Kemalizme Hayır!

Konu sahibi son olarak 978 gün önce görüldü
Osmanlıya baktığımız zaman Davud-ı Kayseri Hamza Fenari Asım Efendi Musa Kâzım Efendi vb. gibi Fususu’l- Hikem dersi yapan şeyhülislamlar görüyoruz. Dini temsil hiyerarşisinin en üstünde bu zatlar. Şimdi biz bir elde Mesnevi bir elde Füsusu’l-Hikem’le 700 yıl devam ettirilen bir İslam anlayışını inkâr ettik reddettik.
Din ve dini ilimler taşraya çekildi. Dinde kalite kayboldu. Devrimcilerin en büyük tahribatı dinde kalitesizliğin yolunu açmaları oldu. Doğru geleneğin hakim olduğu zamanlarda sistem içerisinde kendine muteber bir yer bulamayanlar burada hayal bile edemeyecekleri yerlere kondular. Çünkü derinde yatan ortak bir söyleme sahipler. Kosovada arnavut selefiler haram diye Osmanlı mezar taşlarını tahrib ettiklerinde buna en çok Sırp nasyonalistlerin sevinmesini hatırlatmak isterim. İşte kasdettiğim ortak hedef budur. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla. Türkiye’de selefiler varoluşlarını kemalizme borçludurlar.

Diyelim ki bu geleneği reddedip vahyin indirildiği günlere geri gittik. Biz diyoruz ki her şeye sıfırdan başlayacak olursak tarihi süreç içerisindeki uzun tecrübelerden sonra gerek düşünce ve gerekse müessese olarak nihayetinde Osmanlı İslamı benzeri bir anlayışa geliriz.
Bizde Selçuklu Osmanlı çizgisine bin yıl boyunca İbn Arabi geleneğine ve Mevlana geleneğine bağlı olarak İslam anlaşılmış ve her müessesede bu görüş hakim kılınmıştır ta ki büyük kırılma dediğimiz dönüşüm yaşanıncaya kadar... Devrimler geleneği vurdu. Bundan en fazla etkilenen de ister karşı çıksın ister çıkmasın ilahiyatçılar oldu. Adeta bir tür Stockholm Sendromu gibi ilahiyatçılar da Kemalist teolojiye teslim oldular. Gelenek karşıtlığı tasavvuf karşıtlığı hadis karşıtlığında buluştular. Gelenek oturmadığı sürece Türkiye birilerinin elinde yazboz tahtası olmaya devam edecektir.

İslam dünyasında acilen mütefekkir yetişmesinin şartları hazırlanmalı. Salt hadis ilmi fıkıh ilmi okuyan kişiden tefekkür çıkmaz. Hepsine saygı duyuyorum ama İslam dünyasının bugün ihtiyacı olan ne daha fazla molladır ne de muhaddis. Hadis külliyatı artık elimizdedir. Arkeolojik kazı yapılarak yeni bir hadis mecmuası bulunacak değil. O hadislerin ruhunu açığa çıkarmaya ihtiyacımız var. Dini kaynaklarda bahsedilen şeylerin yorumunu sentezini yaparak çağa bir söylem haline getirecek düşünürlere ihtiyaç var. Tefekkür olmadığı zaman araç olan ilimler amaç haline gelir.

En yüksek irfan seviyesi Anadolu’dadır o dönem. Tıpki Muhyiddin İbni Arabi’de olduğu gibi. Arabi Endülüsten kalkmış gelmiş Mısır’da Ulema onun yemeğine zehir koymuştur kendisi Malatya`da 7 yıl yaşamıştır ve en önemli eserlerini Malatya`da yazmıştır. Oradan Konya`ya geldiğinde ise Selçuklu Sultanı şehrin dışına kadar karşılamaya gitmiş ve atından inerek “Siz ata layıksınız ben sizin zimamınızı çekecek hizmetkarım” demiştir.

Şunu da ekleyelim. Bu bize otomatik gururlanma veremez. Çünkü biz bu hoşgörüyü 800 sene evvel yaşamışız ama şu an Anadolu aynı hoşgörüye hala sahip midir? Bunu da incelememiz gerekir. Biz bugün dünyaya eğer Mevlana’yı anlatmaya çalışıryorsak önce kendimiz anlamak zorundayız. Amerika`da bir grup psikiatrist (içlerinde sadece bir iki tanesi müslüman) insan terapisinde acaba Mevlana’nın Mesnevisi ve diğer eselerindeki pasajlar bu işte ne kadar faydalı olabilir diye çalışma gurupları oluşturup ayda bir Mesnevi okuması yapıyorlar. Düşünün bir pisikiyatrist gurubu hatta kuantum fizikçileri bu çalışmayı yaptılar. Acaba buradan zerrelerle veya çok kutuplu sistemlerle neler çıkarabiliriz diye.
Oysa bizim ülkemizde Mesnevi’ye bu gözle bakabilen yok. Bizde köy mollası iki üç tane hocanın Mevlana hakkındaki şüphelerinden öte geçemeyen çok afedersiniz belden aşağı ve seviyesiz konuşmalarından ibaret bir durum var malesef. Dolayısı ile Mevlanayı bir değer bir değer bir marka olarak kaybetme riskimiz var mıdır? Çoktur derim.

İslam sırf siyasi bir jargona indirgenmiş durumda. Maneviyatından derinliğinden, estetiğinden mahrum. Oysa ki hayatı bireyi kuşatacak alanlar manevi alanlardır. Siyaset bile onsuz olmaz. Bundan dolayı doğuda, batıdan insanlar hala İslam’la ilgisini tasavvuf üzerinden kurmaya devam ediyor. İslam yüce bir din ve çok kapsayıcı alanları var. Edebiyatıyla sanatıyla şiiriyle estetiğiyle cümbüşüyle. Bu yönlerini göstermesin diye o yönleri saldırıya uğradı.

Nefs-i emmare istatistiki olarak çoğunluktadır. Dolayısıyla her zaman tarihte nefs-i emmarenin istekleri yönünde uygulamalar öne çıkar. Siz ne kadar kutsala doğru çekseniz de birileri ayağından aşağı doğru çeker. Burada yapılacak şey mümkün olduğu kadar manevi ruhu muhafaza etmek prensipleri hatırlatmaktır. Dediğim gibi bu kaçınılmaz beşeri ve evrensel bir olay. İnsanoğlunun olduğu her yerde bu böyle.
(Mahmut Erol Kılıç)
 
Hayır deme hemen. Senin de hoşuna gidecek.
 
merhaba, konunun içindeki font renklerini neye göre seçiyorsun ?
 
images
 
Konuyu takip ediyorum. Birisi çıkıp densizlik etsin diye bekliyorum. Kafa göz dalacam
 
Siyasal islamcılar, açıkça anlatamazlar Mustafa kemal nefretlerini. Bunlar böyle dolaylı yollardan iğnelemeye çalışır. Birilerinin yazısını falan paylaşır. "kafanı koparırım lan senin? dediğinde "ehi ehi kuzenim yazmış" diyecek kadar da jelibon yüreklidirler. Adam olun. Aklınızı alırım
 
Atatürk dinden para kazanılmasına ve din sömürüsüne karşı biriydi. Bu kötü değil, aksine takdir edilmesi gereken bir davanıştır. Bu yüzden eleştirilmek şöyle dursun alkışlanması gerektiğini düşünüyorum.

Bu ülkenin kurucusuna daha saygılı olunmalıdır.
 
Futbolcu


"Din ve dini ilimler taşraya çekildi"

Bu tam olarak ne anlama geliyor? İzahını yapabilir misiniz? Zahmet olmasın, yazının tamamını okudum, bir bölümü alıp konuyu oraya kısıtlamak gibi bir niyetim yok. Aksine, buradan ana fikre değinme çabasındayım.
 
Dini ilim mi olur lan? Neyi bulacaksınız yeni ayet mi icat edeceksiniz
 
@Futbolcu


"Din ve dini ilimler taşraya çekildi"

Bu tam olarak ne anlama geliyor? İzahını yapabilir misiniz? Zahmet olmasın, yazının tamamını okudum, bir bölümü alıp konuyu oraya kısıtlamak gibi bir niyetim yok. Aksine, buradan ana fikre değinme çabasındayım.

şu olabilir mi Osmanlı zamanında din ilimleri şehirlerde öğretilir alimlerin çoğunluğu şehirlerde yetişir dine bağlı olan daha çok il halkıydı köy halkı dindarlık bakımından zayıftı Osmanlı yıkıldıktan sonra köy halkı dine merak sardı şehir halkının dindarlığı azaldı örnek vereyim Süleymancıların yurtlarında kalan çocukların çoğunluğu köylüdür şehirli insan azdır
 
Osmanlıya baktığımız zaman Davud-ı Kayseri Hamza Fenari Asım Efendi Musa Kâzım Efendi vb. gibi Fususu’l- Hikem dersi yapan şeyhülislamlar görüyoruz. Dini temsil hiyerarşisinin en üstünde bu zatlar. Şimdi biz bir elde Mesnevi bir elde Füsusu’l-Hikem’le 700 yıl devam ettirilen bir İslam anlayışını inkâr ettik reddettik.
Din ve dini ilimler taşraya çekildi. Dinde kalite kayboldu. Devrimcilerin en büyük tahribatı dinde kalitesizliğin yolunu açmaları oldu. Doğru geleneğin hakim olduğu zamanlarda sistem içerisinde kendine muteber bir yer bulamayanlar burada hayal bile edemeyecekleri yerlere kondular. Çünkü derinde yatan ortak bir söyleme sahipler. Kosovada arnavut selefiler haram diye Osmanlı mezar taşlarını tahrib ettiklerinde buna en çok Sırp nasyonalistlerin sevinmesini hatırlatmak isterim. İşte kasdettiğim ortak hedef budur. Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla. Türkiye’de selefiler varoluşlarını kemalizme borçludurlar.

Diyelim ki bu geleneği reddedip vahyin indirildiği günlere geri gittik. Biz diyoruz ki her şeye sıfırdan başlayacak olursak tarihi süreç içerisindeki uzun tecrübelerden sonra gerek düşünce ve gerekse müessese olarak nihayetinde Osmanlı İslamı benzeri bir anlayışa geliriz.
Bizde Selçuklu Osmanlı çizgisine bin yıl boyunca İbn Arabi geleneğine ve Mevlana geleneğine bağlı olarak İslam anlaşılmış ve her müessesede bu görüş hakim kılınmıştır ta ki büyük kırılma dediğimiz dönüşüm yaşanıncaya kadar... Devrimler geleneği vurdu. Bundan en fazla etkilenen de ister karşı çıksın ister çıkmasın ilahiyatçılar oldu. Adeta bir tür Stockholm Sendromu gibi ilahiyatçılar da Kemalist teolojiye teslim oldular. Gelenek karşıtlığı tasavvuf karşıtlığı hadis karşıtlığında buluştular. Gelenek oturmadığı sürece Türkiye birilerinin elinde yazboz tahtası olmaya devam edecektir.

İslam dünyasında acilen mütefekkir yetişmesinin şartları hazırlanmalı. Salt hadis ilmi fıkıh ilmi okuyan kişiden tefekkür çıkmaz. Hepsine saygı duyuyorum ama İslam dünyasının bugün ihtiyacı olan ne daha fazla molladır ne de muhaddis. Hadis külliyatı artık elimizdedir. Arkeolojik kazı yapılarak yeni bir hadis mecmuası bulunacak değil. O hadislerin ruhunu açığa çıkarmaya ihtiyacımız var. Dini kaynaklarda bahsedilen şeylerin yorumunu sentezini yaparak çağa bir söylem haline getirecek düşünürlere ihtiyaç var. Tefekkür olmadığı zaman araç olan ilimler amaç haline gelir.

En yüksek irfan seviyesi Anadolu’dadır o dönem. Tıpki Muhyiddin İbni Arabi’de olduğu gibi. Arabi Endülüsten kalkmış gelmiş Mısır’da Ulema onun yemeğine zehir koymuştur kendisi Malatya`da 7 yıl yaşamıştır ve en önemli eserlerini Malatya`da yazmıştır. Oradan Konya`ya geldiğinde ise Selçuklu Sultanı şehrin dışına kadar karşılamaya gitmiş ve atından inerek “Siz ata layıksınız ben sizin zimamınızı çekecek hizmetkarım” demiştir.

Şunu da ekleyelim. Bu bize otomatik gururlanma veremez. Çünkü biz bu hoşgörüyü 800 sene evvel yaşamışız ama şu an Anadolu aynı hoşgörüye hala sahip midir? Bunu da incelememiz gerekir. Biz bugün dünyaya eğer Mevlana’yı anlatmaya çalışıryorsak önce kendimiz anlamak zorundayız. Amerika`da bir grup psikiatrist (içlerinde sadece bir iki tanesi müslüman) insan terapisinde acaba Mevlana’nın Mesnevisi ve diğer eselerindeki pasajlar bu işte ne kadar faydalı olabilir diye çalışma gurupları oluşturup ayda bir Mesnevi okuması yapıyorlar. Düşünün bir pisikiyatrist gurubu hatta kuantum fizikçileri bu çalışmayı yaptılar. Acaba buradan zerrelerle veya çok kutuplu sistemlerle neler çıkarabiliriz diye.
Oysa bizim ülkemizde Mesnevi’ye bu gözle bakabilen yok. Bizde köy mollası iki üç tane hocanın Mevlana hakkındaki şüphelerinden öte geçemeyen çok afedersiniz belden aşağı ve seviyesiz konuşmalarından ibaret bir durum var malesef. Dolayısı ile Mevlanayı bir değer bir değer bir marka olarak kaybetme riskimiz var mıdır? Çoktur derim.

İslam sırf siyasi bir jargona indirgenmiş durumda. Maneviyatından derinliğinden, estetiğinden mahrum. Oysa ki hayatı bireyi kuşatacak alanlar manevi alanlardır. Siyaset bile onsuz olmaz. Bundan dolayı doğuda, batıdan insanlar hala İslam’la ilgisini tasavvuf üzerinden kurmaya devam ediyor. İslam yüce bir din ve çok kapsayıcı alanları var. Edebiyatıyla sanatıyla şiiriyle estetiğiyle cümbüşüyle. Bu yönlerini göstermesin diye o yönleri saldırıya uğradı.

Nefs-i emmare istatistiki olarak çoğunluktadır. Dolayısıyla her zaman tarihte nefs-i emmarenin istekleri yönünde uygulamalar öne çıkar. Siz ne kadar kutsala doğru çekseniz de birileri ayağından aşağı doğru çeker. Burada yapılacak şey mümkün olduğu kadar manevi ruhu muhafaza etmek prensipleri hatırlatmaktır. Dediğim gibi bu kaçınılmaz beşeri ve evrensel bir olay. İnsanoğlunun olduğu her yerde bu böyle.
(Mahmut Erol Kılıç)

Şeyh-ül-İslam Musa Kazım​

Sual: Diş dolgusuna fetva veren Şeyh-ül-İslam Musa Kazım kimdir?
CEVAP
Sultan ikinci Abdülhamid hanın tahttan indirilmesiyle din işlerine de fesat karıştı. İttihat ve terakki fırkasına kayıtlı olan cahiller, hatta masonlar, din işlerinde yüksek mevkilere getirildi. İlk iş olarak, sultan Abdülhamid hanın son Şeyh-ül-İslamı Muhammed Ziyaüddin efendi, vazifesinden alındı. Bu yüksek makama 1910’da Musa Kazım efendi getirildi. Bu zat, koyu ittihatçı ve mason idi. Bunun gibi, İslamiyet'e uymayan hareketlerinden ve sapık yazılarından dolayı ikinci Abdülhamid han tarafından Irak’a ve Fizan'a sürülmüş olan bölücü kimseler, İstanbul’a getirilip, kendilerine din işlerinde vazifeler verildi. Bu cahil ve partizan kimseler, bozuk, sapık din kitaplarının yazılmasına, yayılmasına, önayak oldular. Abdülhamid han zamanında yazılan din kitapları, bir ilim heyeti tarafından tetkik edilirdi. Tasdik edilip, izin verilenler bastırıldı. Böylece, o tarihlerde basılan din kitaplarına güvenilir. 1909’dan sonra din kitapları yetkili âlimler tarafından kontrol edilmez oldu. Bu kitaplardan, ancak vesikalar vererek, yazılanlara güvenilir. Ne oldukları belirsiz kimselerin ve bid’at fırkalarına satılmış olan mezhepsiz din adamlarının yazdıkları bozuk kitapları okuyan Müslüman yavruları, temiz gençler, dini yanlış öğrendiler. Böyle cahil yetiştirilen Müslümanlardan bazıları, siyaset cambazlarının tuzaklarına düştüler. Kendi partilerinden olmayanlara kâfir diyecek kadar taşkınlık yapanları oldu. Müslümanlar arasındaki bu fitne, İslam düşmanlarının işlerine yaradı. İngilizlerin (İslamiyet'i yok etmek) planlarının gerçekleşmesini kolaylaştırdı. İşte bunun için, Allahü teâlâ, Müslümanların bölünmelerini yasak etti, kardeş olduklarını bildirip, birbirlerini sevmelerini, vatan düşmanlarına karşı birleşerek kuvvetli olmalarını emretti. (Eshab-ı Kiram kitabı)

Yahudiler, İttihat ve terakki fırkasıyla işbirliği yaptı. Bütün şer güçler, sultana karşı birleşti. 1909 da tahttan indirilip, bütün Müslümanlar öksüz bırakıldı. İttihat ve terakkinin başında bulunanlar, din düşmanlarını ve masonları devletin en yüksek mevkilerine getirdiler. Hatta Şeyh-ül-İslam yaptıkları Hasan Hayrullah ve Musa Kazım mason idi. Ülkeyi kana buladılar. Bu İngiliz uşaklarının sebep oldukları, Balkan, Çanakkale, Rus ve Filistin cephelerinde, haince hazırlanmış İngiliz planlarıyla, Abdülhamid hanın yetiştirdiği, dünyanın birinci kara ordusu yok edildi. Yüz binlerce vatan evladı şehit edildi. İngilizlerin hileleriyle, devletin başına geçen masonlar, vatanın savunmaya muhtaç olduğu bir zamanda, milleti sahipsiz bırakıp kaçtılar. Hainliklerini böylece de ispat ettiler. (İngiliz Casusu kitabı)

(Diş doldurtmaya Musa Kazım efendi de fetva vermiş) sözü, vesika olamaz. Fetvanın fıkıh kitaplarından alınmış olması ve alınmış olduğu kitaptaki mehaz olan yazının fetva altında bildirilmesi lazımdır. Musa Kazım efendi, böyle yapmamış, kendi mantığı ve düşüncesiyle birçok yanlış fetvalar vermiştir. Meşrutiyetin ilanından sonra, ittihatçıların iş başına getirdikleri cahil, hatta mason din adamları böyle bozuk fetvalar vermekten çekinmediler. Müslümanın uyanık olması, masonların ve mezhepsizlerin, münafıkların ve bid’at sahiplerinin, bölücülerin güler yüzlerine ve tatlı sözlerine aldanmaması, onların yazılarına değil, (Ehl-i sünnet) âlimlerinin kitaplarına uyması ve bu kitaplara uyan hakiki din adamlarına tâbi olması lazımdır. (İslam Ahlakı kitabı)
 
"Kemalizm" çağın başlangıcından beri hocalar yada bir takım bu tarz din adamları tarafından "kemalist rejim"
diye anlatılıp anlatılıp durmuş da , hayır dediklerinden ve ideolojileri benimsemek cehennemde yer edindiricek düşüncesinde olduklarından çağdaşlaşmak gibi bir durum hayal ürünü oluyor elbette o tarz düşünenler için. oysa çağdaş bi yaşamı hedefleyen düşünceler mk , götten element uydurulmamalı
unutmamalı o güzel günlerii , anılarla gönülleri hoş tutmalı avutabilmeliiiiiiii

İlim ve din konusundan bahsetmişler birde fakat , din de ilim abaküs yapmaktan öteye geçemez sanırım
düşününce insan;

-Metorolojiyi ölçen bi alet yapıcam ama mikaile ayıp olurmu bilemedim , gibi düşüncelere kapılırlarsa bu üzücü olur.
 
Geri