Ruha Ziyafet

Konu sahibi son olarak 1552 gün önce görüldü
https://www.youtube.com/watch?v=Pfz-MGbX028&feature=emb_title

Zahid bizi ta'n eyleme
Hak ismin okur dilimiz
Sakın efsane söyleme
Hazret' e varır yolumuz

Sayılmayız parmağ ile
Tükenmeyiz kırmağ ile
Taşramızdan sormağ ile
Kimse bilmez ahvalimiz

Erenler yolun güderiz
Çekilip hakk'a gideriz
Gaza-ı ekber ederiz
İmam Ali'dir ulumuz

Erenlerin çoktur yolu
Cümlesine dedik beli
Gören bizi sanır deli
Usludan yeğdir delimiz

Tevhid eden deli olmaz
Allah diyen mahrum kalmaz
Her seher açılır solmaz
Bahara erer gülümüz

Muhyî sana ola himmet
Aşık isen cana minnet
Elif Allah mim Muhammed
Kisvemizdir dalımız


Can can deyu söylerlerdi, ben can nedir şimdi bildim…
Kendüzünde buldu bulan, bulmadı taşrada kalan,
Mü’minin kalbinde olan iman nedir şimdi bildim...



 
fEzpsVi1Qd0
 
Son düzenleme:
"Yaratılmamış olanı" anlaman için önce "yaratılmış olan" ile kastedilen şeyi bilmen yerinde olur.
Bir dokumacı için "yaratılmış olan" kumaş iken, "yaratılmamış olan" ipliktir. Çünkü onun yarattığı şey iplik değil, kumaştır. Ama bu kez iplikçi için durum farklı görünüyor. Çünkü o, yünü eğirip ipliği bükerken, yüne "yaratılmamış olan" ipliğe de "yaratılmış olan" diye bakar. Oysa ipliğe dokumacı "yaratılmamış olan" diyordu. Şu halde, üzerindeki elbisenin kumaşı, onu diken terzi için "yaratılmamış olandır". Dokumacının kumaşı iplikten yarattığını biliyoruz.
Peki sence Tanrı dünyayı hangi şeyden yarattı?


İhsan Oktay Anar


 
Özgürlük bir insanın sahip olduğu en büyük hazinedir. Başka birinin boyunduruğu altında olmamak, her kararınızı kendi hür iradenizle vermek, az da olsa onurlu bir şekilde kazandığınızı yemek çok değerli şeylerdir.
Başkasının karşısında el pençe divan durup zengin olacağımıza, kendi ekmeğimizi yiyip, kendi ruhumuzun efendisi olmamız daha değerlidir...


Sadi Şirazi - Gülistan


 
MVkA7N.gif


Bir aynada seyrettim âlemin cümlesini.
Aynam nokta sırrım nokta.
Umduğum kadar büyük değilmiş, dünya nokta ben nokta.
Öyle uzaklaşmışım ki menzilden sıla nokta gurbet nokta.
Döndüm baktım aldığım yol, nokta üstünde nokta.
Gelen geçti, giden gitti.
Sağım nokta solum nokta.
Menzil-i maksûda varmış erenler.
Söyleyen yok susan nokta.


Nazan BEKİROĞLU
 
Mavi, maviydi gökyüzü
Bulutlar beyaz, beyazdı
Boşluğu ve üzüntüsü
İçinde ne garip yazdı...

Garip, güzel, sonra mahzun
Işıkla yağmur beraber,
Bir türkü ki gamlı, uzun,
Ve sen gülünce açan güller,

Beyaz, beyazdı bulutlar,
Gölgeler buğulu, derin;
Ah o hiç dinmeyen rüzgâr
Ve uykusu çiçeklerin.

Mor aydınlıkta bir çınar
Veya kestane dibinde;
Mahmur süzülen bakışlar
İkindi saatlerinde...

Birden gülümseyen yüzün
Sabahların aynasında
Ve beni çıldırtan hüzün
İki bakış arasında.


Ahmet Hamdi TANPINAR

 
j53zDn.jpg


Bir kelimedir bizi yollara düşüren: ÖNCE İNSAN

Hayatın ve zamanın ruhuyla bilenmişliğimizle bütün kadim öyküleri demleyen bir kelime.
Yüreklerimize her dem uçsuz bucaksız bir gökyüzü esenliği veren.

Yürürken de onurlu, düşerken de erdemli ve ayaklanırken de duruşumuza direngenlik katan bir kelime bu;
yeryüzünde ‘insan’ı tarif edişin çok boyutlu imgesi:
gönlümüzde taşıdığımız derinlik.
Ki emanete,sadık kalmışlığımızla ölçülecek özgürlüğümüz.

Herkesin birbirine benzeşmeye başladığı, sıradanlaştığı ve varoluşumuzu sağlayan değerlerin buharlaştığı bir zamanda içimize doğru bir yolculuğa çıkmanın işaret taşlarını dikmek.

Ferhat Kalender
 
Son düzenleme:
Sokakların bile ayartılabileceğini, kentinse cerahatleşebileceğini,
çapul ve talanın ve ihanetin alkışlanabileceğini bilemeyecek kadar gençtik.
Gençliğimiz avucumuzda mumdu; uysal ve titrek!

Oysa her gece Buraklara binip uzaklara giden bizdik.
Sesimiz yediveren gülleri, hanım elleri ninnilerimizdi.
Bol acılı romanlardan geçerdi çocuklar; ne çok kovulmuş kapılardan ne çok arabesk. Sermayemiz gülümsemekti.

Çekerdik üstümüze gecenin karanlığını. Telde kalırdı uçurtmamız, bilyelerimizse hep kayıp. Her gece bozguna çıkar, marş söylerdik.
Dua küçük ellerimizin uzak ülkesiydi.

Biz, o zaman ölen her yavru kunduzun geçkin bir kadına kürk olacağını bilmeyecek kadar temizdik. Gölgesine pençelerini takmış kentte adresimiz; hurma gölgesi, kullanılmamış çöldü. Korkularımızı son giden trenle göndermiştik. Bizden sorulurdu duvarlar ve sokaklarda habere volta büyütürdük. Yıkılan duvarlara yazı olurduk şehir kustukça bizi.
Her sözümüz devrimdi, her bakışımız militan.

/ aç çıplak ve susuzdum. Anama söylemedim. Yorgun ve uykusuzdum, bunu da. Vurulup düşerdim bir devin kalkışı gibi/

Kandan geçti yolumuz ve konduk bir ateşin kıyısına. Mecnunlarla okundu ve ezberlendi adımız. Ama biz korkulu kalabalıklardan kalbimize yol bularak gererdik yumruklarımızı hor görülen bir hayatı yaşamak için.
İsyan ön sözümüzdü.

Düşler ve kement sürekli boynumuzu sorgulardı. Mahcuptuk bakarken tarihe, tarihse silikonlu pazılarını şişirerek; tebama söyleyin, asmasın şehzadeyi musa'nın asasına, derdi.
/ devasa bir masalın ortasında kelebeğim, ateşle sınanan.

Sonrası eylüldür, eylülse hüzün konuşamam. Vişne çürüğü bir akşamdı vuruldum.
Ölüm ilanıyla girdim adresini yitirdiğim şehre; talan edilmiş panayırda herkes figüran, börtü böcek, ıvır zıvır/

Doğulu olmak yalnızlıktır. Bunu geç anladım. Talandı bu ters asılmış levhalar. Bozgun çığlığı, uzak acılar. Söz makas değiştirdi. Onur sözcük cehenneminde muğlak bir takı. Kumsala düşen cenin yeşermiyor, bakışımız yorgun. Kaybetmiş gökyüzünü her şey puslu ve özensiz. Dostluklar yanılsamadan ibaretmiş, bulmuyor adresini saf yürek göndermeler.

/ ben ki çırılçıplak bir yürek kesilmiş ellerimle umutsuzluğun gırtlağına sarılıp unutturduğunuz isimlerden geliyorum. Yüreğimi kınından çıkarıp size adıyorum. Ben ki sizin için okudum ezberledim içimi./

Sımsıcak alın terimiz yarınlar kadar. Adımlarımız korkusuz. Başımız dik, onurluyuz. Duruşumuz bembeyaz. Ay şafağa yakın sönmeden, kuşlar uyanmadan, çiçekler açacak baharımıza.
Anılarımıza kayıtsız kalacak kadar yorgunsak, terimizi soğutmayacak kadar süvariyiz.
Ölüm dur ihtarına uymayacak kadar diridir; elveda karanlığa. Sımsıcak dualarla adıyoruz ruhumuzu rüzgâra.


Selam ey özgür menekşesi dağlarımızın. Bir günlük tanrısını yiyen çocuklardan ammarlar çoğaltan yâr!
/ yüreğim habire toprağın damarlarını zorluyor. Saçlarıma kar yağsa da ben bu yürekle ısınırım./

Ahmet Usta


 
Can, paslı bir bıçak yarasıdır varlığın göğsünde. Tenin beyaz yüzünde bir kardelen hülyasıdır, en canlı yıldızı, yerin en kanlı çiçeğidir. Yarada kabuk bağlayan her neyse, buzda kristal kristal biçimlenen ne ise, gökten yukarıda, yerden aşağıda ne varsa kaynayan, hepsi can yüzünden, hep can gözünden, hep can özünden.

Yüreğimizin yayında gerili oktur can, ki buralı değildir, şimdiye razı değildir; bizden önceleri ve bizden sonralarıdır.
Gölgemizin kuytusunda saklı hayaldir can, ki bizden ama bizden kalmayandır.
Alnımızda doğmuş şebnemdir can, ki bizden ama bize ait olmayandır, bizden ötelerde aşkları vardır.


Senai Demirci



 

mXyL04.gif


...
Ve ay doğmasa,
Dağ başları ulumasa,
Ansızın çökmese bir gece,
Mumlar erimese,
Söndürmeseler ışıkları...
Ben boyayacaktım
zamanı
Gözlerinin rengine!


İsmail K.

 
Kendi çölünde mahsur, kendi dağdağasına müptela, kendi dünyasında mahpustur insan. Kendisi olamadığından olsa gerek, yakarışsız büyümesi, yaratıcısına ilticadan uzak durması.

İnsan, ardı ardınca noktalar helezonu. Üç noktadan ibaret değil, noktalar memleketi adeta…

İnsan, büyüklüğünü bilmeyecek kadar küçük; küçüklüğünü bilmeyecek kadar mağrur…

İnsan, bir damla kan, endişelerin, tasaların ise haddi hesabı yok…

İnsan, su misali akar, ama yön konusunda problemli…

İnsan, derviş ve ölüm arasında sonsuzluğa el açmayı bilmeyen, bilmediğini de bilmeyen, nankör, bencil, bertaraf…

Bir ah insan, bir ah’tan da kısa. Bir araya gelemeyen, toparlanamayan, şikâyeti hiç bitmeyen… Sesinin titrekliğinde yudum yudum acılar uyandıran, kederini içinde saklayan, saklamayan, niçin yaşadığını bilmeye çalışan, hiç bilmeyen… Anaforları buhranlara kalbeden ve böylece hayat denen denizi tüketen…

İçinin sesine kulak verdikçe ufalanan, kendinden uzaklaştıkça dağlaşan, deryalaşan, firavunlaşan… Yeryüzünde hâkim bir edayla gezen, bedbin… İçinde volkanlar patlarken, dışarıda sıkılmadan gülebilecek kadar yamalı, mürai, yapmacık…
İnsan, zalim…

İnsan, Ahsen-i takvim kabiliyetli ve yine esfel-i safilin buudlu ve yine bu iki zıt kutup arasında en büyük gelgitlerin yaşandığı derya, nefes, kesret, benlik…

İnsan, en çok kendi kâinatında prangalı, boynu tasmalı, tasmalar nefis tarafından süslenmiş, farkında değil…

Geriye dönüp bakmasını bilmeyen, bilenleri tanımayan, bu şekilde ruhuna darbeler indiren insan… Kadim anlatılar ne diyorsa onun için o. Ya dön kendine, ya da kabul ettin demektir harab olmayı…

Demlenmemiş bir feryat insan… Düzensiz patikaların avuçlarında yalnız. Peşine düştüğü şey kadar değerli… bulduğu şey kadar var olan… Büyük arşın gölgesine sinen yalnızlık, yüce, çok çeşitli… Her biri apayrı âlemin giriş kapısı insan… Bütün devrimler, bütün hücreler, bütün parçalar ve heceler dönüşünü kutlamak için heyecan içinde beklemekteler…

Ey insan! Aslına dön. Sen dönmedikçe, asalet yalnızlığa oynamaya devam edecek…


Zahir Ertekin


 
Geri