Günlük Litürji Tonlamaları

🟢 Konu yazarı şu anda aktif
t%C3%BCrk-k%C4%B1z%C4%B1n%C4%B1n-facebook-kapak-foto%C4%9Fraflar%C4%B1_345482.jpg
 
"geceleri ben ağır, çok ağır bir taşın altında uyurum.
gündüzleri hafif, çok hafif bir yaprağın ucunda yaşarım.
gece beni taş ezer.
gündüz rüzgar devirir.
kanadıkça kanarım.
hayallerimi o yüzden kanla yazarım."
 
"Anlatamam sana iç ağrılarımı,
göğsüme konan yalnızlığın ağır yanını..
sen artık;
dilini bilmediğim bir millet gibisin.."

 
"Sonra içime ve hatta dışıma kapandım. Küsmek gibi bir şey.. Bir çeşit gölge fesleğeni. Bir çeşit olmayan hayat. Zaten hiçbir şeyi kararında bırakamamak ve ortasını bulamamak gibi bir sorunum var benim. Epeyce göçebe yaşadım, sadece iki valizim oldu.
Bir yığın insan tanıdım.. Ama hep yalnızdım."

 
"Güzel kalan yaralarda vardır çünkü…
Limon kokulu, yağmurlu kadınlar vardır.
Hiç unutmayan kadınlar vardır… limon kokulu…
herşeye rağmen… yağmur kalan kadınlar vardır…

Ben iyiyim şimdi...
Sen nasılsın?"

 
"Bir insanı anlamak için onu sevmek gerekir.
Peki ama sevmek için ne gerekir?
İşte tam bu noktada nedensizliğin arsız kuşları üzerinize pisler. Ciddiyim, bir de bakmışsınız, seviyorsunuz.
Biri çıkar karşınıza, balkon yıkamanın çok güzel bir şey olduğunu söyler, seversiniz."

Resminizi döker o güzel ellerinden kanvasa..seversiniz..
 
"Siz çok güzelsiniz. Parlak topuklarınız, dantelli iç çamaşırlarınız, işveleriniz ve cilvelerinizle modern kadınsınız. Oturup bir ayakkabının tarihçesi konuşulabilir sizinle. Dillerinizi ısırırsınız, omuz askılarınızı düşürür ve suratınızı pudralarsınız. Kıskanç ve hırslısınız. Saçlarınız da pekala maşalı. Tırnaklarınızı hiç yemediniz, plastik tırnaklarınızı. Güzel restoranlarda el öpülmeden başlanmayan yemeklerde dilinizi kıvırıp bir pantolon fermuarını bile kolaylıkla açarsınız. Ben sizinle aynı yüzyılda bir adamı nasıl severim, bilmiyorum.."
 
"gidiyorsun ya
başağrısı koyuyorum cebime
bir günışığında sızlamak doğuruyor
bu geç kar havası
birkaç kelimeyi iliştiriyorum
paldır küldür
devriliyor anlamın
düşüp toprak oluyorum
boynuma doladığın gurbetten atkı
güz renginde
bir fotoğraftan dem vurmak durup dururken
gidiyorsun ya
yalnızlığımı bölüştürüyorum
sessiz sedasız
hani kalem kağıt limanım
fildişi bir ıssızlıktan
bu soğuklar hep sensiz"

 
Deliren suya âşık olan kızın masalı.

Su o kadar deliymiş ki ona âşık olan kızı fark edememiş.
Devamlı akmış, durması gerektiği yerde durmamış, duyması gereken sözleri duymamış, kendine renk, koku, tat seçmemi, aktığı yerlerin rengini, kokusunu, tadını çalmış.
Bir hızlı akmış, bir yavaş, bir çağıldamış, bir damlamış.
Kız deli su kendisini fark etsin diye her şeyi yapmış.
Ama su onu ne görmüş, ne sevmiş.
Sonunda deli, suyun dikkatini çekmek, yolunu kesmek için, küveti taşana kadar su doldurmuş. İçine girmiş.
Bileklerini kesmiş.
Su kendisine âşık kızı o an fark etmiş.
Rengi kırmızı, kokusu kan, tadı kan… Gökten üç elma… rengi yine kan, yine kan yine kan…

Veda Töreni

 
"Şizofren olabilirim.
Buna rağmen seni sevdiğimi iddia edebilirim.
Bugün az,yarın çok fazla ve iki gün sonrası sana göre değişir.
Kimine göre heves olur adı, kimine göre niyet.
Bana göre hayırlısı oldu, sana göre kısmet.

Sahi..Ben hangi lafa göre şekillenmeliyim?"
 
"Hüzünlü piç diyorum ona ismini bilmediğimden.
O da bana acemi piç diyor.
Yok dünyadan haberin.
Bir fabrika paydos ederken ortalığa çöken hüznü bilmiyorsun. Bilmiyorsun suya bırakılmış kâğıttan kayıkların gerçek anlamını. Rüzgârda uçuşan torbaları.
Moloz dökülmüş arsaları.
Bu hızla ölmeye devam edersek bütün dünya mezarlık olacak. Ama sen hâlâ ölümü kişisel bir şey olarak algılıyorsun.
Herkes uzmanı olduğu konunun zalimi olmuş.
Ben de mi diye soruyorum.
Sen de diyor..
Ama üzülme.
Hiçbir şey bırakmayacağız arkamızda.
Çekip giderken sırtımıza saplanacak bir çift göz olmayacak. Enkazımızı toplayıp öyle gideceğiz.
Asgari centilmenlik toz olmayı bilmeyi gerektirir.."

Emrah Serbes
 
"gece soğuğa aldırış etmeden
balkona çıkıp sigara içiyorsanız eğer,
yanan tek şey sigaranız değildir."
 
"Kaldırımlar herkes için başka bi' yerdir;
Bir evsizin yatağı,
Bir sarhoşun tuvaleti,
Bir fahişenin iş yeri,
Bir çalgıcının sahnesidir.."
 
Zayıfladık iyice.
Dokunsalar anıra anıra ağlayacak bireyler haline geldik.
Ne komünistiz, ne faşist artık. Neredeyse hepimiz depresifiz.
Elimizde avucumuzdaki kırık dökük umutlarla derme çatma evler kurduk. İçlerine bizi sevdiklerine inandığımız insanları yerleştirdik hep ama yalnız kalan yine bizlerdik. Bir kez bile “Niye?” diyemedik yüzlerine, kendi kendimize konuştuk bunun yerine.
Evvel zamanda içinde bizi ayakta tutan anne dualarının yerini, anti-depresan ilaçlar almaya başladı.

Çok yalnızlaştık dostum, olağanüstü yalnızlaştık hem de.

Oğuz Bal
 
"Yağmur olmak var şimdi, usul usul toprağa karışmak..
Sessizlik en güzel sestir duyabilene ve anlayabilene..
artık biraz da sessizliğim konuşsun diyorum kendi kendime..
Harfsiz bir lisanım var artık içimde, hece hece, cümlelerimde..
Sessiz konuşuyorum,sadece anlayabilenlerin dilinde."
 
Şehrin kıyısında, ufacık bir derenin kenarında, dalları suya sarkan ihtiyar bir söğüt ağacı vardır. İlkbaharın başlangıçlarında bu söğüdün dallarına bir dişi kırlangıç gelip kondu; derenin bir başından bir başına yıldırım gibi uçan, beyaz göğüslerini suya dokundurarak şeffaf kanatlı küçük böcekleri yakalayan diğer kırlangıçlara bakmaya başladı. Başını hafif hafif sallıyordu. Derin düşüncelere daldığı belliydi.
Söğüdün dalları hışırdadı. Bir erkek kırlangıç geldi, dişinin karşısındaki dala kondu.
Kırlangıçlar arasında pek teklif yoktur. Uzun uzadıya takdim filan edilmeden konuşmaya başladılar ve pek az sonra da ahbap oldular.
Evvela havadan, sudan bahsedildi. (İki kişi birbirlerini yeni tanıdıkları zaman havadan sudan bahsetmek adettir.) Fakat biraz sonra erkek bir iki dal ileri geldi, dişi daha az çekingen bir hal aldı.
Muhabbeti kaynattılar.
“Olur ya!,” demeyin, iki kırlangıcın ilkbaharda, herkes dört tarafa koşup çalışırken bir söğüt dalında oturup yarenlik etmeleri gündelik işlerden değildir.
Bizim kırlangıçların ikisi de antika mahluklardı, yani öteki kırlangıçlara benzemiyorlardı. (Başkalarına benzemeyenlere antika derler.) Evvela dişi kırlangıç lafı derin tarafından açtı:
“Siz hiç çalışmıyorsunuz..”
Başka bir kırlangıç olsaydı hemen: “Ya siz neden burada oturuyorsunuz,” diye ikinci bir sorguya kalkışırdı. Fakat bizimki derin derin içini çekti ve sustu.
Ve dişi onun söylediği şeyleri anlıyormuş gibi başını salladı ve gözlerini aşağıda şıpırtıyla akan suya dikti.
Bir müddet daha sustular. Erkek birdenbire gözlerini dişiye çevirerek söze başladı:
“Bakınız şunlara…”
Ve aşağıda birbirini çaprazlayarak uçan ve dokuma tezgahının mekiklerine benzeyen kırlangıçları
gösterdi. ”
Bakınız şunlara… Sabah akşam demeden, yaz kış demeden çalışıyorlar. Ben bunlara çok kere sordum: Neden böyle durmadan uğraşıyorsunuz, dedim, cevap vermediler. Omuzlarını silkip yanımdan uzaklaştılar.”
Dişi:
“Birbirimize sen diye hitap etsek nasıl olur?- dedi. Erkek okkalı sözlerine cevap olmayan bu lafı beklememekle beraber, bu tekliften hoşlandı ve tekrar başladı:
“Adeta utanıyorum…” dedi, “Bütün kuşları sıraya dizseler biz herhalde sonuncu gelmeyiz. Kılığımız, kıyafetimiz düzgündür. Aklımız, şu sabahtan akşama kadar avaz avaz bağıran bülbülden herhalde üstündür. Kanadımızı bir vursak en hızlı güvercinden daha çok yol alırız. Halbuki bütün kuşların en zavallısı bizmişiz gibi hiç durmadan didiniyoruz. Şu budala serçe bile üç günlük ömrünü keyifle geçiriyor da, biz arasından uçtuğumuz ağaçları bile fark etmiyoruz.
Biraz durdu, dişiye doğru yandan bir göz attı:
“Yarın öldüğümüz zaman birisi bize sorsa: ‘Dünyada neler gördünüz?’ dese herhalde verecek cevap bulamayız. Koşmaktan görmeye vaktimiz olmuyor ki…”
Dişi, gözlerinin içi buğulanarak:
“Ah,” dedi, “tıpkı benim gibi düşünüyorsun.”
Erkek cevap verdi:
“Zaten seni burada tek başına görünce benim gibi düşündüğünü anlamıştım. Doğru değil mi ama? Şu dünyayı adamakıllı görmeden, dünyanın ne olduğunu adamakıllı anlamadan buradan gidecek olduktan sonra ne diye buraya geldik sanki? Yaşadığımızın farkına varmayacak olduktan sonra ne diye yaşıyoruz?”
Dişi tasdik eder gibi başını salladı:
“Etrafımıza göz gezdirince” dedi, “ben de senin gibi, dört tarafa koşan kırlangıçlardan başka bir şey görmüyorum. Ben de bunlardan mıyım, diyorum, sonra da bunlardan değilim galiba, diyorum. Onlar da beni pek istemiyorlar. Ne yapayım, burada oturup etrafa bakıyorum. Siz de, şey, sen de gelmesen böyle yapayalnız bu yazı geçirecektim.”
Akşama doğru lafları daha derinleştirdiler… Sonra ayrıldılar. Ve her gün buluşmaya başladılar.
Aman yarabbi, neler konuşmuyorlardı!.. Eğer kırlangıçlarda kitap yazmak adet olsaydı, bunların yazacakları kitaplar muhakkak ki üniversitelerde okutulurdu.
Gitgide birbirlerine daha çok alıştılar. Çok kere dişi daha evvel gelir, gözlerini suya dikerek erkeği beklerdi.
Bir gün çiçeklerden, bir gün yıldızlardan, bir gün öteki kırlangıçlardan bahsederlerdi. Hep düşünceleri birbirine uygundu.
Yalnız her ikisinin de içinde gizliden gizliye büyüyen bir korku vardı: Bir gün gelip ayrılmak korkusu.
Hiçbirisi bu korkusunu ötekine söylemeye cesaret edemiyordu. Kim bilir, belki öbürünün yanlış anlayacağından çekiniyordu. (Çünkü içten duyulan şeyler hep yanlış anlaşılır.)
İçlerinde bu ayrılık korkusu büyüdükçe bunu münasip bir şekilde diğerine söylemek için düşünmeye başladılar.
Mesela:
“Hiç ayrılmayalım, olmaz mı,” demek vardı, fakat bu pek geniş manalı ve müphemdi. “Nasıl ayrılmayalım?”
“Bir yuva kuralım!” deseler, bu da pek bayağı kaçacaktı. Hem o zaman başka kırlangıçlara benzeyeceklerini sanıyorlardı.
Dünyanın geçiciliğinden, gökyüzünün sonsuzluğundan, sulardan ve diğer kuşların yaşayışlarından bahsederlerken, gözleri birbirine hasretle bakar ve: “Birbirimizden nasıl ayrılacağız,” demek isterlerdi.
Tesadüfün pek merhametli olmadığını ve birbirine böyle yakın olanları bir ikinci defa karşı karşıya getirmediğini biliyorlardı. Fakat konuştukları dil, diğer kırlangıçların diliydi ve bu dilde, söylemek istedikleri şeyleri söylemekten utanıyorlardı. Bu dil, onların içindeki şeylere uygun değildi.
Yavaş yavaş gözlerine ve bakışlarına bir gamlılık çöktü. Dostluktan filan bahsederken, sesleri titriyor gibiydi; yahut onlar böyle zannediyorlardı. Fakat böyle zamanlarda hemen birinden biri, bir kahkaha atar ve işi alaya bozardı: İçi burkulduğu halde… Nihayet günün birinde ikisi de bunun böyle sürüp gidemeyeceğini anladılar. İkisi de birbirlerine açılmaya karar verdiler.
Sabahleyin karşı karşıya gelince dişi söylemek istediği şeyleri gözleriyle anlatmak istedi. Tam bu sırada, üzerinde oturdukları söğütten sarı bir yaprak koptu, iki tarafa sallanarak aralarından geçti ve dişinin en manalı baktığı zamanda gözlerinin önünü kapattı.
Erkek bu bakışı göremedi.
Fakat her ikisi de sarı yaprağı gördüler.
Erkek ağzını açtı:
“Senden hiç ayrılmak istemiyorum…” demişti ki, buvvv diye soğuk bir rüzgar esti…
Dişi, erkeğin sözlerini işitemedi.
Fakat her ikisi soğuk rüzgarın sesini duydular.
Birbirlerinin gözlerine baktılar; artık yuva kurmak zamanının geçtiğini, sonbaharın geldiğini, ayrılacaklarını anladılar.
İkisi de içini çekti.
Tepelerinden birçok kırlangıçlar geçti: Sıcak yerlere dönüyorlardı.
Ayrıldılar… Ve bir daha birbirlerini görmediler.
Fakat ikisi de küçük derenin kenarındaki söğüdü ve orada geçirdikleri güzel ilkbaharı ve yazı unutmadılar.
Ve ikisi de, böyle bir yaz geçirmemiş olan diğer kırlangıçlara tepeden baktılar… (Çünkü azlıkta kalanlar çok olanlara nedense tepeden bakarlar.)
Sabahattin Ali/Kırlangıçlar

 
Çıktım gittim. Birahane. Altı bira, bir kâse fıstık. Handan'ın annesine telefon açtım. "Alo. Seni seviyorum," dedim.
..
- Sen kimsin?
- Nurullah hocam. Nurullah Bülent Berke Kamiloğlu. Hepsi benim. Kamiloğlu Ticaret Tüpgaz ve Damacana Su Bayisi'nin veliahtıyım. Kocanı terk et! Bana gel.
- Nurullah ne diyorsun sen? Delirdin mi?
- Konu bu değil.
- Konu ne?
- Kocandan ayrıl bana gel. Seni seviyorum. Sana cesaretim var. Sana hazırlık yaptım! Bu hayat denen maskeli baloya seni sevmek için geldim. Bu şiirsiz dünyanın kalbi olmak için geldim. Merak etme, kızlara da çok iyi babalık yaparım.


Emrah Serbes -erken kaybedenler
 
Geri