FATİHA ( 7 Ayet )
1.
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla...
Geldik Fatiha suresine… Surelerin başlangıcına, Kuran’ın özetine, kalplerin fethine…
Fatiha suresi iniş sırasına göre beşinci sırada inen sure olmasına karşın, bir defada tamamı inen ilk suredir. Belki de bu yüzden vakti zamanında Kuran’ın başına konmuştur. Bu surenin başında ki besmele kısmının ise kimi âlimlerce euzu çekilerek okunması gerektiği hususunda ittifak olmuştur. Yani Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlamak yerine “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” diyerek başlanılması daha uygun bulunmuştur. Bu kısımların teknik analizlerinde oyalanmayacağım. Ortada bir gerçek var ki o da Allah’ın kitabını okumaya başlamadan önce O’nun en güzel isimleriyle anılması, selamlanması gerçeğidir. Ayrıca Kuran’ın ilk suresi olarak kabul edilmiş ve bu yüzden adına “başlangıç” anlamına gelen Fatiha ismi konulmuş bir surenin, başlangıcının da besmele ile başlaması gayet yerinde bir başlangıç olmuştur.
Sanırım kendine Müslüman diyen hiçbir kimse besmeleden habersiz değildir. Hemen hepimiz besmele çekmesini biliriz. Euzu besmeleyi de biliriz. Peki, kaçımız Şeytan’ın kim olduğundan ve neler yapabileceğinden haberdarız? Ya da kaçımız Rahman ve Rahim ne demektir biliriz? Tahminimce çok azımız… Hani bir deyim vardır ya; “balık baştan kokar” diye… İşte biz daha en başından neyin ne olduğundan habersiz ezberci ve şekilci bir anlayışla öğretildiğimiz için, kalplere şifa olacak Kuran’dan da yeterince faydalanamıyoruz. Zaten daha besmelenin hikmetleri üzerinde düşünemeyen bir iradenin Allah’ın kitabının hakkını verebilmesi de mümkün gözükmemektedir. Şeytan kısmını geçelim. Aslında şeytan ile ilgili ciltler dolusu kitaplar yazılır ya şimdilik o mendeburla ilgili fikriyatımı ileriki ayetlerde paylaşacağım inşaAllah. Yine de küçük bir bilgi paylaşmalıyım bu noktada. Nahl suresinin 98.ayetin de Cenab-ı Allah Kuran okunurken kovulmuş şeytandan kendisine sığınılmasını öğütlüyor. Yani euzu besmele çekmenin sadece besmele ile başlanmasından daha faydalı olduğunu düşünebiliriz. Ayrıca bu şeytan ne lanet bir varlıktır ki, Allah’ın kitabını okurken dahi onun vesvesesinden korunmak için euzu besmele çekmek zorunda kalırız? Ona geleceğim ama daha vakti var. Şimdi biz bakışlarımızı inci gibi parlayan iki isme çevirelim. Rahman ve Rahim’e…
Rahman en sade anlamıyla; Şu dünya da yaratılmış olan tüm mahlûkata Allah’ın rızık, afiyet ve ihsan da bulunması, onlara merhamet etmesine verilen isimdir.
Rahim ise; Ahiret dünyasında Allah’ın kendilerinden razı olduğu müminlere sonsuz ikram ve ihsanını esirgememesine verilen isimdir.
Allah’ın onca güzel ismi içerisinden bu isimleri seçmesinin ve yaptığımız işlerin başlangıcında kendisini bu şekilde anmamamızı istemesinin hikmetini elbette yine kendisi bilir. Benim tahminimce ise, Cenab-ı Allah bu şekilde hem bu dünyanın hem de diğer dünyaların tek hâkimi olduğunu, yaptığımız, yapacağımız ve yapmak üzere olduğumuz her şeyin planlayıcısının ve izin verenin de yine kendisinin olduğunu net bir şekilde anlamamızı istiyor olabilir.
Diğer taraftan besmelenin kim bilir nasıl uhrevi bir etkisi vardır mana âleminde hiç bilemeyiz. İdrak edemediğimiz nokta da kabul etmek düsturundan yola çıkarak besmeleyi dilimize pelesenk etmeli, onsuz hiçbir işimize başlamamamız gerektiğini düşünüyorum. Hatta şöyle bir de benzetmem var kendimce. Benim iki tane koruyucum var. Biri Bismillahirrahmanirrahim’dir, diğeri de elhamdülillah’tır. Onlarsız hiçbir yere gitmem ve onlarsız hiçbir şey yapmam. Asla da geride bırakmam çünkü inanırım ki onlar da beni bırakmaz. Denemesi bedava. Dilinizde ve aklınızda bu iki koruyucuya yer açın derim.
2.
Hamd, âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur.
Ne yazmıştım az önce? İki koruyucum var demiştim. Biri besmele biri de hamd-ı şükür. Lügat ta hamdın anlamını tam olarak karşılayabilen bir açıklama bulunmamaktadır. Genel olarak hamdın açıklaması; Kâinattaki yaratılmış olan, yaratılmakta olan, tüm varlıkların niteliklerinin Allah’ın tecellisi olduğu hakikatini anlatan bir kelime olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Bense daha da basit düşünerek hamd etmenin kulun Allah’a teşekkür etmesinin en kolay ve en geçerli hali olduğunu ve Allah’ın üzerimizde ki tasarrufunun karşılığını, bir nebze de olsa ancak bu şekilde verebildiğimizi kabul ediyorum kendimce. Fatiha suresinin ilk iki ayetinin de sıralamasında önce besmelenin sonra da hamd etmenin gelmesi elbette ki tesadüfi değildir. Yapacağımız işlerin başında besmele ile başlayıp şükürle bitirmemiz gerektiğini muhakkak kendimize öğretmeli ve irademizi buna alıştırmalıyız. Ayette “âlemlerin Rabbi” ibaresi ile bir kez daha altı çizilerek ve net bir biçimde tüm âlemlerin, bildiğimiz ve henüz bilmediğimiz tüm düzenlerin sahibinin, sadece Allah olduğu ve hamdın ancak böylesi bir kudrete karşı yapılabileceği açıkça belirtilmektedir. Yani hamd sözcüğünü cümle içerisinde ancak Allah için kullanabiliriz. Bir başkasına hamd edilmesi mümkün değildir. Bu nokta da yine bazı kurnaz geçinenler sağda solda şöyle bir soru ile karşınıza çıkabilirler; “Allah’ın senin hamdına ihtiyacı mı var? Mademki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Öyleyse niye insanların kendisine hamd etmesini istiyor?”
Bu türden sorulara verilecek ilk cevap; “Bunu ancak Allah bilebilir” olmakla birlikte böyle bir cevabı zaten vereceğiniz hiçbir cevabı kabul etmemeye kendilerini şartlamış olan sözde kurnazlar kabul etmeyecektir. Yine de bu soruya aklımın yettiği kadarı ile şöyle bir cevap verebilirim.
İnsan yaratılmadan önce de, yaratıldıktan sonra da Allah hep vardı. Ezeli ve ebedi bir varlığın ve tüm varlıkların oluşum sebebi olan bir varlığın, yarattığı varlıklara ihtiyaç duyması düşünülemez bile. Yani biz Allah’a şükretsek de etmesek de Allah yine Allah’tır ve kudretinden en ufak bir eksilme olmaz. Dolayısıyla “Allah bizim şükürlerimize mi muhtaç” sorusu havada dağılıp gidiyor. Ortada bir muhtaçlık durumu var aslında ama Allah değil biz muhtacız Allah’ı hamd etmeye. Çünkü hamdın içinde ki manaları anlayamaz ve gerçekten kalpten şükredemezsek helak bir son bizi bekliyor olacaktır emin olun. Zaten Fatiha suresinde ki ayetlerin dizilimi öyle bir ayarlanmıştır ki, ebedi kurtuluşa giden yolun haritası resmen çizilmiştir. Bunu şimdi madde madde açıklayacağım.
3.4.
O Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün sahibidir.
Rahman ve Rahimin anlamlarını daha önce vermiştim. Yani dünya da ve ahirette her şeyin sahibi ve her şeyi veren, her şeyi düzenleyen yegâne kudret Rahman ve rahim olan Allah’tan başkası değildir. Şimdi kurtuluş haritasının madde madde sıralanışını açıklama vakti.
Neydi suremizin ilk ayeti? Besmele yani Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla başlamamız. Hadi biz buna euzu besmeleyi de eklemiş olalım. Yani Lanetlenmiş Şeytanın şerrinden Allah’a sığınır ve başlangıçlarımızı ancak Rahman ve Rahim olan Allah ile yaparız. Yaninin yanisine gelirsek; Rabbimiz bize ebedi saadete giden yolda ilk adımımızı nasıl atacağımızı söylüyor. “Benim adımı anın” buyuruyor ve bunu yaparken Onun adını anmamamız ve Onu kavrayamamamız için uğraşıp duran şeytana da dikkat edin buyuruyor. Yani yolda yalnız yürümüyoruz. Bir bize yol gösteren Allah, bir de yoldan çıkmamızı gaye edinmiş şeytan da yol arkadaşlarımız.
Bu ilk maddeydi. Şimdi ikinci maddeye geçiyorum. Allah’ın adıyla başladığımız bu yolculukta şükrünü eda edebileceğimiz ve minnet duyabileceğimiz tek gerçek kudret açıklanıyor. Yani o yolda kalabilmemizi sağlayabilecek kudrete hamd etmemiz gerektiği önemle hatırlatılıyor. Yani başlangıç Allah’ın adıyla varış da Allah’ın lütfuyla olacak, bunu anlamamız isteniyor.
Sonra diğer madde de bir önemli hatırlatma daha yapılıyor. Bize bu dünya da kimin rızk verdiğini ve diğer dünyada da yine aynı kudretin rızk vereceğini anımsamamız isteniyor. Ve eninde sonunda yürüdüğümüz bu yolun nereye çıkacağı net olarak söyleniyor. Benim çeviride “ din gününün sahibi “ diye aldığım kısım başka meallerde “ödül ve ceza gününün sahibi” olarak da geçmektedir. Yani bütün yaratılmışların hesap vereceği ve asıl yaşama geçileceği günden bahsediliyor. İşte o müthiş gerçeğin tek sahibinin Allah olduğunu ve bu yolun eninde sonunda o güne yani o hesaplaşmaya çıkacağı belirtiliyor. Bu noktada hep şu soru kafamda küçük çaplı patlamalara yol açıyor; “eninde sonunda hesap vereceğimiz ve hesabından kurtulamayacağımız akıl almaz bir kudret bizi beklerken, biz neyimize güveniyoruz da çalıyoruz, çırpıyoruz, yalan söylüyoruz, tecavüz ediyoruz, kul hakkı yiyoruz?”
Soruları çoğaltabilirim ama cevapları değil. Çünkü gerçekten anlayamıyorum. Yani ölümlü olan bizler ve öldükten sonra diriltileceğimize inanan da bizlerken, yine de korkunç günahlar işlemekten çekinmiyoruz. Sanırım bunun bir sebebi, daha önce de belirttiğim gibi yolda bize eşlik eden şeytan olmalı. İşte bu yüzden Allah, Fatiha suresinde bizim için yol haritasını çizmiş.
a) Şeytandan bana sığın ve ondan uzak dur. Rahman ve rahim olan kudretimin farkına var ve bu farkındalığın yardımıyla sınavına başla.
b) Yürürken ve bana sığınırken hamd etmeyi de unutma. Kalbinde benim için yer aç, zira kalbin buna muhtaç.
c) Unutma, sana bu dünya da rahmetini esirgemeyen ben, diğer tarafta aynı rahmeti gösterecek olan da yine benim.
d) Bu dünya da sahip olduğunu sandığın her şey, gelip geçicidir. Sahip olunabilecek tek şeye ise sadece ben sahibim ve o gün geldiğinde benim neyin sahibi olduğumu hepiniz öğreneceksiniz.
5.6.7.
(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet; Nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, doğrudan sapmışların yoluna da değil!
Geldik Fatiha’nın ikinci kısmına. İlk dört ayetini Allah’ın bizlere seslenişi gibi düşünebiliriz. Son üç ayette ise bizim O’na seslenişimiz vardır. Aslında bu ayetlerde Allah’ü Teâla yine bizler için bizzat yol göstermekte ve O’na nasıl dua etmemiz gerektiğini anlatmaktadır.
Tahminim odur ki; her bir ayet canlansa ve dile gelse, sanırım bizden en çok şikâyet edecek olan ayet Fatiha Suresinde ki beşinci ayet olacaktır. Gün içerisinde belki de en çok okuduğumuz bu surenin içinde defalarca kez Allah’a “Allah’ım yalnızca sana kulluk eder ve yalnızca senden yardım dilerim” dedikten sonra amelde bunu gösteremeyip beklentilerimizi, çıkarlarımızı, korkularımızı, minnetimizi ve kurtuluşumuzu başka kullarda aramak riyakârlık değildir de nedir? Herkesin tam da bu noktada, bu ayette kendi öz eleştirisini samimice yapması lazım gelir. Gerçekten de yalnızca Allah’a mı kulluk ediyoruz? Minnetimizi O’nun için mi gösteriyoruz? Yoksa başka başka insanlar için “sen olmasaydın olmazdık” ya da “ yetiş ya filanca kişi” diye bilmeden şirk koşup duruyor muyuz?
Aslında bu bam teli konuyu daha da açmadan önce kul nedir anlamını iyice öğrenmek lazım.
Kelime anlamları bakımında kulun birkaç anlamı birden vardır. Kiminde Tanrıya göre insan, kiminde köle olan insan, kiminde de hizmetli kimse anlamlarına gelmektedir. Ancak bana göre bu kelimenin kullanılması gereken tek yer Allah ile olan münasebetlerimizde olmalıdır. Yani ben hiç kimse için “falancanın kuluyum” diyemem. Ancak Allah’ın kulu olduğumu söyleyebilir ve bu idrakle davranabilirim. Aksi takdirde Allah için kullanılan bu kavramı başka insanlar içinde kullanmaya başladığınızda farkında olarak ya da olmayarak Allah ile aramıza aracılar sokmaya başlarız. Ve bir müddet sonra Allah’a duymamız gereken minneti, korkuyu, aşkı, hürmeti başka insanlar içinde duymaya başlarız ki bu da imtihanın olmazsa olmazı özgür irademizi devreden çıkarmamıza sebep olur. Sonuç olarak başkasının gözüyle görür, başkasının kulağıyla duyar, başkasının düşüncesiyle hareket eder, başkasının amellerine tabi oluruz. Oysa Yaratanın istediği her bireyin kendi iradesi ile kendisini arayıp bulması değil midir? Mesela tarihte sultanlara ya da yüksek mevkide ki kimselere hizmet eden bazı kimselerin “kulunuzum“ dendiği bilinir. Neden bir insan başka bir insana kulunuzum der ki? Hele ki kıldığın her namazda Allah’ın huzurunda yine Allah’a söz verip “ sadece sana kulluk ederim “ dedikten sonra, bir başka faniye dönüp kulunuzum denir mi Allah aşkına? Zaten altıncı ayette “bizi dosdoğru yola ilet“ ibaresi ile ne yaparsak yapalım Allah’ın yardımı olmadan ilerleme kaydedemeyeceğimize ve kurtuluşa eremeyeceğimize işaret edilmiyor mu? Var mı Kuran’da ki onca ayet içinde bizi dosdoğru yola iletecek bir başkasının adı? Hâl böyleyken araya aracılar almak, yok bir başkasının tövbesine sığınmak, yok filancanın şefaatini istemek vs. Fatiha’ya ihanet değildir de nedir?
Bu soruların üzerinde hepimizin önemle düşünmesi şarttır. Ve surenin sonunda doğruya giden yolda yanlışlardan da ibret almamız gerektiği öğütlenerek bir kez daha bizlerin kıyasla davranmamız gerektiğine işaret ediliyor. Hatta yedinci ayetten tarih bilmenin, tarih okumanın ne denli önemli olduğu görülüyor. Çünkü tarih boyunca yüce Allah insanları dosdoğru yola iletirken çeşitli araçlar kullanmıştır. Bunlar bazen melekler, bazen peygamberler ve kitaplar, bazen de âlimler olmuştur. Bu araçları kullanıp bunlardan faydalanan toplumların durumu ile faydalanamayan toplumların durumlarını ise ancak tarihle öğrenebiliriz. Yani bir kez daha okumanın ve araştırmanın önemine burada da rastlıyoruz. Hani şu “ Kuran’ı okumanıza anlamanıza gerek yok “ diyen ezberci sığırların aksine…
Konunun sonunda sahih olduğuna inandığım ve çok sevdiğim bir hadisi paylaşmak isterim.
Müslim’in rivayet ettiği bir kutsî hadiste; Allah Teâlâ’nın, “Namazı (Fatiha’yı) kulumla kendi aramda yarı yarıya paylaştım ve kulum dilediğini alacaktır” buyurduğu ifade edildikten sonra şöyle devam edilmiştir: Kul (namazda Fatiha’yı okurken) “Hamd âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur” deyince Allah, “Kulum bana hamd etti” buyurur. Kul “rahman ve rahîm” deyince Allah, “Kulum beni övdü” der. “Ceza gününün tek sahibi” deyince “Kulum benim yüceliğimi dile getirdi” der. “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” deyince “Bu, kulumla benim aramda ortak olan kısımdır ve istediği kulumun olacaktır” buyurur. Kul “Bizi dosdoğru yola ilet; nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, doğrudan sapmışların yoluna da değil!” deyince Allah, “İşte bu, yalnızca kuluma aittir ve kuluma istediği verilecektir” buyurur.