teksas tombis
Bronz Üye
-
- Katılım
- Temmuz 25, 2015
-
- Mesajlar
- 4,356
-
- Tepkime puanı
- 4
-
- Puanları
- 293
-
- Yaş
- 42
Kur’an-ı kerimi herkes anlayamaz!
İmam-ı Rabbani Mektubat'ından seçmeler;
Kur’an-ı kerim bilgileri ikiye ayrılır. (Muhkemât) ve (Müteşâbihât). Bunlardan birincisi, İslâmiyet bilgilerinin ve ahkâmının kaynağıdır. İkincisi, hakîkatlerin ve sırların hazînesidir. El, yüz, ayak, parmaklar ve parmak uçları, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde yazılıdır. Bunların hepsi, müteşâbihâtdandır. Bunlar gibi, Kur’ân-ı kerîmdeki sûrelerin başında bulunan harfler de müteşâbihâttandır. Bunların ne demek olduğu, yalnız (ulemâ-i râsihîn) denilen büyüklere bildirilmiştir. Âyet-i kerîmedeki (El) kelimesinin, kudret demek olduğunu ve (Yüz) kelimesinin zât demek olduğunu sanmamalıdır. Bunlar çok gizli, derin bilgilerdir. En yüksek olanlara bildirilmişdir. Sûrelerin başındaki (Hurûf-i mukatta’ât) denilen harfler ile ne bildirildiği nasıl anlatılabilir? Çünkü bunların her harfi, âşık ile ma’şûk arasındaki gizli esrârın denizleridir. Muhkemât, Kur’ân-ı kerîmin temelleridir. Fakat, bunların meyveleri ve netîceleri olan müteşâbihât, Kur’ân-ı kerîmin maksadları, gâyeleridir. Temel, binâyı ayakta tutar. Netîceleri, meyveleri elde etmek için vâsıtadan başka birşey değildir. Bundan dolayı, Kur’ân-ı kerîmin özü müteşâbihâtdır. Kur’ân-ı kerîmdeki muhkemât ise, bu özün, bu çekirdeğin kabuğudur. Müteşâbihât, şifre ile, işâret ile, aslı, özü bildiriyor. Müteşâbihât, hakîkatlerdir. Muhkemât ise, müteşâbihâtın yanında, o hakîkatlerin sûretleri, görünüşleridir. Kur’ân-ı kerîmdeki bilgilerin özü ile kabuğunu ve hakîkati ile sûretini birlikde elde edebilen âlime (Âlim-i râsih) denir. Zâhir âlimleri, bu ilimlerin yalnız kabuğunu öğrenirler. Yalnız muhkemâtı bilirler. (Ulemâ-i râsihîn) ise, muhkemât bilgilerini elde ettikten sonra, müteşâbihât ile ne denilmek istenildiğini anlarlar. Sûret ile hakîkati, yani muhkem ile müteşâbihi birleştirirler. Fakat, muhkemâtı öğrenmeden ve muhkemâtın emirlerini ve yasaklarını yapmadan, müteşâbihâte ma’nâ vermeğe kalkışan ve sûreti bırakarak hakîkati arıyan kimse, cahildir, hem de kendi cehâletini anlamıyan kara cahildir. Doğru yoldan çıkmışdır da, kendi sapıklığından haberi yokdur. Bu dünyada sûret ile hakîkatin bir arada bulunduğunu bilmiyor. Bu dünya durdukça, hiçbir hakîkat, sûretten ve şekilden ayrılmaz. Hicr sûresinin doksandokuzuncu âyetinde meâlen, “Sana yakîn gelinceye kadar, Rabbine ibâdet et” buyuruldu. Burada yakîn demek, mevt, yani ölüm olduğunu, tefsîr âlimleri bildirmekdedir. Allahü teâlâ, bu âyet-i kerîmede, ölüm gelinceye kadar ibâdet yapılmasını emretmekdedir. Ölüm de, bu dünyanın sonu demektir.
İmam-ı Rabbani Mektubat'ından seçmeler;
Kur’an-ı kerim bilgileri ikiye ayrılır. (Muhkemât) ve (Müteşâbihât). Bunlardan birincisi, İslâmiyet bilgilerinin ve ahkâmının kaynağıdır. İkincisi, hakîkatlerin ve sırların hazînesidir. El, yüz, ayak, parmaklar ve parmak uçları, Kur’ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde yazılıdır. Bunların hepsi, müteşâbihâtdandır. Bunlar gibi, Kur’ân-ı kerîmdeki sûrelerin başında bulunan harfler de müteşâbihâttandır. Bunların ne demek olduğu, yalnız (ulemâ-i râsihîn) denilen büyüklere bildirilmiştir. Âyet-i kerîmedeki (El) kelimesinin, kudret demek olduğunu ve (Yüz) kelimesinin zât demek olduğunu sanmamalıdır. Bunlar çok gizli, derin bilgilerdir. En yüksek olanlara bildirilmişdir. Sûrelerin başındaki (Hurûf-i mukatta’ât) denilen harfler ile ne bildirildiği nasıl anlatılabilir? Çünkü bunların her harfi, âşık ile ma’şûk arasındaki gizli esrârın denizleridir. Muhkemât, Kur’ân-ı kerîmin temelleridir. Fakat, bunların meyveleri ve netîceleri olan müteşâbihât, Kur’ân-ı kerîmin maksadları, gâyeleridir. Temel, binâyı ayakta tutar. Netîceleri, meyveleri elde etmek için vâsıtadan başka birşey değildir. Bundan dolayı, Kur’ân-ı kerîmin özü müteşâbihâtdır. Kur’ân-ı kerîmdeki muhkemât ise, bu özün, bu çekirdeğin kabuğudur. Müteşâbihât, şifre ile, işâret ile, aslı, özü bildiriyor. Müteşâbihât, hakîkatlerdir. Muhkemât ise, müteşâbihâtın yanında, o hakîkatlerin sûretleri, görünüşleridir. Kur’ân-ı kerîmdeki bilgilerin özü ile kabuğunu ve hakîkati ile sûretini birlikde elde edebilen âlime (Âlim-i râsih) denir. Zâhir âlimleri, bu ilimlerin yalnız kabuğunu öğrenirler. Yalnız muhkemâtı bilirler. (Ulemâ-i râsihîn) ise, muhkemât bilgilerini elde ettikten sonra, müteşâbihât ile ne denilmek istenildiğini anlarlar. Sûret ile hakîkati, yani muhkem ile müteşâbihi birleştirirler. Fakat, muhkemâtı öğrenmeden ve muhkemâtın emirlerini ve yasaklarını yapmadan, müteşâbihâte ma’nâ vermeğe kalkışan ve sûreti bırakarak hakîkati arıyan kimse, cahildir, hem de kendi cehâletini anlamıyan kara cahildir. Doğru yoldan çıkmışdır da, kendi sapıklığından haberi yokdur. Bu dünyada sûret ile hakîkatin bir arada bulunduğunu bilmiyor. Bu dünya durdukça, hiçbir hakîkat, sûretten ve şekilden ayrılmaz. Hicr sûresinin doksandokuzuncu âyetinde meâlen, “Sana yakîn gelinceye kadar, Rabbine ibâdet et” buyuruldu. Burada yakîn demek, mevt, yani ölüm olduğunu, tefsîr âlimleri bildirmekdedir. Allahü teâlâ, bu âyet-i kerîmede, ölüm gelinceye kadar ibâdet yapılmasını emretmekdedir. Ölüm de, bu dünyanın sonu demektir.