Ruh Adam

Konu sahibi son olarak 4376 gün önce görüldü
Hun ve Çin Komutanları

Hun generalleri, ya büyük oymakların başkanları ya da uzun eğitim ve tecrübelerden geçmiş, kağan soyundan gelen kişiler idi. Bu sebeple sorumluluktan fazla korkmayan ve kendi kendilerine karar verebilen Hun soyluları idiler. Çin generallerinin durumunu B. Laufer şöyle anlatır:
"Hunlar, Çinlilerden daha ilmî bir strateji uygulardı. Çin generalleri, yenilgilerinin cezasını, çok ağır öderlerdi. Onlar yenildikleri zaman, Çin sarayı tarafından tutuklanıp, yargılanacaklarından korkarlardı. Bu sebeple, düşmaan teslim olmayı tercih ederlerdi. Hunlara esir düşen, ünlü Çin Generali Li Ling'in uyguladığı savaş sanatı daha sonraki Çin orduları tarafından taklit edilerek, uygulanmaya çalışılmıştı. Buna rağmen Çin imparatoru, onun bunlara (elinde olmayarak) esir düştüğünü duyunca, çok kızmış ve onu bir hain olarak ilân etmişti. Bu da yetmiyormuş gibi, esir düşen generalin annesini, karısını ve çocuklarını da, ölüme mahkûm etmişti."
Ögel, anlatılanlardan şu sonucu çıkarır:
"Bundan da anlaşılıyor ki, Hunlarda orduyu, ordunun içindeki askerler idare ediyor ve sorumluluklarını kendi kendilerine paylaşıyolardı. Çin'de ise ordu, saray tarafından idare ediliyor ve bazen de, sorumsuz kişilerin insafına kalmış oluyordu."


1947590_476344102467687_85260175_n.png
 
İstemi Yabgu'nun oğlu Tardu Yabgu 598'de Doğu Roma imparatoru'na yazdığı bir mektupa; "dünyanın yedi ırkının büyük başbuğu ve yedi ikliminin hükümdarı Kağan'dan, Roma İmparatoru'na" ifadeleriyle başlıyor ve kendisini düyanın hâkimi olarak görüyordu.

Kaynak: Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.103, Boğaziçi Yayınları, İstanbul (1996)

1982247_476341935801237_1523345496_n.png
 
Türk Şad İstemi Yabgu'nun cenazesine katılan Valentinos'a Gök-Türkler ile olan antlaşmalara uymadıkları için "Roma'ya da geleceğiz diyerek" açıkça tehdit etmiştir. Valentinos ve heyeti Roma'ya geri dönerken Türk Şad kumandanlarından Bukan'ı Kırım'a gönderdi. Bukan Roma'ya ait Kerç kalesini zaptetti. Böylece Türk Şad Doğu Roma'ya göz dağı vermiş oluyordu.

Kaynakça:

Peter B. Golden, Türk Halkları Tarihine Giriş, s.105-106 (Çev.Osman Karatay), KaraM Yayınları, Ankara (2002)
Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, Türk Milli Kültürü, s.96-98 Boğaziçi Yayınları, İstanbul (1996)
Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, Genel Türk Tarihi C.I; "Gök-Türkler", s.663, Ankara (2002)

969179_476339919134772_547406160_n.png
 
Sui Hanedanlığı salnamelerinde (yıllıklarında) Aşinalar (Göktürkler) "Tanrı'nın Savaşçıları" olarak belirtilmektedir.

1514160_476322052469892_1694883183_n.png
 

“Türkler Macar’ların babası, Fin-Ugorlar ise anasıdır.”

- Macar Türkolog Prof. Dr. László Rásonyi
 
Altun Ordu Devleti Hanlarindan Canibeg`in Kazakistandaki bir heykeli

1618495_476304019138362_961434683_n.jpg
 
Batı'da Hunlar karşısında ilk defa görgü tanığı olan Süryani rahibi St. Efraim onlar hakkında şöyle der:
"Haykırmaları aslanların kükremelerine benzer, küheylanları üzerinde ufukta bir fırtına gibi uçuşurlar. Orduları ile bir tufan gibi kapladıkları arz üzerinde dehşet saçarlar."

Kaynak: (Prof.Dr.Şerif Baştav, Avrupa Hunları, Türk Tarihi Ansiklopedisi CiltI.)

1948214_476300582472039_940767032_n.jpg
 
Biz bu zulmetler içinden çıkarız bir gün olur;
Şarka garba yıldırımlar çakarız bir gün olur.
Kara bulutlar içinden parlayıp şimşek atar,
Gök gürler, dolular yağar; bakarız bir gün olur.
Kafkas, Buhara, Kırım'dan çevrilen hisarları,
Vurur millî külünk ile yıkarız bir gün olur.
Türkistan'ın güneşinden alırız bir kıvılcım;
Cehennem olur cihanı yakarız bir gün olur.
Anadol'dan Hindistan'a geçeriz Temür gibi,
Himalaya dağlarını çalkarız bir gün olur.
Dağıstan, Kırım, Kazan'ı; İran, Turan, Kaşgar'ı,
İttihadın zinciriyle sıkarız bir gün olur.
Bizi boğmak için yurda akan acı selleri,
Dinimizin kuvvetiyle tıkarız bir gün olur.
Türk doğarız, Türk gezeriz, Türk yaşarız dünyada;
Devrilen moskof elinden çıkarız bir gün olur.
Der Zülâlî, Volga, Tuna, Ceyhun, Araslar gibi
Tuğyan eder deryalara akarız bir gün olur...

Aşık Zülâlî

1982066_10152228152324376_1979302638_n.jpg
 
Üsküdar Yeni Valide Camii Üzerindeki Kuş Evi

1621684_10152225823983116_1543497323_n.jpg
 
Girit'de Osmanlı Yönetiminin Sonu, Osmanlı Bayrağı İndirilirken, 13 Kasım 1898.

1546306_10152076866723116_1190188114_n.jpg
 
Turani Kardeşimiz Güney Kore`den ileti var:

"Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasını kabul edemeyiz."

1966698_696872963708480_1062823765_n.jpg
 
ATSIZ ATA'NIN SON ÖYKÜSÜ

DÖNÜŞ

"Dört yıllık savaş bitiyor… Cephedeki asker köye dönecek; ihtiyar babasıyla küçük kızını görerek… O, bu dört yılda anasının ihtiyarlıktan, karısının da yoksulluktan öldüğünü biliyor. Büyük kardeşinin Hicaz’da küçüğünün Galiçya’da düştüğünden de haberi var… Fakat köye dönecek, ve artık kendi derdine kana kana ağlayabilecek…

Köyde bir haber çalkanıyor… Askerler dönüyormuş. Köylüler oğullarını karşılamak için yola düşüyorlar. Hava dondurucudur ve kar diz boyu. Fakat hasret yanıkları buna aldırmıyor… Ve… İhtiyar baba da torununun elinden, tutunca yola çıkıyor. İçlerinde acı bir sevinç var, seviniyorlar: çünkü bekledikleri geliyor… Fakat gamlıdırlar da: çünkü gelmeyenler de var; ve onlar artık biç, hiç dönmeyecek. İçlerinde sevinç ve keder… Üstlerinde soğuk ve fırtına…

***

Kafile kasabaya varıyor… Cepheden dönenler orada son muamelelerinin yapılmasını bekliyorlar… Son muamele yapılıyor ve askerler kendilerini bekleyenlerin kucağına atılıyorlar… Atılacak kucak bulamayanlar da var…

İhtiyar baba etrafına bakıyor. Kendisininki yok… Şaşırıyor ve bekliyor.” Kafile cepheden arta kalanları almış köye dönüyor ve… Fırtına hiddetleniyor…

İhtiyar baba bakıyor: karşıda, karşılamaya geleni olmayan boynu bükük bir nefer… Bakışıyorlar ve anlaşıyorlar. Dertli gönüller çabuk anlaşır. Baba soruyor: “Evlât! Benim oğlum acaba neye gelmiyor?” Beriki acı acı gülümsüyor: “Orda kalmıştır baba!”… “Orası neresi oğul?”… Asker soluyor ve mırıldanıyor.

“Er meydanı! İhtiyarın yüzünde ne bir çizgi, gözlerinde ne bir gayz, yalnız iki damla gözyaşı… Ve torununun elinden tutuyor: “Haydi kızım gidelim” diyor: Sonra askere soruyor: “sen gelmeyecek misin?”… O yine gülüyor: “Nereye gelecekmişim? Bekleyenim yok ki”… İhtiyar baba ve küçük kız torun el ele tutuşuyorlar ve fırtına azıyor…

Ebedî bir beyazlık ve uğulduyan fırtına… İhtiyar baba ve küçük kız gidiyorlar. Yollar uzuyor, çünkü yollar kahpedir. Yollar elemle uzar ve sevinçle kısalır… Soğuk… Fırtına… Ümitsizlik ve… Uzayan yollar… İhtiyar, küçük kızın elini daha sıkı tutuyor “Haydi kızım diyor, gece basmadan köye varalım” ve fırtına kuduruyor…

Nihayet, işte ümit: ihtiyar baba ve küçük kız köyün ilerisindeki Ulu çınarı görüyorlar. İhtiyarın durgun kalbi sevinçle çarpıyor. Bir müddet İkisi de onun asırlara göğüs germiş kalın gövdesinin arasına saklanıyorlar. Soluk alıp dinleniyorlar. Sonra, artık en son kuvvet, en son gayretle yola koyuluyorlar. Fırtına çileden çıkıyor. Asırlara göğüs germiş olan ulu çınarın dalları bile korkunç gürültülerle çatırdıyor. Ve karlar…

Asker ertesi güne, ikinci postaya kalmıştır. İki arkadaşıyla beraber kasabada onun da son muamelesi yapılıyor… Ve onlar da yola koyuluyor… Dünkü fırtına yok… Güneş karları eritiyor… Ve üç arkadasın biri, kolu sargılı bir nefer, hafif bir sesle şu dağlarla ovaların macerasını anlatan bir türkü söylüyor. Ve… Yollar uzuyor. Çünkü yollar kahpedir. Yollar elemle uzar ve sevinçle kısalır…

***

Pek az konuşuyorlar. Köye yaklaştıkça bu sessizlik bir mezar sessizliğini andırıyor. Yorgunluk yakalarına yapışıyor. Kolu kargılı olan ötekilerden ileri gidiyor. Birdenbire üçü de duruyorlar ve acıyarak ileriye bakıyorlar; Ulu Çınar devrilmiş. Demek artık yazın köye dönerken sıcaktan bunalanlar bir gölgelik bulamayacak.. Kolu sargılı nefer seğirtiyor. Ve Ulu Çınardan bir dal koparıyor. Bu dalla karları eşmeğe başlıyor. Ötekilerini de çağırıyor. İlk olarak gelen bakıyor ve yazık diye söyleniyor. En son gelen asker diz çöküyor ve arkadaşının eştiği yerde babasıyla kızının cesetlerini tanıyor…



1958003_479082828858581_1135190823_n.jpg
 
ŞEHİTLERİN DUASI

"Babanın beyni Çanakkale’de dağılmış, ağabeyin göğsü Sakarya’da delinmiştir. Geride hasta bir ana, genç bir kız kardeş var… Hastalıklı ana, sefil Ömrünü sürükleyerek mektepteki kızın çıkmasını beliyor… Kız çıkacak, hayatını kazanacak ve kendisine bakacak… Kız mektepten çıkmak için çalışıyor. Ve kendisini düşüncelere kaptırdığı zaman tatlı ümitlere dalıyor. Ümit olmasa yaşanır mı?

O bütün hayatında ne görmüştür ki… İşte bir gece mektebinde okuyor. Kimsesiz ve yoksul diye onu parasız okutuyorlar… Elbise de veriyorlar ve araşır a bunu kendisine hatırlatarak daha fazla çalışması icap ettiğini de söylüyorlar. Kız bundan sıkılıyor, fakat ne yapsın? Hayatında aynı ıstırabı sürüklemeğe mecbur değil mi? Babasını hatırlayamıyor… Ağabeyini biraz biliyor… Onlara karşı duyduğu nedir? Gündüzleri bunu anlayamıyor. Fakat güneş ortadan çekilip de gece oldu o zaman onları seviyor.

Rüyaları bile hep birbirine benziyor: Basen babası onu bağrına basıyor ve “kızım, kızım” diye inliyor… Bazen de ağabeyi onun saçlarını okşayarak “kardeşim, kardeşim” diye hıçkırıyor… Bir öksüzün gönlü için “yuva” erişilmez bir bahtiyarlık, uzak bir Kızıl Elmadır. Öksüz, ailesi olanlara şaşkınlıkla ve hasretle bakar… Bu da Perşembe günleri evlerine dönenlere öyle bakıyor ve öyle sanıyor ki insanlar öksüzler ve öksüz olmayanlar olmak üzere ikiye ayrılmıştır… Kendisini o kadar yalnız duruyor ve o kadar haklardan mahrum biliyor ki, hayatını dolduran iki büyük hasretten bile bahsetmeğe utanıyor… Fakat gece olup yatağına girdi mi zaman kendisiyle baş başadır. Artık o zaman kendisine kimse karışamaz… O zaman o iki ölüyü ve bir hayatta olanı istediği gibi düşünür. İsterse onlar için ağlar. Ve ıslak gözlerle uykuya dalar, ıslak gözlerle uyanır. Son defa rüyasında, sonsuz bir kırın ortasında, bir mezarın başında babası, ağabeyi ve kendisi diz çökerek sessiz sessiz ağlamadılar mı? Rüyalar bizim isteklerimizin garip şekilli şifreleridir. Fakat ah öksüzlük…

Bu ıstıraplı rüyalardan uyanmak bile ayrı bir ıstırap oluyor. Çünkü uyanınca görüyor ki, demin birlikte ağladığı, fakat yaşıyor sandığı ölü yoktur. 0, sahiden ölüdür. Gelmesi ihtimali olmayan bir varlık, yahut bir yokluk, uzakta kalmış bir hayaldir…

İmtihanlar bitiyor… Muallimler toplanıp talebeler hakkındaki son kararlarını veriyorlar. Kız, dönüyor. Çünkü hocalar öyle istiyor ve onlar bu isteklerinde biraz haklıdırlar da… Mektep müdürü hocalardan birine soruyor: “Zekâsı nasıldır?” Hoca cevap veriyor: “Ortadan biraz yukarıdır; fakat kavrayış kabiliyeti yok”. Diğer bir hoca ilâve ediyor: “müspet kafadan da mahrum”. Birisi itiraz ediyor: “fakat bu kızı döndürmemeliyiz; çünkü geçen yıl da döndü; yine döndürürsek mektepten çıkarmak lâzım”. Fakat mektep müdürü vazifeşinastır. Sesi ağırlaşıyor: “memleket çalışmayanları daha fazla besleyemez”. Deminki ses soruyor; “öyleyse bu kız nereye gidecek?”, ” annesinin yanına”… Kovulacak kızın anası var. Fakat o artık ölüm döşeğinde… Kız, ara sıra mektebin kendisine verdiği parayı ilâç alsın diye anasına gönderiyor. Ara sıra da zengin arkadaşlarının notlarını para ile yazıyor… Fırsat buldukça derslerine de çalışıyor… Fakat o dimağını tamamen derslerine verebilir mi? Hayır… Çünkü onun içinde bir düğüm ve kafasında bir karanlık nokta var… Hayatı düşünüyor…” Ve ekseri zamanlarda da anasının sefil halini düşünüyor… O, bunun için kimseye kin beslemiyor. Çünkü kın beslemesini bilmiyor… O, başkalarının kendisine bir şey borçlu olduklarını da bilmiyor… Kendisinin hürmete ve şefkate lâyık bir kız olduğundan hiç haberi yok… O yalnız kimseye belli etmeden anasına biraz para yolluyor. Kimseye göstermeden bir iki arkadaşının notlarını yazmağa çalışıyor. Fakat onun bir de büyük suçu var: o, ara sıra ileriki arkadaşını da düşünüyor… Bu, babası harp meydanında ölmüş orta boylu ve sessiz bir erkek olmalıdır…

Kız mektepte son gecesini yaşıyor. Ertesi gün ona iki yıl üst üste döndüğü için mektepten çıkması lâzım geldiği söylenecek. Fakat kızın bundan haberi yok… O yatağında her zamanki gibi uyuyor… Bütün yatakhane uyuyor… Kırk tane genç kız uyuyor… Onların çoğu bahtiyarlık rüyaları görüyor. Onların içinde iyileri ve fenaları var.. Çalışkanları ve tembelleri var… Fakat şimdi hepsi bir… Belki hepsi de rüya görüyor…

Kız o geçe güzel bir rüya görüyor. Bu öyle bir rüya ki onun hayatta olmasına ve bu kadar güzel olmasına hiç imkân yok… Güzel bir orman… Elmas gibi bir çay akıyor… Aynı on beşi ışığını yeryüzüne serpmiş… Kız ağır ağır yürüyor. Bu esnada ay gökten yavaş yavaş yaklaşıyor. Yüzünde ezelî gülümseyiş var… Yaklaşıyor, yaklaşıyor ve kızın yanına kadar geliyor. Ona söylüyor: “aziz ve sevgili kızım… Sen çok tecrübesiz ve çok bilgisizsin. Mektepte okuduğun şeylerin hiç bir işe yaramadığını hayatta göreceksin. Sana şimdiye kadar kimse hürmet göstermedi Halbuki sen hürmete lâyıksın. Sen şehit kızı ve şehit kardeşisin. Baban ve kardeşinin yaşatmak için öldükleri insanların sana büyük bir borcu vardır. Bunu düşündün mü ?” Genç kız başını kaldırıyor: “hayır sevgili ay dedeciğim düşünmedim” diyor, Ay dede tekrar söylüyor: “sakın hiç bir şeye inanma kızım, diyor, insanlar vefasızdır. Hem bak sen güzel kızsın. Yarın senin güzelliğinden istifade etmek isteyeceklerdir. Sakın aldanma kızım! Fakat benim sana asıl söylemek istediğim…” Ay sözünü bitiremiyor… Kız tekrar başını kaldırıyor ve ayın yaşlı gözlerini görüyor… “Sevgili ay dedeciğim niçin ağlıyorsun ve bana söylemek istediğin şeyi niçin söylemiyorsun?” diyor.

Ay dede ağlıyor ve ay dede hıçkırıyor… “Kızım, diyor, ben galiba sana onu söyleyemeyeceğim. Çünkü biliyorsun ki ben çok kocadım. Yüreğim yufkalaştı. Allaha ısmarladık sevgili ve aziz kıyım”… Ay, gözleri yaşlı, yavaş yavaş uzaklaşıyor… Tâ eski yerine kadar uzaklaşıyor… Fakat gözleri hâlâ yaşlı. O zaman kız yanında babasını ve ağabeyini görüyor.

Onlar da ağlayarak onu bağırlarına basıyorlar… Baba ağlıyor… Ağabey ağlıyor… Sevgili ay dede, o da ağlıyor. Fakat ağlayan yalnız onlar değil. Rüya bitip de uyandığı zaman genç kız görüyor ki baba ile ağabeyle ve sevgili ay dede ile beraber kendisi de ağlıyor kendisi de hıçkırıyor…

Kıza mektepten gitmesini söyledikleri zaman şaşırıyor. Bunun manasını pek İyi anlayamıyor. Daha doğrusu sersemliyor. Bununla beraber kendisini toparlıyor. Zaten ne eşyası var ki… Üstündekiler ve birkaç parça daha… Mallarını bir gazete kâğıdına sarıyor. Üstünü de sicimle bağlamasını unutmuyor. Kitaplar ve defterler zaten mektep idaresinin… Onları mektebin kâtibine teslim ediyor. Hatta kara göğüslüğünün cebindeki ufak kurşun kalemini de ihmal etmiyor. Ve ilk defa bir şeyi reddediyor: mektep müdürünün verdiği parayı almıyor. Halbuki şu kötü dakikada kendisinin hiç parası yok… İşte şimdi o sokakta yalnızdır. Havada bir serinlik, bir fırtınadan önceki sessizlik var…

Ne yapacak? Bunu: kendi de bilmiyor— Aklında hep o rüya var… Akıl danışmak için gece olmasını, ayın doğmasını bekliyor… Oturduğu taştan dalgın gözlerle ağaçlan ve evleri seyrediyor… Ve havada kanat sesleri işitiyorum sanıyor… Fakat bunlar kanat sesleri değil… Etrafımla dolaşan iki şehidin ruhlarıdır…

Gün batıyor… Sessizlik kuytulaşıyor. Bu sessizlikte dile gelmiş bir şey var.. Fakat onu anlayabilmeli. Havada bulutlar koşuyor… Ve kız yüzünde birkaç damla yağmurun serinliğini seziyor. Fakat bunlar yağmur değil… Etrafında dolaşan iki şehidin gözyaşlarıdır…

Gece çöküyor… Kız orada hâlâ bekliyor. Aç ve susuz bekliyor… Sonra birdenbire başını göğe kaldırarak ay dedeyi arıyor. Fakat o yok. Kız yavaşça “sen de vefasızmışsın ay dedeciğim” diyor ve gözlerinde iki damla yaş beliriyor…

Geceleyin sokakta bir takım insanlar peyda olur. Bunlar hep aynı şeyi ararlar. Giyinişleri, düşünüşleri ve yaşayışları arasında ne kadar ayrılık olursa olsun hepsinin isteği birdir. Ve… Kızın etrafında da bunlardan peyda olmağa başlıyor. Birincisi yalnız bir söz söyleyip geçiyor… İkincisi kaba bir şaka yapıyor… Üçüncüsü kıza elini sürecek kadar ileri varıyor.. Dördüncüsü fena sözlerle hakaret ediyor… Ve geçenler çoğalıyor… Kız hâlâ gökte ayı arıyor ve sicim gibi yağan yağmurun derisine kadar işlediğini duyuyor… Kız titriyor… Soğuktan, korkudan ve açlıktan… Halbuki ona uzanan bir el yok… Bu sefer karşısındaki bir sarhoştur. Ona: “güzel kız burada üşüyüp hastalanırsın. Benimle gelmez misin?” diyor. Ve kız tekrar rüyasını hatırlıyor…

Yağmur çoğalıyor… Rüzgâr serin… Ve kız hâlâ açtır… Kafasında İki fikir çarpışıyor… Düşünüyor ki yaşamak kendi hakkıdır… Fakat….Karşısındaki sarhoş gülüyor ve onu nazikâne çağırıyor… Fakat nereye? Titreyen bir vücut… Yanan bir baş ve ağlayan gözler. Fakat açlık ve yuvasızlık korkunç… Ay dede, niçin bir yol göstermiyorsun?” Kız yavaş yavaş kalkıyor… Kararını vermiştir. Bu karar bütün fenalığına, çirkinliğine ve iğrençliğine rağmen yaşamak kararıdır. Çünkü hayat tatlı… Kendi koluna giren sarhoşa ürkek adımlarını uydurarak bilmediği karanlık bir sokağa doğru yürüyor.. Ve tam bu sırada korkunç bir sağanak… Korkunç gök gürültüleri ve yıldırımlar… Bu bir fırtına mı? Hayır!.. Bu, iki şehidin ve sayısız şehitlerin isyanıdır.. Şehitler ağlıyor… Biz yağmur sanıyoruz.. Şehitler hıçkırıyor… Rüzgâr diyoruz.. Şehitler haykırıyor… Fırtına zannediyoruz… Ve şehitlerin duasına da yıldırım adını veriyoruz…

Gece… Üstümüzde çarpan kanatla şehitlerin duasıdır. Onlar bir şey söylüyorlar. Fakat fânilerin kulağı onu işitmiyor.. Bak, rüzgâra kulak ver. “O bir şehit kızı, şehit kardeşiydi. Yarın da ötekiler gibi bir şehit karısı ve şehit anası olacaktı” diye inliyor. Bak, harabedeki baykuşu dinle: “ey Türk Eli, bu yüzden senin alnın karadır” diye lanet savuruyor…"


1900160_478755088891355_1848562933_n.jpg
 
969139_476835375751893_605615912_n.jpg


Kışkolkonduk Geçidi- Hövs Göl-, Moğolistan.
 
Türkler Çin’e öylesine damgalarını basmışlardı ki, bu durumun sonucunda Araplar ve ortaçağ Yunanlıları bu ülkeyi onların adıyla andılar.

10012502_476825575752873_885423128_n.jpg
 
Geri