ve o 500 yıl öncesini bugünün etik değerleriyle tartışanlar ah ah
Metin abimiz güzel demiş
örneğin II.Abdülhamit in hain olmadığı 1 asırda ortaya çıktı
2.Abdülhamit tabi ki haindi.
Abdülhamit: Vatanı Savaşmadan Teslim Eden Padişah
Yeni Osmanlılar Abdülaziz’i hâl edip yerine V. Murat’ı getirirler. Meşrutiyet’i ilan etme sözü olan Murat, sürecin heyecanına dayanamayıp delirir. Sefirlerin deli padişahla olmayacağını belirtmesi üzerine yeni padişah arayışları başlar.
Abdülhamit olan biteni izler, herhangi bir talepte bulunmaz. Bu tavrını “günün birinde sevgili ağabeyime komplo kurmakla suçlanmak istemiyordum” sözleriyle açıklasa da tahtı garantilemek için beklediğini söylemek daha doğru olur. Sadrazam Rüştü Paşa’nın İngiliz sefiri Elilot ile görüşmesini “Ağabeyimi gözden çıkardılar” diye yorumlar. İngiliz dostu Mr. Thomson’u Elliot’a gönderip,
Padişah olursa İngiliz Hükümeti’nin tavsiyelerinden çıkmayacağını iletir. V. Murat padişahlığının 93. gününde hâl edilip II. Abdülhamit tahta çıkarılır.
İngilizlere sözlerinden çıkmayacağı sözünü vererek iktidara gelen Abdülhamit, Mithat Paşa’nın anayasa isteğine direnir. Söz verdiği atamaları yapmaz. Bunu da “
iktidarı elime yeni almışken kaptırmak istemiyorum” sözleriyle açıklar.
“Bir Numaralı Komprador”
Abdülhamit diğer şehzadelere oranla daha mutaassıp görünse de Batının pisliğine hepsinden çok batmıştır. Gericilerin İslamcı ve gelenekçi yönü nedeniyle sahiplendiği Abdülhamit’in aslında ne kadar Batıcı olduğunu Doğan Avcıoğlu şöyle anlatır: “Günümüzde bile hâlâ ateşli yandaşları ve düşmanları bulunan Abdülhamit, gelenekçi ve İslamcı görünmekle birlikte aslında Tanzimat döneminin yetiştirdiği Batılılaşmış Osmanlı prenslerinden biridir. Gençliğinde Paris ve Londra’ya giden Abdülhamit, Tarabya’daki köşkünde gecelerini Belçikalı tuhafiyeci kız Flora Cordier ile geçirir. Gündüzleri İngiliz komşusu şirket müdürü Thomson ile sohbet eder.
Rum ve Ermeni Galata Bankerleri’yle dosttur. Borsa oyunlarına ve faizciliğe bayılır. Büyük servetini Avrupa bankalarında biriktirir. Yıldız Sarayı’nda tiyatrolar oynatır, görkemli şölenler düzenler. Şölenlerde yabancı elçilerin yanısıra, Rum Bankacı Zarifi ve Ermeni borsa simsarı Assani ve ‘tatlısu frenkleri’ bulunur.”
Borsa oyunlarıyla elde ettiği 70 bin liralık servetine daha tahta çıktığında sahipti. 1946 yılında 1,5 milyar olan serveti Türkiye Cumhuriyeti’nin başını bayağı ağrıtmış, sonunda yakınlarına verilmiştir.
Servetini düşmanlarını harcamak, satın almak gibi işlerde kullanan Abdülhamit, Doğan Avcıoğlu’na göre Osmanlı’nın 1 numaralı kompradorudur. “Komprador bürokrasinin tepesinde Abdülhamit bulunmaktadır”. Avrupa bankalarına yatırılan şahsi serveti izni olmadan hiçbir şekilde çekilemez. Zaman zaman kendi devletine borç verip daha sonra
bunu faiziyle geri isteyecek kadar kişisel servetine özen gösterir. Devletin tepesindeki Abdülhamit’in, neredeyse dostu olduğu Galata Bankerleri’nden farkı yoktur. İttihatçılar Abdülhamit’i devirdikten sonra bu servete el koymak isterler ama Abdülhamit uzun zaman direnir. Ama ölümle tehdit edilince korkarak servetinin Avrupa bankalarında bulunan kısmını İttihatçılar’a verir. İngilizlere sattığı Kıbrıs’a bile üzülmeyen Abdülhamit’i Avrupa bankalarındaki servetine el konulması çok üzer.
Hatıralarında
kendini acındırmak için şöyle yazar: “Şimdi elimdeki son dayanağımı da almak istiyorlar ve beni amansız bırakmaya hazırlanıyorlar. Kendimi düşünmekten çoktan el çekmiştim. Fakat çoluğum çocuğum ne olacaktı?” Oysa ki çoluk çocuğunun istikbalinin parlak olduğu çok geçmeden anlaşılacaktı. Abdülaziz’in menkul serveti çok daha büyüktü. Suriye, Mezopotamya ve Arnavutluk’ta yüzbinlerce hektar araziyi özel mülkiyetine geçirmişti. Ölümünden sonra çocukları The Sultan Abdülhamit Oil Wells gibi şirketler kurarak Irak petrollerine göz dikmişler, talep üzerine Cumhuriyet hükümeti eski padişahın akrabalarına 1946 yılının parasıyla 1.5 milyon ödemiştir. Lozan’da Musul sorunu görüşülürken bile Cumhuriyet hükümetinin karşısına Abdülhamit’in özel mülkleri çıkar.
Abdülhamit Kıbrıs’ı İngiltere’ye Bedavaya Satıyor
Abdülhamit kendisini iktidara getirenin İngiltere olduğunun farkındadır. Dahası amcası Abdülaziz’in işini de İngiltere bitirmiştir. Bu yüzden
İngilizci Mithat’ı sadrazam yapar. Yalnız tek bir konuda yanılmaktadır; İngiltere’nin Osmanlı politikası artık değişmiştir, bu yüzden de İngiltere’nin Mithat Paşa’ya ihtiyacı kalmamıştır. Abdülhamit işin sırrını keşfetmiş olmalı ki İstanbul Konferansı kararlarını eleştirdiği için İngilizlerle arası açılan Mithat Paşa’yı görevinden azleder, sürgüne gönderir.
1877’de Balkan meselelerini konuşmak üzere İstanbul Konferansı toplanır. Konferansın iki kutbu vardır. Birincisi Anadolu’ya hakim olmak isteyen Rusya, diğeri de Rus tehlikesine karşı sömürgelerine giden yolları korumaya çalışan İngiltere.
Konferans kararlarının Osmanlı lehine çıkması için konferans günü Kanun-i Esasi ilan edilir. Ne yazık ki önceden anlaşan temsilciler kararlarını vermişlerdir. Osmanlı’nın kabul etmesi gereken ağır şartlar ortaya çıkar.
İngiliz temsilcisi Salisbury, Abdülhamit’i kararlara uyması konusunda uyarır, aksi halde doğabilecek savaş hallerinde yardımcı olamayacaklarını bildirir. Devletin önde gelenleri bir araya gelip konuyu müzakere ederler. İngilizci Mithat dahil herkes kararların reddi ve de doğabilecek savaş halinden yanadır. Abdülhamit paşaları ikna edemez, kararlar reddedilir. Ruslar harekete geçer. Edirne’yi ele geçirirler. İstanbul’a 10 km kalana kadar ilerlerler.
Abdülhamit İngilizlerden yardım ister. İngiliz donanması İstanbul’a demirler.
Ayestefanos Antlaşması imzalanır. Osmanlı ağır şartları kabul eder. Rusya’dan boğazları kendisine bırakma sözü alan İngiltere için Osmanlı topraklarının bütünlüğü gereksizdir. Artık pastanın en güzel parçasını almanın yarışındadır İngiltere.
Abdülhamit ile Balkan devletlerini yeni bir anlaşmaya çekmenin pazarlığına girişilir. Tabii ki karşılığı da istenir. Uğruna donanma feda edilerek Kıbrıs İngilizlere üs olarak verilir.
Abdülhamit Rusya’ya karşı İngilizlere sığınmıştır. Karşılığında da İngilizlere Kıbrıs’ı verir. Oysa ki İngiltere zaten politikası gereği Rusya’nın bu kadar ileri gitmesine izin vermeyecektir. Ama Abdülhamit o çok övülen denge politikası gereğince Kıbrıs’ı bedavaya
İngiltere’ye hediye eder. Bu hediyenin karşılığında Abdülhamit’in toprak bütünlüğümüzü koruması için sığındığı İngiltere’nin cevabı ise Kıbrıs’ı işgal etmek olur. “J. Haslip’e göre bu hediyede üç Rumun payı vardır. Bunlar Devlet-i Aliye’nin Londra sefiri Müzürüs, banker Zarifi ve Sultan’ın özel hekimi Mavroyani’dir.”
Abdülhamit’in Dış Politikası Ülkeyi Parçalanmaktan Kurtardı mı?
Abdülhamit’in çok övülen ve sözde Osmanlı’yı parçalanmaktan kurtaran denge politikasının Osmanlı’ya ne kazandırıp ne kaybettirdiğine bir göz atabiliriz. Doğan Avcıoğlu bu dönemin bilançosunu Türkiye’nin Düzeni’nde şöyle çıkartır:
“
Ruslar Batum, Kars ve Ardahan’ı alarak Anadolu’da ilerlemişlerdir.
İngilizler Kıbrıs’tan sonra Mısır’a yerleşmiş, Sudan’ı almış, Kuveyt üzerinde fiili egemenliklerini kurmuş, Sina yarımadası ve Akabe bölgesi üzerindeki iddialarını kabul ettirmişlerdir.
Fransızlar Tunus’a el koymuşlardır. Avrupa’daki arazinin yarısından çoğu Abdülhamit zamanında kaybedilmiştir.
Karadağ, Sırbistan, Romanya bağımsızlık kazanmış.
Bulgaristan fiilen bağımsız olmuştur.
Avusturya Bosna-Hersek’i işgal edip fiilen yönetmeye koyulmuştur.
İngiliz donanmasının İzmir’i işgal tehdidi altında Dulsigno Limanı ile Boyana Nehri’ne kadar uzanan arazi Karadağ’a bırakılmıştır.
Yunanistan’a Tesalya verilmiştir.
İngiltere’nin baskısıyla
Girit’ten Osmanlı askeri atılmış, Osmanlı bayrağı indirilmiş ve ada fiilen bizim olmaktan çıkmıştır.
Bulgaristan Şarki Rumeli’yi ilhak etmiştir. Balkan Harbi’ne kadar elimizde kalan
Makedonya ise geniş ölçüde yabancı devletlerin kontrolü altına girmiştir.”
Abdülhamit ve onu destekleyenler hep Abdülhamit döneminde Osmanlı’nın hiçbir savaşa girmemesiyle övünürler.
Doğru Abdülhamit savaşa girmemiştir, çünkü vatan topraklarını savaşmadan teslim etmiştir!
Tahsin Paşa’nın deyimiyle dayak
yediği sopadan korkan her çocuk gibi Rusya’dan korkan Abdülhamit onu ürkütmemeyi baş politika olarak benimsiyordu. Öyle ki bağımsız politika izlediği söylenen Abdülhamit Japonya ile yapacağı ticaret anlaşmasını
Ruslar kızar diyerek iptal edebiliyordu. Ruslar herşeye karşın saldırırsa İngiltere’ye dayanıyordu.
Ama İngiltere’nin karşılık olarak talep ettiği topraklar her seferinde daha da büyüdüğü için bu sefer de Almanya’ya dayanılıyor, bu sefer de ülke Almanlara peşkeş çekiliyordu. Çünkü
Abdülhamit İngilizlerden de fena halde korkuyordu. Hatıratında İngilizler için şöyle yazar:
“Büyük devletler arasında en fazla çekinilmesi icap eden İngilizlerdir... Ben hepsinden ziyade İngilizlerden korkarım” Ulu Hakan’ın tüm politikası işte büyük devletler karşısında duyduğu korku temelinde gelişiyordu.
Abdülhamit bu politikasını şöyle açıklıyordu:
“Balkan haydudunu vurmak üzere her elimizi kaldırdığımızda, Rusya’yı yahut İngiltere’yi karşımızda bulduk. Zaten İngiltere ile Rusya evimizi harap eden iki fareye benziyorlar. Eskiden Fransa, bu iki iğrenç kemiriciye karşı istediğimiz vakit çıkarabileceğimiz emin bir müdafimizdi. Fakat Fransa her gün biraz daha fazla bizden ayrılmaktadır. Allaha şükür bunu telafi etmek için Almanya ile dostluk kurmuş bulunuyoruz. Bu
namuslu müttefikimiz, herkesi hizada tutmasını bilecektir.” Görüldüğü gibi Abdülhamit’in bir politika izlediği falan yoktur. Osmanlı’yı onun kucağından alıp diğerinin kucağına vermekten başka.
Kayzer’in Dostu Abdülhamit
Almancı olmak Abdülhamit için hem bir zorunluluk hem de geçmişten gelen bir istektir. İngiltere’nin miladını doldurduğu için korumalığını bıraktığı devleti daha doğrusu tahtını ayakta tutabilmek için Almancılığa mecburdur Abdülhamit.
Fransız ordusunu yenilgiye uğrattığı için hayran olduğu Alman ordusuna benzer bir orduya sahip olmayı da arzulamaktadır. Almanya ise İngiltere’nin İslam coğrafyasında önünü kesmek için halifeliği kullanmak istemektedir. Dolayısıyla Abdülhamit de birden halife olduğunu hatırlar Panislamizm’e sarılır. Yani
Abdülhamit’in Panislamizm politikası İstanbul’da değil Berlin’de hazırlanır. Öyle ki bu uğurda “Kayzer şeyhler gibi giyinerek Selahattin Eyyübi’nin türbesine çelenk koymuş, Şam’da ise Charlmagne ile Harun Reşit arasındaki yakınlığı hatırlatarak “300 milyon müslümanın halifesi Abdülhamit’in en yakın dostu olduğunu” ilan etmiştir.
Almanya Osmanlıcılıkla birlikte aydın hareketlerini de İngiltere ve Fransa’ya kaptırmıştı. Almanya için iktidarı elde tutabilecek bir kurum gerekliydi. Ordu uygundu hem Abdülhamit de Alman ordusuna hayrandı.
Alman paşaları Osmanlı ordusunu eğitmeye başlar. Ordu Alman silahlarıyla donatılır. Bedavaya değil elbette parasıyla. Islah edilen ordu 1897’de çıkan Türk-Yunan Harbi’nde denenir. Başarılı olur. Almanların prestiji,
Abdülhamit’in de Alman aşkı artmıştır.
Almanya için denizyollarını elinde bulunduran İngiltere’yle yarışmanın tek yolu Berlin’den Bağdat’a uzanan demiryolu hattıydı. Abdülhamit’ten bu konuda İngiltere de talepte bulunmuştu.
O Almanları seçer bunu da “Almanların Osmanlı’yı istila politikası yoktur. Bu demiryolu hattı Anadolu’yu zenginleştirir” sözleriyle açıklar.
1900’lü yılların başlangıcında emperyalist devletler arası çelişkiler uzlaşmaz boyutlara ulaşır. Osmanlı toprakları paylaşım savaşının döndüğü coğrafyanın tam ortasındadır. Osmanlı üzerindeki hakimiyet Almanya’nın elindedir. Almanya bu egemenliği kaybetmek istemez. İngiltere’nin başını çektiği İtilaf bloğu savaş öncesi boğazları elde tutmak amacındaydı. İttifak ve İtilaf bloklarının çelişkisi Abdülhamit’in de sonu olur.
Tarihe 1908 Jön Türk ihtilali ve 31 Mart ayaklanması olarak geçen olaylar Abdülhamit’in sonunu getirir. Abdülhamit orduyu elde tutarak hâl girişimlerinden korunabileceğini düşünüyordu. Darbe hesabı olanlar da bunun farkındadırlar. Alman paşalarının eğittiği 3. Ordu 1908 Temmuz’unda Makedonya’da isyan edip dağa çıkar. Üstlerine gönderilen kuvvetleri de yenilgiye uğratırlar. Alman paşaları iyi eğitmiştir orduyu. İsyancılar 10 Temmuz’da Kanun-i Esasi’yi ilan edip saraya da “biz Meşrutiyet’i ilan ettik siz de onaylayın yoksa tüm kuvvetlerimizle İstanbul üzerine geliriz” tehdidini bildirirler.
Abdülhamit çaresizdir. 24 Temmuz 1908’de II. Meşrutiyet’i ilan eder. Almanya Almancı Abdülhamit’i bile yeteri kadar Almancı bulmamış kendi yetiştirdiği daha Almancı Enver’i başa geçirmek için O’nu harcamıştır.
Almancı Abdülhamit buna karşı yeniden İngilizci olur. Kamil Paşa’yı sadrazam yapar. Mithat Paşa’nın İngilizlere yakın oğluna “Almanya’ya karşı takip ettiğim fikirde ne kadar aldandığımı bugün itiraf ediyorum. Siyasetimi değiştirdim” der.
Yeni İngiliz elçisi Sir Gerard Lowter, İstanbul’a vardığında “çılgınca sayılabilecek bir sevinç gösterisiyle karşılanır. Elçiliğe kadar arabasını atlar değil halk çeker”.
Ama artık
Abdülhamit’in denge politikasının sonu gelmiştir ve Türkiye bir Alman sömürgesi olmaya doğru gidecektir. Almanya 31 Mart sonrası doğan fırsatı çok iyi kullanarak eski dostu Abdülhamit’i devirir.
KAYNAKÇA
1. AVCIOĞLU Doğan, Pabuççu Muştası, İleri, Sayı 2
2. BOZDAĞ İsmet, Sultan Abdülhamit’in Hatıra Defteri, Pınar Yayınları
3. KOCABAŞ Süleyman, Sultan 2. Abdülhamit Şahsiyet ve Politikası, Vatan Yayınları
4. AVCIOĞLU Doğan, 31 Mart’ta Yabancı Parmağı, Bilgi Yayınları
5. AVCIOĞLU Doğan, Türkiye’nin Düzeni, Bilgi Yayınları
6. KÜÇÜK Yalçın, Aydın Üzerine Tezler, Tekin Yayınları
7. AKŞİN Sina, Siyasi Tarih, Türkiye Tarihi Cilt 3 içinde, Cem Yayınları
8. AYDEMİR Şevket Süreyya, Enver Paşa, Remzi Yayınları
9. KURAN Ahmet Bedevi, Osmanlı İmparatorluğu’nda İnkılap Hareketleri ve Milli Mücadele, Baha Matbaası
10. KURAN Ahmet Bedevi, İnkılap Tarihimiz ve Jön Türkler, Kaynak Yayınları