Köy Enstitüleri

🕒 Konu sahibi 9 saat önce aktifti
Aydın ve Köylü

Düğüm noktalarından biri Yaban romanı oldu. Roman, Batıcı aydınları daha çok ve daha az tutucu olmak üzere ikiye böldü. Ayrıca, toplumu eleştirerek ve yeni bir yöne dönüş gereksinimini ortaya çıkararak Türk köyünü ve ulusal kalkınma konusunu gerçekçi açıdan anlamanın yolunu da açtı. Şovenist eğilimler ise Yaban'ın eleştirilerini Türk ulusuna bir hakaret saydılar. Daha sonraları Köy Enstitüleri'ne "ahlaksızlık yuvası" damgası vuranlar ve Makal ve onun gibi Köy Enstitüleri çıkışlı yazarların yazılarını Türk köylüsünü küçük düşürücü bulanlarla Yaban'a saldıranlar arasında bağ vardır. Yine bu akımla ilgili olarak, Türk köylüsüne ulusal ülküler aşılamaktan yana olanlar ortaya çıktı. Bazılarına göre, tüm eksikliklerine karşın Yaban, köylüde bu tür ülküler bulunmadığını gösteriyordu. Yine bununla ilgili bir sav da köylülerin kentlilerden nefret ettikleri ve günün birinde ellerine bir olanak geçerse Köy Enstitüleri liderliği altında onlara karşı başkaldıracaklarıydı!

Oysa Yaban'ın en büyük hizmeti, kendi sözde değerleri, ön yargıları, savları, beceriksizlikleri ve gerçeklerden habersizlikleri ile Türk aydınlarına Türkiye'nin asıl "yabanları"nın kendileri olduğunu göstermesidir. Atatürk "Köylü efendimizdir." demişti ama bu söz devletçilik ışığı altında, Yaban sayfalarının açıkladığı güçte kavranamamıştı. Türk aydınları köyle kendi aralarındaki uçurumun korkunç olduğunu gördüler. Kendilerinin liberalizm ve uygarlık şövalyeleri değil, gerçek Türk toplumu içinde yersiz, hatta gülünç bir ek olduklarını sezmeye başladılar; Türk köyleri ve köylüleri konusunda doğru hiçbir bilgilerinin ve düşüncelerinin olmadığını gördüler. Örneğin, bunların içinde Türk tarım ekonomisini çok iyi bilen Ş. Süreyya Aydemir, tüm ekonomik görüşlerinin topu topu iki sayfayı doldurabilecek bilgiye dayandığını açıkça yazdı.

Yaban'ın yayımlanmasından sonraki yıllarda özellikle yazarlar, edebiyatçılar, sanatçılar arasında köylüyü tanımak, köy sorunlarına köylü gözü ile bakmak, edebiyatta köylünün dilini kullanmak akımları doğdu. Bazı aydınlar ise aydının köylüye öğreteceklerinden çok, aydının onlardan öğrenecekleri olduğunu görmeye başladılar. Çok az aydın ve bunlar arasında özellikle İsmail Hakkı Tonguç, köy toplumunun cumhuriyetin ilkeleriyle ve çağdaş yaşamla ortak yanları olduğunu, hatta romantiklerin köyü değiştirecekleri sanılarına karşı köyün kent aydınlarını değiştirme gücünün bulunduğunu görmeye başladılar.

İsmail Hakkı Tonguç

Tonguç'u küçümseyenler, İlköğretim Genel Müdürü olarak atandığı zamana kadar onun köycü olarak kendini göstermiş bir kişi olmadığını söylerler ki haklıdırlar; ama onların anladıkları anlamda olmamak koşuluyla! Zira onun için "köy sorunu" diye bir sorun yoktu, bir aydınlar sorunu, bir meslek sorunu, bir eğitim sorunları ve hepsinin üstünde bir ülke sorunu vardı.

Tonguç, bir İspanyol şato düşünürü değildir. Spekülatif düşünüşe ve şemalara başkaldırmış bir kuşağın temsilcisidir. Bundan ötürü ele aldığı sorunu, bunlarla neden ve nasıl uğraştığını oturup sistematik bir şekilde göstermedi. Tonguç, dinlemesini bilen bir adamdı; gözü kendisinden başkalarını görmeyen birçok kişinin dikkatini çekmeyecek kadar da alçakgönüllüydü. Çok okuyan bir kişi olduğu halde bilgiç savlardan nefret etmesinden ötürü herkese antientelektüel gözükürdü. Tonguç neredeyse hiç karşılaşılmayacak derecede açık ve kolay konuşan bir kişiydi ama düşüncelerini en iyi teoriler ve sistemlerle değil, iş ile ve kendinden örnekler göstererek açıklıyordu. O, çok az bulunan, doğuştan öğretici ve eğitici olanlardandı. Yazısında açıklamaya çalıştığı düşüncelerin temeli olan asıl buluşunun ipuçlarını göstermeden yazardı. Köy Enstitüleri'ndeki belirli gelişmelerin arkasındaki görüşlerini anlayabilmek için Tonguç'un yazılarını neredeyse dedektif romanı okur gibi okuyup ipuçlarını yakalamak gerekir. Çoğu kez, bazı konuların sonucu olarak çok sonra yapılmış olanları bilmek gerekli olur. Tonguç'un tek bağnazlığı ve onun en büyük gücü, yaptığı işin kendisinin değil, Atatürk devrimleri ilkelerinin eseri olduğu kanısıdır. Bu nedenle de 1935'ten sonra çıkan yapıtlarında Türk eğitiminin gelişmesindeki düşüncelerinin ve yönetimini, neredeyse başkalarının hakları olmayan savlarda bulunmalarına neden olacak kadar gizledi.

Türkiye'de Tonguç'un anısı yaşadıkça onun düşüncelerinin gücüne dayanan ya da onları model edinen eğitim akımı olmayacaktır. Tüm kışkırtmalara karşın Tonguç'un kendisi bile bunu yapmaktan kaçınmıştır. Yapılacak olan aşağıdaki noktaları belirleyerek temelleri hazırlamaktır: 1-Tonguç'un deneylerinin temelini oluşturan Atatürk devrimlerinin altı ilkesinin 1932'de olduğu gibi şimdi de Türk evriminin tamamlanması için zorunlu koşullar olup olmadığı, 2-Türkiye'nin eğitim sorunlarını çözmek için Tonguç'un dayandığı düşüncelerin Türkiye'nin ve 20. yüzyılda gelişmiş ülkelerle eşit yaşamak isteyen tüm toplumların karşılaştıkları eğitim sorunlarının doğru bir tanısını oluşturup oluşturmadığı, 3-1935-1946 arasında yapılmış deneylerin ve bugünkü toplumsal, siyasal, parasal, ekonomik, moral ve uluslararası koşulların ışığı altında bundan sonra gelecek deney aşamasının ne olması gerektiği.

Tonguç'un bir şeyleri herkesten daha aydınlık olarak çok önceden görmüş olması, Köy Enstitüleri'ni yalnızca Tonguç'un yaptığı anlamına gelmez. Kendisinin sürekli olarak yinelediği gibi, Köy Enstitüleri ve onunla ilgili deneyler kolektif bir üründü. Tarihsel, uluslararası ve insancıl bir işti.

Tonguç'un yepyeni bir düşüncenin izinde olduğunu gösteren ipucu, "İlk, Orta ve Muallim Mekteplerinde Resim, Elişleri ve Sanat Terbiyesi(1932)" başlıklı kitabının girişindedir:
Kağıt kalıbıyla, ıstampa ile, linolyum oymaları ile basma işleri, fırça ile tezyinat, mücessem modeller yapmak, modelaj ve plakaj resimleri gibi, talebeye bu teknikleri öğretmekten maksat onları bu vasıtalarla sadece becerikli yapmak değildir; talebeler ancak bu suretle modern sanat eserlerini bizzat yaparak tanımaya alışacaklardır. Ancak böylelikledir ki çocukları ve gençleri sanatın lisanına vakıf bir hale getirebiliriz.

-alıntıdır.-
 
Pedagojik acidan gayet degerli bir uygulamaydi.
Yazik oldu.
 
Bilişsel ve davranışsal açıdan da gayet değerli bir uygulamaydı.
Yazık oldu.
 
Bireyi değiştirmek için toplumu değiştirmek gerektiği düşüncesine gelip dayanınca eğitimcilerin karşılaşacakları sorunların ne kadar çok ve zor olacağını düşünürsek Tonguç'un buluşunun eğitim bakımından ne anlama geldiğini de kavrayabiliriz. Eğer eğitim, toplumsal değişme kaldıracı olarak kabul edilirse Tonguç'un soruna verdiği şekle göre eğitimin belli başlı görevleri şunlar olacaktır:
1- Öğrenim, çevresindeki çağdaş olmayan maddi koşullarla çarpışmaya zorunludur,
2- Çevrede çağdaş maddi birimlerin bulunmayışı karşısında bu noksanlığı kendisi gidermek zorundadır,
3- Çağdaş yaşamın zorunluluklarıyla uyuşamayacak hareket şekilleriyle ve bunların eğitim işlerine egemen olan eski kuşaklar üzerindeki etkileriyle çarpışmak zorundadır,
4- Eğitim, çevrede fiili olarak bulunmayan çağdaş uygarlığın temsilcisi sayılarak o uygarlığın düşünsel temellerini öğrenciye vermek zorundadır,
5- Türk halkının, Türk ve İslam kalıntılarını romantizme düşmeksizin değerlendirilebileceği şekilde benimsemesini öğrenmesi; gelenekleri, geleneksel olmayan araçları kullanarak ve yaratıcılığı harekete geçirerek aşması gereklidir,
6- Çağdaş öğretim alanlarında gerekli olan genel teknik ve mesleksel eğitimin verilmesi, bu eğitimin eğitilenlere, onların iyi işleyen bir ekonomik sistemdeki boş yerleri yalnızca doldurmakla kalmayıp böyle bir sistemi kurma ve örgütleme düzeyine onları getirecek şekilde sağlanması gereklidir.
7- Eğitimin bu görevlerinin manevi, kültürel, psikolojik, sosyolojik ve pedagojik yönleri üzerinde gereken tüm araştırmaların yapılması gerekir.

Türk eğitim sistemi böyle çok büyük bir göreve göre düzenlenmiş değildi. Böyle bir görev için Batı eğitim sistemlerinin model olamayacakları da ortadadır. Bu duruma çıkar yol bulmak yönünde Tonguç'un tuttuğu yolun ne olduğunu Mektep Müzeleri Müdürlüğü'ndeki 1932-1933 yılları yayınlarında bulmak olanağı vardır. Daha Kadrocular Türkiye'nin değişik koşulları nedeniyle eğitimde organizasyon, yöntem ve kapsam bakımından zorunlu ayrımlar olması gerektiği düşüncesini gündeme getirmeden önce Tonguç, bu düşünce üzerinde bir süredir uğraşmakta idi.

1947-1953 yıllarında birkaç taşra kentinin okullarının tozlu raflarında gördüğüm ve herhalde Tonguç döneminden kalma oldukları belli olan koleksiyonlarda, daha sonra yapılmış olanlardaki bazı özelliklerin bulunmayışı dikkatimi çekmişti. Bunlar daha eski oldukları halde, Türk okullarında el işlerinin ne kadar ilerlemiş olduğunu göstermek amacıyla yapılmış yenilerden çok daha iyi idiler; örnekler monte edilmiş bir durumda ve bilimsel ilkelere göre sergilenmeye hazırdılar. Yenilerin ise gösterişli ama yalnızca iş olsun diye özensiz bir işçilikle yapılmış oldukları görülüyordu. Örnekler şaşılacak düzeyde yüksek nitelikteydiler, iyi seçilmişlerdi, etiketleri özenle konmuştu, yöresel doğal örneklerinin geleneksel ve çağdaş işlenişleri karşılaştırıldığı zaman sergilenen örnekler şaşkınlık uyandıracak kadar gerçektekilerine uyuyorlardı. 1940-1946 yılları arasında Köy Enstitüleri'nde yapılan bu nitelikte işler, sistemli bir şekilde yok edildiği ve önemsenmediği için bu okulların müzelerinde nasılsa kalmış olanlar Tonguç'un düşüncelerinin açıklanması için sözcüklerden daha yararlıdırlar.

Daha ilginç ve önemli olan, Tonguç'un kendisi için başlattığı çalışma programıdır. Eğitimde "progressif akım"ı daha iyi anlayabilmek için Kerschensteiner'e baş vuruyor ve kendisini onun yerine koyuyor. 1931 ve 1933 yıllarında çıkan Mürebbinin Ruhu ve Muallim Yetiştirme Meselesi ile Kerschensteiner kitapları bu çalışmaların ürünüdür. Tonguç'un hizmet yılları sırasında ve Köy Enstitüleri üzerinde koparılan tartışmalarda, birkaç pedagoji enstitüsünü bitirmiş olanların bile ona "pedagog"luğu layık görememiş olmaları, Tonguç'un kendi alanlarına girmiş olmasının yüreklerine ne denli işlemiş olduğunu gösterir. Eğitim hiyerarşisinin kodamanlarının alanına karşı bu şekilde saldırı, Batı ülkelerinin çoğunda da böyle karşılanır ama Türkiye'de buna bir de Osmanlı döneminden kalma üstünlük değerleri katılır. Bununla birlikte Mürebbinin Ruhu, ocağın bu etkin üyelerinden birinin yetkisine doğrudan meydan okuyan bir yapıt olmasaydı, bu yapıt belki de Tonguç için beklenmedik bir yükselme aracı da olabilirdi. Tonguç'un Genel Müdürlüğe atanmasıyla başlayan ve bir süre sonra neredeyse ülke çapında bir sorun durumuna getirilen ve sonunda Köy Enstitüleri'nin yıkılışında aşağılık bir rol oynayan o "küçüklük" kampanyasının kaynağı buradadır.

Mürebbinin Ruhu, liberal ve ilerici eğitimci Kerschensteiner'i kendi ağzından, doğrudan konuşturan ilk girişimdir. Ondan önce Kerschensteiner ve onun "iş ilkesi" ülkede pek okunmamıştı, Öğretmen Okulu öğrencileri ve öğretmenleri bunları yalnızca Halil Fikret Kanad'ın kaleminden ve görüşünden geçtiği şekilde öğreniyorlardı. Mürebbinin Ruhu, Tonguç'un beklemediği kadar saldırılara uğradı. Olaylar, Kanad'ın işi rastlantılara, okuyucunun kendi kendine yargıya varmasına bırakmadı. Gündüzalp'in ddediği gibi, kitabın eksik ve yanlışlarını gösteren tek bir yazı hiçbir yerde görülmemiştir ama birtakım bulanık ve genel eleştiriler yapıldı, yayıldı, beslendi ve Kanad tarafından kaçamaklı bir şekilde, Soysal tarafından atılganlıkla Köy Enstitüleri tartışmalarına kadar sürüklendi.

Tonguç'un 1933'te yayınladığı İş ve Meslek Terbiyesi adlı yapıtı mesleksel danışma konusunda Türkçe'de çıkan ilk kitap olarak başlar ama kitap bittiği zaman bir çırağın bir usta durumuna gelişi çabalarını bize gösterir. En sonunda Köy Enstitüleri olarak gerçekleşen bir rüyayı bize anlattığını görürüz. Tonguç, Köy Enstitüleri'nin baş sloganı olan ilkeyi bu kitabın sonunda ortaya koymuştur: Enstitü öğrencisi iş yaşamı içinde, iş aracılığı ile iş için eğitilir.

Tonguç'a göre eğitim sorununun iki yanı vardı: Biri, Türk köylüsüne ekonomik işte ayrımlaşmanın yollarını açmak, diğeri bu yol açıldıktan sonra daraltıcı yaşam koşullarından kurtulmuş olan köylünün tutacağı yolda Türk eğitimcilerinin onları izlemesi, gözlemlemesi.

Eğitimin Bulgar ve Macar uluslarının kalkınmasındaki rolünü belki hiçbir Türk eğitimcisi Tonguç kadar yakından kavramamıştır. Osmanlı'dan ayrılan ulusların eğitim sorunlarını ele alışlarında tuttukları yollardan birçok ipuçları elde etti. Köy eğitimi sorunlarının sosyolojik ve ekonomik temellerine en çok ilgi gösteren eğitimci oldu. Türkiye'nin eğitim durumunu, Batı eğitimini incelemekte gösterdiği nesnellikle inceledi. Bunda Tonguç'un kendi yaşamının oynadığı rol yabana atılamaz. Çevresinden sökülen bir ailenin, ailesinden sökülen bir çocuğu olarak Tonguç, Türk toplumuna olduğu bu durumda değil, olması gerektiği durum açısından bakmaya zorunluydu. Osmanlı'nın yitirdiği topraklardan Türkiye'ye göç eden birçok Türk gibi o da, Türkiye'nin Batı uygarlığı karşısındaki durumu konusunda düşlerle avunamıyordu. Halkevlerinin çalışmalarını yakından bilen biri olarak "köycülük" düşüncesinin iflasını görmüştü. Gördükleri ona göstermişti ki, aydınlar ülkenin köy sorunlarını ele almak konusunda güçsüzdüler. Bu kanı onda, kendi yönetimi altında girişilen işe aydınların karışmasına karşı derin bir güvensizlik besleme düzeyine kadar varmıştı. Tarih, onun bu güvensizliğinin boş olmadığını gösterdi. Köy Enstitüleri'ne yapılan entelektüalist ihanet çok acı oldu ama bunun bedeli, yepyeni bir "okumuş köylü" aydın kitlesinin yaratılması gibi bir kazanç olacaktı.

Milli Eğitim Bakanlığının birbiri ardına giriştiği işlerin iflas ettiği siyasal çevrelerde de anlaşılıncaya kadar kendi düşüncelerini uygulaması için Tonguç'un elinde fazla bir olanak yoktu. Öyle gözüküyor ki oldukça başarılı bir taşra yöneticisi olan Abidin Özmen'in Milli Eğitim Bakanlığı'nda bir ilerleme sağlamaktaki başarısızlığını da görünce Atatürk son kararını verdi. Eğitim sistemini tepeden tırnağa düzeltmek değil, tırnaktan tepeye doğru kesin bir kararlılıkla işe başlamak için Tonguç'a olanak tanınması anlamına geliyordu. Bakanlığa Saffet Arıkan'ın atanmasına ve daha sonra İlköğretim Genel Müdürlüğü'ne İsmail Hakkı Tonguç'un getirilmesine karşı çıkanlar oldu, dedikodular yapıldı. Bu atamanın bakanlığa politikayı getirdiği savı ortaya atıldı. Eğer Atatürk, parti ideolojisini Milli Eğitim Bakanlığı'na gerçekten yerleştirmek istemiş olsaydı bakanlığa örneğin Recep Peker gibi parti ideolojisinin temsilcisi sayılan birisini getirirdi. Arıkan'ın atanmasında düşünülen şey, savunulanın tam tersidir. Her şeyden önce, bakanlığı politikada yükselmek için atlama tahtası yapmak isteyenlere karşı bir harekettir. Arıkan, politikadaki hiziplerin girdisini çıktısını bilen bir adam olduğu için bakanlığı bunların baskısından koruyacak güçteydi. İkincisi, bakanlık içindeki politikacıların etkisi altına girmeyecek durumdaydı. Üçüncüsü, kendisinden öncekilerin birçokları gibi eğitimde kişisel görüşleri olduğu savlarıyla ortaya çıkan ve bunların denenmesiyle yılların yitirilmesine yol açacak bir kişi de değildi. Bundan ötürüdür ki Arıkan dönemi, eğitimde gerçek Kemalist dönemin başlaması olarak kabul edilir.

-alıntıdır.-
 
  • Beğen
Tepkiler: glu
EĞİTMEN PROJESİ VE DENEYLERİ

Birçok kişi, Tonguç'un neredeyse Genel Müdürlüğün bir şubesini bir köye taşımasını, orada çalışmasını istisnai bir davranış saydılar. Bazıları da, haber vermeden çıkageldiği bir yerde çok geçmeden bir sorun çıkmasını, onun geleceği görme gibi doğaüstü bir yeteneği olduğuna yordular. Gerçekte ise Tonguç, bir "masa başı" ve "evrak yöneticisi" olmadığından, nerede bir zorluk çıkacağını öngörebilirdi. Sürekli hareket ettiği için görevliler alışık olmadıkları bu durumda üstlerinin ne zaman geleceğini önceden kestiremiyorlardı. Bundan başka Tonguç, illerdeki haberleşme sisteminden yararlanılarak gerçekleri önemli kişilerin gözünden kaçırma uygulamalarını da başarısız kılmıştı. Gürültülü geziler yapmıyor; özel hazırlıklar, temizlikler, karşılamalar, otokratik hükümet adamlarına özgü davranışlar beklemiyordu. Sessizce gelmesi, hem ona olup bitenleri olduğu gibi görme olanağı sağlıyor hem de işte çalışanların saygısını kazanıyordu. Aksu Köy Enstitüsü kurucusu ve müdürü Talat Ersoy'un Köy Enstitüsü broşüründe Tonguç'un bir gelişini anlatan yazısındaki betimlemeleri konusunda bir sorumuza verdiği yanıt, Tonguç'un bu gezilerinin bilinmeyen bir yanını anlatır:
"Tonguç'un gelir gelmez yaptığı tenkitlerden sonraki saatlerde neler olduğunu yazamazdım. Kimse anlayamayacaktı. Sabahın üç veya dördüne kadar saatlerce konuştuk. Bütün şikayetlerimi dinliyor, cevabını veriyordu. O zaman, manzaranın ancak küçücük bir parçasını görmekte olduğumu anladım. O günden sonra Enstitü'den ayrılma fikrini bir daha düşünmedim. Konuşmamız bitince Tonguç yola çıktı; ne yemek yemişti ne de uyumuştu. O zamandan beri soyunmadan yorgun argın yatağıma düştükçe içimden üzülürdüm. Çünkü o saatte onun da başka bir yerde çalıştığını biliyordum..."

Eğitmen kursları, Türkiye'nin kültürel ideolojisiyle ilgili birçok gerçeği de açığa çıkardı. Türkçü ve Köycü görüşler, eğitmen adaylarına halk türküleri, öyküleri, oyunları konularındaki bilgilerini gösterebilecekleri yolu açmıştı. Bunun yanı sıra onların, kültürel anlamda yaratıcılık göstereceklerini kimse beklemiyordu ama aralarında geleneksel halk sanatlarını ve folklorunu yalnızca nakletmekle kalmayıp yeni deneyimlerle, öykülerle, taklitlerle, mizah ve müzikle yenilikler yaratma yeteneği olanların bulunduğu anlaşıldı. Bunların doğaçlama yarattıkları eğlenceler, yalnızca eğlence amacıyla değil, eğitim amacıyla da kullanıldı. Eğitmen deneyinin birçok konusunu anlamakta yanlışlar yapmakla birlikte ilk eğitmen kursu sonunda Ankara'da yapılan gösteriden sonra yazdığı yazısında Yalman, deney yönteminde sanatın önemini ve anlamını şöyle açıklamaktadır:
"Köy öğretmen namzetleri kendi oyunlarından evvel Akagündüz'ün Yarım Osman isimli iki perdelik bir oyununu oynadılar. Eğer kendi oyunlarını görmeseydim Akagündüz'ün oyununun köy hayatından alınmış, iyi yazılmış, iyi oynanmış bir oyun olduğuna hükmedecektim. Akagündüz darılmasın ama köylü dayılar köy piyesi yazmak ve tertip etmekte kendisini bastırmışlardır. Gördüğüm eserlerle tabiilik ve seyirciyi kavramak hususunda mukayese kabul edecek ne sahne muharriri ne de aktör tasavvur etmiyorum. Köylüye öğretelim derken onlardan birçok şeyleri öğrenmeye muhtaç olduğumuzu keşfedeceğiz."

1937'de Eğitmen deneyinin ikinci aşamasına hazırlanılırken Emin Soysal'ın görüş niteliği belli değildi. Birçok davranışıyla Soysal, kendini köy eğitimi konularında en yüksek otorite olarak görüyor ve öyle göstermeyi başarıyordu. Bu, onun İlköğretim Genel Müdürü'nün potansiyel bir rakibi olarak görülmesine neden olduğu için Tonguç'un böyle bir kişiye deneyde yönetici olarak işe devam etmesini istememesi kıskançlık ve korku olarak yorumlanabilirdi. Soysal'ın durumu görüşülürken Bakan Arıkan, ilk ve belki de son olarak Tonguç'un kararına karışmıştır, Kızılçullu'da açılan bir Köy Öğretmen Okulu olarak anlaşılan Enstitü'nün başında Emin Soysal'ın bulunması kararını aldı.

KIZILÇULLU VE ÇİFTELER DENEYLERİ

1937'de, sonradan Çifteler adıyla tanınan yerde ilk deney merkezi kuruldu ve "Proto Köy Enstitüsü" diyebileceğimiz ilk kurum burası oldu. Buna koşut olarak bir bakıma buna eş, bir bakıma da başka bir deney merkezi olarak Kızılçullu kuruldu.

Köy Enstitülerinin aslında "Köy Öğretmen Okulları" prototipinin Kızılçullu, bunu düşünenin H.F. Kanad, uygulayıcısının E. Soysal olduğu görüşü yayıldığı için Köy Enstitüleri'nin gerçek niteliği konusundaki bu görüşün doğruluk düzeyini olayların ışığında gözden geçirmek gerekir. Emin Soysal ve arkasındaki azınlığa göre binası, laboravutarı, kültür kolaylıkları bulunmayan, "uygar dünya" ile bağlantısı olmayan bir yerde enstitü kurmak kadar gülünç bir şey olamazdı.

Proto Köy Enstitülerinin kuruluşu dönemine denk gelen üç olay, Köy Enstitülerinin işte bu "Köy Öğretmen Okulu" düşüncesinden doğduğu sanısına neden oldu ve bu sanı, Köy Enstitüleri'nin başarılarında kendi dehalarının payı olduğunu sanan liberal eğitimcilerin ve aydınların kafasında gelişti.

Bu üç olaydan biri, MEB'in İzmir'de, Kızılçullu'daki Amerikan Koleji'ni satın alması sonucunda, elinde bir okul yapısı bulunmasıydı. Hükümet bütçesine göre, burasının ne denli ekonomik olmadığını, yapıyı elde etmek için girişilmiş çekişmeler gösterir. Milli Savunma Bakanlığı'na geçmek üzereyken 1937'de Bakan Arıkan başarılı oldu ama Milli Savunma Bakanlığı isteğini sürdürdü. 1953'te yapı, NATO karargahı olarak MEB'den alınacaktı. Yapı, onarım gerektirmekle birlikte "Köy Öğretmen Okulu" ülküsüne inananlar için idealdi. Amerikan mezhep kolejleri örneğinin üstün örneklerinden biriydi. Bu kurumun Türkiye'nin ilk ve gerçek anlamda tek golf alanının sahibi olması gibi bir lüks yönü de vardı. Bu kurumun ulusal düzeyde bir sistemin modeli olmak için elverişsiz nitelikleri de vardı. Bulunduğu bölge tarım bakımından verimli, çağdaş ve çok yönlü bir bölgeydi. Köylü okuma yazmadan yoksun olsa da eğitim bakımından geri kalmışlıktan uzaktı. Dünya tarım piyasasına bağlı olan bölge, Cumhuriyet'ten önce kooperatif olan tek bölgeydi.

Kızılçullu ve Eskişehir-Mahmudiye'deki eğitim yurtları ve eğitim alanında süren deneyler, Meclisteki gelişmelerle 17 Nisan 1940'ta Köy Enstitüleri resmen ve yasal olarak kuruluncaya kadar yönetimsel ve parasal nedenlerden dolayı birlikte "Köy Öğretmen Okulları" olarak çalıştırıldılar.

İkinci olay, Kızılçullu'ya durumu daha iyi bilen Tonguç'un yerine Soysal'ın atanmasaydı; böylece buradaki deney, artık devrim gereklerinin aradığı eğitim sisteminin denenmesi olmaktan çıktı.

KIZILÇULLU İLE ÇİFTELER ARASINDAKİ AYRIMLAR

"...1937'den itibaren Kızılçullu Köy Enstitüsü'nde radikal bir surette istihsale yer ve istikamet verildi. Fakat planlar, program, unsur ve elemanların, ihtiyacın, çocukların beden ve ruh seviyelerinin tayin ettiği psikolojik, pedagojik ve hayati doz dahilinde...İstihsal de bu hedef için kitap, elbise, ayakkabı, para gibi bir vasıtadan başka bir şey değildir."

Çifteler deneyi: "...Alınacak tedbirlerin esas prensiplerini nazariyeden ziyade realiteden çıkarmamız lazımdır. Köy, mazinin tahammül edilemeyecek fena idaresi, baskıları altında her bakımdan ezilmiş, fakirleşmiş, durgunlaşmış...bitkin bir hale gelmiştir. Şehirlerin hesapsız, ölçüsüz bir şekilde oraya getirmek istediği yeni ve ona göre korkunç ve pahalı olan şeylerin yüküne katiyen dayanamayacak bir durumdadır. Köylü, kendi işine yaramayan hiçbir şeyi kıymet olarak kabul etmemektedir. Her işi, her meseleyi ve davayı işine yarayıp yaramadığı bakımından ölçmekte ve kıymetlendirmektedir."

Çifteler müdürü Rauf İnan, işin nasıl gerçekleştiğini anlatıyor:
"Köy Enstitülerinde tarım çalışma ve temrinlerinin tek çeşitliliğini ve bunun öğrencilere verdiği isteksizlik ve can sıkıntısını gidermek için de şu çareler bulunmuştur: a)Bilgi verme halindeki derslerin tarım çalışma temrinleriyle beraber ve onların içinde verilmesi, b)Yapılan her tarım çalışma ve temrininin ereğinin ve etkisinin sık sık öğrencilere açıklanması, c)Yapılan çalışmaların matematikle hesaplanarak manalandırılması, değerlendirilmesi, d)Çalışmalara şarkılar, türküler, aralıklarla oyunlar, latifeler, şakalarla neşe katılması, e)Öğrencilerin yanında bulunan veya yanlarına uğrayan öğretmen, usta öğretici ve idarecilerin de onlarla beraber çalışması, f)İşin sonunda alınacak ürünün alınma zamanının...öğrencilere anlatılarak şuurlandırılması, g)Yorulma izleri belirince aralık verilerek güzel şeyler okunması, h)Öğrenciler arasında küme halinde yarışmalar tertibi."

-devam edecektir.
 
İktidarlar cahil toplumları sever. Bu ülkenin az da olsa düzelebilmesi için bir yirmi yıl daha geçmesi lazım. 50 yaş ve üstü kitle bi bitsin hele.
 
Siyaseten abartılıyor. Pedagojik açıdan birçok yetersizliği vardı. Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi varken, öğretmeni de bir çiftçi gibi yetiştirip, tarımı öğretmenle kalkındırmayı düşünmek nasıl bir fikirdir? Türk Ziraat Yüksek Mühendisleri Birliği 1939'da kuruldu, Köy Enstitüleri 1940'da. Tüm öğretmenleri oşinograf olarak yetiştirelim. Sınıf öğretmenleri oşinograf olsun. Türkçe öğretmenleri de oşinograf olsun. İnönü dönemi uygulaması olması şaşırtıcı değil. Eğitim politikaları değişiklik göstermek zorundadır çünkü zaman değişir. Ne o sistem ne o müfredat bugün hiçbir işe yaramayacaktır.

Hiç faydası olmamıştır demiyorum.

Bkz: Geçmişe yapılan içi boş güzelleme.


Cumhuriyetin ilk dönemlerinde nüfusun % 80’inin köylerde olmasından
dolayı, köy eğitimi ve köyün kalkınması üzerinde ki çalışmalara ağırlık
verilmiştir. Eğitim sisteminde yeni modeller geliştirmek amacı ile ülkemize
yabancı uzman eğitimciler davet edilmiştir. Bu uzmanlardan eğitim sistemimiz
üzerine incelemelerde bulunmaları ve uygulama önerileri getirmeleri
istenmiştir3. Ancak köy okulları ile ilgili incelemelerin yüzeysel kaldığı ve
ülkemizin köy şartları göz önünde tutulmadığı için bu araştırmalardan çok
fazla yararlanılmamıştır. Köy çocuklarının eğitimini dikkate alan uzmanlardan
birisi olan Amerikalı eğitimci John Dewey 1924’de Türkiye Maari Hakkında
Rapor’da köy okulları ile ilgili; öğretmen yetiştirme şeklinin köy hayatının temeli
olan çiftçilerin ihtiyacı doğrultusunda olması ve köylere süratle okul yapılması
gerektiği gibi konulara değinmiştir4-5. Bir diğer uzman olan Beryl Parker
1934 yılında hazırlanan Türkiye’de İlk Tahsil Raporu’nda; köy okullarındaki
birleştirilmiş sınıf öğretmenlerinin başarılarını öğretmenlerin yine zekâsına ve
görgüsüne bağlamıştır. Ayrıca öğretmenlerin yetiştirilmesinde köy ve şehir gibi
bir ayrıma gerek olmadığını, bütün yetiştirilen öğretmenlere köy şartlarının
öğretilmesi gerekliliği ile yatılı köy okullarının açılması gerektiği gibi öneriler
sunmuştur6-7. Ancak Parker’ın raporunda da o dönemdeki ülkemizin sosyo-
ekonomik durumu ve yaşam şartları dikkate alınmamıştır.
Yabancı uzmanların yanında Türk eğitimciler ve uzmanlarda eğitim
sistemimizin daha verimli olması için çözümler aramışlardır. Nüfusun köylerde
yoğun olmasından dolayı aranan çözümlerin birçoğu yine yabancı eğitim
uzmanlarında olduğu gibi köye yönelik olmuştur. Özellikle köyde eğitim-
öğretimi sağlayacak ve yürütecek, aynı zamanda devletin temsilcisi olacak olan
öğretmenlerin, köy hayatına uyum sağlayacak şekilde yetiştirilmesi gerektiği
üzerinde önemle durulmuştur. Eğitime öncelikle köylerden başlanması
gerekmekteydi.
17 Nisan 1940’da kurulan Köy Enstitüleri ile amaç sadece köy çocuklarını
eğitmek değil aynı zamanda tümüyle bir köy seferberliği oluşturmaktı. Üretim
içinde eğitim esas alınmıştır. Basit bir örgün eğitim modeli olmayan Köy
Enstitüleri, okul eğitimin yanında aynı zamanda yaygın ve mesleki eğitim
uygulaması ile bir nevi halk eğitimi, Yüksek Köy Enstitüsü bağlamı ile de bir
nevi üniversite niteliği taşımaktaydı8. Enstitülerdeki ziraat, hayvancılık ve
diğer işlerle birlikte okulun da katkısıyla köyün kalkınmasının sağlanması,
öğrencilere sadece teorinin değil uygulamanın da öğretilmesi ile günlük hayatta
kullanabileceği bilgilerin verilmesi esas olmuştur. Bu bağlamda bütün öğretim
muhtevası, programı ve ders çizelgesi köy şartlarına ve gereksinimlerine uygun
olarak düzenlenmiştir.

Halbuki ülkemizin ivedilikle sanayileşmesi gerekiyordu. Bkz: İzmir İktisat Kongresi

O günün şartlarında eksiğimiz olan sanayi toplumuna hazırlık yapmak yerine eğitimimizi tarıma yönelttik. Bugün halen hangi sorun konuşuluyor? Üretimde eleman eksikliği. Sene 2020. Eğitimi, bugüne değil, yarına endekslemeniz gerekir.

Mesela, şuan sanayi toplumuna göre değil, teknoloji toplumuna yönelik eğitim - öğretim faaliyetleri yürütmemiz gerekirken bunu yapıyor muyuz? Eğitim bir sonraki nesle yatırım yapmaktır, bugünü kurtarmak değil.

Gibi gibi gibi...


Siyaseten abartıldığını ifade etmiştim:

Köy Enstitüleri açık bir şekilde ifade edilmese de sık sık ideolojik yapıları
ile gündeme gelmiştir. İvriz Köy Enstitüsü’nden mezun olan öğretmenlerle
yapılan birebir görüşmelerde genel kanı enstitülerin tamamen siyasal yapılar
olduğu şeklinde olmuştur. Ancak bu siyasal yapıyı Atatürk milliyetçiliğine
bağlı olma ve değişen düzenle uyum içinde yetiştirilme olarak belirtmişlerdir.
Sadece bu değil milli kültürlerle yoğrulmuş bir eğitim öğretim sistemi içinde
bulunduklarını da vurgulamışlardır. Ayrıca hemen hemen hepsinin, enstitüler
üzerinde ayrı ayrı emeği olan; dönemin Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, Milli
Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve İlköğretim Genel Müdürü İsmail Hakkı
Tonguç’a bağlılıkları oldukça üst seviyelerde olduğu tespit edilmiştir.



Şunu da okuyun bir zahmet:

‘ Dicle Köy Enstitüsü 4/B sınıfı öğrencilerindendim. 1, 2, 3, 4. sınıarda gördüğümüz
derslerin toplamı 8 ay olabilir. Diğer ayları ise amele olarak çalıştık. Ne zorluklar
geçirdiğimizi tarif edemem. Enstitümüz 7-8 bina iken 18-20 binaya kavuşturduk.
Nice kanallar açtık. Nice danlıklar yetiştirdik (…) arkadaşlarımızdan niceleri fıtık
hastalığına yakalanıp ameliyat oldular. Niceleri delirip kaçtılar. Bazı arkadaşlarımız ise
sağlam geldikleri halde çürük olarak evlerine gittiler. Birkaç arkadaşımız da ana baba
hasreti çekerek yapılan zorluklar karşısında hastalanarak gözlerini hayata kapadılar
(…) İşlerin geri kalmaması için 1’de, 2’de, 3’de ders namına bir şey görmeden ve bilip
öğrenmeden hepimize toptan sınıf geçirdiler.



Neyse. Harikaydı canım. Nefisti. Mükemmeldi. Her şey çok güzeldi. Osmanlı torunları ile Köy Enstitüsü neferleri bir ara kapışsın lütfen.

Bkz: Geçmişe yapılan içi boş güzelleme.
 
Herkesi asker yapmak, sol'un hep hayaliydi. Çin öyleydi, Sovyetler birliği ve doğu bloku öyleydi. Küba öyle.
 
Geri