Kuran ve İdrak

  • Kullanıcı EkSen
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Forum Meydanı
Konu sahibi son olarak 45 gün önce görüldü
LEYL ( 21 AYET )

17.18.19.20.21.
Malını Allah yolunda verip arınan takvâ ehli ise ondan uzak tutulur. Onun üzerinde birine ait olup karşılığı verilecek bir lütuf yoktur. Ancak yüce rabbinin rızasını kazanmak için verir. Bu hoşnutluğa da mutlaka erecektir.


Kimi âlimlerce bu ayetlerin Hz. Ebu Bekir’in durumuna istinaden indiği konusunda görüş birliği vardır. Vakti zamanında müşriklerin Müslüman kölelere yaptıkları ağır eziyet ve işkencelere dayanamayan Ebu Bekir hazretleri, elinde avucunda ne varsa verip, kurtarabildiği kadar köleyi kurtarmaya çalışmıştır. Tabi o zamanın müşrikleri de Ebu Bekir’in bu vefakârlığına bir kulp bulmaya çalışmış ve onun köleleri kendi çıkarları için satın aldıklarını söylemişlerdir. Oysa bu ayetlerden de anlaşılacağı üzere ortada çıkara dayalı bir durum söz konusu bile değildir.
Allah’ın takva ehli diye gruplandırdığı sınıf, maalesef günümüzde parmakla sayılacak kadar azalmıştır. Takva ehli kimse, Allah’ın yasaklarına ve uyarılarına dikkat eden, kendini günahlardan ve çirkin davranışlardan koruyan kimse demektir. Ayrıca en büyük özellikleri de; yaptıkları her işi, sadece ve sadece Allah’ın rızasını kazanmak için yapan kimselerdir. Yardımlarında kendi çıkarlarını gözetmezler. Keza varsa ailelerinin de… Onlar için kendi nefislerinden önce başkalarının ki gelir.
Konuyu daha iyi anlayabilmemiz açısından şöyle bir örnek vereyim; Mesela zekât hesaplaması vardır ya hani… Birçoğumuz Ramazan ayı geldi mi ne kadar zekât vereceğimizi hesaplamaya çalışırız ya hani. Bu konuda duyduğum bir söz vardı ki çok hoşuma gitmişti. Zekâtın ölçüsü nefsini rahatsız edecek kadar olmalı denmişti. Gerçekten de bu sözün doğruluğuna yürekten inanıyorum. Yani elinde bir milyonu olan adamın yirmi beş binini zekât olarak vermesi ile yüz binini zekât olarak vermesi arasında kesin bir takva farkı olmalı. Ya da zekâtını veremeyecek durumda olan bir kimsenin, yine de şartları zorlayarak zekât vermeye çalışması da takdire şayan bir davranış şeklidir. İşte bu kimseler, yani nefislerini Allah yolunda sıkıntıya sokan kimseler, takva ehlidir.
Bu insanların derdi cenneti kazanmak, ya da bu dünya da çevrelerindeki insanlar onlar için güzel sözler söylesinler değildir. Makam, mevki, itibar, mal, mülk peşinde koşmazlar. Onlar için tek bir ölçü vardır o da Allah rızasıdır. Ve tabi ki bu ölçünün tek hesaplayıcısı da ancak ve ancak yüce Allah olacaktır.
Bakın hepimiz insanız, nefis taşıyoruz. Hatalar yapabilir, günahlar işleyebiliriz ama tüm bunların karşılığında Rabbimiz yine de bizlerin arınıp temizlenebilmesi için harika bir yol göstermiş. “Yardım edin “ buyuruyor. Kazandıklarınızı ihtiyacı olanlar için harcayın buyuruyor. Yani bizden imkânsız ya da yapılması çok zor şeyler istemiyor. Kendi türüne yardım et diyor çünkü zaten türümüzün düşmanı olan şeytanla farkında olmadığımız bir savaş halindeyiz ve bu savaşta birbirimize destek olmamızdan daha doğal ne olabilir? Keşke bu durumun farkında olabilsek… Ancak ne yazık ki birçok şeyde olduğu gibi bunda da yozlaşmışız. Yaptığımız yardımları ince hesaplamalar üzerine yapıyoruz. Canımızı acıtmayacak kadarını verirken, bir de üstüne yaptığımız yardımları seslendiriyoruz. İstiyoruz ki insanlar bize minnet duysun, oysa minnet duyulacak tek merci Allah’tan başkası olmamalıdır. Aklıma geldi, bir kesresinde izlediğim bir sokak röportajında muhabir sokakta ki insanlara bedensel engelliler için düşüncelerini soruyordu. Hemen hepsi de ezberletilmiş gibi benzer cevapları vermişlerdi. “Hepimiz engelli adayıyız. Yarın bir gün bizimde engelli olmayacağımız ne malum. O yüzden engellilere iyi davranmalıyız.”
Allah aşkına şu düşüncenin altında gizlenen bencilliğin farkında mısınız? Ne yani Allah sana “ sen asla sakat kalmayacaksın, ömrünün sonuna kadar ne yaparsan yap hep sağlıklı olacaksın” dese engellileri o zaman düşünmeyecek misin? Onlara yardım etme sebebin senin de engelli olabilme riskini aklından çıkarmıyor olman mı gerçekten? Bu nasıl sığ bir yaklaşım böyle! İşte yardımlarımız konusunda da maalesef bu kafadan gidiyoruz bazılarımız. “ Yarın bir gün bizde zor durumlara düşebiliriz, o yüzden yardım etmeliyiz.”
Yok kardeşim yok. Bu yüzden yardım etme kimseye. Sebebin sadece Allah’ın hoşnutluğunu ve nefsini terbiye olsun. Olsun ki ancak o zaman insanlık kendi değerinin ölçüsünü hakiki bir hazla fark edebilsin. Zira kendi adıma, Allah’ın benden memnun olduğunu hissettiğim anda duyduğum mutluluktan daha büyük bir mutluluk bilmiyorum ben. Keşke o mutluluğa daimi olarak erişebilenlerden olabilsek.
 
FECR ( 30 AYET )
1.2.3.4.5.

Yemin olsun tan yerinin ağarmasına; On geceye; Çift olana ve tek olana; Geçip gitmekte olan geceye. Düşünen kimse için bunlar yemine konu olacak kadar önemli değil midir?


İlk beş ayet içerisinde merakımı celbeden ilk şey, on gece ile ne kastedildiği oldu. Elbette bu merakımı oturduğum yerden gideremezdim. Araştırdım ve öğrendim ki on gece ile kastedilenin Ay takviminde Araplar için önemli bir yeri olan Zilhiccenin ilk on günü olduğuymuş. Birçok tefsir âlimi de bu surenin o günlerde indiğine işaret ederek bu yorumda fikir birliği etmişlerdir. Burada bir es verip dikkatimizi nazik bir konuya çekelim.
Hayatımın şu dönemine kadar, Kuran ile ilgili meseleler de iki grup arasında kaldım hep. Bir grup var ki; Kuran meali okumanın gereksiz olduğunu ve herkesin sadece ilmihallerle dinini öğrenebileceğini iddia eder. Diğer grupsa tam tersi olarak, Kuran dışında başka hiçbir kitabın okunmasına gerek olmadığına ve Kuran’da ki ayetlerden anladıkları kadarıyla öğrenmenin yeterli olduğunu iddia eder. Her iki gruba da hak verdiğim kadar, her iki gruba da katılmadığımı bu noktada belirtmeliyim. Eğer benim için sadece ilmihaller yeterliyse, o vakit neden Rabbimiz Kitabını okumamızı emretmiştir? Dahası anlamamızı ve idrak etmemizi? Kuran’ı anlamak sadece belli bir zümreye mi farz kılınmıştır yoksa? Elbette ki böyle bir durum yok. O yüzden “Müslümanım” diyen herkesin üzerine farz olduğuna inanıyorum Kitabımızı anlamamızın. Diğer taraftan “bana sadece Kuran yeter, başka yardımcı kitaplara ihtiyacım yok” diyenlerin de cüretlerine şaşıyorum. En basitinden, yukarıda ki ayette olduğu gibi, eğer ben araştırmasam nereden öğrenecektim on gece ile ne kastedildiğini? Kuran’da daha bunun gibi ne ayetler var, tarihi ve coğrafi bilgilerimizin bizi yönlendirdiği… Kuran apaçık bir kitaptır amenna ama bundan kastedilen Kuran’ın insanların anlayabileceği bir lisan ile indirildiğidir. Yoksa kitap içinde ki ince meseleleri öyle oturduğunuz yerden roman okur gibi okuyarak fark edemezsiniz. Eliniz mahkûm ya bu işe gönül verecek, yıllarınızı verecek, emeğinizi verecek ve tefsir âlimliğine soyunacaksınız. Ya da zaten bu tür âlimlerin yazdıklarından faydalanma yolunu seçeceksiniz.

On gece sözünden hemen sonra gelen “çift olana ve tek olana” ibaresi de üstü kapalı bir anlam ifade etmektedir. Yine de kendi adıma burada kastedilen çift olanın; Allah’ın çifter çifter yaratmış olduğu her şeyi, tek olanınsa; bir tek olan kendisi olduğunu sanıyorum.
Rabbimizin belki de dikkatimizi çekmek ve bizi daha derinden düşünmeye sevk etmek için üzerine yeminler ettiği kavramları kaçımız enine boyuna düşündük acaba? Şafağın nasıl söktüğünü, canlılığın nasıl oluştuğunu, gece ve gündüz arasında ki farkları… Belki de hiç düşünmedik bunları. Ne de olsa kendimizi bildik bileli sıradan alışıla gelmiş bir tekdüzelikten ibaretti bu örnekler. Oysa “elin gevuru” diye küçümsediğimiz o yabancılar tüm bunlar üzerine nice araştırmalar yapıyorlar. Kendi adıma bu ayetlerde yüce Allah’ın bilime dair bizlere işareti var ama anlayan ümmet nerede hani? Bizim anlamamız gerekeni başkaları anlıyor ve çözüyor. Ayrıca bu ayetler de yine yeniden bir kez daha insanoğlunun düşünmesi ve akıl etmesi isteniyor. Kuran ezbercilerine duyurulur.
 
Geri