İbrahim Kaypakkaya Kimdir

Konu sahibi son olarak 2626 gün önce görüldü
KENDİLİĞİNDEN-GELME İŞÇİ HAREKETLERİ VE PROLETER DEVRİMCİ SİYASİ MÜCADELE

Kendiliğinden-gelme işçi hareketlerinin Türkiye'de hızla yoğunlaştığını ve yaygınlaştığını görüyoruz. Bu durumda kendiliğinden-gelme mücadele ile, bilinçli siyasi mücadele ilişkilerini, kendiliğinden-gelme hareketlerin sınıf mücadelesi içindeki yerini ve işçi sınıfı hareketinin nasıl bir politika ve örgütlenme ile kendiliğinden-gelmelikten kurtarılıp bilinçli siyasi mücadele haline getirilebileceğini araştırmak daha da önem kazanmaktadır. Bütün bunları, bu konulardaki bilimsel sosyalist görüşü ve bilimsel olmayan yanlış görüşleri ortaya koymak, mücadelemize ışık tutacak ilkeleri tespit bakımından zorunludur.

Proletaryanın sınıf mücadelesi, yani bilinçli siyasi mücadele, onun dünya görüşü olan bilimsel sosyalizmin emrettiği mücadeledir. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya yaratmayı hedef alan ve o hedefe doğru, bilinçle götürülen mücadeledir. "İşçilerin mücadelesi, ancak bütün ülkenin işçi sınıfının başta gelen temsilcilerinin tek bir sınıf olarak kendilerinin bilincine vardıkları ve tek tek patronlara değil de, tümüyle kapitalist sınıfa ve o sınıfı destekleyen hükümete karşı yönelmiş bir mücadeleye giriştikleri zaman sınıf mücadelesi haline gelir"[79]. İşçilerin iş güçlerini daha elverişli şartlarla satmak için, çalışma ve hayat şartlarını iyileştirmek için patrona karşı yürüttükleri kollektif mücadele, yani iktisadi mücadele, yine proleter devrimcilerinin müdahalesi olmadan iktisadi ve demokratik haklar için hükümete karşı yürütülen mücadele, kendiliğinden gelmedir. İşçilerin, bu mücadelelere girebilmek için, tüm işçi sınıfının üyesi olduğunu kavramaları ve çıkarlarının düzenin tümü ile uzlaşmaz olduğu bilincine varmaları gerekmez. Şüphesiz kendiliğinden-gelme her hareket de, içinde belirli ölçüde "bilinç ışınları"nı taşır. Lenin'in dediği gibi, "İlkel isyanlar bile belirli bir ölçüde bilincin uyanışını ifade ederler." Mesela sistemli grevler, daha çok "bilinç ışınları" taşır; bunlarda sınıf mücadelesinin "filizlendiğine" tanık oluruz. Ama yine de bu grevler, sınıf mücadelesinin kendisi değil, onun "sadece filizlendiği" hareketlerdir. Çünkü bu grevler, sosyalizmi amaçlamaz, sadece sendika mücadelesidir. "İşçiler çıkarlarını düzenin tümüyle uzlaşmaz çelişkisinin bilincinde olmadıkları ve olamadıkları için", yani onların bilinci proleter devrimci bilinci olmadığı için, bu grevler isyanlara göre büyük bir ilerlemeyi temsil etmelerine rağmen gene de 'sınıf mücadelesi' değildirler ve olamazlar"[80].

İşçi sınıfı, kendi çabasıyla ancak sendikacılık bilincini geliştirebilir. İktisadî-demokratik taleplerle tek tek patronlara karşı, ya da gerekli işçi kanunlarını çıkarması için hükümete karşı mücadele etmek üzere, sendikalar içinde birleşmenin gerekli olduğu bilincini geliştirebilir. "Kendi başına kalınca, kendiliğinden-gelme işçi hareketi, ancak sendikacılığı doğurabilir ve kaçınılmaz olarak hep onu doğurmuştur"[81]. Çünkü sosyalizm ile işçi sınıfı mücadelesi ayrı ayrı ön şartlardan meydana gelirler. Birbirine paralel olarak gelişirler, fakat birbirini doğurmazlar. Sosyalizm, burjuva aydınları arasında bilimin gelişmesinin bir sonucu olarak doğmuş ve zenginleşmiştir. Bu nedenledir ki, bilimsel sosyalizm işçi sınıfına, burjuva aydınlar tarafından, dışarıdan iletilir. Proletarya, bilimsel sosyalizmi kendi sınıf mücadelesine dışarıdan ithal eder. Proleter devrimci bilincin, işçi sınıfının kendiliğinden-gelme mücadelesine tabi olarak doğacağını iddia etmek, bu bilinci işçi sınıfına götürme görevini unutturmak demektir. Bu ise, işçi sınıfının, ideolojik bakımdan burjuvazi tarafından köleleştirilmesi sonucunu doğurur. "Çünkü kendiliğinden-gelme işçi sınıfı hareketi trade-unionculuktur (…) ve trade-unionculuk ise işçilerin burjuvazi tarafından ideolojik bakımdan köleleştirilmeleri demektir"[82]. İşçi yığınları kendiliğinden-gelme mücadeleleri içinde bağımsız bir ideoloji yaratamayacaklarından, ya burjuva ideolojisini ya da sosyalist ideolojiyi benimsemek, bunlar arasında bir seçim yapmak zorunda kalacaklardır. "Sosyalist ideolojiyi herhangi bir biçimde küçümsemek, bu ideolojiye azıcık olsun sırt çevirmek", işçi sınıfına siyasi bilinç iletme görevini azıcık olsun ihmal etmek, burjuva ideolojisini güçlendirmeye yarayacaktır. Çünkü burjuva ideolojisi, köken bakımından proletarya ideolojisine nazaran çok daha eskidir, çok daha gelişmiştir ve çok geniş ölçüde yayılma imkânları vardır[83]. Bilerek veya bilmeyerek, isteyerek veya istemeyerek, kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğmek, onu yüceltmek, bilincin rolünü küçümsemek işçiler üzerinde burjuva ideolojisinin etkisini güçlendirmeye yarayacağından, objektif olarak burjuvaziye hizmet etmek olur.

Proleter devrimcilerinin görevi, işçi sınıfı hareketini, proleter devrimci hareketin kanadı altına almak, onların büyük gücünü proleter devrimci hareketin emrine vermektir; kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğerek proleter devrimci hareketin büyümesini geciktiren bütün eğilimlere karşı hoşgörü göstermeden mücadele etmektir. Proleter devrimci politika, işçi sınıfı hareketini proleter devrimciliğinin kanadı altına alma, işçi sınıfının kendiliğinden gelme hareketini bilimsel sosyalizmle birleştirerek, onu bilinçli siyasi mücadeleye yükseltme politikasıdır ve kendiliğinden gelmeliğin politikası, "İşçi sınıfının burjuva politikası" olan trade-unioncu politikanın tam zıddıdır. Proleter devrimci politika, işçi sınıfının siyasi eğitimini, siyasi bilincin gelişmesini aktif olarak ele almayı emreder. İşçi yığınlarının bilincini gerçek bir siyasi bilinç, gerçek bir sınıf bilinci düzeyine yükseltmeyi emreder.

İşçi yığınlarının bilinci, ne zaman gerçek siyasi bilinç, gerçek bir sınıf bilincidir? Yine Lenin'e başvuralım:

"Eğer işçiler, hangi sınıflar gadre uğrarsa uğrasın, her türlü suistimale karşı, zulmün ve zorbalığın bütün davranışlarına karşı tepki göstermeye alışmış (iseler) ve işçiler bunlara karşı herhangi bir açıdan değil de, Sosyal-Demokrat (Sosyalist) açıdan tepki göstermeye alışık (iseler), işte o zaman … işçi sınıfının bilinci gerçek bir sınıf bilinci (olabilir). Eğer işçiler, öteki sosyal sınıfların her birini entellektüel, manevi ve siyasi hayatlarının bütün tezahürlerinde gözleyebilmek için somut ve aktüel siyasi gerçek ve olaylardan yararlanmasını (öğrenirlerse) … eğer materyalist tahlil ve kıstasları, bütün sınıfların, kategorilerin, grupların, bütün eylem ve hayat tarzlarına pratik olarak uygulamayı (öğrenirlerse, işte o zaman) … işçi yığınlarının bilinci gerçek bir sınıf bilinci (olabilir)"[84]. Proleter devrimci işçiler, bütün sınıf ve tabakaların "iktisadi niteliğini, sosyal ve siyasi özelliklerini", bunların güçlü ve zayıf yanlarını bilmelidir… Marx'ın deyimiyle, "muhafazakârların parolası olan 'adil bir işgücü karşılığında adil bir ücret' yerine, bayraklarına 'sömürme düzeninin kaldırılması parolası'nı"[85] yazan ve bunun gerektirdiği mücadeleye giren işçilerdir.

İşçi sınıfını siyasi bilince nasıl ulaştıracağız? Bunun için toplumun bütün sınıfları arasına gitmeliyiz. Bütün haksızlıklara karşı zamanında ve geniş mücadele kampanyaları örgütlendirmeli, canlı olayları, çevremizde olup bitenleri yığınların gözleri önüne sermeliyiz. Bütün alanlarda örgütlenen bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası, "Ancak böyle bir kampanya, yığınların siyasi bilince ulaşmasını sağlayabilir ve yığınların devrimci eylemini hızlandırabilir"[86]. Siyasi ajitasyon görevini yerine getirebilmek için, hayatın bütün alanlarını kapsayan geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmek, siyasi ajitasyonu zulmün bütün belirtilerini ele alarak yürütmek zorunludur. "Geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmezsek, işçilerin siyasi bilincini geliştirme görevimizi yerine getiremeyeceğimiz besbelli değil midir?"[87].

Böyle bir eylem, besbellidir ki bu eylemin muhtevasıyla sıkı sıkıya bağlı bir örgütü gerektirir. Bu örgüt, birinci olarak, her şeyden önce ve başlıca mesleği devrimci eylem olan kimselerden kurulmalıdır. Üyeler arasındaki bu ortak özellik, işçilerle aydınlar arasında ve çeşitli meslek grupları arasındaki her türlü farkı kesin olarak siler. İkinci olarak, bu örgüt, bütün şartlarda ve bütün dönemlerde mücadeleyi sürdürebilecek sağlam bir yapıya sahip olmalıdır. Ancak böyle bir örgüt, bütün ülke çapında siyasi gerçekleri açıklayacak geniş, dengeli ve sürekli bir siyasi ajitasyon yürütebilir. Sağlam bir devrimci hareket ancak böyle bir örgütün varlığıyla mümkündür. Çünkü ancak böyle bir örgüt mücadelenin çeşitli ve hızla değişen şartlarına uyabilir. Çünkü, ancak böyle bir örgüt, küçük grup ve hizipleri harekete katılan bütün unsurları bir bütün içinde toplayabilir, geniş yığın örgütlerini kendisine bağlayabilir, denetim ve yönetimine alabilir. Ve yine, ancak böyle bir örgüte, eyleminin başlıca muhtevası toplumun bütün katları arasında yürütülen canlı siyasi ajitasyon olan bir örgüte sahip olanlar, "devrimin geldiğini önceden görememe tehlikesini en aza indirmiş" olabilirler ve "sınıf mücadelesinin kendini büyük ölçüde ortaya koyuşu sırasında" geniş örgütsüz yığınlara da bir ölçüde kumanda edebilirler.

Kendiliğinden gelme yığın hareketleri ne kadar yaygınlaşır ve büyürse, böyle bir örgütün gereği o ölçüde artar. "Ancak Marksizmi anlamayanlar … işçi sınıfı hareketinin kendiliğinden gelme yükselişinin … devrimciler örgütünü yaratma görevinden bizi azadettiğini düşünebilirler. Tam tersine bu hareket, örgüt görevini bize yüklemektedir; çünkü mücadele güçlü bir devrimciler örgütü tarafından yönetilmediği sürece, proletaryanın kendiliğinden gelme mücadelesi hiçbir zaman onun gerçek sınıf mücadelesi olamaz"[88]. Mao Zedung'un deyişiyle de "devrimci prensiplere, Marksizm-Leninizmin devrimci tarzına göre kurulmuş bir parti olmaksızın, işçi sınıfı ve geniş halk kitleleri emperyalizme ve uşaklarına karşı yöneltilemez."

Eyleminin başlıca muhtevası, temerküz noktası, toplumun bütün katları arasında yürütülen canlı siyasi ajitasyon olan devrimciler örgütü, bu çalışmayı en iyi biçimde ancak bütün ülkeyi kapsayan ve düzenli aralıklarla yayınlanan bir gazete ile başarabilir. Üstelik böyle bir gazete propaganda ve ajitasyon görevinden başka, bir örgütlenme görevi de yapacaktır. "Bir gazete sadece kollektif propagandacı ve kollektif ajitatör değil, aynı zamanda kollektif örgütlendiricidir de"[89].

Buraya kadar, kendiliğinden gelmeliğin ne olduğunu ve işçi sınıfını nereye götüreceğini, kendiliğinden-gelmelik karşısında proleter devrimcilerinin görevini, bilinçli siyasi mücadeleyi ve bu mücadelenin icabı olan örgütlenmeyi, bilimsel sosyalizmin esas kaynaklarına dayanarak özetlemiş bulunuyoruz. Şimdi de, kendiliğinden gelmeliğe boyun eğen, proleter devrimci saflara sokulmuş iki siyasi akım üzerinde duralım.
 
KENDİLİĞİNDEN GELMELİĞE BOYUN EĞEN İKİ AKIM:
EKONOMİZM VE TERÖRİZM

Ekonomizm, işçi sınıfının kendiliğinden gelme hareketini yüceltme, putlaştırma teorisidir. Ekonomizm, siyasi mücadeleyi reddetmeyen, fakat kendiliğinden-gelme siyasi mücadelenin bilinçsizliği önünde boyun eğen, yani, proleter devrimci politikayı, trade-unioncu politika derekesine düşüren bir akımdır. Ekonomizmin benimsediği politika, işçilerin içinde bulundukları şartlardan ileri gelen acıların hafifletilmesini sağlamaya yönelir. Hükümetten gerekli kanunların çıkarılmasını talep ve bunun için mücadeleyi kabul eder. Ama bu politika, işçileri sermayenin boyunduruğunda tutan şartların ortadan kaldırılmasını hedef almaz.

Ekonomizm, işçilerin sınıf bilincini geliştirmek için, iktisadi mücadeleyi biricik ya da başlıca temel sayar. Ekonomizm, iktisadi mücadelenin yığınları aktif siyasi mücadeleye çekmek için en geniş uygulama alanı ve bir araç olduğunu iddia ederek, siyasi ajitasyonun kapsamını, işçilerin siyasi bilincinin gelişmesini hiçbir zaman sağlayamayacak olan dar bir çerçeve içinde sınırlandırır. Bütün yönleri ile siyasi ajitasyon yerine, "aşamalı bilinçlendirme teorisi"ni koyar; önce ekonomik mücadele bilinci, sonra bu mücadele sınırları içinde kazanılan siyasi bilinç(!). "Bir grevden sonra, hiç değilse birkaç grevden sonra, hükümet polisi ve jandarmayı karşılarına çıkarınca, yığınlar kısa vadeli çıkarlarını anlamaya başlıyorlar" iddiası, ekonomistlerin, oportünizmin teorisi olan "aşamalı bilinçlendirme teorisi"nin tipik bir örneğini teşkil eder.

Ekonomizm "işçi sınıfının dikkatini, gözlem imkânlarını ve bilincini" yalnız işçi sınıfı üzerine, işçi sınıfının iktisadi mücadelesi üzerine çeker. "Salt işçi hareketi" taraftarıdır; işçi olmayan her aydına, sosyalist de olsa, düşman gözüyle bakar. Böylece işçi sınıfının "çağdaş toplumun bütün sınıfları arasında karşılıklı ilişkiler hakkında tam bir bilgi, … siyasi hayatın tecrübesine dayanan bir bilgi"[90] sahibi olmasını önler.

Ekonomizmin, "İktisadi mücadelenin siyasi ajitasyon için en geniş ölçüde uygulanabilen araç olduğu yolundaki, bizim görevimizin bu gün iktisadi mücadelenin kendisine bir siyasi nitelik kazandırma vb. olduğu yolundaki iddiaları, sadece siyasi bakımdan değil, örgüt bakımından da görevlerimizin dar sınırlı bir anlayışını yansıtır"[91]. Devrimci politikanın yerine, kendiliğinden-gelmeliğin politikası olan trade-unioncu politikayı koyan ekonomizm, devrimciler örgütünün yerine de, kendiliğinden gelişen örgüt biçimlerini koyar. "Devrimci eylemde dar kapsamda yetinmeyi, bu kadar dar eylem temeli üzerinde iyi bir devrimci örgütün kurulamayacağını anlayamamayı, nihayet (ki bu en önemlisidir) bu kadar dar kapsamlı çalışmayı haklı göstermeyi ve onu özel bir 'teori' durumuna yükseltmeyi, yani bu mücadelede de kendiliğinden gelmeliğe boyun eğmeyi ifade eden" ilkelliği savunur. İlkellik, ekonomizmle sıkı sıkıya bağlıdır. Ekonomizmden kurtulmadıkça, ilkellikten, yani dar kapsamlı örgüt eyleminden kurtulmanın imkânı yoktur. Ekonomizm, yığın hareketine "devrimci eylemimizi güçlendiren ve ona hız veren bir şey olarak değil de, bizi devrimci eylemi yürütme zorunluluğundan azad eden bir şey" olarak bakar [92]. Bu nedenle de, birinci ve en acil pratik görevimizin siyasi mücadeleye gerekli enerjiyi, çetinliği ve devamlılığı sağlayabilecek olan bir devrimciler örgütü yaratılması olduğunu göremez. Örgütlenmede gevşekliği savunur. İşçilerin yığın örgütleriyle devrimciler örgütünü birbirinden ayırdedemez.

Besbelli ki, ekonomizm işçi sınıfını kurtuluşa değil, onu bataklığa, burjuvazinin kuyruğuna takmaya, köleleştirmeye götüren bir akımdır.

Terörizme geçelim:

Terörizm genel olarak, iktidarın terörle yıldırılacağı ve düzenin terörle bozulabileceği görüşüdür. Terörizmle ekonomizm arasında zorunlu bir iç bağlantı, ortak bir kök vardır. Bu bağlantı, bu ortak kök, kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğme denen şeydir. Ekonomistler, 'salt işçi hareketleri' önünde boyun eğerler; "Teröristler ise, devrimci mücadele ile işçi sınıfı hareketini birbirini tamamlayan bir bütün içinde birleştirme yeteneğinden yoksun olan, ya da fırsatını bulamayan aydınların tutkulu öfkesinin kendiliğinden-gelmeliği önünde boyun eğmektedirler"[93]. Terörizm, en geniş siyasi ajitasyonun yerine terörü, "heyecanlandırıcı terörü" koyar. Bütün alanları kapsayan siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının mutlak olarak zorunlu olduğunu göremez. Siyasi mücadeleyi birtakım komplolar olarak sınırlandırır. Siyasi devrimi gerçekleştirmek için sıkı ve inatçı bir mücadele ile proletaryayı eğitmek, devrimcilerin güçlü bir örgütünü yaratmak yerine, heyecanlandırıcı bir terörizm ile işçi sınıfı hareketini canlandırmayı savunur.

Terörizmin örgütlenme anlayışı da, siyasi mücadele anlayışına uygun olarak, ilkelliği savunmaktadır. Lenin, ekonomizm ile terörizmi karşılaştırarak şöyle der: "Biri oportünist, öteki ihtilalci olan bu iki eğilim, egemen bulunan ilkel metotlara boyun eğmektedirler"[94]. Ve yine teröristlerin terör çağrıları ve ekonomistlerin iktisadi mücadelenin kendisine bir siyasi nitelik kazandırma yolundaki çağrıları "şu anda Rus devrimcilerinin omuzlarına yüklenen en acil görevden, örgütlenme ve bütün biçimleriyle siyasi ajitasyon görevinden kaçmak için iki ayrı yoldan başka bir şey değildir"[95] der.

Kendiliğinden-gelmeliğe boyun eğen bu iki akımı, bunların siyasi görev ve örgüt anlayışlarını da Lenin'den yaptığımız aktarmalarla özet olarak vermiş bulunuyoruz. Şimdi, yukarıdaki bilgilerin ışığında ülkemizdeki işçi hareketlerinin değerlendirilmesine ve sonra da kendiliğinden-gelmelik karşısında yine ülkemizdeki yanlış eğilimlerin, bunların dünya proleter devrimci hareketi içindeki yerlerini dikkate alarak eleştirisine geçelim.
 
ÜLKEMİZDEKİ İŞÇİ HAREKETLERİNİ DOĞRU DEĞERLENDİRELİM

Aybar-Aren oportünizmi, bilindiği gibi ülkemizdeki işçi hareketlerinin sosyalist hareket olduğunu iddia etti ve halen de etmektedir. Onlara göre, işçi yığınlarının kendiliğinden-gelme hareketleri "anti-kapitalisttir", yani "sosyalizm" içindir. Önce Aybar-Aren oportünizmine, daha sonra "üçüncü yol" adı altında popülizme uzun süre yataklık ettikten sonra, sözümona bir özeleştiri yaparak bugün "ilkesiz birlik cephesiyle" ilkesiz bir birlik kuran ANT dergisine göre de, kendiliğinden-gelme işçi hareketleri "anti-kapitalist" yani "sosyalist" bir mücadeledir. Hatta bu dergi Alpagut işçilerinin kömür ocağına el koymaları üzerine "işte sosyalist işletme" diye yaygarayı basmıştır. Ama şimdi artık bu türden "büyük iddialar" fazla ileri sürülemiyor, sürülse bile kimseyi inandıramıyor. Bugün, saflarda, benzeri iddialar, daha değişik, daha "devrimci" biçimler içinde ileri sürülüyor ve bilinçsiz insanlar üzerinde az çok inandırıcı da olabiliyor.

Şu satırlara bir göz atalım: "Bütün bu hareketler (işçi hareketleri) bir bakıma, meslekî hak ve istemlerin ötesinde mevcut rejime, Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışlar değil midir? Yani bütün bu hareketler ekonomik mücadeleyi de aşıp siyasi bir mücadeleye dönüşme belirtileri değil midir? (Siyasi hale dönüşmeye yönelmesi demek, sosyalist mücadele olması demek değildir. Sosyalist mücadele olması için tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıkması gerekir.) Aylardan beri süregelen işçi sınıfı hareketi, işçi sınıfının sınırlı da olsa 'kendi kendine sınıf'dan, 'kendisi için sınıf' durumuna geçmekte olduğunun belirtileridir"[96]. Bu görünüşte "devrimci" ifadenin altında gerçekte korkunç derecede gerici bir ekonomizm yatmaktadır. Takip edelim: "Yani bütün bu hareketler ekonomik mücadeleyi de aşıp siyasi bir mücadeleye dönüşme belirtileri değil midir?" Olabilir. Hatta çoğu zaman "siyasi mücadeleye dönüşmenin belirtileri" değil, "siyasi mücadele"nin ta kendisi de olabilir! Ve Lenin'in dediği gibi, zaten çoğu zaman ekonomik mücadeleye polis siyasi bir nitelik verir ve ülkemizde de vermektedir. Ama bu sosyalist siyasi mücadele değil, trade-unioncu siyasi mücadeledir; kendiliğinden-gelen siyasi mücadeledir. Ekonomistlerin önünde eğildikleri (bugün de Aydınlık Sosyalist Dergi'nin önünde eğildiği) kendiliğinden siyasi mücadele (!); işçi sınıfını hiç bir zaman kurtuluşa götürmeyen ama, sadece burjuvaziye ideolojik bakımdan köle olmaya götüren siyasi mücadele (!). Burjuvazinin kabul ettiği siyasi mücadele (!), yani "İşçi sınıfının burjuva politikası"! İşçi hareketlerinin "siyasi hale dönüşmeye yönelmesi demek, sosyalist mücadele olması demek değildir". Yazar burada "yönelme" sözcüğünün altını çizdiğine göre, işçilerin hareketi, siyasi hale dönüştüğü zaman, işçi hareketleri "sosyalist mücadele" haline gelmiş olacaktır. Bu fikir bir sonraki cümlede de daha tam ve daha mükemmel bir ifadeye kavuşmuştur: "Sosyalist mücadele olması için tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıkması gerekir." Sözgelimi hükümete karşı sekiz saatlik iş günü kanunu için yürütülen mücadele "tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıktığı için" üstelik siyasi hale dönüştüğü için, "sosyalist mücadele"dir(!). Sözgelimi genel grev kararı için hükümete karşı yürütülen mücadele de yine "tek tek patronlara karşı mücadele" sınırlarını aştığı ve siyasi hale dönüştüğü için "sosyalist mücadele"dir(!). Hükümetin gerekli işçi kanunlarını çıkarması için yürütülen her mücadele "tek tek patronlara karşı mücadele" sınırlarını aştığı ve siyasi hale dönüştüğü için "sosyalist mücadele"dir(!). Türk-İş'in, Ağustos'ta düzenlediği, "Büyük İşçi Mitingi", "tek tek patronlara karşı mücadele" olmaktan çıkmıştı ve tam siyasi bir hale dönüşmüştü, çünkü, "hükümetin ve parlamentonun işçi meselelerine karşı takındığı ters tutumu protesto etmek" amacıyla düzenlemişti[97]. İşte sosyalist mücadele(!). Bu sosyalist mücadele anlayışının ekonomist anlayıştan ne farkı vardır, söyler misiniz? Bu reformlar uğruna mücadeleyi devrimci ifadelerle süsleyerek, "sosyalist mücadele" adı altında önümüze yeniden sürmek değildir de nedir?

İşçi hareketlerinin "bir bakıma … mevcut rejime, Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışlar" olduğu iddiasına gelince, bu iddia sadece "bir bakımdan", trade-unioncu siyasetle, proleter devrimci siyaseti ayıramayanlar bakımından doğrudur. Çünkü bize göre, proletaryanın rejime ve Amerikan emperyalizmine karşı tavır alışı, herhangi bir "bakımdan" değil de, proleter devrimci açıdan olduğu zaman, yani işçi sınıfı menfaatlerinin bu rejimle olan uzlaşmaz çelişkisini kavrayarak ve Amerikan emperyalizminin bütün dünya işçilerinin baş düşmanı olduğunu, onu yenmeden işçilerin kurtuluşunun imkansız olduğunu, proleter enternasyonalizmi ve onun kendisine yüklediği devrimci görevi kavrayarak "rejime ve Amerikan emperyalizmi"ne karşı çıktığı zaman gerçek bir tavır alıştır! Proletaryanın "rejime ve Amerikan emperyalizmine tavır alışı" budur, bu olmalıdır! Başka türlü bir tavır alış, mesela bir küçük burjuva demokratı için yeterli sayılabilirse de, proletarya için kesinlikle yetersizdir ve onun henüz geri olduğunun, onu bilinçli siyasi mücadele seviyesine yükseltmek için epey mücadele etmek gerektiğinin işaretidir. Görüldüğü gibi "Aydınlık Sosyalist Dergi" yazarı proleter devrimci siyasi mücadele ile, kendiliğinden siyasi nitelik kazanan mücadeleyi, yani trade-unioncu politikayı birbirinden ayıramamakta ve durmadan, proleter devrimci politikadan trade-unioncu politikaya kaymaktadır.

"İşçi sınıfının, 'kendi kendine sınıf'dan 'kendisi için sınıf' durumuna geçmekte olduğu" iddiasına gelelim: Bu doğrudur, ama bunun belirtileri, yazarın sandığı gibi işçilerin trade-unioncu politik mücadelede aldığı yol değil, her gün daha çok sayıda işçinin proleter devrimci düşünceyi benimsemeye ve ona yakınlık duymaya başlamasıdır. Bu ise işçi sınıfının kendiliğinden mücadelesinin doğurduğu bir sonuç değil, 50 yıllık proleter devrimci mücadelenin ve mesela yazarın pek itibar etmediği İŞÇİ-KÖYLÜ gazetesinin, proleter devrimci kadroların çabalarının ürünüdür.

İşçi sınıfı objektif olarak en devrimci sınıftır. Fakat onun devrimciliğinin esası, proleter devrimci düşünceyi sınıf mücadelesine rehber edinebilmesinde ve edinmesindedir. Bu ise, bilimsel sosyalist düşünceyi benimseyen aydınların, bu düşünceyi işçi sınıfına götürmesiyle mümkündür. Bu görevin ihmaline yol açacak, kendiliğinden-gelmeliğin önünde her boyun eğiş, işçi sınıfının davasını, en hafif tabiriyle, geriye itmek olur. Objektif olarak burjuvaziye (ülkemizde emperyalizme) teslimiyettir. Bu gerçeği iyice bilelim. Ve işçi sınıfımızın bugün içinde bulunduğu durumu bu gerçeği bilerek, doğru tahlil edelim.

İşçi sınıfımız bugün ne için mücadele ediyor? Son iki yılın önemli işçi hareketlerini gözden geçirelim. Derby işgali, Finfinis Branda Fabrikası boykotu, Keban Barajı, Magirus, Karayolları grevleri, Singer işgali, Tuslog'da başlayan ve diğer Amerikan işyerlerine sıçrayan grev, Horoz Çivi ve Pirelli boykotu, Hoechst grevi, Alpagut ve Demir Döküm işgali, Yarımca Seramik işçilerinin boykot ve mitingi, Erdemir grevleri, Eğe Sanayii, Çelik Halat, Armutçuk direnişleri, Konya Ereğli Sümerbank işçilerinin yürüyüşü, Gamak olayları… Bunlar niçin oldu? Hedefleri neydi? Sendika özgürlüğünün çiğnenmemesi ve sendika değiştirdiği için işten atılanların geri işe alınması, işyerinde iş emniyetinin sağlanması, iş teminatı, işten çıkarılanlar için kıdem ve hizmet tazminatı, angaryanın kaldırılması, yıllık ikramiye, sosyal yardım, yapılacak tensikatlarda sendika temsilcisinin bulunması (Tuslog), toplu sözleşme hükümlerinin uygulanması, işçiler üzerindeki baskının kaldırılması, ödenmeyen ücretlerin ödenmesi (Alpagut, Gamak), işyeri temsilciliğinin tanınması (Eğe), ücretlere zam, çocuk zammı, sosyal güvenlik, prim dağıtımının kısım şeflerinin inisiyatifinden çıkarılması (Eğe), işyeri müdürünün değiştirilmesi, işçilerin fabrika yönetimine katılması ve "böl-yönet" uygulamasının kaldırılması (Erdemir), asgari ücretlerin uygulanması, vb… Görüldüğü gibi işçilerimizin mücadelesi henüz iktisadi ve demokratik haklar içindir. Hedef: Yasalara ve anayasaya girmiş hakları çiğnetmemek, bu hakları söke söke almaktır. Bu mücadele işçinin sadece kendi çabasıyla ulaşabileceği mücadeledir. En nihayet, "Sendikalar içinde birleşme, işverenlere karşı mücadele etme ve hükümeti gerekli işçi kanunlarını kabul etmeye zorlama…" mücadelesidir. Bu hedefler uğruna mücadele, "sonuçları doğuran sebeplere karşı mücadele değil, sadece sonuçlara karşı mücadele"dir. "Sadece geçici çareler uygulayan, fakat hastalığı iyi edemeyen" mücadeledir[98]. Ne zamanki işçi sınıfı hareketi, işbirlikçi iktidarın devrilmesi görevini, birinci görev olarak kabul edecektir ve bunu gerçekleştirmeye yönelecektir, o zaman işçi sınıfının mücadelesi "geçici çareler yerine, hastalığı iyi etmeye yönelmiş" bilinçli siyasi mücadele düzeyine yükselecektir.

Proleter devrimci hareket, eylemine her zaman reformlar uğruna mücadeleyi katar ve katmalıdır. Fakat proleter devrimci hareket, "bütünün bir parçası olarak reformlar uğruna mücadeleyi, özgürlük uğruna ve sosyalizm uğruna devrimci mücadeleye tabi kılar"[99]. Reformları, amaç edinmez; reformları devrimi başarmak için araç olarak kullanır. Bu anlamda, devrimci mücadelemizin alanını ve olanaklarını genişletmek anlamında işçilerimizin mücadelesi milli demokratik devrim mücadelemizin bir parçasıdır[100].

Bunlar, "sosyal devrime götüren sınıf mücadelesinin ve güçlü sınıf içgüdüsünün kendiliğinden ifadesi"dirler[101]. Devrimci mücadelemizi yüreklendirir ve ona hız verirler. İşçi sınıfı daha geniş hareketlere girme yeteneğini, sermaye ile girdiği bu günlük çatışmalarla kazanır. Sınıf mücadelesi, bu günlük mücadeleler içinde "filizlenir". Ama sadece "filizlenir". Biz, işçi sınıfının günlük mücadelesini ne küçümsüyoruz, ne de gereksiz buluyoruz. Ama bu mücadelenin öneminin doğru tespit edilmesini istiyoruz. Lenin şöyle diyor: "Biz sadece, Sosyal-Demokratlar her grevi yönetmeyi başarırlarsa memnunluk duyarız. Çünkü Sosyal-Demokratların söz götürmez görevi, proletaryanın sınıf mücadelesinin her biçimini yönetmektir ve grevler, bu mücadelenin en derin, en güçlü mücadelelerinden biridir. Ama ipso facto bir sendikacılık hareketinden fazla bir şey olmayan bu basit mücadeleyi erdemli ve bilinçli sosyal demokratik mücadele diye nitelendirseydik, böyle düşünenler kuyruğunda sonuncu olurduk"[102].

Ülkemizdeki işçi hareketlerinde ne görüyoruz? İşçilerimizin mücadelelerinde giderek daha tutarlı, daha hesaplı, daha tecrübeli, daha bilgili olmaya başladıklarını görüyoruz. İşçi sınıfı saflarında giderek, daha sıkı, daha geniş çapta bir dayanışmaya tanık oluyoruz. Grevlerde, işgallerde, boykotlarda… "daha şimdiden sınıf mücadelesi filizleniyor". İşçi yığınlarının bilinçli yaşantıya ve bilinçli mücadeleye doğru kendiliğinden-gelme uyanışı, proleter devrimci düşünceyle silahlanmış devrimci kadroların çabalarıyla birleşince, birtakım küçük taleplerle mücadeleye başlayan işçilerin, "Bağımsız Türkiye", "Kahrolsun Amerika", "Yaşasın Demokratik Türkiye" gibi devrimci şiarlara ulaştığını görüyoruz[103]. Bundan çıkarılacak sonuç, "Bağımsız Türkiye" diye bağıran işçilerimizin hemen proleter devrimcisi oldukları değil, fakat, bu işçilerin hızlı bir bilinçlenme süreci içinde oldukları ve proleter devrimci düşünceyi benimsemeye hazır ve yatkın olduklarıdır ve eğer biz işçi sınıfının siyasi eğitimini acil olarak ele alıp yürütürsek, bilinçli siyasi mücadeleye çabucak ulaşabilecekleridir. Çünkü işçilerin, yukarıdaki şiarları benimsemesi, genellikle, proleter devrimci dünya görüşü açısından değildir. Sözgelimi "Kahrolsun Amerika" diye bağıran işçiler, bu şiarı, "Amerikan emperyalizmini bütün dünya işçilerinin düşmanı" olarak gördükleri, dünya halklarının kurtuluşunu emperyalizmin yenilmesinde gördükleri, proleter enternasyonalizmini kavradıkları için değil, genellikle köklü küçük burjuva ön yargılarınca, milli bencilliğin, milli dar görüşlülüğün etkisiyle benimsemektedirler. Böyle olması da doğaldır. Çünkü "sömürge halklarının ve zayıf düşmüş ulusların emperyalist devletler tarafından yüzyıllar boyu uğratıldıkları zulüm, ezilen ulusların emekçi yığınlarında, sadece kin değil, aynı zamanda proletaryaları da dahil [abç. — İ.K.] genel olarak ezen uluslara karşı güvensizliği de doğurmuştur"[104]. Fakat, bir proleter devrimcisi için hiçbir zaman doğal olmayan şey, işçi yığınlarındaki güçlü küçük-burjuva önyargılarının, milli bencilliğin, milli dargörüşlülüğün arkasına takılmak, bunu proleter enternasyonalizminin gereği olan anti-emperyalizm ile, yurtseverlik ile karıştırmak ve böylece de işçi yığınlarını proleter yurtseverliğine ulaştırma mücadelesini örtbas etmektir. Evet, işçi hareketleri "Amerikan emperyalizmine tavır almışlar"dır ama, ne yazık ki, henüz bilinçli proleter devrimcisinin tavır alışları değildir. Her kim bu gerçeği göremiyorsa, görmezlikten geliyorsa, o kimse proletaryayı bilinçlendirme mücadelemizi unutturduğu için, işçi sınıfımızı burjuvazinin ideolojik hakimiyetine teslim ediyor demektir. Unutulmamalıdır ki: "Eğer işçiler … her türlü suistimale karşı, keyfi davranışlara, zulmün ve zorbalığın bütün davranışlarına karşı … başka herhangi bir açıdan değil de, Sosyal-Demokrat (proleter devrimci) açıdan tepki göstermeye alışık değillerse [abç. —İ.K.], işçi sınıfının bilinci, gerçek bir siyasi bilinç olamaz."

Mücadele vermiş işyerlerinde yapılan ve TÜRK SOLU'nun 117. sayısında yayınlanan soruşturmaya, işçi temsilcilerinin verdiği cevaplar işçilerimizin bilinç seviyelerini kavramaya yardım edecek önemli bir belgedir. Orada, işçi sınıfımızın uyanık kesimlerinin bile, halen sosyalizmi doğru dürüst bilmediklerini, fakat onu benimsemeye açık ve hazır olduklarını görürsünüz.

Şüphesiz ki, ne milli demokratik devrim, ne de sosyalist devrim, "meslek dargörüşlülüğü"ne tutulmuş, trade-unioncu önyargılara kapılmış tek bir işçinin kalmadığı güne kalacak değildir. Fakat her iki devrimde de bilimsel sosyalizmin, en azından işçi sınıfının öncü müfrezesine malolması ve bilimsel sosyalizmin esaslarına göre örgütlü öncü müfrezenin, işçi sınıfının ve müttefik olarak köylülüğün önemli bir kesimine, kumanda etmesi gerekir.

Toparlarsak:

a) İşçi sınıfımızın bugünkü mücadelesi geniş ölçüde iktisadi-demokratik haklar için sendikal mücadeledir. Bu mücadelenin içindeki işçilerimizin geniş kesimleri gerici ideolojilerin baskısı ve hakimiyeti altındadır.

b) İşçilerimizin daha dar bir kesimi iktisadi-demokratik haklar için mücadelede önemli tecrübeler, bilgiler kazanmış, giderek daha tutarlı, daha örgütlü davranmayı öğrenmiş, kollektif davranış ve dayanışma bilincini geliştirmiştir. Bu kesim proleter devrimci düşünceyi, bilinçli siyasi mücadelenin gereğini henüz kavrayamamıştır ama proleter devrimci düşünceyi benimsemeye ve mücadelede kılavuz edinmeye açık ve hazırdır.

c) Sayıları az olmakla birlikte, TİP, DDD ve İPSD saflarında gerçek sınıf bilincine ulaşan işçilerimizi de bir başka kesim olarak anmak gerekir.
 
EN GERİCİ SENDİKALARDA DAHİ ÇALIŞMALIYIZ

İşçi sınıfımızın sendikalaşma düzeyini ve işçi hareketlerinde sendikaların rolünü ele almadan önce, genel olarak sendikalar ve proleter devrimci hareketin sendikalar karşısında görevleri üzerinde duralım.

Batıda sendikalar, işçilerin kapitalistlere karşı kendiliğinden gelme mücadelesinin belirli bir aşamasında ortaya çıkan mücadele örgütleridir. "İşçilerin dağınıklığını doğurup devam ettiren, aralarındaki kaçınılması imkânsız rekabeti ortadan kaldırmak, yahut hiç olmazsa kısmak, kendilerini hiç olmazsa basit köleler durumunun üstüne yükseltecek, mukaveleye dayanan iş şartları koparmak için gösterdikleri spontane (kendiliğinden-gelme) teşebbüslerden doğmuşlardır"[105]. Sendika, işçi sınıfının, sırf kendi çabasıyla ulaşabildiği ve en kolayca ulaşılabilir olan örgüt biçimidir ve sendikalar işverenlere ve hükümete karşı mücadele etmenin gereğini anlayan, bilinçlenmenin bu ilkel devresine ulaşmış olan işçiler tarafından sermayenin baskılarına karşı direnme merkezi olarak kurulmuşlardır. Sendikalar, işçi sınıfına kapitalizmin gelişmesinin başlangıcında büyük ilerlemeler sağlamıştır; işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna bu örgütler son vermiştir.

Proletaryanın en yüksek örgütlenme biçimi, onun siyasi mücadele aracı olan parti, gelişmeye başladığı zaman, sendikalar, kaçınılmaz olarak meslek dar görüşlülüğü, siyaset dışı kalma eğilimi gibi gerici özellikler göstermeye başlamışlardır. Sendikalar, işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna son vermiş olmaları bakımından ilerici, en kolay ulaşılabilir örgüt olmaları nedeniyle, kaçınılmaz olarak işçilerin mücadelesini dar sınırlar içerisine, işçi sınıfının kurtuluşunu imkânsız kılan sınırlar içerisine hapsettikleri için de gerici bir nitelik taşırlar. Fakat, sendikaların bu gerici niteliği, proleter devrimcilerinin sendikalarda çalışmasına engel değildir. Sendikalar işçi sınıfının nihai kurtuluşunu hiç bir zaman gerçekleştiremezler, fakat, işçi sınıfının bilinçli, örgütlü gücü olan partiyi işçi kitleleri ile ileri düzeyde birleştirebilirler ve birleştirmelidirler. Sendikalarda teşkilatlanmış güçler, işçi sınıfının nihai kurtuluşu için bir manivela olarak kullanılabilirler ve kullanılmalıdırlar. Bu nedenle parti, sendikalar arasındaki sınır çizgisini titizlikle koruyarak, sendikalara kendi anlayışını sokmaya ve onları etkisi, yönetimi ve denetimi altına almaya mutlaka çalışmalıdır.

Karşı-devrimci sendikalarda, uzlaşıcı oportünist sendikalarda, niteliği ne olursa olsun bütün sendikalarda çalışmak ve bunları partinin 'yönetimi ve denetimi' altına almaya, işçi yığınlarını proleter devrimci hareketin saflarına kazanmaya uğraşmak, proleter devrimcilerinin görevidir. "…'yığınlara' yardımcı olabilmek için onların sevgisini kazanabilmek için davaya katılmalarını ve desteklerini sağlayabilmek için, oportünist ve sosyal-şoven olarak, çoğunlukla —doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak—, burjuvaziyle ve polisle bağlantıları olan 'şeflerin' önümüze çıkaracakları güçlüklerden, başvuracakları hilelerden, kuracakları tuzaklardan, hakaretlerden, baskılardan yılmamak gerekir ve mutlaka yığınların olduğu yerde çalışmak gerekir. Asıl kurumlarda, derneklerde, örgütlerde, proleter ya da yarı-proleter yığınların bulunduğu her yerde (bunlar en gerici eğilimde olsalar bile) metodlu, azimli, inatçı ve sabırlı bir bilinçlendirme çabası ile bütün fedakârlıkları göze almak, en büyük engelleri göğüslemeyi bilmek gerekir"[106]. Lenin'in bu sözlerini bugün görüşleri saflarımızda bir hayli taraftar bulan Regis Debray'nin aşağıdaki sözleriyle karşılaştırın: "Fakat kaç siyasal önder sayabiliriz ki, gün geçtikçe, dünya sendikacılığı ile ilgilenmek ya da binbir 'uluslararası demokratik örgüt'ten birine girmek gibi kendi çıkarlarına uygun düşen bir işyerine, kendini halkının savaşına ilişkin askeri sorunların ciddi ve somut bir incelemesine adamayı tercih etmiş olsun!"[107]. Açıktır ki, gerici sendikalarda çalışmayı reddeden bu ve buna benzer "sol" "teori"ler, henüz yeteri kadar bilinçlenmemiş işçi yığınlarını "gerici liderlerin, burjuvazi ajanlarının, aristokrat işçilerin ya da 'burjuvalaşmış işçilerin' etkisine terkettiği için objektif olarak burjuvaziye hizmet etmektedir."

Türkiye'deki sendikalara ve bunların işçi hareketlerindeki rollerine gelince: Bugün ülkemizde işçilerimizin büyük çoğunluğunu içinde toplayan iki büyük konfederasyon vardır: TÜRK-İŞ ve DİSK. TÜRK-İŞ, işçi sınıfının kendiliğinden-gelme mücadelesini emperyalizmin menfaatlerine kanalize etme görevini yerine getiren bir örgüttür. TÜRK-İŞ emperyalizmin beslediği ve işçi saflarına soktuğu "Truva atı"dır. TÜRK-İŞ, sermaye ile emek arasındaki günlük, küçük çapta mücadelelerde bile, sermayenin safındadır. "İşçilerin safındaki dağınıklığı gidermek, rekabeti ortadan kaldırmak yahut kısmak … işçileri hiç olmazsa basit köleler durumunun üstüne yükseltecek mukaveleye dayanan iş şartları koparmak" için değil, tersine, işçilerin dağınıklığını muhafaza etmek, işçiler arasındaki rekabeti devam ettirmek ve işçileri basit köleler durumunda tutmak için yaratılmıştır ve bu nedenlerle Batı'da doğan sendikalardan farklıdır. İşçi sınıfının kendiliğinden ulaştığı sendikacılığı değil, işçi sınıfına finans kapitalin zorla kabul ettirdiği sendikacılığı temsil etmektedir ve işçi sınıfının sırf kendi çabasıyla ulaştığı sendikacılığın ilerici niteliğinden de yoksundur. "Emperyalizm, gelişen ekonomik mücadele bilincini kontrolü altında tutmak için, sahte demokrasicilik gibi, sahte sendikacılığı da ihraç etmiş ve işçi sınıfının ekonomik mücadele örgütlerinin yoz bir biçimle ortaya çıkmasını sağlamıştır"[108].

İşçilerin kendisinden kopma ihtimali belirdiği zaman işçi haklarına, o da işçilerin baskısıyla, kısmen eğilen TÜRK-İŞ'in işçi hareketlerindeki esas fonksiyonu bozgunculuktur; grev kırıcılığı yapmak, işgal ve boykotları engellemek, toplu sözleşme masalarında işçilerin menfaatlarını satmaktır. TÜRK-İŞ, kendiliğinden-gelme işçi hareketlerinde "sınıf mücadelesinin filizlenmesine" dahi karşıdır. "Partiler üstü kalma" sloganı gerçekte, finans-kapital taraftarlarının maskelenmiş adıdır. Besbelli ki, böyle bir örgüt proleter devrimci düşüncenin zerresinin bile işçi saflarına sokulmasına karşı duracaktır ve durmaktadır. Ankara'da yapılan "Büyük İşçi Mitingi"nde İŞÇİ-KÖYLÜ gazetesinin, işçilerin eline geçmemesi için, mitingin kordon altında yürütülmeye çalışılması bunun açık delilidir. Fakat gelişen işçi hareketleri karşısında TÜRK-İŞ, gittikçe gerilemektedir. Özetlediğimiz işçi mücadelelerinin bir kısmı TÜRK-İŞ'e rağmen, çoğu da karşı verilmiştir. Derby, Finfinis Branda Fabrikası, Magirus, Singer, Demir Döküm, Horoz Çivi, Yarımca Seramik, Kartal Eğe Sanayii ve Gamak'taki işçi hareketleri böyledir.

İşçi sınıfımızın bilinçli mücadeleye, bilinçli yaşantıya doğru kendiliğinden uyanışı Amerikan emperyalizminin ihraç ettiği sendikacılığı yıkmakta ve işçiler ona göre daha ileri olan ve kendiliğinden-gelmeliği temsil eden DİSK'e doğru kaymaktadırlar.

DİSK, işçi sınıfımızın kendiliğinden-gelme örgütlenmesini temsil eder. İşçilerin işverenlere ve hükümete karşı ekonomik-demokratik mücadelesinin aracıdır; günlük mücadelelerinde genel olarak işçilerin yanındadır. Bu yönüyle TÜRK-İŞ'e göre ilericidir ve ondan ayrılır. Fakat öte yandan DİSK, işçi sınıfımızın mücadelesini, onun nihai kurtuluşunu hiçbir zaman sağlayamayacak olan, onu ideolojik bakımdan burjuvaziye köle kılacak olan, burjuvazinin de kabul ettiği ve edeceği trade-union mücadelesi sınırları içine, kendiliğinden-gelmeliğin bu dar sınırları içerisine hapseder. İşçilerin, mevcut düzenin sonuçlarına karşı mücadelelerini destekler, fakat düzenin tümüne karşı, sonuçları doğuran sebeplere karşı bilinçli siyasi mücadele vermesi yolunda herhangi bir çaba göstermediği gibi, bu yolda gösterilen çabalara da engel olur. İşçilerin örgütlenmelerini, bilinçlenmelerini ve bilinçli siyasi mücadeleye girmelerini önler. Genel Başkanı Türkler'in DİSK Kurultayı'ndaki konuşması, bu bakımdan önemlidir. Türkler şöyle demiştir: "…bazı demokratik devrimci gençler(!) bana posta koydular. 'Biz senle konuşuyoruz ama asıl temasımız işçilerledir' dediler. Ben onun tedbirini iki senedir aldım." Gene aynı Kurultay'da, "Biz proletarya diktatörlüğüne karşıyız arkadaşlar!… Bizim prensibimiz demokrasidir(!)"[109] diyerek, bilimsel sosyalizme olan nefretini de dile getiren Türkler'in "… işçi sınıfına bilinç dışarıdan verilirmiş. Bilinç dışardan verilmez, dışardan kendi kendine gelir" demek suretiyle, Amerikan emperyalizminin bile şapkasını göğe fırlatıp ellerini çırparak karşılayacağı trade-unioncu politikanın doruğuna ulaştığını görüyoruz. Ve bütün bunlar o "güzel yüzlü sosyalizm" adına yapılıyor. Evet, tarih, böyle "sosyalizmler"i tanımıştır ve daha da tanıyacaktır. Ama tarih, bilinçli işçilerin Türklervari sosyalistlerin(!) maskesini indirdiğine de çok şahit olmuştur ve yine olacaktır. Ama işçilerimizin o uyanıklığa kavuşması "Türklervari sosyalizm"e karşı amansız ve şiddetli bir ideolojik mücadele yürütmeden mümkün değildir. "Türklervari sosyalizm", işçi sınıfı sosyalizminin düşmanıdır, çünkü açık reformizmdir, kaba oportünizmdir, işçi aristokrasisinin ve sendikacılığı meslek edinmiş işçi bürokrasisinin "sosyalizm"idir.

"Bürokrat , büyük bir güvenle, 'gerçekçi politikadan' yana olduğunu söyler; oportünizme düşmemiş ve işçi hareketinin temel hareketlerinden vazgeçmemiş kimselere, küçümseyerek, 'ütopyacı' ve 'ideolog' muamelesi yapar. Sosyalist hareketin temel çıkarlarını, gerici avantajlara ve bürokratik düşüncelere fedâ etmek: İşte oportünizmin özü budur. Teori düşmanlığı da oportünizme bağlıdır. Oportünist açıdan teori, bir engel, sosyalist geçmişin baş belası bir gölgesi, tamamen gereksiz bir şey olarak düşünülür"[110]. Türkler de "bilimsel sendikacılık" ("gerçekçi politika"nın bir başka ifadesi) uyguladığını söylemiyor mu? Yukarıya aktardığımız sözleriyle açık açık teori düşmanlığı yapmıyor mu? Yöneticileri ister iyi niyetli, ister ihanet içinde olsun; bugün DİSK, proletarya içinde uzlaşıcı küçük-burjuva ideolojisinin bayraktarlığını yapan bir örgüt durumundadır[111].

Proletaryanın, halkımızın milli demokratik devrimine önderliği ve nihai zaferi için bunların ne olduklarını işçi yığınlarına göstermemiz ve işçi yığınlarını kendi tarafımıza çekmek için bunlarla mücadele etmemiz zorunludur. Bunlar, bugün yaptıkları gibi, sendikaların kapısını proleter devrimcilere kapasalar da, polise ihbar etseler de, sendikalara girmek, her türlü fedakârlığı göze alarak, sabırlı, sebatlı, inatçı bir mücadele yürütmek zorunludur: Ta ki işçi sınıfımızla proleter devrimci düşünce arasına bir duvar çekmiş olan sendika ağalarını yerlerinden kovana kadar! Bizler, emperyalizme ve feodalizmin her türlü kalıntılarına karşı milli demokratik devrim mücadelemizde küçük burjuva demokratlarıyla ve milli burjuvaziyle ittifakı hiç bir zaman reddetmeyiz, reddetmedik; tersine, durmadan onları ittifaka zorlarız, zorluyoruz. Fakat bu, burjuvazinin ve küçük-burjuvazinin proletarya hareketi içinde etkisine karşı en şiddetli ve en amansız bir ideolojik mücadeleyi, proletarya üzerinde burjuva ideolojisinin etkisini güçlendiren (çağımız ve ülkemiz şartlarında bu emperyalizmin güçlenmesi demektir) oportünizme karşı en şiddetli ve en amansız bir ideolojik ve siyasi mücadeleyi sürdürmemize engel değildir ve engel olmamalıdır. Proleter devrimci milli cephe politikası bunu gerektirir.

Bu nedenle proleter devrimcileri, DİSK'i TÜRK-İŞ'le aynı sepete koymamakla birlikte, DİSK'in oportünist liderlerine karşı bir an bile ideolojik mücadeleden geri durmazlar. Ancak, milli cephe politikasını proleter devrimci siyasi mücadeleden vazgeçmek, küçük burjuvaziye teslimiyet şeklinde anlayanlar DİSK'in oportünist şeflerine karşı ideolojik mücadeleyi bir "provokasyon" olarak niteleyebilirler.

Milli cephe politikasını, ittifak politikasını teslimiyet olarak anlayan bir dergide yayınlanan, DİSK'le ilgili bir yazıya değinmek istiyoruz. (Bkz: Aydınlık Sosyalist Dergi, sayı: 17, s. 339) Yazı baştan sona kadar işçi sınıfımızı sendika mücadelesi içine hapsetmek isteyen DİSK yöneticilerinin 'iyiniyeti'ne okuyucuyu inandırmaya çalışmaktadır. Bunlardan birkaç örnek: "Çoğu gerçekten iyi niyetli olan, Türkiye'nin sorunlarına 'çözüm' arayan sendikacılar…"; "DİSK en iyi niyetle kurulmuştur. Devrimci olma çabasındadır"; "Nihai tahlilde, proleter sosyalistlerle 'iyiniyetli' DİSK yöneticileri arasında —kaçamak deyimler yerine, bilimsel isimleri kullanmak hariç— bu konuda [milli cephe konusunda] bir anlaşmazlık kalmaması gerekir". "Sendikacı dostların bu gün içinde bulundukları durumu ideolojik-stratejik yanılgılar" [abç. —İ. K.], "içine kapanık-tecrit edilmiş yönetim anlayışı", "stratejiyi doğru saptayamamak, bilinç eksikliği, Aybar-Aren-Boran kliğinin yönetim anlayışına şartlanmış olmak gibi nedenlerle hatalar içinde bulunmak ", "milli güçlerle ittifak konusunda da bir hataya daha düşer görünmek" şeklinde değerlendiren yazar, bu "hata" ve "yanılgı"larında "bazı DİSK yöneticilerinin", "devrimde hegemonyayı kaybetme" ya da sonunda "emperyalizmin geri dönmesi biçiminde özetleyebileceğimiz bilimsel olmayan korku"suna, "içlerindeki 'burjuva kuyrukçuluğu' kuşkuları"na, "emperyalizmin yine buyur edilmesi" ve "milli demokratik devrim aşamasından sonra, sosyalist devrim aşamasının gerçekleşemeyeceği" korkusuna bağlamaktadır. Aynı yazar peşinden, DİSK yöneticilerini proleter devrimcilerinin kuyrukçu olmadıklarına, "korkularının" ve "kuşku"larının yersiz olduğuna inandırmak için terler dökmekte ve başkalarına da DİSK yöneticilerine "oportünist sendika ağaları" gibisinden saldırılarda bulunmanın "provokosyondan başka hiçbir anlam, hiçbir değer taşımadığı"nı bildirmektedir. Yazar, DİSK yöneticilerinin gerçekte işçi sınıfının önderliğinden korktuklarını ya bilmiyor ya da ("devrimde hegemonya", "işçi sınıfının ve yoksul köylülerin öz örgütü" gibi terimleri zevkle kullandığına bakılırsa), bir hayli benimsemiş göründüğü Aydınlık Sosyalist Dergi'nin "oportünizme yaslanma" ve "ilkesiz birlik" politikasının icabını yerine getiriyor. Eğer DİSK yöneticileri "milli cepheyi kabul ediyoruz" derlerse, onların sosyalist oluvereceğini sanıyor. Onlar zaten 'cephe'den yanadır. Onların 'sosyalizmi', haliyle 'cephe sosyalizmi'dir: Proletaryayı küçük-burjuvaziye tabi kılarak teşkil edilen cephenin sosyalizmi(!), yani küçük-burjuva sosyalizmi! Yazarımız bu kadar açık olan gerçeği göremiyormu ki, Kemal Türkler'in "müttehit cephe"den bahsetmesi üzerine "nihai tahlilde, proleter sosyalistlerle 'iyi niyetli' DİSK yöneticileri arasında —kaçamak deyimler yerine, bilimsel isimler kulanmak hariç— [abç. —İ. K.] bu konuda bir anlaşmazlık olmaması gerekir [abç. —İ. K.]" diyebiliyor! Bu yazılar "Marksist eleştiri süzgeci"nden geçti mi, bilmiyoruz. Eğer geçti ise (ki, geçmişe benzer), bugün proleter devrimci hareket karşısında kurulan ilkesiz birlik cephesinin içindeki sağ teslimiyetçi görüşün, oportünist sendika ağalarıyla bir "anlaşmazlığın kalmadığı"nı ilân etmesi, ilkesizliğin kişiyi nerelere kadar götüreceğini ortaya koyması bakımından hayli ilgi çekicidir.

Toparlayalım:

Bugün işçi sınıfımızın çoğunluğu, biri tamamen emperyalizmin beslemesi gangester sendikacıların elinde olan, diğeri de işçi aristokrasisinin ve işçi bürokrasisinin reformist ve kaba oportünist çizgisinin hakim olduğu iki konfederasyon içinde toplanmış bulunuyor. Proleter devrimcilerinin "yönetimi ve denetimi"ndeki sendikalar ise, birkaç yeni kuruluştan ibarettir. Açıktır ki, devrimci sendikacılık bugün devrimci hareketimizin en önemli ve acil görevlerinden biridir.

Yukarıda yaptığımız gruplamayı sendikalara göre düşünürsek, genel olarak şöyle diyebiliriz:

a) Gerici ideolojilerin hakimiyetinde olan işçiler genellikle TÜRK-İŞ'te toplanan işçilerdir.

b) Ekonomik ve demokratik haklar için mücadelede önemli tecrübeler kazanmış, giderek daha tutarlı, daha örgütlü davranmayı öğrenmiş, kollektif davranma ve dayanışma bilincini pekiştirmiş, proleter devrimci düşünceyi benimsemeye açık ve hazır işçiler ise genellikle DİSK çatısı altındadır.

c) Üçüncü grup işçiler, TİP, İPSD. DDD gibi örgütlerde proleter devrimci düşünceyle yüzyüze gelen ve bu düşünceyi belirli ölçülerde kavrayan işçilerdir ve DİSK içinde proleter devrimci unsurları meydana getirirler.

Ülkemizdeki işçi hareketlerinin ve sendikaların genel olarak durumu budur.

Köylü hareketlerine geçelim.
 
KIRLARDAKİ MÜCADELE VE PROLETER DEVRİMCİ HAREKET

Kırlarda sürdürülen mücadeleyi kavrayabilmek için, önce kırlardaki sınıf yapısını bilmek gerekir. Genel olarak emperyalizme bağımlı ve bağrında çeşitli ölçülerde feodalizm kalıntılarını barındıran ülkelerde ve ülkemizde, kırlardaki sınıf yapısı şöyledir:

1— Tarım proletaryası: Yaşamak için bütünüyle ya da esas olarak, kapitalist tarım işletmelerinde işgüçlerini satarak çalışırlar. Genel olarak ne toprağa ne de tarım araçlarına sahiptirler.

2— Yoksul köylüler: Bunlar yarı-proleter (ya da yarı-köylü) unsurlarla küçük köylülerdir.

Yarı-proleterler: Kendilerinin toprakları ya hiç yoktur, ya da çok azdır. Yaşantılarını, kısmen kapitalist işletmelerde ücret karşılığı çalışarak, kısmen de kendine ait küçük toprağını ya da kiraladığı bir toprak parçasını işleyerek sağlarlar. Toprak kirası, borç faizi, ücretli emek biçiminde sömürülürler.

Küçük köylüler: Yetersiz miktarda tarım aracına sahip olup ya kendine ait olan ya da icarla tuttuğu toprakları işleyerek geçimini sağlarlar, ya da kendi toprağı olmakla birlikte yetersiz olduğu için icarla toprak tutar. Kendisi işgücü kiralamaz.

3— Orta köylüler: Bir çoğu büyük sayılmayacak toprak parçasına sahiptirler. Bazıları ektikleri toprağın bir kısmına sahiptir, geri kalanını kiralamıştır. Ücretli işgücüne başvururlar, fakat esas itibariyle kendi emeklerine dayanırlar. Bazı bereketli yıllarda, sermaye olmaya elverişli bir kazanç fazlası sağlayabilirler.

Yoksul ve orta köylülere, ikisine birden "köylülük" adı da verilir. Bunlar köy küçük burjuvazisini teşkil ederler.

4— Zengin köylüler: Köy burjuvazisidir. Tarımın kapitalist müteşebbisleridir. Genellikle toprak sahibidirler. İşledikleri toprağın bir kısmına sahip olup geri kalanını kirlayanlar da vardır, tamamını kiralayanlar da vardır. Genel olarak iyi üretim araçlarına ve sermayeye sahiptirler. İşletmelerinde kendileri de çalışırlar, fakat esas itibariyle ücretli işçileri sömürürler. Önemli miktarda toprağa sahip olup hiç ücretli işçi tutmayanlar da vardır. Bunlar köylüleri toprak kirası, borç faizi ve ücretli emek yolu ile sömürürler. Mao Zedung zengin köylülerin karakter bakımından yarı feodal olduğunu söylüyor. (Yeni Demokrasi, sayfa 95)

5— Büyük toprak sahipleri: Toprağa sahip olup, bedenle çalışmaya asla katılmayan kimselerdir. Esas olarak sömürüye dayanırlar. Kapitalizmin ve feodalizmin unsurlarını çeşitli derecelerde bir arada barındırırlar.

Bunların dışında bazı feodal unsurlar da bulunabilir.

Bu güçlerin milli demokratik devrimde, sosyalist devrimde ve sosyalizmin kuruluşu döneminde yer alışları şöyledir: Milli demokratik devrimde önder güç proletaryadır ve birinci derecede sanayi proletaryasıdır. Temel güç köylülüktür: Yoksul köylüler ve orta köylüler. Zengin köylüler milli burjuvazi gibidir. "Genel olarak, bunlar köylü kitlelerinin anti-emperyalist savaşına bir dereceye kadar yardım edebilirler ve büyük toprak sahiplerine karşı ziraî inkilâp savaşlarında tarafsız kalabilirler. Binaenaleyh bunları büyük toprak sahipleriyle aynı safta saymamalıyız ve kendilerine karşı bir tasfiye siyasetini zamansız olarak benimsememeliyiz"[113]. "Bürokratlara ve büyük toprak sahiplerine karşı mücadele, zengin ve orta köylü dahil bütün köylülerle birlikte yürütülebilir ve yürütülmelidir"[114]. Büyük toprak sahipleri ve diğer feodal unsurlar milli demokratik devrimin düşmanları arasındadırlar.

Sosyalist devrimde ise kırdaki güçlerin yer alışı şöyledir:

Kır proletaryası sanayi proletaryasının yanındadır. Yoksul köylüler proletayanın müttefikidirler. Orta köylü ise ilk başlarda kararsızdır, duraksamalar içindedir. "Devrimci proletarya, hiç olmazsa yakın bir gelecekte ve proletarya diktatoryası döneminin başlangıcında bu sosyal tabakayı kendi tarafına kazanmayı bir amaç olarak göremez; ancak onu etkisiz kılmakla yetinmek, yani proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelede bu tabakanın tarafsız kalmasını sağlama almak zorundadır"[115].

Sosyalizmin kuruluşu döneminde proletarya orta köylüleri de saflarına katabilir ve katmalıdır[116].

Yukarıdaki bilgiler ışığında kırlardaki mücadeleyi tahlil ve köylülerin çeşitli tabakalarına karşı izleyeceğimiz politikayı tespit edelim.

Hem kapitalizmin unsurlarının, hem de feodalizmin kalıntılarının karma halde bulunduğu bir ekonomide, yani henüz demokratik devrimin gündemde bulunduğu bir ülkede kırlarda, başlıca iki mücadele sürdürülür. Birincisi kır proleteri ile kır burjuvazisi arasındaki mücadeledir. İkincisi de tüm köylü kitlesi ile, tüm ağalar (feodalizmin kalıntıları, büyük toprak sahipleri) arasındaki mücadeledir. Bu mücadelenin niteliği demokratiktir. "Bir Marksist için köylü hareketi, sosyalist değil, demokratik bir harekettir… köylü hareketi, sosyal ve iktisadi muhtevasıyla burjuva olan, demokratik devrimin zorunlu bir paçasıdır. Köylü hareketi, ne burjuva düzenin temellerine karşı, ne meta üretimine karşı, ne de sermayeye karşı yönelmiştir. Aksine, köylük bölgelerdeki eski, feodal, kapitalizm öncesi ilişkilere ve serflik kalıntılarının temel dayanağı olan büyük toprak mülkiyetine karşı yönelmiştir. Dolayısıyla, köylü hareketinin tam bir zafer kazanması, kapitalizmi ortadan kaldırmayacaktır; aksine, kapitalizmin gelişmesi için daha geniş bir alan yaratacak ve katışıksız kapitalist gelişmeyi hızlandıracak ve yoğunlaştıracaktır"[117].

Proleter devrimci hareketin köylü hareketleri karşısındaki görevi; bir, bütün köylülerin, büyük toprak sahiplerine, feodalizmin kalıntılarına karşı yürüttüğü 'demokratik' hareketi desteklemek, onu ilerletmek; iki, tarım proletaryasını sanayi proletaryası ile birlikte bağımsız bir sınıf partisi içinde örgütleyerek, onu sosyalist devrim için mücadeleye hazırlamak; bunun yanı sıra yoksul köylüyü ve mümkün olduğu ölçüde orta köylüyü tarım proletaryasının yanına, yani sosyalizme kazanmak için mücadele etmektir. Proleter devrimci hareketin esas görüş açısı proletaryanın nihai menfaatleridir. Proleter devrimci hareketin köylü hareketi karşısındaki tutumunu tayin eden şey de, genel olarak proletaryanın (bu arada tarım proleterinin de) nihai menfaatleridir: "Köylüyü, büyük toprak sahibine karşı mücadelesi, demokrasinin geliştirilmesine ve pekiştirilmesine yardım ettiği zaman desteklemek; büyük toprak sahiplerine karşı mücadelesi, ne proletaryayı ne de demokrasiyi ilgilendirmediği, toprak sahipleri sınıfının iki bölümü arasında bir hesaplaşmaya dönüştüğü zaman, köylü karşısında tarafsız bir tutum benimsemek"[118]. Proleter devrimci hareketin görevi, bir yandan sosyalist mücadelenin militanlarını köylerde hazırlamak, öte yanda da köylülerin devrimci bir öz taşıyan demokratik özlemlerini var gücüyle desteklemek, bu özlemi uyanık tutmak, köylü hareketini en yüksek bilinç derecesine, "proletaryanın tutarlı demokratik ruhunun seviyesine"[119] yükseltmek, proleter devrimci hareket ile "devrimci köylü hareketi arasında mümkün olduğu kadar sıkı bağlar kurarak köylü hareketine en devrimci karakterin kazandırılması yolunda çaba göstermek"tir[120], yani proleter devrimci mücadele ile, genel olarak köylü mücadelesini, ikisini birbirine karıştırmadan birleştirmektir; demokratik köylü mücadelesini desteklemek, ama bu mücadele içinde, proleter devrimci mücadeleyi unutmamak. Proleter devrimcileri kırlardaki örgütlenmeyi de bu iki mücadeleye göre yürütürler: Köy burjuvazisine karşı tarım proletaryasını bağımsız örgütler, sendikalar vs… içinde toparlamak. Büyük toprak sahiplerine ve elbette bir yönüyle de emperyalizme karşı mücadele organları olarak da devrimci köylü komiteleri, köylü birlikleri vs… teşkil etmek.
 
KÖYLÜ HAREKETLERİ VE KÜÇÜK-BURJUVA SOSYALİZMİ

Küçük-burjuva sosyalisti, kırlardaki kapitalist gelişmeyi, "feodalizmden, eşitsizlikten ve genel olarak baskıdan, eşitliğe ve özgürlüğe geçiş"[121] olarak görür. Demokratik devrimin amaçlarını ve şartlarını sosyalist devrimle karıştırır. Meta üretimi sistemi toprağın tasarrufunda eşitliğin mümkün olabileceğini sanır. Bu bakımdan küçük-burjuva sosyalizmi ütopyadır, hayalcidir. Kırlardaki sınıfları doğru tahlil edemez. Kır küçük-burjuvazisi gerçeğine gözlerini kapar ve "emekçiler, sömürülenler, işçi sınıfı, emekçi yığınları, sömürülenler sınıfı, sömürtülen sınıflar" gibi kelime ve terimleri aralarında hiçbir ayırım yapmadan, aynı anlamda kullanır. Aren-Aybar oportünizmi ve Türkiye'deki bütün popülist akımların yaptığı gibi. Küçük-burjuva sosyalisti, burjuva-demokratik toprak reformu programını, feodalizmin tasfiyesi ve kapitalizmin gelişmesini sağlayacak bir programı, sosyalist bir program olarak, "kapitalizmi önleyici" bir program olarak ileri sürer.

Küçük-burjuvazinin yapısı, küçük-burjuva siyasi akımlarında hemen hemen bütün ülkelerde büyük çeşitliliklere yol açmıştır.

Küçük-burjuva sosyalizminin bir çeşidi, ülkemizde henüz siyasi bir akım olarak ortaya çıkmamış olan, fakat ilişkilerimiz sırasında yoksul köylüler ve özellikle TİP'i destekleyen köylüler arasında uç vermeye başladığını gördüğümüz Narodnik akımdır. Rusya'da Narodniklerin, daha sonra kısmen sosyalist-devrimcilerin, Çin'de Sun Yat-Sen'in savunduğu Narodnik ütopya, doktrin açısından gerici, fakat savunduğu program açısından "demokratik devrimin gündemde olduğu ülkeler için" ilericidir, yığınların demokratik hareketinin bir parçasıdır, fakat bir yandan da onların bilinçlenmesini engeller. Köylü kitlelerinin mücadele isteğinin, sömürücülere son verme arzusunun ifadesi olan bu ütopya, sosyalist devrim aşamasında gerici ve zararlıdır. "Açıktır ki, Marksistler, dikkatle, Narodnik ütopyalar kabuğu içinde köylü yığınlarının samimi, kararlı, militan demokrasinin sıhhatli ve değerli özünü çıkarmalıdırlar"[122].

Bir diğer küçük-burjuva akımı da bugün Aybar'ın temsil ettiği, barış içinde, sonuna kadar yürütülen sınıf mücadelesi olmaksızın, "sosyalist" toplumu gerçekleştirebileceklerini sananların akımıdır. Ecevit çevresi de benzeri fikirleri savunmaktadır. Proleter Devrimci AYDINLIK'ta Ecevitçi Sosyal-Demokrat gençlerin, Akhisar Tütün Mitingi'nde «'sendikada birleş' şiarına karşılık 'kooperatifte birleş' şiarını" attıklarını, sosyal-demokratik gençler adına söz alan konuşmacının «'kapitalist düzene karşı mücadele'den», «'kooperatifleşmenin gereği'nden» söz ettiklerini okuyoruz[123]. Bu da bir ütopyadır, bir küçük-burjuva ütopyası. Fakat bu ütopya, sınıf mücadelesinin yerine sınıf barışını koyduğu ve yığınların demokratik bilincini, mücadele azmini körelttiği için, gerici ve zararlıdır. Kendisiyle mücadele edilmesi ve mutlaka etkisiz kılınması gerekir.
 
TÜRKİYE'DEKİ KÖYLÜ HAREKETLERİ

Türkiye'deki köylü hareketleri, genel olarak büyük toprak sahiplerinin ve tefeci-bezirgân sermayenin baskısına karşı, özellikle yoksul köylülerin bir başkaldırması şeklindedir; feodal unsurlarla kapitalist unsurları çeşitli ölçülerde birarada bulunduran büyük toprak mülkiyetinin yoğun olduğu Trakya'da, Ege'de, Adana ve Antalya çevresinde, Güneydoğu Anadolu'da, Konya ve Polatlı'da büyük toprak sahiplerine karşı, tefeci-bezirgân sermayenin yoğun olduğu Ege, Adana civarı ve Karadeniz bölgesinde de tefeciliğe karşı, işgaller, çatışmalar, yürüyüşler ve mitinglerle yürütülen bir mücadeledir. Tekelci sermayenin ve feodal sömürünün ağır baskısı altında gittikçe yoksullaşan ve mülklerini kaybederek proleterleşen köylü yığınları toprak istemektedirler. Tefeci-tüccarlar tarafından sömürülen küçük üreticiler, ürünlerini daha fazla paraya satarak ve banka kredilerinden "adil" pay alarak, bu sömürüden kurtulmak istemektedirler. Köylüler, doktor, ilaç, okul, yol, istemektedirler. Malatya'da ve Ege'de yapılan mitingler, Amerika'ya karşı yayınlanan bildiriler, proleter devrimcilerin önayak olduğu anti-emperyalist ve demokratik hareketlerdir. Ve bunlar köylü hareketleri içinde ileri bir aşamayı temsil ederler. Besbelli ki, köylü hareketleri, kapitalizmi yok etmeye değil, onu güçlendirmeye, gelişmesini hızlandırmaya yönelen burjuva-demokatik nitelikte hareketlerdir ve artık Aybar oportünizmi ve benzerleri dışında kimse köylü hareketlerinin sosyalizm için olduğunu iddia etmiyor.

Tarım proletaryasına gelince; Türkiye'de tarım proletaryası azdır. Ege ve Trakya'daki kapitalist ilişkilerin hakim olduğu çiftliklerde daha çok çiftlik çevresindeki yoksul köylüler, mevsimlik işçi olarak çalışmaktadır. Çiftliklerde sürekli çalışan az miktarda işçiler ise genellikle modern proleter niteliği taşımaktan uzaktırlar ve genellikle bunların ağa ile sıkı bağları vardır. Trakya'da bunlar, çiftlik sahipleri ya da işletmeciler tarafından çevredeki yoksul köylülere karşı fedai olarak kullanılmaktadır. Bu durum, tarım proleterlerinin örgütlendirilmesi ve köylülükle dayanışmaya sokulması işini daha acil ve önemli hale getirmektedir. Köylülerin, özellikle yoksul köylülerin komiteler, birlikler, sendikalar içinde örgütlendirilmeleri de önemli bir görev olarak durmaktadır. Köylülerin örgütlendirilmesi konusunda pratiğimiz geridir, bilgilerimiz çok eksiktir. Bütün dünyada devrimci hareketlerin köylüleri nasıl örgütlendirdiği bizlerce pek bilinmemektedir. Bu tecrübeler Türkiyeli devrimcilere de mal edilmelidir. Ayrıca gelişen sosyal pratik de yine köylülerin örgütlendirilmesi konusunda yolumuza ışık tutacaktır.

Köylülerimiz, özellikle mücadeleye giren köylülerimiz, hızlı bir uyanış içindedirler. Proleter devrimci akımı tanımışlar, bilmedikleri nice siyasi gerçekleri yurdumuzdaki Amerikan emperyalizmi tahakkümünü, onun büyük toprak sahipleri ile, tekelci sermaye çevreleri ile … olan bağlarını kavrama yolunda, kendi durumlarını sistemin bütünüyle olan ilişkisini kavrama yolunda mesafeler almışlardır. Özellikle Söke, Akhisar, Ödemiş çevresindeki köylüler ve Malatyalı köylüler, Çukurova ve Trakya köylüleri büyük bir kıpırdanma içindedirler. Köylülerin yürüyüşleri zorla engellenmekte, köylü hareketleri jandarma ile önlenmeye çalışılmaktadır. Çelişkinin ağır ve keskin olduğu bölgelerde köylülerimiz yeni hareketlere hazırdır. Fakat bu hareketlerin bölük pörçük olması ve köylülükten gelen bazı hastalıkları taşıması mümkündür. Köylü hareketlerini, proleter devrimci hareketin denetiminde, yaygın ve tutarlı hale getirmek, bunları bir bütün içinde birleştirmek, mahallî olarak kalmaktan kurtarmak gerekmektedir. Bunu sağlayacak ilk adım, herhalde darı taneleri gibi dağınık ve örgütsüz olan köylüleri örgütlemektir. Eğer proleter devrimcileri isek, milli demokratik devrimimizin temel gücü olan köylülüğü, "sen sensin, ben de ben" anlayışı içinde küçük-burjuva radikalizminin önderliğine terkeden anlayışa karşı mücadele etmemiz gerekir. Hareketimizi bir köylü hareketi olarak görmek de başka bir hatadır. Biz işçi sınıfı devrimcileriyiz. Nihai amacımız, her türlü sömürünün kalkması ve sınıfsız toplumun kuruluşudur. Köylülük, bu uğurda verilen mücadelede işçi sınıfının müttefik olarak kazanacağı bir sosyal güçtür. Proleter devrimci örgütü, "yoksul köylülerin de öncü müfrezesi" göstermek ve yoksul köylülerle işçiler arasında ayrım yapmamak, önder sınıfı müttefikleriyle karıştırmak demek olur. Hele İlkesiz Birlik Cephesi liderinin Yeni Gazete'ye verdiği beyanatta olduğu gibi, "sosyalizm, yoksul köylülerin de ideolojisidir" demek, nasıl izah olunabilir? Bu anlayış bizi, proleter devrimciliğini, küçük-burjuva devrimciliği ile bir tutmaya götürür. "Elbette ki, her ikisi de [küçük çiftçiler ve ücretli işçiler] 'emekçi' sınıflardır; elbette ki, farklı biçimlerde olmasına rağmen sermayenin sömürüsü altındadır. Ama, ancak kaba burjuva demokratları buna dayanarak, bu farklı sınıfları bir araya" koyabilir[124]. Proleter devrimcilerine düşen görev, köylülüğü "proletaryanın tutarlı demokratik ruhunun seviyesine yükseltmek", onu uzlaşıcılardan kopararak proletaryanın en sağlam müttefiki ve yedek kuvveti haline getirmektir. Görevimiz, köylülüğün gönüllü ve bilinçli olarak proletaryanın ideolojik, politik ve örgütsel önderliğini benimsemesini sağlamaktır. İşte köylülüğe karşı proleter devrimci tutum!
 
KİTLE HAREKETLERİ VE PROLETER DEVRİMCİ HAREKETİMİZ

İşçi ve köylü hareketlerinin gittikçe yaygınlaştığını belirttik. Kendiliğinden-gelmelik karşısında doğru çizgiyi ve yanlış eğilimleri özet olarak verdik. İşçilerimizin ve köylülerimizin bugün içinde bulundukları bilinç ve örgütlenme seviyesini de genel hatlarıyla ortaya koymuş bulunuyoruz. Şimdi de kısaca proleter devrimci hareketimizin kitlelerle ilişkiler yolundaki çabalarına ve aldığı yola bakalım. Yukarıdaki söylenenlerden de anlaşılacağı gibi, hareketimiz henüz geniş ölçüde bir gençlik ve aydınlar hareketi niteliğindedir, işçi sınıfı temeline dayanmamaktadır. Bilimsel sosyalizmle işçi sınıfının kendiliğinden-gelme hareketi bütünlenememiştir. Ayrıca gençlik ve aydınlar hareketi niteliğinde olan proleter devrimci akım, aydınlar ve gençler seviyesinde bile gerçekten örgütlü ve disiplinli olmaktan uzaktır. Amatörlüğün bütün hastalıklarını, enerji israfı, işçi sınıfı hareketlerinin yeterince değerlendirilememesi, mahalli olayların mahalli olarak kalması, hem teorik hem de pratik alanda yetersizlik ve dağınıklıktan kurtulamama gibi bütün hastalıkları taşımaktadır. Tecrübeli örgütlerimiz, ajitatör ve propagandacılarımız yeterince yoktur. Genç militanlar, kitleler içinde çalışma tecrübesinden geniş ölçüde yoksundurlar. Bu şartlar altında devrimciler, genellikle kitle hareketlerine tabi olmuşlar; kitle hareketlerini kendilerine tabi kılmak, bu hareketleri genişletmek ve yaygınlaştırmak mümkün olmamıştır. Hareket sırasında işçi-köylü yığınlarıyla kurulan bağlar devamlı olamamış, hareketle birlikte sona ermiştir. Devrimci düşünceye kazanılan unsurlar, bir bütün içinde birleştirilip, kaynaştırılamamıştır. Kitle ile ilişkiler sırasında bilinç seviyesinin yetersizliği, tecrübe eksikliği, proleter devrimci çalışma tarzının[125] bilinmemesi ya da bilindiği halde pratiğe canlı bir şekilde uygulanmaması gibi nedenlerle hatalar yapılmıştır. Bu hataları şöyle sıralayabiliriz:

Kendiliğinden-gelme hareket karşısında proleter devrimci görevi bilmemekten ileri gelen yanlışlar. Bu, devrimcileri ekonomizme götürüyordu.

Milli cephe politikasını yanlış anlamaktan ileri gelen yanlışlar. Bu, devrimcileri sosyalizmden söz etmemeye götürüyordu ve sonuç itibarıyla, birinci yanlışla aynı noktaya varıyordu.

Popülist eğilimler. Bu, devrimci gençleri kitlenin geri bilinç seviyesine ve şartlanmalarına tabi olmaya götürüyordu; yapmacık bir dil kulanmak, onlar gibi konuşmaya ve davranmaya özenmek gibi.

Kendi isteklerini kitlelerin isteklerinin yerine koyan eğilim. Bu, devrimcilerin ayaklarının yerden kesilmesine sebep oluyordu.

Fayda sağlıyarak adam kazanma eğilimi. Bu, devrimcileri propaganda yapmamaya, birtakım vaadlerde bulunarak bununla yetinmeye götürüyordu.

Bunlardan başka, kitlelere güvenmemek, onların içinde rahatsız olmak, sabırsızlık, acelecilik, kendine güvensizlik, bilgiçlik, kibirlilik, tutarsızlık, sorumsuzluk, disiplinsizlik, el yordamıyla iş görmek ya da önceki örnekleri körü körüne izlemek gibi hatalar sayılabilir[126].

Bütün bunlar proleter devrimci hareketin zaaflarıdır. Hareketimizin bir de güçlü yanı vardır: Proleter devrimci düşünce hızla yayılmakta ve pratikte çalışan militanların bilinç seviyeleri ve tecrübeleri hızla gelişmektedir. Devrimci teoriyi kavramış öncü kadrolar yetişmektedir. Hareketimizin kendini batağa saplayacak sağ ve "sol" eğilimlerden arınması ve giderek daha sağlam ve daha dinamik bir bünyeye kavuşmakta oluşu da hareketimizin güçlü yanlarını meydana getirmektedir. "Gelecekteki yanlışlardan kaçınmak için, geçmiş yanlışlardan ders alan" hareketimiz bu yolla, zaaflarını "kuvvet" haline dönüştürmektedir. Hareketimizin olumlu yönlerinden biri de İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ gibi bir kitle silahına sahip oluşudur. İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ bugüne kadar kitleleri eğitip örgütlendirme, kitle hareketlerini birbirine bağlayarak bir bütün içinde birleştirme yönünde, "halkın öfke ve kaynaşma damlalarını ve dereciklerini, toplanıp, gürül gürül akan tek bir sel haline getirilmesi gerekli olan derecikleri"[127] birleştirme yönünde atılan en önemli adımdır. Proleter devrimci hareketle kitleler arasında halihazırda en güçlü bağı teşkil etmektedir. Aynı zamanda halkımızın Amerikan emperyalizmine karşı güçlü bir silahıdır. Bu gerçeği biz, pratik içinde gördük. Değirmenköy'de, Kaşıkçı'da, Demirdöküm'de … gördük. Hergün Türkiye'nin dörtbir yanından, işçilerden, köylülerden, öğretmenlerden, hademelerden, öğrencilerden gelen mektuplarda gördük. Fakat İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'nin olumlu yanları onun olumsuz yanlarını da görmemize engel olmamalıdır. Yoksa onu daha güçlü, daha canlı, daha etkili hale getiremeyiz. Bu olumsuzluklar şunlardır: İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ proleter devrimci düşünceyi yaymakta ve öğretmekte yetersiz kalmıştır. Siyasi gerçeklerin açıklanmasında, siyasi eğitim ve ajitasyonda yeterince yaratıcı olamamıştır. Birtakım şiarlar haddinden fazla tekrarlanmış, o şiarların muhtevası fazla işlenmemiştir. Bunlar da eksikliklerimiz ve hatalarımızdır.
 
GÖREVİMİZ "MÜCADELE KUVVETLERİMİZİN ÖRGÜTLENMESİ, HAZIRLANMASI VE SEFERBER EDİLMESİ"DİR!

Eğer bizler, sözde Marksistler değilsek, Marksizmi konuşmakla görevlerimizi yerine getirdiğimiz kanısında değilsek, "onu sözde onaylayan, ama pratikte uygulamayan[128] liberaller değilsek, bugünkü görevimizin "mücadele kuvvetlerimizin örgütlenmesi, hazırlanması ve seferber edilmesi" olduğunu görelim ve bu görevimizi yerine getirmek için vargücümüzle mücadele edelim. Eğer, işçi sınıfının "hegemonya"sı kendi kendimizi tatmin konusu değilse, onun "hegemonya"sını gerçekleştirmek için, en temel görevimizi, proleter devrimci mücadele ile işçi sınıfı hareketini bütünleme görevimizi yerine getirelim. Eğer Marksizmin M'sinden haberdarsak, gerçek kahramanın halk kitleleri olduğunu, halk kitlelerini, onların "sınırsız yaratıcı gücünü" seferber etmeden ve bu gücü proleter devrimcilerinin emrine vermeden, işçi sınıfımızın ideolojik, politik ve örgütsel önderliğini gerçekleştirmeden milli demokratik devrimi başaramayacağımızı bilelim ve bunun gerektirdiği eylemlere yan çizmeyelim! Bu eylemin başlıca muhtevası, bu eylemin temerküz noktası "en kuvvetli patlama döneminde olduğu gibi, en sakin dönemde de mümkün ve mutlaka gerekli çalışma olmalıdır", yani "hayatın bütün yönlerini aydınlatan ve yığınların mümkün olduğu kadar geniş katları arasında yürütülen siyasi ajitasyon çalışması olmalıdır". Bu eylem için başlıca aracımız, İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'dir. İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'ni daha canlı, daha yaratıcı hale getirerek, Türkiye çapında geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası örgütlendirmeliyiz. İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ'ni her an etrafımızda olup biten canlı olayları sıcağı sıcağına ele alıp açıklayan ve TİP teşkilatları ve onun etrafında merkezileştireceğimiz mahalli örgütler aracılığıyla hakimiyet kuracağımız sendikalar,dernekler, birlikler, her türlü yığın örgütleri aracılığıyla, bütün Türkiye çapında dağıtılan ve düzenli olarak çıkan bir gazete haline, proleter devrimcilerin kitlelere hitap eden, eğitici, örgütleyici bir kürsüsü haline getirmeliyiz. İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ hem bütün sınıflara karşı işçi sınıfının mücadelesini yürütmelidir, onu proleter devrimci düşünceden en ufak taviz vermeden devrimci bir ruhla eğitmelidir; hem de emperyalizme ve onun uşaklarına karşı bütün halkın mücadelesini yürütmeli ve bu iki mücadeleyi bir bütün içinde birleştirmelidir. Ülke çapında bir siyasi ajitasyonu, bütün çalışmalarımızın temel taşı yapmamız gerekir; bunu mutlaka yapmak zorundayız.

"Bizim siyasi kimliğimiz başkadır. Ortanın solundakilerin başka. 'Sen sensin, ben de ben'. Aynı ipte oynamıyoruz ve CHP'ni iyi niyetli sosyalizan oylarına sahip çıkmak meselemiz değildir. Bizim bir siyasi örgütle ilişiğimiz olmadığı için, bu yoldaki bir çabamız elbetteki söz konusu olamaz. Olsaydı, proleter devrimcileri olarak bütün gücümüzü şehir ve köy emekçi yığınlarını bilinçlendirme, en gerici partinin etkisinden kurtarma yolunda harcardık [abç. —İ. K.]",[129] diyerek, "şehir ve köy emekçi yığınlarını bilinçlendirme, en gerici partinin etkisinden kurtarma" mücadelesinden kaçamayız. Hem kendine "proleter devrimci" diyeceksin, hem de bir proleter devrimcinin en temel görevini yapmayıp, kendiliğinden gökten düşecek yada yerden bitecek "bir siyasi örgüt" bekleyeceksin! Bu ne demektir? Bu, küçük-burjuvaziye karşı proletaryanın mücadelesini yürütmekten vazgeçmek demektir, proleter devrimci politikadan vazgeçmek demektir. Bu, örgütlenmede düpedüz ilkelliğin, dar kapsamla yetinmenin savunulmasıdır. Bunun, Bernstein'cı Credo'nun vardığı şu sonuçla farkını gösterebilir misiniz! Credo'nun vardığı sonuç şuydu: "İktisadi eylem, gerçek işçi aksiyonu, her türlü politikayı eleştirme özgürlüğü sosyal-demokrat (sosyalist) çalışmanın gerçek derinleştirilmesi, biz sosyal-demokratlar (sosyalistler) için, siyaset liberaller için; 'Cumhuriyetçi eylemden' Tanrı bizi korusun: böyle birşey yaparsak, sonra burjuvazi yüz çevirir"[130]. Evet, karşımızda gene aynı mantık! Her türlü politikacılığı eleştirme özgürlüğü 'proleter devrimcileri' için siyasi mücadele küçük-burjuva demokratları için; proleter devrimci politikadan Tanrı "bizi" korusun! Sonra küçük-burjuva demokratları yüz çevirir. Sayın yazar, oynadığınız ipe pek güvenmeyin. O ip, ekonomizmin çürük ipidir. Credo'cular Raboçeye Mysl ve Raboçeye Dyelo'cular ve az çok bütün İkinci Enternasyonal oportünistleri o ipte oynadılar ve burjuvazi saflarına tepetaklak yuvarlanmaktan kurtulamadılar! Proletaryanın "hegemonyası"nın gerçekleşmesini isteyen her proleter devrimci, ülke çapında siyasi gerçeklerin açıklanmasını örgütlendirmek, kitlelerin siyasi eğitimini sağlamak görevini, bu başlıca görevimizi görmemezlikten gelemez. Bu görevi atlayamaz. "Halkın gözünde bir siyasi güç olabilmek için bir artçı teori ve pratiğin üzerine 'öncü' etiketini yapıştırmak yetmez"[131]. Eğer "öncü" olmak istiyorsak, halkın siyasi eğitimi görevini üzerimize almalı ve bu görevi bütün enerjimizle, inatla, sabırla, imkânlarımızı son zerresine kadar kullanarak yürütmeliyiz. Eğer "öncü" olmak istiyorsak, bütün muhalefet katlarının eylemine kılavuzluk etmeli ve doğru teorimizle ve doğru pratiğimizle önderliğe layık olduğumuzu onlara ispat etmeliyiz.

Bugün proleter devrimci hareket karşısında bir "İlkesiz Birlik Cephesi" kuran sağ teslimiyetçi çizgi ve "sol" maceracı çizgi, işte bu eylemden bütün yönleriyle kitlelerin siyasi eğitimini ele alma ve yürütme eyleminden kaçıyor ve artçı bir teori ve pratiğin üzerine "öncü" etiketini yapıştırarak gerçekte kendi kendisini avutuyor. Aren-Aybar-Boran oportünist klikleri de aynı şeyi yapmıyor muydu? Ve bugün de aynı şeyi yapmakta devam etmiyorlar mı? Ve "İlkesiz Birlik Cephesi"ne sempati duyduklarını her yerde ilân etmiyorlar mı? Ve hatta nice Aren'ci, Aybar'cı "içlerinde kuyrukçuları arındırdıkları için" "İlkesiz Birlik Cephesi"ne dahil olmadı mı?!

Evet, en temel görevimizden sağ teslimiyetçi çizgi, "ittifak" adına sosyalist politikadan vazgeçerek kaçıyor; "sol" maceracı çizgi ise aynı şeyi bizi "devrimci eğitim"den, küçük-burjuva terörüne çağırarak, "tehlike çanlarını" çalarak yapıyor! Saflarımızdaki "sol" çizginin görüşleri yazılı hale pek gelmemiştir. Ama, örgütlenmede kendiliğinden-gelmeliğin ve ilkelliğin örgütlenme ilkelerinin savunulması olan"militan örgütlenme" ve "devrimci terör" gibi görüşleri proleter devrimci hareketle az çok ilgisi olan herkes bilir. Bu, en geniş alan üzerinde yürütülecek, siyasi ajitasyonun yerine "heyecanlandırıcı terörizmi" koymak değil de nedir? Bu, "devrimci mücadele ile, işçi sınıfı hareketini bir bütün içinde birleştirme yeteneğinden yoksun olan, ya da fırsatını bulamayan aydınların tutkulu öfkesini, kendiliğinden gelmelik önünde boyun eğme"yi ifade etmiyorsa, neyi ifade ediyor? Neden bilimsel sosyalist örgütlenme değil de, istikrarlı ve sürekli bir yanı olmayan "militan örgütlenme"? Çünkü, gerçekten bütün alanları kapsayan bu siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını örgütlendirme eylemini başlıca görev olarak kabul etmeyenlere, siyasi mücadeleyi bireysel çıkışlar olarak sınırlandıranlara bilimsel sosyalist bir örgüt değil, "militan örgüt" lazımdır. "Ve böyle bir örgüt ne yazık ki mücadeleye nerede ve nasıl girişeceklerini henüz bizden sormayan ya da seyrek soran yığınlarla birliklerimizin daha sıkı bağlar kurmasını gerçekten önler…"[132].

Yine bu "sol" çizginin bir yanda proleter devrimci hareketi, bütün yönleriyle kitlelerin siyasi eğitimi görevinden "devrimci teröre" çağırırken, bir yandan da siyasi ajitasyonun yerine, ekonomizmin "aşamalı bilinçlendirme teorisi"ni koyması ve "kitlelerin polisle çatıştırılarak bilinçlendirileceği" görüşünü, o ünlü oportünist teoriyi benimsemesi, ekonomizmle terörizmin bağlantısını, ortak kökünü ortaya koyması bakımından önemlidir ve Lenin'in "Ekonomistin bitişik kapı komşusu terörist"[133] demekte ne kadar haklı olduğunu bir kere daha göstermektedir.

Proleter devrimci hareketimiz içinde bulunduğu dönemin gerektirdiği görevlerini doğru olarak kavradıkça ve yanlış eğilimlerden arındıkça güçlenecektir ve güçlendikçe de yanlış eğilimleri etkisiz kılacaktır. Bizim yanlış eğilimler karşısındaki ilkemiz, "Gelecekte daha dikkatli olmak için, geçmişten ders almak" ve "hatayı önlemek için hastalığı tedavi etmek" ilkesidir. Başka bir deyişle, "birlik-eleştiri-birlik" ilkesidir. Biz doğru ilkeler üzerinde birlik isteriz ve bunun için mücadele ederiz. Çünkü devrimci hareketimiz, ancak doğru ilkelere bağlı kalarak güçlenebilir ve zafere ulaşabilir. İlkesizlikle mücadeleyi savsaklarsak, ilkesiz bir barışı arzularsak liberalizme düşeriz. Liberalizm ise, Mao Zedung'un dediği gibi, "Birliği alttan alta kemiren, dayanışmayı dipten çökerten, vurdum duymazlık yaratan ve ayrılık doğuran bir yozlaştırıcıdır." Onun için, "Biz aktif ideolojik mücadele isteriz. Çünkü bu… kavgamız yararına birlik sağlayan silahtır. Her devrimci bu silahı kullanmalıdır"[134].





 
[1] TÜRK SOLU, Sayı 26; AYDINLIK, Sayı 2, s. 106.

[2] TÜRK SOLU, Sayı 27.

[3] Agd. Sayı 29.

[4] Agd. Sayı 32.

[5] Agd. Sayı 34.

[6] Agd. Sayı 40.

[7] Agd. Sayı 38.

[8] Agd. Sayı 48.

[9] Agd. Sayı 49.

[10] AYDINLIK, Sayı 2, s. 106.

[11] TÜRK SOLU, Sayı 56; AYDINLIK, Sayı 2, s. 106 ve 178.

[12] TÜRK SOLU, Sayı 62; AYDINLIK, Sayı 2, s. 106.

[13] AYDINLIK, Sayı 2, s. 177.

[14] TÜRK SOLU, Sayı 61; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.

[15] TÜRK SOLU, Sayı 61; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.

[16] TÜRK SOLU, Sayı 61; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.

[17] TÜRK SOLU, Sayı 64 ve 66; AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.

[18] TÜRK SOLU, Sayı 62 ve 74; AYDINLIK, Sayı 4, s. 262.

[19] TÜRK SOLU, Sayı 88.

[20] AYDINLIK, Sayı 4, s. 261.

[21] TÜRK SOLU, Sayı 77, 79 ve 81; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1; AYDINLIK, Sayı 8, s. 89-90.

[22] AYDINLIK, Sayı 8, s. 90

[23] TÜRK SOLU, Sayı 78; AYDINLIK, Sayı 8, s. 89-90

[24] AYDINLIK, Sayı 8, s. 90.

[25] TÜRK SOLU, Sayı 79.

[26] TÜRK SOLU, Sayı 80; AYDINLIK, Sayı 8, s. 90.

[27] TÜRK SOLU, Sayı 88; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1; AYDINLIK, Sayı 10, s. 253.

[28] TÜRK SOLU, Sayı 88.

[29] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 4, 5, 8 ve 9; AYDINLIK, Sayı 11, s. 361.

[30] TÜRK SOLU, Sayı 90, 91, 92, 93; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 3, 4.

[31] TÜRK SOLU, Sayı 93; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 3, 4.

[32] TÜRK SOLU, Sayı 94; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 4, 5.

[33] TÜRK SOLU, Sayı 92, 94, 97, 99, ve102; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 3, 4 ve 8.

[34] TÜRK SOLU, Sayı 97; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 6, 7.

[35] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 7, 8.

[36] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 9, 12.

[37] TÜRK SOLU, Sayı 106 ve 107; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 9.

[38] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 10.

[39] TÜRK SOLU, Sayı 112; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 11; Proleter Devrimci AYDINLIK, Sayı 1- 15, s. 168

[40] TÜRK SOLU, Sayı 1.

[41] TÜRK SOLU, Sayı 3

[42] TÜRK SOLU, Sayı 13

[43] TÜRK SOLU, Sayı 18.

[44] TÜRK SOLU, Sayı 15.

[45] TÜRK SOLU, Sayı 18.

[46] TÜRK SOLU, Sayı 21, 22.

[47] TÜRK SOLU, Sayı 26.

[48] TÜRK SOLU, Sayı 37.

[49]TÜRK SOLU, Sayı 65; AYDINLIK, Sayı 5, s. 341-344; AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.

[50]Aynı yerler.

[51] TÜRK SOLU, Sayı 65 ve 66.

[52] TÜRK SOLU, Sayı 66.

[53] TÜRK SOLU, Sayı 67

[54] TÜRK SOLU, Sayı 69.

[55] TÜRK SOLU, Sayı 72; AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.

[56] AYDINLIK, Sayı 8, S. 88

[57] TÜRK SOLU, Sayı 75.

[58] TÜRK SOLU, Sayı 76.

[59] AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.

[60] AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.

[61] AYDINLIK, Sayı 8, s. 88.

[62] Aynı yerler.

[63] TÜRK SOLU, Sayı 80, İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1; AYDINLIK, Sayı 8, s. 88

[64] TÜRK SOLU, Sayı 80.

[65] TÜRK SOLU, Sayı 82.

[66] TÜRK SOLU, Sayı 84; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 1.

[67] TÜRK SOLU, Sayı 87

[68] TÜRK SOLU, Sayı 89

[69] AYDINLIK, Sayı 10, s. 252.

[70] TÜRK SOLU, Sayı 92 ve 93; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 3.

[71] İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 6.

[72] TÜRK SOLU, Sayı 97; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 6.

[73] TÜRK SOLU, Sayı 105, 106; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 9.

[74] TÜRK SOLU, Sayı 107.

[75] TÜRK SOLU, Sayı 111.

[76] TÜRK SOLU, Sayı 117; İŞÇİ-KÖYLÜ GAZETESİ, Sayı 12.

[77] TÜRK SOLU, Sayı 120 ve 121

[78] Lenin, Ne Yapmalı, Ankara, Sol Yayınlrı, 1969, s. 78

[79] Lenin, "Önümüzdeki Görev", TÜRK SOLU, Sayı 113.

[80] Lenin, Ne Yapmalı, s. 40

[81] Aynı eser, s. 120.

[82] Aynı eser, s. 52

[83] Aynı eser, s. 51-54.

[84] Aynı eser, s. 88-89.

[85] Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr, Ankara, Sol Yayınları, 1965, s. 101.

[86] Lenin, Ne Yapmalı, s. 88.

[87] Aynı eser, s. 73.

[88] Aynı eser, s. 167.

[89] Aynı eser, s. 203.

[90] Aynı eser, s. 89.

[91] Aynı eser, s. 124.

[92] Aynı eser, s. 138.

[93] Aynı eser, s. 95-96.

[94] Aynı eser, s. 131-132.

[95] Aynı eser, s. 98.

[96] Aydınlık Sosyalist Dergi, sayı 15, s. 205.

[97] Yukarıda gösterilen kaynaklara bakınız.

[98] Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr, s. 101.

[99] Lenin, Ne Yapmalı, s. 80.

[100] Milli demokratik devrim mücadelesi, nihai amaç olan sınıfsız topluma varmak için, önder güç işçi sınıfının bilinçle yürüttüğü bir mücadeledir; bilinçli siyasi mücadeledir. Kendiliğinden-gelme işçi ve köylü hareketleri, bu mücadelenin hedefleri doğrultusunda olduğu ve onun mücadele olanaklarını genişlettiği için milli demokratik devrim mücadelesinin bir parçası sayılırlar. Ama bu mücadelenin doğrudan değil, dolaylı bir parçasıdırlar.

[101] Lenin, Bir Adım İleri, İki Adım Geri, Ankara, Sol Yayınları, 1969, s. 89.

[102] Aynı eser, s. 73-74.

[103] Yukarıda aktardığımız kaynaklardan Demir-Döküm, Horoz Çivi, Singer, Erdemir, Yarımca Seramik işçilerinin ve Amerikan işyerlerinde çalışan işçilerin hareketlerine bakınız.

[104] Lenin, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, Ankara, Sol Yayınları, 1968, s. 158.

[105] Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kâr, s. 102-103.

[106] Lenin, Marksist Eylemin Çocukluk Hastalığı, İstanbul, Gün Yayınları, 1968, s. 106.

[107] Gerilla Savaşı ve Marksizm, Ankara, Ekim Yayınları, 1969, s. 375.

[108] Mehmet Altun-Sebatay Varol, "İşçi Sınıfımızın Gelişen Kendiliğinden Hareketine Dikkat Edelim", TÜRK SOLU, Sayı 113.

[109] "DİSK'e İşçi Sınıfının Devrimci İdeolojisini Hakim Kılalım", TÜRK SOLU, Sayı 118.

[110] G. Göder ve diğerleri, Sosyal Demokratların Çıkmazı, Ankara, Sol Yayınları, 1966, s. 19.

[111] Sözümüz DİSK içindeki proleter devrimci unsurlara değil, DİSK'e bugün hakim olan oportünizmin temsilcilerinedir. İleride söyleyeceklerimiz de yine onlaradır.

[112] AYDINLIK, Sayı 12.

[113] Mao Zedung, Yeni Demokrasi, İstanbul, Sosyal Yayınları, 1967, s. 95.

[114] Lenin, Toprak Meseleleri, Ankara, Sol Yayınları, 1969, s. 32.

[115] Lenin, İşçi-Köylü İttifakı, Ankara, Sol Yayınları, 1970, s. 140.

[116] Bu konular için Stalin'in Sosyalist Ekonominin Meseleleri'ne (Ankara, Sol Yay. 1968) bakınız.

[117] Lenin, Toprak Meseleleri, s. 29.

[118] Lenin, İşçi-Köylü İttifakı, s. 11.

[119] Lenin, İki Taktik, Ankara, Sol Yayınları, 1967, s. 61.

[120] Lenin, Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı, s. 157.

[121] Lenin, Toprak Meseleleri, s. 40.

[122] Aynı eser, s. 40.

[123] Proleter Devrimci AYDINLIK, sayı, 3-17.

[124] Lenin, Toprak Meseleleri, s. 126.

[125] Proleter devrimci çalışma tarzının üç ana ilkesi vardır. Bu ilkeler şunlardır: "Teori ile pratiği kaynaştırmak, kitlelerle sıkı bağlar kurmak, özeleştiri yapmak."

[126] Bu konuda bkz. "Kitlelerle İlişkilerimizde İlkelerimiz Nelerdir?", TÜRK SOLU, sayı 120.

[127] Lenin, Ne Yapmalı?, s.98

[128] Mao Zedung, "Liberalizmle Mücadele", AYDINLIK, sayı 12.

[129] Başyazı, TÜRK SOLU, Sayı 5.

[130] Lenin, İki Taktik, s. 100-101.

[131] Lenin, Ne Yapmalı, s. 113.

[132] Aynı eser, s. 215.

[133] Aynı eser, s. 149.

[134] Mao Zedung, "Liberalizmle Mücadele".
 
İNTİKAMI!

Önder yoldaşımız Ali Haydar Yıldızın katledilmesi ve Önderimizin esir düşmesine sebep olan işbirlikçi hain Hüseyin yıldırım bir iki ay içinde yoldaşlarımız tarafından ölümle cezalandırıldı.

Önderimizi Diyarbakır zindanlarında işkenceli sorgulardan geçiren savcı Yaşar Değerli kısa zaman içinde partimiz tarafından ölümle cezalandırıldı ve cezası savaşçılarımız tarafından infaz edildi...

Gene işbirlikçi öğretmen Cafer Atan 27 yıl boyunca kaçıp saklanmasına rağmen, 2000 yılında partimiz tarafından yeri tespit edilip hakkındaki ölüm kararı savaşçılarımızca infaz edildi. O dönemki burjuva basını eylemimizi şu şekilde yayınladı:

Emekli öğretmen: "Ailemin önünde birşey yapmayın, arka odaya gidelim"


Emek Sokak'ta kapı çalındı. Tam iki kez. Güm güm. "Kimsiniz" diye soran Cafer Atan, "jandarma, hakkınızda ihbar var" yanıtını aldı. Haklarında ihbar yoktu. Gelen de jandarma değildi. O akşam yemekte tavuk vardı. Tavuklar salonda masanın üzerinde soğudu. İki siyah montlu ve pantalonlu kimliği belirsiz şahıs emekli öğretmen Tuncelili Cafer Atan'ı vurdu. Bir kere kafasından bir kere omzundan. Dilan, babası öldükten sonra annesi Duygu'nun "baban öldü, ona son bir kez bakmak ister misin" teklifini reddetti. Hazal, babası kanlar içinde yerde ölü yatarken ona, bir daha baktı.
Olay sırasında, Artan ailesi yalnız değildi. Her zamanki gibi komşuları Haydar Doğan da yemeğe misafirdi. "Haydar Doğansız emekli öğretmen Cafer'in et, boğazından geçmezdi". Haydar Doğan'ın Parkinson hastalığı vardı. Birkaç yıl önce yüksek bir binanın beşinci katından aşağıya düşmüş, o gün bugündür yarı felçli dolaşıyordu. Son günlerde en büyük desteği üç ay önce bu apartmana taşınan Artan'lardı. Cafer Öğretmen'i vurmaya gelen maskeli adamlara eski bir karateci olarak müdahele etmeye çalışan Haydar, hiçbir şey yapamadı. Çünkü Cafer Artan buna izin vermedi. Ona ayaklandığı koltuğa geri oturmasını, silahlı adamlara da kızları ve eşinin önünde hiçbir şey yapmamalarını, gerekirse arka odaya geçebileceklerini söyledi. Silahlı adamlar dinlemediler.
Eşi gibi öğretmen olan Duygu Hanım, ne gelenlerin TİKKO'dan olabilecekleri ihtimali üzerinde duruyor ne de eşinin tam 27 yıl önce İbrahim Kaypakkaya'yı ihbar etmiş olabileceğinin. Eşinin kimseden korkmadığını, on yıl aynı yastıkta uyudukları dönem boyunca hiç kabusla uyandığını bilmediğini söylüyor. O da, eşinin babası Mecit Bey'in de iddialarla ilgili tek bildikleri şey, Cafer Artan'ın evlenmeden önce Tunceli'de öğretmenlik yaptığı.
Cafer Artan'ın vurulduğu odadaki büfenin raflarında baş köşede kristal vazolar ve altlarına serilmiş tığ işi örtüler, bir de beş ciltlik Server Tanilli'nin "Yüzyılların Gerçeği ve Mirası" duruyor. Yanındaki sağlık ansiklopedisiyle.
Dilan dün yaptığı resimde bir annesini, bir de babasını çiziyor. Annesinin boynunda bir küçük kırmızı kalp var. "Bu kalp" diyor, "Benim babamın. Çünkü o artık yok. Kalbi de annemde.
 
İbrahim Kaypakkaya kimdir?

Yasadışı TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya, 23 Ocak 1973'te Tunceli'de jandarmayla girdiği çatışmada yaralandı. Yardım için sığındığı köyde güvenlik güçlerine teslim edilen Kaypakkaya 16 Mayıs 1973'te Ankara'da gözaltındayken ölmüştü. Kaypakkaya'yı, 29 Ocak'ta operasyon yapan askerlere Vartinik köyünde görevli bir öğretmenin teslim ettiği öne sürülmüştü.

HÜRRİYET GAZETESİ.

TİKKO 27 yıl sonra intikam aldı

27 yıl önce TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı yakalatan öğretmen evinde öldürüldü.

Cinayeti, intikam için TİKKO militanlarının işlediği belirtiliyor. Emekli öğretmen Cafer Atan Sarıgazi’deki evinde eşi ve iki kızının gözü önünde öldürüldü. Evin kapısını çalan kar maskeli iki kişi jandarma olduklarını söyleyerek içeri girdiler. Aslında kapıyı çalanlar 27 yıl önce yaşananların intikamını için gelen yasadışı TİKKO militanlarıydı. Emekli öğretmen Cafer Atan’ı susturucu takılmış bir tabancayla tutarak öldüren , saldırganlar kayıplara karıştı. TİKKO örgütünün kurucusu Kaypakkaya 27 yıl önce Tunceli’de güvenlik güçleriyle girdiği çatışmada yaralanarak bir köye sığınmıştı. İddiaya göre köy öğretmenlerinden Cafer Atan, Kaypakkayayı jandarmaya ihbar ederek yakalattı. Yasadışı TİKKO örgütünün kurucusu Kaypakkaya daha Ankara’da gözaltında ölmüştü.

NTV

Cumhuriyet'e 'kuşkulu' gelen cinayet

Emekli öğretmen Cafer Atan iki gün önce İstanbul Sarıgazi'de evinde kurşunlanarak öldürülmüştü. Emniyet, jandarma ve Atan'ın kardeşi Ali Atan'ın ifadelerine göre katiller, TİKKO örgütü üyesiydi. Sebep ise Cafer Atan'ın 27 yıl önce Tunceli'de görev yaparken TİKKO'nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya'yı ihbar ederek yakalanmasına sebep olması idi. Cumhuriyet gazetesi hariç tüm medyada haber bu şekilde yer aldı. Haberi 'Sarıgazi'de kuşkulu cinayet' olarak veren Cumhuriyet'e göre Atan'ın ismi resmi belgelerde yoktu ve TİKKO da eylemi üstlenmemişti.

MERAKLISINA NOT

Cemal Atan(51), Tunceli'de görev yaptığı 24 Ocak 1973'te TİKKO'nun kurucusu Kaypakkaya, Vartinik mezrasında girdiği çatışmada yaralanarak köye sığındı. Kaypakkaya, bu köyde güvenlik güçleri tarafından Atan'ın görevli olduğu okulda ele geçirildi. Örgüt Kaypakkaya'nın 18 Mayıs 1973'teki ölümünden Atan'ı sorumlu tuttu. Atan, olay sonrası yıllarca kaçak yaşadı. (Sabah, 25 10 2000)

ZAMAN GAZETESİ
 
Korkunç intikam

Ergün ÇOLAKOĞLU / İSTANBUL

TİKKO örgütünün kurucusu İbrahim Kaypakkaya'yı 27 yıl önce jandarmaya teslim ettiği öne sürülen emekli öğretmen, Sarıgazi'deki evini basan üç kişi tarafından kafasından kurşunlanarak öldürüldü.

SARIGAZİ’deki Orhangazi İlköğretim Okulu'ndan geçen yıl emekli olan 51 yaşındaki Cafer Atan'ın Meclis Mahallesi, Leman Sokak, Emek Apartmanı 17/8'deki evine geçtiğimiz Cumartesi gecesi 23.30'da gelen maskeli iki kişi, ‘‘Kapıyı açın. Jandarma’’ diyerek içeri girdi. ‘‘Cafer Atan sen misin?’’ diye soran teröristler, emekli öğretmeni, eşi Duygu ve iki kızının gözleri önünde, yüzüstü yere yatırdılar. Teröristlerden biri Atan'a, ‘‘27 yıl önce, yaralı halde Tunceli'nin Vartinik Köyü'ne sığınan liderimiz İbrahim Kaypakkaya'yı jandarmaya teslim ettin. Şimdi seni cezalandırıyoruz’’ dedi.

Susturuculu tabancayla vurdu

Aynı terörist, ‘‘Çocuklarımın gözü önünde yapmayın’’ sözlerine aldırmadan, susturucu takılmış tabancasını, Cafer Atan'ın kafasına doğrultarak üç kez ateşledi. Atan, kendisi gibi öğretmen olan eşi Duygu, kızları Hazal ve Dilan'ın dehşet dolu bakışları arasında can verdi. Teröristler daha sonra, evden çıkarak kaçtılar. Tunceli'de 27 yıl önce yaşanan olaydan sonra can güvenliği nedeniyle sık sık görev yeri değiştirilen Cafer Atan'ın adının, TİKKO örgütü tarafından yayınlanan 'ölüm listesi'nde yeraldığı bildirildi.

Gözaltında ölmüştü

23 Ocak 1973'te Tunceli'de jandarmayla girdiği çatışmada ağır yaralanan ve yardım istemek için sığındığı Vartinik Köyü'nde güvenlik güçlerine teslim edilen yasadışı Kaypakkaya, 16 Mayıs 1973 günü Ankara'da, gözaltındayken ölmüştü. Nihat Behram'ın yazdığı ‘İşkencede ölümün güncesi’ adlı kitapta, Kaypakkaya'nın yakalanışı şöyle anlatılıyor: ‘‘Yaralı teröristin kaçtığı köylere haber verilmişti. Çevredeki bütün gericiler ödül kapma yarışındaydı. Gericiler ve ajanlar, dağda taşta, kana banılmış ekmeği arıyordu. Celal adında azılı gerici ajan, İbo'yu piyango bileti gibi karşıladı, öğretmene haber verdi. Öğretmen, köye gelen yabancıya baktı, hemen odanın kapısını kilitledi. 29 Ocak sabahı, operasyonu yapan üsteğmen Fehmi, sayısız adamıyla geldi, evin kapısına dayandı. İbo odada yatıyordu. ‘İbrahim Kaypakkaya'sın değil mi' dedi. İbo'yu bağlayıp götürdüler.’’



HÜRRİYETİM GAZETESİ
 
Geri