Kuran ve İdrak

  • Kullanıcı EkSen
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Forum Meydanı
Konu sahibi son olarak 43 gün önce görüldü
İnşaALLAH bu sayfada da Kuran'da ki sûrelerden bazı ayetleri paylaşıp o ayetler ile ilgili ne düşündüğümü paylaşacağım ancak bu kesinlikle bir tefsir değildir. Zaten öyle bir seviyem de yok. Sadece bazı ayetlerin ruhumda ve aklımda çıkardığı sesleri anlamlandırmaya ve sizlerle de paylaşmaya çalışacağım ..

Konum tartışmaya açık değildir. Normal de kişisel bölümde açabilirdim ama misafirler de dahil olmak üzere daha çok kişiye ulaşması açısından serbest kürsü de açmayı uygun buldum.
Lütfen okuyun ve kimse polemik çıkarmasın ..
 
ALAK (19 Ayet )
1.
Yaratan rabbinin adıyla oku!


Ve karşınızda, Kuran’ın iniş sırasına göre ilk suresinin ilk ayeti…
Vallahi de billahi de hiçbir başlangıç bu ayet kadar yerinde ve kararında olamaz. “Yaratan Rabbinin adıyla oku!” Peki nedir bu okuma? Neyi okudu peygamberimiz? Yaratan Rabbinin adıyla nasıl okunur? Bu soruların üzerinde düşünmek gerekli değil mi?
Evvela ilk sorumun üzerinde düşünelim. Hadisenin geçtiği mekân bir mağara... Adına Hira denilen Mekke’de bulunan bir mağara. Peygamber efendimiz zaman zaman o mağaraya çıkar ve içsel bir arayışın içinde saatlerce bir başına zaman geçirirmiş. Yine böyle bir gece yarısı ki aynı zamanda Ramazan ayında ki bir gecede başından geçen hadiseyi şu şekilde nakletmiş; "Melek bana okumamı emretti. Kendisine okuma bilmediğimi söyledim. Beni kollarının arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra 'Oku!' dedi. Ben yine, 'Okuma bilmem' dedim. Beni tekrar kollarımın arasına aldı, kuvvetle sıktı ve 'Oku!' diye tekrar etti. Ben yine 'Okuma bilmem' dedim. Üçüncü defa kollarının arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı ve şöyle dedi: 'Yaratan rabbinin adıyla oku; O, insanı alaktan (asılıp tutunan zigottan) yarattı. Oku! Rabbin sonsuz kerem sahibidir. O, kalemle (yazmayı) öğretendir. İnsana bilmediklerini öğretmiştir" (bk. Buhârî, Bed'ü'I-vahy, 3; Müslim, İmân, 252)

Olay hemen hemen bu şekilde gerçekleşmiş işte. Bilmemiz gereken ilk şey, efendimiz ümmiydi yani okuma yazması yoktu. Ne ilginçtir ki okuması olmayan birine “oku “ emri veriliyor. Buradan da bir kez daha Allah’ın kudret ve hâkimiyetinin kurallara bağlı olmadığı, O ne isterse anında ve kuralsız olarak olabileceği gerçeği ortaya çıkıyor. Ancak burada ki “oku “ emrini sadece ilk anlamıyla algılamamak gerek. Cebrail Aleyhisselam efendimize hani bildiğimiz tarz da bir kitap mı gösterip okumasını söylemişti? Ortada yazılar mı vardı yoksa aklımızın tam olarak alamayacağı bambaşka bir durumdan mı söz ediliyor? Bu sorulara asla net bir cevap veremem ama kanımca efendimizden okunması istenilen şey; o an için kendisine gösterilen hakikati idrak edebilmesiydi. Artık nasıl bir hakikat perdesi açıldıysa önünde, efendimiz o andan itibaren gerçeğin ta kendisini okuyabilmeyi daha da doğrusu anlayabilmeyi başarmıştır. Bu bağlamda “oku” kelimesini sadece okumak gibi değil asıl olarak anlamak olduğunu fark etmeliyiz. Dolayısıyla, günümüz Müslümanlarının en büyük eksikliği olan “anlamadan okumak” ya da “ezberlemek” hastalığından kurtulmaya başlamaları gerekir. Hem de bir an önce. İşte burası canınızı sıkacağım kısım. Yapılan araştırmalara göre dünya da okuma alışkanlığında en gerilerde ki ülkelerden biri de Türkiye’ymiş. Dergi ve kitap okuma oranımız yüzde dörtlerde geziyormuş. Japonya’da yılda dört buçuk milyar kitap basılırken, Türkiye’de yıllık kitap basım sayısı yirmi üç milyon civarlarındaymış. Yine verilere göre İsrail’de bin yüz altmış dokuz kişiye bir kitap düşerken, Türkiye’de ise on bin altı yüz kişiye bir kitap düşüyormuş. Ne harika değil mi! Yüz yetmiş üç ülke arasında kitap okuma oranlarında seksen altıncı sıradayız. Tabi ben de bir Türk vatandaşı olarak kıyasları ülkemden yapıyorum doğal olarak ama biraz daha geniş bakıp olayı Müslüman ülkeler bazına çektiğimde de durum maalesef değişmiyor. Okuma alışkanlıklarında hani o “gâvurlar” dediğimiz yabancı ülkelerin neredeyse tamamı listenin en üstündekiler. Peki bu farkın nedeni ne? Üstelik inandığımız ve iman ettiğimiz kitabın sahibinin ilk emri “oku” olmuşken biz neden okumaktan uzaklaşan bir ümmet olduk? Buna çeşitli cevaplar verilebilir, bahaneler sıralanabilir. Sosyo kültürel farklılıklar, ekonomik zorluklar, ilgi alanları vesaire gibi alt başlıklar sıralanabilir ama en üst başlık en kalın haliyle bize gerçeğin tokadını yine de atacaktır. Nedir o tokat; “Biz okumayı sevmiyoruz.” Daha buraya kadar sadece okumaktan bahsettim bu arada. Henüz okuduğunu anlama kısmına bile gelmedim. Düşünün ki “oku” emrine muhatap olan bir peygamberin ümmeti olarak okumaktan da anlamaktan da uzak kalmışız. Hele söz konusu Kuran’ı okumak ve anlamak olunca tablo daha da vahim oluyor. Genelde çevremdekilere şu örneği veririm; “Hiç sevmediğin bir tanıdığın, hatta nefret ettiğin biri var ve diyelim ki bir kitap çıkardı. Merak etmez misin? Ulan bu meymenetsiz ne yazmış acaba diye hiç aklından geçirmez misin?” Cevaplar hemen hemen aynı oluyor. “Evet merak ederiz” diyorlar. E o zaman mübarekler, hiç sevmediğiniz ama sırf tanıdığınız için bir insanın yazdığı kitabı merak ediyorsunuz da, bizi bize anlatan ve bizi yoktan yaratan Allah’ın kitabını neden merak etmiyorsunuz? Nasıl, soru biraz acıttı mı ruhunuzu? Bazen bu soruma bazıları “Ama ben Arapça bilmiyorum ki” diye cevap veriyorlar. Yani adam Kuran okumayı Arapçasından okumak gibi algılamış bilincinde. Onun için ötesi yok. İdrak dahi edemiyor Kuran’ın okumak için değil anlaşılmak ve yaşatılmak üzere bir kitap olduğunu. Bu nokta da Arapça bilmeyen Müslümanların sorumluluğu, bilenlere oranla hem artıyor hem de azalıyor. Artıyor çünkü bilmemek öğrenmeye mani değildir, olamaz da… Evet biz Arapça bilmiyoruz belki ama bilenler tarafından tercüme edilmiş, uzun çalışmalar ve titiz araştırmalar sonucu tefsir edilmiş Kuran’a ulaşmak ve onu anlamaya çalışmak boynumuzun borcudur. Azalıyor çünkü hâkim olamadığımız bir dil üzerinde anladığımız kadarından sorumluyuz ki zaten Allah’ta kimseyi gücünün yettiğinden fazlasıyla sınamayacaktır.
Şimdi dışarı çıkıp kendisine “ ben Müslümanım” diyen on kişiye sorun; En basitinden “Bismillahirrahmanirrahim” ne demektir diye sorun. Tahminimce yarısından fazlası size anlamını söyleyemeyecektir. Söyleyebilecek olanlara ise Rahman ve Rahim ne demektir diye sorun. Onların da yarısından fazlası yine anlamlarını söyleyemeyecektir. Neden biliyor musunuz? Çünkü buna ihtiyaç duymadık. İhtiyaç duymamız gerektiği anlatılmadı, aşılanmadı bilinçlere. Bize sadece yemeğe başlarken ya da herhangi bir işe kalkışırken “besmele çekin” denildi ama besmelenin ne olduğu anlatılmadı. Oysa daha Kuran’ın ilk süresinde ki ilk ayette Cenab-ı Allah “Oku” emrini vermişken biz kim oluyor ve neyimize güveniyoruz da okumaktan dahası anlamaktan imtina ediyoruz? Hemen hepimizin bildiği, özellikle de namaz kılanların günde defalarca kez okuduğu Fatiha süresinin anlamını kaçımız öğrendik? Kaçımız okuduğumuz sürelerin anlamlarını bile bile okuduk? Kaçımız okurken ayetleri, üzerinde düşünerek ve hissederek okuduk? Yoksa hepimiz de mi tüm o süreleri bir solukta okuyup geçiştirdik mi? Sorulara kendi iç sesiniz zaten cevap veriyordur, bu kısımda daha fazla oyalanmayacağım.
Bir diğer sorum şuydu; “Yaratan Rabbinin adıyla nasıl okunur?” Gerçekten nasıl okunur bilen var mı? Ne demektir Yaratan Rabbinin adıyla okumak? Besmele çekip okumak mıdır kasıt? Yoksa çevrende ki her ayetin yani her yaratılmış lığın izlerinde Allah’ın kudret ve hâkimiyetinin kanıtlarını mı görmektir? Ben ikincisiyle sorumun cevabına yaklaştığımı düşünüyorum. Yani ortada bizim anladığımız bir şekilde okuma eylemi yoktur. Cebrail Aleyhisselam efendimizin eline bir kitap verip “hadi bakalım oku” dememiştir. O gece o mağarada bir anlak patlaması yaşandığını inanıyorum. Bu öyle bir patlama olmuş olmalı ki, Resülullah efendimiz o patlamanın şokuyla hiçliğe karışmak istemiş olabilir. Bilenler bilir hani, Cebrail ile ilk tanışmasının ve ayetlerle ilk kez olarak karşılaşmasının ardından, efendimiz evine koşturmuş ve eşinden kendisini bir örtü ile örtmesini istemiştir. Örtünün altında ne olur? Tabi ki karanlık... Efendimiz artık nasıl bir hakikat ile karşılaştıysa tepkisini karanlığın bir köşesine bürünmek ve tıpkı yatak altında ki hayali canavarlardan korkan bir çocuğun yorganının altına saklanışı gibi göstermiştir. Kendi adıma çok doğal ve bir o kadar insancıl bir tepki. Belki onun yerinde biz olmuş olsaydık büyük ihtimalle aklımızı kaçırırdık.
Buraya kadar düşüncelerimi ifade edebildim mi bilmem ama elimden geleni yaptığımı sanıyorum. Sonuç olarak Kuran’ın oku emriyle açılması asla bir tesadüf değil aksine insanlığın ihtiyacı olan ilk şeyin okumak yani anlamaktan geçtiğini bizlere gösteren en net kanıttır. Zaten bu emirle muhatap olacak insandan başka bir varlıkta yoktur. Ne hayvanların ne de bitkilerin Allah’ın delillerini anlamalarına gerek yoktur. O halde Kuran da ki ilk ayetin ve dahası Kuran’ın temelini oluşturan bu eylemden yani okumaktan, irdelemekten ve anlamaktan kaçınmayalım.
 
3.4.5.6.7.8
Oku! Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bildiren rabbin sonsuz kerem sahibidir. Hayır! Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek çizgiyi aşar. Oysa (kuldaki) her şey yalnız rabbine aittir (O’na dönecektir).

Ve yine “oku!” Kuran’ın ilk ayetinde ki emir üçüncü ayetinde de tekrar edilerek okumanın önemine bir kez daha dikkat çekilmiş ve hemen ardından “kalem” kelimesi kullanılmış. Ne harika bir sıralama değil mi? Oku ve yaz. İşte bu iki eylem insanı insan yapan insani vasıfların en önemlileri değil midir? İnsanoğlu kültürel gelişimini bu iki eyleme borçlu değil midir?
Yazmayı da tıpkı okumak gibi iki anlamlı düşünebiliyorum. Bir bildiğimiz yazma şekli bir de anladığımızı anlatma şekliyle… İlk anlamı üzerinde çok da durmaya gerek görmüyorum. Kalemin icadı İnsanlık gelişiminin yegâne tetikleyicisi olmuştur. Eğer kalem bulunmamış olsaydı yani yazmayı öğrenemeseydik gelişim sürecinde ki birikimimizi kuşaklar arasına aktaramayacak ya da bu aktarım aksayacak ve yavaşlayacaktı. Ancak yazının icadıyla insan, benliğinde bir çığır açmış ve idraki gelişimini kayıt altına alabilmiştir. Burada bir de ufak bir tahminde bulunmam gerek. Oldum olası, daha doğrusu kendimi bilmeye başladığımı sandığım andan itibaren insanın dünyada ki ilk zamanlarında her bilgiye sahip olmadığını hatta hiçbir bilgiye sahip olmadığını düşünmüşümdür. Bence atamız Âdem Aleyhisselam bu dünyaya sıfır bilgiyle gönderildi. Oysa o Allah tarafından yaratıldığında Rabbimiz ona bilmesi gereken hikmeti öğretmiş, isimleri açıklamıştı. Bu kısımdan ilgili ayete geldiğimizde daha ayrıntılı bahsedeceğim ama Âdem cezalandırılıp dünyaya gönderilirken bildiği her şey bence Rab tarafından ondan geri alındı. Dünyaya nasıl gönderildi, ya da ne şekilde gönderildi bilemiyorum ama bildiğimi sandığım bir şey varsa o da yalnız bırakılmadığıdır. Yani şunu anlatmaya çalışıyorum; İnsanlığın gelişiminde ki bazı sınır noktaları var ki bunları tümsek gibi düşünürsek o kısımları aşabilmemiz için bir desteğe ihtiyacımız vardı. İşte o noktada Allah’ın Melekleriyle insanı desteklediğini, insana birçok şeyi Melekleriyle öğrettiğini tahmin ediyorum. Misal; Ateşin bulunması ve kullanılması, ya da yazının icadı gibi buluşlarda bizi yönlendiren ilahi bir yardımın olduğuna inanıyorum. Nitekim ayette “Kalemle yazmayı öğreten” ibaresi geçmekte ki bu da tahminim doğru olabileceğini destekliyor sanki. Ha ama bu noktada şöyle bir itiraz gelebilir; “Zaten insana her şeyi ilham eden, her şeyi veren ve öğreten Allah’ın sonsuz kudretidir.” Amenna, bu genellemeye itirazım yok elbette ama ben ayrıntıda ki izlerin ne olduğunu tahmin etmeye çalışıyorum aklımca.
Gelelim yazmanın diğer anlamına. Yazmak sadece kalem ve kâğıtla yapılan bir eylem değildir. Yazmak, anlatmakla da olur. Yani karşınızdakine bir şeyi anlatmakla onun düşünce defterlerinde bir yaprak açar ve anlatım gücünüze bağlı olarak o deftere yazabildiğinizi yazarsınız. Eğer etkili bir konuşmacıysanız, yazdıklarınız, yani anlattıklarınız o kişinin defterinde tükenmezle yazılmıştır ve kolay kolay çıkmaz. Sonuç olarak art arda sıralanmış iki ayette önce okumaktan yani anlamaktan, sonra yazmaktan yani anlatmaktan bahsedilmesi kesinlikle boşa değildir. Bu iki eylem ile yüce Allah bizlere, insanın tıpkı bedeni ihtiyaçlarının temelini oluşturan yemek ve içmek gibi, akli ihtiyaçlarının da temelinde okumanın ve yazmanın olduğunu işaret ediyor. Ve devamında ayet şöyle devam ediyor; “Hayır! Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek çizgiyi aşar.” Dikkat ettiniz mi? Önce okumaya vurgu yapan Allah, sonra yazmaktan bahsedip ardından bir uyarı veriyor ve diyor ki “insan kendi kendine yeterli görerek çizgiyi aşar.” Bana göre tam yerinde bir uyarı ki zaten Rabbimin her şeyi eksiksiz ve kusursuzdur. Hemen açıklayayım neden bahsettiğimi…
Önceden bahsettiğim gibi insanın gelişimin yemek ve su kadar en önemli temel ihtiyacı okumak ve yazmaktır demiştim. Bu sayede insan kendini geliştirir ve bu sayede gücüne güç katar. Düşünün ki doğada bizden çok daha hızlı ya da güçlü hayvanlar varken biz insanlar hepsine boyun eğdirebilmişiz. Bunu nasıl yaptık? Tabi ki aklımızla... Peki aklımızı nasıl geliştirdik? Tabi ki anlayarak ve anlatarak... İrdeleyerek ve sorgulayarak... Tecrübe edinerek ve kayıt altına alarak… Ancak bu nokta da Cenab-ı Allah bizleri uyarıyor ve belki de şunu anlamamızı istiyor; “Evet size okumayı ve yazmayı öğreten şüphesiz benim. Bunları size öğrettim ki sizi diğer yarattıklarıma karşı neden üstün kıldığımın farkında olasınız ama dikkat edin. Öğrendikleriniz sizi doyuma ulaştırıp fazlasını öğrenmekten vazgeçirmesin. Ya da öğrendikleriniz yüzünden kibre kapılıp sahip olduğunuz her şeyin kendi çabanızla olduğunu sanmayın. İlmin asıl sahibinin kim olduğunu asla unutmayın.” Peki unutuyor muyuz? Maalesef Allah’ın aşmayın dediği o çizgiyi aşıyoruz. Geliştikçe şişiyoruz, şiştikçe kasılıyoruz ve öyle bir safhaya geliyoruz ki mülkün de ilmin de sahibi olduğumuzu zannediyoruz. Oysa öleceğiz. Eninde sonunda yokluğa karışacak bir varlık, bilinci de olsa nasıl olurda varlığının tek hâkimi olduğunu düşünebilir şaşıyorum. Allah’ın verdiği ilim ile Allah’ın varlığını sorgulayanların, sorgulamalarında ki üsluba çoğu zaman bıyık altı gülmüşlüğüm olmuştur. Genelde akılla ilgili hep şu örneği veririm; Aklımızı gökyüzüne doğru çıkan ve ucu bucağı gözükmeyen bir merdiven gibi düşünün. O merdivenin kaçıncı basamağına kadar çıkabilirsiniz? Yüz mü? İki yüz mü? Ya da oksijenin bittiği yere kadar mı? Veya kaslarınızda gücünüzün kalmadığı yere kadar mı? Eninde sonunda merdivenin bir basamağında kalacaksınız ama merdiven hâlâ uzayıp gitmektedir. İşte kaldığınız o basamaktan, sanki merdivenin sonuna varmışsınız gibi merdiven sahibini sorgulayanların durumu buradan bakıldığında ister istemez gülünç gözüküyor. Tamam inanç hissi bir kavramdır ama o kavramı destekleyen sağlam kanıtlarımız olduğuna inanıyoruz ve kesinlikle en sağlam kanıt olan Furkan’a iman ediyoruz. İşte bunun bilincinde olarak herkesin özellikle de müteşabih konularda yorum kasmaması, zorlama açıklama çabalarına girmemesi gerek diyorum. Bazen en güzel cümledir “Allah bilir” demek.
Rabbimiz bizlerin çizgiyi aşacağını ve kendimizi bir halt sanacağımızı bildiği için ayetin devamında bu yanlışa neden düşmememiz gerektiğinin sebebini de buyuruyor. “Çünkü” diyor, “Çünkü senin sahip olduğunu sandığın her şeyin asıl sahibi benim “ diyor. “Buna sende dâhilsin.” “Seni en küçük hücrelerine kadar yaratan benim. Meramını anlatabilmek için kullandığın dili sana ben verdim. Aranızda ki lisanı da yine sana ben öğrettim. Sinir uçlarına kadar seni canlı kıldım ki acıyı hissedesin ve kendini koruyabilesin diye. Yoksa acı nedir bilmeseydin o benim varlığıma itiraz eden dilin var ya hani, onu bile yerdin de neyi yediğinin farkında bile olmazdın. İşte sen aslında bu kadar aciz bir varlıksın ama seni ayakta tutan yegâne şey benim rahmetimden başka bir kudret değildir. Ve eninde sonunda sana verdiğim her şeyi geri alacağım. Dna zincirinden geriye hiçbir şey kalmayacak ve en yalın halinle yeniden bana döneceksin. Çünkü sen bana aitsin.”
Elbette bunlar ayetin o kısmından anladığım çıkarımlar yoksa haşa Allah adına ifade ediyor değilim. Şimdi asıl can alıcı noktaya geliyorum. Bu kısımda inşaAllah anlatmak istediklerimi doğru bir şekilde anlatabilirim.
“Oysa her şey yalnız Rabbine aittir” ifadesinde manayı bir yönden sahiplik gibi algılamamın yanında bir yönden de her şeyde Allah’tan bir parçanın olduğunu düşünüyorum. Daha da açık yazayım; Hepimiz de Allah’tan bir parçaya sahibiz. Her şeyin hâkimi olan ve hiçbir şey kendisinden üstün olmayan yüce Allah’tan bir parçaya hâkim olmak iddiası ilk duyulduğunda aşırı gelebilir belki ama hemen açıklamaya çalışayım.
Evvela insanın üç parçadan oluştuğunu açıklayayım. Tabi bu bana göre bir açıklama olacak. İnsan dediğimiz varlık Akıl, Nefs ve Ruh üçlüsünün konuk oldukları bir bilinçten ibarettir. Bunları sanki üç ev arkadaşı gibi de düşünebiliriz. Kaldıkları ev de bizim bedenimiz.
Akıl, en basit anlamıyla, insanda ki anlama, düşünme ve kavrama yetisine verilen isimdir.
Nefsin ise basit bir açıklaması yoktur. Muhteviyatına en yakın betimleme sanırım, insanın daha çok dünyevi arzu ve isteklerini tetikleyen, insanı geçici zevklerin peşinde oyalayan içgüdüsüdür diyebilirim.
Ruha gelince, onun da basit bir açıklamasını yapamayız. Sözlükte can, canlılık gibi kısa açıklamalarla geçiştirilmeye çalışılsa da ruhun ne olduğunu tam olarak anlayamayız ama onun, yani ruhun olmadan canlılığın olmadığını düşünebiliriz. Hatta ruhu nefsin zıttı gibi de düşünebiliriz. Biraz daha zorlarsam bu ikisini düşman kardeşler gibi de düşünebiliriz. Yani nefis ne kadar çok geçici ve boş isteklerin peşindeyse, ruh da tam tersi, o tür istek ve arzulardan uzaktadır.
Ancak bu kısmın başlarında yazdığım gibi İnsan söz konusu olduğunda Nefs ve Ruh arasında muhakkak bir aklın da köprü vaziyeti görüyor olması lazım. Bunların bedende yaşayan üç ev arkadaşı olduğu örneğinden devam edeyim. Bu evde yani İnsanı insan yapan benliğinde saklı bir şey var. İşte o gizlenmiş şeyin bizzat Allah’ın bir parçası olduğunu sanıyorum. Evin bir yerlerinde bu hazine var ve akıl farkında olmasa da o hazinenin peşinde ama yerini bilmiyor. Ruhsa yerini biliyor ve akla yol göstermek istiyor. Nefisse, o da yerini biliyor ama bunu umursamıyor. Umursamadığı gibi aklın ruha değil kendisine çalışmasını istiyor. İçimizde olan Yaratıcının parçasını aramak yerine arzuladığı ve kendisine hedef olarak koyduğu gayelerin peşinde koşturmasını istiyor. İşte bu nokta da adını çok duyduğumuz ama kendisiyle hiç tanışmadığımız Şeytan devreye giriyor. Nefs ve Şeytan iyi anlaşan iki arkadaş gibiler. Zaman zaman şeytan nefsin odasında sabahlayabiliyor, ya da nefsi dışarıya oyun oynamaya çağırabiliyor. Evin içinde muhatap olamadığı tek kişi ise ruhtur. Ruh ondan hazzetmiyor. Zira ruhun açlığı nefsin aksine geçici arzular üzerine değildir. Şeytan Nefsi dünyevi zevklerle doyurabiliyor ama ruh deyim yerindeyse bir ot obur. Onun açlığı evin içinde gizlenmiş olan o ilahi parçaya. Çünkü o parçanın ne olduğunu biliyor ama bunu ne akla ne de nefse anlatamıyor. Zaten akla anlatabilse ve akıl o parçayı ki buna hikmet de diyebiliriz bulsa, nefsin evin içinde ki hegemonyası sona erecek. Daha fazla kafanızı karıştırmadan sonuca geliyorum.
Kâinatta ki her şey ama her şey milyarlarca yıl önce aklın alamayacağı patlamalar sonucu oluşmuş elementlerin bir ürünü olarak meydana gelmiştir. Buna bilim dilinde yıldız tozu denir. Ve evet bizler de yıldız tozlarından oluşmuş varlıklarız. Yani ortada kullanılan öyle bir hammadde var ki her şeyin oluşumunun kaynağını oluşturuyor. Ben böylesi bir hammaddenin ancak Allah’ın bizzat kendinden verdiği bir parçası olduğunu düşünüyorum. Yani şuraya varıyorum; Allah her yerde ve her şeyde var. Ama en yoğun olarak içimizde var. Mesele şu ki; Bizi var eden asıl parçamız oyken, biz o parçanın farkında dahi değiliz. Farkında olmaya çalışan ruhumuzu da dinlemeyi bilmiyoruz. Ayetin sonunda Rabbimizin buyurduğu gibi “ her şey yalnızca Rabbine aittir” ibaresi öylesine söylenmiş değildir. Bilmem anlatabildim mi?
 
KALEM ( 52 Ayet )

1.2.
Nûn. Kaleme ve (yazanların) onunla yazdıklarına ant olsun ki sen -rabbinin lütfu sayesinde- asla deli değilsin.


Kuran’da iniş sırasına göre ilk sure olan Alak'tan sonra ikici sırada gelen Kalem suresinin zamanlaması tesadüfi değildir. Zaten tesadüf kavramına inanan biri de değilimdir. Cenab-ı Allah ilk ayetlerinde okumanın yani anlamanın önemine vurgular yaptıktan sonra Kalem suresinin ilk ayetlerinde de Kalem üzerine yemin ediyor. Buradan, Allah’ın ilmin simgesi sayılabilecek Kalemden bahsedip üzerine ant olsun demesi, hem dikkatimizi çekmek açısından hem de ayetin önemine binaen bir kez daha yazmanın yani anlatabilme ve aktarabilme ile insan gelişiminin iksirlerinden biri olan kalemin mahiyetine yapılan bir vurgudur. Surenin ilk ayeti olan “Nûn” hakkında ne kadar araştırma yapsam da kesin olarak ne manaya geldiğini öğrenemedim. Kuran’da buna benzer seslenişlerden oluşan harflere huruf-u mukatta deniliyor ve Kuran’da yirmi dokuz yerde geçiyorlar. Hikmetlerini ise kimse bilmiyor. Bazı âlimler idraklarınca açıklamaya çalışmışlarsa da huruf-u mukatta harflerinin neden Kuran’da olduğunu ve ne amaçla bulunduğunu şüphesiz ancak ALLAH bilebilir. O kısmı geçelim. Ondan sonra gelen yemin kısmı üzerinde duralım. Cenab-ı Allah’ın Kuranda Rüzgârların, Bulutların, Atların, İncirlerin vesaire birçok şeyin üzerine yemin ettiğini görürüz. Bu ayette de Kalem üzerine bir yemin verme durumu var. Bazı tatlı su kurnazlarının Allah’ın bu yemin verme olayından bir açık yakaladıklarını sanıp şöyle bir taarruza geçtiklerini gördüm birkaç kez ; “Efenim her şeyi yoktan yaratan bir Allah nasıl olurda yarattığı şeyler üzerine yemin edebilir? Olur mu hiç öyle şey?”
Neden olmasın? Her şeyde Allah’tan bir parça olduğunu daha önce açıklamıştım. Haliyle her şeyin sahibi olan bir kudretin, iradesinin seslenişini yaparken neden yemin vermesin? Zaten sen kendine gelesin diye sana hakikati açıklarken dahi sırf seni önemsediği için, yarattığı şeylerin üzerine yemin eden bir Tanrının ant vermesinde ne gibi bir acizlik görüyorsunuz? Buradan bakınca benim gördüğüm yegâne şey merhametten başka bir şey değil. Furkanı bize açıklarken, hakikatin aynasında kendimizi görebilelim diye âlemlerin Rabbi sana yemin veriyor işte daha ne istiyorsun? Ayrıca o zamanki Araplar ’da edebi dil içerisinde yemin verme çok etkili bir üsluptu. Bu tarzdan ifadeler hem hitabetin sağlamlığı hem de anlatılmak istenen konunun iknası açısından sıklıkla başvurulan bir yöntemdi. Haliyle Kuran’da da sesleniş bakımından böylesi bir yöntemin acziyetle uzaktan yakından alakası yoktur. “Asla deli değilsin” kısmına gelince, o zamanın müşrikleri efendimizin birden bire başlattığı tebliğ hareketini bir tür delilik olarak görmeye çalışmışlardır. Görmüşlerdir diyemiyorum çünkü efendimizin deli olmadığının pekâlâ farkındaydılar. Ama buna rağmen onun itibarını düşürmek, saygınlığını azaltmak için arkasından “ Muhammed delirdi- Muhammed cinlendi” gibi yakıştırmalar yapmışlardır. İşte bu ayette Cenab-ı Allah, efendimizin deli olmadığını ilmin simgesi ve kaynağı olan kalem üzerine yemin ederek net bir şekilde vurguluyor.
 
10.11.12.13.14.

Olur olmaz yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp iğneleyen, durmadan laf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, saldırgan, günahkâr, huysuz ve sert, bütün bunlardan sonra bir de ne idüğü belirsiz kimselere, serveti ve çocukları var diye sakın boyun eğme.


Kolay değildi peygamberimize verilen görev. Hem de hiç kolay değildi… Hayal edelim haydi… Öyle bir yerde yaşıyorsunuz ki insanları çölde ki kum taneleri kadar kızgın ve hoyratça. Yüz yıllardan beri atalarından ne görmüşlerse onu uygulayan ve ananelerine sıkı sıkıya bağlı insanlar. Mekke’yi kutsal bir şehir olarak kabul ettikleri gibi, ticaretlerinin de can damarı. Soylarıyla övünen, mallarıyla böbürlenen insanların arasında ne anneniz ne de babanız başınızda yokken birden bire çıkıp inandıkları tüm değerleri tehlikeye atacak şeyler söylüyorsunuz. Üstelik hayatınızı hiçe sayarak ve hiçbir karşılık beklemeksizin... Böyle bir cesaret ancak idealist bir insan da bulunabilirdi. Nitekim efendimiz de idealist denilince akla ilk gelen isimlerdendir. İşte peygamberimizin o zor görevinde ona çeşitli zorluklar çıkartan düşmanları olmuştur doğal olarak. Bu tipler ki akla ilk gelenleri; Ebu Lehep, Ebu Cehil, Ebu Süfyan vb.dir. Bunlar ve bunlar gibi insanlar hem zengin hem de güçlü kimseler olarak Mekke’nin kanaat önderleriydiler. Bu insanlardan bahsedilirken onları sanki kafaları pek çalışmayan, bağnaz ve cahil kimseler olarak tasvir eder bazı kimseler. Ben buna bir açıdan katılmıyorum. Bence aksine bu insanların kafaları gayet iyi çalışıyordu ama şeytanlığa…

İşte bu insanlara dini literatürde “müşrik” denilmiştir. Peki nedir müşrik? Müşrik; Bir olan Tanrıya ortaklar koşan, başka tanrıları aracı edinen kimse demektir. Çevremde gözlemlediğim kadarıyla birçok kimsenin müşrikin ne olduğunu bildiği yok. Sorsanız cevap olarak dinsiz imansız gibi cevaplar veriyorlar. Oysaki müşrikin ne olduğunu bilmemizin hem de iyi bilmemizin çok önemi var. Bir kere bu insanlar da tıpkı bizler gibi bir olan Allah’a iman etmiş kimselerdi. Onların inanışına göre en tepede her şeyin hâkimi olan tek bir yaratıcı vardı ama ona gelene kadar işlerini gördürdüğü başka tanrıcıklar da vardı. Mesela kader kısmet gibi konulara Lat dedikleri tanrıçanın baktığına inanıyorlardı. Sevgi, aşk ve muhabbet tanrıçaları Uzza’ydı. Menat ise intikam ve hesaplaşma tanrıçalarıydı. En büyük tanrılarına ise Hubel adını vermişlerdir. Hubel bizim bildiğimiz ve iman ettiğimiz Allah’tır onlara göre. İşte müşriklerin inanç sistemleri hemen hemen bu iskelet üzerine kuruluydu. Allah’ın kızları olduğuna inanıyorlar ve o kızlara yani sözde tanrıçalarına şükür edip adaklar adıyorlardı. Mesela içlerinden birinin başına güzel bir olay geldiği zaman bunu Lat denilen tanrıçalarına bağlıyorlardı. Belki bazılarımızın aklına şöyle bir soru gelebilir; “Sonuçta Allah en tepede ve ona da inanıyorlarmış. Neden Allah müşriklere bu kadar kızıyor ki?”
Hemen empati yapın ve şöyle düşünün. En basitinden bir şey üretseniz… Mesela diyelim ki bir kitap yazdınız ama aynı kitabın kopyalarını başkaları da sizin izniniz olmadan ve üstelik kapağına kendi isimlerini koyarak piyasaya sürdüler. Hoşunuza gider miydi? Yoksa haksızlığa uğradığınızı mı hissederdiniz? Her şeyi yoktan yaratan Allah’ın yarattıklarına ortak koşulması da buna benzer bir durumdur. Müşriklerin o duruma nasıl geldiklerini zaman zaman düşünürüm. Yani bu inanç sistemi bir anda olmuş olamaz. Tahminimce bunların atalarının ataları vakti zamanında sadece Allah’a iman eden kimseler olabilir ama kuşaklar boyunca değişime uğramış olmalılar. Kuran’da yirmi beş peygamberin ismi geçse de yine Kuran’da ki Mümin sûresi yetmiş sekizinci ayetten ve efendimizin sahih hadisinden yola çıkarak peygamberlerin sayılarının on binlerce olduğuna inanırız. Belki de mucizeler gösteren bazı peygamberlerin ve hatta insan görünümünde toplumlara fevkaladelikler gösteren meleklerin etkisiyle kimi toplumlar zamanla bu kimseleri putlaştırmışlar, ilahlaştırmışlardır.

Hele hele o dönem insanlığının gelişim sürecinin şimdikine göre çok daha geride olduğu düşünülürse, karşılaştıkları olağanüstülükleri simgeleştirme ve o simgelere kutsiyet addetmeleri çok da uçuk bir ihtimal değil. Belki Budha bir peygamberdi ama zamanla putlaştırıldı gibi tahminler de bulunabiliriz. İşte bu nokta da günümüz Müslümanlığının kanayan yaralarından birine parmak basmak gerekiyor. O da şu kula kul olma hastalığımız.

Evet kula kul olma hastalığımız. Adeta İslam’ın kanseri bu hastalık… Öyle ki bazı tarihi filimler de dahi mesela biri padişahın huzuruna çıktığı zaman “ kulunuzum efendim “diye gösteriliyor. Ne demek yahu bir başka insana kulunuzum demek? Kul, en sade anlamıyla Allah’a göre insan demektir ve sadece Allah’ın kulu olur bir başkasının değil. Tabi anlıyorum, her zaman ki gibi bazı kimseler bağlı bulundukları büyüklerine olan muhabbetlerini en üst seviye de göstermek için bu kelimeyi kullanarak akıllarınca kölenizim demeye çalışmışlardır. Yine de hiç kimseye kulunuzum denmesinin doğru olmadığını hatta bunun kullanan kişiyi şirke soktuğunu düşünüyorum.
İnsan denge içinde yaşamaya zorunlu bir varlıktır. Eğer dengeyi kuramazsak değil sırat-ı müstakim üzerinde yürümek, ayakta dahi duramayız. Ancak bu açıklamalarımdan rahatsız olabilecek kimseler olduğunun da farkındayım. Tıpkı Allah’a ortak koşulan sözde tanrıcıklar gibi yine Allah’a ortak koşulan başka başka isimlerde tanrıcıklar yaşıyor etrafımızda. Elbette kendilerine asla tanrı demiyorlar. Hatta peygamber de demiyorlar. Ama ballandıra ballandıra kerametleri olduklarından ve Allah dostu olduklarından bahsediyorlar. Kendileri bahsetmese bile müritlerine bahsettiriyorlar. O müritlere göre onlar öyle kimseler ki cennetin anahtarları bu kimselerin elinde. Allah sanki bunlara bir şefaat sözü vermişçesine bu kimseler sayesinde cennete gireceklerini sananlar var. Peki kimdir bunlar? Kimisi kendine şeyh diyor, kimisi Şıh… Kimi Mürşit olduğunu iddia ediyor kimi Mehdi. Etkisi altına aldıkları insanlar üzerinde düşünme ve irdeleme yetilerini hiçe sayıp kendilerine tam bir sadakat ile bağlılığı esas alan bu kimseler Allah ile kulları arasına girmekten hiç mi hiç çekinmiyorlar. Bazılarına göre bizlerin dualarını Allah duymaz ama onlar ederse hemen duyar ve cevap verir. Bizim tövbemiz kabul olmaz ama bizim için onlar tövbe ederse Allah yine kabul eder. Çoğumuz falancanın yüzü suyu hürmetine ya da filancanın yüzü suyu hürmetine diye sözde Allah’a dua ederken aslında Allah’a şirk koştuğumuzun farkında bile olmayız. Neden bir başkasının yüzü suyu hürmetine Allah’tan merhamet dilenmek? Allah’ın kendi merhameti yok mu? Bir başkasının merhameti Allah’ınkinden daha mı önemli ve daha mı büyük? Neden direkt olarak Allah’tan merhamet istemek varken araya peygamberimizde dâhil olmak üzere başkalarını sokma güdüsü? Kim aşıladı imanlarımızın içine bu zararlı alışkanlığı? Şimdi düşünün bakalım müşrikler gerçekten geçmişte mi kaldı? Eskilerin müşrikleri de Allah’a inanıyorlardı şimdikiler de… Eskilerin müşrikleri Allah’tan istemek yerine önce araya koydukları sözde ilahi güçlerden istiyorlardı şimdikiler de bir benzerini yapıyorlar. Aralarında ki tek fark, eski müşrikler bu güçleri simgeleştirip somut nesnelere dökmüşler. Belki onların dedelerinin dedeleri zamanın da o putcuklar da yoktu ama bugünün müşriklerinin adeta tapındıkları şahsiyetlerin asırlar sonra putlarını yapmayacaklarının bir garantisi var mı? Bazıları tapınmayı sadece secde etmek gibi algılıyor. “Siz falanca kişiye tapıyorsunuz” denildiğinde “haşa biz Allah’tan başkasına secde etmeyiz” diye savunmaya geçiyorlar. İyi güzel de Allah’tan korkmadığın kadar şeyhinden korkuyorsun. Allah’ı sevmediğin kadar şeyhini seviyorsun. Allah’tan istemediğin kadar şeyhinden istiyorsun ve Allah’a vermediğin kadar şeyhine veriyorsun. Çünkü sen Allah rızası için değil Allah’ın rızasına seni ulaştıracağını sandığın kişinin gönlünü hoş etmek için yaşıyorsun. İşte bu da tam anlamıyla tapınmaktır. Belki önünde secde etmiyorsun o kişinin ama özgür iradeni, aklını ve dahası ruhunu kayıtsız şartsız o kimsenin iradesine secde ettiriyorsun. Bu arada bu gözler şeyhlerinin ayaklarına kapanıp secde edenleri de gördü maalesef.
Velhasıl müşriklik önüne bir put koyup ona secde etmekle bitmiyor. Bu kadar basit değil bu işler. Peygamberimizin dahi eshabından istemediği şeyleri müritlerinden isteyenler, maskelenmiş putlardan başkası değillerdir. Konunun başlarında Mekke’nin o dönem ileri gelen müşriklerinin aslında zeki kimseler olduklarını düşündüğümü belirtmiştim. Bir Ebu Cehil, bir Ebu Lehep ve diğerleri sanıyor musunuz ki putları umursuyorlardı. Putlar onların umurunda dahi değildi bence. Taştan ve ağaçtan yaptıkları cansız nesnelerin kendilerine bir fayda sağlayamayacaklarını biliyorlardı. Ama şunu da biliyorlardı; O putcuklar sayesinde bir ticari merkez haline gelmiş Mekke ve civarında sürdürdükleri hegemonyanın devamının yine bu putcuklara olan inanış sayesinde devam edeceğini de pekâlâ biliyorlardı. Bu kimselerin taptıkları tek şey kendi egolarıydı ve hükmettikleri insanların üzerinde ki hâkimiyetlerini sürdürmek amacıyla putlarını korumak ve peygamberimize savaş açmak durumunda kalmışlardır. Bu kimselerin benzerlerinin de günümüzde yaşadıklarını eğer dikkatlice süzerseniz görebilirsiniz.
Toparlıyorum. Buraya kadar müşrikin ne olduğunu az çok açıklamaya çalıştım kendimce. Bahsi geçen ayetlerde de özellikleri Rabbimiz tarafından kesin, net ve yalın ifadelerle verilmiş.

Olur olmaz yemin eden; Yani yalan yere yemin etmekten kaçınmayan, yeter ki karşısındaki insanları kandırabilmek adına saniye duraksamadan rahatlıkla yalanlar söyleyip bir de üzerine yeminler edebilen…

Aşağılık; İnsani değerleri neredeyse olmayan ve dürüstlük seviyesi düşük, her türlü alçaklığı yapabilmeye muktedir...

Daima kusur arayıp iğneleyen; Kendi hata ve günahlarıyla uğraşmak yerine başkalarının hata ve günahlarının peşine düşüp adeta bunlarla oyalanmaktan haz alan…

Durmadan laf götürüp getiren; Patavatsızlığı açık sözlülükle karıştırıp, dürüst olmayı kaba olmak sanan… Sırf nezaketten dolayı söylenmemesi gereken şeyleri dahi söylemekten ve anlatmaktan keyif alan…

İyiliği hep engelleyen; İyilik kavramına dair ne varsa ( kendi çıkarlarına uyması haricinde ) gereksiz ve yetersiz bulurlar ve bunu düstur edinmiş kimseleri de engellemekten geri durmazlar…

Saldırgan, günahkâr, huysuz ve sert…
Bu kadar bariz ve açık bir şekilde sıralanmış işte müşriklerin özellikleri. Şimdi üstümüze düşen bu özelliklerin bizlerde de olup olmadığını tartmamız ve kendimize çeki düzen vermemizdir.
 
44.45.
Sen bu sözü yalan sayanı bana bırak! Biz onları, bilemeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş azaba doğru çekeceğiz. Onlara mühlet veriyorum; ama benim planım çok sağlamdır!


“Sen bu sözü yalan sayanı bana bırak” ifadesi ile kastedilen Allah’ın vahyini, bildirdiklerini inkâr edenleri cezalandırılma yetkisinin sadece Allah’a ait olduğudur. Yani Allah bizlerden tebliğ de ve irşat da bulunurken onun getirmiş olduğu hakikatleri inkâr edenlere karşı “ vay bunlar Allah’ı inkâr ediyorlar “ diye onlara karşı bir cezalandırma yoluna gitmememiz gerek. Oysa gözlemlediğim kadarıyla maalesef bunun tam tersi bir tavır içerisinde bulunuyor günümüz Müslümanları. Tabi tutulduğumuz imtihanın asıl sorumluluğu aklın ve iradenin üzerinedir. Özellikle iradenin özgür bırakılması şarttır. Yani Allah hiç birimizden zorla iman etmemizi istememektedir. Zaten zorla iman diye bir şey de söz konusu olamaz. Hâl böyleyken “ ben inanıyorum da o niye inanmıyor “ dürtüsü tebliğde hatalı davranmamıza yol açabilir. Kendimden bir örnek vereyim hemen. Yıllar önce internet üzerinde ki bir forum sitesinde sürekli tartıştığım bir ateist arkadaş vardı. Kendince İslam ve inanç karşıtı argümanlar sunar ve bende dâhil olmak üzere birçok inançlı insanın tepkisini çekerdi. Özellikle ben kendisiyle münakaşa ederken üslubumu koruyamaz ve hakarete varacak cümleler sarf ederdim. Sonra bir gün duydum ki bu ateist arkadaş vefat etmiş. O zaman düşünmüştüm. Allah’a iman etmeden göçüp gitmiş o faninin yararına mı çalıştım yoksa zararına mı? Sözde ona dinimi anlatacakken nefsimi anlatır olmuş ve yumuşak bir dil kullanmam gerekirken iğneli ve kaba bir dille onu inanç esaslarından ve inançlı insanlardan daha da soğutmuştum.

Benim bu yaptığımı maalesef birçoğumuz da yapmaktayız. Kendi dini değerlerimize karşı aleyhte cümleler kurulduğunda hemen öfkelenip saldırıya geçiyoruz ve hatta o kimseye zarar verme noktasına kadar gidebiliyoruz. Örneği biraz daha globalleştirip genişletelim. Şu anda dünya üzerinde sözüm ona mücahit olduklarını iddia eden ve yine sözüm ona Allah için savaştıklarını söyleyen çapulcuları hatırlayın. Bu çapulcuların işledikleri cinayetleri gözünüzün önüne getirin. Kimi kafa keser, kimi diri diri toprağa gömer, kimi yakar, kimi de yüksek bir yerden atarak sözde cihat yaparlar. Peki o yaptıkları zulümleri yapmalarını Allah’ mı emretmiştir bu vahşilere? Elbette ki hayır... Her şeyin sahibi olan yaratan, her şeyden çok sevdiği elçisine dahi bu izni vermezken bazılarına ne oluyor da insanları sırf İslam dairesi içine girmiyorlar diye kesip biçebiliyorlar? Bu hakkı kendilerinde nasıl görebilirler? Allah, onları bana bırakın buyuruyor. Allah, ben onları zamanı gelince cezalandıracağım buyuruyor. Daha bu sözlerin üzerine siz kim oluyorsunuz da sırf inanmıyor diye bir insanı cezalandırmaya kalkışabiliyorsunuz?

Özellikle sosyal mecralarda çok gördüm ben, bir dinsizle tartışırken Allah ismi ile küfürlü kelimelerini yan yana kullanan sığırları. Neymiş? Karşısında ki kimse dinine küfretmiş, Allah ile dalga geçmiş filan falan. Peki sen ne yaptın? Sende o kimsenin seviyesine inip sende ona küfürleri bastın. Var mı Kuran öğretisi içerisinde dinine küfredene küfretmek? Çok mu duyarlısınız bu konuda? Çok mu zorunuza gitti inandığınız değerlerle dalga geçilmesi? Efendimizin de zoruna gitmişti. Onunla da çok alay ettiler. Ona da çok zulmettiler ama bir kere bile ağzını bozmadı. İşte bu ayette merhamet timsali peygamberimizin bile sabrını zorlayanlara karşı sabırlı olması gerektiğini öğütleyen bir ayettir ve onun nezdinde bu öğütten hepimizin nasibini alması şarttır.
 
48.49.50.
Sen rabbinin hükmüne sabret; balığın yoldaşı (Yunus peygamber) gibi olma. Hani o, öfkeli olarak seslenmişti. Rabbinin lütfu imdadına yetişmeseydi o mutlaka kınanmayı hak etmiş olarak ıssız bir sahaya atılacaktı. Fakat rabbi onu seçip Salihlerden eyledi.


Kalem 44 ve 45. Ayetlerden sonra 48,49 ve 50. Ayetleri de devamında değerlendirmek lazım. Zira önceki ayetlerde yüce Allah tebliğ yolunda ki zorluklara dikkat çekip sabırlı olmayı öğütlemişken, bu ayetlerde de sabırlı olunması hususunda öğüdünü perçinlemiş ve hatta bir de örnek vermiş.
Örnekte verilen Yunus peygamber kimdir ve neler yaşamıştır? Asur medeniyetinin önemli şehirlerinden biri olan Ninova’da yaşamış bir peygamberdir. Kendisine peygamberlik vazifesi verildiğinde henüz otuzlu yaşlarında olduğu tahmin edilir. Uzun yıllar boyunca Ninova halkına tebliğde bulunmuş, insanlarını Hakka çağırmıştır. Ancak davetine karşılık bulamadığı gibi halkı tarafından da aşağılanmış, eziyet edilmiş ve hor görülmüştür. Yine de onlarca yıl sabırla tebliğ görevini yerine getirmeye çalışmıştır. Bir tahmine göre otuz üç yıl boyunca sabır ve azimle halkına tebliğde bulunan Yunus peygamber sonunda daha fazla dayanamayıp Allah’ın izni olmadan bulunduğu beldeden ayrılıp halkını Allah’tan gelecek bir azapla baş başa bırakmıştır. Bindiği bir ticaret gemisiyle açıldığı denizde çok ilerleyemeden, gemisi sebepsiz yere durmuş ve çekilen kura sonucu ( mürettebat gemidekilerden birinde uğursuzluk olduğuna inanıyormuş ) denize atılmıştır. Denizde büyük bir balık tarafından yutulan Yunus peygamber yine aynı balık tarafından bir müddet sonra bir sahile çıkarılmıştır. Balığın karnında geçirdiği süreç içerisinde başına gelenlerden kendisi sorumlu tutmuş ve Allah’ın emrini dinlemediği için tövbe üzerine tövbeler etmiştir. Sonunda çıktığı kıyıdan yine Allah’ın yardımlarıyla eski kuvvetine kavuşmuş bir şekilde Ninova’ya geri dönmüş ve vazifesini tamamlamıştır.
Bir peygamberin, sabırsızlığı, öfkesi, vazgeçişi, itaatsizliği, pişmanlığı ve yeniden doğuşunun kısaca hikâyesi böyle işte…
Sabırsızlığı derken, otuz üç yıl boyunca kendisine yapılan zulümlere, hakaretlere, aşağılamalara maruz kalmış ve otuz üç yıl boyunca yine de sabretmiş bir insanın sabırsızlığının örneğini veriyor Allah…

Peki bize ne oluyor da en ufak bir direnişle karşılaştığımızda, ya da hakkı anlatırken karşımızdakine, en basit bir aşağılamada dahi öfkelenip kendimizden geçebiliyoruz?
Öfkesi derken, otuz üç yıl boyunca kendisini aşağılayanlara karşılık vermeyen bir adamın en sonunda “ne haliniz varsa görün” benzeri bir tepkisinden bahsediliyor.
Peki bize ne oluyor da kendimiz gibi düşünmeyenlere, iman etmeyenlere, idrak demeyenlere ağız dolusu küfürler savurabiliyor ya da belalar okuyabiliyoruz?
Vazgeçişi derken, kavmine pek yakında azap geleceğini söylediği halde sözünü dinlemeyenlerden umudunu kestiği için vazgeçen bir adamdan bahsediliyor.
Peki bize ne oluyor ki Allah’ın rahmet ve merhametinden bol bol istifade ettiğimiz halde yine de umutsuzluğa kapılıp hakkı anlatmaktan ve doğruları söylemekten vazgeçebiliyoruz?
İtaatsizliği derken, inandığı Rabbinin hiçbir hükmüne itaatsizlik etmemiş, sadece artık çok yorulduğu ve umutsuzluğa kapıldığı için Rabbin’den gelecek bir başka hükmü beklemeden ve kimseye zararı olmadan çekip giden bir adamdan bahsediliyor.
Peki biz neyimize güveniyoruz da Rabbimizin onca hükmünü adeta hiçe sayabiliyor ve sanki üzerimize farz olan hükümleri hiç aklımıza getirmiyoruz. Neyimize güveniyoruz da Allah’ın yapın dediklerini yapmayıp, yapmayın dediklerini yapabiliyoruz?
Pişmanlığı derken, balık tarafından yutulduğu için Allah katından cezalandırılmanın pişmanlığını yaşayan değil, balığın karnında dahi kendisine merhamet edip yaşamasına ve tövbe etmesine izin veren bir Allah’tan umut kestiği için yaşanılan bir pişmanlıktan söz ediliyor.
Peki bize ne oluyor da pişmanlığın zerresini bile hissetmeyip “ hayatım boyunca pişman olabileceğim hiçbir şey yapmadım “ gibi cümlelerin insanları oluveriyoruz?
Hakkı anlatmak kolay değil ama zor da değil. Kolay değil çünkü nefsimiz bizi rahat bırakmayacaktır. Zor de değil çünkü Rabbimiz de bizi yalnız bırakmayacaktır. Yunus Aleyhi selamın kıssası bunun üzerine verilmiş en güzel örneklerden biridir.
 
Mesaj yazmalıyım ki konuyu tekrar rahat bulabileyim.
Takipteyim Reis.
 
MÜZEMMİL ( 20 Ayet )

2.3.4.

Geceleyin -birazı dışında- namaza kalk! Gecenin yarısında bu vakti biraz öne veya biraz ileri de alabilirsin. Kur’an’ı tane tane, hakkını vererek oku.
Geldik en sevdiğim ayetlere… İçinde hem namaz hem Kuran hem de okumak geçiyor nasıl sevmeyeyim ki!
Bu ayetlerde Cenab-ı Allah’ın peygamber efendimize gecenin belirli vakitlerinde namaz kılmasını buyurduğunu okuyoruz. Ayrıca Kuran’ı okurken de efendimizden ayetleri tane tane yani üzerinde düşünerek, irdeleyerek okumasını öğütlediğini de anlıyoruz.
Namaz hakkında düşündüklerimi geniş bir biçimde daha ileride anlatacağım inşaAllah ama değinmeden de geçemeyeceğim. Namaz sadece İslam’a ait bir ibadet biçimi değildir. İlk peygamberden son peygambere kadar tüm peygamberlerin ve ümmetlerinin uyguladığı bir ibadettir. Dolayısıyla Müslümanlık sadece İslam’a ait bir kavram değil, hak yol üzerinde bulunan tüm ümmetleri tarif edebilen bir kavramdır. Yani Hz. İbrahim’e inananlar da, Hz. Musa’ya inananlar da, Hz. Nuh’a inananlar da Müslümandı. Bu ayette namaz değil de namazın neden gece yarısı efendimizin kılması gerektiği hususunu düşünüyorum. Tebliğin ilk yıllarında bildiğim kadarıyla peygamber efendimiz ve ona inananlar namazlarını gizlice kılmak zorunda kalırmışlar ve yine bildiğim kadarıyla sadece iki vakit farz namazları varmış. Sabah ve akşam… Sonradan hepimizin bildiği gibi beş vakit namaz farz kılınmıştır. Benim anlamaya çalıştığım nokta ise; Yüce Allah neden peygamberimizden gecenin belli vakitlerinde huzuruna durmasını istemiştir? Bu soruya verebileceğim en mantıklı cevap; çünkü gece yarısı insanın düşünceleriyle yalnız kalabildiği ve hem dış dünyasını hem de iç dünyasını en iyi dinleyebildiği vakittir demek oluyor. Ancak şunu da biliyorum ki bunun bir de aklın mantığın almayacağı kısmı da var. Ve o kısım sadece Allah ile peygamberi arasında. Kim bilir efendimize hangi hakikat perdeleri aralanıp neler gösterilmiştir. Gece yarısında ki ibadetin hikmetini tahmin ederek öğrenmem imkânsız gibi. Belki yaşayarak ve yaşatarak ama o seviyelerden de henüz çok uzağım. Öyleyse bu kısımda daha fazla oyalanmadan Kuran’ın tane tane okunması kısmına geçelim.

Ömrüm “Kuran’ı Türkçesinden okuyup anlamaya gerek yok, âlimler ne yazmış ne demişlerse onları dinleyip okumak yeterlidir “diyenlerle tartışmakla geçti ve geçmekte. İşte o kimselere bu ayeti ne yapacaklarını sormak lazım? İnkâr mı edecekler yoksa! Etmezler elbette ama nasıl kıvıracaklarını görmek lazım. Lamı cimi yok. Allah açık, net ve kesin bir ifade ile “Kuran’ı tane tane hakkını vererek oku” buyurmuştur. Kime? Peygamberimize. Yani dini en iyi bilen ve en iyi yaşayan insana dahi Kuran’ı anlayarak, üzerinde düşünerek, sindirerek okumasını öğütlemişken bize ne oluyor da namazlarımızda şapur şupur süreleri okuyup geçiyoruz? Biz kim oluyoruz da Kuran’ı anlama sorumluluğumuzun olmadığına kendimizi inandırıyoruz? Neyimize güveniyoruz yahu? Kuran’ın hangi ayetinde “ Bu Kuran’ı anlayarak okumanıza gerek yoktur. Anlayarak okuyanların kitaplarını okusanız yeter” diye bir ayet vardır? Öyle bir dünya yok ey Müslüman. Elin mahkûm Allah’ın sana indirdiği kitabı, anlayarak okumak zo-run-da-sın. Bazıları Kuran’ı hakkını vererek okumayı Türk sanat musikisi söylemekle karıştırır olmuş adeta. Şöyle bir buğulu sesle, bir de makamını tutturarak kıraatini de verdin miydi oluyor sana Kuran okuma! Kuran okumak bu değil bence. Bu sadece Kuran’ın söylenişini süslemektir. Oysa idraklerin süslenmeye ihtiyacı yoktur. İdrak anlamak ister. Allah sana bu kitabı etrafında ki insanları sesinle etkileyesin diye değil, gerçeğiyle anlakları etkileyebilesin diye indirmiştir.

Namaz konusuna değinmeyecektim ama dayanamıyorum zira bu kısımda canımı çok sıkan bir mevzuyu dillendirmeliyim. Işık hızıyla namaz kılanlar. Hiç gördünüz mü onlardan. Kesin görmüşsünüzdür. Ben her gün onlarcasını görüyor ve hâlâ alışamıyorum. Nasıl oluyor da aynı anda namaz başladığım bir adam, ben daha dört rekâtı bitirememişken o on rekâtı bitirebiliyor? Nasıl oluyor da benim beş dakika da kılabildiğim bir namazı bir dakika da kılabiliyor? Üstelik ben de namazlarımı pek yavaş kılan biri sayılmam. Buna rağmen ışık hızıyla namazlarını kılanları görünce “bunlar nasıl bir hızla namaz kılıyorlar böyle” diye şaşırmaktan kendimi alamıyorum. Ya namaz içinde ki süre ve duaları eksik okuyorlar ya da müthiş bir hızla adeta rap yaparak süre okuyor olmalılar. Başka bir izahı olamaz. Buyurun işte Cenab-ı Allah Resulüne namaz esnasında Kuran’ı tane tane ve anlayarak okumasını söylüyor. Biz niye şapur şupur Yarabbi Şükür okuyup geçiyoruz? Bir dönem bu konuda bir arkadaşımla yaşadığım tartışmada bana şöyle cevap vermişti; “Allah sonuçta bizim ne söylediğimizi anlıyor. Mühim olan okumaktır. Hızlı yavaş fark etmez.”

Cevabım şu olmuştu; “Allah’ın senin söylediğin bir şeyi anlamasına ihtiyacı mı var sanki. Hiçbir şey söylemesen kalbinden geçirsen bile bilir ama mesele senin ne anladığın meselesidir. Allah’ın huzuruna çıkıyorsun, O’na kendi ayetleriyle dua ediyorsun ama ne söylediğini bile bilmiyorsun? Ne anlamı kaldı böyle namazın?”
Gerçekten böyle kıldığımız namazların bize ne faydası olacak acaba? Yoksa bizden şikâyetçi mi olacak o namazlarımız? Bir düşünün hele. Bir işi yaparken hızlı yaptığınız zaman mı daha iyi sonuç çıkar ortaya yoksa yavaş ve sakince yaptığınız zaman mı? İzlediğim bir program vardı; Adı Ateşten Doğanlar. Dört tane demirci ustasını bir demir atölyesine sokuyorlar ve üç saatte onlardan bıçak, kılıç ya da mızrak benzeri silah aletleri yapmalarını istiyorlar. Normalde dört yarışmacı da işlerinde gayet mahir ustalar olmalarına rağmen zaman sınırlaması olduğu için üç saatte ancak jürinin istediklerini zar zor yapabiliyorlar. Çoğu da yaptığı çalışmadan memnun kalmıyor. Neden? Çünkü aceleyle ve baştan savma yapmak zorunda kalıyorlar. Demirci ustası olmaları onları kurtaramıyor bile. Tıpkı bizim de Müslüman olmamızın zamanı gelince bizi kurtaramayacağı gibi. Baştan savma ışık hızında kılınmış namazlarla, namaz mı kılıyoruz gerçekten? Başka bir örnek daha vereyim. Diyelim ki çalıştığınız iş yerinde bir derdinizi anlatmak için patronun makamına girdiniz ve adama başladınız anlatmaya. Yalnız anlatırken öyle hızlı konuşuyor ve öyle savsaklamasına davranıyorsunuz ki sanki konuştuğunuz şeyin hiçbir önemi yokmuş gibi. Allah’ın huzuruna çıktığımıza inandığımız namazlarımız da ki bu savsaklığımız niye? Patronun yerinde kendinizin olduğunu düşünün. Bir çalışanınız size şapur supur işle ilgili detayları anlatıp geçse hoşunuza gider mi?
Şeytan aceleyi boş yere sevmez. Acele işte insan tefekkürden yani düşüncelerden uzaklaşır. Şeytan da bunu ister zaten. Hele ki namaz esnasında… Hele ki Kuran okuduğumuzda… Anlayabilmemizi istemez. Üzerinde düşünmemizi istemez. Namaz esnasında Allah’ı hissedebilmemizi istemez. ( O ne güzel bir duygudur ne tarifsiz ) Böyle durumlarda yegâne silahı da hızdır. Zaten nefsimiz Kuran’ı okumayı ya da namaz kılmayı sevmez. Ya hiç yapmayalım, ya da yaparsak hemen olsun bitsin ister. İşte yaradan bu tuzaklara düşeceğimizi bildiğinden peygamberimiz nezdinde hepimizi uyararak öğütlüyor; “Kuran’ı tane tane hakkını vererek oku.”
 
6.

Şüphesiz gece vakti etki ve uyum yönünden daha uygun ve sözün zihne yerleşmesi bakımından daha elverişlidir.


Müzemmil süresinin bir önceki ayetlerinde Allah'ın peygamber efendimizden gece yarısı namaza kalkmasını buyurduğuna tanık olmuştuk. Bu ayette de neden geceleri ibadet etmesinin daha faydalı olabileceği hususunda açıklama yaptığına şahit oluyoruz. Ayette geçen zihin kavramına dikkatinizi çekerim. Hâlâ Kuranı anlamaya gerek yok, ezberini bilmemiz yeter diyen sığırların tam da bu kısımda otlanmaları gerekir. Belki idrakleri açılır. Cenab- ı Allah Resülunden Kuranı gece okumasını çünkü Kuran da ki sözlerin insan zihnine geceleri daha iyi yerleşeceğini söylüyor. Merak ettim haliyle gerçekten öyle midir diye? Yani insan beyni geceleri daha mı iyi çalışır diye küçük çaplı bir araştırma yaptım ve hemen sonuçlara ulaştım.
Gerçekten de yapılan araştırmalar sonucu beyin fonksiyonlarının hava karardıktan sonra daha iyi çalıştığı ortaya çıkarılmıştır. Bu konuyla ilgili çeşitli üniversitelerde araştırma ve deneyler yapılmış. Özellikle Almanya da ki bir üniversitede 108 denek üzerinde yapılan araştırma sonucu ortaya şu gerçek çıkmıştır; Gecenin ilerleyen saatlerinde beynin problem çözme mekanizması daha iyi çalışmaktadır. Akıl, Ruh ve Nefis arasında ki ilişkiden daha önce bahsettiğimi hatırlayın. Bu ilişki bağlamında ruhumuzun aklımızla daha iyi iletişim kurabilme saatlerinin de gece yarısı olma ihtimali çok daha yüksektir. Zira insan gündüzleri sürekli bir meşguliyet halindedir. Beyin, ruhun ihtiyaçlarından çok nefsin ihtiyaçlarına cevap vermekle meşguldür. Oysa hava kararıp el etek çekilince ve insanlar kendi yalnızlıklarıyla fasıla başladıklarında bir şekilde akıl, ruhun sesini de duymaya başlayacaktır. Elbette bunda insanın kendi iradesinin de payı olmak zorundadır. Yani benlik mağarasının içinde ne olduğunu merak etmeyen bir insana gündüz ya da gece hiç fark etmez.
Sonuç olarak bu ayetler de bir kez daha Kuranın ezberlenmesi gereken değil, anlaşılması ve yaşatılması gereken bir kitap olduğunun en kesin kanıtlarından biridir.
 
10.11.

Onların söylediklerine katlan ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş. Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları bana bırak ve onlara biraz süre tanı.


Peygamberliğinin özellikle ilk yıllarında çeşitli eziyetlere maruz kalmış olan efendimize Allah'ın burada onu teskin ettiğini ve tavsiye de bulunduğunu anlıyoruz. Dünya tarihi boyunca en zor görevleri kimler üstlenmiştir diye bir soru ile karşılaşsam hiç duraksamadan peygamberler cevabını verirdim. Hem maddi hem de manevi alanlarda en ağır sınavlara tabi tutulmuş bu olağan üstü insanların göstermiş oldukları azimlerine hayran kalmamam mümkün değil. Hiçbir peygamber yoktur ki cefa ve eziyet çekmiş olmasın. Peygamber efendimiz de bu açıdan payına düşeni almıştır. Ancak okuduğum siyer kitaplarından ve bir takım ayetlerden anlıyorum ki, onu en çok üzen durum, tebliğ de bulunduğu insanların saygısızlıkları ve umursamazlıkları olmuş. Peygamberimizin hayatını okuyanlar iyi bilir. Efendimiz de inanılmaz bir sabır varmış. Ve çok ama çok yumuşak huylu bir insanmış. Düşünün ki işte böylesine sabırlı ve naif bir insanı bile zorlayan hakaret ve davranışlar içine girmiş o dönem ki müşrikler. Taif halkı tarafından taşladığı vakit, Allah'tan o halkı helak etmemesini rica eden, ya da namaz kıldığı esnada üzerine leş tanlar için "Rabbim onları affet, onlar bilmiyorlar" diye dua eden bir peygamberi artık nasıl üzmüşler ya da sinirlendirmişlerse, yüce Allah bu ayetlerinde ona sabırlı olmasını ve duyduğu hakaretlere katlanması gerektiğini buyurmuştur… Bakın efendimiz kendisine yapılan hakaretler için değil inandığı Allah'ına söylenen yakışıksız laflar ya da Müslümanlara yapılan eziyetler için gerilmektedir. Buna rağmen Cenab-ı Allah resulünden herhangi bir cezalandırma yoluna gitmemesini hatta karşılık bile vermemesini emrediyor. "Onlara biraz süre tanı" kısmında tebliğin hemen cevap alınması gereken bir davet olmadığı, kişilerin düşünme haklarının olduğu da açıkça ortaya konmaktadır. Nitekim tebliğde bulunduğunuz kimseler, size olumsuz cevap da verseler, hatta üstüne sözlerinizle alay etseler bile onlara karşı herhangi bir karşılık vermemek gerektiğini bu ayetlerden net olarak anlıyoruz. Elbette buradan şu sonucu da çıkarmamak gerek; bırakalım isteyen dinimize küfretsin, sövsün bize ne! Hayır böyle davranmak da doğru bir mümin davranışı olmaz. Allah'ın istediği, sözün en güzeli ile insanların karşısına çıkıp, karşılığında çirkin sözlerle karşılaşsak bile nefsimize hâkim olup karşımızdakinin yaptığı hataya düşmememizdir.
 
MÜDESSİR ( 56 Ayet )

18.19.20.21.22.23.24.25.

Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti. Kahrolası, ne biçim ölçtü biçti! Sonra kahrolası ne biçim ölçtü biçti! Sonra baktı. Sonra kaşlarını çattı, suratını astı. En sonunda sırtını dönüp gitti ve kibrine yenildi. "Bu" dedi, "Olsa olsa eskilerden nakledilmiş bir sihirdir. Bu, insan sözünden başka bir şey değildir."



Bu ayetleri ilk okuduğumda “kimden bahsediliyor?” acaba diye merak etmiş ve merakım beni araştırmaya yönlendirmişti. Bir kez daha Kuran’ı Türkçe okumanın yani anlayarak okumanın önemine burada da rastlıyoruz. Eğer ben anlamadan sadece Arapçasını okuyup geçseydim, yani merak etmeseydim imanımı nasıl tazeleyecektim?
Bu ayet de Allah’ın tavrından tiksintiyle bahsettiği insanın o dönem ki Mekke müşriklerin önderlerinden olan Velid Bin Muğire adında bir adam olduğu söylenmekte. Mekke’nin en zenginlerinden ve birçok çocuğu bulunan bu adam, malıyla mülküyle övünen ve Mekke halkı üzerinde sözü geçen biriymiş. Peygamber efendimizin vazifesine başlamasıyla birlikte, onun durumuna önce şaşıran, sonra da tebliğ vazifesinden rahatsız olan müşrikler bu Velid denilen adamdan kendilerine akıl vermesini istemişler. Velid Bin Muğire’de ince ince düşünüp sonunda kendisinden cevap bekleyenlere, peygamberimiz için “Sihirbaz “ denmesini ve Kuran için de “ eski bir sihirbazın sözlerinin toplandığı bir kitap” denmesini söylemiş. Anladığım kadarıyla bu kâfir, peygamber efendimizin herkesten gizlice çok ama çok eski bir kitap bulduğunu ya da tanınmamış bir büyücüden böyle bir kitap aldığını iddia etmiş. Yani kısacası atılabilecek en adi, en şeytanca iftirayı atmış hem peygambere hem de Allah’ın kitabına. O dönem ki müşriklerin zenginleri öylesine kendilerini önemseyen kibir dolu sığırlarmış ki, peygamber efendimizden kendileri için, Allah’ın her birine ayrı ayrı kitap yazmasını isteyebilecek kadar pervasızlaşmışlar. Velid’de işte bu takımdan biriydi ve zamanla helak olup gitti. Ancak Velid Bin Muğire’ler bitmediler. Günümüzde de hâlâ etraftalar. Senden benden çok Kuran okuyorlar ama Allah’a yakınlaşmak için değil. “Kuran’ın neresinde bir açık bulabiliriz, hangi ayetlerinden insanların kafasını karıştırabiliriz, nasıl yapsak da bu kitabın kutsallığını bozsak, ne söylesek de insanları Kuran’dan şüpheye düşürsek” diye okuyorlar. Ve onlar okurken bizler okumuyoruz maalesef. Ben çok gördüm benim kitabımı birçok Müslümandan daha iyi bilen ateistleri ya da deistleri. Ve adamlar bunu sırf Kitap’ta çelişki bulmak için yaparlarken bizim bol tekbirci Müslümanlarsa üç gulhü bir elham okumakla iş bitti sanıyorlar.

Velid bin Muğire nefsine aldanmış bir sığırdı evet ama aynı zamanda kafası şeytanca çalışan zeki bir adamdı da. Ortaya sanki mantıklıymış gibi gözüken bir yalan atarak suyu bulandırmak istemiştir. Tıpkı günümüzde de “Kuran değiştirildi, Kuran eksik, Kuran Emevilerin Kuran’ı, Kuran İncil’den esinlenerek yazılmış “ gibi birbirinden saçma iddialar atanlar gibi. Ben saçma olduğunu söylüyorum ama bunu az çok bildiğim Kuran bilgime güvenerek söylüyorum. Peki ey Müslüman sen neyine güvenerek Velidlere karşı kitabını savunabileceksin? Kuran ayetlerine karşı kurnazca ve ince ince yapılan saldırılara karşı inandığın kitabı nasıl savunacaksın? Karşında ki adama tekbirler atarak tekme tokat dalarak mı? Ya da “cehennem de yanacaksın” diye hınçla bağırarak mı? Veya en iyisi üç gulhü bir elham okuyup üzerine bir de beddualar ederek mi? Yok arkadaşım yok. Kitabımızı sahiplenmemizin en emin ve doğru yolu kitabımızı anlamaktan ve yaşamaktan geçer. Ama önce bunun için o kitabı açıp içinde ne varmış, ne anlatıyormuş diye okuyup araştırmalısın. Yoksa gün gelir bir Velid Bin Muğire’de senin karşına çıkar da ne yapacağını şaşırırsın. Gerçi Rabbimiz onları cehennemine alacağının sözünü veriyor ama unutma ki bu dünya da ki sorumluluk bize aittir. Yani Allah’ın kitabını savunması gerekenler bizleriz ve bunun tek bir yolu var o da okumaktır.
 
26.27.28.29.30.

Ben onu sekara (cehenneme) sokacağım. Sen bilir misin sekar nedir? Bitirir ama yok olmaya da bırakmaz; İnsanları kavurur. Orada on dokuz (görevli) vardır.


Üzerinde çokça tartışmaların yapıldığı ayetlerden bir kısmıdır bu numaralı ayetler. Sekarın ne olduğu ya da On dokuz ile ne kastedildiği üzerinde bolca fikirler üretenler olmuştur. Sekar ile kastedilenin Cehennem ateşi olduğu ya da cehennemin en acı verici kısımlarından biri olduğu kabul edilir. Cenab-ı Allah bu ayetlerle peygamberimizle alay edenleri ve ona düşmanlık besleyenleri sekara sokacağını açıkça buyuruyor. Bu kısımda çok fazla durmaya gerek yok. İsmi ne olursa olsun herkes ektiğini er ya da geç biçecek ve herkese kazandığı neyse verilecek. Cehennem ya da Sekar, İrem ya da Cennet İsimler çok önemli değil.
Gelelim on dokuz kısmına. Allah'ın on dokuz ile kastettiğinin ne olduğu kesin olarak bilinmemektedir. O yüzden bu ayetin on dokuz geçen kelimesinin hemen yanına parantez içerisinde melek ya da görevli veya hizmetli açıklaması eklenmiştir bazı âlimler tarafından. Kimi de hiçbir vasıf eklemeden sadece on dokuz olarak çevirmişlerdir. Ben görevli açıklaması yapan tercümeyi tercih ettim ama kesinlikle on dokuz ile kastedilenin ne olduğunu bilmiyorum. Biraz mantık yürütmeye çalıştığımda, söz konusu cehennem ateşi olunca belli ki cehennem de görevli cehennem melekleri ya da zebaniler diye bildiğimiz hizmetlilerin, kastedilmiş olma ihtimali yüksektir. Asıl dikkatimi çeken husus, Allah'ın neden bu kadar net bir rakam verişi olmuştur. Bakın yirmiye yuvarlama yok veya elli değil. On değil, yüz değil. Sadece on dokuz. Bu on dokuz mevzusu tarihte de birçok Kuran araştırmacısının dikkatini çekmiş ve ortaya On dokuz mucizesi diye bir teori atmışlardır. Aklımın yetebileceği kadar araştırdım bu on dokuz mucizesini ve anladım ki aklım yetersiz kalmakta. Yani mevzu karışık... Ortada ebced hesabı ve ihtimaller var. Çarpmalar ve çıkarmalar var. Böyle bir teorinin kesin olarak ispatlanması mümkün görünmüyor. Diğer yandan evrenin matematiksel gerçeğini de göz ardı etmemek gerekir. Ünlü bilim adamı Galilleo'nun da dediği gibi Kâinat, matematik diliyle yazılmış büyük bir kitaptır. Eğer öyleyse bu kitabın yazarının da başka bir kitabında ( Kuranda ) bizlere sırrını yalnızca kendinin bildiği bir rakamı vermesi çok da olağan dışı durmuyor. Kısacası On dokuz teorisini yabana atmamak gerektiğinden ve böyle bir teoriden haberimiz olması lazım diye düşündüğümden bu ayetlerden de bahsetmeden geçmek istemedim. Yine de bu türden teorilerin peşine takılıp gitmeyi ve Kuran'a şifreler gibi sayısal sınırlar getirilmesini de doğru bulmuyorum.
 
38.39.40.41.42.43.44.45.46.47.48.

Onlar cennetlerdedir; günahkârlar hakkında birbirlerine sorular sorarlar? "Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?" Onlar şöyle cevap verirler: "Biz namaz kılanlardan değildik; Yoksulu doyurmuyorduk; (Günaha) dalanlarla birlikte biz de dalıyorduk; Ceza gününü de asılsız sayıyorduk; Sonunda bize ölüm geldi çattı." Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.


Bu ayetlerde cennettekiler ile cehennemdekiler arasında gerçekleşen bir diyaloga tanık oluyoruz. Öncelikle şunu anlamak gerekir ki Allah katında zamanın bir hükmü yok. Yani bu dünyada zaman nasıl bize hükme diyorsa diğer tarafta hükmü kalmıyor. Bu da demek oluyor ki Allah katında her şey olmuş, olacak ve olmaktadır. Dolayısıyla “nasıl olur da daha kıyamet kopup mahşer kurulmamışken cennettekiler ve cehennemdekiler belli olabilir?” diye şaşırmamıza gerek yok. Bu kısımda benim asıl merak ettiğim nokta, cennet ve cehennem ehlinin birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarıdır?

Ama önce yakaladığımı sandığım bir ipucundan bahsetmeliyim. Dikkat edilirse cennetteki kimselerin cehennemdekilerin durumunu görünce şaşırdıkları görülüyor ve hatta birbirlerine “bunların durumları da ne böyle?” diye konuşup şaşkınlıkla olayı anlamaya çalışıyorlar. Sonunda da gidip cehennemdekilere o durumda olmalarının sebebini soruyorlar. Buradan da şu sonucu çıkarıyorum ben; Sanıyorum cennet ehli dünyada ki yaşamlarıyla ilgili en ufak bir olumsuzluğu dahi hatırlamayacak. Bilinçlerinden kötü olan her şey çekilip alınacak. Cehennem, ıstırap, acı, hüzün vb. gibi şeyleri bilmeyecekler bile. Ve yine sanıyorum ki cennette ki hiç kimse cehennemden herhangi birini tanımayacak. Yani diyelim ki siz cennete girdiniz ama ( Allah yazmasın ) eşiniz giremedi. Bu durumda eşinizi hiç hatırlamayacaksınız bile. Çünkü cennette en ufak bir hüzne ya da acıya izin verilmeyecek. Bu açıdan varsayımım çok da mantıksız gelmiyor bana. Diğer taraftan aklıma da şöyle bir soru geliyor; “Eğer cennettekilere kötü olan her şey unutturulacaksa cehennem ve içindekiler neden gösteriliyor? Hatta cehennemdekiler ile konuşulmasına neden izin veriliyor?” Bu nokta da varsayımım yıkılacak gibi duruyor. Belki de cennettekilerin cehennem ehline sanki bu olaydan hiç haberleri yokmuş gibi “sizi ateşe sokan nedir?” diye sormalarının sebebi onların pişmanlıklarını bir de ağızlarından duymak istemeleri olabilir. Lâkin bu seferde “cennet ehli neden zaten acı çekmekte olan cehennem ehlinin daha çok acı çekmesini istesin?” gibi bir soru takılıyor kafama. Bu bana cennet insanının özelliği gibi gelmiyor. Açıkçası bu noktada kendi etrafımda daire çiziyor gibi hissediyor ve daha fazla bu ayrıntı da takılı kalmak istemiyorum. Nasılsa eninde sonunda göreceğiz. Gayret edelim de cevaplayan değil, soran tarafta olalım inşaAllah.
Cehennem ehli neden cehennem de olduklarına dair sebeplerini sıralarken ilk sırada ne söylüyorlardı? Diyorlar ki; “biz namaz kılmazdık.”
Namaz, namaz, namaz…
Peygamber efendimizin o meşhur hadisinde söylediği gibi “dinin direği” olan namaz… Hepimiz kabul ederiz ki, insan kendisi ile ilgili önemli şeyleri sıralarken en önemlisini ilk başta söyler. Mesela doktora çıkıp şikâyetlerinizi sıraladığınızda size en çok acı vereni ilk sırada söylersiniz. “Midem de sürekli bir yanma oluyor doktor bey. Bir de bazen geceleri çok tuvalete çıkıyorum.” Burada da cehennem ehli sebeplerini sıralarken ilk ve en önemli olarak gördükleri şeyi yani namazı söylüyorlar. Namaz hakkında daha önce ki ayetlerde kısa bir açıklama yapmış ve geniş manada ne ifade ettiğini ileri ki ayetlerde açıklayacağımı belirtmiştim. Ama bu konu öylesine önemli ve o kadar çok Kuran’da karşımıza çıkan bir husus ki birkaç kez değinmeden geçemeyiz.

Bir kere şunu hepimizin kayıtsız şartsız kabul etmesi gerek; Namaz farzdır hem de en önemlilerinden biridir ve Müslümanım diyen herkesin de eksiksiz olarak yerine getirmesi gereken bir ibadettir. “Efenim ben namaz kılmıyorum ama benim kalbim temiz.” Allah daha temiz kılsın ama bu seni namaz sorumluluğundan kurtarmaz be kardeşim. Zaten iyi bir insan, kalbi temiz bir insan, diğer insanların iyiliğini düşünen bir insan neden Allah’ın en önemli emirlerinden birini yapmak istemez o da hayret verici bir durumdur. Kabaca bir hesap yaptım kendimce. Günde baş vakit namazını elli dakikada kılan bir insanın haftada namazlara ayırdığı vakit hemen hemen altı saati buluyor. Yani ayda bir gününü tamamen namaz kılarak geçiriyor demektir. Çok mu Allah aşkına? Senede on iki gün demek bu. Çok mu? Elli yıl namaz kılan bir insanın iki yılı sadece namaz kılmakla geçiyor. Gerçekten çok mu? Yoksa bizlere sayısız nimetler bahşeden Allah için günde elli dakikamızı ayırmak işimize mi gelmiyor? Namaz kılmayan Müslümanlar hangi bahanelerle kendilerini savunacaklar huzuru mahşerde? “Allah’ım ben namaz kılmıyordum çünkü vaktim yoktu.” Allah sana yetmiş senelik bir ömür versin ama sen namaza ayıracak iki sene bulama! Ya da “Allah’ım ben namazlarımı kılacaktım ama etrafımda hem namaz kılıp hem de türlü çirkin işler yapanları görünce onlara benzemek istemediğim için namazdan soğudum.” Bu da yeni moda bahanelerdendir. Madem hırlısı hırsızı namaz kılıyor gözüküyor sende onların kıldığı namazlardan soğuyacağına kendi namazına odaklan. Namazın ne suçu var ki böyle saçma bir bahaneyle kendini kandırıyorsun? Sonuç itibarıyla ne derseniz deyin, söyleyebileceğiniz hiçbir şey namaz kılmama bahaneniz olamayacak. Allah bizden başka hiçbir canlıyı namaz kılmaya uygun bir beden ve akılla yaratmamıştır. Ve ne kadar temiz kalpli olursak olalım hiç birimiz peygamberimizden daha temiz kalpli olamayız. O Resul ki bulduğu her fırsatta namazlarını kılmışken bizim namaz kılmama gibi bir lüksümüz asla ve asla olamaz.
Cehennem ehli ikinci sırada “ yoksulu doyurmadıklarından” bahsediyorlar. Bu konuda hayati derecede önemli bir konu... Yapılan bir araştırmaya göre dünya nüfusunun yüzde birlik kesiminin serveti geri kalan yüzde doksan dokuzunun toplamına eşitmiş. Tabi bu orantıda müthiş bir eşitsizliğin eşitliğinden bahsetmek gerek. İnsan önce kendi nefsi için yaşar eyvallah ancak bu doğamızda olan kalıtımsal bencilliğimizi kontrol altında tutmak da tabi olduğumuz sınavın bir parçasıdır. Hayvan belgesellerini izleyin. Hayvanların nasıl yaşadıklarını gözlemleyin. Onlar da ve bizde olan temel dürtüler aynı. Yemek içmek ihtiyaçları en önemli konuları... Yaşamak için barınak ya da bir alan da bulmak zorundalar. Üremeleri için çiftleşmeleri de gerek. Bir aile kurduklarında önceliği kendi çocuklarına gösteriyorlar tıpkı bizim gibi. Ve yiyecek bulduklarında sadece kendi çocuklarını doyuruyorlar. Benzerlik yok mu aramızda? Biz de sadece kendi ailelerimizi düşünen hassas ama sadece kendi çocuklarına karşı hassas ebeveynler değil miyiz? Allah’ın bize verdiklerinden arttırdıklarımızı yine kendi çocuklarımızın geleceği için biriktirmiyor muyuz? Peki bu arada başka yerlerde kaç çocuk açlıktan ölüyor? Kaç insan dışarı da sürünüyor? İnsanların yoksulluğunun sorumlusu gerçekten Allah mı yoksa yine insan mı dürüstçe cevap verelim. Ama cevabımızı dürüstçe versek bile eyleme geçmediğimiz müddetçe o dürüstlüğümüz bizi ateşten pek de uzak tutmayacaktır.
Zaten ayetin devamında sebepler sıralanırken “günaha dalıyorduk” denilerek ardından gelen diğer günahları açıklamak yerine genelleyerek bu ikisinin, yani namaz ve yoksulu doyurmak dışında kalanları anlatmaya dahi gerek olmadığını göstermiş cehennemdekiler. Ve en sonunda neden böle yaptıklarını da itiraf ediyorlar. Diyorlar ki; “Ceza gününü asılsız sayıyorduk.”

Yani ben bu dünya da kafama göre yaşarım, her haltı işlerim, bir tek kendi çıkarlarıma göre yaşarım, sonra da toprağa karışır giderim. Yok öyle bir dünya işte. Var sananlar çok ama emin olun yok öyle bir dünya. Aslında bizlerinde yani Müslüman gibi görünen bizlerin de bu nokta da kendimiz sorgulamamız gerek. Hani sorulsa hepimiz ahirete iman etmiş kimseleriz ama kaçımız gerçekten o gün neler olacağını ve sonrasında neler yaşayacağımızı hayal ettik? Gerçekten de ahirete inanıyor ve cezalandırılmaktan korkuyor olsak, yalan söyler miydik? Çalar mıydık? Rüşvet alır mıydık? Kul hakkı yer miydik? Namazları terk eder miydik? Bu cehennem ehli biraz daha yakında baktığımızda aslında bizlere çok benzemiyorlar mı? Biliyorum hiç birimiz cehennemi kendimize yakıştıramayız ama şeytan gayet ustaca yakıştırıyor işte. Ve biz farkında bile değilken o ateşin kıyısında gezinip duruyoruz.
Ayetin sonunda Allah’ın “şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez” buyruğu ile kesin olarak bu dünya da güvendikleri ne ya da kim varsa hiç birinin onları diğer tarafta kurtaramayacağı açıkça belirtilmiştir. Ne Allah ile aralarına koydukları başka tanrıcıklar ne de yine Allah’a ulaşmak için tabi oldukları ve kendilerini cennete götüreceklerini sandıkları başka zatlar…
 
FATİHA ( 7 Ayet )
1.
Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla...


Geldik Fatiha suresine… Surelerin başlangıcına, Kuran’ın özetine, kalplerin fethine…
Fatiha suresi iniş sırasına göre beşinci sırada inen sure olmasına karşın, bir defada tamamı inen ilk suredir. Belki de bu yüzden vakti zamanında Kuran’ın başına konmuştur. Bu surenin başında ki besmele kısmının ise kimi âlimlerce euzu çekilerek okunması gerektiği hususunda ittifak olmuştur. Yani Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla başlamak yerine “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım. Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla” diyerek başlanılması daha uygun bulunmuştur. Bu kısımların teknik analizlerinde oyalanmayacağım. Ortada bir gerçek var ki o da Allah’ın kitabını okumaya başlamadan önce O’nun en güzel isimleriyle anılması, selamlanması gerçeğidir. Ayrıca Kuran’ın ilk suresi olarak kabul edilmiş ve bu yüzden adına “başlangıç” anlamına gelen Fatiha ismi konulmuş bir surenin, başlangıcının da besmele ile başlaması gayet yerinde bir başlangıç olmuştur.
Sanırım kendine Müslüman diyen hiçbir kimse besmeleden habersiz değildir. Hemen hepimiz besmele çekmesini biliriz. Euzu besmeleyi de biliriz. Peki, kaçımız Şeytan’ın kim olduğundan ve neler yapabileceğinden haberdarız? Ya da kaçımız Rahman ve Rahim ne demektir biliriz? Tahminimce çok azımız… Hani bir deyim vardır ya; “balık baştan kokar” diye… İşte biz daha en başından neyin ne olduğundan habersiz ezberci ve şekilci bir anlayışla öğretildiğimiz için, kalplere şifa olacak Kuran’dan da yeterince faydalanamıyoruz. Zaten daha besmelenin hikmetleri üzerinde düşünemeyen bir iradenin Allah’ın kitabının hakkını verebilmesi de mümkün gözükmemektedir. Şeytan kısmını geçelim. Aslında şeytan ile ilgili ciltler dolusu kitaplar yazılır ya şimdilik o mendeburla ilgili fikriyatımı ileriki ayetlerde paylaşacağım inşaAllah. Yine de küçük bir bilgi paylaşmalıyım bu noktada. Nahl suresinin 98.ayetin de Cenab-ı Allah Kuran okunurken kovulmuş şeytandan kendisine sığınılmasını öğütlüyor. Yani euzu besmele çekmenin sadece besmele ile başlanmasından daha faydalı olduğunu düşünebiliriz. Ayrıca bu şeytan ne lanet bir varlıktır ki, Allah’ın kitabını okurken dahi onun vesvesesinden korunmak için euzu besmele çekmek zorunda kalırız? Ona geleceğim ama daha vakti var. Şimdi biz bakışlarımızı inci gibi parlayan iki isme çevirelim. Rahman ve Rahim’e…
Rahman en sade anlamıyla; Şu dünya da yaratılmış olan tüm mahlûkata Allah’ın rızık, afiyet ve ihsan da bulunması, onlara merhamet etmesine verilen isimdir.
Rahim ise; Ahiret dünyasında Allah’ın kendilerinden razı olduğu müminlere sonsuz ikram ve ihsanını esirgememesine verilen isimdir.
Allah’ın onca güzel ismi içerisinden bu isimleri seçmesinin ve yaptığımız işlerin başlangıcında kendisini bu şekilde anmamamızı istemesinin hikmetini elbette yine kendisi bilir. Benim tahminimce ise, Cenab-ı Allah bu şekilde hem bu dünyanın hem de diğer dünyaların tek hâkimi olduğunu, yaptığımız, yapacağımız ve yapmak üzere olduğumuz her şeyin planlayıcısının ve izin verenin de yine kendisinin olduğunu net bir şekilde anlamamızı istiyor olabilir.
Diğer taraftan besmelenin kim bilir nasıl uhrevi bir etkisi vardır mana âleminde hiç bilemeyiz. İdrak edemediğimiz nokta da kabul etmek düsturundan yola çıkarak besmeleyi dilimize pelesenk etmeli, onsuz hiçbir işimize başlamamamız gerektiğini düşünüyorum. Hatta şöyle bir de benzetmem var kendimce. Benim iki tane koruyucum var. Biri Bismillahirrahmanirrahim’dir, diğeri de elhamdülillah’tır. Onlarsız hiçbir yere gitmem ve onlarsız hiçbir şey yapmam. Asla da geride bırakmam çünkü inanırım ki onlar da beni bırakmaz. Denemesi bedava. Dilinizde ve aklınızda bu iki koruyucuya yer açın derim.

2.
Hamd, âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur.


Ne yazmıştım az önce? İki koruyucum var demiştim. Biri besmele biri de hamd-ı şükür. Lügat ta hamdın anlamını tam olarak karşılayabilen bir açıklama bulunmamaktadır. Genel olarak hamdın açıklaması; Kâinattaki yaratılmış olan, yaratılmakta olan, tüm varlıkların niteliklerinin Allah’ın tecellisi olduğu hakikatini anlatan bir kelime olarak açıklanmaya çalışılmıştır. Bense daha da basit düşünerek hamd etmenin kulun Allah’a teşekkür etmesinin en kolay ve en geçerli hali olduğunu ve Allah’ın üzerimizde ki tasarrufunun karşılığını, bir nebze de olsa ancak bu şekilde verebildiğimizi kabul ediyorum kendimce. Fatiha suresinin ilk iki ayetinin de sıralamasında önce besmelenin sonra da hamd etmenin gelmesi elbette ki tesadüfi değildir. Yapacağımız işlerin başında besmele ile başlayıp şükürle bitirmemiz gerektiğini muhakkak kendimize öğretmeli ve irademizi buna alıştırmalıyız. Ayette “âlemlerin Rabbi” ibaresi ile bir kez daha altı çizilerek ve net bir biçimde tüm âlemlerin, bildiğimiz ve henüz bilmediğimiz tüm düzenlerin sahibinin, sadece Allah olduğu ve hamdın ancak böylesi bir kudrete karşı yapılabileceği açıkça belirtilmektedir. Yani hamd sözcüğünü cümle içerisinde ancak Allah için kullanabiliriz. Bir başkasına hamd edilmesi mümkün değildir. Bu nokta da yine bazı kurnaz geçinenler sağda solda şöyle bir soru ile karşınıza çıkabilirler; “Allah’ın senin hamdına ihtiyacı mı var? Mademki Allah hiçbir şeye muhtaç değildir. Öyleyse niye insanların kendisine hamd etmesini istiyor?”
Bu türden sorulara verilecek ilk cevap; “Bunu ancak Allah bilebilir” olmakla birlikte böyle bir cevabı zaten vereceğiniz hiçbir cevabı kabul etmemeye kendilerini şartlamış olan sözde kurnazlar kabul etmeyecektir. Yine de bu soruya aklımın yettiği kadarı ile şöyle bir cevap verebilirim.
İnsan yaratılmadan önce de, yaratıldıktan sonra da Allah hep vardı. Ezeli ve ebedi bir varlığın ve tüm varlıkların oluşum sebebi olan bir varlığın, yarattığı varlıklara ihtiyaç duyması düşünülemez bile. Yani biz Allah’a şükretsek de etmesek de Allah yine Allah’tır ve kudretinden en ufak bir eksilme olmaz. Dolayısıyla “Allah bizim şükürlerimize mi muhtaç” sorusu havada dağılıp gidiyor. Ortada bir muhtaçlık durumu var aslında ama Allah değil biz muhtacız Allah’ı hamd etmeye. Çünkü hamdın içinde ki manaları anlayamaz ve gerçekten kalpten şükredemezsek helak bir son bizi bekliyor olacaktır emin olun. Zaten Fatiha suresinde ki ayetlerin dizilimi öyle bir ayarlanmıştır ki, ebedi kurtuluşa giden yolun haritası resmen çizilmiştir. Bunu şimdi madde madde açıklayacağım.

3.4.
O Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün sahibidir.


Rahman ve Rahimin anlamlarını daha önce vermiştim. Yani dünya da ve ahirette her şeyin sahibi ve her şeyi veren, her şeyi düzenleyen yegâne kudret Rahman ve rahim olan Allah’tan başkası değildir. Şimdi kurtuluş haritasının madde madde sıralanışını açıklama vakti.
Neydi suremizin ilk ayeti? Besmele yani Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla başlamamız. Hadi biz buna euzu besmeleyi de eklemiş olalım. Yani Lanetlenmiş Şeytanın şerrinden Allah’a sığınır ve başlangıçlarımızı ancak Rahman ve Rahim olan Allah ile yaparız. Yaninin yanisine gelirsek; Rabbimiz bize ebedi saadete giden yolda ilk adımımızı nasıl atacağımızı söylüyor. “Benim adımı anın” buyuruyor ve bunu yaparken Onun adını anmamamız ve Onu kavrayamamamız için uğraşıp duran şeytana da dikkat edin buyuruyor. Yani yolda yalnız yürümüyoruz. Bir bize yol gösteren Allah, bir de yoldan çıkmamızı gaye edinmiş şeytan da yol arkadaşlarımız.
Bu ilk maddeydi. Şimdi ikinci maddeye geçiyorum. Allah’ın adıyla başladığımız bu yolculukta şükrünü eda edebileceğimiz ve minnet duyabileceğimiz tek gerçek kudret açıklanıyor. Yani o yolda kalabilmemizi sağlayabilecek kudrete hamd etmemiz gerektiği önemle hatırlatılıyor. Yani başlangıç Allah’ın adıyla varış da Allah’ın lütfuyla olacak, bunu anlamamız isteniyor.
Sonra diğer madde de bir önemli hatırlatma daha yapılıyor. Bize bu dünya da kimin rızk verdiğini ve diğer dünyada da yine aynı kudretin rızk vereceğini anımsamamız isteniyor. Ve eninde sonunda yürüdüğümüz bu yolun nereye çıkacağı net olarak söyleniyor. Benim çeviride “ din gününün sahibi “ diye aldığım kısım başka meallerde “ödül ve ceza gününün sahibi” olarak da geçmektedir. Yani bütün yaratılmışların hesap vereceği ve asıl yaşama geçileceği günden bahsediliyor. İşte o müthiş gerçeğin tek sahibinin Allah olduğunu ve bu yolun eninde sonunda o güne yani o hesaplaşmaya çıkacağı belirtiliyor. Bu noktada hep şu soru kafamda küçük çaplı patlamalara yol açıyor; “eninde sonunda hesap vereceğimiz ve hesabından kurtulamayacağımız akıl almaz bir kudret bizi beklerken, biz neyimize güveniyoruz da çalıyoruz, çırpıyoruz, yalan söylüyoruz, tecavüz ediyoruz, kul hakkı yiyoruz?”
Soruları çoğaltabilirim ama cevapları değil. Çünkü gerçekten anlayamıyorum. Yani ölümlü olan bizler ve öldükten sonra diriltileceğimize inanan da bizlerken, yine de korkunç günahlar işlemekten çekinmiyoruz. Sanırım bunun bir sebebi, daha önce de belirttiğim gibi yolda bize eşlik eden şeytan olmalı. İşte bu yüzden Allah, Fatiha suresinde bizim için yol haritasını çizmiş.
a) Şeytandan bana sığın ve ondan uzak dur. Rahman ve rahim olan kudretimin farkına var ve bu farkındalığın yardımıyla sınavına başla.
b) Yürürken ve bana sığınırken hamd etmeyi de unutma. Kalbinde benim için yer aç, zira kalbin buna muhtaç.
c) Unutma, sana bu dünya da rahmetini esirgemeyen ben, diğer tarafta aynı rahmeti gösterecek olan da yine benim.
d) Bu dünya da sahip olduğunu sandığın her şey, gelip geçicidir. Sahip olunabilecek tek şeye ise sadece ben sahibim ve o gün geldiğinde benim neyin sahibi olduğumu hepiniz öğreneceksiniz.

5.6.7.
(Rabbimiz!) Ancak sana kulluk eder ve yalnız senden yardım dileriz. Bizi dosdoğru yola ilet; Nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, doğrudan sapmışların yoluna da değil!


Geldik Fatiha’nın ikinci kısmına. İlk dört ayetini Allah’ın bizlere seslenişi gibi düşünebiliriz. Son üç ayette ise bizim O’na seslenişimiz vardır. Aslında bu ayetlerde Allah’ü Teâla yine bizler için bizzat yol göstermekte ve O’na nasıl dua etmemiz gerektiğini anlatmaktadır.
Tahminim odur ki; her bir ayet canlansa ve dile gelse, sanırım bizden en çok şikâyet edecek olan ayet Fatiha Suresinde ki beşinci ayet olacaktır. Gün içerisinde belki de en çok okuduğumuz bu surenin içinde defalarca kez Allah’a “Allah’ım yalnızca sana kulluk eder ve yalnızca senden yardım dilerim” dedikten sonra amelde bunu gösteremeyip beklentilerimizi, çıkarlarımızı, korkularımızı, minnetimizi ve kurtuluşumuzu başka kullarda aramak riyakârlık değildir de nedir? Herkesin tam da bu noktada, bu ayette kendi öz eleştirisini samimice yapması lazım gelir. Gerçekten de yalnızca Allah’a mı kulluk ediyoruz? Minnetimizi O’nun için mi gösteriyoruz? Yoksa başka başka insanlar için “sen olmasaydın olmazdık” ya da “ yetiş ya filanca kişi” diye bilmeden şirk koşup duruyor muyuz?
Aslında bu bam teli konuyu daha da açmadan önce kul nedir anlamını iyice öğrenmek lazım.
Kelime anlamları bakımında kulun birkaç anlamı birden vardır. Kiminde Tanrıya göre insan, kiminde köle olan insan, kiminde de hizmetli kimse anlamlarına gelmektedir. Ancak bana göre bu kelimenin kullanılması gereken tek yer Allah ile olan münasebetlerimizde olmalıdır. Yani ben hiç kimse için “falancanın kuluyum” diyemem. Ancak Allah’ın kulu olduğumu söyleyebilir ve bu idrakle davranabilirim. Aksi takdirde Allah için kullanılan bu kavramı başka insanlar içinde kullanmaya başladığınızda farkında olarak ya da olmayarak Allah ile aramıza aracılar sokmaya başlarız. Ve bir müddet sonra Allah’a duymamız gereken minneti, korkuyu, aşkı, hürmeti başka insanlar içinde duymaya başlarız ki bu da imtihanın olmazsa olmazı özgür irademizi devreden çıkarmamıza sebep olur. Sonuç olarak başkasının gözüyle görür, başkasının kulağıyla duyar, başkasının düşüncesiyle hareket eder, başkasının amellerine tabi oluruz. Oysa Yaratanın istediği her bireyin kendi iradesi ile kendisini arayıp bulması değil midir? Mesela tarihte sultanlara ya da yüksek mevkide ki kimselere hizmet eden bazı kimselerin “kulunuzum“ dendiği bilinir. Neden bir insan başka bir insana kulunuzum der ki? Hele ki kıldığın her namazda Allah’ın huzurunda yine Allah’a söz verip “ sadece sana kulluk ederim “ dedikten sonra, bir başka faniye dönüp kulunuzum denir mi Allah aşkına? Zaten altıncı ayette “bizi dosdoğru yola ilet“ ibaresi ile ne yaparsak yapalım Allah’ın yardımı olmadan ilerleme kaydedemeyeceğimize ve kurtuluşa eremeyeceğimize işaret edilmiyor mu? Var mı Kuran’da ki onca ayet içinde bizi dosdoğru yola iletecek bir başkasının adı? Hâl böyleyken araya aracılar almak, yok bir başkasının tövbesine sığınmak, yok filancanın şefaatini istemek vs. Fatiha’ya ihanet değildir de nedir?
Bu soruların üzerinde hepimizin önemle düşünmesi şarttır. Ve surenin sonunda doğruya giden yolda yanlışlardan da ibret almamız gerektiği öğütlenerek bir kez daha bizlerin kıyasla davranmamız gerektiğine işaret ediliyor. Hatta yedinci ayetten tarih bilmenin, tarih okumanın ne denli önemli olduğu görülüyor. Çünkü tarih boyunca yüce Allah insanları dosdoğru yola iletirken çeşitli araçlar kullanmıştır. Bunlar bazen melekler, bazen peygamberler ve kitaplar, bazen de âlimler olmuştur. Bu araçları kullanıp bunlardan faydalanan toplumların durumu ile faydalanamayan toplumların durumlarını ise ancak tarihle öğrenebiliriz. Yani bir kez daha okumanın ve araştırmanın önemine burada da rastlıyoruz. Hani şu “ Kuran’ı okumanıza anlamanıza gerek yok “ diyen ezberci sığırların aksine…
Konunun sonunda sahih olduğuna inandığım ve çok sevdiğim bir hadisi paylaşmak isterim.
Müslim’in rivayet ettiği bir kutsî hadiste; Allah Teâlâ’nın, “Namazı (Fatiha’yı) kulumla kendi aramda yarı yarıya paylaştım ve kulum dilediğini alacaktır” buyurduğu ifade edildikten sonra şöyle devam edilmiştir: Kul (namazda Fatiha’yı okurken) “Hamd âlemlerin rabbi Allah’a mahsustur” deyince Allah, “Kulum bana hamd etti” buyurur. Kul “rahman ve rahîm” deyince Allah, “Kulum beni övdü” der. “Ceza gününün tek sahibi” deyince “Kulum benim yüceliğimi dile getirdi” der. “Ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” deyince “Bu, kulumla benim aramda ortak olan kısımdır ve istediği kulumun olacaktır” buyurur. Kul “Bizi dosdoğru yola ilet; nimetine erdirdiklerinin yoluna; gazaba uğramışların yoluna da, doğrudan sapmışların yoluna da değil!” deyince Allah, “İşte bu, yalnızca kuluma aittir ve kuluma istediği verilecektir” buyurur.
 
TEBBET ( 5 AYET )
1.2.3.4.5.
Ebû Leheb’in elleri kurusun! Kurudu zaten. Ona ne malı fayda verdi ne de kazandığı başka şeyler. O, alev alev yanan ateşe atılacak! Dedikodu yapıp söz taşıyan karısı da… Boynunda da ipten bükülmüş bir halat bulunacak.


Bu sure bildiğim kadarıyla bizzat kişinin adına lanet okunan ilk sure olmalı. Her şeyde olduğu gibi merhametinde de sınırı olmayan ve şefkatlilerin en şefkatlisi olan yüce Allah'ın üslubunda, hissedebilenler için korkutucu bir otorite olduğu su götürmez. Keşke bu yararlı korkuyu hakkıyla algılayabilsek… Sure de adı geçen Ebu Leheb, peygamberimizin amcalarından biridir. Hatta tüm amcaları içerisinde malca ve konumca en güçlü olanıdır. Mekke’nin ileri gelenlerinden biri sayılan bu adam maalesef ki peygamberimize destek olmak yerine tersine görevinde engel olmaya ve onu durdurmaya çalışmıştır. Bir diğer amcası olan Ebu Talip, Leheb kadar zengin ve güçlü olmamasına rağmen son nefesine kadar yeğenini savunmuşken Ebu Leheb’in bu tutumu onu cehenneme sürüklemiştir. Daha hayatta iken bizzat ismi verilerek cehennemle müjdelenen! İlk kafir olmuştur kendisi. Elbette karısı da…

Akıl edebilenler için, bir insanın daha dünyada iken cehennemlik oluşunun ilanından daha kötü ne olabilir? Üstelik bizzat bunun sözünü veren Allah’ken… Ancak öğrendiğim kadarıyla bu ayetler nazil olduğunda dahi, ayetleri duyan Ebu Lehep ve karısı zulümlerinden geri durmamışlar. Bedir savaşından sonra bulaşıcı bir hastalığa yakalanan Leheb, kokmuş bir cesede dönüşerek can vermiştir. Bu surenin en önemli özelliği ise bana göre, zamanın hâkiminin de tıpkı diğer şeylerde de olduğu gibi yalnız ve mutlak Allah olduğudur. Yüce Allah “kurudu da zaten” diyerek Leheb’in işinin bitirildiğini ve katında zaman kanununun işlemediğini cümle altında veriyor. Bu da benim inandığım savımı destekliyor. Allah katında her şey olmuş, olmakta ve olacaktır.
Yine surede geçen elleri kurusun ibaresinde ki elleri bildiğimiz ilk anlamıyla anlayabileceğimiz gibi, eller ile kastedilenin Ebu Leheb’in malı ve mülkü olduğunu da düşünebiliriz. Zira bu adam hayatı boyunca bunlarla övünmüş ve Mekke içinde ki yüksek konumunu bunlarla kazanmıştı. Ne var ki o uzun elleri kendisini cehennemden kurtarmaya yetmemiştir. Ebu Leheb’in nezdinde günümüz Leheblerinin de kurtulamayacaklarının ilanıdır aslında bu sure. Kazanılan onca mal, mülk, servet, artık size kudret verdiğini sandığınız ne varsa bir Leheb olduğunuz sürece diğer tarafta azabınızı arttırmaktan başka bir işe yaramayacak. Hâl böyleyken “neden?” diye sormadan geçemiyorum. Neden kimi zenginler paylaşmazlar? Neden kimileri inanmazlar? Bu sorunun en net cevabını hiç şüphesiz Rabbimiz bilmektedir.
 
TEKVİR ( 29 AYET )
1.2.3.4.5.6.7.8.9.10.11.12.13.14.

Güneş dürülüp karardığında; Yıldızlar dökülüp söndüğünde; Dağlar sökülüp yürütüldüğünde; Doğuracak develer başıboş bırakıldığında; Yabani hayvanlar toplanıp bir araya getirildiğinde; Denizler kaynatıldığında; İnsanlar (amelleriyle) eşleştirilip (buna göre) şekillendirildiğinde; Diri diri gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüldüğü sorulduğunda; Defterler ortaya serildiğinde; Gökyüzü sıyrılıp açıldığında; Cehennem ateşi harlatıldığında; Cennet yaklaştırıldığında; Kişi neler yaptığını öğrenmiş olacaktır…


Gerçeğin en korkunç haliyle yüzleşelim mi? Yüzleşelim diye inmiştir bu sure… Ve idrak edebilelim diye okunmuştur bu ayetler. Kıyamet günü ve Mahşer günü… Hiçliğin ve varlığın gövde gösterisi yapacağı zamanlar… Kıyameti nasıl düşünürüz? Hiç hayal ettik mi? Yoksa televizyonlarda izlediğimiz felaket filmlerinin hatırlamak yeterli midir? Ya da başımızdan geçen doğal afetlerle kıyaslasak olur mu? Tahminimce bu verdiğim örneklerde ki dehşet, kıyamet günü yaşanacak olan dehşetin yanına bile yanaşamaz. Dünyanın en önemli enerji kaynağı olan güneş, sönüp gidecek, keza yıldızlar da onunla beraber yok olacaklar… Dağlar un ufak olup yerlerinden sökülecek. Denizler fokur fokur kaynayacak. Ve öyle dehşetli gün olacak ki, tabiatlarında düşman olanlar o gün düşmanlıklarını unutacaklar. Belki bir Arslan bir Ceylan’la birlikte kaçmaya çalışacak. Belki bir kedi ve bir köpek aynı kovuğa korkuyla sığışacak. Annelerin korkudan çocuklarını unutacakları bir günün dehşetini ne kadar uğraşsak da tasvir edemeyiz ama hissetmeliyiz. Aslında ne kadar aciz olduğumuzu ve Allah’ın kudretinin ne denli büyük olduğunu bu ayetleri okurken hissetmeliyiz. Bakın bu bir bilgisayar resetlenmesi değildir. Bu bilgisayarın her şeyiyle birlikte paramparça olup zerrelerine kadar yok olması durumudur. Yazılımının ve donanımının bildiğimiz en küçük atomlarına kadar yok olması durumu. Ve sonrasında tekrar bir bilgisayar olarak ortaya çıkmayacak. Hiç bilmediğimiz bir ürünle karşılaşacağız. Yani bildiğimiz her haliyle evren, yok olacak ve Allah onun yerine hiç bilmediğimiz haliyle bambaşka bir âlem kuracak. Tam bu nokta da şu soruyu dünya da ki tüm Firavunlara, Kodamanlara, Hükümdarlara ve kendilerine hangi ismi takmış olurlarsa olsun, hepsine, mallarının ve zenginliklerin gölgesine sığınmış olan gerizekalılara yüksek sesle sormak isterdim. “Siz neyinize güveniyorsunuz?”
Bazen haberler de görüyorum. Bir yerlerde birileri kıyamet sığınakları inşa ediyormuş. Bunlar hâlâ anlayamamışlar ki, fizik bilgisi yok denecek kadar az olan ben dahi durumun farkındayım. Zaman bükülecek millet. Dahası zaman sıyrılıp atılacak. Beş duyumuzla algıladığımız maddesel dünyamız sanrısal bir algı olarak dahi kalmayacak. Geriye hiç dahi kalmayacak. Hangi sığınak böylesi bir yok oluştan kurtarabilir insanı?
Her şey sonlandırıldığında, Allah tekrar kuracak. Neyi nasıl kuracak bilmiyoruz, idrak da edemiyoruz ki edemeyiz de zaten. Ancak yukarıda ki ayetlerden üstün körü tahminler de bulunabiliriz. “İnsanlar eşleştirilip şekillendirildiğinde” kısmında tefsir âlimleri bu ibareyi, insanların özetle iyiler ve kötüler olarak sınıflandırılacaklarını ve ona göre bir araya getirileceklerine yorumlamışlar. Yani herkes bu dünya da nasıl yaşadıysa ( iyi, kötü, çirkin işlerine göre ) diğer tarafta Allah insanları bu amellerine göre bizim bilemeyeceğimiz bir düzende yaratıp şekillendirecek. Ya da aynen bu dünya da olduğumuz gibi yaratılıp, eğer iyi bir insansak, iyi insanların arasında, kötüysek, kötülerin arasında bulundurulacağız.
“Diri diri gömülen kıza hangi suçundan dolayı öldürüleceği sorulduğunda” kısmı ise ilahi bir mahkeme kurulacağı ve o mahkemede masumların dinleneceğini göstermektedir. Öyle ki daha konuşmayı bilmeyen bir kız bebeğine dahi soru sorulacak ve hakkı gözetilecek. Tek kelimeyle müthiş...
Bu dünya da yaşadıkları haksızlıklara isyan eden insanların bu ayetin farkında olmaları gerekir. Bilsinler ki, Allah kimsenin hakkını kimsede bırakmayacak.
Defterlerin ortaya serildiği anlar ise tam anlamıyla hesabımızın görüldüğü anlar olacak. Bu defterler bildiğimiz kırk yapraklı harita metod defterleri değil elbette. Hiç birimizin itiraz edemeyeceği kadar net, montajdır diye sulandıramayacağımız kadar hakiki kanıtlar olacaktır. Belki de defterimizde yazanları tıpkı bir sinema izler gibi izleyeceğiz.
Sonra gökyüzünün sıyrılıp açılmasının ardından cehennemi ve cenneti göreceğiz. Burada ki tasvire aklım hayalim yetmiyor. Kim bilir nasıl bir boyutsal hareketlenmenin sonucunu yaşayacağız? Ve karşımızda cehennemi göreceğiz. Ve cenneti de. Burada ki ayetlerden yola çıkarak herkesin muhakkak her iki tarafı da göreceği sonucuna varabilir miyiz? Soruyorum çünkü on dördüncü ayette “kişi neler yaptığını öğrenmiş olacaktır” ibaresiyle o kişinin cennet ehlinden mi yoksa cehennem ehlinden mi olduğu belli olacak. Belki cehennemliklerin cehenneme girmeden önce nasıl bir cenneti kaçırdıklarını bilmeleri ve ıstıraplarının artmaları istenecek. Belki de cennetliklerin nasıl bir beladan kurtulduklarını ve bu yüzden şükürlerine şükür katmaları istenecek. Kim bilebilir? Allah Azze ve Celle’den başka…
 
ÂLÂ ( 19 AYET )

1.2.3.
Yüce rabbinin adını tenzih ederek an; Yaratıp uygun şekil veren; Ölçülü ve amaçlı yapan, yol gösteren…


Bu ayetlerde yüce Allah efendimizden kendisinin varlığını idrak edebilmesini ve bunu yaparken O’nun nasıl bir kudretin sahibi olduğunu anlamasını istiyor. Elbette bu, peygamberimizle birlikte bizden de istenilen şeydir. İstemek demişken, Allah’ın bizden bir şey istemesine ihtiyacı yoktur. İstemek fiili zaten Allah için kullanılamaz çünkü istemek, ihtiyaç gerektiren bir durumun giderilmesi için kullanılır. Allah ise tüm ihtiyaçlardan uzaktır. Yine de elim mecbur, konuyu anlatırken bu fiili anlayabilmemiz açısından kullanmak zorundayım.
Rabbimiz O’nu tenzih ederek anmamızı istemesinin hemen ardından, adeta bunu nasıl yapacağımızı gösterircesine ikinci ve üçüncü ayetleri önümüze koymuştur. “Yaratıp uygun şekil veren; Ölçülü ve amaçlı yapan, yol gösteren”
Ne anlıyoruz bu ayetlerden? Ölçülü ve amaçlı yapmak ne demektir? Şöyle mi cevap vermeliyiz? “Eee yani işte insanları iki eli iki ayağı olacak şekilde yaratmıştır. Bazı hayvanları dört ayaklı yaratmıştır. Eee balıkları solungaçlarıyla yaratmıştır. Vesaire vesaire…”
Bu mudur vereceğimiz cevap? Olaylara bu kadar yüzeysel bakmamızın nedeni kendi kitabımızı dahi yüzeysel olarak okumamızdan kaynaklanmaktadır. Tam bu nokta da bir kez daha ümmetin okumaya olan isteksizliğini ve düşünmeye olan açlığını hatırlatmam gerek. Aslında fark edebilen akıllar için ikinci ve üçüncü ayetler açık bir Kuran mucizesidir.

Bakın bilim çağını yaşadığımız şu dönemde artık birçok fizikçi ve bilim adamı evrenin kendisinin matematik olduğunu söylemektedirler. Etrafımızda ki her şeyin matematiğe bağlı kurallar üzerine inşa edildiğini kabul etmekteler. Ve hiçbir şeyin ölçüsüz olmadığını izah ederler. Bana inanmayanlar olursa araştırabilirler. Özellikle internette matematik ve evren ilişkisi hakkında birçok bilimsel makaleye rastlayabilirsiniz.
Mesela Galileo'nun “Kâinatın matematik diliyle yazılmış büyük bir kitap olduğunu” söylediğini öğrenebilirsiniz. Ya da Cern’de ki bilim adamlarının peşinde oldukları Higgs parçacığının, matematiksel düzenlemelerle oluşturulmuş bir atom altı oluşum olduğuna inandıklarını okuyabilirsiniz. Ya da bir örümceğin ağını Arşimet spiraline göre ördüğünü de öğrenebilirsiniz. Arıların daha fazla yer ve bal elde edebilmeleri için en uygun şekil olan altıgeni kullandıklarını da… Bitkilerin fibionacci dizilimine göre tomurcuklandıklarını da… Dünyanın eksen eğikliğini kusursuz bir ölçüm sayesinde ortaya çıkardığı sonuçlarını… Veya güneşe olan uzaklığını… Ya da doğada bulunan canlıların altın oran kanununa olan uygunluğunu…

Evet bunların hepsini eğer merak ediyorsanız, üstün körü bir araştırmayla öğrenebilirsiniz. Hepsinde de matematiğin ve ölçümün inkâr edilemez izlerini göreceksiniz. Tıpkı Âlâ suresi iki ve üçüncü ayette Allah’ın bizlere çok ama çok önce bildirdiği gibi; “Yaratıp uygun şekil veren; Ölçülü ve amaçlı yapan, yol gösteren…” Ama yine eleştirmeden geçemeyeceğim kendimizi. Kendimizi ile kastettiğim biz Müslümanları diyorum. Hani şu dinini ezbere yaşayan, okuduğunu anlamayan, zaten okumayan, anlasa da anladığını sorgulamayan, kaderine teslim olmayı Allah’ın iradesine teslim olmak sanan, üretmeyen, geliştirmeyen, hazır bekleyen, okuyup üflemekle el açıp dua etmekle işlerin düzeleceğini sanan tayfadan bahsediyorum. İşte o tayfa var ya o tayfa, yukarıda saydığım bilimsel buluşları da anında sahiplenirler. Derler ki; “Hah bakın evrende matematik olduğunu zaten Kuran’da Allah bildirmişti” diye caka satarlar.
Ulan sen bununla övünüyorsun da altın oranı bulan sen misin yoksa elin gevuru diye küçümsediğin yabancılar mı? Dünyanın güneşe olan uzaklığını hesaplayan sen misin yoksa pis gevur diye küçümsediğin yabancılar mı? Fibionacci dizilimini sen mi buldun yoksa her şeyi bizden çaldılar diye suçladığın yabancılar mı?
Ne acıdır aslında düşündüğümüzde. Yani kendi kitabımızda olan mucizelerin açığa çıkması için elin gevuru dediğimiz insanların çalışmalarının sonuçlarını beklemek zorundayız. Geri kalmışlık ve yozlaşmışlık bu değildir de nedir?
Üstelik üçüncü ayetin sonunda Rabbimiz her şeyi bir ölçü ile yarattığını söyleyip üstüne yol gösteren demişken. Yani ilerleyebilmen için, gelişebilmen ve üretebilmen için, yani yolda ilerleyebilmen için Allah’ın ilmini görebilmen, anlayabilmen lazım ama biz bundan uzaklaştık maalesef. Fenni ilimleri gereksiz görürken, ezbere bildiğimiz dua ve surelerle güya İslam’ı şahlandıracağımızı sandık. Sonuç? Sonuç bugün ortada… Herkes payına düşeni alsın.
 
Hala okuyamadım sağlam bir kafayla :/
 
9.10.11

O halde öğüt ver; o mutlaka fayda sağlar. Allah’tan korkan öğüt alacaktır; Ebedî mutluluktan nasibi olmayan da ondan uzak durur.


Bir kısım âlimler bu ayetlerden yola çıkarak öğüt vermenin vacip olduğu görüşünde bulunmuşlardır. Nitekim dokuzuncu ayet de yüce Allah’ın peygamberimize öğüt vermesi gerektiğini önemle hatırlattığı görülmektedir. Bizlerin de buradan kendimize pay çıkartıp dilimizin ve üslubumuzun öğüt diline uygun olmasına çaba göstermemiz lazımdır.
Öğüt dili yumuşak bir dildir, sert değildir. Karşında ki kişiyi sinirlendirmek ya da korkutmak amacıyla değil, teşvik etmek ve yol göstermek amacıyla kullanılır. Emr-bil maruf, nehy-i anil münker yani İyiliği emredip kötülükten sakındırmak düsturunu benimsediğini sanan birçok kişinin maalesef öğüt dilini kullanamadıklarına bizzat şahit olmuşumdur. Hatta ben de zaman zaman bu dili kullanamadığımı itiraf etmeliyim.
Peki neden öğüt dilini kullanmak da bu kadar çok problem yaşıyoruz? Bununda cevabını yine Cenab-ı Allah onuncu ayette vermektedir. “Allah’tan korkan öğüt alacaktır.” Zaten Allah korkusu olmayan kimseye neyi anlatabilirsiniz ki! Tamda burada yine sıklıkla yaptığımız bir hatayı yapıyoruz.

Mesela bir kimseye dini İslam’ı anlatırken, o kimse sözlerimize kulak asmadığı, ya da söylediklerimizi ciddiye almadığı vakit sinirleniyor ve farkında olarak ya da olmayarak karşımızdakine öğretilerimizi ille de dayatmaya çalışıyoruz. Başlangıçta saf bir düşünceyle derdimiz, muhatabımıza hakkı anlatmak iken bir de bakıyoruz ki nefsimizi anlatıyor olmuşuz. Bu duruma ben de dâhil olmak üzere çok kişi düşüyor maalesef. Oysa oto kontrolümüzü yitirmeden, haddimizi aşmadan, dengemizi bozmadan ve öğüt dilinin kuralları dışına çıkmadan tebliğde bulunmamız gerekir. Anmadan geçemeyeceğim. Rahmetli sanatçımız Barış Manço’nun çok sevdiğim bir sözünde dediği gibi; “öğrenmemiz gereken ilk dil tatlı dildir.”

Zaten yüce Allah, kendilerine hidayet nasip olmayacak kimselere öğütlerin fayda etmeyeceğini de açıkça belirtmişken, bizlerin ille de karşımızdakilere düşüncelerimizi dayatmamız, o kimselerin inkârlarını arttırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Hatta farkında olmadan onların nefislerini azdırmış olacağız. Kaldı ki öyle bir çağda yaşıyoruz ki, artık insanlar eski insanlara göre çok daha gelişmiş ve donanımlılar. Haliyle egolarda gelişmiş ve donanımlı oluyor. Eskidendi öyle bir kimseye öğüt verdiğinizde sizi dinleyip söylediklerinizin üzerinde düşünen insanlar. Şimdinin insanlarına iki kelam etmeye durun, daha siz sözünüzü bitirmeden o kendi ego kütüphanesinden en sivri lügatleri hazırlıyor ve anında sizi tersliyor. Bir de bu durumun üstüne son lafı söyleme hastalığını da ekleyince, düşünün artık öğüt vermenin ne kadar zor olduğu bir dönemden geçtiğimizi.
Tabi bu yazdıklarımdan etliye sütlüye karışmayın manasını da çıkarmamak lazım. Özetle benim anladığım şey şu; “kimse benden daha zeki değil, kimse de benden daha aptal değil. Benim, fark ettiklerimi başkalarına fark ettirebilme sorumluluğum var sadece ve o sorumluluğumu taşımak boynumun borcu. Elimden geldiğince de bu borcumu ödemeye çalışırım ama kimseye de zorla senet imzalattıracak değilim. Yani kimseye ille de benim inandıklarıma inan, benim düşündüklerimi kavra inadına düşecek de değilim.”
 
Geri