Hiç Düşünce
Gümüş Üye
Forum içeriğine ve tüm hizmetlerimize erişim sağlamak için lütfen foruma kayıt olun veya giriş yapın. Üyelik tamamen ücretsizdir ve sadece birkaç dakikanızı alır.
***Klasik tepki: "Sıraya geç kardeşim."
Neoklasik tepki: "Şeker kardeşiim sıraya geçiver."
Realist tepki: "Sıra var."
Sürrealist tepki: "Sallandıracaksın bunlardan ikisini Kızılay'da bak bir daha yapabiliyorlar mı?"
Romantik tepki: "Beyefendi galiba sırayı görmediniz."
Modern tepki: "Efendim insanımız eğitimsiz. Halbuki Avrupa da..."
Postmodern tepki: "Sırana geç lan ayı!"
Uzlaşımcı tepki: "Acelesi olmasa öne geçmezdi, üzmeyin garibi..."
Devrimci tepki: "Altyapı sorunları çözülmeden halkımız sıraya geçmez. Devrim olunca herkes hizaya gelecek."
Kaderci tepki: "İki dakika fazla beklesek kıyamet mi kopar? Kısmetse hepimizin işi görülür."
Felsefeci (septik kuşkucu) tepki: "Ön ve arka kavramları görecelidir. O tarafın ön taraf olduğuna kim karar verdi? Öne geçtiğini zanneden, aslında arkaya geçmiş olabilir."
Kantçı tepki: "Efendim, algılanmayan şeyler yok demektir. Bakmayın o tarafa, adam yok olur."
Kötümser varoluşçu tepki: "Herkes bir gün ölecek. Onurlu bir şekilde bekleyin. Bir gün o adam da ölecek."
İyimser varoluşcu tepki: "Sıkmayın canınızı, şu anın tadını çıkarmaya çalışın. Bakın ne güzel hayattasınız ve birileri önünüze geçebiliyor."
Hümanist tepki: "İnsanlık bir bütündür. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için. Dolayısıyla birimiz öne geçince, aslında hepimiz öne geçmiş oluyoruz."
Farklı insanlar diğerleri gibi değildir; fakat farklı olmak utanılacak bir şey değildir. Çünkü diğer insanlar böyle harikulade insanlar değillerdir. Onlar binin yüz katıdır. Sen ‘bir’likteki ‘bir’sin! Onlar dünyanın her karışındalar. Sen yalnızca buradasın. Onlar çalı çırpı kadar alışıldıklar. Ama sen..
Sen mavi güllersin..
***Eşinizle hemen her akşam, kulağımızı tırmalarcasına yaptığınız tartışmaları, kapıyı vurup çıkmalarınızı bilmesek. Sosyal medya hesabında evliliğinizi pembe dizi tadında anlatmana, kocasının kraliçesi yazmana, kocişkomla kahve keyfim hikayelerine inanırdık belki...
Toplum içinde, küçücük yavrunu sudan sebeplerle nasıl azarlayıp aşağıladığını, hatta parkta oynarken üzeri toprak oldu diye, suratında patlattığın tokadı bilmesem, sosyal medya hesabında "Koklamaya kıyamadığım biriciğim" demene, benim için en önemlisi çocuğumla kaliteli zaman geçirmek deyip, büyük büyük laflar etmene inanırdım belki...
Kocanın seni defalarca aldattığını bana anlatmasaydın, yazdıklarına bakarak dünyanın en mutlu kadını sensin, dünyanın en sadık erkeği senin kocan sanırdım belki...
Salondaki takımı alabilmek için günlerce kocanın başının etini yedin ama, takımı aldıktan sonra instagram sayfandan, "Kocişimin evlilik yıldönümü hediyesi" yalanını söyledin.
Siz Yalanlarını insanlarla paylaşarak tatmin ediyorsunuz kendinizi. Deşarj olmak için nice insanları aldatmayı tercih ediyorsunuz.
Özellikle genç kızlar, evliler inanıyor bu yazdıklarınıza. Dünyanın en iyi kocası senin kocan, en iyi anne-eş sensin, en mutlu yuva sizinki sanıyorlar. Size imreniyorlar...
Çoğu ufak bir tartışmada nefret ediyor kocasından. İstediği hemen olmazsa dünyası başına yıkılıyor...
Sizin evlilik lerinizle kıyaslıyorlar evliliklerini...
Gerçek veya değil, makyajlayıp ortalığa saçtığınız özel hayatınız, her daim balayındaymış gibi anlattığınız evliliğinizin kimlerin huzurunu kaçırıyor, kimleri ümitsizliğe sevk ediyor farkında mısın?
En başta kendine, sonra sizi takip edenlere ve topluma ne büyük bir zarar verdiğinizin farkında mısınız?
saydamlığı, hareketsizliği, varolmayıșı öğreniyorsun. bir gölge olmayı ve insanlara sanki hepsi birer taşmış gibi bakmayı öğreniyorsun. oturur durumda, yatar durumda kalmayı, ayakta durmayı öğreniyorsun. her lokmayı çiğnemeyi, ağzına götürdüğün her parça yiyecekte aynı manasız tadı bulmayı öğreniyorsun. resim galerilerinde sergilenen tablolara sanki duvar parçalarıymıș, tavan parçalarıymıș gibi, duvarlara, tavanlara da yağlı boya resimlermiș gibi bakmayı öğreniyorsun.
saatler, günler, haftalar, mevsimler boyunca her şeyden kopuyor, her şeyden soğuyorsun. bazen, neredeyse bir tür sarhoşlukla, özgür olduğunu, seni bunaltan, senin hoşuna giden ya da gitmeyen hiçbir şey olmadığını keşfediyorsun. çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun. görünmez, duru ve saydamsın. yoksun artık. saatlerin ardından, günlerin ardından, mevsimler geçerken, zaman akarken, neşelenmeden, hüzünlenmeden, geleceksiz ve geçmişsiz, öylece, düpedüz, apaçık yaşayaduruyorsun, tıpkı sahanlıktaki musluktan damlayan bir su damlası gibi, bir sinek ya da istiridye gibi, inek gibi, salyangoz gibi, bir çocuk ya da bir ihtiyar gibi, bir fare gibi.
yağmurun, saatlerin, araba selinin, yaşamın, insanların, dünyanın durmasını bekliyorsun; her şeyin yıkılmasını bekliyorsun; surların, kulelerin, döşemelerle tavanların; erkeklerin, kadınların, yaşlıların, çocukların, köpeklerin, atların, kuşların felce, vebaya, saraya yakalanıp bir yere yıkılmasını, mermerin ufalanmasını, ahşabın toz haline gelmesini, evlerin sessizce yerle bir olmasını, tufanı andıran yağmurların yağlı boya resimleri eritmesini, yüzyıllık dolapları geçme yerlerinden ayırmasını, kumaşları lime lime etmesini, gazetelerin mürekkebini akıtmasını, için için yanan bir ateşin merdivenlerin basamaklarını kemirmesini, sokakların tam ortadan yarılarak ağzı açık bir labirenti andıran lağımları ortaya çıkararak çökmesini, pasın ve sisin şehri kaplamasını bekliyorsun.