Karantina

🕒 Konu sahibi 16 saat önce aktifti
Kibris'in hayalet sehri Kapali Maras'a hos geldiniz.
Ben hos geldiniz desem de maalesef bu hali ile sehir sizi hos karsilamiyor.
Zaten sehre giris-cikis yasak oldugu icin karsilanmiyorsunuz da..

Sehir , savasin ve anlasmazligin sembollerindendir ve tam 43 yildir yasama kapalidir.



Oldukca mistik ve ilgi cekici goruntusunun baslica nedenleri arasinda , masalarda acik kalmis kitaplar, barlarda yarim kalmis kadehler, otellerde toplanamadan kalmis bavullar vs. olmasidir. Hayat oylece yarim birakilmistir Kapali Maras'ta ve butun o gorkemli yasam bir anda sesslige burunmustur.



Sehir,mudahale sirasinda oylece terk edilip kendi halinde birakilmistir.




Senelerdir imara kapali olan bogede bulunan oteller, eglence mekanlari, bankalar, galeriler muazzam derecede buyuk ve ihtisamli gorunmektedir. Her detay cok iyi dusunulmus, konfor en ust seviyede tutulmustu sehirde.
Hatta Rum muteahhitler plajlara dokmek icin Misir'dan altin sarisi col kumu dahi getirtmislerdir.



Bir zamanlar hayat dolu olan bu sehrin kohne ve ic burkan goruntusu savaslarin anlamsizigini da yuzumuze vurmaktadir adeta.



Bir gun olur da yolunuz Kibris'a duserse ve tabir-i caizse zamanda yolculuk yapmak isterseniz muhakkak rotanizi Kapali Maras'a cevirmelisiniz.



Eski yapilar, eski yollar ve yagmalardan geriye kalan eski esyalar.. Ic ice girmis bu ihtisami ve perisanligi gorunce tuyleriniz diken diken olacaktir.
 
Hayatı Yakalamak..
İnsan değişen ve her zaman gelişen bir canlıdır.
Zamanla düşünceler, beklentiler, hayaller , dünya görüşü vbg. birçok şey değişebilir.
Bir dönem çok istenen bir şey hakkında , başka bir dönem, ''iyi ki olmamış'' diyebilirsiniz.
Veya bir dönem çok arzuladığınız bir şey, daha sonra pek cazip gelmeyebilir.
Çünkü yaşamanın bir adı da değişimdir zaten. Ve yaşamak , gerçekten zordur.
Salt bu yüzden yaşamak, emek vermektir bir anlamda da.
Her zaman bir şeyler için efor harcarız ve her zaman bir şeyler için emek veririz çünkü.
Bazıları başarılı oluyor, bazıları ise çok çalışmak zorunda kalmasına rağmen emellerine ulaşamıyor.
Açıkçası birçok insan hayal ettiği bir yaşam süremiyor.
Bu yüzden insanın kendisini çok da harap etmemesi gerekiyor zannımca. Çünkü , hayat gerçekten zor ve zaman su gibi akıp gidiyor ; yolun sonu da belli.

Biten ve giden her şeyin arkasından tutulan matemin süresi yaşadığımız hayatı çok fazla etkilememelidir.
Zaten aklıselim düşündüğünüzde sizi üzen olayların , kişilerin geride kalması gerektiğini de öğreniyorsunuz. Eğer geçmişi , bugüne taşırsanız , kendiniz de ilerleyemiyorsunuz ve takılıp kalıyorsunuz.
Şahsen bunları anlayarak , yaşayarak öğreniyorum ben. Bazen öğrenmek zor oluyor, kırıyor , döküyor ama bir şekilde öğreniyorum. Zaten öğrenmek zorundayım da.
Zaman su gibi akıyorken , yaşamak bu kadar zorken ve herkes kendi hayatında başrolü oynarken, kendi hayatımda herhangi birine başrolü veremem, vermem.

Eğer kendi hayatınızın başrolünü bir başkasına kaptırırsanız, kendinizi , kendi hayatınızı yok edersiniz maalesef.
 
Günümüzde birçok insan ahlak kavramını önemsemiyor.
Oysa he rşeyden önce bir insanın ahlaklı olması günümüzde yaşadığımız birçok sorunu çözecek ve bizi refah seviyesine ulaştıracaktır.

Hemen hemen tüm aileler çocuklarının gözde meslekler edinmesini, toplumca saygı görmesini istiyor.
Oysa bir çocuğa ''doktor , avukat , fizikçi, profesör'' şeklinde roller biçmek yerine ahlaki değerlere sahip çıkan bir birey olma yolunda öğretilerde bulunulması gerekiyor.

Çünkü, Dünya'nın en zararlı insanları ahlaki değerlerden yoksun insanlar olmuşlardır her zaman.
Örneğin, binlerce cana mal olan bombaları , kimyasal silahları, insanlık adına zararlı teçhizatları icat edenler bilim insanlarıdır. Bir organ mafyası ile çalışıp masum insanların organlarını çalan doktorlar da vardır.
Veya halka kin ve nefret tohumları eken, birbirine kırdıran strateji uzmanları, sosyologlar, siyasetçiler de var.

Evet. Yaşam mücadelesinde güzel bir meslek sahibi olmak her zaman çok önemlidir, lakin refah için, sağlıklı bir toplum için ,ahlak çok daha önemlidir.
 
Yoksul ve orta sınıf para için çalışır, zenginler ise parayı çalıştırır.
Bu söz ironik bir kolerasyona sahiptir aslında. Yoksul veya orta sınıf insanlar zenginlik elde etmek için çalışmıyorlar. Tüm dertleri faturalarını zamanında yatırmak, kredi kartlarının borçlarını ödeyebilmek,yılda 10-15 gün deniz tatiline gidebilmek , geleceği olan riski az bir işe sahip olabilmek. Fakat bu kısır döngüye ve zengin olmak adına herhangi bir çaba göstermemeye rağmen bir gün zengin olma hayali ile yaşarlar.

Oysa patronların görevleri arasında işçisini zengin etmek gibi bir tanım yoktur. Ptronlar, işçinin maaşını zamanında yatırmakla yükümlüdür.
 
Son düzenleme:
Kibris'in hayalet sehri Kapali Maras'a hos geldiniz.
Ben hos geldiniz desem de maalesef bu hali ile sehir sizi hos karsilamiyor.
Zaten sehre giris-cikis yasak oldugu icin karsilanmiyorsunuz da..

Sehir , savasin ve anlasmazligin sembollerindendir ve tam 43 yildir yasama kapalidir.



Oldukca mistik ve ilgi cekici goruntusunun baslica nedenleri arasinda , masalarda acik kalmis kitaplar, barlarda yarim kalmis kadehler, otellerde toplanamadan kalmis bavullar vs. olmasidir. Hayat oylece yarim birakilmistir Kapali Maras'ta ve butun o gorkemli yasam bir anda sesslige burunmustur.



Sehir,mudahale sirasinda oylece terk edilip kendi halinde birakilmistir.




Senelerdir imara kapali olan bogede bulunan oteller, eglence mekanlari, bankalar, galeriler muazzam derecede buyuk ve ihtisamli gorunmektedir. Her detay cok iyi dusunulmus, konfor en ust seviyede tutulmustu sehirde.
Hatta Rum muteahhitler plajlara dokmek icin Misir'dan altin sarisi col kumu dahi getirtmislerdir.



Bir zamanlar hayat dolu olan bu sehrin kohne ve ic burkan goruntusu savaslarin anlamsizigini da yuzumuze vurmaktadir adeta.



Bir gun olur da yolunuz Kibris'a duserse ve tabir-i caizse zamanda yolculuk yapmak isterseniz muhakkak rotanizi Kapali Maras'a cevirmelisiniz.



Eski yapilar, eski yollar ve yagmalardan geriye kalan eski esyalar.. Ic ice girmis bu ihtisami ve perisanligi gorunce tuyleriniz diken diken olacaktir.


Kibrisa birçok kez gidip ancak uzaktan bakmakla yetindigim tek yer. Uzaktan fotoğrafın çekilmesi bile yasak ;s Içine girip gezebilmek o tarihî atmosferi biraz da olsa hissedebilmek isterdim. Nasip;d
 
Kibrisa birçok kez gidip ancak uzaktan bakmakla yetindigim tek yer. Uzaktan fotoğrafın çekilmesi bile yasak ;s Içine girip gezebilmek o tarihî atmosferi biraz da olsa hissedebilmek isterdim. Nasip;d

Benim de gezip ,görmek istediğim yerlerden. Bir gün mümkün olur belki de. Olmadı kaçak göçek bir şekilde girmek gerek : ))
 
Sevgi söylemiyle başlayan etki silsilesi kimsenin umurunda olmuyorken, nefret söylemiyle başlayan çığ, sonunda soykırımlara,canlı bombalara, kitlesel ölümlere neden olabiliyor.

(Altı doldurulacak)
 
Son düzenleme:
İnsan, zihnindeki her şeyi bir dengede tutmaya çalışır. Eğer kendisini rahatsız eden bir çelişki söz konusuysa bir an önce bu çelişkiden kurtulmak için çabalar.
Buna sosylojide bilişsel çelişki denir.
Örneğin, sevdiğimiz insanlarda da bazen sevmediğimiz tutumlar olur. Ve bu insanı sevdiğimiz için sevmediğimiz tutumu ya görmezden geliriz, ya da sevmediğimiz tutumu daha baskın hale gelir , sevdiğimiz insanı eskisi kadar sevmeyiz.
Eğer bu çelişkinden kurtulamazsak da zihnimizi manipüle etmeye çalışır ve sevmediğimiz yanını yok ederiz.
 
Bu gün nedense daha önce Mesnevi'de okuduğum bir hikaye geldi aklıma :

Hz. Süleyman'ın zamanında bir adam nefes nefese saraya gelerek Hz. Süleyman'ın huzuruna çıkar. Korkudan benzi sapsarı olmuş adam, Hz. Süleyman'dan kendisine yardım etmesini ister.
Hz. Süleyman : ''Ne oldu sana böyle? Neden bu kadar korktun?'' diye sorar.
Adam nefes nefese : ''Padişahım, çarşıda Azrail'e rastladım, bana öyle öfkeli baktı ki, canımı alacağından korktum ve koşup huzuruna geldim.''
Hz. Süleyman : ''Benden isteğin nedir peki?''
Adam : ''Padişahım, rüzgar emrinizde, emretseniz de beni Hindistan'a kadar savursa; belki o zaman Azrail canımı almaz.'' der.
Adamın haline üzülen Hz. Süleyman , rüzgara emreder ve adamı istediği yere bırakmasını söyler. Rüzgar, adamı Hindistan'a bırakır.

Ertesi gün sarayda divan kurulur ve herkes toplanır. Azrail'in de geldiğini gören Hz. Süleyman, ”Dün bana korku içinde bir adam geldi. Kendisine öfkeyle baktığını söyledi, sebebi nedir?” diye sorar.
Azrail, ”Ey Süleyman, ben ona öfkeyle değil, şaşkınlıkla baktım. Çünkü Cenab-ı Hak bana, 'O kulumun canını bu gün Hindistan’da al’ diye emir buyurmuştu. Ben de o adamı burada görünce şaşırarak kendi kendime, ‘Bu adamın burada ne işi var? Yüzlerce kanadı olsa dahi Hindistan’a varması imkansız’ dedim. Onun için adama tuhaf ve şaşkınlıkla baktım.
Fakat Hindistan’a gittiğim zaman adamı orada buldum, ve vazifemi yerine getirdim”
diyerek Hz. Süleyman’ın sorusunu cevaplar.



Bu hikaye her zaman ihtimaller dahilinde olan bir gerçeği de getirir aklıma.
Ölümden kaçmak isteyen adam, aslında hızlıca ölüme gitmeyi dilemiştir Hz. Süleyman'dan. Ve bir gün ölüm, elbet bizi de bulacak ve belki biz de farkında olmadan koşar adımlarla ölüme gideceğiz.
Hayatta, ölüm ve amansız hastalıklar dışında he rşeyin bir çaresi , telafisi mümkün bana göre.
Ölüm her an ihtimaller dahilindeyken , sevdiklerimizi üzmemiz , kırmamız belki de son anda pişmanlıkla gözlerimizi kapatmamıza neden olacaktır.
Dolayısıyla insan , sevdiklerine karşı her zaman itidal sahibi olmalıdır ve hiçbir zaman ölçüyü kaçırmamalıdır.
 
Son düzenleme:
Bir süredir boğazımda takılı kalmış bir şey var sanki.
Yutkununca veya su içince gidecekmiş gibi hissediyorum ama ne kadar su içsem de, yutkunsam da orada takılı kalan ve varlığını unutturmayan bir his.
Tıpta adı Globus Hystericus olan , bizim ise boğaz düğümlenmesi dediğimiz his.
Bu hissin neden ortaya çıktığını, neden beni rahatsız ettiğini ve ondan nasıl kurtulacağımı biliyorum aslında.
Sadece harekete geçecek mecalim yoktu. Bir yandan da eylemi erteledikçe kendimi ertelediğimi ve bahanelere sığındığımı fark ettim.
Bu durum daha da bitkin olmama ve hayata karşı tehlike arz edecek derecede ilgisiz olmama neden oluyor.
Artık ertelemek yetmiyor ve hareket alanım gün geçtikçe daralıyor.
İnsanın kendisine yapabileceği en büyük kötülük, kendisinin farkında olmamasıdır.
Dolayısıyla , ne halim varsa görmeye gidiyorum.
 
İstanbul'da yaşamanın bir anlamı da zamanla yarışmaktır aslında. Şehrin hareketli ve hızlı hali sizi de zamanla içine çekiyor ve aceleci, hızlı hareket etmesi gereken bir canlıya dönüştürüyor.
Çünkü gerek trafikten dolayı gerekse çarpık kentleşmenin hediyesi olan kaostan dolayı insanların gidecekleri yerlere zamanında ulaşabilmeleri için hızlı hareket etmeleri gerekiyor.
Hal böyle olunca da zamanın yavaş aktığı küçük şehirlere giden İstanbullular , oralarda da sanki peşlerinde kovalayan biri varmışcasına aceleci davranıyor.
Oysa küçük şehirlerde zaman yavaş akıyor, trafik derdi yok, sakin bir ortam söz konusu ve ani bir durum ortaya çıkmadığı sürece aceleye de gerek yok.

İstanbul 'un hareketli ve hızlı günlerine biraz ara vermek uğruna Ayvalık'a tatile gitmiştim 2 sene önce kadar.
Gittiğim lokasyonda küçük bir market vardı ve alışveriş için markete uğradım. İçeride 6-7 kişi bulunuyordu ve insanlar benin gibi ihtiyaçları doğrultusunda sağa sola bakınıyor, birkaç adım atıyor, arada bir bazı ürünleri alıyor ve inceliyorlardı.

Market çalışanı olan 20 yaşlarında bir çocuk geldi yanıma :
-Abi sen İstanbul'dan mı geliyorsun?
Çocuğa bir göz attım ve elimde olmayan bir şaşkınlıkla birkaç saniye yüzüne bakakaldım.
-Evet. Neden sordun?
-Dikkatimi çektin abi, anladım İstanbul'dan geldiğini.
-Nasıl yani?
-İstanbul'dan gelenleri hemen anlarım ben, sürekli hızlı hareket ediyorlar, aceleleri varmış gibi davranıyorlar.

Bir an duraksadım. İstanbul'un kaosu, stresi , gürültüsü, kalabalığı geldi gözlerimin önüne ve tüm bunların içinde de kendim..
Oysa ben oldukça yavaş hareket ettiğimi , zaman öldürdüğümü zannediyordum. İstanbul beni o kadar robotlaştırmış ki hızlı hareket ettiğimin farkında dahi değildim.

Bu şehir insanı değiştirip , bir girdap misali içine çekiyor ve kendisine benzetiyor. Bazen iş temposundan veya şehrin temposundan dolayı günlerin nasıl geçtiğini bile fark edemez oldum.
Salt bu yüzden de son zamanlarda İstanbul'dan ayrılma planları içinde buluyorum kendimi.
İstanbul'u sevmediğimi söyleyemem aslında , fakat son zamanlarda bu şehirde yaşamak beni zorluyor sanırım.
 
Geri