Kerbela Katliamı

  • Kullanıcı Aden
  • Başlangıç tarihi Başlangıç tarihi
  • - Din ve İnanç
Konu sahibi son olarak 3 gün önce görüldü
Şu konuya iki kelam da ben edeyim haydi ..
Evvela paylaşılan yazı 0-6 yaş grubuna hizmet eder bir dilde ve belli ki duygularını fanatizmle harmanlamış bir alevi yazardan çıkma ..
Yazının katılmadığım üslubu bir yana katılmak zorunda olduğum tarihi gerçeklerde var maalesef ..

Hz. Hüseyin katledilmiş midir ? EVET .. Hem de tarihin en alçakça en şerefsizce biçimlerinden biriyle ..

Yezid ki ALLAH onu kahretsin kıyamete kadar sürecek olan bir zalimliğe imzasını kalınca atmıştır ..
Peki babası Muaviye'nin hiç suçu yok mudur ?
Hz. Ali'yi haksızca halifelikten eden, hatta bunu yaparken askerlerinin mızraklarına Kuran sayfalarını geçirten, HİLAFETİ SALTANATA ÇEVİREN ve dini kendi saltanat emellerine alet edip yerine Yezid gibi bir firavunu yetiştiren Muaviye'nin hiç suçu yok mudur ? SONUNA KADAR VARDIR ..

Bu yüzdendir ki İslam coğrafyasında bu baba oğulun isimleri doğan çocuklara konmaz .. Onların hesabı artık ALLAH katındadır ve Rabbim onlara adaletiyle muamele etsin merhametiyle değil ..

Öte yandan asırların yasını asırların kinine dönüştüren kızılbaş yaklaşımı da tasvip etmiyorum ..
Geçmişin bataklığında saplanıp kalmanın hiç birimize faydası olmaz ..
 
Soru : Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasındaki Sıffin Savaşı niçin yapılmıştır? Bu savaşta Hz. Muaviye'nin ordusu mızraklarına Kur'an sayfalarını takarak hile(?) yaptığı tarih kitaplarında anlatılıyor. Kur'an'a bir saygısızlık değil midir bu?

Cevap : Sıffin Savaşı, Râşid halifelerin dördüncüsü olan Hz. Ali (r.a.) ile, onun halifeliğini kabul etmeyen Şam valisi Hz. Muaviye bin Ebu Süfyan (r.a.) arasında çıktı. Savaş, 657 yılında, Fırat havzasında bulunan Rakka’nın doğusundaki Sıffın denilen yerde yapıldı ve bu savaşta bir çok Müslüman şehit oldu.

Savaşın çıkış sebebi, bir konudaki içtihat (görüş) farklılığına dayanıyordu. Konu siyasî bir konu olduğu için de savaşla sonuçlandı. Yoksa içtihat farkı sırf ilmî olsaydı, kitap üzerinde kalmış olacaktı. Savaşa giden yol özetle şöyle gelişti:

Hz. Osman (r.a.) halifeyken Medine-i Münevvere’ye bir grup isyancı geldi. Uzun bir müddet Hz. Osman’ı (r.a.) kuşatma altında tuttuktan sonra, o grubun içinden birisi veya birileri Hz. Osman’ı şehit etti.

Bunun üzerine Hz. Ali (r.a.) halifeliğini ilân etti ve Hz. Osman’ın kàtilini aramaya başladı. Ancak o isyancı grup içinde bizzat kàtilin kim olduğu tespit edilemiyordu. O zaman Şam vâlisi olan Hz. Muaviye adalet-i izafiyeyi savunarak “milletin selâmeti için kulun hukuku feda edilir” demiş, o isyancı grubun tamamının cezalandırılmasını istemişti. Hz. Ali de (r.a.) adalet-i mahzâyı savunarak, “Hak haktır. Ferdin hukuku hiçbir şeye feda edilemez.” demiş, o isyancıların içindeki asıl kàtil veya kàtillerin tespit edilmesi için çalışmaları sürdürmüştü. Kàtilin tespiti gecikince rahatsızlık had safhaya vardı. Arada İslâmiyet'in zayıflığını isteyen fitnecilerin de körüklemesiyle iki tarafın ordusu karşı karşıya geldi.

Bu arada Cemel Vak’ası da yaşandı. Bu vak’adan (olaydan) sonra Kûfe’ye yönelen Hz. Ali (r.a.), Hz. Muaviye’ye elçi göndererek, Sahabeden Muhâcirlerin ve Ensârın (radıyallahü anhum) kendisinin halifeliğini kabul ettiklerini; onun da kabul edip itaatini bildirmesini istedi. Hz. Muaviye, kendisine elçi olarak gelen Cerir bin Abdullah’ı (r.a.) oyalayarak Hz. Amr bin el-Âs (r.a.) ile istişarede bulundu ve Hz. Osman’ın (r.a.) kàtilleri derhal cezalandırılmadığı takdirde ordusuyla üzerine yürüyeceğini belirtti. Hz. Muaviye (r.a.) seksen beş bin kişilik bir orduyla Şam’dan yola çıktı. Hz. Ali (r.a.) ise doksan bin kişiden oluşan ordusuyla Kûfe’den Sıffin’e doğru harekete geçti.

Hz. Ali, Hz. Muaviye’ye elçiler göndererek, onu bu tutumundan vazgeçirmek istedi. Ancak olumlu bir cevap alamadı. İki ordu birlikleri arasında bazı ufak çarpışmalar sürerken, Hicretin 37. senesi Muharrem ayının sonuna kadar anlaşma yapılabilmesi için elçiler gidip geldi. Ancak barış yolunda bir gelişme sağlanamadı. Safer ayının ilk günü savaş tekrar başladı.

Hz. Ali’nin şiddetli bir taarruzu ile Şam ordusu dağılma noktasına geldi. Savaş kazanılmak üzereydi ki, Hz. Amr bin el-Âs (r.a.), Şamlı askerlere “Her kimin yanında Mushaf varsa onu mızrağının ucuna takarak yukarı kaldırsın.” dedi. Bu emri yerine getiren askerler Hz. Ali (r.a.) tarafına, “Aramızda Allah’ın kitabı hakem olsun.” diye seslendiler. Hz. Amr bin el-Âs’ın tedbiri etkisini göstermiş, Iraklı askerler; “Allah’ın kitabına yapılan çağrıya icabet edelim.” demeye başlamışlardı. Hz. Ali (r.a.) bunun bir savaş hilesi olduğunu askerlerine anlatmaya çalıştıysa da başarılı olamadı. Her iki taraftan birer hakem seçilerek, Kur’ân’a uygun kararın çıkartılması istendi. Hz. Ali’nin (r.a.) tarafında bulunanlar bunu memnuniyetle karşıladılar. Şamlılar Hz. Amr bin el-Âs’ı, Hz. Ali tarafındaki Iraklılar da Hz. Ebu Mûsâ el-Eş’arî’yi hakem tayin ettiler. 37. yılın Safer ayında Düvmetü’l-Cendel’de bir araya gelerek, karar verirken esas alınacak prensipleri içeren “Tahkimnâme”yi kaleme aldılar. Bu olaya İslâm tarihinde “Hakem Olayı” denir.

Selam ve dua ile...
Sorularla İslamiyet
 
Paylaştığım alıntıda dahi ALLAH'ın kitabını hile için kullanan ve Hz.Ali'nin haklı halifeliğine çıkarları için başkaldıran Muaviye'nin sınır tanımaz ihtirası gayet açıktır .. Bir takım yobazların " emeee ooo peygamber gatibiydi onun suçu günahı olmazz ona laf söylenmezz " gibi kula tapıcı yaklaşımları komik olmaktan öteye gitmez ... Muaviye katipdi de Hz.Ali sanki (haşa ) deve çobanıydı !
Muaviye ve oğlu Yezid İslam'ın tarihe geçmiş en büyük fitnebazlarıdır ..
 
Ağzını topla önce de, asıl Hz. Muaviye'ye laf edeceğim diye sen heyecan yapma "bebe" :)

Ne oldu la bebe ? Karşındakini küçümser üslubuna hak ettiğin tarzda cevap verdim .. Sen Muaviye gibi zalimlere tapınacağına önce baştan kelime-i şehadet getirip dinini yeniden öğren tavsiyem olur ..
 
Ne oldu la bebe ? Karşındakini küçümser üslubuna hak ettiğin tarzda cevap verdim .. Sen Muaviye gibi zalimlere tapınacağına önce baştan kelime-i şehadet getirip dinini yeniden öğren tavsiyem olur ..

"La" da sensin :)

Sen laf söyleyeceğim diye halifeliği hilafete çevirmiş dersen madara olursun katlanacaksın :)

Allah'tan dinimi sizden öğrenmiyorum, yardım doktor candan, sizin gibi yarım hocalar da imandan eder işte.

Ashabın hiçbirine laf ettirmem. Müslüman'ın ölçüsü de budur. Sizin gibi ümmeti bölenlerden değiliz elhamdülillah.
 
"La" da sensin :)

Sen laf söyleyeceğim diye halifeliği hilafete çevirmiş dersen madara olursun katlanacaksın :)

Allah'tan dinimi sizden öğrenmiyorum, yardım doktor candan, sizin gibi yarım hocalar da imandan eder işte.

Ashabın hiçbirine laf ettirmem. Müslüman'ın ölçüsü de budur. Sizin gibi ümmeti bölenlerden değiliz elhamdülillah.

ALLAH'ın tokadı yokmuş .. :)
Yardım ne bebe ?! Ha yarım yazmak istemiştin dalgınlıkla yardım yazdın demi .. Tıpkı benim dalgınlığım gibi ..
Ümmeti senin gibi yobazvari cariye meraklılarından daha fazla bölen olmamıştır .. Zaten senin gibi tipler yüzünden bugün ümmet diye bir şey kalmadı ortada .. ARTIK YÜZÜNÜZÜ ALLAH'A ÇEVİRİN KULLARINA DEĞİL ..
 
ALLAH'ın tokadı yokmuş .. :)
Yardım ne bebe ?! Ha yarım yazmak istemiştin dalgınlıkla yardım yazdın demi .. Tıpkı benim dalgınlığım gibi ..
Ümmeti senin gibi yobazvari cariye meraklılarından daha fazla bölen olmamıştır .. Zaten senin gibi tipler yüzünden bugün ümmet diye bir şey kalmadı ortada .. ARTIK YÜZÜNÜZÜ ALLAH'A ÇEVİRİN KULLARINA DEĞİL ..

Evet bir harf ile kelimeyi bir tutan şahsiyet :) Ya da "bebe" :)

Evet bakıyoruz.

Hilafet - Saltanat.

Gerçekten bir harf yanlışmış :) :)

Bir de tokat yazmış. Göz doktoruna görün sonra yazarsın :)
 
Evet bir harf ile kelimeyi bir tutan şahsiyet :)

Evet bakıyoruz.

Hilafet - Saltanat.

Gerçekten bir harf yanlışmış :) :)

Bir de tokat yazmış. Göz doktoruna görün sonra yazarsın :)

Eş kavramlar arasında ki dalgınlığımdan faydalanmaya çalışman acınası gerçekten ..Muaviye'ye laf söyletmemekle Müslüman olunacağını sanan hücresel yığınım, ALLAH sana idrak açıklığı nasip etsin ama önce hidayeti ..
 
Eş kavramlar arasında ki dalgınlığımdan faydalanmaya çalışman acınası gerçekten ..Muaviye'ye laf söyletmemekle Müslüman olunacağını sanan hücresel yığınım, ALLAH sana idrak açıklığı nasip etsin ama önce hidayeti ..

Acınası olan da sensin. Kendini faydalanılacak biri gibi mi görüyorsun bir de :)

Peygamber'in sünneti bana rehberdir. Senin o aklınla verdiğin hüküm değil. Bu din senin aklına kalmadı merak etme.
 
Acınası olan da sensin. Kendini faydalanılacak biri gibi mi görüyorsun bir de :)

Peygamber'in sünneti bana rehberdir. Senin o aklınla verdiğin hüküm değil. Bu din senin aklına kalmadı merak etme.

Ne aklı bebe ? Tarih ortada .. Muaviye ve Yezidin de yaptıkları ortada .. Senin sünnet diye peşine düştüklerin senin sünnetinin sahibi PEYGAMBERİMİZİN TORUNLARINI KATLEDENLER .. Hakikaten umutsuz vakasınız siz yobazlar ..
 
Ne aklı bebe ? Tarih ortada .. Muaviye ve Yezidin de yaptıkları ortada .. Senin sünnet diye peşine düştüklerin senin sünnetinin sahibi PEYGAMBERİMİZİN TORUNLARINI KATLEDENLER .. Hakikaten umutsuz vakasınız siz yobazlar ..

Senin o aklın "bebe" :)

Hz. Muaviye(r.a) hangi peygamber torununu katletmiş ?
 
Bağnaz bebeler ezebere yarım yamalak din bilgileriyle peygamberin torunlarını katledenleri savunurken bir de bunu sünnetle bağdaştırıyorlarsa bu umutsuz kitleye hakikati anlatmak ne mümkün :)
Ne halleri varsa görsünler deyip geçmek lazım ..
 
Hiçbir şey okumadıkları halde yazanlar ayrı zaten. Tarih ortada diyor bir de :)
 
Sen daha bilmiyorken kolonizatör Türk dervişlerinden haberdardım merak etme :)

Türk olmadığımı anlamışmış :) Ne veriyorlar sana da bunları söylüyorsun belli değil :)

" Aleviler,[1] itikaden Horasan Melametîliği’nden köken alan Hoca Ahmed Yesevî’in kurduğu Sünniliğin Tasavvufî–Yeseviyye Tarikatı[2] ile Fatımiler Halifeliği devrinde Orta Asya ve Türkistan’da çok önemli faaliyetlerde bulunan Nâsır Hüsrev’in kurucusu olduğu Pamir Aleviliği’nin de altyapısını oluşturan Şiiliğin Batıni–İsmâilîyye fıkhî mezhebinin tesirleriyle gelişimini tamamlayarak ortaya çıkan Tasavvufî-Bâtın’îyye itikadi mezhebi mensûplarıdır.

"Bektaşilik, adını 13. yüzyıl Anadolu'sunun İslamlaştırılması sürecinde etkin faaliyet gösteren ve Hoca Ahmed Yesevi'nin öğretilerinin Anadolu'daki uygulayıcısı konumunda olan büyük Türk mutasavvıfı Kalenderi / Haydari şeyhi Hacı Bektaş-ı Veli'den alan, daha sonra ise 14. ile 15. yüzyıllarda Azerbaycan ve Anadolu'da yaygınlaşan Hurüfilik akımının etkisiyle ibahilik, teslis (üçleme), tenasüh, ve hülul anlayışlarının da bünyesine katılmasıyla 16. yüzyılın başlarında Balım Sultan tarafından kurumsallaştırılan, On İki İmam esasına yönelik sufi/tasavvufî Tarikat.[1]"


Asla aynı değildir, çok benzemesi aynı olduğunu göstermez. Ahkam keserken dikkat et :)
Yine konumuz dışına çıkacağız anlaşılan..
''Bektaşilik ve Alevilik daha doğrusu Kızılbaşlık aynı kökten gelen bir olgudur. İkisi, başlangıçta halk diniydiler. Fakat zamanla, bilhassa XVI. yüz yıldan itibaren bölünmeler oldu ve iki farklı toplum oluştu. Bir yandan, yerleşik olan, tekkeye bağlı ve az çok örgütlenmiş Bektaşiler, diğer yandan, köylerde veya kırlarda oturan ve en eski zamanlardan beri dinleri batini olan Kızılbaş denilen toplumlar.

Bu Kızılbaş toplumların, Osmanlı belgelerinde, doğrudan doğruya belirgin bir isimi bile yoktu. Onlara ZINDIK, RAFİZİ, MÜLHİP gibi kötüleyici adlar veriliyordu. Sonra onları kökenbilim bakımından yanlış olan "Alevi" sözcüğüyle adlandırmaya başladılar.

Kızılbaş ismi Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar (1460-1488) zamanında belirmiştir. Doğu Anadolu ve Azerbaycan Türkmen aşiretlerinden gelen, Safavi taraftarlarına Kızılbaş deniliyordu. Sebebi, başlarına taktıkları kızıl külahlardan kaynaklanıyor. Bu 12 yönlü Külaha Tac'i Haydar derlerdi.


Kızılbaş denilen toplumlar bir çok isyan hareketlerine karıştıkları için, Kızılbaş kelimesi Osmanlı belgelerinde kötüleyici bir anlamla yüklenmiş, o nedenle, oldukça yeni bir geçmişte Kızılbaş yerine Alevi sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır. Ali'ye aşırı bir sevgi, hatta tapınmaya kadar giden bir sevgi gösterdikleri için, onlara "Alevi" derlerdi. İran'da ise Ali'ye tapanlara "Ali-İlahi" denir. Alevi ise, Ali soyundan gelen, yani Seyyit olanlara denilir. Yukarda değindiğimiz gibi, bu sözcük kökenbilim açısından yanlıştır.


Dana önce de açıkladığımız gibi, Trakya da ve Balkan ülkelerinde, özellikle Arnavud elinde, Bektaşiliğin etkisi çok büyüktü. Hatta, II. Sultan Abdülhamit döneminde Arnavud elinde, Bektaşilik resmi din olarak önerilmiş, ancak Sultan Abdülhamid doğal olarak ve şiddetli bir şekilde, buna karşı çıkmıştır.

Trakya ve Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğinde kaldığı dönem içinde, Bektaşilik, Alevilikten daha üstün bir konum elde etmiştir. Kimi Jön Türkler Bektaşi oldukları için, Bektaşiler ülkenin aydınları ve ilericileri arasında yer almışlardır.

Sözü edilen ülkelerin Türkiye'den bağımsız olmalarından sonra, Alevilik, Bektaşilikten daha önemli bir konum kazandı. Günümüzde, Alevilik öne çıkmıştır. Bektaşilik arka plana itilmiştir. Öyle de olsa, unutmamalıyız ki, Bektaşilik ve Alevilik öz olarak aynı olgudur.''
(İrene Melikof

Günümüzde tüm aleviler hala Hacı Bektaş'ı serçeşme olarak görüyor ve Hacı Bektaş Dergahında buluşuyorsa İrene Melikof'un da belirttiği gibi öz olarak aynı olgudur.
 
Yine konumuz dışına çıkacağız anlaşılan..
''Bektaşilik ve Alevilik daha doğrusu Kızılbaşlık aynı kökten gelen bir olgudur. İkisi, başlangıçta halk diniydiler. Fakat zamanla, bilhassa XVI. yüz yıldan itibaren bölünmeler oldu ve iki farklı toplum oluştu. Bir yandan, yerleşik olan, tekkeye bağlı ve az çok örgütlenmiş Bektaşiler, diğer yandan, köylerde veya kırlarda oturan ve en eski zamanlardan beri dinleri batini olan Kızılbaş denilen toplumlar.

Bu Kızılbaş toplumların, Osmanlı belgelerinde, doğrudan doğruya belirgin bir isimi bile yoktu. Onlara ZINDIK, RAFİZİ, MÜLHİP gibi kötüleyici adlar veriliyordu. Sonra onları kökenbilim bakımından yanlış olan "Alevi" sözcüğüyle adlandırmaya başladılar.

Kızılbaş ismi Şah İsmail'in babası Şeyh Haydar (1460-1488) zamanında belirmiştir. Doğu Anadolu ve Azerbaycan Türkmen aşiretlerinden gelen, Safavi taraftarlarına Kızılbaş deniliyordu. Sebebi, başlarına taktıkları kızıl külahlardan kaynaklanıyor. Bu 12 yönlü Külaha Tac'i Haydar derlerdi.


Kızılbaş denilen toplumlar bir çok isyan hareketlerine karıştıkları için, Kızılbaş kelimesi Osmanlı belgelerinde kötüleyici bir anlamla yüklenmiş, o nedenle, oldukça yeni bir geçmişte Kızılbaş yerine Alevi sözcüğü kullanılmaya başlanmıştır. Ali'ye aşırı bir sevgi, hatta tapınmaya kadar giden bir sevgi gösterdikleri için, onlara "Alevi" derlerdi. İran'da ise Ali'ye tapanlara "Ali-İlahi" denir. Alevi ise, Ali soyundan gelen, yani Seyyit olanlara denilir. Yukarda değindiğimiz gibi, bu sözcük kökenbilim açısından yanlıştır.


Dana önce de açıkladığımız gibi, Trakya da ve Balkan ülkelerinde, özellikle Arnavud elinde, Bektaşiliğin etkisi çok büyüktü. Hatta, II. Sultan Abdülhamit döneminde Arnavud elinde, Bektaşilik resmi din olarak önerilmiş, ancak Sultan Abdülhamid doğal olarak ve şiddetli bir şekilde, buna karşı çıkmıştır.

Trakya ve Balkanlar, Osmanlı İmparatorluğunun egemenliğinde kaldığı dönem içinde, Bektaşilik, Alevilikten daha üstün bir konum elde etmiştir. Kimi Jön Türkler Bektaşi oldukları için, Bektaşiler ülkenin aydınları ve ilericileri arasında yer almışlardır.

Sözü edilen ülkelerin Türkiye'den bağımsız olmalarından sonra, Alevilik, Bektaşilikten daha önemli bir konum kazandı. Günümüzde, Alevilik öne çıkmıştır. Bektaşilik arka plana itilmiştir. Öyle de olsa, unutmamalıyız ki, Bektaşilik ve Alevilik öz olarak aynı olgudur.''
(İrene Melikoff)

(1511-1527 Arası Orta Anadolu’da Meydana Çıkan İsyanların Genel Çizgileri )
Ali Haydar Avcı

Osmanlı kaynaklarında “Şah Kalender İsyanı” olarak da anılan Kalender Çelebi olayının boyutlarını derinliğine kavrayabilmek için sanırım 1511-1527 arası Şah Kulu eylemi hariç tamamının başlangış noktası Orta Anadolu olan ve Alevi-Bektaşi toplulukların ağırlığını oluşturduğu eylemlere sanırım kısaca bir göz atmak gerekiyor.
Ya*vuz Sul*tan Se*lim 1512 yı*lın*da zor yo*luy*la ik*ti*da*rı ele ge*çir*dik*ten son*ra sis*te*mi ku*rum*laş*tır*ma ve güç*len*dir*me ama*cıy*la çeşitli ön*lem*ler al*dı.[1] Bu ön*lem*le*rin en önem*lisi, Et*râk’a (Türk*men’e) hiç de alı*şık ol*ma*dı*ğı or*to*doks bir İs*la*mi ya*şam bi*çi*mi*ni, di*ğer bir de*yiş*le şe*ri*at dü*ze*ni*ni zor*la ka*bul et*tir*me*ye yö*ne*lik ola*nı*dır.[2] Bu ne*den*le Ana*do*lu’*ya ağırlıklı olarak göçebe-yarı göçebe toplum ilişkilerini sürdüren, yerleşikliğe geçmiş olsa bile henüz kendi kültürel değerlerinden kopmamış hal*kın ge*le*nek ve gö*re*nek*le*ri*ne ters dü*şen, şe*ri*at ku*ral*la*rı*nı ise ka*tı*lık*la uy*gu*la*yan bol miktarda bey*ler, ka*dı*lar, din gö*rev*li*si ve çe*şit*li dü*zey*ler*de yö*ne*ti*ci*ler gön*de*ril*miş*tir.
Bu gö*rev*li*le*rin elin*de Kı*zıl*baş*la*rın kat*li için, “zikr olı*nan tâ*ife kâ*fir*ler ve mül*hid*ler*dür.” “Bun*la*rı kı*rub ce*mâ*at*le*rin da*ğıt*mak ce*mi müs*lü*man*la*ra vâ*cip ve farz*dur” bi*çi*min*de fet*va*lar bu*lu*nu*yor*du. Bu fet*va*lar dö*ne*min en yük*sek üle*mâ*la*rı ta*ra*fın*dan ve*ril*miş*ti.[3]
Bir de bu*na gö*çe*be ve köy*lü*ler*den alı*nan ver*gi*le*rin yük*sel*til*me*si*ni, aşi*ret re*is*le*ri*nin güç ve ha*re*ket alan*la*rı*nın sı*nır*lan*dı*rıl*ma*sı*nı, te*mel ge*lir kay*nak*la*rın*dan olan ti*mar*la*rın ki*mi aşi*ret çev*re*le*ri*nin el*le*rin*den ge*ri alın*ma*sı*nı ek*ler*sek ola*yın bo*yut*la*rı ye*te*rin*ce an*la*şı*lır. Bu du*rum*da o gü*ne dek sür*dür*dü*ğü ya*şa*ma bi*çi*mi, tö*re ve tö*ren*le*ri*ni hi*çe sa*yan, eko*no*mik ola*rak ken*di*le*ri*ni bu*nal*tan bu ka*tı uy*gu*la*ma ve sal*dır*gan*lık*la*ra kar*şı Ale*vi hal*kın ak*tif di*re*nişe yönelim dı*şın*da faz*la bir se*çe*ne*ği kal*mı*yor*du.
Ana*do*lu Ale*vi*le*ri*nin ko*nu*mu açı*sın*dan bir dö*nüm nok*ta*sı olan Şah Ka*len*der ayak*lan*ma*sı da bu ko*şul*lar*da or*ta*ya çık*mış*tı.[4] Bu ne*den*le İkin*ci Be*ya*zıt’ın son dö*nem*le*rin*den iti*ba*ren Ana*do*lu’*da çe*şit*li tür*den bas*kı*lar*la bu*nal*tı*lan gö*çe*be ve ya*rı gö*çe*be Türk*men hal*kın ayak*lan*ma*la*rın*da kı*sa bir dö*nem içe*ri*si*ne sı*ğan bü*yük bir yo*ğun*luk gö*ze çarp*mak*ta*dır.
Aşa*ğı*da ver*di*ği*miz, Rum (Si*vas) eya*le*tin*de ya*şa*nan ve 1511 yı*lın*dan Kalen*der Çe*le*bi ey*le*mi*ne -1527 yılına- ka*dar olan sü*re*ci kap*sa*yan is*yan*la*rın lis*te*si sa*nı*rım bu yo*ğun*lu*ğu açık*la*ma*ya ye*ter.

[1] Yavuz Sultan Selim’in iktidarı nasıl ele geçirdiğine ilişkin aşağıdaki çalışmaya bakılabilir.
Çağatay Uluçay, Yavuz Sultan Selim Nasıl Padişah Oldu?, İstanbul Üni. Edebiyat Fak. Tarih Dergisi, Cilt 6, Mart 1954, Sayfa 52-90. Cilt 7, Eylül 1954, Sayfa 117-142. Cilt 8, Eylül 1955, Sayfa 185-200.
[2] Jean – Louis Bacqué – Grammont, 1527 Anadolu İsyanı Hakkında Yayınlanmamış Bir Rapor, Belleten, Cilt LI, Sayı 199, Nisan 1987, Sayfa 109.
[3] Bkz. Prof. Dr. Şehabeddin Tekindağ, Yeni Kaynak ve Vesikaların Işığı Altında Yavuz Sultan Selim’in İran Seferi, İstanbul Üni. Edebiyat Fak. Tarih Dergisi, Cilt 17, Sayı 22, Mart 1967, Sayfa 53-56.
[4] Gerçekten de bu olay sonrası hem Anadolu Alevilerinin yazgısı bir başka boyuta -baskı ve kıyımlardan kurtulabilmek için kuş uçmaz, kervan geçmez dağlara, sarp ve ulaşılması güç yerlere, ıssız derelere, koyaklara ve kuytulara kaçma boyutuna- kaymış, hem de direnişler Alevi kesimlerin baş çektiği direnişler olmaktan çıkmış ve daha çok bü*tün toplumsal kesimlerin katıldığı ekonomik boyutlu direnişlere dönüşmüştür.
..........................................
Günümüzde tüm aleviler hala Hacı Bektaş'ı serçeşme olarak görüyor ve Hacı Bektaş Dergahında buluşuyorsa İrene Melikof'un da belirttiği gibi öz olarak aynı olgudur.

Mesajları oku önce. Ondan evvel akademik metinleri oku.

http://ktp.isam.org.tr/pdfdrg/D02364/2005_2/2005_2_AZARB.pdf

Çok benzemesi birbirinin aynı olduğunu göstermez daha önce de yazdım bunu. Zorlamayın kendi aklınızla bir şeyleri.
 
Geri