Futbolcu
Gümüş Üye
-
- Katılım
- Ekim 25, 2016
-
- Mesajlar
- 7,739
-
- Tepkime puanı
- 77
-
- Puanları
- 303
-
- Yaş
- 46
-
- Konum
- SAMSUN
Osmanlıya baktığımız zaman Davud-ı Kayseri Hamza Fenari Asım Efendi Musa Kâzım Efendi vb. gibi Fususu’l- Hikem dersi yapan şeyhülislamlar görüyoruz. Dini temsil hiyerarşisinin en üstünde bu zatlar. Şimdi biz bir elde Mesnevi bir elde Füsusu’l-Hikem’le 700 yıl devam ettirilen bir İslam anlayışını inkâr ettik reddettik.
Din ve dini ilimler taşraya çekildi. Dinde kalite kayboldu. Devrimcilerin en büyük tahribatı dinde kalitesizliğin yolunu açmaları oldu. Doğru geleneğin hakim olduğu zamanlarda sistem içerisinde kendine muteber bir yer bulamayanlar burada hayal bile edemeyecekleri yerlere kondular. Çünkü derinde yatan ortak bir söyleme sahipler. Kosovada arnavut selefiler haram diye Osmanlı mezar taşlarını tahrib ettiklerinde buna en çok Sırp nasyonalistlerin sevinmesini hatırlatmak isterim. İşte kasdettiğim ortak hedef budur. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla. Türkiye’de selefiler varoluşlarını kemalizme borçludurlar.
Diyelim ki bu geleneği reddedip vahyin indirildiği günlere geri gittik. Biz diyoruz ki her şeye sıfırdan başlayacak olursak tarihi süreç içerisindeki uzun tecrübelerden sonra gerek düşünce ve gerekse müessese olarak nihayetinde Osmanlı İslamı benzeri bir anlayışa geliriz.
Bizde Selçuklu Osmanlı çizgisine bin yıl boyunca İbn Arabi geleneğine ve Mevlana geleneğine bağlı olarak İslam anlaşılmış ve her müessesede bu görüş hakim kılınmıştır ta ki büyük kırılma dediğimiz dönüşüm yaşanıncaya kadar... Devrimler geleneği vurdu. Bundan en fazla etkilenen de ister karşı çıksın ister çıkmasın ilahiyatçılar oldu. Adeta bir tür Stockholm Sendromu gibi ilahiyatçılar da Kemalist teolojiye teslim oldular. Gelenek karşıtlığı tasavvuf karşıtlığı hadis karşıtlığında buluştular. Gelenek oturmadığı sürece Türkiye birilerinin elinde yazboz tahtası olmaya devam edecektir.
İslam dünyasında acilen mütefekkir yetişmesinin şartları hazırlanmalı. Salt hadis ilmi fıkıh ilmi okuyan kişiden tefekkür çıkmaz. Hepsine saygı duyuyorum ama İslam dünyasının bugün ihtiyacı olan ne daha fazla molladır ne de muhaddis. Hadis külliyatı artık elimizdedir. Arkeolojik kazı yapılarak yeni bir hadis mecmuası bulunacak değil. O hadislerin ruhunu açığa çıkarmaya ihtiyacımız var. Dini kaynaklarda bahsedilen şeylerin yorumunu sentezini yaparak çağa bir söylem haline getirecek düşünürlere ihtiyaç var. Tefekkür olmadığı zaman araç olan ilimler amaç haline gelir.
En yüksek irfan seviyesi Anadolu’dadır o dönem. Tıpki Muhyiddin İbni Arabi’de olduğu gibi. Arabi Endülüsten kalkmış gelmiş Mısır’da Ulema onun yemeğine zehir koymuştur kendisi Malatya`da 7 yıl yaşamıştır ve en önemli eserlerini Malatya`da yazmıştır. Oradan Konya`ya geldiğinde ise Selçuklu Sultanı şehrin dışına kadar karşılamaya gitmiş ve atından inerek “Siz ata layıksınız ben sizin zimamınızı çekecek hizmetkarım” demiştir.
Şunu da ekleyelim. Bu bize otomatik gururlanma veremez. Çünkü biz bu hoşgörüyü 800 sene evvel yaşamışız ama şu an Anadolu aynı hoşgörüye hala sahip midir? Bunu da incelememiz gerekir. Biz bugün dünyaya eğer Mevlana’yı anlatmaya çalışıryorsak önce kendimiz anlamak zorundayız. Amerika`da bir grup psikiatrist (içlerinde sadece bir iki tanesi müslüman) insan terapisinde acaba Mevlana’nın Mesnevisi ve diğer eselerindeki pasajlar bu işte ne kadar faydalı olabilir diye çalışma gurupları oluşturup ayda bir Mesnevi okuması yapıyorlar. Düşünün bir pisikiyatrist gurubu hatta kuantum fizikçileri bu çalışmayı yaptılar. Acaba buradan zerrelerle veya çok kutuplu sistemlerle neler çıkarabiliriz diye.
Oysa bizim ülkemizde Mesnevi’ye bu gözle bakabilen yok. Bizde köy mollası iki üç tane hocanın Mevlana hakkındaki şüphelerinden öte geçemeyen çok afedersiniz belden aşağı ve seviyesiz konuşmalarından ibaret bir durum var malesef. Dolayısı ile Mevlanayı bir değer bir değer bir marka olarak kaybetme riskimiz var mıdır? Çoktur derim.
İslam sırf siyasi bir jargona indirgenmiş durumda. Maneviyatından derinliğinden, estetiğinden mahrum. Oysa ki hayatı bireyi kuşatacak alanlar manevi alanlardır. Siyaset bile onsuz olmaz. Bundan dolayı doğuda, batıdan insanlar hala İslam’la ilgisini tasavvuf üzerinden kurmaya devam ediyor. İslam yüce bir din ve çok kapsayıcı alanları var. Edebiyatıyla sanatıyla şiiriyle estetiğiyle cümbüşüyle. Bu yönlerini göstermesin diye o yönleri saldırıya uğradı.
Nefs-i emmare istatistiki olarak çoğunluktadır. Dolayısıyla her zaman tarihte nefs-i emmarenin istekleri yönünde uygulamalar öne çıkar. Siz ne kadar kutsala doğru çekseniz de birileri ayağından aşağı doğru çeker. Burada yapılacak şey mümkün olduğu kadar manevi ruhu muhafaza etmek prensipleri hatırlatmaktır. Dediğim gibi bu kaçınılmaz beşeri ve evrensel bir olay. İnsanoğlunun olduğu her yerde bu böyle.
(Mahmut Erol Kılıç)
Din ve dini ilimler taşraya çekildi. Dinde kalite kayboldu. Devrimcilerin en büyük tahribatı dinde kalitesizliğin yolunu açmaları oldu. Doğru geleneğin hakim olduğu zamanlarda sistem içerisinde kendine muteber bir yer bulamayanlar burada hayal bile edemeyecekleri yerlere kondular. Çünkü derinde yatan ortak bir söyleme sahipler. Kosovada arnavut selefiler haram diye Osmanlı mezar taşlarını tahrib ettiklerinde buna en çok Sırp nasyonalistlerin sevinmesini hatırlatmak isterim. İşte kasdettiğim ortak hedef budur. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla. Türkiye’de selefiler varoluşlarını kemalizme borçludurlar.
Diyelim ki bu geleneği reddedip vahyin indirildiği günlere geri gittik. Biz diyoruz ki her şeye sıfırdan başlayacak olursak tarihi süreç içerisindeki uzun tecrübelerden sonra gerek düşünce ve gerekse müessese olarak nihayetinde Osmanlı İslamı benzeri bir anlayışa geliriz.
Bizde Selçuklu Osmanlı çizgisine bin yıl boyunca İbn Arabi geleneğine ve Mevlana geleneğine bağlı olarak İslam anlaşılmış ve her müessesede bu görüş hakim kılınmıştır ta ki büyük kırılma dediğimiz dönüşüm yaşanıncaya kadar... Devrimler geleneği vurdu. Bundan en fazla etkilenen de ister karşı çıksın ister çıkmasın ilahiyatçılar oldu. Adeta bir tür Stockholm Sendromu gibi ilahiyatçılar da Kemalist teolojiye teslim oldular. Gelenek karşıtlığı tasavvuf karşıtlığı hadis karşıtlığında buluştular. Gelenek oturmadığı sürece Türkiye birilerinin elinde yazboz tahtası olmaya devam edecektir.
İslam dünyasında acilen mütefekkir yetişmesinin şartları hazırlanmalı. Salt hadis ilmi fıkıh ilmi okuyan kişiden tefekkür çıkmaz. Hepsine saygı duyuyorum ama İslam dünyasının bugün ihtiyacı olan ne daha fazla molladır ne de muhaddis. Hadis külliyatı artık elimizdedir. Arkeolojik kazı yapılarak yeni bir hadis mecmuası bulunacak değil. O hadislerin ruhunu açığa çıkarmaya ihtiyacımız var. Dini kaynaklarda bahsedilen şeylerin yorumunu sentezini yaparak çağa bir söylem haline getirecek düşünürlere ihtiyaç var. Tefekkür olmadığı zaman araç olan ilimler amaç haline gelir.
En yüksek irfan seviyesi Anadolu’dadır o dönem. Tıpki Muhyiddin İbni Arabi’de olduğu gibi. Arabi Endülüsten kalkmış gelmiş Mısır’da Ulema onun yemeğine zehir koymuştur kendisi Malatya`da 7 yıl yaşamıştır ve en önemli eserlerini Malatya`da yazmıştır. Oradan Konya`ya geldiğinde ise Selçuklu Sultanı şehrin dışına kadar karşılamaya gitmiş ve atından inerek “Siz ata layıksınız ben sizin zimamınızı çekecek hizmetkarım” demiştir.
Şunu da ekleyelim. Bu bize otomatik gururlanma veremez. Çünkü biz bu hoşgörüyü 800 sene evvel yaşamışız ama şu an Anadolu aynı hoşgörüye hala sahip midir? Bunu da incelememiz gerekir. Biz bugün dünyaya eğer Mevlana’yı anlatmaya çalışıryorsak önce kendimiz anlamak zorundayız. Amerika`da bir grup psikiatrist (içlerinde sadece bir iki tanesi müslüman) insan terapisinde acaba Mevlana’nın Mesnevisi ve diğer eselerindeki pasajlar bu işte ne kadar faydalı olabilir diye çalışma gurupları oluşturup ayda bir Mesnevi okuması yapıyorlar. Düşünün bir pisikiyatrist gurubu hatta kuantum fizikçileri bu çalışmayı yaptılar. Acaba buradan zerrelerle veya çok kutuplu sistemlerle neler çıkarabiliriz diye.
Oysa bizim ülkemizde Mesnevi’ye bu gözle bakabilen yok. Bizde köy mollası iki üç tane hocanın Mevlana hakkındaki şüphelerinden öte geçemeyen çok afedersiniz belden aşağı ve seviyesiz konuşmalarından ibaret bir durum var malesef. Dolayısı ile Mevlanayı bir değer bir değer bir marka olarak kaybetme riskimiz var mıdır? Çoktur derim.
İslam sırf siyasi bir jargona indirgenmiş durumda. Maneviyatından derinliğinden, estetiğinden mahrum. Oysa ki hayatı bireyi kuşatacak alanlar manevi alanlardır. Siyaset bile onsuz olmaz. Bundan dolayı doğuda, batıdan insanlar hala İslam’la ilgisini tasavvuf üzerinden kurmaya devam ediyor. İslam yüce bir din ve çok kapsayıcı alanları var. Edebiyatıyla sanatıyla şiiriyle estetiğiyle cümbüşüyle. Bu yönlerini göstermesin diye o yönleri saldırıya uğradı.
Nefs-i emmare istatistiki olarak çoğunluktadır. Dolayısıyla her zaman tarihte nefs-i emmarenin istekleri yönünde uygulamalar öne çıkar. Siz ne kadar kutsala doğru çekseniz de birileri ayağından aşağı doğru çeker. Burada yapılacak şey mümkün olduğu kadar manevi ruhu muhafaza etmek prensipleri hatırlatmaktır. Dediğim gibi bu kaçınılmaz beşeri ve evrensel bir olay. İnsanoğlunun olduğu her yerde bu böyle.
(Mahmut Erol Kılıç)