Hira
Üye
-
- Katılım
- Temmuz 18, 2019
-
- Mesajlar
- 2,063
-
- Tepkime puanı
- 2,138
-
- Puanları
- 288
Bir adamla tanıştım kısa bir süre önce. Hani uzaktan birilerini izlersin ya, nasıl biridir diye. Başta öyle tabi... Bir çeşit savunma mekanizması... İzlediğimin de farkında değil aslına bakarsan... Kendi kendime dedim ki “Ne kadar güzel bir insan.”
Bunu der demez duvarlarım iner benim. Güzel insanları duvarların dışında tutmaya gerek yok. Hep içimizde olsunlar, hep yolumuza ortak olsunlar. Ne de olsa sayıca çok azlar.
Biraz sohbet, biraz şamata sonrasında baktım ki güzel de bir adam.
Hayattan ağır bir tokat yemiş. Zaten insan hayattan tokat yemedikçe güzelleşemez be, Bolahenk. O tokatlar yeri gelir aksesuarın, yeri gelir allığın olur, yeri gelir gülümsemen olur. Ve sadece gülümsemen olduklarında tozun alındığı için şükredersin.
Konuşurken bir analoji yaptı; “Ben okyanusuna dönebilmek için çırpınan bir balığım.” Kendi okyanusuna dönebilmek için son 2,5 senedir can çekişen bir balık olduğum için içimden bir şeyler akıp gitti bu adama. Sakın vazgeçme dedim, önünde akan cılız dereye kanma. Tuzlu su balığı, tatlı suda kurtulamaz ki. Ümitlendik tabi. Ben de onunla birlikte.
Ben ümitlendirdim, o parçalandı. Ben ümitlendirdim, o yine parçalandı. Sonunda dedi ki “Yeter artık, bana umut vaad etme. İstemiyorum!” Üzüldüm, Bolahenk. Çok üzüldüm hem. Umut kötü bir şey değil ki Bolahenk. Bunun hırsızlığını yapıp, kendi pesimizimine ortak arayanlar kötü. O kötülerden vazgeçmek varken, neden umudumuzdan, onu canlı tutanlardan vazgeçelim? Neden onlar dururken ben uzaklaşmalıyım? Neden yangında ilk vazgeçilen ben ve umutlarım olsun? Ben kendi okyanusuma kavuşamıyorken, o kavuşsun istedim. Ne daha fazlası, ne daha azı.
Ne yazık ki, solungaçlar kurumaya yüz tutunca umut vereni değil, öleceğini söyleyeni daha baskın duyuyor balık. Bu sesler arasında, tuzun kokusunu da alamıyor, gökyüzünün mavisini de göremiyor. Çok yakındı oysa, çok...
Öpüldün Bolahenk.
Bunu der demez duvarlarım iner benim. Güzel insanları duvarların dışında tutmaya gerek yok. Hep içimizde olsunlar, hep yolumuza ortak olsunlar. Ne de olsa sayıca çok azlar.
Biraz sohbet, biraz şamata sonrasında baktım ki güzel de bir adam.
Hayattan ağır bir tokat yemiş. Zaten insan hayattan tokat yemedikçe güzelleşemez be, Bolahenk. O tokatlar yeri gelir aksesuarın, yeri gelir allığın olur, yeri gelir gülümsemen olur. Ve sadece gülümsemen olduklarında tozun alındığı için şükredersin.
Konuşurken bir analoji yaptı; “Ben okyanusuna dönebilmek için çırpınan bir balığım.” Kendi okyanusuna dönebilmek için son 2,5 senedir can çekişen bir balık olduğum için içimden bir şeyler akıp gitti bu adama. Sakın vazgeçme dedim, önünde akan cılız dereye kanma. Tuzlu su balığı, tatlı suda kurtulamaz ki. Ümitlendik tabi. Ben de onunla birlikte.
Ben ümitlendirdim, o parçalandı. Ben ümitlendirdim, o yine parçalandı. Sonunda dedi ki “Yeter artık, bana umut vaad etme. İstemiyorum!” Üzüldüm, Bolahenk. Çok üzüldüm hem. Umut kötü bir şey değil ki Bolahenk. Bunun hırsızlığını yapıp, kendi pesimizimine ortak arayanlar kötü. O kötülerden vazgeçmek varken, neden umudumuzdan, onu canlı tutanlardan vazgeçelim? Neden onlar dururken ben uzaklaşmalıyım? Neden yangında ilk vazgeçilen ben ve umutlarım olsun? Ben kendi okyanusuma kavuşamıyorken, o kavuşsun istedim. Ne daha fazlası, ne daha azı.
Ne yazık ki, solungaçlar kurumaya yüz tutunca umut vereni değil, öleceğini söyleyeni daha baskın duyuyor balık. Bu sesler arasında, tuzun kokusunu da alamıyor, gökyüzünün mavisini de göremiyor. Çok yakındı oysa, çok...
Öpüldün Bolahenk.