“Yağmur yağıyordu, hiç durmayacak gibi inatla yağıyordu ve ancak bir kişiyi koruyabilecek genişlikteki şemsiyenin altında o benim koluma girmiş, birbirimize iyice sokularak yürüyorduk. Yine de omuz başlarımız ıslanıyorduk. Önünden geçtiğimiz turizm bürosunda bir tanıdığın (aslında kocasının bir tanıdığıymış) olduğunu ve bizi böyle kol kola görürse neler olabileceğini düşünmemi söylediğinde biz o rüya evrenine çoktan girmiştik. Ne o tanıdıktan çekiniyorduk ne de başka tanıdıklardan. Ayakkabısının içine su girmişti galiba, bir dakika durabilir miydik. Dururduk. Caddenin solundaki kilisenin bahçe kapısının kemerli geniş saçağının altına sığındık. Şemsiyeyi kapayıp bir kaç kez silkeledim zor bir iş becermişim gibi yanaklarımı şişirip puff diye soluğumu bırakarak ona baktım. O da bana baktı sonra da çok komik bir şey olmuş gibi güldük. “Çorabım ıslanmış” dedi.”