Günlük Litürji Tonlamaları

🕒 Konu sahibi 1 saat önce aktifti
Bir sabah uyanırsınız
Ya bir keşkesinizdir ya da bir neyse
Ve gün biter
Ya her şeysinizdir ya da hiç kimse...

Feryal İlker

 
Tanrı bir an için paçavradan bebek olduğumu unutup can vererek beni ödüllendirse, aklımdan geçen her şeyi dile getiremeyebilirdim, ama en azından dile getirdiklerimi ayrıntısıyla aklımdan geçirir ve düşünürdüm.
Eşyaların maddi yönlerine değil anlamlarına değer verirdim. Az uyur, çok rüya görür, gözümü yumduğum her dakikada, 60 saniye boyunca ışığı yitirdiğimi düşünürdüm. İnsan aşktan vazgeçerse yaşlanır.
Başkaları durduğu zaman yürümeye devam ederdim. Başkaları uyurken uyanık kalmaya gayret ederdim. Başkaları konuşurken dinler, çikolatalı dondurmanın tadından zevk almaya bakardım.

Eğer Tanrı bana birazcık can verse, basit giyinir, yüzümü güneşe çevirir, sadece vücudumu değil, ruhumu da tüm çıplaklığıyla açardım.

Tanrım, eğer bir kalbim olsaydı nefretimi buzun üzerine kazır ve güneşin göstermesini beklerdim. Gökyüzündeki aya, yıldızlar boyunca Van Gogh resimleri çizer, Benedetti şiirleri okur ve serenatlar söylerdim. Gözyaşlarımla gülleri sular, vücuduma batan dikenlerinin acısını hissederek dudak kırmızısı taç yapraklarından öpmek isterdim.

Tanrım bir yudumluk yaşamım olsaydı… Gün geçmesin ki, karşılaştığım tüm insanlara onları sevdiğimi söylemeyeyim. Tüm kadın ve erkekleri, en sevdiğim insanlar oldukları konusunda birer birer ikna ederdim. Ve aşk içinde yaşardım. Erkeklere, yaşlandıkları zaman aşkı bırakmalarının ne kadar yanlış olduğunu anlatırdım. Çünkü insan aşkı bırakınca yaşlanr. Çocuklara kanat verirdim. Ama uçmayı kendi başlarına öğrenmelerine olanak sağlardım. Yaşlılara ise ölümün yaşlanma ile değil unutma ile geldiğini öğretirdim.

Ey insanlar! Sizlerden ne kadar da çok şey öğrenmişim. Tüm insanların, mutluluğun gerçekleri görmekte saklı olduğunu bilmeden, dağların zirvesinde yaşamak istediğini öğrendim. Yeni doğan küçük bir bebeğin, babasının parmağını sıkarken aslında onu kendisine sonsuza dek kelepçeyle mahkûm ettiğini öğrendim. Sizlerden çok şey öğrendim. Ama bu öğrendiklerim pek işe yaramayacak. Çünkü hepsini bir çantaya kilitledim. Mutsuz bir şekilde.. Artık ölebilir miyim?

Gabriel Garcia Marquez
 
Klasik tepki: "Sıraya geç kardeşim."

Neoklasik tepki: "Şeker kardeşiim sıraya geçiver."

Realist tepki: "Sıra var."

Sürrealist tepki: "Sallandıracaksın bunlardan ikisini Kızılay'da bak bir daha yapabiliyorlar mı?"

Romantik tepki: "Beyefendi galiba sırayı görmediniz."

Modern tepki: "Efendim insanımız eğitimsiz. Halbuki Avrupa da..."

Postmodern tepki: "Sırana geç lan ayı!"

Uzlaşımcı tepki: "Acelesi olmasa öne geçmezdi, üzmeyin garibi..."

Devrimci tepki: "Altyapı sorunları çözülmeden halkımız sıraya geçmez. Devrim olunca herkes hizaya gelecek."

Kaderci tepki: "İki dakika fazla beklesek kıyamet mi kopar? Kısmetse hepimizin işi görülür."

Felsefeci (septik kuşkucu) tepki: "Ön ve arka kavramları görecelidir. O tarafın ön taraf olduğuna kim karar verdi? Öne geçtiğini zanneden, aslında arkaya geçmiş olabilir."

Kantçı tepki: "Efendim, algılanmayan şeyler yok demektir. Bakmayın o tarafa, adam yok olur."

Kötümser varoluşçu tepki: "Herkes bir gün ölecek. Onurlu bir şekilde bekleyin. Bir gün o adam da ölecek."

İyimser varoluşcu tepki: "Sıkmayın canınızı, şu anın tadını çıkarmaya çalışın. Bakın ne güzel hayattasınız ve birileri önünüze geçebiliyor."

Hümanist tepki: "İnsanlık bir bütündür. Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için. Dolayısıyla birimiz öne geçince, aslında hepimiz öne geçmiş oluyoruz."
***
 
En güzel, sevimli çifti düşün... Bir de onlara şehvetin zevki anında bak- bütün şakalar, bütün o narin zerafet birdenbire gitmiş, 'eylem'in başlangıcında aniden yitmiş ve derin bir ciddiyete yer açmıştır. Nasıl bir ciddiyettir bu?

- Hayvanlığın ciddiyeti.

-A. Schopenhauer

 
+Ya doktor, bir insan bir başkasını cezalandırmak için hakikaten kendini öldürebilir mi, olabilir mi böyle şey?

-Zaten intiharların çoğu, başka birini cezalandırmak için yapılmıyor mu Savcı Bey?

Bir Zamanlar Anadolu'da
 
Sevgili Uzaklar,

Bugün, daha iyi olduğunu söyledin bana. Ama yine de gözlerin uzaklara dalıyordu. Sessizlik üzerine konuştuk ve sessiz kaldık bir süre. Sonra gözlerini hüzünle kısıp şöyle dedin: “Rezil bir hayatın ortasında soğukkanlı olabilmek bir erdemdir.”

Sonra yalnızlığını anlattın bana uzun uzun. Kelimeler yavaş yavaş isteksizce dökülüyordu ağzından. “O kadar yalnızım ki,” dedin, “başka birisinin gözlerine bakmayı unuttum. İnsanları dinlerken gözlerine bakamıyorum.”

Evet, yalnızlığını çok iyi anlatmıştın. Başka birisinin gözlerine bakmayı unutacak kadar derin bir yalnızlığın içine gömülmüştün. Sözlerini duyduğumda sanki soğuk bir demiri tutmuş gibi irkilmiştim.

Oysa insanların gözüne baktığımda da hayal kırıklığına uğrayacağımı sanıyorum. İnsanların gözlerine baktığımda artık kızgın boğaları görüyorum. Gözlerinde tahammülsüzlüğü, hoşgörüsüzlüğü ve saldırganlığı besliyor insanların çoğu artık. Göz göze geldiğinize dahi pişman ediyor sizi. Oysa eskiden ışıl ışıl sevgi doluydu insanların gözbebekleri. Bunu çok kez denedim. Tanımadığım insanlarla göz göze geldiğimde, bu gözlerin çoğunda ezilmiş bir umudu, yaralı bir hayatı ve bunun verdiği bastırılmış öfkeyi gördüm. Sevgiyi göremedim Uzaklar, umudu göremedim. İnsanların gözlerinde insanı göremedim.

***

Hayat bir toro’[1]dur sevgilim. Boynuzlarını hep karnımızın en yumuşak bölgesine geçirmeye çalışır. Ve elimizdeki muleta’[2]yı sallarız ona doğru, ustalıkla bize yönelik hamleleri savuşturmaya çalışırız. Bazen bir ıslık hızıyla boynuzlar gövdemizi yalar geçer, soğuk terler dökerek ürpeririz.

Elimde bir rüzgâr gibi taşıdığım muleta işte yeniden hayatın karşısındayım, dimdik ayaktayım Uzaklar ve rüzgârla yarışan sesimle haykırıyorum inançla: Toroooo!…


Erol Anar "Sen" kitabından.
 
tanrı ve zaman yanlış hatmedilmiş
kiliselerin çanları sağır…
minareler kısa…
dekolte doktrinler giyinmiş abdal…
geç kalmış, geç yağmış yağmurlarla dolmuş
sarnıçlar, yırtıcı bir neşter darbesiyle, bulanmışlar
nükleer sevdalardan olan kuleler, rokoko kristallerle
süslenmiş tünellerde lime lime olmuşlar, bikes düşlere
darılmışım, sıçramışım ve gelmişim Janya, sızlayışlarıma
vokalistlik yapsana
(dağ keçisi kavmine uyku haramdır)

Renas Jiyan
 
Sabırlısın ama beklemiyorsun, özgürsün ama seçmiyorsun, müsaitsin ama hiçbir şey seni harekete geçirmiyor. Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey talep etmiyor, hiçbir şeyi dayatmıyorsun. Hiç dinlemeden duyuyor, hiç bakmadan görüyorsun: Tavanlardaki çatlakları, parkenin dilimlerini, gözlerinin çevresindeki kırışıklıkları, ağaçları, suyu, taşları, geçen arabaları. Artık tükenmez olanın içinde yaşıyorsun.

Georges Perec
 
Tanrı’yla aynı fikirde değilim
İntihar edenlerin
Cehenneme gideceği konusunda
Kainatın yaratılışına
Katılmaktan bıktığımda ruhum
İntihar edeceğim bende
Denenmemiş bir yolla
Nerdeyse bütün akıllı kalpler
İntihar edip siktir çekmiş yeryüzüne

Ben ateist değilim, babasıymış gibi
Tanrı’ya küsen bir çocuğum
Eğer Tanrı intihar edenleri ve Nietzsche’yi
Cehenneme gönderirse
Cehennemde yanmayı tercih ederim ben de
Tanrı dürüstlüğü sever..
Tanrı’nın hayal gücünü beğenmiyorum
Ben Tanrı olsam
Peygamberler göndermez
Direkt konuşurdum insanlarla
Ben Tanrı olsam
Hitler’i iyi kalpli bir Yahudi olmakla cezalandırırdım
Yahut yetenekli bir yazar yapardım onu
İçindeki kötülüğü insanlara değil
Tuvallere boşaltırdı
Ben Tanrı olsam
Devletler yok olur
Gül kokulu bireyler var olurdu sadece
Atlar çılgın zamanlar koşardı
Ben Tanrı olsam
Düşünce gücüyle herkesin
İstediği karakter olmasını sağlardım
Dünya bir şiirin
Yaratılım sürecine dönüşürdü böylece
Ben Tanrı olsam intihar ederdim
İnsanlarla birlikte
Acı çekmeyi öğrenemediğim için.


Cesar Mendoza
 



Bu resmi çok sevdim. Gözlerim gökyüzüne düşerken ayaklarımı yerden kessin deniz.

Klişe ve kişi tutsaklığını minimuma düşürüp, düştüğüm yerin yaralarını sarsın denizin tuzu.
 
Farklı insanlar diğerleri gibi değildir; fakat farklı olmak utanılacak bir şey değildir. Çünkü diğer insanlar böyle harikulade insanlar değillerdir. Onlar binin yüz katıdır. Sen ‘bir’likteki ‘bir’sin! Onlar dünyanın her karışındalar. Sen yalnızca buradasın. Onlar çalı çırpı kadar alışıldıklar. Ama sen..
Sen mavi güllersin..

Tennessee William / İhtiras Tramvayı
 
Neden her şey kıt? Çünkü herkes stokluyor. Neden herkes stokluyor? Çünkü her şey kıt. Hepimiz birbirimizden kuşkuluyuz, her birimiz ne olduğunu kestirmeye, yani kimin yaptığını anlamaya çalışıyoruz. Düşmanımız kim? Neler olduğunu anlayamadığımız gerçeği beyinlerimizi aşırı yüklüyor, zihinlerimizi fazla çalıştırıyor; çabuk eskiyoruz, yoruluyoruz ve aklımız karışıyor. Ve hala düşmanımızı tespit edemiyoruz. Aklımız karışık olduğu için verimsiz hareket etmeye başlıyoruz, bu yüzden davranışlarımız kararsız hale geliyor. Kararsız davranışlarımızı fark edenler neyin peşinde olduğumuzu merak ediyorlar. Aslında bir şey yaptığımız yok, sadece başkalarının neyin peşinde olduğu sorunuyla yanıp kül oluyoruz, çünkü çeşitli davranışları gittikçe daha da şaşırtıcı bir hal alıyor.

Her birimiz diğerlerinin ne yaptığını bildiğini zannediyoruz. Onların hepsi de bizim ne yaptığımızı bildiğimizi sanıyor. Bilmiyoruz. Bize soruyorlar, Ne yapıyorsun? Bilmediğimiz için tutarlı bir açıklama yapamıyoruz, ama tutarlı bir açıklama yapmaktaki başarısızlığımız onları yalan söylediğimize inandırıyor ve yalan söylüyor olmamızın tek sebebi gerçekten yaptığımız şeyin saklanması gerektiği olmalı. Bu, korkularını ve güvensizliklerini güçlendiriyor ve sorgulamayı koyulaştırıyorlar. Yanlış önerme, Sen ne yaptığını biliyor olmalısın ve eğer bana söylemezsen, benim onaylamayacağım, canımı yakmak için bana doğrultulmuş bir şeyi saklamak için yalan söylüyor olmalısın. Her kişi, onların neler olduğunu bildiği yanılgısıyla kendisi kadar aklı karışık diğerlerini sorgulayarak, zamanını boşa harcıyor ve kendini yorarak daha da kafası karışmış olarak buluyor.

Hiçbir şey olduğu yok ve kimse ne olduğunu bilmiyor. Kimse artık hiçbir şey anlamadığı ve eve gitmek istediği gerçeğinden başka bir şey gizlemiyor.

Philip K.Dick / 2-3-74 (Şubat-Mart-1974)
 
Eşinizle hemen her akşam, kulağımızı tırmalarcasına yaptığınız tartışmaları, kapıyı vurup çıkmalarınızı bilmesek. Sosyal medya hesabında evliliğinizi pembe dizi tadında anlatmana, kocasının kraliçesi yazmana, kocişkomla kahve keyfim hikayelerine inanırdık belki...
Toplum içinde, küçücük yavrunu sudan sebeplerle nasıl azarlayıp aşağıladığını, hatta parkta oynarken üzeri toprak oldu diye, suratında patlattığın tokadı bilmesem, sosyal medya hesabında "Koklamaya kıyamadığım biriciğim" demene, benim için en önemlisi çocuğumla kaliteli zaman geçirmek deyip, büyük büyük laflar etmene inanırdım belki...
Kocanın seni defalarca aldattığını bana anlatmasaydın, yazdıklarına bakarak dünyanın en mutlu kadını sensin, dünyanın en sadık erkeği senin kocan sanırdım belki...
Salondaki takımı alabilmek için günlerce kocanın başının etini yedin ama, takımı aldıktan sonra instagram sayfandan, "Kocişimin evlilik yıldönümü hediyesi" yalanını söyledin.
Siz Yalanlarını insanlarla paylaşarak tatmin ediyorsunuz kendinizi. Deşarj olmak için nice insanları aldatmayı tercih ediyorsunuz.
Özellikle genç kızlar, evliler inanıyor bu yazdıklarınıza. Dünyanın en iyi kocası senin kocan, en iyi anne-eş sensin, en mutlu yuva sizinki sanıyorlar. Size imreniyorlar...
Çoğu ufak bir tartışmada nefret ediyor kocasından. İstediği hemen olmazsa dünyası başına yıkılıyor...
Sizin evlilik lerinizle kıyaslıyorlar evliliklerini...
Gerçek veya değil, makyajlayıp ortalığa saçtığınız özel hayatınız, her daim balayındaymış gibi anlattığınız evliliğinizin kimlerin huzurunu kaçırıyor, kimleri ümitsizliğe sevk ediyor farkında mısın?
En başta kendine, sonra sizi takip edenlere ve topluma ne büyük bir zarar verdiğinizin farkında mısınız?
***
 
saydamlığı, hareketsizliği, varolmayıșı öğreniyorsun. bir gölge olmayı ve insanlara sanki hepsi birer taşmış gibi bakmayı öğreniyorsun. oturur durumda, yatar durumda kalmayı, ayakta durmayı öğreniyorsun. her lokmayı çiğnemeyi, ağzına götürdüğün her parça yiyecekte aynı manasız tadı bulmayı öğreniyorsun. resim galerilerinde sergilenen tablolara sanki duvar parçalarıymıș, tavan parçalarıymıș gibi, duvarlara, tavanlara da yağlı boya resimlermiș gibi bakmayı öğreniyorsun.
saatler, günler, haftalar, mevsimler boyunca her şeyden kopuyor, her şeyden soğuyorsun. bazen, neredeyse bir tür sarhoşlukla, özgür olduğunu, seni bunaltan, senin hoşuna giden ya da gitmeyen hiçbir şey olmadığını keşfediyorsun. çok mutlu bir parantez içinde, hiçbir şey beklemediğin, vaatlerle dolu bir boşlukta yaşıyorsun. görünmez, duru ve saydamsın. yoksun artık. saatlerin ardından, günlerin ardından, mevsimler geçerken, zaman akarken, neşelenmeden, hüzünlenmeden, geleceksiz ve geçmişsiz, öylece, düpedüz, apaçık yaşayaduruyorsun, tıpkı sahanlıktaki musluktan damlayan bir su damlası gibi, bir sinek ya da istiridye gibi, inek gibi, salyangoz gibi, bir çocuk ya da bir ihtiyar gibi, bir fare gibi.
yağmurun, saatlerin, araba selinin, yaşamın, insanların, dünyanın durmasını bekliyorsun; her şeyin yıkılmasını bekliyorsun; surların, kulelerin, döşemelerle tavanların; erkeklerin, kadınların, yaşlıların, çocukların, köpeklerin, atların, kuşların felce, vebaya, saraya yakalanıp bir yere yıkılmasını, mermerin ufalanmasını, ahşabın toz haline gelmesini, evlerin sessizce yerle bir olmasını, tufanı andıran yağmurların yağlı boya resimleri eritmesini, yüzyıllık dolapları geçme yerlerinden ayırmasını, kumaşları lime lime etmesini, gazetelerin mürekkebini akıtmasını, için için yanan bir ateşin merdivenlerin basamaklarını kemirmesini, sokakların tam ortadan yarılarak ağzı açık bir labirenti andıran lağımları ortaya çıkararak çökmesini, pasın ve sisin şehri kaplamasını bekliyorsun.

Georges Perec/Uyuyan Adam
 
la-la-land_1346173.gif



Bu dansı bana lütfeder misiniz a tatlı bayan? :u1::ask
 
Bir pencere, bakmaya
Bir pencere, duymaya
Bir pencere, yeryüzünün yüreğine ulaşan tıpkı bir kuyu gibi
Tekrarlanan mavi şefkatin enginlerine açılan.
Yalnızlığın küçücük ellerini
Cömert yıldızların verdiği gece bahşişi kokularıyla

Dolduran bir pencere
Belki de konuk etmek için güneşi şamdan çiçeklerinin gurbetine
Bir pencere, yeter bana

Oyuncak bebeklerin ülkesinden geliyorum ben
Bir resimli kitap bahçesinde
Kâğıt ağaçların gölgesi altından
Toprak yollarında geçip giden
Kurum mevsiminden, kısır aşk ve dostluk deneylerinin
Sıralarında veremli okulların
Alfabelerin soluk harflerinin büyüdüğü yıllardan
Ve karatahtaya taş sözcüğünü yazar yazmaz çocuklar
Ulu ağaçlardan sığırcıkların çığlık çığlığa kanat çırparak
Uçup gittikleri
O andan
Etobur bitkilerin köklerinden geliyorum ben
Ve hâlâ başım
Dopdolu
Bir deftere toplu iğnelerle
Çakılan
O kelebeğin yabancı sesiyle

Asılınca güvenim adaletin koptu kopacak ipiyle
Ve bütün kentte
Parıldayan ışıklarımın yüreğini parça parça edince onlar
Koyu renk mendiliyle yasanın, bağladıklarında
Aşkımın çocuksu gözlerini
Ve isteğimin acı şakaklarından
Fışkırdığında kan
Yaşamım artık
Hiçbir şey olmadığında, hiçbir şey olmadığında duvar saatinin tiktaklarından başka
Anladım birden yolum yok yolum yok yolum yok
Çılgınca sevmekten başka


Bir pencere yeter bana bir tek pencere
Bilince ve bakışa ve suskunluğa
İşte öylesine boy atmış ki ceviz fidanı
Anlatabilir artık genç yapraklarına tüm bir duvarı
Ve sor aynadan
Adını kurtarıcının
Ve işte senden daha yalnız değil mi
Ayaklarının altında titreyen yeryüzü?

Yıkıntı elçiliğini, peygamberler
Kendileriyle birlikte getirmediler mi çağımıza?
Ve yankıları değil mi o kutsal metinlerin
Bu patlamalar art arda

Bu zehirli bulutlar?
Ey dost, ey kardeş, ey herkes!
Yazın tarihini gül soykırımının
Aya vardığınızda!

Düşler
Ne kadar safsalar o yükseklikten düşer ölürler

Şimdi dört yapraklı bir yoncayı kokluyorum ben
Eski düşüncelerin gömütünde boy atmış yonca
Ve soruyorum saflığın ve bekleyişin kefeninde toprak olan o kadın gençliğim miydi benim?
Çıkabilecek miyim yeniden o merak merdivenlerinden?
Merhaba diyebilecek miyim o iyi Tanrı'ya çatılarda dolaşan?

Seziyorum zaman geçip gitti artık
Seziyorum an, tarihin yapraklarından benim payıma düşendir
Seziyorum aldatıcı bir aralıktır bu masa saçlarımla, o garip ve kederli
adamın elleri arasında


Bir şey söyle bana
Teninin tüm sevgisini sana bağışlayan insan
Ne istiyor diri kalma duygusundan başka?
Bir şey söyle bana
Kıyısındayım pencerenin
Ve güneşle bağlantıda...


Furuğ FERRUHZAD
 
Bir gülücük düştü çimene.
Telafisi olanaksız!
..
Tanrı lütfu gibi, kar taneleri gibi altıgen, bembeyaz

Gözlerimin, dudaklarımın,
Saçlarımın üstüne düşen,

Dokunup dokunup eriyen.
Hiçbir yerde

Bu lambaları, bu gezegenleri,
Niye verdiler bana peki..


.Sylvia Plath, Ariel ve Seçme Şiirler “Gece Dansları”
 
Çamurlu pencere kendi kendini yıkıyor. Çiçekler kendi kendine çürüyor demir balkonda. İçerden yetişemiyorum dışarı. Yukarıdaki külüyle sardunyaları yakıyor yaz kış.Yetişemiyorum hiç yukarı…

Yukarıdaki hep hızlı. Sardunyaları yakıyor yaz kış.

Yetişemiyorum, alnımı tokatlıyorum hızlı hızlı… Uzay boşluğundan daha geniş alnım benim. Yıldız çaktığı falan da yok. Kayan sadece göğüs kafesinde dikişsiz bir nefes.Yersiz, otuz küsur nefes.

Peki ayaktaki fotoğrafların boyu mu kısalıyor, sesi mi az duyuluyor mesafe yaklaşırken?

Alıştığın sesleri kısalırken meşgule alma. Kısa kesme. Bir kez olsun, çok özledim de.

Yanaklarım yere sarkarken, kısalan bir omuza nerden sarılacağım?

Onu da desene.

Bir bok bilmiyorsun! Hep akıl veriyorsun hızlı hızlı.

Bence aya hiç çıkılmadı. Işık hızında hiçbir ses ulaşmadıyukarı. Bir balkon, bir de alnım var. Kara deliklerse demir balkondan sarkıyor. Balkona çıkmadıkça, aya hep küllerin düşüyor.

Bu sabah sırf bu yüzden inat ettim uyumadım. Yoldan çaldığım sardunyayı yoğurt kabına bıraktım. Çamurlu pencereden uzanıp ona yer açtım. Aşağı doğru uzattı hemen yüzünü. Can suyu verdim, suyun yarısı aşağı aktı hemen.

Sonra balkona sırtımı döndüm. Yine.

Yine duvarı seyrediyorum.

Kısalan bir omuza nerden sarılacağımı hala bilmiyorum. Ama bundan fazlasını ay seninken biliyorum.

Biliyor musun?

Hiç yetişemiyorum yukarı… Hiç rüya. Kabul.

Bir tek alnımı tokatlıyorum hızlı hızlı. Bir tek fotoğrafsız duvarı seyrediyorum. Bir tek annemi seyrediyorum.

Ben onu çok seviyorum!

Sen de bir tek külünü tut şimdi. Sonra siktir git.

Böyle sevme kimseyi

kemal hamamcıoğlu
 
seni istiyorum ve biliyorum
gönlümce kucaklayamayacağım
sen o aydınlık ve pırıl pırıl gökyüzüsün
ben bu kafeste bir tutsağım kara ve soğuk parmaklıklar ardından
gözlerim hasretle bakıyor yüzüne doğru
bir elin uzanışını düşlüyorum,
ansızın ben de uçayım sana doğru boş bir anda düşlüyorum
bu sessiz hapishaneden uçmayı
gülerek gardiyan adamın gözüne
yanında yaşama yeniden başlamayı düşlüyorum ancak bilirim asla
bu kafesten kurtulmaya gücüm kalmamış
gardiyan adam istese bile
kanatlanıp uçmaya soluğum kalmamış parmaklıklar ardında her sabah
bir çocuğun bakışı güler bana doğru
sevinç şarkılarına başladığımda
dudağında öpücükle gelir bana doğru şayet bir gün, ey gökyüzü
kanatlanırsam bu sessiz evden
ağlayan çocuğa nasıl söylerim
tutsak bir kuşum vazgeç benden bir mumum, canımın alazıyla
harabeleri aydınlatırım
sönüklüğü seçersem eğer
bir yuvayı yıkıp dağıtırım..

F.F
 
Adın; acemice bir yanılgı,
dibi ceset dolu ahlaksız bir uçurum,
bulanık bir o kadar da kinayeli bir göl.

Bir cinayet,
suç üstü yakalanan bir caninin son vukuatı,
detayı belli olmayan sinsi bir plan,
bir ihanetin uluorta afişe edilmiş mazbatası..

K.B.Y
 
Geri