Dokuzuncu Bonifacius’u bir Haçlı seferine davet etmeleri tahtlarını tehlikede gören kralları şato mâlikâne sahibi derebeyleri Hıristiyan keşiş papaz ve İslâm hilâlinin Haçlı salîbini ezeceği kuşkusuna kapılanları harekete geçirdi.
Bütün Avrupa milletleri silaha sarıldı ve İngiltere ile Fransa arasındaki harbe son verildi. Fransa İngiltere İskoçya Almanya Polonya Bohemya Avusturya Macaristan İtalya İsviçre Belçika ve diğer Avrupa memleketlerinden ve Venediklilerle Rodos şövalyelerinden meydana gelen 120.000 kişilik büyük bir ehl-i salîb (Haçlı) ordusu toplandı.
Harekete geçen Haçlılar Macaristan’dan itibaren iki kola ayrıldı. Macar kralı Sigismund’un idaresindeki asıl büyük kol önce Sırbistan istikametinde yürüyerek Tuna Vadisine ulaştı ve nehrin sol sahilini takip ederek Osmanlı toprağına girdi. Sonra Tuna’yı geçerek Vidin Orsava ve Rahova şehirlerini zaptederek buralardaki Türkleri kılıçtan geçirdiler. Sonra da Niğbolu önüne geldiler.
Nevers kontu Jan’ın idaresindeki Fransızlar Budin’den sonra Erdel üzerinden Eflak’a geçerek Eflak voyvodası ile birlikte Niğbolu’da diğer kuvvetlerle birleşti.
Haçlılar ilerlerken Katoliklik taassubuyla Balkanların Ortodoks Hıristiyanlarını da öldürüp mallarını yağma ettiler. Osmanlıların müsamahalı idaresine bağlanan Balkanların yerli Hıristiyan ahalisi; can mal ırz tecavüzüne uğrayarak çok zarar gördü.
Niğbolu’ya gelen Haçlılar Osmanlı kumandanlarından Doğan Beyin muhafızlığındaki Niğbolu Kalesini karadan ve nehirden kuşattılar. Niğbolu Kuşatmasının on altıncı gününe kadar Sultan Bayezid Han (Yıldırım) ve Osmanlı ordusunun görünmemesi Haçlıları ümitlendirdi.
Macar Kralı Sigismund burada ünlü şövalyeler prensler ve seçme askerlerine verdiği zafer ziyafetinde Suriye’nin işgaliyle birlikte Kudüs’ün alınmasından bahsediyordu.
Öte yandan Avrupa’daki Haçlı hazırlıklarını öğrenip ordularının Osmanlı hududunu geçtiklerini haber alan Sultan Bayezid Han ise İstanbul kuşatmasını tehir ederek kuvvetlerini Edirne’de topladı. Kara Timurtaş Paşa ile şehzadelerinin kumandasındaki Anadolu askerleri süratle toplanarak Boğazlardan geçip Edirne’de Padişaha yetiştiler. Rumeli askerleri de Edirne’de Bayezid Hana katılmışlardı. Yıldırım Bayezid Han adına yakışan bir süratle Tuna boylarına doğru yürüdü. Osmanlı ordusu Filibe-Şıpka Geçidi yoluyla Niğbolu’ya ilerlerken Tırnova’da gıda maddeleri tedarik eden Haçlılarla karşılaştı. Bunlar esir alındı. Kaçanlar Osmanlı ordusunun süratle geldiği haberini ulaştırdılar. Bu beklenmeyen bir durumdu. Mareşal Bubiko Bayezid Hanın Tırnova’ya gelebileceğine bir türlü ihtimal veremiyordu. Türklerin harp kabiliyetlerini iyi bilen Kral Sigismund haberin doğruluğunu tetkik için ileriye keşif kuvvetleri gönderdi. Bayezid Hanın Gazi Evrenos kumandasındaki öncüleri Sigismund’un keşif kollarını tesirsiz hâle getirdiler. Osmanlı ordusu Niğbolu’nun on kilometre kadar güneyine sokuldu. Cephesini kuzeye vererek ordugâh kurdu.
Niğbolu’ya yaklaşan Osmanlı ordusu keşif kollarıyla ovaya yayılmaya başlamıştı.
Birdenbire Osmanlı ordusunu karşılarında gören Haçlılar silâhbaşı ettiler. Kral Sigismund derhal bir harp dîvânı toplayıp muharebe nizamını tespit etti.
25 Eylül 1396 sabahı Avrupa’nın dört köşesinden toplanmış 120 000 kişilik Haçlı ordusu ile bunun yarısı miktarındaki Osmanlı ordusu karşı karşıya geldikleri zaman Osmanlı ordusunun harp nizamı şöyleydi:
Birinci hatta Saruca Paşa kumandasında hafif piyadeleri teşkil eden azap askerleri solda şehzâde Süleyman Çelebi kumandasında Rumeli askeri sağda Şehzâde Mustafa Çelebi ve Anadolu beylerbeyi Kara Timurtaş Paşa kumandasında Anadolu askeri ortada yeniçeriler vardı. Timarlı sipahiler sağ ve sol yanlara yerleştirilmişti. Sadrazam Ali Paşa Rumeli beylerbeyi Firuz Bey Malkoç Bey sol kanattaki kuvvetlerin arasında bulunuyordu. Ön hatlara piyadeleri koyup kesin sonucu atlı askere bırakan Osmanlı harp nizamına mukabil neticeyi yaya askere yükleyen Haçlı ordusu ise önde birinci hatta atlı şövalyeler ikinci hatta Macar kralı sağ yanda Stefan Laskoviç kumandasında Hırvatlar solda Voyvoda Mirça kumandasında Ulahlar olmak üzere tertibat almıştı. Ayrıca gerisini Tuna Nehrine ve kuşatmakta olduğu Niğbolu şehrine dayamıştı.
İki ordu bu harp düzeninde karşılaştılar. Fransız süvarileri muzaffer olmak hissiyle ilk önce taarruz ettiler. Bu taarruz Sultan Bayezid Hanın kumanda ettiği merkez kuvvetlerine yapıldı. Merkez kuvvetlerinin önündeki hafif yaya askeri olan azapları geçtiler. Yeniçeri askeriyle karşılaştılar. Yeniçerilerin ok yağmuruna tuttuğu Fransız süvarilerinin büyük bir kısmı imha edildi. Sol koldan Şehzâde Mustafa ve Anadolu kuvvetlerinin yandan taarruzuna uğradılarsa da plan gereğince Osmanlı merkez kuvvetleri bir miktar geri alındı. Osmanlı ordusunun geri çekilişi Fransızların kaybını daha da arttırıp kurulan kıskacın içine girdiler. Osmanlı harp taktiğini bilen Sigismund’un tavsiyelerini dinlemeyip daha da ilerlediler. Plan gereğince üçüncü muharebe hattı da iki kola ayrıldı. Fransızlar Osmanlıların çekildiği tepeyi işgal edince zafer kazandıklarını zannettikleri anda Sultan Bayezid Hanın kumandasında olan pusudaki kuvvetlerle karşılaşınca şaşırdılar. Zafer sarhoşluğu ile yaya olanlar atlarına tekrar binmek istedilerse de hilâlin kıskacı kapandığından geri dönemediler. Macar Kralı Sigismund’un müttefiki Fransızları kurtarmak için gönderdiği kuvvetler de kayıp vererek geri çekilmek mecburiyetinde kaldı. Kıskacın içindeki Haçlı kuvvetlerinin karşı koyanları imha edilip kalanlar esir alındı. Üç saat içinde bütünüyle perişan edilen Haçlıların en gözde birliklerine sahip Fransızların mağlûbiyeti diğerlerinin taarruzuna imkân vermedi. Eflak prensi Mirça muharebe neticesinin Haçlılar için hüsran olacağını tahmin ederek memleketine çekildi. Karşı taarruza geçen Osmanlı ordusu süratle Sigismund’un üzerine hücum etti. İhtiyat kuvvetlerini bile muharebeye sokan Macar kralı Osmanlılar karşısında hiçbir başarı sağlayamıyordu. Sultan Bayezid Han kesin neticeyi almak için Osmanlı kuvvetlerinin hepsine taarruz emri verdi. Haçlılar paniğe kapılıp dağıldılar. Kalabalık Haçlı ordusu ile Niğbolu’ya gelmekte iken ordusunun muazzam sayısına bakarak; “Gök çökecek olsa mızraklarımızla tutarız” diyerek böbürlenen ve Osmanlıya atıp tutan Sigismund Venedik kadırgasına binerek İstanbul Boğazı-Marmara ve Ege Denizi yoluyla Mora’daki Modon Limanına sonra da Dalmaçya’da karaya ayak bastı. Oradan memleketine geçti. Haçlılardan muharebeye katılmayanlar ve kaçanlar kendilerini Tuna Nehrine atıp boğuldular. Muharebede pek çok asilzâde kumandan ve şövalye esir alındı.
Başta Papalık ve Bizans olmak üzere bütün Hıristiyan âleminin Osmanlıları Avrupa kıtasından atmak için olanca imkânlarını seferber ederek hazırladıkları büyük Haçlı ordusu Sultan Bayezid Hanın karşısında mukavemet bile edememişti. 25 Eylül 1396 tarihinde Niğbolu’da kazanılan zaferle Osmanlı himayesindeki Vidin-Bulgar Krallığına son verildi. Macaristan’a büyük bir akın yapılarak çok miktarda esir alındı. Haçlılardan alınan pek çok ganimetle ülkede imar faaliyetleri sosyal yardım müesseseleri ve sanat eserleri yapıldı. Esirleri önce Edirne’ye oradan Gelibolu’ya gönderen sonra da Bursa’ya gelince yanına getirten Sultan Bayezid Han fidye karşılığı hepsini serbest bıraktı. Esirler arasında bulunan Korkusuz Jean ve arkadaşları “Bu andan itibaren Yıldırım Bayezid’e karşı gelmeyeceğimize ve ona karşı silâh kullanmayacağımıza namus ve şerefimiz üzerine yemin ederiz” deyince Bayezid Han; “Bana karşı silâh kullanmayacağınıza dair ettiğiniz yeminleri size iade ediyorum. Gidiniz yeniden ordular toplayınız ve bizim üzerimize geliniz. Bana bir kere daha zafer kazanmak imkânı sağlamış olursunuz. Zîrâ ben Allahü teâlânın dînini yaymak ve O’nun rızâsına kavuşmak için dünyâya gelmişim” dedi.
Niğbolu Zaferi gönderilen fetihnâmelerle ülkenin her tarafına Asya’daki hükümdarlara Mısır sultanlarına Irak ve Acem beylerine Tatar hanına Bursa kadısına müjdelendi. Mısır’da bulunan Abbasî halifesi kendisine gönderilen zafernâmeye verdiği cevapta Bayezid Hana; “Sultan-ı İklim-i Rûm” unvanı ile hitap etti. O günden itibaren Osmanlı hükümdarlarına sultan denilmesi âdet oldu.
Osmanlı sultanı Yıldırım Bayezid Han ile Timur Han'ın Ankara'da yaptıkları savaş (1402).
Yıldırım Bayezid Han; Niğbolu zaferiyle Rumeli'de Osmanlı hâkimiyetini tesis ettikten sonra Anadolu'da birliği sağlamak için harekete geçti. Bu niyetle Aydın Menteşe Karaman ve İsfendiyaroğulları beyliklerine son verdi. Ancak bu beyliklerin başındaki beyler Asya'da kuvvetli bir devlet kurup batıya yönelen Timur Han'a sığındılar. Aynı şekilde Timur Han'ın hükümdarlığına son verdiği Karakoyunlu beyi Kara Yusuf ile Tebriz hükümdarı Ahmed Bey de Yıldırım Bayezid Han'a sığınmış Erzincan beyi Mutahharten de akrabalarını Yıldırım Bayezid Han'a göndererek yardım istemişti. Timur Han'a sığınan Anadolu beyleri Osmanlı sultanı hakkında; Timur Han'ın önünden kaçan beyler de Yıldırım Bayezid Han'a Timur'la ilgili olmadık şeyler söyleyip kötüleyerek her iki Müslüman Türk hükümdarının arasını açtılar iki taraf da karşılıklı kendilerine sığınanları müdafaa ettiler. Timur Han Yıldırım Bayezid Han'a mektup göndererek kendisine sığınanların iadesini istedi. Bu mektuplarda her iki hükümdarın birbirlerine hakaret dolu sözlere yer verdikleri ilim adamları arasında kabul görmemektedir. Bugün bilinen hakaret dolu mektupların sahte olduğu ispatlanmıştır. Yıldırım Bayezid Han Timur Han'ın isteğini kabul etmeyince savaş kaçınılmaz oldu.
Timur Han kuvvetli bir ordu ile Anadolu içlerine doğru harekete geçti. Bunu haber alan Yıldırım Bayezid Han da İstanbul kuşatmasını kaldırarak kuvvetlerini Bursa'da toplamaya başladı. Bursa'dan hareket eden Osmanlı ordusu iki koldan yürüyerek Ankara önüne geldi. Bu sırada Timur Han Sivas'ı ele geçirmişti. Onun Sivas'ta olduğunu haber alan Yıldırım Bayezid Han ağırlıklarının bir kısmını Ankara'da bırakarak Akdağmadeni ve Kadışehri dağlık mıntıkasında mevzi almak istedi. İki ordunun öncü kuvvetleri Sivas ve Tokat bölgelerinde karşılaştılar ise de Osmanlı sultanı Sivas ile Tokat arasındaki geçitleri tuttuğundan burada muharebe yapmayı kendisi için tehlikeli gören Timur Han Kayseri'ye doğru yürüdü. Timur Han Yıldırım Bayezid Han'ı kendisine doğru çekmek istediyse de duruma vâkıf olan Yıldırım Bayezid Han bu oyuna gelmedi ve yapacağı taarruzun zamanını bekledi
Timur Han Kırşehir üzerinden hızla Ankara önlerine gelerek kaleyi kuşattı. Kale muhafızı Yakub Bey kaleyi şiddetle müdafaa etti. Timur Han Osmanlı ordusunun geleceğini tahmin ettiği yolu iyice tahkim etti. Osmanlı ordusu ise onun hiç beklemediği taraftan ve tahmininden çok erken Ankara önlerine geldi.
Osmanlı ordusunun merkezinde Yıldırım Bayezid Han bulunuyordu. Yanında sadrazam Çandarlı Ali Paşa şehzade İsa Mustafa ve Musa Çelebiler yer alıyordu. Sağ cenahta bulunan Anadolu birliklerine vezir Timurtaş Paşa sol cenahta yer alan Rumeli birliklerine Şehzade Süleyman Şah kumanda ediyordu; ihtiyat kuvvetlerinin başında da Şehzade Mehmed Çelebi bulunuyordu. Sol cenahın ihtiyat kuvvetlerini Sırbistan despotu ve Sultan'ın kayın biraderi Stefan Lazareviç'in kumandasında yirmi bine yakın zırhlı Sırp askeri meydana getiriyordu. Merkez ihtiyatında Karakoyunlular sağ cenahın ihtiyatında Kara Tatarlar denilen Türkleşmiş Moğollar yer alıyordu. Ayrıca Süleyman Şah'ın kumandasında akıncı kuvvetleri de vardı. Osmanlı askerinin sayısı yetmiş binden fazla idi.
Timur Han ordusunun merkezinde yer almıştı. Torunu Muhammed Mirza zırhlı ve atlı olan Mâverâünnehir askeri ile ihtiyatta idi. Diğer torunları Pir Muhammed ve İskender Mirza Muhammed Mirza'nın yanında yer alıyorlardı. Sağ cenaha üçüncü oğlu Miranşah sol cenaha ise dördüncü oğlu Şahruh Mirza kumanda ediyordu. Zırhlı otuz iki fil ordunun önünde dizilmişti. İkiye ayrılmış olan merkez kuvvetlerinin sağ tarafına Timur Han'ın ikinci oğlu Ömer Şeyh Mirza sol tarafına ise Emîr Celâl İslâm kumanda ediyordu. Akkoyunlu sultanı Osman Bey ile Emîr Cihan Şah'ın tümenleri sağ cenahın önünde yer almıştı. Mutahharten Bey Karamanoğlu Aydınoğlu Menteşeoğlu Germiyanoğlu Saruhanoğlu ve Candaroğlu sağ cenahta yer almışlardı. Çağatay sultanı Mahmud Han Timur'un yanında idi.
Muharebe günü sabah namazından sonra Yıldırım Bayezid Han askerlerine veciz bir hitabede bulundu. Fakat karşı taraf da Sünnî Müslüman ve Türk olduğu için askerin Hıristiyan ordularına karşı gösterdiği başarıyı gösteremeyeceği ortada idi.
İki ordu Ankara'nın kuzeydoğusundaki Çubuk ovasında 28 Temmuz 1402 tarihinde karşılaştı. Burada o devrin en büyük kumandanlarından ikisi arasında tarihin en büyük savaşlarından biri oldu. Fil görmemiş Osmanlı atları ürktü. Osmanlı ordusundaki Kara Tatarların aniden Timur tarafına geçip Rumeli sipahilerinin arkasından ok atmaya başlamaları Osmanlının taarruz gücünü kırdı. Bu sırada Osmanlı ordusundaki Karaman Candar Germiyan Aydın Menteşe ve Saruhanlı sipahileri karşı tarafta bayrak açmış olan beylerini görünce Timur Han'ın tarafına geçtiler. Yıldırım Bayezid Han'ın yanında az bir asker kaldı. Osmanlı ordusunun bir kısmı geri çekildi. Kara Timurtaş ve Firuz paşalar birlikleri tamamen bozuluncaya kadar dayandılar. Yıldırım Bayezid Han gün batarken üç bin kişi ile Çataltepe'de muharebeye devam ediyordu. Burada süren üç saatlik vuruşmadan sonra mağlûbiyeti anlayınca etrafındaki askerleri yararak kurtulmak istedi. Yıldırım Bayezid Han'ın atı yaralanınca oğlu ile beraber Çağatay hanı Sultan Mahmud Han'ın kumanda ettiği birlik tarafından esir alındı.
Timur Han kendisini iyi karşıladı ve tesellide bulundu. Bir Osmanlı padişahına yaraşır şekilde izzet ve ikramda bulundu. Timur'un Yıldırım Bayezid Han'a iyi davranmadığı iddiaları uydurmadır. Ancak esaret zilletini çekemeyen Yıldırım Bayezid Han kederinden ve nefes darlığından kırk dört yaşında vefat etti. Timur Han ölüm haberini alınca; "Yazık oldu büyük bir mücahid kaybettik" demekten kendini alamadı.
Ankara Savaşı Orta Çağ'ın en büyük meydan muharebesidir. İki yüz binden fazla Türk askeri birbiri ile savaşmıştır. Anadolu topraklarında iki Müslüman devlet arasında yapılmış olan büyük meydan muharebelerindendir. Ankara Savaşının önemli neticeleri arasında; Anadolu Türk birliğinin parçalanması Bizans ve İstanbul fethinin elli yıl daha uzaması ve Osmanlı Devleti'nin gelişmesinin en azından yarim asırdan daha fazla gecikmesi sayılabilir.
Timur Han Ankara Savaşında kırk bine yakın zayiat vermiştir. Halbuki o bu muharebeye kadar altı binden fazla kayıp vermemişti. Buna Osmanlı ordusundaki sevk ve idarenin mükemmeliyeti sebep olmuştur. Bazı tarihçiler Yıldırım Bayezid Han ile savaştığı için Timur Han'ı haksız olarak kötülemekte harp sahasında olanları zulüm ve ortalığı kana boyamak şeklinde bildirmektedir. Halbuki bunun iki devlet arasında bir hâkimiyet savaşı olduğu unutulmamalı bu savaş tarafsız bir şekilde ele alınıp değerlendirilmelidir.
Osmanlı sultanlarından İkinci Mehmed Hanın 29 Mayıs 1453’te Bizans İmparatorluğunun başşehrini alması. Türk-İslâm mefkûresinde çok önemli bir yer işgal eden İstanbul’un fethi İslâmiyet'le birlikte ortaya çıkan mukaddes bir ideal bir kızıl elma yani yüce bir gayedir. Bu ulvî gaye uğruna önce Araplar sonra da Türkler İstanbul surları önünde seve seve can verdiler ve şehadet mertebesine kavuştular.
İstanbul 1453 tarihine kadar birçok defalar çeşitli millet devlet ve topluluklar tarafından kuşatılıp işgal edildi. Peygamber efendimizin; “İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdar ne güzel hükümdar ve onun askerleri ne güzel askerlerdir” hadîs-i şerîfi bütün İslâm hükümdar ve kumandanlarının bu şehri fethetmek arzu ve gayretlerini harekete geçiriyordu. Müslümanlar “Feth-i Mübîn”i gerçekleştirmek için pek çok teşebbüste bulundular.
Onuncu yüzyılda en son ve mütekâmil din olan İslâmiyet'i büyük topluluklar hâlinde kabul eden Türkler aynı şevk ve imanla İstanbul’un fethini ulvî bir gaye olarak benimsediler. Danişmendnâme’deki gazâ menkıbeleri ve kahramanlık destanlarını okuyarak maneviyatlarını yükselten Türkler askerî ve siyasî harekâtlar için hazırlanıyorlardı. On birinci yüzyıldan itibaren Anadolu’ya yapılan Selçuklu akınlarının hedefi İstanbul yolunu tutmaktı. 1071 Malazgirt Zaferi ile Anadolu’ya yerleşen Türkler iki yıl sonra Marmara Denizinden başka Boğaziçi’nin Anadolu sahillerine kadar bütün yerlere hakim olup İstanbul’u tehdide başladılar. Bizanslılar Papa dahil bütün Hıristiyan devletlerden Türk-İslâm fütuhatına karşı her türlü yardım talebinde bulundular. On birinci yüzyılın sonlarında Papalığın öncülüğünde Hıristiyanlığın mukaddes beldelerini Müslümanlardan kurtarmak ve Türkleri Anadolu’dan atmak için yapılan Haçlı seferleri İstanbul’un fethini geciktirdi.
Osman Gazi (1281-1326) tarafından kurulan Osmanlı Devleti hükümdar ve askerleri hadîs-i şerîflerle müjdelenen ulvî gayeyi gerçekleştirmek şerefine mazhar olmak arzusuyla faaliyetlerde bulundular. Osman Gâzinin ölüm döşeğinde oğlu Orhan Gazi'ye; “İstanbul’u al gülzâr et” diyerek vasiyette bulunması İstanbul’un gönlünde nasıl yer ettiğini göstermesi bakımından pek mânidardır.
İstanbul fethinin “ilâhî bir vaad” olduğu inancını taşıyan Osmanlılar ısrarla bunun üzerinde durdular. 1391’de Sultan Yıldırım Bayezid Han (1386-1402) şehri kuşattı. Abluka şeklinde devam eden bu kuşatma İstanbul’da bir Türk garnizonu mahallesi cami mahkeme kurulması ve kadı (hakim) bulundurulması ile her sene on bin altın haraç verilmesi şartıyla kaldırıldı. Bu şartlardan bazılarının Osmanlıların kuşatmayı kaldırmasından sonra Bizanslılar tarafından yerine getirilmemesi üzerine İstanbul 1395’te tekrar kuşatıldı. Haçlıların Niğbolu’ya gelmesi sebebiyle bu kuşatma gevşetildi. Yıldırım Bayezid Han 1396 Niğbolu Zaferi sonunda Bizanslıların Haçlılardan yardım almasını önlemek için Karadeniz sahilindeki Şile’yi zaptedip Boğaziçi’nde Anadolu (Güzelce) Hisarını yaptırdı. Şehrin teslimini isteyen Bayezid Han isteği kabul edilmeyince kuşatmayı tekrar şiddetlendirdi. 1397’de başlayan bu kuşatma neticesinde Bizanslılar eski antlaşma şartlarını yerine getirmeyi kabul ettiler. Yıldırım Bayezid Hanın son kuşatması 1400’de başlayıp Timur Han'ın (1370-1405) Osmanlı hududuna girmesiyle son buldu.
1411’de Şehzade Musa Çelebi’nin şiddetli hücum ve top ateşleriyle başlayan İstanbul kuşatması Bizans entrikası neticesinde kaldırıldı.
1422 yılında Osmanlı Sultanı İkinci Murad Han (1421-1451) tarafından dört ay kadar süren çok şiddetli taarruzların yapıldığı kuşatmada her türlü savaş taktiği ve zamanın teknik imkânları kullanıldı. Mihaloğlu Mehmed Bey'in 10.000 akıncı ile başlattığı kuşatmaya İkinci Murad Han büyük bir orduyla katıldı. Marmara’dan Haliç’e kadar bütün kara surlarının kuşatıldığı bu seferde Murad Han Topkapı ile Edirnekapı üzerinde taarruzlarını sıklaştırdı. Surlara yakın kalın tahtalardan üzeri topraklarla örtülen siperler yapıldı. Surların yüksekliğinde demir tekerlekli vasıtalarla hareket ettirilen ahşap yapılı yürüyen kuleler ile surlara yaklaşıldı. Kuvvetli topçu atışları ve lağım kazılmak suretiyle bütün imkânlar seferber edilerek kuşatma devam ettirildi. İstanbul’un düşmesi an meselesi hâline geldi. Bizanslılar kadını erkeği dahil bütün ahali ile şehri savundular. Meşhur Bizans entrikası tatbik edilerek Anadolu’da Osmanlı’ya karşı ittifak tesis edilince iki düşmanla uğraşmanın güçlüğünden kuşatma kaldırıldı.
İstanbul’un son kuşatması Fatih Sultan Mehmed Han (1451-1481) tarafından 1453’te yapıldı.
Osmanlı Türklerinin Trakya Boğaz ve Kocaeli Yarımadasını alması ile Bizans İstanbul dahil birkaç şehirden ibaret kalmıştı. Toprak ve nüfus azlığına rağmen Avrupa Hıristiyanlarının hâmisi durumunda olan Bizans Papalığın da desteğini görüyordu. Bizans kendisi için tehlike kabul ettiği Osmanlı Devletinin zararına çalışmaktan bir an geri durmuyordu. Anadolu Türk Beyleri Bizans’ın entrikaları ile Osmanlı Devletine taarruz ediyorlardı.
Çocukluğundan itibaren devrin en büyük âlimlerinin önünde diz çöküp manevî bir terbiye alarak millî kültür ve cihangirlik şuuru içinde yetiştirilen Fatih daha 1444-1446 seneleri arasında İstanbul’u fethetmek ve böylece manevî müjdelere mazhar olmak idealiyle sabırsızlanıyordu. Bu sebeple henüz on dokuz yaşındayken 1451’de ikinci defa saltanat tahtına oturur oturmaz bu büyük idealini gerçekleştirmeye çalıştı. Fetih öncesi Bizans’ın en önemli kuvvet ve ikmal yolu olan deniz yolunu Osmanlı kontrolü altına almak maksadıyla; Anadolu Hisarının karşısına keşfini bizzat kendisinin yaptığı Rumeli (Boğazkesen) Hisarının yapımını başlattı. Anadolu Hisarı da tamir edilip top yerleştirildi. Hisar’ın kulelerinin kapı ve mazgallarının mevkileri Mehmed Han tarafından tespit edilip Çandarlı Halil Zağanos ve Saruca paşaların masrafını karşıladığı kuleler yapıldı. Rumeli Hisarının inşaatında devlet adamları dahil binlerce işçi ve usta sıkı disiplin altında çalışarak memleketin her tarafından getirilen inşaat malzemeleri ile tamamı iki bin metreyi bulan sur ve kuleler dört ay içinde tamamlandı (1452). Firuz Ağa kumandasında dört yüz kişilik muhafaza kuvveti ve devrin en güçlü ateşli silâhı topların yerleştirildiği Rumeli hisarının tamamlanmasıyla Boğaz’ın trafiği kontrol altına alınıp Sultan Mehmed Hanın fermanıyla da geçiş talimatı yayınlandı. Fermana göre; “Boğaz’dan her geçen gemi kaleye belli mesafe yaklaştığında yelkenlerini indirerek Hisar komutanına nereden gelip nereye gittiğini yükünün mahiyetini bildirecek belli miktar vergi verecek sonra geçmesine müsaade edilecek aksi şekilde hareket edenler batırılacaktı”.
Bu talimata uymak istemeyen bir Venedik gemisi topçu ateşiyle batırılınca işin ciddiyeti herkes tarafından anlaşıldı. Bizanslılar iyice sıkıştırılıp dış dünyayla alâkalarının kesileceğini Hisar’ın yapımı devam ederken anlayıp teşebbüse geçmişlerse de İkinci Mehmed Hanın hakimiyet prensibinin esasını teşkil eden şu tarihî cevabı Bizanslıları daha o anda şaşkına çevirmişti:
“Varna Savaşı (1444) esnasında İmparatorunuz Macarlarla birlik olup babamın (İkinci Murad Han) Rumeli'ye geçmesine engel olmak istediğinde babam ne zorluklar çekmişti. Şimdi kendi arazim üzerinde gönlümün istediğini yapmama karşı gelmeniz için elinizde ne hak ne de kudret vardır. İki kıyı da benimdir. Anadolu kıyısı benim; çünkü ahalisi Osmanlıdır. Rumeli kıyısı da benimdir; çünkü savunmasını bilmiyorsunuz. Gidiniz efendinize söyleyiniz bir daha böyle haberler göndermesin!” Osmanlı Sultanı; Mora’dan gelecek kuvvetlere karşı Turhan Beyi Avrupa’dan gelecek kuvvetlere karşı da akıncıları vazîfelendirdi. 1452-1453 kışı Edirne’de kuşatma hazırlıkları içinde geçti. Büyük toplar dökülüp tecrübe atışları yapıldı. Balistik hesapları bizzât Fâtih tarafından yapılan topların dökümü çok kısa zamanda bitirildi.
Osmanlı sultanı kuşatma hazırlıkları içinde iken Bizans’a Karadeniz’den Venedik kadırgaları Cenevizli kaptan Janni Justiniani Langus Sakızlı Maurise Cantaneo yardıma geldi. Bizans imparatoru şehrin savunmasını Cenevizli kaptan Justiniani’ye verdi. Surun kenarlarında bulunan dolu vaziyetteki hendekler açılıp yenileri kazıldı. Hendeklerin kazdırılmasında ağır cezalı mahkûmlar çalıştırıldı. Mezarlıklardaki taşlarla surlar takviye ve tamir edildi. Şehrin kapılarının muhafazası Bizans'a yardıma gelmiş Venedikli ve Cenevizli komutanlara verildi. Haliç’teki meşhur zincir Venediklilere gerdirilerek şehir deniz saldırısından korunmaya çalışıldı. Adaların tahkimi ve şehre erzak yığmakla Bizanslılar kuşatmaya karşı son savunma hazırlıklarını yaptılar. Bizans ordusu karmakarışık bir yapıya sahipti. Bulgar İtalyan Fransız Moralı Giritli Alman ve İngiliz ücretli askerleriyle Bizanslılardan meydana geliyordu.
Osmanlı ordusu bütün sefer hazırlıklarını tamamladıktan sonra 1453 yılı Şubat ayında ağır topçu grubu Edirne’den yola çıkarıldı. Toplar Rumeli Beylerbeyi Karaca Beyin kumandasında 10.000 kişilik süvariyle iki ayda İstanbul önlerine getirildi. Anadolu ve Rumeli’deki bütün silahlı kuvvetler Türk-İslâm âleminin her tarafından gelen şeyh tarîkat pîrleri ve dervişleri ile Aydınoğlu Karamanoğlu gönüllü kuvvetleri ve Osmanlı hoşgörüsüne hayran Sırp Macar Ulah Alman Latin Rum askerlerden meydana gelen Osmanlı ordusunun mevcudu 125.000 civarındaydı. Devrin en modern silâhlı kuvvetlerine sahip Osmanlı Sultanı İkinci Mehmed Han yanında Akşemseddin Akbıyık Molla Gürânî ve Molla Hüsrev gibi büyük âlimler olduğu halde 24 Mart Cuma günü Edirne’den hareket etti. Osmanlı kolbaşısı 1 Nisanda Çekmece’ye 5 Nisanda İstanbul önüne ulaşıp Bayrampaşa Deresi kenarında Maltepe sırtlarına Otağ-ı Hümâyûn kuruldu. 6 Nisan Cuma günü bütün ordusuyla İstanbul surları önünde Cuma namazını kılan Sultan Mehmed Han kuşatma hattını kurdu. Topkapı’dan Edirnekapı’ya kadar uzanan merkez kuvvetlerinin başında İkinci Mehmed Han ve Sadrazam Halil Paşa Cenevizlilere ait Galata sitesi önündeki kuvvetlerin başında Vezir Zağanos Paşa vardı. Karaca İshak Mahmud ve Bursalı Ahmed paşalar surları çepeçevre sarmakla vazifelendirildi. Donanmanın başında Kaptan-ı Deryâ Baltaoğlu Süleyman Paşa bulunuyordu. Vezir Mahmud Paşa sünnet-i seniyyeye uyularak şehrin kan dökülmeden teslimi için Bizans imparatoru On birinci Konstantin Dragazes’e elçi gönderildi. İstanbul’un derhal teslimi hâlinde kan dökülmeyeceği ahâlinin canına malına hürmet edileceği teklif edildi. Bizans İmparatorunun Osmanlı teklifini reddi üzerine 6 Nisan Cuma günü harekât başlatıldı.
Osmanlı kuşatma harekâtı başladığında İstanbul’un nüfusu yetmiş bin civarında olup Bizans ordusu ücretli asker ve yardıma gelen Haçlı kuvvetleriyle yirmi bin kadar asker ile elli gemiden meydana geliyordu. Osmanlı topçusunun surları çökerten kalplere dehşet veren ateşleri Bizans’ı iyice korkuttu. Bütün ahâlî bu durumda topyekün savunmaya iştirak etti. Beş yüz-altı yüz kilogram gelen mermi ve granit top gülleleri yüzyıllardan beri bütün haşmetiyle uzanıp yükselen İstanbul surlarında her patlayışta büyük gedikler açıyordu. Bu gedikler taze kesilmiş hayvan derileri ile kaplı yün ve kumaş balyaları ile kapatılmaya çalışılıyordu. 12-17 Nisan günleri Osmanlı ordusunun bilhassa piyadelerinin surlara yaklaşma gayretleri netice vermiyordu. Kuşatma esnasında Bizans İmparatorunun hep yanında bulunmuş olan Nicole Barbaro günlüğünde Osmanlı askerinin surlara yaklaşma gayretlerini anlatırken:
“Surların dibine kadar sokulan bu askerler bizim silâhlarımızın zararlarından hiç çekinmiyorlardı. Öldükleri zaman cesetleri arkadaşları tarafından geriye taşınıyordu. Bir Osmanlı ölüsünü orada bırakmamak için on kişinin seve seve ölümü göze aldıklarını görüyorduk” diye yazar.
Bir rivayete göre Bizanslılar açılan gedikleri onarmada kullanmak üzere surlara yakın kiliselerden yüz kadarını yıkarak taşlarından faydalanma yoluna gitmişlerdir.
Zamanın yaygın tekniğinden çok ileride sayılabilecek seyyar top dökümhânesini de Sultan Mehmed Han ordugâhın hemen yanına kurdurmuştu. Kuşatmanın onuncu gününde büyük topların güllelerinin açtığı gediklerin Bizans müdâfilerince süratle tamir edilmesi üzerine padişah bu topların daha sık atışını emretti. Fakat soğumadan ikinci atış esnasında birinin namlusu parçalandı. Buna çok üzülen Sultan Mehmed Han sabaha kadar bu işe çare düşündü. Sabahleyin topların atıştan sonra zeytinyağı ile yağlanmasını böylece soğutulup daha da sık şekilde atışını emretti. Bundan sonra top atışlarından çok iyi netice alındı. Makinelerin yağla soğutulması Fatih Sultan Mehmed Hanın keşfidir.
İstanbul’un savunması ve ikmalini temin için Papa tarafından üç Ceneviz gemisi ile bir Bizans gemisi 20 Nisan günü Zeytinburnu açıklarında rüzgârın kesilmesi ile beklemeye başladılar. 12 Nisandan beri Dolmabahçe önünde demirleyen ve 18 Nisanda adaları fetheden Osmanlı donanması bu durumdan istifade etmek isteyip derhal o bölgeye giderek bu dört gemiyi ablukaya aldı ve deniz muharebesi başladı. Baltaoğlu Süleyman Beyin komutasındaki Osmanlı donanması küçük gemilerden kuruluydu. Bizans gemisine kıçtan mahmuz vurulmasına rağmen kesin bir neticeye gidilemedi. Bu harbi Zeytinburnu açıklarından at üzerinde takip eden Sultan hırs ve üzüntüsünden atını denize sürdü. Elbiseleri deniz suyundan ıslanıncaya kadar su içinde ilerledi. Maiyeti de Sultan’a uydu. Bu halde bile donanmaya emirler gönderdi. Bu muharebede Venedik ve Bizans gemileri Osmanlı kuvvetlerinin elinden kurtularak o sırada çıkan uygun rüzgâr ile Haliç önlerine kadar gelerek gerili bulunan zincirin açılması ile içeri alındılar. Muteber kaynaklara göre Osmanlı kaybı yüz kadar şehid ve otuz yaralıydı. Bu durum Bizans’ın moralini yükseltti. Bu harbin sonunda Baltaoğlu Süleyman Bey bu vazifeden alınıp yerine Hamza Bey tayin edildi.
Donanmasının muvaffakiyetsizliği üzerine Sultan Mehmed Han Haliç’e kıyı olan İstanbul surlarının çok zayıf olduğunu bildiği için bu zafiyetten yararlanmak istedi. Böylece Bizanslılar kara surlarında mukavemete devam eden kuvvetlerinin bir kısmını bu tarafa kaydırmaya mecbur kalacaklar ve kuvvet dengesi bozulacaktı. Bu maksatla tarihte eşine rastlanmayan ve bu âna kadar da bir misaline teşebbüs dahi edilmemiş gemileri karadan yürütme işine karar verdi.
Bu plânını en yakınlarından bile gizleyip son âna kadar kimseye sezdirmedi. Gemilerin geçeceği yol güzergâhını bizzat kendisinin tespit ettiği rivayet edilir. O zaman bağlık bahçelik ve çalılık olan yerlerden geçen bu yolu temizletip gerekli tesviyelerini süratle yaptırdı. Bu işte binlerce insan çalıştırıldı. Yollar yapılıp iri taşlar üzerine kalaslar döşenerek don yağı sâde yağ ve zeytinyağı ile yağlanarak yolun iniş ve çıkışlı yerleri ile virajlarına işin özelliğine uygun palanga bucurgat ve sair tespit malzemeleri yerleştirildi. Ayrıca her gemi için beşiğe benzer kızaklar hazırlatıldı. Yeteri kadar koşum hayvanı da icap eden yerlerde bulunduruluyordu. Bazı malzemelerle zeytinyağı o zaman Galata’da oturan Cenevizlilerden satın alınmıştı. Donanmanın büyük bir kısmı 22 Nisanda Tophane önlerine geldiğinde durum ancak anlaşılmıştı. Donanmanın karadan kat ettiği yolun güzergâhı Tophâne-Kumbaracı Yokuşu-Tepebaşı-Asmalı Mescid-Kasımpaşa şeklinde tespit edilmişti. Yolun uzunluğu 1512 metre kadardı. Gemiler Kasımpaşa’dan Haliç’e ininceye kadar Bizans ve Cenevizliler tarafından fark edilemedi. O devirde Bizans’ta hurafe o kadar yaygındı ki sabaha karşı gemilerin süratle Haliç’e doğru geldiğini görenler; “Bu Müslümanlar bize sihir yapıyor” diye seyre daldılar. Osmanlı donanmasından altmış yedi gemi İkinci Mehmed Hanın bu dâhiyâne buluşu sayesinde Haliç’e girdi.
Bu işler yapılırken bunları perdelemek ve düşmanı tespit için Haliç’te bulunan düşman gemilerinin ateş altına alınması gerekti. Bu maksatla topçubaşına emir veren Sultan’ın aldığı cevap top atış menzili içinde bulunan Galata ile limandaki (Galata Limanı) Ceneviz gemilerine de gülle isabet edebileceği şeklindeydi. O zaman Sultan Mehmed Han “Cenevizlilerle ahdimiz vardır. Onlara zararımız câiz değildir” cevabını vermiş kararını uygulayamamanın sıkıntısı ile uykusuz bir gece geçirmiş sabaha kadar düşünerek zamana göre çok ileri bir teknikte bugünkü havan toplarına çok benzer dik mermi yollu bir silâhın planını çizerek mermi yolunun çizeceği kavsin ve menzilinin hesaplarını yani balistik hesaplarını yaparak ilk olarak havan topu döktürdü. Böylece Osmanlı donanmasının Haliç’e indiği gün havandan atılan güllelerle Bizans donanmasına göz açtırılmadı. Donanmayı gören Bizans büyük bir korkuya kapıldı. İmparator Konstantin Dragazes bir heyet göndererek; “Ne kadar ağır olursa olsun bir vergi karşılığında kuşatmanın kaldırılmasını” teklif etti. Sultan Mehmed Han da; “İstanbul kalesinin teslimi karşılığında imparatora Mora despotluğunu” verebileceğini söyledi. Bizans bunu kabul etmedi. Bu arada Bizans’ı savunmada yardımcı olan Venedik ve Cenevizlilerin arasında komuta ve savunma tedbirleri hususunda büyük anlaşmazlıklar çıktı. Birbirlerini kaçmaya niyetli olmakla suçlamaya başladılar. Hattâ Venedikliler bu şüphenin kalkması için Haliç'teki Venedik ve Ceneviz gemilerinin yelken ve dümenlerinin karaya taşınmasını teklif ettiler.
Bizans ilk korkuyu atlatınca âni bir gece baskınıyla Osmanlı donanmasını yakmayı plânladı. Bu teklifi yapan ve icraya çok istekli olan Venedikli G. Cocco’ya vazife verildi. Buna göre hazırlanacak iki kadırga Kasımpaşa Koyundaki Osmanlı donanması üzerine geceleyin gizlice yanaşarak yakacaktı. Bizans’ın bu kararını öğrenen Galata Belediye Başkanı Anzolo Zaciria Bizans liman reisi Diedo’ya haber göndererek; “Bu baskını bu gece yapmayınız başka geceye ertelerseniz Osmanlı gemilerini batırmak için bizim de geniş yardımlarımız olur” dedi. Bunun üzerine Bizans baskını 24 Nisan yerine 28 Nisana ertelendi. Aynı Galata Belediye Başkanı güvendiği bir adamını Osmanlı kumandanı Zağanos Paşaya göndererek durumu ihbar etti. Bunun üzerine haberi gayet gizli tutan Zağanos Paşa Kasımpaşa’daki gemilere çok sayıda tüfekli asker ve kıyı topları koydurdu. Bu baskını teklif eden Venedikli Cocco zaferden emin bir şekilde baskına en önde katılmak isteyip kendi kadırgası ile Türklerin üzerine saldırdı. Hazırlıklı olan Türk gemileri derhal güllelerini atmaya başladılar ve neticede baskına gelenlerin başta Cocco olmak üzere hepsi kısa bir zamanda Haliç’in dibini boyladılar.
23 Nisan günü Osmanlı kuvvetleri seri bir şekilde Haliç üzerine bir köprü kurmaya başladılar. Galata tarafında Humbarahâne ile Bizans tarafında bugünkü Defterdar arasına kurulmaya başlanan bu köprünün genişliği beş buçuk metre kadardı. Cenevizlilerden satın alınan boş şarap fıçıları ile bazı küçük kayıkların üzerine geniş kalaslar bağlanarak bir ucu serbest olarak inşa edildi. Bu köprüyü akılları ermeyen Bizanslılar “Su üstünde yürüme sihri!” diye değerlendirmişlerdir. Esasında bu kendilerinin içtikleri şaraplardan boşalan fıçıların yardımıyla yapılan bir köprüydü. Bu köprü İstanbul’un fethine kadar asker ve malzeme naklinde kullanılarak yanlarına konan küçük toplarla zayıf Bizans surları dövüldü.
18 Mayısa kadar kara ve denizde devam eden muharebeler yeni bir kuşatma silâhının surların kenarında kullanılması ile tekrar kızıştı. Osmanlı kuvvetleri geceleyin ağaçtan yapılmış İstanbul surlarından daha yüksek yürüyen bir kuleyi surlara on adım mesafeye getirdiler. Sabah güneşin ilk ışıkları ile ortalığı seçmeye başlayan Bizans müdafîleri bu yürüyen kuleden çok korktular. Bir gecede yapılan bu kulenin iskeleti iki kat deve derisi ile kaplanıp ateşe karşı dayanıklı olması için arası toprakla doldurulmuştu. Üst katlarına merdivenle çıkılan yürüyen kulenin gövdesinde ateş açma pencereleri vardı. Sura yaklaşan kuledeki askerler yıkım yaparken etraftaki askerler de hendekleri dolduruyorlardı.
23 Mayısta surlarda açılan gediklerde Bizans askerlerinin savunmada gösterdikleri yılgınlık üzerine Sultan Mehmed Han umumî taarruzdan evvel imparatora bir defa daha teslim teklifinde bulundu. Bu maksatla İsfendiyaroğlu Kasım Beyi elçi gönderdi. Osmanlı elçisi Bizans’ta imparator tarafından merasimle karşılandı. Elçi Sultanın; “Umumî taarruzun doğuracağı felâket ve dehşeti takdir edersiniz. Şehri sağ salim bırakmak isteriz. İmparator bütün mal ve hazineleri ile istediği yere çekilip gidebilir. İstanbul halkından da isteyenler her şeylerini alıp gidebilir. Kalmak isteyenler de mal ve mülklerini muhafaza edebilmek hakkına sahiptirler. İmparatora Mora Despotluğu verilecektir” şeklindeki isteklerini bildirdi. Ayrıca ve dostça bunların kabulünü özellikle rica etti. Bu istek uzun toplantılardan sonra reddedildi. Bizans’ın cevabı; “Sultan barış istiyorsa muhasarayı kaldırsın ne kadar ağır olursa olsun istenen vergi verilecektir. Şehri teslim etmek yetkim yoktur” şeklinde oldu.
Osmanlı elçisinin ordugâha dönmesinden sonra 26 Mayıs günü Macar Kralı Vladislas’ın elçilik heyeti gelerek; “Bizans kuşatmasının kaldırılmasını eğer kaldırılmayacak olursa Macaristan’ın Bizans tarafında yer alacağını ayrıca batılı Hıristiyan devletlerinin gönderdiği büyük bir donanmanın İstanbul’a yaklaşmakta olduğunu” bildirdi. Osmanlı karargâhında bazı bozguncu sözler dolaşmaya başladı. Çandarlı Halil Paşa kuşatmanın kaldırılmasına taraftardı. Sultan ve Zağanos Paşa ise umumî hücumun derhal yapılmasını istiyordu. Toplanan harp meclislerinde tereddütler hâsıl oluyordu. Sultan’ın hocası ve en büyük desteklerinden büyük âlim Akşemseddin Padişah’a yazdığı bir arzda “sert ve enerjik” davranılmasını öğütlüyordu. Bunun üzerine toplanan son harp meclisinde “daha fazla beklemenin ordudaki bozguncu dedikoduları arttıracağı” düşüncesi ile derhal taarruz kararı alındı. Bu arada Zağanos Paşa Hadım Şahabeddin Paşa Turhan Bey Akşemseddin ve Molla Gürânî bu kararı destekler mahiyette asker arasında maneviyatı yükseltici konuşmalar yaptılar.
Böylece 26 Mayıstan itibaren Osmanlı ordugâhında büyük şenlikler başladı ve 28 Mayıs gecesi saat 24.00’e kadar devam etti. 28 Mayıs günü günün batması ile birlikte bütün Osmanlı birlik ve gemileri mum donanması yaptılar. Sanki Bizans bir ışık çemberi ile çevrilmişti. Her yerden tüyleri ürperten tekbir sesleri geliyordu. Bizans halkı bu ışık ve seslerden dehşete düştü. Sokaklar dua eden yalvaran insanlarla doluydu. Bizans komutanı Justiniani gündüz göğsünden bir ok yarası aldı. Ölüm korkusuna kapılan genç ve tecrübesiz Cenevizli yerine vekil bırakmadan komutanlık gemisine çekildi. Justiniani’nin İstanbul savunmasını terk etmesi ve Bizanslılara herkesin başının çaresine bakıp kiliselerde dua etme tavsiyesi ahâlinin zaten zayıf olan maneviyatını iyice bozdu.
Gece saat 24.00’te mum donanmasının her tarafta birden bire sönmesi Bizanslılar üzerinde daha büyük bir yıkıntı meydana getirdi. Osmanlı karargâhının sessizliği ürpertici idi. Gece yarısından sonra Osmanlı topçusu hazırlık ateşine başladı. Mehterler cenk havalarını çalıyordu. Bizans imparatoru kilisede yapılan âyinden dönüp sarayında zırhını giydi. Yakınları ile vedalaştı. Surları son bir defa daha kontrol için Eğrikapı bölgesine geldi. Vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Osmanlı ordugâhının sessizliği imparatoru şüpheye düşürdü. Atından inerek surların üstüne çıkıp aşağıları dinledi. Sur dibindeki insan uğultusu her şeyi anlatmaya yetti. Çünkü bu Osmanlı askerinin sur dibine intikal etmekte olduğunu sabaha umumî taarruz yapılacağını anlatıyordu. Atına binip süratle Topkapı bölgesine gitti. Bizanslı Dolfin bu gece gördüklerini şöyle anlatıyor: “Son gece Bizans komutanları hiç kimsenin geceleyin savundukları mevzilerden ayrılıp gitmemesi için askerlerini tahkimatın içine kapattılar ve kapalı tahkimat kapılarının başına nöbetçi diktiler.”
29 Mayıs sabahı Sultan Mehmed Han sabah namazından sonra güneş yükselince iki rekat namaz kılarak kılıcını kuşanıp atına bindi ve gece yarısından beri surları döven Osmanlı topçusunun hedefi iyice yumuşattığına kanaat getirerek umumî hücum emrini verdi. Osmanlı askeri arkadaşlarının yaralanmasına ve şehid olmasına aldırmadan “Allah Allah” nidalarıyla hücuma geçti. Ellerine geçirdikleri her türlü vasıtalarla surlara tırmanmaya çalışıyorlardı. Bu sırada Ulubatlı Hasan otuz kadar arkadaşıyla ilk defa surlar üzerine Osmanlı sancağını dikti ise de şehid edildi. Osmanlı kuvvetleri muhtelif bölgelerden dalga dalga İstanbul’a girmeye başlamışlardı. Bizans halkı panik içerisinde sağa sola kaçışıyor bilhassa Ayasofya’ya sığınmaya çalışıyorlardı. Türk kuvvetleri Aksaray bölgesinde birleştiler ve Ayasofya’ya doğru ilerlediler. Kiliseye sığınmış olan ahâliye kapıları açtırdılar. Fakat güçsüz ve acınacak durumdaki bu insan yığınına kılıç çekmediler onlara dokunmadılar.
29 Mayıs Salı günü öğleye doğru kır atının üstünde yanında hocaları ve ordu kumandanları olduğu halde muhteşem bir alayla Topkapı’dan İstanbul’a giren genç hükümdar doğruca Ayasofya’ya gitti. Fatih adıyla anılmaya hak kazanan 21 yaşındaki Sultan Mehmed Han Bizanslıların alkış ve tezahüratı Türk askerlerinin dört bir taraftan göklere yükselen ezan ve tekbir sesleri arasında Ayasofya önüne geldi. Ayasofya ağzına kadar kadın-erkek Rumlarla doluydu. Bizanslıların hüngür hüngür ağlamalarından hasıl olan gürültüyü susturarak sükûtu sağlayan Fatih Sultan Mehmed Han Ayasofya’da şükür namazı kıldı. Yerlere kapanan ahâli rahip ve eski Ortodoks patriğine karşı; “Kalkınız! Ben Sultan Mehmed sana ve bütün ahâliye söylüyorum ki bugünden itibaren ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız” hitabında bulundu.
Cenevizliler dahil bütün sanat ve ticaret erbabıyla ahâlinin din mezhep hürriyeti temin edilip sulh sükûn sağlandı. Fatih Ayasofya’nın içini gezerek bu mabedin Cuma gününe kadar cami hâline getirilmesini emretti. Emevîler devrinde yapılan ikinci İstanbul kuşatmasında vefat edip surlar önüne defnedilen Eshâb-ı kirâmdan hazret-i Ebû Eyyûb-i Ensârî’nin kabri Fatih’in hocalarından Akşemseddin Efendi tarafından keşfedilip daha sonra buraya türbe ve cami yapıldı. Nihayet Cuma günü maiyeti ile Ayasofya’ya gelen Fatih İstanbul’da ilk Cuma namazını burada kıldı. 655’ten 1453 tarihine kadar devam eden bir idealin (Feth-i Mübîn) gerçekleştirildiği fetihnâmelerle bütün İslâm âlemine müjdelenip dünyaya ilan edildi.
İstanbul fethedilmekle Osmanlı Devleti toprakları arasında sıkışıp kalan mevcudiyeti ve siyaseti ile daima bir tehlike teşkil eden 1123 yılı İstanbul’da geçen 1480 yıllık Doğu Roma İmparatorluğu’na son verildi. Osmanlı Devletinde yükselme devri başlayıp Cihanşümul hakimiyet fikri gelişti. İnsanlığı iman birliği içinde bir tek devlet ve hükümdar hakimiyetinde toplamak için teşebbüse geçildi.
Fethin getirdikleri:
İstanbul 1457’deki büyük Edirne yangınından sonra başşehir olmuştur. İstanbul’un fethi Avrupalıları Balkanları ve hattâ Anadolu’da komşularını yüzlerce yıl Türklere karşı kışkırtan köhnemiş Bizans’ın yıkılmasını sağlamıştır. Fatih Sultan Mehmed Han yüzyıllardır Hıristiyan âleminin doğudaki en kuvvetli dayanağını yıkarak Türk-İslâm gücünü bütün dünyaya göstermiştir. Avrupalılar da bu yeni gelen topluluğun sıradan bir topluluk olmadığını anlamıştır. Ortaçağda Osmanlıları Avrupa’dan sürüp atmak için Haçlı seferleri düzenleyenler kendi toplulukları üzerindeki tesirlerini kaybettiler. Bu tarihten sonra papalar kendi başlarına kaldılar. Fatih Sultan Mehmed Hanın Rumları onların Ortodoks kilisesini ve patriğini kendi himayesi altına alması onlara esaslı haklar vererek vicdan serbestliği tanıması dış âlemde de Türklere karşı olan akımları ve Bizans’ı düzeltmeye kalkışma niyetlerini önlemiş oldu. Kilise üzerindeki bu otorite Osmanlı hudutlarını da taşarak Ortodoks olan bütün kavimlerin Osmanlı İmparatorluğuna dolaylı da olsa bağlanmasına vesîle oldu. Bu arada Sırp ve Mora despotları Sakız ve Midilli beyleri ile Trabzon Rum İmparatoru yüksek vergiler karşılığında sulh teklif ettiler. Fetihle; o zamana kadar Akdeniz Marmara ve Karadeniz sahillerinin ticaretini elinde tutan Venedik’in üstünlüğüne son verilmiş; Karadeniz Osmanlı Gölü hâline getirilmiştir. İstanbul’un fethi; toplam alanı on yedi kilometre kareyi geçmeyen bir şehrin elde edilmesi değil çağ açan ve bir çağı kapatan büyük hâdisedir. Osmanlı Devletinin çeşitli din ve ırklardan olan insanları idare etmeye başlamasıyla cihanşümullaştığı bir hâdisedir.
Çaka Bey zamanından beri Türklere denizi ve denizciliği şiddetle yasaklayan Venedik’in deniz ticareti engellenmiş onlar da bundan sonra korsanlığa başlamışlardır. Fetihle beraber İstanbul sefahat yeri olmaktan çıkarılmış dünyanın ilim ve kültür merkezi hâline getirilmiştir. Derhal devrin ilk orta ve yüksek dereceli öğretim müesseseleri olan medreseler kurulmuş bunlarda ilâhiyat hukuk tarih coğrafya edebiyat tıp güzel sanatlar matematik geometri astronomi fizik dallarında değerli pek çok kimse yetişmiştir. Osmanlıların her gittiği yerde olduğu gibi İstanbul’da da kütüphaneler kurulmuştur. En mühimi bu fetihle doğudan batıya ve batıdan doğuya yapılabilecek her türlü askerî harekâta doğrudan müessir bir toprak parçası Türklerin eline geçti.
İnsanların en büyük ihtiyacı olan hak şuuruyla adalet nizamı Avrupa’da Hıristiyan âlemine Türk idaresi sayesinde girdi. İslâm dininin hak hukuk ve adalet esasları güzel ahlâk sahibi Müslümanların İstanbul’da tesis ettiği idare sayesinde sağlam temellere dayandı. Bunu da Avrupa İstanbul’un fethi sayesinde öğrendi. Hıristiyanlar kadı (hakim) karşısında hükümdarla gayrimüslim bir vatandaşın bile muhakeme edildiğine İstanbul’un fethinden sonra İslâm ve Türk adaletinin sarsılmaz kaidelerine şahit oldular.
Fatih Sultan Mehmed Hanın genç yaşında balistik hesaplarını bizzat yapıp döktürdüğü toplar zamanın en büyük ve tesirli silahıydı. Topçuluk tekniğinin dünya tarihini değiştirecek ilk büyük zaferi İstanbul’un fethidir. Avrupa kralları top sayesinde otoritelerini hiçe sayan ahâliye esir muameleleri yapan derebeylik (feodalite) usulünü kaldırdılar. Merkezî otorite kuvvetlenip millî birlik esasına göre kurulan devletler Avrupa haritasında kalıcı sınırlar meydana getirdiler. Hıristiyan Avrupa’da kültür ve medeniyet gelişti. Doğu ticaret yollarının bütünüyle Türk ve İslâm ülkelerinin eline geçmesi Avrupalıları ihtiyaçlarını temin için yeni yollar aramaya sevk etti. Ticarî yollar aramak için keşiflere çıktılar. Yeni ülkeler keşfettiler. Gemicilik gelişip denizaşırı ülkelere açıldılar. Keşif ve buluşlarda bulunulup teknik kültür ve medeniyette büyük gelişmeler oldu.
İstanbul’u Fetheden Yeniçeriye Gazel
Vur pençe-i Âlî’deki şemşîr aşkına
Gülbang-ı âsmânı tutan pîr aşkına
Ey leşker-i müfettihü’l-ebvâb vur bugün
Feth-i mübîni zâmin o tebşîr aşkına
Vur deyr-i küfrün üstüne rekz-i hilâl içün
Gelmiş bu şehsüvâr-ı cihangîr aşkına
Fatih Sultan Mehmed Hanın Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan ile 11 Ağustos 1473’te Otlukbeli mevkiinde yaptığı büyük meydan muharebesi.
Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmed Hanın 1453’te İstanbul’un fethiyle Bizans İmparatorluğunu ve 1461’de de Trabzon’u alarak Pontus Rum Devletini yıkması Hıristiyan âlemine karşı üstünlük kurup İslâm âleminde takdir kazanması doğudaki Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan’ı telaşlandırdı. Türkmen asıllı Akkoyunlu Uzun Hasan kısa zamanda devletin sınırlarını genişleterek; Irak-ı Acem Irak-ı Arap Âzerbaycan İran ve kısmen Doğu Anadolu’ya hakim olmuştu. Pontus Rum Kralının damadı olması dolayısıyla Trabzon’un mirasının kendisinin olduğunu iddia etti. Bu sebeple Fatih’ten Trabzon’u istedi. İsteği kabul edilmedi. Uzun Hasan tek başına Osmanlıları mağlup edemeyeceğini bildiğinden kendisine müttefik aradı. Neticede batıda Haçlı devletleri ve doğuda hakimiyet mücadelesi veren Türk devlet ve beyleriyle anlaştı. Venedik Papa ve Napoli ittifak teklifleri neticesinde ateşli silahlar ve bunu kullanacak usta ve asker gönderip Uzun Hasan’ın yanında yer aldılar. Venediklilerin yardımı karşılığı Karadeniz’de serbest faaliyet yanında Mora Midilli Ağrıboz ve Argos’un iadesi temin edilecekti. Topraklarını Osmanlıların zapt ettiği Karaman ve Candar beyleri de bu ittifaka dahil oldular. Uzun Hasan’ın bu faaliyetlerine karşı Fatih de tedbir aldı. Batıdan gelecek saldırılara karşı Rumeli ve İstanbul’un emniyet tedbirlerini arttırdı. Rumeli’nin muhafazası Şehzâde Cem Sultan'a verildi. Mısır Memlûkları ile anlaşma yapılarak Akkoyunlular ile ittifakları önlendi. Akkoyunlu-Venedik ittifakını da bozmak isteyen Fatih Venediklilerin Ağrıboz Adasını Osmanlılardan istemeleri üzerine anlaşmaya yanaşmadı. Venedikliler Uzun Hasan’a yardım için Napoli Rodos Papalık ve Kıbrıs donanmalarıyla; Akdeniz ve Ege sahillerindeki Osmanlı şehirlerinden Antalya İzmir şehir ve kalelerini yağma edip yaktılar.
Fatih Uzun Hasan’a karşı sefere çıkmadan önce Anadolu’ya öncü kuvvetler gönderdi. 1473 Martında doğu seferine çıkan Fatih’e; Bursa’da Rumeli Beylerbeyi Has Murad Paşa Beypazarı’nda Karaman Valisi Şehzâde Mustafa Çelebi Kazova’da Amasya Valisi Şehzâde Bayezid ve kuvvetleri katıldılar. Böylece Osmanlı ordusunun mevcudu yüz bine çıktı. Rumeli akıncı kumandanı Mihaloğlu Ali Bey öncü gönderilerek Akkoyunlular'a ilk darbeyi vurmaya ve haber almaya memur edildi. Osmanlı ordusu Erzincan’a geldiği halde Uzun Hasan ve Akkoyunlular'a rastlayamadı. Erzincan’dan itibaren asıl muharebe şartları gözetilerek âni taarruzlara karşı ihtiyatla harekete devam edildi. Tercan’da iki tarafın da öncüleri karşılaştı. Uzun Hasan da yetmiş bin askerle Tebriz’den hareketle Tercan istikametine gelmekteydi. Önden giden ve Tercan Nehrini takip eden Has Murad Paşa karşılaştığı Akkoyunlu kuvvetlerini üst üste mağlup etti. Has Murad Paşa bu muvaffakiyetleri üzerine daha da ilerlemek istedi. Vezîriâzam Mahmud Paşa Fırat’ı geçmemesini tavsiye ettiyse de dinlemeyip ilerledi. Has Murad Paşa Fırat’ı geçince Akkoyunlular'la muharebeye tutuştu. Sahte ricat taktiğine kapılarak Akkoyunluların içine girdi ve kuvvetleriyle birlikte pusuya düştü. Osmanlı öncü kuvvetlerinin bir kısmı telef olurken bir kısmı esir düştü. Has Murad Paşa da Fırat’ta boğuldu. Osmanlıların meşhur kumandanlarının ve seçme askerlerinin esir alınıp öldürülmesiyle ümitlenen Uzun Hasan Otlukbeli’nde Osmanlılara kesin darbeyi indirmek için harekete geçti. Merkezden epeyce uzaklaşan Osmanlı ordusunun levazım stoku devamlı azalıyordu. Atlı Türkmen kuvvetlerine sahip Akkoyunlular şaşırtıcı muharebe planları tatbik ederek imha harbi yapıyorlardı. Akkoyunlu baskınlarına karşı Anadolu Beylerbeyi Davud Paşa ve takviye kuvvet olarak da Vezîriâzam Mahmud Paşa gönderildi. Otlukbeli’nin tepeleri Akkoyunlular tarafından tutulduğundan Osmanlı ordusu Üçağızlı mevkiinde savaş düzeni aldı. Merkezde Fatih Sultan Mehmed Han sağ kolda Şehzade Bayezid sol kolda Şehzade Mustafa bulunuyor Padişah kapıkulu azaplarına şehzadeler de eyalet askerlerine kumanda ediyorlardı. Akkoyunlu ordusunun merkezine Uzun Hasan sağ kola oğullarından Zeynel Mirza sol kola da Uğurlu Mehmed Mirza kumanda ediyorlardı.
Otlukbeli’nde 11 Ağustos 1473 tarihinde meydana gelen muharebe Osmanlıların ateşli silahlarda Akkoyunluların da süvari kuvvetlerinde üstünlüğü ile başladı. Sol koldaki Şehzade Mustafa’nın üstün gayreti sonucunda Akkoyunlular'a karşı sağladığı üstünlükle muharebe Osmanlılar lehine döndü. Osmanlıların Uzun Hasan’ın merkez kuvvetlerini şiddetli top ve tüfek atışlarıyla ateş altında tutması Akkoyunlu kuvvetlerini iyice bozdu. Hasan Bey muharebe meydanından kaçtı. Sağ koldaki Zeynel Mirza ve yardımcı Gürcü kuvvetleri kumandanları öldürüldü. Muharebede kesin olarak üstünlüğü sağlayan Osmanlı kuvvetleri pek çok Akkoyunlu devlet adamı bey kumandan ve yardımcıları ile askerlerini esir aldı. Fakat muharebe meydanından kaçan Uzun Hasan yakalanamadı. Fatih Sultan Mehmed Han esir alınan Akkoyunlu âlimlerine hürmet gösterip serbest bıraktı. Uzun Hasan safında olan Karakoyunluları da affetti. Akkoyunluların elindeki Osmanlı esirleri kurtarıldı. Fatih Otlukbeli Zaferinden sonra üç gün muharebe meydanında bekledi. Zaferin şükrünü yaparak dört bin köle ve cariye azad etti. Doğu Seferine çıkmadan önce borç olarak dağıtılan yüz yük akçeyi (altı milyon altın lira on milyon gümüş para) askere hediye etti. Sefer dönüşü Şebinkarahisar fethedildi.
Fatih’in Doğu Seferi neticesinde Otlukbeli Zaferi kazanılmasına rağmen pek büyük arazi elde edilememesinin sebebi Fatih’in Sünnî ve Türk olan Akkoyunlulara karşı iyi niyet beslemesidir. Bununla birlikte bu savaş neticesinde Fırat Nehrinin batısı kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. Batılılar Osmanlı Devleti'ni mağlup edip İstanbul’a tekrar hakim olamayacaklarını kesin olarak anladılar. Anadolu birliğinin Osmanlılar tarafından sağlanacağı kesinleşip Orta-Doğu yolu açıldı. Akkoyunlu ülkesinde taht mücadelesi başlayıp hanedan parçalandı. Karamanlı ülkesi Osmanlı hakimiyetine geçti. Otlukbeli Zaferi öncesi ve sonrası tecavüzlerini arttıran Haçlı korsanlarının Akdeniz ve Ege sahillerindeki saldırıları da neticesiz kaldı. Venedikliler de anlaşma istemek zorunda kalınca batıda ve doğuda Osmanlı Devletinin büyüklüğü kabul edildi.
Fatih zamanında Gedik Ahmed Paşa'nın Otranto'ya (Taranto) yaptığı sefer (1480).
Aragon ve Napoli kralı olan Alfonso Akdeniz'de büyük bir imparatorluk kurmak amacıyla Osmanlı Devleti'ne karşı düşmanca bir siyaset takip etti; Arnavutluk'ta İskender Bey'e yardım ederek Türkleri Adriyatik kıyılarından uzak tutmak istedi. Yerine geçen oğlu Ferdinando I de babasının siyasetini sürdürdü. Eğriboz adasının alınmasından sonra Ferdinando I Osmanlılara karşı kurulan haçlı ittifakına girdi. Osmanlı Devleti de Venedik ile barış yaptığı halde (1479) Napoli krallığı ile anlaşmaya yanaşmadı. Fatih Napoli krallığına karşı harekete geçti. Osmanlı Devletine vergiyle bağlı olan Zenta Kefalonya ve Ayamavra adaları beyi Leonardo'nun Osmanlı Devletinin izni olmadan Napoli kralının akrabalarından bir kızla evlenmesi sebep sayılarak Napoli krallığına savaş açıldı ve Güney İtalya'nın alınmasına karar verildi. Osmanlı Devletini bu sefere Napoli krallığıyla savaş halinde olan Venedik de teşvik etti. Gedik Ahmed Paşa Otranto limanına asker çıkardı ve Otranto alındı (11 Ağustos 1480). Gedik Ahmed Paşa Otranto yakınındaki diğer kalelerin de ele geçirilmesiyle uğraştığı sırada Fatih öldü; oğlu II. Bayezid Han Gedik Ahmed Paşa'yı geri çağırdı. Gedik Ahmed Paşa yerine Hayreddin Paşa'yı bırakarak İtalya'dan ayrıldı. Ferdinando I Macar kralı Matyas Corvinus'un da yardımıyla Türklerin zaptettiği kaleleri ve Otranto'yu geri aldı (10 Eylül 1481). II. Bayezid Han Cem Sultan olayı yüzünden İtalya meselesiyle uğraşamadı.
Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim Han ile İran Şahı İsmail arasında 23 Ağustos 1514’te Çaldıran Ovasında yapılan tarihin en büyük meydan muharebelerinden biri.
Akkoyunlu Devleti'ni ortadan kaldıran Âzerbaycan Irak-ı Arab ve İran’ı ele geçirerek Ceyhun Nehrine kadar hududunu genişleten Şah İsmail 1510’da doğudaki Sünnî Özbekler'i de yendikten sonra Anadolu’ya yöneldi. Gönderdiği dâî ve halifeleri vasıtasıyla yaptığı propagandalarda Osmanlı hudutları içindeki Şiîleri kendisine bağlamaya fırsat buldukça da isyanlar çıkarmaya başladı.
Yavuz Sultan Selim Han ise Anadolu’yu bölüp parçalamak ve batıya açılan her seferde Osmanlı'yı arkadan vurmak emelinde olan Şah İsmail’e kesin bir darbe indirmek niyetindeydi.
Nitekim bu gaye ile şehzadeler ve dahildeki fesatçıların işini halleden Yavuz Sultan Selim Han 10.000 azab askerinin hazırlanması için Anadolu’ya hükümler gönderdiği gibi bütün kuvvetlerin Yenişehir Ovasında kendisine katılmasını emretti. Aynı zamanda Manisa valisi olan oğlu Süleyman’ı Edirne’ye getirterek Rumeli muhafazasında alıkoydu. Nisan 1514’te İstanbul’dan Üsküdar’a geçen Yavuz Sultan Selim Han Şah İsmail’in halifelerinden olup esir bulunan Kılıç adında birisi vasıtasıyla Şah’a Farsça bir name gönderdi. Yavuz Sultan Selim Han bu namede; Şah’ın Müslümanlığa aykırı hareketlerinden ve mezaliminden bahsederek kendisinin Müslümanlığı takviye ve mezalimi kaldırmak için faaliyete geçtiğini yaptığı işler sebebiyle Şah’ın katline fetva verildiğini ve kılıçtan evvel İslâmiyet'i kabul etmesi lâzım geldiğini bunun için Safer ayında İstanbul’dan hareket ettiğini ve bizzat muharebeye hazır olacağını bildirmişti. Elçi Kılıç Şah İsmail’i Hemedan’da bularak nameyi vermiş ve o da muharebeye hazır olduğunu bildirmişti. Şah İsmail bu namesinde; “Er isen meydana gelesin biz de intizardan kurtuluruz” demişti.
Günlerce doğuya doğru yol alan Yavuz Sultan Selim Han Şah İsmail ve ordusundan bir haber alınamaması üzerine bu mektuba ağır bir cevap vermiş ve demiştir ki: “Davete icabet edip uzun yolları geçerek memleketine girdik fakat sen meydanda görünmüyorsun. Padişahların ellerindeki memleket onların nikâhlısı gibidir erkek ve yiğit olanlar kendisinden başkasının elini ona dokundurtmazlar. Halbuki bunca gündür askerimle memleketine girip yürüyorum hâlâ senden bir haber yok. Bundan sonra da saklanıp görünmezsen erkeklik sana haramdır miğfer yerine yaşmak ve zırh yerine çarşaf giyip serdarlık ve şahlık sevdasından vazgeçesin.”
Yavuz Sultan Selim Han bu namesiyle beraber Şah İsmail’in gönderdiklerine mukabele olarak hırka şal ve çarşaf gönderdi. Bir taraftan bu mektuplaşmalar devam ederken diğer yandan Yavuz’un ordusu harap yollarda bin bir müşkülâtla yol alıyordu. Bu durum Şah İsmail ile muharebe aleyhtarlarına fırsat verdi. Bunların yavaş yavaş askeri tahrik etmeye başlamasıyla orduda fısıltılar çoğaldı. Erzincan’a gelindiği zaman asker kumandanlar ve vezirler düşmanın meydanda olmamasından dolayı daha ileri gidilmemesini ve geri dönülmesini hükümdara söylemek istedilerse de Padişah’ın Âzerbaycan’ın merkezi Tebriz’e 40 merhale yolları kaldığını belirtip o tarafa gidileceğini beyan etmesi üzerine korkularından seslerini çıkaramadılar. Fakat bu durumu Padişah’a arz etmesi için Karaman valisi olup Padişah’ın çok sevip itimad ettiği Hemdem Paşayı gönderdiler. Hemdem Paşa bu ısrarlara dayanamayıp Padişah’a ileri gidilmemesi hakkında ordunun mütalaasını arz etti. Ancak şiddetle cezâlandırılarak yerine ümeradan Zeynel Bey Karaman beylerbeyi oldu. Padişah’ın bu hareketi vermiş olduğu katî kararın önlenmesine mani olmak içindi. Bunda bir ölçüde başarı ve orduda sükûnet sağlandı. Bu arada Bayburt’u zaptetmek üzere Trabzon sancakbeyi Mehmed Bey kumandasında bir miktar kuvvet yollandı.
Ordu Eleşkirt civarına geldiği zaman bu defa yeniçeri ocağı tahrik edildi. Bunlar ayaklandıkları gibi Padişah’ın çadırına; “Düşman meydanda yok bu harap yerlerde ilerlemek askeri beyhude telef etmektir geri dönelim” tarzında yazılmış mektuplar bırakıldı. Hattâ daha da ileri giden yeniçeriler bir sabah Padişah’ın çadırına ok atacak kadar işi azıttılar.
Bu hâdise üzerine Yavuz Sultan Selim Han derhal atına atladı ve yeniçerilerin içine girdi. Askere hitaben; “Biz henüz kastettiğimiz yere varmadık düşmanla karşılaşmadık dönmek ihtimali yoktur hattâ bunu düşünmek bile hayaldir. Teessüf olunur ki Şah’ın maiyeti kendi efendileri yoluna can verdikleri halde biz şerîat-ı Ahmediyye’ye muhalif hareket eden bunları yola getirmek için bu serhatlara kadar gelmişken bir takım gayretsizler bizi yolumuzdan geri çevirmek isterler. Biz katiyen yolumuzdan dönmeyeceğiz. Ülülemre itaat edenlerle kastettiğimiz yere kadar gideriz. Kalpleri zayıf olanlar ehlü ıyâllerini düşünenler ve yol zahmetini bahane edenler kendileri bilirler. Dönerlerse dîn-i mübîn yolundan dönerler. Eğer bahane 'düşman gelmedi' ise düşman daha ileridedir. Er iseniz benimle beraber gelin ve illâ ben tek başıma da giderim” diye atını ileriye sürünce yaptıklarından utanan yeniçeriler Padişah’ı takip etmeye başladılar.
Hakikaten ordu yiyecekten çok sıkılıyordu. Trabzon yoluyla gelmekte olan zahire kâfi değildi. Nihayet akıncı kumandanı Mihaloğlu’yla Dulkadiroğulları'ndan Şehsuvaroğlu Ali Beyden gelen haberler neticesinde Şah İsmail’in meydana çıktığı haberi alındı. İki ordu 22 Ağustos 1514’te Çaldıran sahrasında karşı karşıya geldi.
23 Ağustos günü Türkiye’nin kaderini tayin eden tarihî günlerden biriydi. Osmanlıların başarısızlığı Orta Anadolu’nun Kızılbaş Safevîler'in eline geçmesini sağlayacak bunun neticesinde ise Şiî hareketi bütün Anadolu’ya yayılacaktı. Çaldıran sırtlarından ovaya inen Osmanlı ordusunun merkezinde kapıkulu askerleriyle beraber Yavuz Sultan Selim Han vardı. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Hadım Sinan Paşa ve sol kola Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa kumanda edecekti. Yeniçerinin önüne azaplar sıralanmış ve onların önüne de beş yüz darbezen top yerleştirilmişti.
Şah İsmail sağ kola en büyük kumandanı Durmuş Han Şamlu ve Nur Ali Halîfe sol kola Diyarbakır Beylerbeyi Ustaclu oğlu Mehmed Hanı koyarak kendisi muhafızlarıyla beraber geride ihtiyatta kaldı. İki taraf kuvvetleri eşit görünüyordu. Osmanlıların yaya yani yeniçeri kuvvetleri çok muntazam olup buna mukâbil Şah’ın da 60.000 kişilik mükemmel süvâri kuvveti vardı. Osmanlı kuvvetleri açlık ve sıkıntı içinde yaklaşık 2500 kilometrelik yolu kat edip yorgun bir halde gelmişlerdi. Şah’ın kuvvetleri ise zinde ve dinç idi; zaten Şah’ın maksadı Osmanlı ordusunu yormak ve sonra imha etmekti.
Harp çok şiddetli bir şekilde başladı. Şah’ın sağ cenahı şiddetli bir hücumla Osmanlıların sol cenahını bozdu. Beylerbeyi Hasan Paşa bu sırada şehid düştü. Bu bozgun azapların topların önünden içeri alınamaması ve topların zamanında ateşlenememesi yüzünden meydana geldi. Ancak sağ kol kumandanı Hadım Sinan Paşa tam zamanında topları ateşlemeye muvaffak oldu. Hafif toplar Şah’ın sol kol kuvvetlerini perişan etti. Ustaclu oğlu Mehmed öldürüldü. Bu arada merkezdeki yeniçerilerin Şah’ın galip gelen sağ cenahına yoğun bir tüfek atışı başlatması ile Safevîler tarafında tam bir bozgunluk baş gösterdi. Bu sırada Şah İsmail kurşunla kolundan yaralanarak atından düşmüştü. Osmanlı kuvvetlerinin eline geçmesi an meselesiydi. Tam bu sırada Şah’a benzeyen ve onun gibi giyinmiş olan Hızır adında bir seyis Şah benim diye ortaya atıldı. Osmanlı birlikleri bu adamı esir ederken Şah İsmail temin ettiği bir atla arkasına bakmadan Tebriz’e kaçtı. Hattâ burada da kendisini emniyette görmediğinden İran içlerine çekildi. Şah’ın bütün eşya ve karargâhı ile beraber hanımı Taçlı Hatun da esir edildi. Muharebe esnasında Osmanlılardan Karaman Beylerbeyi Zeynel Paşa ve Anadolu Beylerbeyi Sinan Paşa ile beraber dokuz sancak beyi şehid oldu. Safevîlerden ise on dört beylerbeyi ve dokuz sancakbeyi muharebe meydanında öldü.
Çaldıran’da kesin bir zafer kazanan Yavuz Sultan Selim Han muzaffer bir şekilde Tebriz’e girdi ve şehirde sekiz-dokuz gün kadar kaldı. Tebriz’deki sanat erbabı tüccar ve işe yarayacaklardan bin haneyi İstanbul’a naklettirdi. 8 Eylülde Cuma namazında Tebriz şehrinde hutbe Sünnî akîdesine göre ve Sultân-ı iklîm-i Rûm Selîm ibni Bayezid ibni Mehmed bin Murad bin Bayezid adına okundu.
Yavuz Sultan Selim Hanın tamamen deha mahsulü bir taktikle on iki saatte henüz hava kararmadan kesin netice aldığı Çaldıran Muharebesi tarihin en büyük ve nadir meydan muharebelerindendir. Çaldıran Zaferi Anadolu’nun siyasî ve içtimâî tarihi bakımından çok mühim sonuçlar doğurmuştur.
24 Ağustos 1516 târihinde Osmanlılarla Memlûklar arasında meydana gelen savaş.
Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim Hanın Ortadoğu’da hâkimiyetini genişletmesi; Suriye Filistin Arabistan Yarımadası Mısır ve Kuzey Afrika’nın doğusuna hakim Memlûklu Sultanı Kansu Gavri'yi (Kansuh el-Gûrî) harekete geçirip tedbir almaya sevk etti. 23 Ağustos 1514’te Çaldıran Meydan Muharebesi'nde Yavuz Sultan Selim Hana yenilip kaçan İran Safevî hükümdarı Şah İsmail ile ittifâk kurdu. Yavuz Sultan Selim Han haber alma teşkilâtı vasıtasıyla Şah İsmail-Kansu Gavri ittifakını öğrenince Vezîr-i âzam Sinan Paşa'yı kırk bin kişilik bir kuvvetle Safevîler üzerine gönderdi. Sinan Paşanın Diyarbekir’e giderken Fırat’ı geçmek için Memlûklar'dan izin isteyip de iznin verilmemesi ve Kansu Gavri’nin elli bin kişilik kuvvetle Halep’e gelmesi harp sebebi sayıldı. Devrin âlimlerinden Zenbilli Ali Cemâli Efendinin fetvasıyla sefere çıkıldı. Yavuz Sultan Selim Han dâhiyâne bir siyasetle Mısır devlet adamlarının bir kısmını ve Suriye ahalisini kendi safına almaya muvaffak oldu.
Yavuz Sultan Selim Kansu Gavri’ye Halep’in kuzeyindeki Mercidabık mevkiinde meydan muharebesi için hazır olması haberini gönderdi. Mercidabık’ta karşılaşan iki ordunun da kuvvetleri eşit miktarlarda olup altmış bin civarındaydı. Osmanlılar ateşli silahlar teşkilat kumanda heyeti sevk ve idare bakımından Memlûklardan üstündü. Memlûkların da süvari kuvveti meşhurdu.
24 Ağustos 1516 sabahı Osmanlı ordusu hilâl şeklinde bir tertibat aldı. Ordunun merkezinde Yavuz Sultan Selim Han olup yanında Kapıkulu askeri ve önünde birbirine zincirle bağlı üç yüz top bulunuyordu. Sağ kola Anadolu Beylerbeyi Zeynel Paşa sol kola da Rumeli Beylerbeyi Sinan Paşa kumanda ediyordu. Memlûk ordusunun merkezine yanında Halife Üçüncü Mütevekkil olduğu halde Sultan Kansu Gavri sağ kola Halep Nâibi Hayırbay sol kola da Şam Nâibi Sibay kumanda ediyordu. Memlûklarda sultanın orduya kumandanların da Kansu Gavri’ye itimatsızlığı vardı. Osmanlı topçu ateşiyle başlayan muharebeye Memlûklar süvari taarruzu ile karşılık verdiler. Muharebe başladıktan iki saat sonra Memlûklar bozguna uğradı. Öğleden sonra kesin netice alınarak Memlûk karargâhı bütün ağırlığı ile Osmanlıların eline geçti. Boğucu bir yaz sıcağında meydana gelen muharebeden kurtulan Memlûk askerleri; Halep Hama Humus ve Şam’a kaçtı. Takip edilen Memlûk kuvvetlerinden ele geçenler imha edilerek Kuzey Suriye bütünüyle zaptedildi. Ahalisi Sünnî olan şehirler Yavuz Sultan Selim Hanı ve Osmanlıları davet ettiler. Suriye şehirleri kendi rızalarıyla Osmanlı idaresini tercih ettiğinden ahaliye zarar verilmedi. Memlûk Sultanı Kansu Gavri savaş meydanında öldü. Abbasî halifesi Üçüncü Mütevekkil muharebeden sonra Yavuz Sultan Selim Hanın yanına gelerek sultandan çok hürmet gördü. Yavuz Sultan Selim Han 28 Ağustos'ta Halep’e 27 Eylülde Şam’a gelerek Mısır’ın fethini gerçekleştirecek sefere hazırlanmaya başladı.
Mercidabık’ta kazanılan zafer Osmanlı Devletine dinî siyasî askerî iktisadî pek çok faydalar sağladı. Hilafetin Osmanlı Hanedanına geçme yolu açıldı. Doğuda Osmanlı Devletinin son rakibi Mısır-Memlûk Devleti ortadan kaldırılma safhasına getirildi. Suriye Lübnan ve Filistin Osmanlı hâkimiyetine girdi. Mısır ve Arabistan Yarımadası yolu açıldı. Güneydoğu Anadolu’nun zaptedilmesiyle Anadolu Türk birliği tamamlandı.
Osmanlı ordusunun kesin zaferiyle neticelenen Osmanlı-Memlûk meydan muharebesi.
22 Ocak 1517 tarihinde Kahire yakınlarındaki Ridaniye mevkiinde Osmanlı Sultanı Birinci Selim Han (Yavuz) ile Mısır Memlûk Sultanı Tomanbay arasında meydana geldi. Neticesi itibariyle İslâm ve Osmanlı tarihi bakımından önemli hadise ve değişikliklere sebep oldu.
Sultan Selim Han Osmanlı Devleti aleyhine başka devletlerle ittifak içine giren Memlûk Devleti'ne karşı 1516 yılında Mısır Seferine çıktı. 24 Ağustos 1516 tarihinde Mercidabık’ta Mısırlıları mağlup ederek Suriye ve Filistin’i zaptetti. İleri harekâta devamla ağırlıklarıyla beraber Sinâ Çölünü beş günde geçerek Sâlihiye’ye geldi. Sinâ Çölünü geçerken yağmur yağınca her birine dörder ve altışar çekim hayvanının koşulduğu ağır arabalardaki yüzlerce top kumların katılaşması sayesinde kolayca geçirildi. Ordu ve hayvanlar su sıkıntısı çekmedi. Sultan Selim Hanın Ridaniye’ye giderken ordunun ağırlıklarıyla bir günde elli kilometre yürümesi harp tarihinde rekordur.
Osmanlı ordusu 21 Ocakta Kahire’ye çok yakın Birket-ül-Hac mevkiinde konakladı. Mısır Seferi esnasında çölde ve Kahire yakınında Bedevî eşkıyaların ve Memlûkların tecavüzkâr saldırılarına karşı tedbir alınıp taarruzları önlendi. Tomanbay kumandasındaki Mısır-Memlûk ordusu Âdiliye’deydi. Kahire’nin kuzeyindeki Ridaniye Köyü Ovası önündeki cephesi kuzeydoğuya dönük bir mevzi hazırlayıp doğuda El-Mukattam Dağına; batı kanadı da Nil Nehrine dayatılmıştı. Bu mevziin önü açıktı. İleri araziye hakim olup Sinâ Çölünden gelen yolu kapayan ve kontrol altında bulunduran bir vaziyetteydi. Mevzi kazılan derin bir hendekle çıkan toprağın bu hendeğin önüne atılmasıyla hazırlanan bir siper ve gerisine gömülen iki yüz top vardı. Toplar Avrupa’dan getirilmiş olup topçular yabancıydı. Tomanbay ordusunun piyade kısmını bu mevzie yerleştirip süvari birlikleri ve ihtiyatı geride bulunduruyordu. Tomanbay’ın taktik planı; Osmanlıların taarruzunu önce topçu ateşiyle kırdıktan sonra süvarilerin ve hassa ordusu cündîlerin karşı taarruzu ile Osmanlı ordusunu yok etmekti. Memlûk ordusunun mevcudu elli bin civarında bulunuyordu. Osmanlı ordusunun mevcudu altmış bin olup üç yüz de top vardı. Topların bir kısmı yivli olup bazıları arka arkaya beş on gülle atabiliyordu.
Sultan Selim Han esirlerden ve keşif neticesinde Memlûk muharebe usulünü tespit ettirdi. Vakit geçirmeden düşmana son darbeyi vurmak için dâhiyâne ve cüretli bir kararla harekete geçildi. Ridaniye mevziine cepheden taarruz vazifesi yapacak yedek kuvvetleri bıraktıktan sonra asıl kuvvetlerle 21/22 Ocak 1517 gecesi Kahire’nin doğusundaki El-Mukattam Dağını dolaşarak sarktı. Osmanlı toplarını sürat ve maharetle uygun yerlere yerleştirdi. Böylece Sultan Selim Han Memlûkların beklemediği bir istikametten taarruz etmekle Mısırlıları baskına uğratıp taktik planlarını bozarak uzun zamandan beri büyük emeklerle hazırladıkları mevzi ve topları muharebe dışı bırakacaktı. 22 Ocak sabahı harp başlamadan önce iki tarafın muharebe düzeni bu haldeydi.
Savaş 22 Ocak 1517 sabahı erken saatlerde başladı. Mısır ordusunun önündeki Osmanlı alayı hücuma geçince Tomanbay önceden mevzilerde hazır beklettiği topların ateşe başlamalarını emretti. Bu arada gerilerine sarkmış bulunan asıl Osmanlı kuvvetlerinin “Allah Allah!” nidaları ile kendilerine hücum ettiğini görünce şaşkına döndü. Topları mevzilerinde kalıp işe yaramadı. Memlûk kuvvetleri bir anda iki ateş arasında kaldı. Fakat Memlûk süvarileri büyük bir cesaretle ileri atıldılar. Merkezdeki saflar birbirine girip iki taraf da kıyasıya muharebeye tutuştu. Yakın muharebe ve boğuşma kayıpları arttırdı. Osmanlı topçu ve tüfekçisinin ateşi altında mücadele edip pervasızca direnmeleri Memlûk kayıplarını daha da arttırdı. Memlûkların Osmanlı merkezine karşı ileri atılmaları üzerine Vezîriâzam Hadım Sinan Paşa kumandasındaki sağ kanat ve Vezir Yunus Paşa emrindeki sol kanat kuvvetleri taarruza geçerek Mısırlıların yan ve gerilerini kuşattı. Bu arada savaşı kaybetmek üzere olduğunu anlayan Tomanbay yanına aldığı iki yüz seçme askerle padişahın otağına saldırdı. Padişahı öldürebilirse Osmanlı ordusunun dağılabileceğini hesaplamıştı. Ancak onlar Yavuz zannettikleri Sinan Paşanın kuvvetlerini yararak etrafını çevirdiler. Sinan Paşa büyük bir azim ve kahramanlıkla mücadele ettiyse de şehit düştü. Yavuz Sultan Selim bu kısma derhal Bâli Ağa kumandasında yardımcı birlikler gönderip durumu lehine çevirdi. Muharebe akşama doğru Osmanlı ordusunun zaferiyle sonuçlandı.
Yirmi beş bin kayıp veren Memlûk ordusunun geride kalanları Kahire’ye ve oradan da Sait istikametine çekildi. Sultan Tomanbay da Kurtbay ve bir avuç adamıyla selâmeti kaçmakta buldu. Vezir Yunus Paşa Memlûklara karşı zaferin kazanıldığını ve Tomanbay’ın kaçtığını Sultan Selim Hana bildirdiğinde;
“Lala Lala! Mısır’ı aldık ama Sinan’ı kaybettik. Sinan’ı Mısır’a değişmezdim. Sinan’sız Mısır’da ne güzellik olur?” sözleriyle Sinan Paşanın yanındaki kıymetini belirtti. Ertesi gün Vezîriâzam Sinan Paşa ve diğer şehitler defnedildi. 24 Ocak 1517 tarihinde Kahire’ye girilip Mısır’ın fethi tamamlandı.
Osmanlı zaferiyle neticelenen Ridaniye Meydan Muharebesi; Osmanlı Devletine ve dünya tarihine pek çok maddî ve manevî faydalar sağladı. Mısır Arabistan Yarımadası Osmanlı hakimiyetine geçti. Kızıldeniz’e ve Hind Okyanusuna inilip Kuzey Afrika hakimiyet yolu açılarak Osmanlı hududu Atlas Okyanusuna dayandırıldı. Hicaz ve Orta Doğudaki mukaddes makamlar Osmanlı hizmetine açıldı. Buralar nadide eserlerle süslendi. Yeni eserler ve ilaveler yapılarak istifadeye sunuldu. Halifelik Sultan Selim Hana geçerek Osmanlı padişahları saltanata ilaveten hilafet makamına da sahip olup İslâm âleminin de lideri oldu. Ridaniye Muharebesi ve Mısır’ın fethinde askerî sahada ilk defa Osmanlılar 1517 yılında yivli top kullandılar. Avrupa’da 1868’de ilk defa Almanların kullandığı yivli topların Osmanlılarda on altıncı yüzyıl başlarında mevcut olması imal edilerek muharebelerde kullanılmaları teknikteki üstünlüklerini göstermesi bakımından önemlidir. Yavuz Sultan Selim Hanın Mısır Seferi harekât kabiliyeti sevk ve idare muharebede tatbik edilen taktik ve strateji bakımından harp tarihinin eşsiz numuneleri arasına girer
Mohaç'ta Türklerle Macarlar arasında meydana gelen ve Macaristan krallığına son veren savaş (29 Ağustos 1526).
Türkler Rumeli'ye geçtikten sonra (1357) Macarlar Katolik dünyasının öncüsü olarak Türklerin karşısına çıktılar; fakat her seferinde yenildiler. Özellikle iki defa kuşatıldığı halde alınamayan Belgrad'ın ele geçirilmesi (1521) Macarlara büyük bir darbe oldu fakat Macar krallığının gücünü kırmadı. Belgrad'ın alınmasından sonra da Macarlar ile Türkler arasında savaşlar devam etti. Sınır beylerinden Yahyapaşaoğlu Bâli Bey padişaha Drava ve Sava ırmakları arasındaki Macar topraklarının alınmasını teklif etti. Kanunî'nin Macar seferine karar vermesine Almanya imparatoru Karl V ile Fransa kralı François I (Fransuva) arasındaki rekabet sebep oldu. François I'in Pavia'da yenilerek Karl V'e esir düşmesi üzerine François'nın annesi Louise de Savoie Chancelier Dupart'ın etkisiyle İstanbul'a elçi göndererek Kanunî'den oğlunun kurtarılması için yardım istedi. Kanunî Karl V'in gücünü kırmak için bu yardım teklifini olumlu karşıladı; Türklere karşı Eflak ve Boğdan beylikleri ile anlaşan Macarlara savaş açmağa karar verdi. 1526 kışında Rumeli kumandanlarına Anadolu beylerbeyi Behram Paşa'ya Bosna beylerbeyine ve Kırım hanına savaşa hazır olmaları bildirildi. Kanunî 300 top ve 100 000 kişilik bir orduyla yola çıktı (23 Nisan 1526). Rumeli beylerinin kuvvetleri de bu orduya katıldı. Yolda Petervaradin İllok (Ujlak) ve Eszek kaleleri alındı. Eszek kalesinde seferin hedefinin Budin olduğu orduya bildirildi.
Macar ordusu Türk ordusunu karşılamak üzere Mohaç ovasına ordugâh kurdu. Ordunun başında Macar kralı Lajos II ve başkumandan Nodor Bathory vardı. Macar kralı Erdel voyvodası Janos Zapolya'ya en kısa zamanda kendisine katılmasını bildirmişti. Fakat 30 000 kişiyle yola çıkan Erdel beyinin kralı kıskandığı için savaşa katılmadığı söylenir.
Kanunî Sultan Süleyman Han çevreye gönderdiği akıncılarla Macar ordusunun yardım almasını önledi. Türk ordusu 28 Ağustos 1526'da Mohaç ovasına geldi. Başta Kanunî veziriâzam İbrahim Paşa olmak üzere ordunun bütün kumandanlarıyla eski ve tecrübeli askerlerinin katıldığı bir savaş meclisi toplandı. Bu mecliste Yahyapaşaoğlu Bâli Bey birbirlerine zincirlerle bağlı zırhlı Macar süvarilerinin çok tehlikeli olduğunu ve kitle halinde saldırının sakıncalı olacağını düşmanın yan ve gerilerine yapılacak saldırıların daha çok yarar sağlayacağını söyledi; teklifi padişah ve mecliste hazır bulunanlarca kabul edildi. Macar ordusu kendi savaş planı gereğince iki safa ayrıldı. İlk saf merkez sağ ve sol olmak üzere kuruldu. İkinci saf ise dört koldan meydana geliyordu; Lajos II de bu safta bulunuyordu. Macar ordusu 29 Ağustos'ta saldırıya karar verdi.
Mohaç ovasının bir yanı bataklık (Karasu bataklığı) öteki yanı tepelikti. Osmanlı ordusu Bâli Bey'in teklifi üzerine arka arkaya üç saf hâlinde düzene girdi. Ön safta veziriâzam İbrahim Paşa kumandasında Rumeli askeri ikinci safta Behram Paşa kumandasında Anadolu askeri üçüncü safta ise yeniçerilerle padişah bulunuyordu. Savaş planı gereğince Macar saldırısı beklenecek saldırılar Türk ordusunun merkezine yönelince Türk kuvvetleri yanlara doğru açılarak Macar süvarisini topların karşısında bırakacaktı. Savaş Macarların saldırısıyla başladı. Rumeli askeri plan gereğince bir süre çarpıştıktan sonra geri çekilerek Macar zırhlı süvarilerini topların karşısına getirdi; Bâli Bey kumandasındaki akıncılar da düşmanın çekilme yollarını keserek onları çember içine aldılar. Anadolu kuvvetleri üzerine saldıran Lajos'un kumandasındaki ikinci saf da aynı tuzağa düşürüldü. Bütün Macar ordusu topların önüne çekildikten sonra 300 top birden ateşlendi; Macar ordusu dağıldı. Lajos II ve yanındakiler kaçan askerlerle birlikte Karasu bataklığında boğuldu. Savaş alanında altı gün dinlenen Türk ordusu Macar krallığının başkenti Budin üzerine yürüdü. Başta kraliçe Maria olmak üzere soylular devlet adamları ve Macar halk kaçtığı için şehirde yalnızca Yahudiler kalmıştı. Yahudilerin başkanı Salamon'un başında bulunduğu bir heyet Foeldward kasabasında Budin kalesinin anahtarlarını Kanunî Sultan Süleyman Han'a teslim etti.
Osmanlı Devleti bu savaşla Avrupa'da öteden beri Osmanlılara karşı Hıristiyanlığın en güçlü müdafaa hattını kırmış oldu. Aynı zamanda Macar topraklarının parçalanması ve kademe kademe bütün Macaristan'ın ilhakına yol açacak seferler (Osmanlı-Avusturya savaşları) için ilk adımı da attılar. Osmanlı kuvvetleri Budin'e girmiş olmakla birlikte Belgrad'ın muhafazası için stratejik önemi bulunan Sirem bölgesi hariç önce Macaristan'ı doğrudan idareleri altına almayarak Avrupa'yla aralarında kendilerine bağlı bir tampon devlet haline getirmeyi uygun buldular. Bu muhtemelen Kanunî'nin Avrupa'da takip etmek istediği denge siyasetinin bir sonucuydu. Aslında tâbiiyet altına alma politikası Osmanlı fetih metotlarından biri olup âni fethin ortaya koyabileceği tepkilerin dozunu dengelemek amacını taşımakta; ancak yavaş yavaş Osmanlı idaresine ısındırılan bölge daha sonra tamamıyla ilhak edilmekteydi. Nitekim Macar tahtı Macar asilzâdeleri tarafından kral seçilen Yanoş Zapolya'ya bırakıldı.
Orta Avrupa'nın kilidi sayılan müstahkem Belgrad şehrinin 29 Ağustos 1521'de Kanuni Sultan Süleyman Han tarafından Osmanlı Devleti'ne katılması.
Belgrad'ın ilk muhasarası buranın stratejik önemini anlayan Sultan İkinci Murad Han tarafından gerçekleştirildi. 1441 senesinde Evrenosoğlu Ali Bey komutasında bir ordu gönderen Murad Han sonra kendisi de giderek kaleyi altı ay kuşattı. Ancak salgın hastalığın artması ve zayiatın fazla olması muhasaranın kaldırılmasına sebep oldu.
İkinci muhasara Fatih Sultan Mehmed Han tarafından yapıldı. Padişah 150.000 kişilik bir ordu 200 gemi ve toplarla 13 Haziran 1459'da Belgrad önlerine vardı. Papanın teşvikiyle Haçlı ordusu kalenin yardımına gelip içeri girmeye muvaffak oldu. Yapılan taarruzlardan sonra 22 Temmuz günü kaleye girildi. Fakat kale içindeki tedbirsiz hareketler sonunda yapılan karşı hücuma dayanılamayarak geri çekilindi. Fatih askerin başına bizzat geçerek kaleden gelen taarruzu durdurdu. Padişahın bu muharebede yaralanması askerlerin yorgunluğu Belgrad muhasarasının kaldırılıp geri çekilmeye sebep oldu. Osmanlılar bundan sonraki zamanda devamlı olarak Belgrad'ın fethi için zaman kolladılar.
Kanuni Sultan Süleyman Macar Kralı İkinci Lajos'a gönderdiği elçiye yapılan kötü muameleden dolayı sefer açılmasına karar verdi. Rumeli Beylerbeyi Ahmed Paşayı Sabach zaptına Semendire beyi Hüsrev Beyi Belgrad'ın ablukasına gönderdi. Kendisi de o tarafa doğru 18 Mayıs 1521 günü İstanbul'dan hareket etti. Ayrıca Karadeniz Tuna yoluyla bir donanma sevk edilmişti. Kanuni Sultan Süleyman ordusu ile Belgrad yakınlarına ulaşıp Zemun yakınlarında yüksek bir yere otağını kurdurup muhasara emrini verdi. Günlerce süren şiddetli ateşten ve çarpışmadan sonra Osmanlı kuvvetleri 8 Ağustos Ramazanın beşinci günü dış kaleye girdi. İç kalenin fethi ise biraz daha uzadıysa da Ramazan'ın 26. Kadir gecesi orası da alındı (29 Ağustos 1521). Fethin ertesi günü Belgrad'a giren Kanuni Sultan Süleyman kiliseden çevrilen camide Cuma namazını kıldı. Kale halkından Macaristan'a gitmek isteyenlere müsaade edildi. Cizye vermeyi kabul edenler ise yerlerinde bırakıldı.
Tuna ile Sava'nın birleşme noktası olan Belgrad'ın Osmanlılar eline geçmesi ile Macar Ovası Türklere açılmış oluyordu. Belgrad'ın düşmesi ile etrafındaki bütün kale palanka ve kasabalar teslim olup Osmanlı Devletine katıldılar. Belgrad'ın fethi Avrupa'da büyük yankılar yaptı. Çünkü burası Hıristiyanlık âleminin ele geçirilemez kalelerinden biri kabul ediliyordu. Avusturya elçisi bu fetihten otuz sene sonra şunları yazmıştır: "Belgrad'ın alınışı Macaristan'ın daha sonra içine düştüğü acı durumun başlangıcı olmuştur." Gerçekten de birkaç sene sonra Kanuni yeniden Macaristan üzerine yürüdü Hıristiyanlar bir defa daha yenildiler ve Macaristan ortadan kalktı.
Kaptan-ı deryâ Barbaros Hayreddin Paşanın Andrea Doria komutasındaki Haçlı donanması ile yaptığı deniz savaşı. 27 Eylül 1538’de Adriyatik Denizinin Arta Körfezi kıyısında Preveze Kalesi önündeki açık sularda yapılmış ve Osmanlı donanmasının zaferiyle sonuçlanmıştır.
Başlangıçta Osmanlı Devleti'nin emrinde olmayan Barbaros Hayreddin Paşa ve arkadaşlarının Akdeniz hâkimiyetinde rolü çok büyüktür. Bu kahraman Türk denizcileri Cezayir ve Tunus’ta yerleşmeye çalışan Avrupalıları oralardan söktüler ve denizlerin arslanı oldular. Yavuz Sultan Selim bu kahramanlara asker ve top göndererek yardım etti. Kanunî Sultan Süleyman Macaristan’da zaferler kazanırken onlar da aynı yılda yani 1525’te Akdeniz’in kuzey sahillerini vuruyor Hıristiyan donanmalarını zapt ediyorlardı. İmparator Şarlken’in Barbaros’a karşı gönderdiği Kaptan Andrea Doria mağlup olarak Septe Boğazını aştı. Türk denizcileri İspanyolların zulmüne uğrayan yetmiş bin Endülüslü Müslümanı Kuzey Afrika sahiline çıkardı. Bu büyük zafer üzerine Kanunî Barbaros’u 1533’te İstanbul’a davet etti. Barbaros gelirken birçok zafer daha kazandı. Padişah onu merasimle karşılattı. Kendisini ve devletini Padişahın emrine veren büyük denizci Kanunî tarafından Cezayir Beylerbeyliğine tayin olundu.
Diğer taraftan Almanya İmparatorluğu ve İspanya Krallığı Papalık ve Venedik hükümetleri Müslüman Türkleri Akdeniz’den atmak için Osmanlı Devletine karşı ittifak kurdular. Bunun üzerine Kanunî 1537-38 kışında yeni bir donanma hazırlanmasını emretti. Dört elle işe başlayan Kaptan-ı deryâ Barbaros Hayreddin Paşa daha hazırlıklarını bitirmeden Mısır’dan yola çıkan hazinenin muhafazası için kırk gemiyle denize açılmak mecburiyetinde kaldı. Mısır’dan gelecek gemileri vurmak için Girit sularında kırk gemiyle pusuya yattığı haber alınan Andrea Doria Barbaros’un geldiğini duyunca kaçtı. Fakat Osmanlı donanması geri dönmeyip Şira Patnos Naksos vs. adalarını aldı. Bu esnada tamamlanan doksan gemi de donanmaya katıldı. Mısır’dan gelen Salih Reis komutasındaki yirmi parça gemi de Barbaros’un gemileri arasına katıldı. Gemi sayısı yüz elliye ulaştı.
Girit Adası kalelerini zorlayıp bir hayli ganimet alan Barbaros Hayreddin Paşa kürekçi ve asker ikmali yaptı. Barbaros komutasındaki Osmanlı donanması İstanköy Adasında ikmal ve istirahatla meşgulken Hıristiyan ittifakı da gittikçe güçlendi. Barbaros’un korkusundan Akdeniz kıyılarındaki koylara hapsedilmiş bir vaziyete giren Haçlı devletleri Osmanlılara karşı sıkı birlik kurdular. İrili ufaklı filolardan muazzam bir Haçlı donanması meydana getirdiler.
Bu Haçlı donanmasının başına getirilen ünlü Cenevizli amiral Andrea Doria Osmanlıya tâbi Mora Yarımadası kıyısındaki Preveze’ye taarruz ederek kaleyi kuşattı. Haberi alan Barbaros Turgut Reis komutasında yirmi gemilik bir gönüllü filosu gönderdi. Zanta sularında kırk gemilik düşman karakol filosuna rastlayan Turgut Reis hemen dönüp Barbaros’u haberdar etti. Zanta’daki düşman filosu da Andrea Doria’ya Osmanlı donanmasının yaklaşmakta olduğunu haber verdi. Barbaros’un yaklaştığını öğrenen Andrea Doria Preveze muhasarasını kaldırıp donanmasını toplamak üzere kuzeye çekildi. Venedik’e ait Kefalonya Adasını bombardıman eden Hayreddin Paşa Preveze’ye varıp kaleyi tamir ettirdi ve sağlamlaştırdı.
Denizlerdeki Müslüman hakimiyetini ortadan kaldırmak için bir araya gelmiş olan müttefik Haçlı donanması Korfu civarında toplanarak Osmanlı donanmasını nasıl yeneceklerini tartıştılar. Kara harekâtı teklifine karşı olan Andrea Doria’nın isteği kabul edildi. Haçlı donanmasının mevcudu 162 kadırga ve 140 bârça olup tamamı 302 idi. Bu gemilerde 2500 top ve 60 000 asker vardı. Türk donanması ise kürekli yani çektiri sınıfından olarak 122 parçadan ibaretti. Gemilerin baş tarafında üçer adet uzun menzilli 166 adet top bulunuyordu. Ayrıca donanmada gemi mürettebatı yanında yeniçeri ve tımarlı sipahilerden olmak üzere toplam 20 000 asker bulunuyordu. Görüldüğü gibi Türk donanması adet itibariyle düşmana nazaran üçte bir ve top itibariyle on altıda birdi. Bundan başka Türk donanmasında sekiz bin cenkçi askere karşı müttefiklerin gemilerinde altmış bin silahlı asker bulunuyordu.
Müttefik donanması henüz Preveze önüne gelmeden evvel Barbaros kumandanları toplayarak görüştü. Kumandanlardan Sinan Reis ile sancakbeyleri düşman donanmasının Akceom Burnuna asker çıkarma tehlikesine karşı orasının tahkim edilmesini söyledilerse de Barbaros buna lüzum olmadığını beyan etti. Fakat kumandanların ısrarı üzerine teklife muvafakat ederek oraya bir miktar asker çıkardı. Kendisi gemi kaptanlarına lâzım gelen talimatı verdi.
Gerçekten de Akceom’a asker çıkarılması çok isabetli oldu. Preveze önüne gelen müttefik donanması Akceom sahiline keşif müfrezeleri gönderdiyse de Türklerin tüfek atışıyla karşılaştıklarından geri döndüler.
Nihayet 27 Eylül günü devrin iki muazzam donanması karşı karşıya geldi. Osmanlı donanmasının merkezinde Kaptan-ı deryâ Barbaros Hayreddin Paşa; sağ kanadında Salih Reis; sol kanadında büyük coğrafya ve matematik âlimi meşhur denizci Seydi Ali Reis; ihtiyatta da Turgut Reis Murad Sadık Güzelce reislerle gönüllüler vardı. Müttefik Haçlı donanmasının başında Avrupa’nın en meşhur amirali Andrea Doria ve Venedikli Marco Grimari ile Papalık donanma komutanı Vicent Capallo bulunuyordu. Haçlılar çeşitli devlet ve milletlerden meydana geliyordu. Aralarında Türk düşmanlığı hissinden ve Haçlı dayanışmasından başka birliği teşkil eden unsur yoktu. Osmanlılar ise kumandanlarına son derece hürmetkâr olup maneviyatları pek yüksekti.
Muharebe başlamadan önce Barbaros Hayreddin Paşa bütün reisleri Kaptan-ı deryâ baştardasına toplayıp gemi silâh ve sayıca fazla olan düşman donanmasının tâbiye üstünlüğünün saf dışı edileceğini anlattı. Galip gelindiği takdirde Akdeniz’de mutlak bir Osmanlı hakimiyetinin tesis edileceğini ifade edip maneviyatlarını yükseltti. Gemilere üçer top yerleştirip hilâl şeklinde muharebe nizamına soktu.
Haçlı komutanı Andrea Doria’nın yaptığı harp nizamında Venedik ve Papa filoları önden gidiyor İspanya ve Ceneviz filoları onları takip ediyordu. Rüzgâr Haçlı donanmasının arkasından esiyor Osmanlı donanmasına adım atma fırsatı vermiyordu. Preveze önündeki limanın girişini kapatarak Osmanlı donanmasının çıkışını engellemek isteyen Haçlı donanması kuvvetli rüzgârı arkasına alıp Preveze’ye doğru hareket etti. Hava çok sisliydi. Rüzgârın Osmanlı donanması lehine yön değiştirmesi ve sisin dağılması ile Haçlı donanması kendisini Türklerin önünde buldu. Barbaros Hayreddin Paşa kırk gemilik bir filoyla Haçlı müttefik donanmasına saldırıp onları ikiye ayırdı. Andrea Doria geri çekilerek Korfu Adasına döndü. Müttefik donanma amirallerinin ısrarı ile gemileri üç saf halinde tertip edip tekrar taarruza geçti. Haçlı donanmasının en önünde büyük savaş gemileri olan kalyonlarla karakalar ikincisinde kadırgalar üçüncüsünde de küçük gemiler arka arkaya dizilmişti. Andrea Doria birinci safı kendisine siper alıp ikinci safta savaşı idare ediyordu. Her türlü manevra imkânı olan Osmanlı gemileri önünde can derdine düşen Venedik kaptanı geriden gelen Andrea Doria’dan yardım istedi. Fakat Haçlı gemilerini yakalamakta usta olan Barbaros bu fırsatı kaçırmayıp bazısını batırıp kimisini de esir aldı. Geri kalanlar kaçtı. Andrea Doria durumun kötüye gittiğini görünce müttefiklerinin imdat istemelerine bakmayarak selâmeti kaçmakta buldu. Barbaros Hayreddin Paşa batırdıklarından başka yirmi dokuz gemi ve üç bine yakın Haçlı askerini esir aldı. Osmanlılar ise dört yüz şehit ve sekiz yüz yaralı verdi. Bir Osmanlı gemisi de hasar görmüştü.
Aldığı gemileri tamir edip yaraları sardıktan sonra kaçan düşmanı aramak için yola çıkan Barbaros Korfu Adasına sonra Avlonya’ya gitti. Fakat Haçlıları yakalayamadı. Kışın yaklaşması üzerine Preveze’ye Turgut Reis’i bırakarak İstanbul’a döndü.
Preveze Zaferi Boğdan Seferinden dönüşte Barbaros’un oğlu başkanlığında gönderilen bir heyet vasıtasıyla Yanbolu’da iken Sultan Süleyman Hana arz edildi. Bu zafer haberine çok sevinen Sultan Süleyman Han Barbaros ve arkadaşlarına duadan sonra kaptan paşa haslarına yüz bin akçe zam yaptı ve bütün ülkelere fetihnâmeler gönderdi.
Preveze Zaferinden sonra Akdeniz Türk gölü hâline geldi. Her biri birer deniz kurdu olan Osmanlı leventlerine denizler dar gelip okyanuslara açıldılar. Avrupa krallarının desteğindeki deniz korsanlığının önüne geçilip deniz seyahati ticareti ve sahildeki halkın emniyet ve huzuru sağlandı. Kuzey Afrika’daki İslâm devletleri Avrupa devletlerinin tecavüzlerinden korundu. Denizden hac yolu emniyet altına alınarak hacılar korsan taarruzundan emin olarak hac yaptılar.