İbrahim Kaypakkaya Kimdir

Konu sahibi son olarak 2626 gün önce görüldü
5. Komprador Büyük Burjuvazi ve Toprak Ağaları
Kurtuluş Savaşından Sonra Esaslı İki Siyasi Kampa
Bölünmüştür. Kemalist Diktatörlük, Bu Kamplardan
Birinin Menfaatlerini Temsil Etmektedir:

O yıllarda hakim sınıflar arasındaki esaslı iki siyasi kamp, şu unsurlardan teşekkül ediyordu: Bir yanda, emperyalizmle işbirliğine girişen ve bu işbirliğini gittikçe artıran yeni Türk burjuvazisi, eski komprador büyük burjuvazinin bir kısmı, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakaları. Öte yanda, henüz tamamen tasfiye edilemeyen komprador burjuvazinin diğer bir kısmı, ağaların ve büyük toprak sahiplerinin başka bir kesimi, feodalizmin ve Sultanlığın ideolojik dayanakları olan din adamları, eski ulema sınıfı artıkları. Hangi toprak ağalarının hangi menfaat hesaplarıyla şu veya bu tarafta yer aldıklarını bilmiyoruz. Bu, ayrı ve etraflı bir araştırmayı gerektirir. Üzerinde durduğumuz konu açısından bunun zaten pek önemi yoktur. Önemli olan ve tartışılmayacak kadar açık olan gerçek şudur ki, toprak ağalarının bir kesimi Kemalist iktidara ortakken, bu iktidarda söz ve nüfuz sahibi iken, diğer bir kesimi Kemalist iktidarın karşısındadır. Mesela, Doğu Anadolu’daki Kürt toprak ağaları ve aşiret reislerinin yeri, genellikle ikinci kamptır. Daha sonraları bunlar DP’yi ve AP’yi destekleyecek, CHP karşısında yer alacaklardır. Ama dediğimiz gibi, toprak ağalarının bir kesimi, ta başından itibaren Kemalist iktidarın içindedir ve ona ortaktır, devlette söz ve nüfuz sahibidir.
Birinci kampın siyasi partisi CHP idi ve köken itibarıyla müdafaa-i hukuk cemiyetlerine dayanıyordu. İkinci kamp ise, tek partili sistem yürürlükte olduğu müddetçe CHP içerisinde yer almış ve iki kamp arasındaki siyasi mücadele, CHP içinde sürdürülmüştür. Çok partili sisteme geçildiği zamanlarda da bunlar, kendi siyasi partilerini kurmuşlardır. 1925’te kurulan Terakkiperver Fırka, 1930’da kurulan Serbest Fırka, daha sonraları kurulan DP ve AP esas olarak ikinci kampın siyasi partileridir. “Esas olarak” diyoruz, çünkü, çeşitli menfaat çelişmeleri, yeni durumlar vs. bu kampların birinden diğerine geçişi, bunlara yeni unsurların katılmasını daima mümkün kılmaktadır. Ve öyle de olmuştur. 1946’da çok partili sisteme geçildiğinde CHP içinden bir yığın partinin türemesi, hakim sınıfların bütün kesimlerinin CHP içinde yer almış olmalarından ileri gelmektedir. Kemalist iktidar, siyasi bakımdan bağımsız bir milli burjuva iktidarı değil, birinci kampa dahil olan komprador büyük burjuvazinin, toprak ağalarının, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasının emperyalizme yarı-bağımlı iktidarıydı. Hatta Kemalist diktatörlük bir ölçüde, emperyalizmle işbirliği halinde olmayan orta burjuvaziyi de eziyordu. Kemalist iktidarın temsil ettiği komprador büyük burjuvazi ile orta burjuvazi arasındaki ayrılık, gittikçe daha çok berraklık kazanmıştır.
İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi, Cumhuriyet döneminde de, Kurtuluş Savaşı’na katılan orta burjuvazinin bir kesimi, ele geçirdiği devlet gücünü, zenginleşmek için bir kaldıraç gibi kullanarak, devlet tekellerini yaratıp bunları kendi hizmetine koşarak, emperyalizmle işbirliğine girişerek, onların yatırımlarına ortak olarak hükümet makamlarını, yüksek memuriyetleri de hizmetine sokarak, devlet bankalarından aldıkları kredilerle, rüşvetlerle, vurgunlarla şişerek, Türkiye’yi terkeden ve katledilen Ermeni ve Rum kapitalistlerinin mallarına, mülklerine el koyarak iyice zenginleştiler, milli karakterdeki orta burjuvazinin diğer kesimlerinden koptular. Bu farklılaşma ve kopma giderek daha belirgin hale geldi. İttihat ve Terakkici komprador Türk büyük burjuvazisinin bir kesimi ile, bu yeni komprador Türk büyük burjuvazisi; Kemalist iktidar içindeki hakim unsurlar işte bunlardır! Türk burjuvazisinin bu yüksek tabakasının çıkarları, Avrupa kapitalistleri ile ayırdedilemeyecek derecede karışmış ve bunlar Avrupalı emperyalistlerle kesin bir tarzda işbirliğine girişmişlerdir.
Nasıl, 1924-1927 Çin Devrimi’nden hemen sonra iktidar, orada komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının eline geçmişse, Türkiye’de de bu olayın bir benzeri Çin’dekinden daha önce cereyan etmiştir.
Stalin yoldaş aynı fikri, başka bir tarzda ifade ederek şöyle diyor:

“Kemalist devrim üst tabakanın (abç), milli ticaret burjuvazisinin bir devrimidir. Yabancı emperyalistlere karşı mücadelenin içinden yükselen ama daha sonra özünde köylülere ve işçilere, bir toprak devrimi imkanına karşı gelişen bir devrimdir” (abç).

Burada üzerine parmak basmak istediğimiz nokta şudur: Kemalist iktidar orta burjuvazinin, yani milli burjuvazinin menfaatini temsil etmiyordu, bu sınıfın içinden çıkıp palazlanan ve kompradorlaşan kesim ile İttihat ve Terakki zamanında palazlanan ve kompradorlaşan büyük burjuvazinin bir kesiminin menfaatini temsil ediyordu. Orta burjuvazinin büyüyemeyen kesimi ise yine CHP’nin içinde tutuluyor ve işçilere, köylülere karşı bunlar da destekleniyordu. Nasıl 1924-1927 Birinci Devrimci İç Savaş’tan sonra, Çin’de orta burjuvazi Guomindang içinde ve safında yeralmışsa, Türkiye’dekiler de CHP içinde ve safında yer almışlardır. Hakim sınıflar içindeki mücadele, sanıldığı gibi, iktidarı elinde tutan milli burjuvazi ile komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının arasında cereyan etmiyordu. Esas olarak, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının iki kanadı arasında cereyan ediyordu. Milli karakterdeki orta burjuvazi, bu kanatlardan birinde ikincil bir güç olarak yer alıyordu. Bu noktanın kavranması, gerek dünün, gerek bugünün açıklanmasında son derece önemlidir. CHP’ye, nispeten ilerici bir karakter kazandıran şey, onun içinde başından beri sosyal bir güç olarak mevcut olan fakat partiye hakim olmayan bu milli karakterdeki orta burjuvazidir. TİP, D. Avcıoğlu, H. Kıvılcımlı, Şafak ve TKP revizyonistlerinin (geçmişte ve bugün) iddia ettiği gibi, Kemalist iktidar, devrimci ve ilerici bir iktidar değildi. Kemalist iktidarla ittifak yapmayı düşünmek, karşı-devrim safına iltica etmek demekti. Çünkü Kemalist iktidarın kendisi, bizzat karşı-devrimi temsil ediyordu. Revizyonistlerin karşı-devrim dediği, cumhuriyet düzeninin yıkılması ve Sultanlığın tesisidir. Oysa böyle bir şey, artık burjuvazinin genç kesimlerinin de işine gelmez, hatta eski Türk büyük burjuvazisinin de... Dünyada gelişmeler öyle bir noktaya ulaşmıştır ki, yuvarlanan taçları kimse başına koymaya cesaret edememektedir. Taçlı bir yönetim artık hakim sınıfların ihtiyaçlarını karşılayamaz, egemenliklerini koruyamaz. Bunu, burjuvazi de bilmektedir. Artık karşı-devrim, “demokratik cumhuriyet” maskeli faşist diktatörlük olabilir ve öyle de olmuştur.
 
6. Kemalist Diktatörlük İşçiler, Köylüler, Şehir Küçük- Burjuvazisi,
Küçük Memurlar ve Demokrat Aydınlar Üzerinde Askeri Faşist Bir Diktatörlüktür:

Sözü Şnurov’a bırakıyoruz:

“Her ne kadar bazı görüntüsel demokratik şekiller mevcutsa da (seçimle meydana getirilen parlamento vs.) Türkiye’de bugün [1929] mevcut olan düzenin özü, bütün demokrasilerden uzak bir diktatoryadır (abç) [yani faşizmdir]. Egemen parti dışında hiçbir parti örgütü yoktur ve hiçbir partinin de meydana gelmesine imkan verilmemektedir. Sosyal-demokrat parti bile yasaklanmıştır. Gazete ve dergiler, bir an dahi gevşemeyen sıkı bir kontrol altındadır. Hatta bu gazete ve dergilerde hükümet aleyhine, ilerde herhangi bir makalenin çıkabilmesi ihtimali dahi, bunların kapatılmasına yetiyor” (s. 21).
“Bugünkü Türk hükümeti elbette bir diktatorya [faşizm olmalı] hükümetidir. Çünkü egemen olan Türk burjuvazisi, tamamen güçsüzdür ve gelişebilmek için emekçi halkı ezmek zorundadır” (s. 22).”
“... Sendikalar hemen hemen yasaklanmıştır; kurulmasına izin verilen federasyon ve dernekler, hayır işleriyle yetinip devlet kontrolü altında çalışmak zorundadır” (s. 24). “Her türlü işkolu dernekleri ve dernek birlikleri yasaktır...” (s. 25). “... kanuna göre, ‘memur ve işçi işini terkedebilir, fakat her türlü gösteri, eylem ve iş özgürlüğünü halel getiren hareketler yasak edilmiştir’” (s. 26).
“... Kemalistler de, Jön Türkler gibi, yalnız emekçi kitlelerinin desteği ile iktidara gelebilirdi. Jön Türkler gibi, Kemalist devrimin ilk aylarında milli burjuvazi, işçi örgütlerinin kurulmasına engel olamadı. Ancak, bu sendikalar sırf sınıfsal nitelikte değildi; bazıları burjuvazinin etkisi altındaydı” (s. 42).
“Kemalist burjuvazi emperyalistlerle barış paktını imzaladıktan sonra (...), burjuvazinin artık emekçi kitlelerinin desteğine ihtiyacı kalmamıştı. Sınıf kavgasının büyümesine engel olmak lazımdı; öyle ya, yerli olsun yabancı olsun, bu kavga bütün sömürenlere, bütün kapitalistlere karşı açık bir savaş halini almak üzere idi.”
Kemalistler, Komünist Partisi’nin ve işçi hareketinin canına okudu. Komünist Partisi yeraltına inmek zorunda kaldı. Birçok ünlü üyesi, bu arada Mustafa Suphi hunharca öldürüldü, hayatta kalanlar takibe uğradı, hapislere atıldı. 1923 senesinde İstanbul Milletlerarası İşçi Birliği kapatıldı. Kapatılması için 1 Mayıs gününün kutlanması ile ilgili bildirilerin dağıtılması bahane edildi. Birliğin ileri gelenleri tutuklandı ve tıpkı vaktiyle Jön Türklerin proletarya sınıf hareketinin ‘hesabını’ gördükleri, burjuvazi kontrolünde sözümona işçi örgütleri kurmaya koyuldukları gibi, şimdi de Kemalistler, kendi burjuva ‘sendikalarını,’ işçi eylemine karşı mücadele aracı olarak kullandılar” (s. 43).

Amele Teali’nin yağma edilmesi üzerine yayınlanan Profintern Yönetim Kurulu bildirisinde şöyle deniliyor:

“Halk Partisi hükümeti (Kemalistler), uzun zamandan beri sendika eylemini eline geçirip faşist bir örgüt haline getirmeye çalıştılar” (s. 47).
“Türkiye, işçi hareketinin en zalim takibata uğradığı ülkelerden biridir. Profintern’in III. Kongresi (1924 yılında) özel bir kararda Türkiye işçi sınıfına yapılan bu baskıları şiddetle protesto ederek şu bildiriyi yayınlamıştı:
“‘ Profintern’in III. Kongresi, Türk Kemalist hükümetinin Türkiye devrimci işçi örgütlerine yaptığı baskıyı ve işçileri uğrattığı kovuşturmayı şiddetle protesto ediyor!...’” (s. 59)
“... Kürt isyanından sonra 1925 senesinde ‘istiklâl mahkemeleri’ kurularak yine iki yıl müddetle sıkıyönetim ilan edilmişti. ‘Bu olay vesile edilerek işçi, köylü ve genellikle bütün emekçi kitleleri ağır takibata uğratıldı. Aydınlık ile Orak-Çekiç gazeteleri kapatıldı. Türk işçi liderleri, türlü işçi birlikleri ve bu gazeteleri çıkaran yayınevleri sorumluları istiklâl mahkemelerinde 10-15 sene hapis cezalarına mahkum oldular’.
“Tarihin tekerrürü! Tıpkı bunun gibi, devrimin sonunda emekçi kitlelerinin sırtından iktidara gelmiş olan Jön Türkler de aynı şeyi yapmışlardı vaktiyle. Fakat ne oldu? Jön Türkler eninde sonunda Alman emperyalizminin itaatkar aleti haline geldiler” (s. 59-60).
“... İşçi hareketini ezmek için Kemalist hükümet her araca başvuruyor, her şeyi mubah görüyor. İşçi örgütlerinin ilerici üyelerini polis gece yarısından sonra, şafak vakti evinden alıp karakola götürüyor. Birkaç gün tutuklu tutuyor... Sebep? Hiç. Filan tarihte, falan günde kravatların rengi ne imiş? Kasketlerinde nasıl işaretler varmış, ne konuşmuşlar acaba?”

AP de aynı politikayı harfi harfine uygulamadı mı? Kırmızı ışık altında gitar çalan gencin tutuklanmasıyla yukarıdaki olaylar arasında ne fark var? Faşist Erim hükümeti de aynı yolu harfi harfine izlemiyor mu? Grevleri yasaklayıp, dergileri kapatmıyor mu?
Kemalist hükümetin işçi sınıfının hareketine karşı gösterdiği gaddarlıklardan bir örnek: 1927 Ağustos ayında Fransızlara ait Adana-Nusaybin demiryolunda çalışan işçiler greve gitmişlerdi. Sebep de gayet basitti. Bayram arifesinde kendilerine, istedikleri avans ödenmemişti. Bundan önce de işçi temsilcileri basit ve mütevazi 31 dilek tesbit etmişler ve bunların yerine getirilmesini istemişlerdi...

“Kapitalistler bir türlü cevap vermediler ve aradan bir buçuk ay geçtikten sonra da dilekçeyi reddettiler. Bunun üzerine başlayan grev 20 gün sürdü ve greve 850 işçi katıldı. İki gün tren işlemedi.
“Nihayet üçüncü gün kumpanya (Fransız kapitalistler şirketi), grev kırıcılara yardım için bir tren yolladı. O zaman birkaç yüz işçi, karıları ve çocukları ile hat boyunca ray üzerinde yattılar ve tren yolunu kapadılar. Buna karşılık Kemalist hükümet yetkilileri, askeri birlik göndererek aralarında çoluk çocuk ve kadın bulunan silahsız işçilere ateş açtırdı. Raylar al kana boyandı. 22 ‘elebaşı’ tutuklandı.
“Grev, yabancı kapitalistler tarafından ezildi ve bu işe, ‘demokratik’ olan Kemalist hükümet de iştirak etti. Kapitalistlerin sınıf kardeşliği milli düşmanlıklarından ağır bastı.” Şnurov şöyle devam ediyor: “Bu örnek tek değildir. 1926 yılında Seyrüsefayin Şirketinde çalışan işçilerin grevi de, aynı şekilde bastırıldı. Hükümet, grevi dağıtmak için deniz askerini grev kırıcısı olarak gönderdi” (s. 63-64).

Yine en basit sebeplerle, yüzlerce, binlerce işçi işinden atıldı ve Kemalist hükümet, patronlara bizzat destek oldu. Birçok olayda hükümet, bizzat patron durumundaydı. Şnurov’un kitabı bu konuda örneklerle doludur. Şimdi bu örnekleri aktarmayı gereksiz buluyoruz.
Köylülerin durumuna göz atalım. Gene tanığımız Şnurov’dur.

“... Soyulup evi barkı yıkılan birçok köylü, ırgat olmakla kalmıyor, iş aramak için şehirlere göç ediyor. Köyde köylüyü tefeci, büyük toprak sahibi, ağalar, toptancılar, tüccarlar insafsızca soyuyor. Türkiye’nin ekseri köy aileleri yoksuldur. İşletmeleri fakirdir. Ne yeterli toprağı, ne aracı, makinesi, ne de hayvanı var. Fakir köylü zenginlerden, yani büyük toprak sahibi ile ağalardan toprağı icara, aracı borca alır; karşılığında mal sahibinin tarlasında hem bedava ırgatlık yapar, hem de mahsulün yarısını ya da üçte birini verir. Araç almaya, geçinmeye parası yetmediği için, köylü, parayı tefecilerden alıp fahiş faizle öder. Yoksul köylünün, ürününü pazara indirmek için atı, arabası olmadığından ister istemez ürünü yok pahasına toptancıya vermek zorundadır. Bu toptancı, çoğu defa, toprağı icara aldığı toprak sahibi, ağa veya tefecidir. Bu yüzden, köylünün ufacık işletmesine türlü borç, faiz, vergi biniyor ve er geç bunun yükü altında yıkılıyor. Fakir köylü kitleleri ya köylerde ırgat olarak çalışmaya ya da şehirlere gidip kendine iş aramaya zorlanıyor” (s. 35).
“Köylerdeki sömürü geliştiğinden, köylerde emekçi köylünün sırtından geçinen köy burjuvazisi, yani ağalar, tefeciler ve bezirgân sınıfı (abç) [Not: Bunların hepsine köy burjuvazisi demek yanlıştır] gelişiyor. Köylülerin çoğunluğu ya sefaletin kapısına dayanmış bir haldedir ya da ırgat olarak zengin ağaların emrinde çalışıyor ve onlar da proletarya saflarını dolduruyor” (s. 76).

Kemalist diktatörlük köylerde, köylülere karşı ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefeci ve bezirgânların, toptancıların yanında yer alıyor, devlet kuvvetleri, bunların hizmetinde köylüleri insafsızca eziyordu. Kemalist diktatörlük, zanaatçı ve memurların alt kesimlerini de ezmektedir. Kayıtçıların, gümrük memurlarının, telgrafçıların, vs. grev ve direnişleri şiddetle bastırılmaktadır. Sözü Şnurov’a bırakalım:

“... Memurların hareketi ağır şartlara bağlıdır, çünkü onlar için hükümet doğrudan doğruya ücretle müstahdem çalıştıran bir kapitalisttir. Hatta daha iyi ücret ve daha elverişli iş şartları uğruna yapılan her mücadele, Kemalistler tarafından hemen hükümete karşı hareket, politik bir suç olarak vasıflandırılıyor. Diğer taraftan Kemalistler, bütün güçleriyle güvenilir ve hükümete sadık bir devlet örgütünü kurmaya gayret ediyorlar.
“Kemalistler başka görüş açısı olan kimseleri işten kovuyor...” (s. 67).
“... 1925 yılında birkaç şehrin telgraf (telsiz) memurlarının, maaşlarına zam yapılması için giriştikleri grev de bastırıldı. Hükümet bu işin arkasında yine komünistlerin bulunduğunu ileri sürerek grevcileri tutukladı. Adana’da bu emir yerine getirildi ve birçok grevci telgrafçı Ankara’ya istiklâl mahkemesine sevkedildi. Suçları, hükümet aleyhine bir komplo imiş!” (s. 68-69).

 
7. Kemalist Diktatörlük, Azınlık Milliyetleri
ve Özellikle Kürt Milletini Amansız Milli Baskı Politikasıyla Ezdi,
Kitle Katliamlarına Girişti, Türk Şovenizmini Bütün Gücüyle Körükledi:

Kemalist diktatörlük, azınlık milliyetlerin, özellikle Kürt milletinin bütün haklarını gaspetti. Onları zorla Türkleştirmeye girişti. Dillerini yasakladı. Zaman zaman başgösteren Kürt milli hareketini, bazı Kürt feodalleriyle de el ele vererek insafsızca ezdi, peşinden kitle katliamlarına girişti, kadın erkek, çoluk çocuk, genç ihtiyar, binlerce insanı katletti, “askeri yasak bölge” ilanlarıyla, “örfi idare” zorbalıklarıyla Kürt halkı için hayatı çekilmez hale getirdi. Sadece Dersim ayaklanmasından sonra katledilen Kürt köylülerinin sayısı 60.000’in üstündedir. Lozan’da Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı alçakça çiğnendi. Kemalistlerle emperyalistler, Kürt ulusunun kendi istek ve eğilimini hiçe sayarak, pazarlıkla, Kürdistan bölgesini çeşitli devletler arasında böldüler. Azınlık milliyetlere ve özellikle Kürtlere, son derece aşağılayıcı muamele yapılıyordu, onlara her türlü hakaret mubah görülüyordu.
Kemalist diktatörlük, Türk şovenizmini körüklemeye girişti. Tarihi yeni baştan kaleme alarak, bütün milletlerin Türklerden türediği şeklinde ırkçı ve faşist teoriyi piyasaya sürdü. Diğer azınlık milliyetlerin tarihini, kitaplardan tamamen sildi. Bütün dillerin Türkçeden doğduğu şeklindeki Güneş Dil Teorisi safsatasını yaydı. “Bir Türk dünyaya bedeldir”, “Ne mutlu Türküm diyene” cinsinden şovenist sloganları ülkenin her köşesine, okullara, dairelere, her yere soktu. Böylece, çeşitli milliyetlere mensup işçiler ve emekçiler arasına milli düşmanlık ve kin tohumları saçtı; işçilerin ve emekçilerin birliğini ve dayanışmasını baltaladı. Türk işçi ve emekçilerini, kendi şovenist politikasına alet etmek istedi.
Kemalist diktatörlüğün milli meselede izlediği çizgi, tam anlamıyla Türk şovenizmidir. Ve bilindiği gibi, faşist diktatörlüklerin bir özelliği de, hakim ulus şovenizmini körüklemek, milli düşmanlıklar yaratarak ve kışkırtarak, emekçi halk kitlelerini bölmek, birbirine düşürmektir.
 
8. Kemalistler, Devlet Tekelleri Kurarak, Rekabeti Geniş Ölçüde
Ortadan Kaldırarak, Halk Kitlelerini İnsafsızca Sömürdüler.
Tekeller Sayesinde Hükümetin Kendisi de
Bir Müteşebbis Olup Çıktı. Müteşebbislikle Hükümet Üyeliğini Birleştiren Tekeller,
Burjuvaziye Bürokratik Bir Nitelik Kazandırdı:

Devlet gücünü tamamen eline geçiren Kemalistler, bu gücü alabildiğince zenginleşmek, palazlanmak için kullandılar.

“... Hükümet, bir sürü ticaret tekeli kurarak satılan maddelerin vasıtalı vergilerini durmadan artırmaktadır. Tanınmış bir gazeteci, ‘tekel kelimesi, Türk halkı için, kanunlaşmış soygun anlamına geliyor’ demektedir. Almanya’da çıkan Bergwerk-Zeitung, 25 Eylül 1927 tarihli sayısında, tekelcilik politikasının nasıl bir soygun olduğunu ve vergilerin korkunç hacmini gösteren rakamlar yayınlamıştır. Buna göre, gazyağının İstanbul’a teslim fiyatı 4,5 kuruştur (litresi), satış fiyatı ise 16,5 kuruş; yani fiyat dört misli artıyor. Benzin fiyatı 7 kuruştan (alış fiyatı) 11,5 kuruş imtiyazlı satış fiyatına çıkıyor (fabrika, atölye, vs... için). Şekerin fiyatı yarı yarıya artıyor. Bu vasıtalı vergiler, tekellerle birlikte 1927-1928 senelerinde devlet gelirinin beşte üçünü teşkil ediyor. Tüccar ve kapitalistler bu vergilerden mağdur olmuyor. Çünkü bu vergiler, satış fiyatlarının artırılması ile tüketiciden tahsil ediliyor. Bu vergilerin tüm ağırlığını emekçiler taşıyor. Çünkü, yoksul insanların gelirinin en büyük kısmı yiyecek ve diğer birinci derecede gerekli maddelere harcanıyor” (Şnurov, s. 31-32).
“Kemalist hükümet, fabrika ve tesis sahiplerini korur, çünkü Kemalist olan ticaret burjuvazisi, sermayesini henüz gelişen sanayi kollarına yatırır... Birçok teşebbüsler ve ticari müesseseler, hükümet bankalarından aldıkları para ile kurulmuştur. Birçok tesisin sermayesi, yalnız kısmen özel sermaye sayılabilir. Bu sermayenin büyük kısmı, özel şahıslar elinde fazla sermaye bulunmadığından, hükümet tarafından ödenir.”
“Kemalist hükümet de bir sürü tekeller kurdu: Tütün işleme ve ihraç etme tekeli, şeker, gazyağı, kibrit, tuz, barut, iskambil kağıdı, liman işleri, vs...
“Bu tekeller sayesinde hükümetin kendisi de müteşebbis bir tüccar haline geldi. Demiryolları ya devlet hazinesinden ya da yabancı kapitalistler tarafından yapılıyor; bu yabancı kapitalistlere hükümet rahat çalışma şartlarını sağlamak zorundadır. Yabancı yatırımlarla çalışan şirketlerde de, durum başka değildir...” (s. 49).

Demek ki, sözkonusu olan şey, “devlet eliyle milli burjuvazi yaratmak” değildir. Sözkonusu olan, bütün devlet imkanlarını, Kemalist burjuvazinin zenginleşmesine ve palazlanmasına tahsis etmektir. Devlet tekelleri de bu amaca hizmet ediyordu. Kemalist burjuvalar, devlet tekelleri yaratarak ve bunları kendi hizmetine koşarak, bu alanlarda rekabeti geniş ölçüde ortadan kaldırıyor, böylece işçi ve köylüleri yüksek tekel kârlarıyla daha da insafsızca sömürüyordu... Öte yandan tekelci-devlet kapitalizmi, Şnurov’un da işaret ettiği gibi, müteşebbislikle hükümet üyeliğini birleştirerek, burjuvaziye bürokratik bir karakter kazandırıyor, yani bürokrat-burjuvaziyi doğuruyordu. 1929-1930 dünya kapitalizminin buhranı, Türkiye’de de kendini gösterince, CHP, devletçiliğe daha da sıkı sarılmış, buhrandan kurtulmak için, “devletçiliği” bir zırh gibi kullanmak istemiştir. CHP’nin devletçiliğinin esası budur.
 
9. Komprador Büyük Burjuvazinin Ve Toprak Ağalarının İki Siyasi Kampı Arasında
“Devletçilik”-“Hür Teşebbüsçülük”, “Tek Parti”-“Çok Parti” Üzerine
Yürütülen Mücadelenin Özü Nedir?

İktidarı elinde tutan birinci kampın, devlet cihazına tamamen hakim olduğunu, devlet tekelleri yaratarak, bu tekelleri kendi hizmetine koşarak ve böylece, rekabeti büyük ölçüde ortadan kaldırıp rakiplerini ezerek, gittikçe büyüdüğünü ve zenginleştiğini gördük.
Hakim sınıfların ikinci kampta yeralan kesimi ise, devlet cihazı içinde zayıf olduğundan, onu dilediği gibi kullanamadığından, hatta devlet cihazına kuvvetle hakim olan birinci kamp tarafından, yine “devletçilik” yoluyla rekabet edemez hale getirildiğinden, bir yandan devlet cihazını kendi amaçları için kullanmak uğruna mücadele ederken, öte yandan, iktisadi alanda “hür teşebbüs”ün, “devletçilik” aleyhtarlığının bayraktarlığını yapmıştır.
İktisadi alanda “devletçilik”-“hür teşebbüsçülük” şeklinde kendini gösteren mücadele, siyasi alanda da buna benzer bir şekilde yürütülmüştür.
Birinci kamp, devlet cihazına ve onun temel dayanağı olan orduya kesin olarak hakimdir. Bu nedenle, birinci kamp, öteden beri hakimiyetini orduya dayanarak, ordu vasıtasıyla sürdürmüştür. Kemalist diktatörlük gerçekte askeri bir diktatörlüktür. İkinci kamp ise, bir yandan, devlet kuvvetlerini ve orduyu kendi hizmetine koşmaya çalışırken, öte yandan, esas kuvvetini taşradaki toprak ağalarından, tefeci bezirgânlardan ve din adamlarından aldığı için ve bunlar vasıtasıyla geniş köylü kitlelerine hükmettiği için, “çok particilik”ten ve “seçim”lerden yana olmuştur. Elbette, bunların istediği “çok parti”nin içine proletaryanın partisi dahil değildi. Bunların istediği “seçim”, gerici ittifaklar arasında halkı tercih yapmak zorunda bırakmaktan başka bir şey değildi. Bu iki kamp arasındaki, iktisadi alanda “devletçilik”-“hür teşebbüsçülük” şeklinde kendisini gösteren mücadele, siyasi alanda da bu şekilde yansıyordu. Aynı mücadelenin bir benzerini bugün de görmekteyiz. DP ve daha sonra AP, daha çok sivil gerici kuvvetleri harekete geçirerek, onları kullanarak zorbalığını yürütmüştür ve yürütmektedir. Demirel, 200 bin halkın silahlanmasından söz ederken, gerçekte taşradaki ağaların, tefecilerin ve din adamlarının beslediği gerici örgütleri, imam hatip okullarında, Kur’an kurslarında, vs... yetiştirilen faşist kuvvetleri ve benzerlerini kastediyordu. CHP’ye hakim olan komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları kliği ise, sürekli olarak, orduyu AP’ye karşı tehdit unsuru olarak kullanıyordu. Burada şu noktayı da belirtelim ki, AP’nin son yıllarda ordu içindeki hakimiyeti hayli artmıştır. Fakat yine de AP, bir yandan askeriyeye dayanan sıkıyönetimin devamını isterken, öte yandan seçimlere dönülmesinden yanadır. Bunu o, tek başına iktidara hakim olmak amacıyla istemektedir, anti-faşist olduğu için değil. Ve bu olayın kökleri, belirttiğimiz gibi çok eskilerdedir.
Şu noktayı iyice aklımızda tutmalıyız ki, hakim sınıfların hiçbir kanadı, ezeli ve ebedi olarak “devletçi” veya “hür teşebbüsçü”, “tek partici” veya “çok partici” değildir. Hangisi işine gelirse onu savunur. Devlet cihazına kesinlikle hakim olan, onu kendi amaçları için dilediği gibi kullanabilen kanat, bu durumu devam ettirebildiği sürece “devletçi”dir; bu durumdan zarar gören kanat ise, “özel teşebbüsçü”dür. Orduya kesinlikle hakim olan gerici kanat, bu durumu devam ettirebildiği sürece, göstermelik demokratik şekillerle kamufle edilmiş, bir askeri diktatörlükten yanadır; gücünü daha ziyade sivil faşist güçlerden alan kanat ise, tabii olarak buna karşı çıkar; kendi iktidarını garantiye alacak yolların savunuculuğunu yapar. Mesele budur. Türkiye’de hakim sınıflar arasında öteden beri sürüp gelen mücadelenin de özü budur. CHP’nin devletçiliğinden ilericilik, devrimcilik keşfeden “sosyalist”(!), Hitler faşizminin de “devletçi” olduğunu görmeyecek kadar kör ve kafasız budalanın tekidir.
 
10. Kemalist Türkiye, Gittikçe Daha Çok Bir Yarı-Sömürge ve Gerici Emperyalist Dünyanın Bir Parçası Haline Gelerek,
Kendini İngiliz-Fransız Emperyalizminin Kollarına Atmak Zorunda Kaldı:

“Kemalist Türkiye”, ne yönde ilerledi ve nereye vardı? Bu sorunun cevabını Mao Zedung yoldaştan öğrenelim:

“Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek nihayet kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır. Günümüzdeki uluslararası durumda sömürge ve yarı-sömürgelerdeki ‘kahramanlar’, ya emperyalist cephede yer alarak dünya karşı-devrim güçlerinin bir parçası haline gelirler ya da anti-emperyalist cephede yer alarak dünya devrim güçlerinin bir parçası haline gelirler. Ya birini, ya diğerini seçmek zorundadırlar. Çünkü üçüncü bir seçim yoktur”.

Kemalistlerin daha savaş yıllarında iken üstü örtülü olarak ve savaştan sonra da açık ve kesin olarak emperyalist cephede yer aldıklarını ve dünya karşı-devrim güçlerinin bir parçası haline geldiklerini Şnurov’dan yaptığımız aktarmalarla gösterdik. Daha sonraları ise, İttihat ve Terakkici seleflerinin, Alman emperyalizminin itaatkar aleti haline gelmesi, gibi, Kemalistler de, İngiliz-Fransız emperyalizminin itaatkar aleti olup çıktılar. Kemalist hareketin doğuşu, gelişmesi, mahiyeti kısaca budur!
 
ÖZETLEYELİM

1. Kemalist devrim, Türk ticaret burjuvazisinin, toprak ağalarının, tefecilerin, az miktardaki sanayi burjuvazisinin, bunların üst kesiminin bir devrimidir. Yani devrimin önderleri, Türk komprador büyük-burjuvazisi ve toprak ağaları sınıfıdır. Devrimde, milli karakterdeki orta burjuvazi önder güç olarak değil, yedek güç olarak yer almıştır.
2. Devrimin önderleri, daha anti-emperyalist savaş yıllarında iken İtilâf emperyalizmi ile el altından işbirliğine girişmişlerdir; emperyalistler Kemalistlere karşı hayırhah bir tutum takınmış, bir Kemalist iktidara rıza göstermeye başlamıştır.
3. Kemalistler, emperyalistlerle barış imzaladıktan sonra bu işbirliği daha da koyulaşarak devam etmiştir.
4. Kemalist hareket, özünde “işçilere ve köylülere, bir toprak devrimi imkanına karşı” gelişmiştir.
5. Kemalist hareketin sonucunda, Türkiye’nin sömürge, yarı-sömürge, yarı-feodal yapısı; yarı-sömürge ve yarı-feodal yapı ile yer değiştirmiştir; yani yarı-sömürge ve yarı-feodal iktisadi yapı devam etmiştir.
6. Sosyal alanda, eski milli azınlıklara mensup komprador büyük burjuvazinin ve eski bürokrasinin, ulemanın hakim mevkiini milli karakterdeki orta burjuvazi içinden palazlanan ve emperyalizmle işbirliğine girişen yeni Türk burjuvazisi, eski Türk komprador büyük burjuvazisinin bir kesimi ve yeni bürokrasi almıştır. Eski toprak ağalarının, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların bir kısmının hakimiyeti devam etmiş, bir kısmının yerini yenileri almıştır. Kemalistler bir bütün olarak, milli karakterdeki orta sınıfın çıkarlarını temsil etmemekte, yukardaki sınıf ve zümrelerin menfaatlerini temsil etmektedir.
7. Politik alanda, hanedanlık çıkarları ile birleştirilmiş olan meşrutiyet yönetiminin yerini, yeni hakim sınıfların çıkarlarına en iyi cevap veren yönetim, burjuva cumhuriyeti almıştır. Bu idare sözde bağımsız, gerçekte siyasi bakımdan emperyalizme yarı-bağımlı bir idaredir.
8. Kemalist diktatörlük, sözde demokratik, gerçekte askeri faşist bir diktatörlüktür.
9. “Kemalist Türkiye bile, gittikçe daha çok bir yarı-sömürge ve gerici emperyalist dünyanın bir parçası haline gelerek sonunda kendini İngiliz-Fransız emperyalizminin kucağına atmak zorunda kalmıştır.”
10. Kurtuluş Savaşını takip eden yıllarda, devrimin baş düşmanı Kemalist iktidardır. O dönemde komünist hareketin görevi, hakim mevkiini kaybeden eski komprador burjuvaziye ve toprak ağaları kliğine karşı, Kemalistlerle ittifak değil (böyle bir ittifak zaten hiçbir zaman gerçekleşmemiştir), komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının bir başka kliğini temsil eden Kemalist iktidarı devirmek, yerine işçi sınıfı önderliğinde ve işçi-köylü temel ittifakına dayanan demokratik halk diktatörlüğünü kurmaktır.
 
-III-

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, hakim sınıflar (komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları) arasında iki siyasi kampın doğduğuna işaret etmiştik:
Birinci kamp; emperyalizmle işbirliğini gittikçe geliştiren ve palazlanan yeni Türk burjuvazisi, İttihat ve Terakkici komprador burjuvazinin bir kesimi, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, toptancı tüccarların, tefecilerin bir kısmı, memurların ve aydınların en üst ve imtiyazlı tabakasından oluşuyordu.
İkinci kamp ise; tamamen tasfiye edilemeyen eski komprador büyük burjuvazinin, ağaların, büyük toprak sahiplerinin, tefecilerin, vurguncu tüccarların başka bir kesimi, saray mensupları, din adamları, eski ulema sınıfı artıklarından meydana geliyordu.
Milli karakterdeki orta burjuvazi de, bu kamplardan birincisinde, CHP ve iktidar safında yedek güç olarak yer alıyordu. İkinci kampa mensup olanlar, örgütlenme imkanına kavuştukları zaman, Terakkiperver Fırka’da ve Serbest Fırka’da örgütlendiler. Bu imkanı bulamadıkları zamanlarda ise, CHP içinde yuvalandılar. İkinci kampta, hilafetçi ve padişahçı unsurlar (eski feodal bürokrasi, ulema artıkları, din adamları, vs...) da vardı. Fakat bunlar, ne o zaman, ne de daha sonra, mensup oldukları siyasi kampın hakim unsurları olamadılar. Hakim olanlar, komprador büyük burjuvazi ile bir kısım toprak ağaları, tefeciler, vurguncu tüccarlar, vs... idi. Aynı hilafetçi unsurlar, tali bir güç olarak DP ve AP içinde yer aldılar. Daha sonraları bunların MNP’yi kurduklarını hepimiz biliyoruz. Yani bu iki hakim kamp arasındaki mücadele, başından beri, esas olarak cumhuriyet temeli üzerinde kalmak üzere, komprador büyük burjuvazi ve toprak ağaları arasında bir iktidar mücadelesi olarak cereyan ediyordu; Sultanlığı ve hilafeti geri getirmek isteyenlerle cumhuriyetçi burjuvazi arasında, karşı-devrim ve devrim taraftarları arasında değil. Bu dönem geride kalmıştı artık! Tekrar edelim ki, bu emelleri besleyenler de vardı, ama onlar, dediğimiz gibi, kamplardan birine yamanmış, zayıf ve tali bir güçtü. Devrimle karşı-devrim arasındaki mücadele artık, cumhuriyetçilerle Sultancı ve hilafetçiler arasında değil, komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının diktatörlüğünü bir burjuva cumhuriyeti çerçevesinde devam ettirmek isteyenlerle, bundan menfaati olan sınıflarla, bir işçi-köylü diktatörlüğü, bir Demokratik Halk Cumhuriyeti kurmak isteyenler ve bundan menfaati olan sınıflar arasındaydı.
Bir yandan hakim sınıfların iki kampı arasındaki mücadele, öte yandan halk sınıflarıyla bunların tamamı arasındaki mücadele devam ederek, İkinci Dünya Savaşı yıllarına gelindi. Bu arada, CHP’ye ve iktidara egemen olan gerici klik, önce İngiliz-Fransız emperyalistleriyle, 1935’lerden itibaren de değişen dünya şartlarının zorlamasıyla Alman emperyalistleriyle işbirliğine girişti. Daha sonra, İkinci Dünya Savaşının başlarında olan şudur: Faşist Alman emperyalistleri, Türkiye’ye tamamen hakim olmuşlardır. CHP’ye hakim olan klik, tamamıyla ve kesinlikle Alman emperyalistlerinin elinde bir oyuncak haline, onların uysal bir kölesi haline gelmiştir. Bu klik, Hitlerci faşist zorbalık ve hükümet etme metodlarını Türkiye’de de uygulamaya girişmiştir. Bu klik, dünya çapındaki kamplaşmada Alman faşizminin safında yer almıştır. Açıkça onun safında savaşa girmediyse, buna sebep, dünya çapındaki güçler dengesinin buna müsait olmaması, Sovyetler Birliği’ndeki sosyalist iktidarın baskısı, savaşın Alman emperyalizminin aleyhine dönmesi, vs... dir. Eğer şartları elverişli görseydi, bu klik, aynen İttihat ve Terakkici selefleri gibi, Almanların safında savaşa girmekte bir an bile tereddüt etmezdi. Dünya güçler dengesi, onun bu isteğini kursağında bıraktı. Saraçoğlu Hükümetinin kurulması, sadece bir gelişmenin, Alman işbirlikçiliği yolunda 1935’lerden beri atılan adımların tabii ve kaçınılmaz sonucudur. Yani bu gelişme, kesin bir Alman işbirlikçisi iktidarın gerçekleşmesiyle, doruğuna ulaşmıştır. Şefik Hüsnü de doğru olarak, Saraçoğlu Hükümetinin, “Türk burjuvazisinin çoğu Alman sermayesiyle karışmış en mütereddi vurguncu tabakalarının ve büyük toprak sahiplerinin menfaatlerini korumak prensibine bugün de dört elle sarılmış” olduğunu ve bu prensibi, “ilk günlerden beri mihenk edindiği”ni söylüyor. Yine Şefik Hüsnü, “bir taraftan Halk Partisi’nin idare edici kadrosu, başta Saraçoğlu ve arkadaşları olmak üzere şüphe götürmez bir tarzda Sovyetler’e aleyhtar ve Londra’nın Sovyetler Birliği ile dostluk ve işbirliği siyasetine açıktan açığa hasımdır. Bundan ötürü, iki büyük Anglo-Sakson demokrasisi de, Türk hükümetinin ömrünü bir gün bile uzatmaya yardım etmek şöyle dursun, idare mekanizmasının demokratlaştırılması konusunda nüfuzlarını kullanmak suretiyle, içerdeki demokratlar cephesini desteklemek zorundadırlar” derken, bu “demokratlaştırma”nın mahiyetini yanlış değerlendirmekle birlikte, doğru bir teşhis koyuyor.
Burada, Şafak revizyonistlerinin bir türlü kavrayamadığı çok önemli bir noktaya geldik. Daha sonra DP’yi oluşturacak olanlar, CHP içindeki bu Almancı hakim klik değil, tersine bu hakim kliğe karşı öteden beri, Terakkiperver Fırka ve Serbest Fırka dönemlerinden beri mücadele edenlerdir. Bunların öteden beri savundukları “çok parti” ve “serbest seçim” sloganları, yeni tarihi koşullarda, CHP’nin faşist Alman emperyalistlerinin kesin işbirlikçisi haline gelerek, daha da faşist bir hüviyet kazandığı şartlarda, kötülerin iyisi haline gelmiştir. Bu talepler, yani “çok parti” ve “serbest seçim” vs. aynı yıllarda reformcu orta burjuvazinin de talepleridir. Bir orta burjuva hareketi olmaktan ileri gidemeyen TKP de, aynı yıllarda, buna benzer şeyler istemektedir. Yeni tarihi şartlarda, tarihimizde yeni bir olay ortaya çıkmıştır. Öteden beri hakim sınıflar arasındaki kamplaşmada, CHP’ye ve iktidara hakim olan kliğin tarafında yer alan reformcu orta burjuvazi, yeni koşullarda geniş ölçüde ikinci kampa geçmiştir. Böylece, TKP’den başlayarak DP ve MP’ye kadar uzanan bir cephe meydana gelmiştir. Şefik Hüsnü’nün, “İçerdeki Demokratlar Cephesi” dediği şey budur. Bu yıllarda TKP üyeleriyle bazı DP’lilerin (veya sonradan DP’li olacak kimselerin) ve MP’nin ilk başkanı olan Fevzi Çakmak’ın aynı örgütler içinde olmalarının ve olabilmelerinin sebebi de budur.
Bir komünist hareket için elbette iki gerici klikten birini tercih etmek söz konusu olamaz. Komünist hareket, ikisini de düşman olarak görür; ikisini de devirmek için mücadele eder; ama bunlar arasındaki mücadeleye de gözlerini yummaz; bu boğuşmadan kendi hesabına azami derecede fayda sağlamak için, bunların birbirine göre durumunu iyi tespit eder, en gerici olanı tecrit eder, ilk ve en şiddetli saldırılarını ona yöneltir, bu arada diğer gerici kliğin mahiyetini teşhir etmekten, onunla kendi arasındaki düşmanlık çizgisini sıkı sıkıya muhafaza etmekten de geri kalmaz. Bilir ki, hakim sınıflar arasındaki bu boğuşma her an halka karşı bir birleşmeye dönüşebileceği gibi, bugün en gerici olan kliğin yerini, yarın diğeri de alabilir. Bu, gericiler arasında durmadan değişen güç dengesine, iktidara hangi kliğin hakim olduğuna, iktisadi ve siyasi buhranın mevcut olup olmamasına ve benzeri şartlara bağlıdır.
İkinci Dünya Savaşının başlarından DP iktidarının ilk dönemlerine kadar devam eden evrede olanlar kısaca şudur: CHP’nin her bakımdan faşist Alman emperyalistleriyle işbirliğine ve koyu bir faşizme kayması, CHP karşısında saf tutan gerici kliğin, nispeten daha ileri bir rol oynar hale gelmesi, orta burjuvazinin birinci kamptan koparak ikinci kampa katılması. Çin’de Guomindang’ın Japon emperyalizmine ve Japon işbirlikçilerine karşı oynadığı rolün bir benzerini, o yıllarda Türkiye’de de DP ve diğer muhalif hakim sınıf partileri (bu partiler yokken de, bunları oluşturacak çevreler mevcuttu.) Alman faşizmine ve CHP’ye karşı oynamışlardır. Bir benzerini diyoruz, çünkü, şartlar iki ülkede farklı farklı idi.
Ülke içindeki bu kuvvet mevzilenmesi, dünya çapındaki mevzilenmeyle de birbirini tamamladı. İngiliz-Fransız-Amerikan emperyalistleri, Alman ve Japon faşist emperyalistlerine karşı, Sovyetler Birliği ile ittifak kurmak zorunda kalmışlardı. Türkiye’de iktidar, Alman emperyalizminin uşaklarının elinde olduğu için, Türkiye’deki muhalefet cephesiyle İngiliz-Fransız-Amerikan emperyalistleri ve Sovyetler Birliği arasında da tabii bir ittifak doğdu. Bu ittifak, elbette çelişmeli bir ittifaktı. ABD ve İngiliz emperyalistleri, Türkiye’de ittifakın diğer güçlerine karşı, kendilerine en yakın buldukları komprador büyük burjuvazi ve toprak ağalarını destekleyeceklerdi; Çin’de ÇKP’ye karşı Guomindang’ı destekledikleri gibi... İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve savaştan sonra dünya çapında ABD emperyalizmi nasıl “demokrasi” havariliğine çıktıysa, Türkiye’de de DP ve onun kadrosu, “demokrasi” havariliğine çıktı. CHP’nin faşist uygulamalarına karşı bayrak açtı, orta burjuvaziyi ve bir kısım halk tabakalarını çevresinde toplamayı başardı. Bunda TKP’nin yanlış politikasının da büyük bir payı vardır. TKP, daha önce nasıl iktidar partisinin kuyruğuna takılmışsa, bu kez de büyük muhalif partinin (DP’nin) kuyruğuna takıldı. Bağımsız bir halk hareketi yaratamadı! O yıllarda DP’nin orta burjuvaziyi ve bir kısım halk tabakalarını çevresinde toplayabilmesinde, bunun rolü vardı. Halkın, Alman faşizminin kuklası CHP iktidarına kızgınlığı, DP’nin barajına akıtıldı. Böylece 1950’de komprador büyük burjuvazinin ve toprak ağalarının Alman faşizmine bağlı kliği iktidardan inerken, Amerikan emperyalizmiyle işbirliğine girişen bir başka kliği, iktidarı ele geçirdi. Bunda, Alman emperyalizminin savaşta yenilmesinin ve ABD emperyalizminin savaşın galipleri arasında bulunmasının çok önemli rolü vardır.
1950’de DP’nin başa geçmesi, ne devrimdir, ne de karşı-devrimdir. Hakim sınıfların öteden beri devam edip gelen iki siyasi kliği arasında bir iktidar değişikliğidir. Öte yandan bu değişiklik, Alman emperyalizmine bağımlı, tek partili askeri faşist diktatörlüğün yerine, daha çok sivil gerici kuvvetlerden destek alan, Amerikan emperyalizmine bağlı “çok partili” diktatörlüğü getirmiştir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında iyice palazlanan vurguncu tüccarların, müteahhitlerin, yüksek tarım fiyatları politikasıyla güçlenen toprak ağalarının ve büyük toprak sahiplerinin hepsinin, el ele vererek DP’de yer aldıkları kesinlikle yanlıştır. Bunların bir kısmı DP’yi desteklemiş olsa bile, esas itibarıyla bunlar, CHP’de yer almışlardır. O dönemde vurgunculukla palazlananların birçoğunun, bugün taşrada CHP “göbekçileri”nin en fanatik dayanakları olduğuna şahsen şahit oluyoruz. Eğer öyle olmasaydı, bugün CHP’den nasıl olup da bir MGP doğduğunu, MGP’nin ayrılmasına rağmen, nasıl olup da hâlâ CHP’de “ortanın göbekçisi” denilen bir komprador burjuvazinin ve toprak ağalarının temsilcilerinin varolduğunu açıklayamazdık. DP, iktidarı ele geçirdikten sonra, daha bir süre, reformcu orta burjuvazi, onun safında kalmıştır. Nadir Nadi, DP’nin seçim propagandalarına katılan demokrat aydınlardan biridir. Ve daha ona benzer birçok aydın o yıllarda DP sempatizanıdır. Reformcu orta burjuvazinin görüşlerini yansıtan yayınlarda, DP’nin ilk başlarda “iyi” olduğu, fakat sonradan bozulduğu iddialarına sık sık rastlanır. DP, Amerikan emperyalizminin dümen suyunda, halka ve aydınlara karşı CHP’den daha aşağı kalmayan azgın bir saldırıya girişince, Türkiye’yi ABD emperyalizmine peşkeş çekince NATO gibi ABD emperyalizminin saldırgan aleti olan örgütlere Türkiye’yi sokunca, Kore’de halkımızı haksız ve gerici bir savaşta kırdırınca, milli bir karakter taşıyan orta burjuvazi ve demokrat aydınlar, DP’den soğumaya ve uzaklaşmaya, CHP’ye doğru dümen kırmaya başlamıştır. Bağımsız ve güçlü bir halk hareketinin yokluğu yüzünden, orta burjuvazi ve onunla birlikte emekçi halkımız da bu sınıfların peşine takılmıştır.

 
TOPLUMSAL VİCDANIN SESİ: KAYPAKKAYA


İBRAHİM ASLAN

Diyarbakır'da 18 Mayıs 1973 tarihinde işkencede öldürülen İbrahim Kaypakkaya'yı anlatan okul arkadaşı Ahmet Telli, 'Kaypakkaya denince, aklıma devrimci vicdanı bireysel vicdandan çıkarıp, toplumsal vicdan haline çevirmek ve kollektif ahlakı yerleştirmek geliyor' dedi. TKP (ML) TİKKO'nun kurucusu ve ilk Genel Sekreteri olan İbrahim Kaypakkaya, 1968 öğrenci hareketinin öne çıkmış simalarından. Öldürülmesinin üzerinden 33 yıl geçti. Kaypakkaya'yı şair, yazar ve çocukluk arkadaşları olan Oral Çalışlar, Muzzaffer Oruçoğlu ve Ahmet Telli anlattı.

'68 gençliği önderi'

Kaypakkaya ile 12 Mart 1971 Askeri Darbesi öncesinde Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi (TİİKP) bünyesinde faaliyet yürüten Cumhuriyet gazetesi köşe yazarlarından Oral Çalışlar, 68 Gençlik Hareketi içersinde çalışmalar yapan gençlerin, 20-21 yaşlarında Türkiye'nin temel sorunlarına ilgi gösteren ve bu sorunların çözülmesi için emek harcayan ve kafa yoran bir kuşak olduğunu söyledi. Kaypakkaya'nın bu dönemki gençler içerisinde en parlak olanlardan biri olduğunu ifade eden Çalışlar, 'Kaypakkaya'yı son görüşüm Antep'te yakalandığım gün oldu. Kaypakkaya ile Antep'te bulunan Emirgan Parkı'nda görüştük. Biz parkta Muzaffer Oruçoğlu'nu bekliyorduk. O zaman Faruk Sükan İçişleri Bakanı idi. Onun kurduğu bir partinin kongresi vardı ve ben oraya gittim. Tarsus DP'den beni tanıyan biri varmış orda. Kaypakkaya'nın yanına dönerken, ben ihbar edildiğim için arkamdan bir kalabalık geliyordu. Kaypakkaya'nın yanına gelince onunla anlaştık kalabalık ikimizi birden yakalamasın diye o bir tarafa ben bir tarafa gittim. Kaypakkaya o zaman kendisini kovalayan kalabalıktan kurtulup kaçabildi, ben yakalandım.'

'İleriye doğru bakan biriydi'

Kaypakkaya'yı son kez Emirgan Parkı'nda gördügünü belirten Çalışlar, 'O zaman liderliğini Çaru Mazumder'in yaptığı Hindistan Komünist Partisi, Bengal'de etkili bir köylü ayaklanması yapmıştı.O ayaklanmada üretim araçları ile köylüler ağaları öldürmüştü. Buradaki ayaklanmanın anlatıldığı çeviriler, o zaman elimize ulaştı. O çevrileri Türkiye'de yayınlamamız çok etkili oldu. Kaypakkaya, o zaman bana çok heyecanlı bir şekilde; 'Ya Oral, bir tiyatro ekibi köye giriyor. Gösteri yapıyor ve ağaları öldürüyor' dedi. Bizimde o sıralar kalacak yerimiz olmadığından Antep'te otelde kalıyorduk. Ben de ona kızarak 'Ya İbrahim yatacak yerimiz yok sen ne düşünüyorsun' dedim. Fakat o hayalleri olan ve ileriye doğru bakan biriydi' dedi.

'Heyecan dalgası içinde yaşadık'

Mahir Çayan ve Hüseyin Cevahir'in İstanbul Maltepe'de kuşatılmalarını ve Cevahir'in öldürülmesi haberini Kaypakkaya'nın, köyünde radyo haberlerinden dinlediklerini ifade eden Çalışlar, Tokat'a yolculuk yaparken de, Sinan Cemgil ve arkadaşlarının Nurhak Dağları'nda öldürülmesini yine radyo haberlerinden sessizce dinlediklerini söyledi. Türkiye'de 67-68 hareketinden sonra gençlere çok fazla baskı yapıldığını, komando saldırılarının ve cinayetlerinin gençliğin hareketliliğini arttırdığını belirten Çalışlar, 'Gençlik biran önce isyan ederek sorunları çözmeyi düşünüyordu. O dönem dünyanın birçok ülkesinde sol adına bir harekeklilik vardı. Vietnam savaşı kurtuluşa doğru gidiyor, Küba devrimi olmuştu. Bütün bunlar bir heyecan yaratıyordu. Bizim gençliğimiz bu heyecan dalgası içinde yaşadı. Kaypakkaya'da bunlardan biriydi. 24 yaşında ölen bir insanın 19-20 yaşında hem köylülük üzerine, hem Türkiye üzerine yaptığı incelemeler, o yaştaki bir genç için olağanüstü bir durumdur. Düşünün ki o, o zaman bu tahlilleri yapıyordu.'

'Halkı çok sevdi'

Kaypakkaya ile birlikte TKP (ML) TİKKO'nun kurucusu olan ve Kaypakkaya'nın Vartinik'te yakalandığı çatışmada yanında bulunan yazar-şair Muzaffer Oruçoğlu, Kaypakkaya denince aklına gelen ilk şeyin Kaypakkaya'nın okumaya ve araştırmaya olan aşkı olduğunu söyledi. Kaypakkaya'nın en çarpıcı özelliğinin halk ile olan ilişkilerinde, halkı dinleme ve onları anlama sabrı olduğunu belirten Oruçoğlu, 'Bulunduğu bölgenin sosyal, ekonomik ve tarihini özelliklerini incelemek ve bu bölgeyi öğrenmek gibi derin bir merakı vardı. Bulunduğu bölgeyi tanımadan, o bölgede herhangi bir davranışın, siyasal hareketin doğru bir çizgide yürümeyeceğine inanıyordu. Yani tahlilciydi. Halkla ilişkilerinde ise dinlemeyi esas alıyordu. Özellikle gittiği bölgelerde yaşlıları dinlemeyi esas alıyordu. Onların geçmişleri, onların yaşanan duruma ilişkin fikirleri, geleceğe dair öngörüleri Kaypakkaya için son derece önemliydi' dedi.


'Haksızlığa karşı tahammülsüzdü'

Kaypakkaya denince aklına gelen ilk şeyin, onun devrimci bir insan olması olduğunu vurgulayan Kaypakkaya'nın okul arkadaşı şair Ahmet Telli ise, şunları dile getirdi: 'Devrimci vicdanı bir yaşama biçimi olarak kendi hayatına uygulayan ve bu hayatı yaşadığı coğrafyaya adayıp; devrimci vicdanı bireysel vicdandan çıkarıp, toplumsal vicdan haline çevirmek ve kollektif ahlakı yerleştirmek geliyor aklıma Kaypakkaya denince. Onun insan olarak, arkadaşlık duygusu ve yoldaşlık duygusu başat yanıydı. Devrimci bilince ve bilgiye ulaşmadan önce o kendi dünyasında arkadaşlık duygusunu geliştirmişti. Ve bunu daima göstermişti. Haksızlığa karşı, bu toplumsal değil, bireysel bir haksızlıkta olsa karşı duruşu hemem gösteren bir yapısı vardı.' İSTANBUL

[/FONT]​
 
Kaypakkaya nasıl öldü?

Uzun yıllardır Türkiye'de yasaklı olan 'Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit', İbrahim Kaypakkaya'nın yaşamına ve 12 Mart dönemine ışık tutuyor

ASLIHAN GENÇAY Her kitabın anlattığı hikâye gibi bir de kendi hikâyesi vardır. Nihat Behram'ın kitabı Ser Verip Sır Vermeyen Bir Yiğit de oldukça maceralı ve ibretlik bir hikâyeye sahip. İlk baskısı 1977 yılında yapılan kitabında yazar, belgesel anlatı tarzında 1960'lı yılların ikinci yarısında gençlik önderlerinden birisi olan, Çapa Yüksek Öğretmen Okulu Fikir Kulübü'nün kuruculuğunu yapan, Forum, Ant, Türk Solu, Aydınlık Sosyalist gibi dergilerde yazılar yazan, 1971'den itibaren önce Malatya ve Antep, daha sonra Dersim bölgesinde arkadaşlarıyla faaliyet yürütüp, bu faaliyetler içerisinde TKP-ML TİKKO örgütlenmesini kuran bir İbrahim Kaypakkaya'yı anlatıyor.
Bilinir ki Kaypakkaya, Ocak 1973'te Ali Haydar Yıldız ve arkadaşları ile Vartinik'e bağlı Mirik köyünde kuşatılır. Ali Haydar Yıldız bu kuşatmada öldürülürken, Kaypakkaya kuşatmayı yarmasına rağmen kısa bir süre sonra yaralı olarak yakalanır. Bu hikâyenin sonrası, 12 Mart cuntası hüküm sürerken Gökçe Karakolu'nda, Dersim il merkezinde, Elazığ'da ve sonradan götürüldüğü Diyarbakır'da aylarca süren işkencelerdir. Sosyalizme inanan, yaptıklarından asla pişman olmayan ve bir kelime dahi bilgi vermeyip direnen Kaypakkaya, 18 Mayıs 1973'te işkencede öldürülür.

Bir dönemin tanıkları
Nihat Behram, Kaypakkaya'nın doğumundan ve ailesinden başlayarak, çocukluğu, ilkgençliği, faaliyetleri ve ölümünü ele alıyor. Elbette bunları yaparken tamamen canlı tanıklıklara ve resmi belgelere yer vererek her satırının doğruluğunu ispatlamaya da önem veriyor. Kaypakkaya'yı tanırken Ali Haydar Yıldız'ı da tanıyoruz. Etkileyici olansa, her ne düşünce ve inançta olursa olsun herkesin lanetlemesi ve tepki göstermesi gereken işkence gerçekliği ve sonucu oluyor. Bu çalışkan, kararlı, yiğit, saygı ve sevgi dolu, her gittiği yerde de halkın sevgilisi olmuş devrimciyi, okurken seviyoruz ve ölümüne isyan ediyoruz. Ne var ki 70'lerden bugüne hâlâ varolan işkence gerçekliği ve mağdurları aklımıza geldiğinde bu isyan Kaypakkaya'yla sınırlı kalmıyor, kalamıyor, kalmamalı da zaten.
"Ve sonuçtan asla pişman değilim. Ben bu uğurda her türlü neticeyi göze alarak ve can bedeli bir mücadeleyi öngörerek çalıştım ve neticede yakalandım. Asla pişman değilim." Sorgusunda bunları söylediğini öğreniyoruz Kaypakkaya'nın. "Elektrik yetmiyordu; karanlık mahzenler, açlık, susuzluk, zincirler, prangalar, kara bantlar, falakalar, tekmeler, yumruklar, odunlar, demir çubuklar, irade çözen ilaçlar, iğneler, tehditler yetmiyordu" ve "Bunca insanı sorguya çekenler İbo'nun karşısında yenik mi düşeceklerdi? Bunca insanı sorguya çekenler gün gelir mahkemeye çıkarsa nasıl dinleyeceklerdi İbo'yu. Üstelik burada böyle susan orada kim bilir neler söyleyecekti?" diyerek anlatıyor yazar, yaşananları.
12 Mart döneminde yazdıklarından dolayı iki yıl tutuklu kalan, 12 Eylül döneminde vatandaşlıktan çıkarılarak uzun süre yurtdışında yaşayan, 1996'da yurda dönen Nihat Behram'ın her yazdığı ve anlattığının kendi yaşamıyla da tutarlı olduğunu görebiliyoruz. Bu kitabında coşkulu ve şiirsel dili de dikkat çekiyor. Yazarın, Kaypakkaya'nın direnmesinin ve öldürülmesinin nedeni olan siyasi kimliğinden çok, işkence ve işkencede ölümü üzerinde durduğunu, bunu özellikle vurguladığını da atlamayalım. Kaypakkaya'nın ölümünün resmi makamlarca intihar olarak açıklanmasına rağmen, dava arkadaşlarının mahkemelerinde verdikleri dilekçelerde; Kaypakkaya'nın 16 Mayıs'ta (ölmeden iki gün önce) saat 10.00'da hücresinden alınarak götürüldüğünü, cezaevi yönetiminin komutanlıkça sorgu için istendiği açıklamasını yaptığını, o günden sonra bir daha göremediklerini anlattıklarına da yer veriliyor kitapta. Takdir sizin.
 
SER VERİP SIR VERMEYEN BİR YİĞİT
Nihat Behram, Everest Yayınları, 2004, 155 sayfa.

B) İ. KAYPAKKAYA`NIN SAVUNUCULARI

(Partizan, Bolşevik Partizan, Mücadele Bayrağı, Spartaküs, BB Komünist, Akıma Karşı (GDS), Avusturya Marksist-Leninist Partisi (AMLP))

1- ``PARTİZAN ÇIKARKEN -Haziran 1978``
i. Halk Hareketinden Farklı olarak Milli Hareket
Bu broşürün, ``Türkiye`nin Ulusal Yapısı`` ara başlıklı bö1ümünden okuya1ım.
``Türkiye bugün çok ulus1u dev1et1erden birisidir.... Hakim ulus olan Türk milletinin hakim sınıfları, ezilen, bağımlı milletlere milli baskı uygulamaktadır. Milli baskının özünü, ezen ve hakim milletin hakim sınıflarıyla ezilen ve bağımlı ulusların burjuvazisinin ve toprak ağalarının ülkenin maddi zenginliklerine ve pazara rakipsiz sahip olma mücadelesi oluşturur.
Bu rekabet emperyalist sömürünün açtığı pazarda, yani sömürüden pay alma şeklinde olduğundan, milli mesele (bizim gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde) emperyalizme bağlanmıştır..... Milli baskının asıl hedefi ezilen ulusun burjuvazisi ve toprak ağaları oluşturur: çünkü ezen u1usun hakim sınıfını milli zulme iten neden onunla olan pazar kavgasıdır.... Bir yandan sınıfsal amaçlarla, daha çok sömürmek ve sınıfsa1 mücadeleyi önlemek için emekçi1ere yapılan sınıfsal baskı, diğer yandan da, ezilen sınıfın hemen tüm sınıflarına uygulanan milli baskı. Bu durumda, Marksist-Leninistler bu iki tür baskıyı birbirinden ayırt etmek, ezilen ulus burjuvazisinin ve küçük toprak ağalarının milli baskıya karşı olan mücadelelerini desteklerken, sınıfsal baskının kalkması için onlara karşı da mücadele etmek zorundadır.
Çağımızda milli mesele genel sömürgeler sorununa bağlanmıştır. Ancak bu, çok-uluslu devletlerde milli baskının özünün iki burjuvazi arasındaki pazar kavgası olduğu ve milli hareketin milli devletler kurma yönünde olduğu gerçeğini değiştirmemiştir. Milli hareketin başını çeken ezilen ulusun burjuva ve toprak ağası sınıfları, milli hareketi bir emperyalistin yedeğinde geliştirebilirler veya giderek ona teslim ederler. Bu, çağımızda artık burjuvazinin milli bağımsızlık mücadelesini sonuna kadar götüremeyeceği gerçeğinin doğa1sonucudur... Marksist- Leninistler ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkını kayıtsız şartsız savunurlar: ancak ayrılmanın kendisinin desteklenip desteklenmeyeceği somut durumun proletaryanın sınıf mücadelesi ve sosyalist devrimin gelişmesi, yani emperyalizm açısından değerlendirilmesine bağlı olacaktır. Marksist-Leninistlerin tüm milli hareketler karşısındaki tavizsiz ilkesi budur.
....
Kürt milli hareketinin de her iki milli harekette olduğu gibi iki niteliği vardır: Birincisi, Türk burjuva ve toprak ağalarının milli baskısına, imtiyazlarına ve zulmüne karşı yönelmiş genel demokratik muhteva; ikincisi, Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye, böylece Kürt burjuva ve toprak ağalarının üstünlük ve imtiyazlarını gerçekleştirmeye yönelik gerici muhteva.
...
Marksist-Leninistler Kürt milli hareketinin, milli baskının ortadan kaldırılmasını ve milletlerin eşitliğini hedef alan genel demokratik muhtevasını kesinlikle ve kayıtsız şartsız desteklemelidirler... Fakat buna karşılık Marksist-Leninistlerin Kürt milliyetçiliğini güçlendirmeye yönelik gerici muhtevayı desteklemesi düşünülemez; çeşitli milliyetlere mensup burjuva ve toprak ağalarının kendi üstünlük ve imtiyazları için yürüttükleri mücadelede taraf tutması düşünülemez...``
(a.g.e., sf. 37-40)
Tüm bunlar nedir ?
Tüm bunlar İ. Kaypakkaya`nın halk hareketinden kesin olarak ayrılmasını ve ondan ayrı olarak ele alınmasını talep ettiği milli meseleyi ele alışının kısa bir özetidir.
Bu kısa özete iki ilave yapılmıştır: ``Çağımızda milli mesele genel sömürgeler sorununa bağlanmıştır. Ancak ..`` Ve, ``Bu rekabet emperyalist sömürünün açtığı pazarda, yani sömürüden pay alma şeklinde olduğundan, milli mesele (bizim gibi yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde) emperyalizme bağlanmıştır....``
Çağımızda milli meselenin genel sömürgeler sorununa bağlanması tespiti tamamıyla bir laf düzeyinde kalmaktadır. Çünkü milli meseleyle ilgili tüm görüşler çağımıza ait olmayan görüşlerdir. Tam bir yamadır. İkinci görüş, bizim gibi ülkelerde milli sorunun neden emperyalizme bağlandığı konusundaki görüş ise tamamıyla orijinal -ve Parti Bayrağı`nı okuduğumuzda, bu broşürden sonra yazılmış Parti Bayrağı`nı okuduğumuzda daha detaylı okuyabileceğimiz -bir görüştür. Bu görüşün kaynağı, milli meseleyi tek tek ülkelerin sorunu olarak, dahası burjuva demokratik devrimler dönemine ait tüm görüşlere uygun olarak ele alırken ``emperyalizme bağlamak`` zorunluluğuna çözüm bulmak çabasıdır.
Tüm bunlardan dolayı R. Başak yoldaş bu görüşleri haklı olarak ``devşirmeci`` görüşler olarak ilan ediyor. Eski çağa ait milli mesele anlayışı, proleter hareketin bu eski çağa ait milli hareketlere, eski çağa ait yaklaşımları korunurken, bunlar yeni çağa ait ilan edilemez. Aslında Kaypakkaya özetçisi de öyle yapmıyor. Yeni çağa ve emperyalizme ``bağlıyor.``
İyi ama, bu orijinal katkılar, İ. Kaypakkaya`yı savunmakta yardımcı olması gereken bu eklektik katkılar onun çarpıtıldığı anlamına gelmez. Burada özetlenen görüşler onun görüşleridir. Ama R. Başak Yoldaş İ. Kaypakkaya`nın ``Demokratik Halk Devrimi`` üzerinden milli sorunu proletaryanın devrim davasına bağladığını savunduğundan ve ``Partizan Çıkarken`` de milli meseleyle ilgili görüşlerin sadece burada, milli meseleye değinilen yerlerde mevcut olduğunu sandığından, İ. Kaypakkaya`nın görüşlerinin yanlış aktarıldığını sanıyor. Yanılıyor. Okumaya devam etmeliydi. Biz edelim:
 
ii. Halk Hareketi Olarak Milli Hareket
Aynı broşürün Türkiye devrimiyle ilgili bölümlerinden okuyalım:
``.. Diğer taraftan milli bağımsızlık ancak halkımızı bağımlılığı altına sokmuş olan emperyalizmin iç dayanaklarının hakimiyeti yıkılarak gerçekleştirilebilir. İşte böylece, her yarı-sömürge, yarı-feodal toplumda olduğu gibi Türkiye`de de demokratik devrim ile milli devrim kopmaz bağlarla birbirine bağlanmıştır...
...
2. emperyalizm ile çeşitli milliyetlerden Türkiye halkı arasındaki çelişme,
...
Bu dört başlıca çelişmenin dışında, ezen ve hakim milletin hakim sınıflarıyla ezilen ve uyruk millet arasındaki çelişme de önemli bir çelişmedir ve Kürt milli hareketi gittikçe önem kazanmaktadır.
...
... emperyalizm ile Türkiye halkı arasındaki çelişmenin gelişmesinde ve çözümünde tayin edici bir rol oynar.`` (a.g.e., sf. 49-50)
Görüldüğü gibi daha önce ele alınan kategoride bir Kürt milli hareketi, ve bundan ayrı olarak ele alınan halk hareketinin ta kendisi ``Demokratik Halk Devrimi``nin ta kendisi olan bir ``milli devrim`` bir milli hareket.
Emperyalizmden tam bağımsızlığı sağlayacak bir milli hareket.
Yani, özetçi İ. Kaypakkaya`nın mükemmel bir özetini bize sunmaktadır.
Yani, bir yandan eskinin kalıntısı, eski çağa ait halk hareketinden tamamen farklı olan milli hareket, ``yarı-sömürgelerin`` kendi içindeki milli hareket, diğer yandan yarı-sömürgelerle emperyalist güçler arasında, yarı-sömürgelerin halkları ile emperyalist güçler ve onların ülkedeki uşakları arasında var olan milli mücadele, halk hareketi olarak milli hareket.
Yani R. Başak yoldaş, özetçi İ. Kaypakkaya`yı olduğu gibi özetlemiştir. Sen İ. Kaypakkaya`yı doğru anlayamadığın için, onun soruna yaklaşımını tam idrak edemediğin için özetin devamını nerede bulacağını unuttun.
 
iii. Kemalizm örneği:
Eskinin kalıntısı olan milli hareket, burjuvazi ve toprak ağalarının önderliğinde gelişen ve emperyalizmden tam kopuşa değil de, sömürge yapının yarı-sömürge yapıyla değişmesine yol açar. Bunlar İ. Kaypakkaya`nın görüşleri. İyi ama böylesi bir milli hareketin örneği var mı? Varsa burada bahsi geçen genel olarak ``burjuvazi`` neyin nesidir?
Kemalist devrim tüm bu çerçeveye uymaktadır. Ve İ. Kaypakkaya için bu burjuvazi kompradorlar da dahil tüm burjuvazidir. Özetçimizden okuyalım:
``Ancak milli çelişmenin baş çelişme olduğu dönemlerde, durum radikal olarak değişir: Ülkeyi işgal eden (veya etmek üzere olan) emperyalist güç ve onun uşaklığını yapan kesim, hakim sınıfların diğer kesimlerinin varlığını da tehdit eder hale gelir. Yarı-sömürgelik şartlarının sonucu, genel emperyalist sömürüden pay alan komprador burjuvazi ve toprak ağaları sınıflarının diğer kesimleri, iktisadi ve siyasi varlıklarına son verilmesi tehlikesi ile karşı karşıya kalırlar. Emperyalist işgal karşısında onları devrimci ``kılan`` bu ekonomik politik gerçektir. Bu gerçek, Kemalist devrim tecrübesi ile kendi tarihimizde de yaşanmıştır.`` (a.g.e., sf. 52)
``Bu sömürge, yarı- sömürge, yarı- feodal yapı ``Kemalist devrim`` ile yarı-sömürge, yarı-feodal yapıya dönüşmüştür.
`` Kemalist devrim`` milli burjuvazinin bir milli devrimi değil, Türk müslüman komprador burjuvazisi ve toprak ağaları sınıflarının önderliğinde gelişmiş olan, orta burjuvazinin de yer aldığı, anti-sömürgeci bir harekettir. Kemalistler, daha anti-emperyalist savaş ortalarında iken emperyalistlerle sömürgecilik şartlarının kaldırılması için anlaşmış, Türkiye halkının devrimci mücadelesini durdurmuş, çok kısa süren bir milli mücadeleden sonra sözde siyasi bağımsızlığa sahip yarı-sömürge yarı-feodal yapıyı temel alan Türk devletini kurmayı başarmıştır ..``
(a.g.e., sf. 42)
İ. Kaypakkaya`nın özetçisi, özetini sunarken onun iki tür milli hareket anlayışına sahip olduğunu bilince çıkarmamıştır. Kaypakkaya halk hareketi ile milli hareketi kesin olarak ayırdığı için özetçi de aynı ayrımı muhafaza ediyor. Kaypakkaya üzerinde ısrarla durduğu bu ayrıma rağmen halk hareketini de başka türden, çağımızda genel ve yaygın olan türden bir milli hareket olarak ilan etmeye, ayrımı korurken ayrımı yok etmeye zorlanmıştı. Özetçi de aynısını yapıyor.
Kemalist kurtuluş hareketi Kaypakkaya`nın eski çağa ait anlayışla ele alıp birkaç yenilik ilave ettiği milli hareket kategorisine girer. O bunu açıkça ilen etmez. Dolaylı olarak ilan eder. Özetçi bunu açıkça yapıyor.
Ama iş bu kadarıyla bitmiyor.
Kaypakkaya`nın ``burjuvazi ve toprak ağaları`` önderliğinin somut Kemalist hareket üzerinden kompradorlar dahil burjuvazi anlamına geldiği sonucu da açıkça ortaya konuyor.
Haydi diyelim toprak ağaları ülkenin geriliği şartlarında milli burjuvazinin oynadığı rolü oynayabilirler. Ya kompradorlar? Onların ne yeri vardır milli kurtuluş hareketlerinde? Bir de bunlarla ``ittifak`` kurmamız öneriliyor. Bir de üstüne üstlük Komintern`in tüm taktik öğretilerini çöpe atmamız gereken genel önermelerle karşımıza çıkılıyor.
... Böyle bir durumda, emperyalizm ile halkımız arasındaki çelişme baş çelişme haline gelir. Artık, devrimin önündeki baş engel, işgalci emperyalist güç ve onun doğrudan uşakları olan hakim sınıf kliği olmuştur. Milli çelişmenin baş çelişme haline geldiği aşamada, demokratik devrim milli devrime tabi kılınır, (işgalcilerin kovulması için) devrimci milli savaşa girişilir. Yerli hakim sınıfların işgalci emperyalizmin doğrudan uşağı olmayan klikleri ile ittifak siyaseti güdülür...`` (Partizan Çıkarken, sf. 49-51)
Başka yolu yoktur.
Tek yol İ. Kaypakkaya`nın milli meseleyle ilgili öğretilerini kaldırıp çöpe atmaktır.

2- ``Milli Meseleye Genel Bir Bakış Ve TKP/ML (B)`nin Milli Meselede Çizgisi Üzerine Yazılar (1)``
 
i. Feodalizmden arta kalan ulusal sorun ve Emperyalizme özgü ulusal sorun?
R. Başak yoldaşın yukarıda adı geçen eseri üzerinden adım adım ilerleyelim:
Yoldaş, TKP/ML (B) II. Konferansına sunulan karar tasarısından alıntı yapıyor:
``Ulusal sorunda tavır: Bu konuda TKP/ML kurulduğunda ML(nin) bu konudaki `ezen ve ezilen ulus milliyetçiliği karşısında ikili tavır`, sorunu proleter devrimin çıkarlarına bağlı olarak ele alma, bütün milliyetlerden işçilerin birliği, tüm milliyetler için hak eşitliği gibi ilkeleri savunmuş; Marksizm-Leninizm`in ulus tanımından yola çıkarak Türkiye`de Kürtlerin bir ulus oluşturduğunu bilimsel bir şekilde ortaya koymuş; hakim ulus milliyetçiliğine ağır bir darbe vurmuştur.
Aynı konuda Türkiye`de milli meselenin özünün hakim ulusun hakim sınıfları ile, ezilen ulusun hakim sınıfları arasında bir pazar dalaşması olduğunu tespit eden TKP/ML hataya düşmüştür.`` (Bolşevik, Sayı 3, sf. 5) (a.g.e., sf. 26)
`` En baştan şunu belirtmek isterim ki`` diyor R. Başak yoldaş, ``Konferansa sunulan karar tasarısı, kendi içinde çelişkili ve eklektik bir öze sahiptir. O karar tasarısı ki, bir yandan İ. Kaypakkaya `yoldaş`ın ulusal sorunu, ``proleter devrimin çıkarlarına bağlı olarak ele`` aldığını söylerken, diğer yandan da ``ulusal sorunun özünün Türk ve Kürt ulusundan hakim sınıfların kendi arasındaki pazar dalaşı`` olarak koyduğunu iddia etmektedir. Tasarı, bu iki temel tezin aslında birbirinin zıttı olduğu gerçeğini kavramamıştır. Ya da bundan çıkarılması gereken sonuçları çıkarmamıştır.`` (a.g.e., sf. 27-28)
Hakikaten de olur ama bu kadarı da fazla. Değil mi yoldaş? Hem sorunu ``özü burjuvalar arası pazar dalaşması`` olarak alacak, yani eskiden olduğu gibi, eski milli hareketlerde olduğu gibi alacak hem de ``proleter devrimin çıkarlarına bağlı`` ele alacak.
Karar tasarısına GDS temsilcisi de çok bozuk çalıyor. Ve aleyhinde konuşuyor. Şimdi gelin onu okuyalım:
``Eğer sorun bu şekilde eleştirilirse, İbrahim`in getirdiği görüşlerin özü kavranmamıştır. İbrahim burada Türkiye`nin Kürdistan bölgesinde, feodalizmden arda kalmış bir takım sorunların olduğunu ve bundan dolayı işte Kürdistan`daki milli meselenin komünistlerin önderliğinde bir ha1k hareketi şeklinde değil, burjuvazi önderliğinde bir milli hareket olarak geliştiğini açıklamaya çalışıyor.
...
İbrahim bizim derinleştirmemiz gereken bir polemik başlatmıştır. Burada İbrahim`in koyduğundan daha açık bir şekilde, oportünistlere karşı savunulurken, bugün milli meselenin bir yandan, kapitalizmin şafağında ortaya çıkan milli meselenin unsurlarıyla , emperyalizm çağındaki milli meselenin unsurlarının Türkiye`de iç içe geçmesi şeklinde bir durum arzettiğini orta ya koymak gereklidir.
Benim kendi adıma, ancak şunu söyleyebilirim: -Biz bunu henüz tüm teşkilatımızda bütün olarak tartışmadık-, benim bu noktada ... İbrahim`e getirecek bir eleştirim yoktur. Tam tersine bu noktalarda İbrahim büyük bir Marksist-Leninist olarak savunulabilir, çünkü, gayet açık bir biçimde burada feodalizmden arta kalan milli meseleyle, emperyalizm çağına ait milli mesele arasında gayet net ayrımlar yapılmaktadır.`` (a.g.e., sf. 29)
Neymiş efendim: Türkiye`de iki tür milli mesele varmış. Birincisi feodalizmden arta kalan milli mesele, kapitalizmin şafağında ortaya çıkan milli mesele, bu nedenle de komünistlerin önderliğinde bir halk hareketi değil de, burjuvazinin önderliğinde bir milli hareket söz konusu. İkincisi de emperyalizm çağına ait milli mesele. Bu da tabii ki komünistlerin önderliğindeki halk hareketine yol açar. Türkiye`de işte bunlar iç içe geçmiş. Kaypakkaya`nın yaptığı da bunları birbirlerinden ayırmakmış.
Yani Kaypakkaya`nın defalarca tekrarladığımız görüşleri başka isimlerle karşımızda.
GDS temsilcisi İ. Kaypakkaya`yı ateşli bir şekilde savunduğu için yorumumuzun yanlış olması imkansız. Biz yine de bir kontrol edelim. R. Başak yoldaşın bu sözleri yorumuna bir bakalım:
``GDS temsilcisinin çok haklı bir şekilde vurguladığı gibi, Kaypakkaya yoldaş , ``feodalizmden arta kalan ulusal sorunun unsurları ile emperyalizm çağının ulusal sorunun unsurlarının iç içe geçmesinden oluşan Türkiye Kuzey Kürdistan`daki ulusal sorunun somut bir analizini yapmıştır.
Bu olgunun tespiti, son derece önemlidir, çünkü bu kavranmaksızın Kürt ulusal hareketinin ne dünü, ne de bugünü doğru bir tarzda kavranılmaz.
Kapitalizmin şafağındaki, ya da günümüz koşullarında yer alıp da, o dönemin önemli özelliklerini halen bağrında taşıyan ulusal hareketlerin genel yasası olan ``ulusal baskının ezilen ve uyruk milletin burjuvazisine`` ağırlıklı olarak uygulanması gerçeği, Türkiye-Kuzey Kürdistan`daki Kürt ulusal hareketinin o güne kadarki gerçek durumuna da uygun idi.
Ne var ki, hiçbir sınırlama yapmaksızın, Kaypakkaya yoldaşın ``Hatta milli baskının esas hedefi ezilen ve bağımlı ve uyruk milletlerin burjuvazisidir.`` şeklindeki bir genel tez savunması yanlıştır.
Çünkü böyle bir tez, asıl özelliği emperyalizm ve proleter devrimler çağı tarafından belirlenen, feodalizmden arda kalan unsurların hemen hemen hiç bir etkisinin olmadığı, ulusal hareketlere karşı izlenen baskı politikasında geçerli olamaz.
GDS temsilcisi, Kaypakkaya yoldaşın bu yanlış tezini görüp eleştireceğine, bir adım daha ileri giderek, daha da önemli bir yanlış tezin savunucusu oluyor. Şöyle ki, GDS temsilcisi İbrahim yoldaşın ``feodalizmden arda kalan milli meseleyle, emperyalizm çağına ait milli mesele arasında gayet net ayrımlar`` yaptığını savunmaktadır.
Bence, GDS burada Kaypakkaya yoldaşın konumunu, bu alandaolduğundan daha iyi görüp, göstermektedir........... Kaypakkaya yoldaşın ``ulusal sorun`` üzerine eserini incelediğimizde, feodalizmden arta kalan unsurlar şunlardır, emperyalizm çağına ait unsurlar da şunlardır şeklinde bir ayrım görmeyiz. Hele hele GDS in dediği gibi, bu alanlarda ``gayet net`` ayırımlara rastlamak mümkün değildir.
Bütün bunlar, GDS` in abartmasının yanlışlığına kanıttır. Ancak bunlardan hareketle, İ. Kaypakkaya yoldaşın aslında emperyalizm öncesi ulusal sorunla, emperyalizm çağındaki ulusal sorun arasındaki özsel farklılığı kavramadığı yönünde bir anlayış da savunmamalıyız. Böyle bir tavır, oportünist bir tavırdır. Nitekim Parti Bayrağı, tam da bu iddia temelinde İ. Kaypakkaya`ya saldırmaktadır.
..... 1 No`lu yoldaşın konuşması da dikkatle incelendiğinde Parti Bayrağı`nın İ.K.` ya yönelttiği saldırıyı, üstü örtülü olarak , biraz da sulandırarak savunduğu görülecektir.`` (a.g.e., sf. 30- 31)
Görüldüğü gibi R. Başak yoldaşın GDS temsilcisine tek itirazı Kaypakkaya`nın ``feodalizmden arda kalan milli meseleyle, emperyalizm çağına ait milli mesele arasında gayet net ayrımlar yaptığı`` önermesinde Kaypakkaya`yı abartması, olduğundan iyi göstermesi şeklindedir. Yani o da Kaypakkaya`daki iki tür milli mesele anlayışını savunmaktadır.
Böylece Kaypakkaya`nın iki tür milli meselesi yeni isimlerle karşımıza çıkmaktadır.
Birinci tür milli mesele: Kaypakkaya için eski dönemin kalıntısı, çağımızda genel geçerliliği olmayan, ezilen ulus burjuva ve toprak ağalarının başını çektiği ve bu nedenle emperyalizmden tam kopuşa götürmeyecek olan, feodalizmi tasfiye etmeyecek olan, komünistlerin desteklemesi gereken bir demokratik muhtevaya sahip olan, özünde burjuvazinin yararına olan, özü burjuvalar arası pazar dalaşı olan ve halk hareketinden kesin olarak ayrı ele alınması gereken ve çok uluslu bağımlı ülkeler ve sömürgelerde -şimdinin yarı-sömürgelerinde var- olan mili hareketler.
Bunlara GDS temsilcisi feodalizmden arda kalan milli mesele diyor.
İkinci tür milli mesele: Bağımlı ülkelerle, sömürgelerle ``emperyalizm`` arasında, ki buradan emperyalist büyük güçler anlaşılır, emperyalizm ile ülke halkı arasındaki milli mücadeleye yol açan, ülkenin emperyalizmden tam kopuşuna, feodalizmin tasfiyesine yol açan komünistlerin önderliğindeki halk hareketi. Tabii halk hareketi milli hareketten kesin olarak ayrılmalı ama. İşte burada halk hareketi aynı zamanda bir milli harekettir. Bu milli hareket yani demokratik halk devriminin ta kendisidir. Bu da çağımızda genel ve yaygın olan milli harekettir.
GDS temsilcisinin emperyalizm çağına ait milli mesele dediği de işte budur.
R. Başak yoldaş bu ayrımı ve onun doğruluğunu kabulleniyor. Fakat o bu ayrıma yeni bir ``unsur`` katıyor.
Ona göre birinci tür milli hareket kategorisine giren milli hareketler, ``feodalizmden arda kalan milli hareketler değil de, ``feodalizmden arda kalan ulusal sorunun unsurları ile emperyalizm çağının ulusal sorunun unsurlarının iç içe geçmesinden oluşan ulusal sorun`` imişler.
İlerisi için kolaylık olsun diye biz R. Başak yoldaşın ``gözü açık`` bu kategorisine ``iç içe geçmiş ulusal sorun`` diyeceğiz. Veya okur isterse, iç içe geçip içinden çıkılmaz hale getirilmiş ulusal sorun da diyebilir. Bir şey değişmez. Ne de olsa herkesin malumu olduğu gibi bir şeyin ismini değiştirdin diye o şey değişmiş olmaz.
GDS için iç içe geçme şöyle oluyor: bir yandan ülke içinde milli sorun var. Bu feodalizmden arda kalan milli sorundur. Kaypakkaya`nın birinci tür milli hareket anlayışı budur. Bir de bir bütün olarak ülkenin ülke dışındaki emperyalizm ile milli sorunu var. Kaypakkaya`nın ikinci tür milli mesele anlayışı budur. İşte ülkede bu iki tür milli mesele bir arada bulunduğundan feodalizmden arda kalan milli mesele ile emperyalizme ait milli mesele iç içe geçmiştir.
R. Başak ise bu iç içe geçmeyi birinci tür milli hareket için geçerli görüyor. Bu arada ikinci tür milli meselede duruyor. Bu tabii ki işin aslında sadece bir isim değişikliği değil. Bu isim değişikliği sayesinde Kaypakkaya`nın iki tür milli meseleyi de emperyalizm çağına ait milli mesele olarak ele aldığı ispatlanacak mı acaba? Yoksa bu iş R. Başak`ın başına kabağı patlatacak mı?
Şimdilik biz R. Başak`ın bu yeni kategorisini incelemeden onun bu kategorisinin Kaypakkaya`nın iki tür milli hareketi ile çakıştığını görelim. Ayrılık noktalarına ve bunların anlamına sonra bakarız. Böylece işimiz de kolaylaşır aslında. Ayrılıkların kozmetik olduğu, esası değiştirmediği kolayca görülür.

 
ii. İki tür ulusal sorun üzerine biraz daha:
R. Başak yoldaş İ. Kaypakkaya`nın milli sorunu ``emperyalizmden bağımsız `` ele almadığını ispatlamak için şunları söylüyor:
``Şimdi ise, Kaypakkaya yoldaşın ulusal sorunu ``emperyalizmden bağımsız ele aldığı`` ve gerçek çözümü, proletarya önderliğinde DHD`ne bağlı ele almadığı, dahası, Kürt burjuva ve feodallerinin Kürt milli hareketine önderliğini kabul ettiği vb. tezlerin değerlendirmesine geçelim.
...
Bu alıntıda, ``çağ tespiti`` bağıntısında söylenenler dışında hiçbir yanlış yoktur. Tersine, ulusal sorunun Leninist tarzda bir özetlemesi ile karşı karşıyayız. İnsan bu alıntıya rağmen, nasıl olurda yukarıdaki iddialar ileri sürülebiliyor diye kendi kendine sormadan edemiyor. Bir insan düşünün ki, eski burjuva devrimleri döneminin kapandığını, burjuvazinin devrimci rolünü yitirdiğini, eski klasik sömürgeciliğin 1905`ten İkinci Dünya Savaşı sonlarına kadar geçen sürede ``yeni sömürgeciliğe dönüştüğünü``, artık yarı-sömürge yarı-feodal ülkelerde emperyalizmi kovma, demokratik devrimi gerçekleştirme görevlerinin proletaryanın omuzlarında olduğunu, ``çağımız için genel, yaygın ve tipik durumun`` bu olduğunu savunur; yine de bu kişi ``milli sorunu`` emperyalizmden bağımsız ele almakla, sorunun çözümünü proletarya önderliğinde devrime bağlı ele almamakla, daha da berbatı, Kürt milliyetçiliğinin önderliğini kabul etmekle suçlanabiliyor.
Sözümüz daha bitmedi. Dahası var.
Yine bu insan, ``çağımızda genel, yaygın ve tipik olanı `` belirtmekle yetinmiyor, feodalizmden arda kalan ulusal sorunla, emperyalizm çağına özgü olan ulusal sorunun karmaşasından oluşan, ancak ``genel geçerliliğe`` sahip olmayan ulusal sorunun bile tahlilini yapıyor ve bu tür milli hareketlerde bile, önderliğin proletaryanın omuzlarında olduğunu söylüyor olsun!! Doğrusu, bu kadar kıvrak zeka ve bu kadar diyalektik, materyalist yaklaşım az görülür cinstendir.
Kaypakkaya`nın feodalizmden arda kalan ulusal sorunla, emperyalizm döneminin özelliklerini taşıyan ulusal sorunun karmaşasından oluşan ulusal sorundan ve bunların çözüm yolundan bahsettiğini söyledik. Dinleyelim ne diyor:
....
Alıntı, yukarıda yaptığımız kısa yorumun bütünüyle doğru olduğunu göstermiyor mu? Buna hayır diye cevap verebilmek için, kişinin ya okuduğunu kavramayacak kadar siyasi kör olması, ya da işi domuzuna kavramaması gerek. Biz, sorunun yoruma gerek duyulmayacak kadar açık olduğunu düşünüyoruz. Ve bir adım ileri giderek Türkiye- Kuzey Kürdistan`daki ulusal hareketin, ulusal sorunun bu kategoriye dahil olduğunu, Kaypakkaya yoldaşın da sorunu böyle koyduğunu ileri sürüyoruz.
........
Bizim tartışmamız bağıntısında önemli olan, Kürt milli hareketinin önderliğini hangi sınıfların yaptığı hakkında söylenenlerdir. Görüyoruz ki, Kürt milli hareketinin önderliğini yapan sınıflar ve bunun ayrılmaz parçası olan, hareketin burjuva özelliği, Kaypakkaya yoldaşın vurguladığı gibi ``çağımızı karakterize etmeyen ama yine de Marksist-Leninistlerin ele almak zorunda olduğu vakıadırlar`` alanına girmektedirler. Bunun tespiti son derece önemlidir, çünkü bu kavranılmaksızın, çağımızda genel olandan hareketle Türkiye-Kuzey Kürdistan`da var olan ulusal hareket hakkında yanlış tahlillerin yapılması kaçınılmazdır. Nitekim, Parti Bayrağı, Partinin Yolu ve bir dönemler Halkın Yolu dergi ve gazeteleri tam da bu hatayı işlemektedirler.`` (a.g.e., sf. 39-41)
``Hiç bir yoruma meydan vermeksizin şunun altını çizmek istiyoruz:
Demokratik halk devriminin emperyalizme yönelmediği ne ölçüde doğru ve mümkün ise!! gerçek çözümü demokratik halk devriminin zaferine bağlı ele alınan bir ulusal sorun da ancak o ölçüde emperyalizmden bağımsız ele alınabilir!!!
Sorunu başka türlü görüp gösterme, oportünist kafa karışıklığının bir ürünü yada bilinçli çarpıtmaların bir sonucudur.``
(a.g.e., sf. 32-33)
Tüm bunlar neyi gösteriyor?
Milli hareket ile halk hareketini kesin, mutlak olarak birbirinden ayıran ve bu ayrımda ısrar eden Kaypakkaya ülkenin emperyalizmden tam kopuşu görevini, böylece ülke dışındaki emperyalist güçlere karşı bir milli devrim görevini bu halk hareketinin üzerine yüklemek ve böylece onu da bir milli hareket ilan etmek zorunda kalmıştı. Bu halk hareketi, aynı zamanda milli bir hareket olan bu halk hareketi onun demokratik halk devriminin ta kendisiydi.
R. Başak yoldaş da diyor ki: milli sorunun tam çözümünü emperyalizmden tam kopuş olarak ve demokratik halk devriminin bir ürünü olarak gören Kaypakkaya böylece milli sorunu emperyalizme ``bağlamıştır``. İşte bu milli mesele anlayışı emperyalizm çağına ait milli mesele anlayışıdır.
Ve işte emperyalizm çağına ait milli mesele de budur. Bir bütün olarak ülke halkı ile, emperyalizm arasındaki milli mesele.
Bir de ``yarı- sömürgelerde`` ülke içinde milli mesele vardır. Kaypakkaya`nın halk hareketinden kesin olarak ayırarak ele aldığı, ``çağımızı karakterize etmeyen`` eski dönemin kalıntısı olan`` vb. olan milli mesele.
İşte Kaypakkaya`nın bu tür milli meselesi de R. Başak yoldaşın ``iç içe geçmiş ulusal sorun`` kategorisini oluşturuyor.
Bu ne demektir? Bu Kaypakkaya`nın bu kategori ile ilgili tüm sözleri R. Başak`ın kabulüdür. Eleştirdiği noktalar saklı kalarak. O zaman da Kaypakkaya`ya getirdiğimiz tüm eleştiriler R. Başak için geçerli hale gelir. Onun kendine özgü katkıları ayrıca ele alınır.
R. Başak`ın iki tür milli hareket anlayışının Kaypakkaya ile çakıştığını göstermek için biraz daha okuyalım.
iii) Sömürge Ve Yarı-Sömürge Ülke Halklarıyla Emperyalizm Arasındaki Milli Çelişki Ve Sömürge Ve Yarı-Sömürge Ülkelerin Kendi İçindeki Milli Çelişki:
R. Başak yoldaşın sayfa 51`deki başlığı böyle. Okuyalım:
``Biz yeniden esas tartışma konumuza dönelim: Yazının ilk başlarında dedik ki, emperyalist sömürgeci ülkeler ile, çok uluslu olmayan sömürge ve yar-sömürge ülke halkları arasındaki milli çelişkinin ürettiği ikili görev alanı çok uluslu olan sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki ikili görev alanına oranla daha dar ve farklıdır. Bundan dolayıdır ki, bu iki farklı yapılarda izlenecek pratik politika da köklü farklılıklar gösterecektir.
.. Bizzat kendi içinde ulusal baskı politikası izlemeyen, ulusal çatışmalarla parçalanmış olmayan; kendisi emperyalizmin sömürgesi ya da yarı-sömürgesi durumunda olan ülkelerde ulusal sorunun tamamı, emperyalist güçler ve onun ülke içindeki bir avuç uşağı ile, ülke halkı arasındaki milli çelişkide kendini bulur. .
Emperyalizmin sömürge ve yarı-sömürgesi durumunda bulunan, ancak kendi içlerinde ``ulusal sorunları`` olan ülkelerde, ulusal sorunun tamamının emperyalizmle ülke halkları arasındaki çelişki olduğunu söyleyemeyeceğimiz gibi, bu ülkelerde, ikili görevin`` daha geniş ve karmaşık olduğunu görmek zorundayız. Bu tür ülkelerde emperyalizmin uyguladığı ``yönetme`` yöntemleri hakkında Stalin`in 1947`lere kadar İngiltere`nin sömürgesi durumunda olan Hindistan için söyledikleri bizlere ışık tutmaktadır.
...
Bu değerlendirme, Hindistan somutunda yapılan bir değerlendirme olmakla birlikte, genel geçerliliğe sahiptir. Gerek 1947`lere kadar sömürge olan Hindistan pratiği, gerekse 1920 yıllarında gelişmeye başlayan ve İkinci Dünya Savaşı sonrası yıl1arda artık dünya genelinde egemenlik kuran ``sözde bağımsız`` gerçekte ise emperyalizme her yönüyle bağımlı olan ``yeni sömürge`` ülkeler pratiği bu teorik değerlendirmenin bütün tazeliğiyle günümüz için de geçerli olduğunu yeterince ikna edici bir tarzda doğrulamıştır.`` (a.g.e., sf. 54)
``Stalin yoldaşın Hindistan bağıntısında vurguladığı gibi, emperyalistler egemenliklerini kurdukları veya kurmak için talan politikasını uyguladıkları çok uluslu ülkelerde öteden beri hakim ulus olma konumuna sahip ulus ya da ulusların, onların hakim sınıflarına dayanarak, diğer ulus ve ulusal azan1ık1ar üzerinde dolaylı hakimiyetlerini kurarlar. Türkiye`de olan budur.``(a.g.e., sf. 57)
``Çok uluslu yarı-sömürgelerde -bundan böyle sömürgeleri almıyoruz- emperyalist devletlere bağımlılığın getirdiği milli sorun vardır ve bundan dolayı bu tür ülkelerin komünistleri ulusal kurtuluş mücadelesi görevi ile yükümlüdür. Bu görev ``ikili görev``in sadece bir yönünü teşkil eder. Hiç bir ayrım ve sınırlama yapmaksızın sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ulusal sorunun esasının emperyalizmle ülke halkları arasındaki çelişmede düğümlendiğini savunmak bir kaç açıdan dolayı yanlıştır.
....
Dördüncüsü, bu tespit , bizzat kendi içinde ulusal baskı mevcut olan yarı-sömürge ülkelerde ulusal sorunun esasını emperyalizm ile ülke halkları arasındaki çelişki tarafından mı, yoksa ülke içindeki hakim ulusa karşı ulusal bağımsızlık temelinde örgütlenen ve eylem yürüten herhangi bir ulusal hareket tarafından mı belirleneceğine, her tarihi dönemde somut olarak karar vermek gerektiği gerçeğini yadsımaktadır.
....
Türkiye -Kuzey Kürdistan`da ulusal sorunun özü emperyalizmin uşağı Türk devleti ile, Kürt ulusu arasındaki çelişki tarafından belirlenmektedir...
....
... Eğer sorun MK`nin koyduğu biçimde ele alınırsa, ulusal sorunda dikkatimizi emperyalizm ile ``işçi sınıfı ve halk `` arasındaki çelişmeye yoğunlaştırmak ve bu temelde kitleleri devrime kazanmak zorundayız. Kürt ulusal sorununu ise, bunun yanında, bir yan sorun olarak ele almalıyız.
Benim yaklaşımıma göre ise, ulusal sorunda esas dikkatimizi Türk devleti ile Kürt ulusu arasındaki çelişkiye vermeli, Kürt işçi sınıfını, köylülüğü ve devrime katılabilecek diğer katmanları bu çelişki temelinde kazanmaya özel önem vermeliyiz.
MK` nın politikası öncelikle emperyalizme karşı mücadeleyi öngörmekte ve doğal olarak `Türk milliyetçiliğini` ikinci plana iterken; benim önerdiğim politika, öncelikle Türk devletine, onun şovenizmine karşı mücadeleyi önermekte ve Kürt milliyetçiliğine karşı mücadeleyi ikinci plana itmektedir. Bu her iki sonuçta da önerilen politikanın doğal sonucudur.
...Yine bundan dolayıdır ki, bu politika ulusal sorunun proletaryanın önderliğinde gerçekleşecek devrim için doğru bir şekilde kullanılmasını sağlayamaz.`` (a,g,e., sf. 55- 61)
Dolayısıyla,
Bilhassa II. Dünya Savaşı sonrası genel geçerlilik kazanan yeni sömürgecilik şartlarında, bir yanda emperyalizm var, öbür yanda yarı- sömürge ülkeler.
Bu yarı-sömürgeler çok uluslu ülkeler değilse, ne ala, doğrudan emperyalizm ile ülke halkı arasındaki çelişme, doğrudan ülke halkının emperyalizme karşı milli kurtuluş mücadelesi söz konusudur. Emperyalizm... emperyalizm ülke dışındaki güçlerdir.
Yok eğer yarı-sömürge ülke çok ulus1u bir ülke ise, orada bir yandan emperyalizm ile ülke halkı, çeşitli milliyetlerden ülke halkı arasında bir milli çelişme vardır, emperyalizm çağına özgü olan, genel olan işte budur. Demokratik Halk Devrimi ile çözülür.
Diğer yandan ise , bu çok uluslu yarı-sömürgelerde emperyalizmin uşağı hakim sınıflar tarafından yönetilen hakim ulus ile, onların hakim sınıfları ile ezilen ulus arasında bir milli çelişme vardır, emperyalizm bu ezilen ulusları desteklediği hakim ulus, egemen ulus üzerinden sömürür. Ve işte ``iç içe geçmiş ulusal sorun`` budur.
Böylece Kaypakkaya`nın tekrar tekrar üretildiğini görüyoruz.
Böylece bir de ``feodalizmden arta kalan ulusal sorunun`` yani ``yarı-sömürgelerin kendi içlerindeki ulusal sorunun emperyalizme nasıl ``bağlandığını`` ve böylece nasıl ``iç içe geçmiş ulusal sorun`` haline geldiğini: Emperyalizm ezen ulus üzerinden ezilen ulusu da sömürüyor. Böylece ezilen ulusun milli sorunu emperyalizme de ``bağlanıyor.`` Böylece feodalizmden arta kalan ulusal sorun ile emperyalizm çağına ait ulusal sorun ``iç içe`` giriyor.
Dolayısıyla ve tekrar, Kaypakkaya için geçerli olan her şey R. Başak yoldaş için de geçerlidir. Bunu ileride tekrar göreceğiz. Şimdi R. Başak`ın ``iç içe geçmiş ulusal sorun``unun özelliklerine bir bakalım. Yani Kaypakkaya`nın halk hareketinden kesin bir şekilde ayrı olarak ele alınması gereken milli meseleden emperyalizm çağına ait milli meseleyi anladığının R. Başak`ça izahına bir bakalım.
iv- İç İçe Geçmiş Ulusal Sorun veya R. Başak`ın Orijinal Katkıları
a) Feodalizmden arta kalan ulusal sorun emperyalizme nasıl bağlanır?
Bunu ``Partizan Çıkarken``in nasıl yaptığını görmüştük. Emperyalizmin açtığı pazardan, yani sömürüden pay alma şeklinde olduğu için .. ülke içindeki ulusal sorun, yani feodalizmden arta kalan ulusal sorun .. emperyalizme bağlanmıştı.
R. Başak yoldaşın yaptığı da Stalin`in İngilizlerin sömürgelerinde uyguladıkları milliyet politikasına dayanarak ispatlayarak yaptığı da şu: Çok uluslu yarı-sömürgelerde emperyalizm hali hazırda milli baskı altında tuttuğu ama ülke içinde ezen ulus olan ulusa dayanarak ezilen ulusu da ezdiği için ülke içindeki ulusal sorun emperyalizme bağlanmış olur.
R. Başak yoldaş, bu yeni yaklaşımıyla sanırız ``Pazar`` sorunundan paçasını kurtarıyor. Gel gelelim bu yaklaşım da bizim bilgimiz dahilinde yeni bir şey değildir. Bizim `halkın sülalesi` tüm bunları daha önce de üretmiş ve kullanmıştır.
Biz önce Stalin`e yapılan atıfa bir göz atalım:
Stalin, emperyalistlerin sömürgelerini yönetirken kullandıkları milliyet politikasını ele alıyor. Çok uluslu bir sömürgede bir veya birkaç ulusa dayanarak tüm ulusları yönetmek.
İyi ama Stalin burada mesela söz konusu olan sömürgeyi yönetmeyen emperyalistlerin o sömürgede uygulayacağı milliyetler politikasına değiniyor mu? Hayır.
Emperyalistlerin ``kendi`` sömürgelerinde, kendi etki alanlarında ezilen ulusların başkaldırışlarına karşı acımasız oldukları ama rakiplerinin sömürgelerinde, etki alanlarında böylesi faaliyetleri candan destekledikleri, kışkırttıkları, ulusların kendi kaderini tayin hakkının şampiyonları olduğunu vs. vs. Bunları kim bilmez? Açık ki Stalin değil. R. Başak yoldaş anlaşılan böylesi basit tarih olgularını, emperyalizmin bu en bariz eğilimlerinden birini bilmiyor. Veya ``feodalizmden arta kalan ulusal sorunu`` emperyalizme nasıl olur da bağlarım derken böylesi bir olguyu unutuverdi.
Emperyalizmin genel milliyet politikası söz konusu edilecekse o şudur: en gerisinden en gelişmişine bütün ulusları ezmek. Bu siyasetin ne tür somut metotlarla yönetileceği sorunu, Stalin`in somut olarak İngiliz emperyalizminin sömürgelerini yönetme metodu şeklinde olabileceği gibi, rakibin sömürgesinde milli ayaklanmalar şeklinde de olabilir. Ve son tahlilde ve en kesin karar verici olarak rakip ile girişilen emperyalist savaşlar, dünya savaşlarına dönüşen savaşlarla da olabilir...
R. Başak yoldaşın ve diğerlerinin ``ülke içindeki`` milli sorunu ``emperyalizme bağlamak`` için böylesi görüşlerle ortaya çıkmalarının ardında yatan temel sorun ise onların milli meseleyi daha hala daha tek tek ülkeler için bir sorun olarak görmeleri emperyalizm olgusunu, bunun anlamını bir türlü idrak edememeleridir. Bu nedenledir ki ülkelerindeki ulusal sorun ``karmaşasını`` emperyalizme bağlamak için emperyalizmin şu veya bu özelliği veya yöntemine baş vurup duruyorlar.
Bu arada emperyalizm olgusu, emperyalizm çağında milli meselenin neyin nesi olduğu, bunun proleter hareket açısından neyin nesi olduğu kaynayıp gidiyor. Ortalığı da öylesine bir toz duman bürüyor ki...
b) Ulusal Baskının Amacı
``Dahası, ulusa1 sorunun ``genel sömürgeler sorunu ve sosyalist devrimin yedeği`` haline geldiği koşullarda da, ulusal sorun henüz ``ülke içi bir sorun olarak`` ele alındığı koşullarda da, ulusal baskının amacı aslında aynıdır. Değişen şey amaç bağıntısında olmamıştır. Değişen şey, ulusal sorunun hangi devrime bağlı ele alınıp çözüleceği ve ulusal baskı uygulayan sınıflarla, ulusal baskıya uğrayan millet ve milliyetlerin kapsamının genişleyerek, dünya sorunu haline gelmesidir.
Bugün Türkiye-Kuzey Kürdistan`da Türk hakim sınıflarının ve emperyalist efendilerinin, Kürt ulusuna ulusal baskı uygulamalarının amacı nedir? diye sorulduğunda, Kaypakkaya yoldaşın verdiği yanıt dışında bir başka yanıt verilemez. Ya da 1912 yılları ve öncesinde Rusya`da Büyük Rusların diğer ezilen ulus ve ulusal azınlıklara milli baskı uygulamalarının amacı nedir? diye sorulsa, yine aynı içerikte bir cevap verilmek zorundadır.
Amaçla, amacın gerçekleşmesi için başvurulan yöntemlerin, uygulamaların arasına eşit işareti çekilemeyeceği gibi, bunların birbirinin karşıtı olarak gösterilmesi de Marksist-Leninist bir yaklaşım olamaz.`` (a.g.e., sf. 38)
R. Başak yoldaşın doğru bulduğu, değişmediğini ilan ettiği bu amaç neymiş? Kaypakkaya`dan kendi yaptığı alıntıdan okuyalım.
``Bu amaç nedir? Bu amaç en genel ifadesiyle ülkenin bütün zenginliklerinin rakipsiz hakimi olmaktır...`` R. Başak yoldaş ``doğru``,``değişmez`` vb. derken bunları tekrarlıyor. Ama devam edilmesi gerekir.``... Stalin yoldaşın ifadesiyle `pazara kim sahip olacaktır?` Meselenin özü budur...`` (a.g.e., sf. 37)
İşte Kaypakkaya`ya göre milli harekete, siyasi bir hareket olan milli harekete, bu siyasi harekete yol açan ekonomik neden, dolayısıyla bu siyasi hareketin başarmak istediği ekonomik amaç... pazardır. Ulusun pazarı. Her siyasi hareket, tarihi olarak kayda değer her siyasi hareketin ekonomik bir amacı vardır, nasıl ki o harekete yol açan esas kaynak da ekonomik ise.
Emperyalizm öncesi milli hareketlerin amacı ezilen ulusun burjuvazisi için ulusun pazarını ele geçirmek idi. Ulus, daha doğrusu ulusun burjuvazisi bu pazarda hakimiyet nedeniyle ezen ulusun burjuvazisi tarafından ezilmekteydi. Dava ezilen ulusun burjuvazisinin davasıydı. Dava gelişmesi içinde ve dolaylı olarak köylüleri de etkiliyor ve bu etkiye orantılı ve köylülüğün burjuvazinin bu davasına katılımına orantılı olarak milli hareket GÖRÜNÜŞTE bir halk hareketine dönüşüyordu.
Tüm, bunlar emperyalizm öncesinde, kapitalizm emperyalist kapitalizm olmadan önceki burjuva gelişmeye, kapitalizme ve dolayısıyla milli hareketlere özgüdür.
Emperyalizm ise farklıdır.
Emperyalist kapitalizm kendisini metalar için pazar rekabeti ile kısıtlamaz. Kısıtlayamaz. Emperyalizm hammadde kaynaklarına, ulaşım yollarına, yatırım alanlarına ve bu arada metaları için pazarda hakim o1mak zorundadır. O her alanda tekelini kurmak ister. Milletler bu amaçla ezilirler. Ve bu köylülüğün sömürülmesini, ezilmesini devreye sokar.
O zaman da milli mesele burjuvalar arası rekabet sorunu olmaktan çıkar, köylülüğün emperyalizmden kurtuluşu sorununa dönüşür. Burjuvalar arası rekabet ortadan kalkmamıştır. Önemini yitirmiştir. Milli meselede esası belirleyici o değildir artık. Milli baskının da, bu baskıya tepki olarak doğan milli hareketin de amacı değişmiştir artık.
Milli baskının amacı artık pazar sorunu gibi dar bir sorun değil, milletlerin hayatı üzerinde top yekün tekelini kurmak, hammadde kaynaklarının, ulaşım yollarının, pazarın, yatırım alanlarının tek ve kesin hakimi olmak sorunudur. Buna tepki olarak doğan milli hareketlerde GÖRÜNÜŞTE değil, gerçekte, yüzeyde değil özde KÖYLÜLÜĞÜN sorunudur artık.
Kaypakkaya siyasi bir hareket olarak milli hareket ile onun ve ona yol açan milli baskının ekonomik amacı arasında bir bağ kuruyor. Bunu emperyalizm öncesi dönemin amaçları ile aynı olarak görüyor.
R. Başak ise Kaypakkaya`nın bahsini ettiği ``amaç``ı gökyüzünde gezen ne idüğü belirsiz bir ``amaç`` olarak lanse ediyor. Kaypakkaya ``ülkenin bütün pazarlarının, maddi zenginliklerinin rakipsiz hakimi olma mücadelesinin`` ``pazara kim sahip olacaktır`` sorunu olduğunu açıkça koyuyor. Bu sonuncusunu atlayan R. Başak ise amaç ``ülkenin bütün pazarlarının, maddi zenginliklerinin rakipsiz hakimi olmaktır`` ve bu değişmez diyor. Bu değişmez ise bu amacın burjuvazinin pazara hakimiyet amacı olması da değişmez. Gerçek durum şudur ki değişmiştir. Çünkü kapitalizm değişmiştir. Sadece amaç değil, milli meseleyle ilgili herşey değişmiştir.
Milli baskının amacının değişmediğini iddia etmek, hele hele buna rağmen milli hareketin değiştiğini iddia etmek en basitiyle aptallıktır.
 
c) Ekonomi ve Siyaset veya Pazar ve Milli Hareket
Gördük ki milli hareketle ilgili olarak herşey değişti, ``siyasi bir hareket olarak`` milli hareket vs. vs. hepsi değişti ama ``milli baskının amacı`` değişmedi. Burada hali hazırda ekonomi ile siyaset arasında bir uçurum yaratılması yatar. Biraz daha bakalım:
``Stalin`in sorunu ele alışı ise tamamen değişiktir. Ona göre, ulusal sorunun genel sömürgeler sorunu haline gelmesi, doğal olarak emperyalist devletlerle, sömürge ve bağımlı milletlerin halkları, öncelikle de köylülerini siyasi mücadelede karşı karşıya getirmiştir. Emperyalistler, sömürge ve bağımlı milletlerin halkları sömürme ve siyasi köleleştirme politikalarını gütmelerinin bir sonucu olarak, bu alanda geniş köylü yığınlarının ulusal bağımsızlık mücadelesine yönelmesini ve böylece proleter devrimin bir müttefiki haline gelmelerinin koşullarını yaratmıştır.
Böylece artık bu ülkelerdeki, ezen ve ezilen ulus burjuvazisi arasındaki pazar dalaşı için ``rekabet mücadelesi ``ya da doğrudan bağımsız devlet kurma amacıyla gerçekleşen ancak ülke içindeki hakim sınıflara yönelmekle sınırlı kalan milli hareketler, emperyalizme ve yerli uşaklarına karşı, siyasi ve görünürde de olsa halk hareketine dönüşmüştür.
....
(Semiç`e-bn.) göre, milli sorunun sosyal içeriği ``ezen, ezilen ulus burjuvazisinin pazar için rekabet mücadelesidir.`` Bunu savunmak, ezilen ulusun ekonomik rekabet mücadelesi ile kendini sınırladığı, sınırlayacağı; emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesi verebilecek devrimci, ilerici toplumsal potansiyelden yoksun olduğunu söylemek demektir.
``Pazar için rekabet ``mücadelesi`` ``yükselen kapitalizm`` koşullarına özgüdür. Dahası, ``pazar için rekabet mücadelesi`` bir ``milli hareket olarak`` nitelendirilemez. Çünkü, `` pazar için rekabet mücadelesi``, iki ulustan burjuvazinin ekonomik alanda üstünlük kurmak için, rekabete dayalı bir mücadelesi iken, ``milli hareket`` burjuvazi ve toprak ağalarının önderliğinde de olsa, geniş halk yığınlarının, başta da köylülüğün, aslında ``ezen ulusun siyasi, ekonomik, kültürel`` baskılarına karşı bir başkaldırışıdır. Bu hareketin her dönemde, doğrudan bağımsız devlet kurma talebiyle ortaya çıkıp çıkmaması, onun siyasi, milli bir hareket olduğu gerçeğini değiştirmez.`` (a.g.e., sf. 36-37)
Buradaki birinci sorun Stalin`in Yugoslavya ilgili sözlerinin yorumudur.
Stalin`in , ``milli meselenin özü şimdi... halk kitlelerinin... hakim milletin emperyalist burjuvazisi tarafından yok edilmesine karşı mücadelesinde yatmaktadır... esas olarak söz konusu olan... hakim milletin emperyalist gurubunun, geniş kitleleri, herşeyden önce sömürgelerin ve bağımlı milliyetlerin köylü kitlelerini sömürmesi ve ezmesidir, onları bu baskı ve sömürünün sonucu emperyalizme karşı mücadeleye sokmasıdır ..`` vb. Sözleri R. Başak ve benzerlerinin kendi kafalarında oluşturdukları milli mesele, daha doğrusu milli meseleler karmaşası anlayışlarına uyarlanıyor: Yugoslavya dışında bir emperyalizm. Bu Yugoslavya dışındaki emperyalizm Yugoslavya içinde hakim ulusların hakim sınıflarıyla el ele tüm Yugoslavya`yı milli baskı altında tutuyor ve hakim ulusun hakim sınıfları üzerinden de diğer ulusları, Yugoslavya`da hakim ulus tarafından ezilen ulusları da milli baskı altında tutuyor.
Yani bir bütün olarak ``yarı-sömürge Yugoslavya`` ile onun dışındaki emperyalizm arasında bir milli mesele, emperyalizme ait milli mesele, Demokratik halk Devrimi ile çözülecek milli mesele...
Bir de Yugoslavya içinde ``feodalizmden arta kalan`` veya ``iç içe geçmiş`` ulusal sorun...
Stalin Yugoslavya`daki hakim ulusun burjuvazisini yani Sırp burjuvazisini söz konusu ediyor sayın R. Başak yoldaş. Yugoslavya`nın onu çevreleyen emperyalist güçlere bağımlılığı ayrı bir sorundur. Onu da müsadenle ayrıca dikkate alıyor.
Ne gam. Emperyalizm var. Yarı-sömürgeler var. Bunların arasında milli sorun var. Birde yarı-sömürgelerin kendi içinde milli sorun var... ``iç içe geçmiş``...
İşte tüm haltlar bu çerçevede yeniyor.
Kaypakkaya`da iki tür milli hareket anlayışı vardır. Önce milli hareket ile halk hareketi birbirinden kesin olarak ayrılır, sonra milli hareketten kesin olarak ayrılan halk hareketi de bir milli harekete dönüştürülür. Daha önceki ayrım korunarak bu yapılır.
Şimdi hem bu ayrımı korumak, hem de tüm bunların ``emperyalizm çağına ait milli mesele ``anlayışını yansıttığını ispatlamak zorunda olunuz. Ortaya kaçınılmaz olarak ``iç içe geçmiş`` bir teori çıkacaktır. İki tür milli hareket anlayışıyla karşı karşıya olduğunu kavrayamadan iki tür milli hareket anlayışını olduğu gibi yeniden üreten ``Partizan Çıkarken``den tutunuz, bu iki tür milli hareket anlayışını bilince çıkarıp bunlardan ikincisini (Halk hareketi olarak milli hareketi) milli meselenin emperyalizm çağına ait yorumu olarak değerlendiren, birincisini de ya feodalizmden kalma, yada ``iç içe geçme`` olarak yorumlayan GDS, BP, MB guruplarına kadar olsun, bunların Kaypakkaya`nın iki tür milli mesele anlayışından dolayısıyla da bu anlayışın içeriği olarak Marksizm-Leninizm`in emperyalizm çağına ait milli mesele anlayışını Marksizm`in burjuva devrimleri çağına ait milli mesele anlayışıyla karıştırıp mide bulandırıcı bir çorbasını üretmekten başka birşey yapamazlar.
R. Başak`tan yukarıda okuduğumuz satırlarda kendi içinde tutarsızlığın pek çok örneği vardır. Tüm bunları bir kenara bırakırsak esas fikir silsilesini şu oluşturur:
Bir yandan emperyalizm çağında milli mesele köylü sorunu olacak, dolayısıyla ``siyasi hareket`` olarak milli hareket bir köylü hareketi olarak görülecek, öyle anlaşılacak.
Diğer yandan , çağ değişti ama amaç, milli baskıların ve milli hareketlerin amaçları değişmedi, yani ekonomik temelleri, siyasi bir hareket olarak milli hareket olarak milli hareketin ekonomik amacı değişmedi. (Bu ekonomik temel ile, içerik ile, amaç ile doğrudan bağıntılı olan milli hareketlerin siyasi amaçlarına, yönelimlerine hiç değinmiyoruz.)
Hem amaç değişmedi, hem de milli mesele bir köylü meselesi haline gelecek???
Hem bu değişmeyen amaç eskiden burjuvazinin kendi pazarına, veya ezdiği ulusun pazarına sahip olma sorunu olacak, hem de esas sorun bu olmaktan çıkacak...
Çözüm: ``yeni sömürgelerde ``emperyalizme ve onun ülkedeki uşaklarına karşı pazar rekabeti üzerinde yükselen milli hareket bir siyasi hareket ve devrimci köylüleri kattığı için bir devrimci hareket ama tüm bunlar ``görünüşte``... milli hareket ``görünüşte bir halk hareketi``...
Emperyalizm çağındayız ama .. şu veya bu milli hareketin bünyesinde taşıyabileceği şu veya bu burjuva kalıntı bizi milli meseleye eskisi gibi yanaşmaya itiveriyor. Yani ``iç içe geçen`` sadece milli mesele değil, bu şaheser teorinin mucitlerinin kafalarıdır da. Ve sorun sadece kafaların iç içe geçmesi değil, tüm bunların ardında burjuva demokrasisinin yatmasıdır.
 
D) Milli Mesele Ne Kadar ve Nasıl İç İçe Geçer:
``Yeni-sömürgelerde ``ülke içindeki milli sorun`` ``iç içe geçmiş`` milli sorun ya. Şimdi bunların neden ve nasılına ve böylece neden ve nasıl- ve ne zaman- köylü sorunu haline geldiğine bir bakalım:
``(İ.K. -bn.) .. Halk hareketi ile milli hareket arasındaki farklılığa, Kürtlerin ulus olmadığını savunanların gerekçelerinin çürüklüğüne vb. değindikten sonra şöyle der:
``Hatta milli baskıların asıl hedefi, ezilen bağımlı ve uyruk mil1etin burjuvazisidir.``
Önceden de belirttiğim gibi, yoldaşın hiç bir sınırlama yapmaksızın böyle bir genellemede bulunması yanlıştır. Böyle bir genelleme, ezilen ulus burjuvazisinin hemen hemen tamamıyla, ezen ulus burjuvazisiyle birleştiği ülkelerde var olan ulusal sorunlarda, mil1i baskının esas hedefinin, ezilen milletin daha çok köylü yığınları olduğu gerçeğini dıştalamaktadır.
Ne ki, bu hatalı tespit, karar tasarısındaki iddianın doğruluğunu ispatlamamaktadır. Çünkü bu yanlış, milli hareketlerin sosyal içeriğinin, köylü hareketi olduğunu dıştalamamaktadır. Nitekim 1925-1940 arasında Türkiye-Kuzey Kürdistan`da gerçekleşen Kürt milli hareketlerinin önderliğinin, burjuva feodal karakterine rağmen, hareketin asıl ordusunun köylülük oluşturulduğunu, Kuzey Kürdistan`da uygulanan milli baskının Kürt köylülerini milli harekete sürüklendiğini ve daha da önemlisi, köylülüğün gerek Kürt milli hareketinde, gerekse komünistler önderliğinde gerçekleşecek bir halk hareketinde oynayacağı güçlü devrimci rol yadsınmamakta, tersine büyük bir kararlılıkla savunulmaktadır.
Bütün bunlar, Kaypakkaya yoldaşın Türkiye`de milli hareketin Sosyal içeriğini iki ulusun burjuvazisi arasında bir pazar dalaşması olarak görmediğini yeterince kanıtlamaktadır.``
(a.g.e., sf. 38-39)
Bir de yoldaşın ``önceden de belirttiği`` yeri okuyalım:
``Ne var ki, hiç bir sınırlama yapmaksızın, Kaypakkaya yoldaşın ``Hatta milli baskıların esas hedefi, ezilen bağımlı ve uyruk milletin burjuvazisidir`` şeklinde bir genel tez savunması yanlıştır.
Çünkü, böyle bir tez, asıl özelliği emperyalizm ve proleter devrimler çağı tarafından belirlenen, feodalizmden arda kalan unsurların hemen hemen hiç bir etkisinin olmadığı ulusal hareketlere karşı izlenen ulusal baskı politikasında geçerli olamaz.`` (a.g.e., sf. 30)
Birincisi, halk hareketi ile milli hareket arasında Kaypakkaya tarafından üretilen türden ayrımı R. Başak olduğu gibi savunuyor. Bunun yaratacağı kaçınılmaz problemlere defalarca değindik.
İkincisi, Kaypakkaya`nın tamı tamına halk hareketinden kesin bir şekilde ayırıp burjuva devrimleri çağının anlayışıyla yanaştığı milli mesele anlayışının bir parçası olarak sunulan onlarca eskimiş görüşten sadece birine, ``milli baskının asıl hedefi, ezilen bağımlı ve uyruk milletin burjuvazisidir`` görüşüne itiraz ediyor. Kaçınılmaz olarak itirazı görüşün kendisine değil, onun ``genel bir tez olarak savunulmasına.`` Yani bu görüş geçerli ama... geçerlilik derecesi şartlara bağlı. Hatta bazı ``iç içe geçmiş`` milli meselede geçerli olmayabilir. Ama, yine de bu tez geçerli...
Geçerliliğini de niçin yitiriyor, bazı milli meselelerde niçin geçerliliğini yitirebilir??. Ezilen ulus burjuvazisi, emperyalizmin uşağı ezen ulus burjuvazisi ile birleşmişse. Yani sorun ülke içi bir sorun...
İyi ama o zaman bu tür iç içe geçmiş milli mesele otomatikman bir köylü sorunu olabilir mi??. Tabii ki olamaz. Milli meselenin bir köylü sorunu olması da kaçınılmaz olarak ``derece derece``dir. Ezilen ulusun burjuvazisi, yeni sömürgenin ezen ulusunun burjuvazisiyle ne kadar az birleşmişse, iç içe geçmiş milli sorun da o kadar az köylü sorunu olur. Ne kadar çok birleşmişse de o kadar çok köylü sorunu olur. İşte bu da bu teorinin relativizmi.
Bir de tüm bunların üstüne, kişi tutar da mesela Kürt milli ayaklanmalarına köylülerin yoğun katılımından bahsederse, o da paçayı kurtarmıştır. Ona göre milli meselenin ``sosyal içeriği`` ``köylü sorunudur.`` İşte bu da, emperyalizm çağındaki milli mesele anlayışına uygundur.
Yani sen milli harekete köylülüğün katılımına değindin ise, hele hele bir de milli meselenin gerçek çözümü ``demokratik halk devrimi`` ile olacaktır dedin mi .. herşey yolunda. Sen proletaryanın milli meseleye yaklaşımının savunucususun.
Tabii ki o zaman da bu milli meselenin doğru bir savunmasını yapan yelpaze, Kaypakkaya`dan başlar, Partizan, BP, MB, .. dan geçer ...... Halkın Kurtuluşu`na kadar uzanır. İleride göreceğiz. Kaypakkaya`yı eleştiren HK da Kaypakkaya`nın esiridir.
Açıktır ki, yelpaze ne kadar genişse o kadar iyi olur. Ama, görüşler doğru ise. Yoksa sonuç tersine döner.
 
3- Yeni Demokrasi
Yeni Demokrasi dergisinin Ağustos 1988 tarihli 13. sayısında Haydar Kıran imzalı ``Bir Kere Daha Ulusal Sorun Üzerine`` başlıklı bir makale yayınlandı.
İ. Kaypakkaya`nın görüşlerini savunmaya çalışan ve esas olarak onun görüşleri üzerine inşa edilmiş olan bu makaleye bir göz atalım.
Açıktır ki makale İ. Kaypakkaya`ya dayanmaya çalıştığı için daha önce değindiğimiz tüm zaaflardan muzdariptir. Onları burada detaylı ele almaya gerek yoktur. Burada daha öncğ ele almadığmız yönlerine ağırlık verecek ve bu arada R. Başak yoldaşla makale yazarı arasında mevcut ortaklığı sergileyeceğiz
Haydar Kıran`ın görüşlerine bir bakalım:
i-Ulus ve Ulusal Hareket
``Bilindiği gibi ulus, her devrim aşamasına bağlı olarak kapsamı daralan, genişleyen veya değişen bir kategori değildir.`` (a.g.e., sf . 31)
Görüldüğü gibi ``ulus`` ``değişmeyen bir kategori.``
O zaman, bu ``değişmeyen kategorinin`` neyin nesi olduğuna bir bakalım:
``ulus devrimden menfaati olan ve olmayan bütün sınıf ve tabakaları kapsar. Ulus tanımı bize bu gerçeği zaten vermektedir. Ne idi ulus?
Dil, toprak, iktisadi yaşantı birliği ve ortak kültür biçiminde beliren ruhi şekillenme birliğinin hüküm sürdüğü, tarihi olarak meydana gelmiş istikrarlı bir topluluk`` (a.g.e., sf. 31)
İyi ama bu tanım kendi başına hiç de ``değişmeyen bir kategori`` tanımı değildir. Birazcık dikkat bu tanımın değişikliğe açık olduğunu gösterir. H. Kıran`ın bu tanıma dayanarak oluşturduğu ulus kategorisini neden değişmez gördüğünü araştırmak gerekiyor.
``Halk ise,`` diyor yazar, devrimden menfaati olan kesimleri içerir. İçinde bulunulacak devrim sürecinin muhtevasına bağlı olarak bu kategori genişleyip daralabilir... Halk; ulus gibi belli bir tarihsel dönemin (kapitalizmin) ürünü değil, her tarihi dönemde var olmuş bir olgudur.`` (a.g.e., sf. 31)
Demek ki, değişen bir kategori olarak halk ve değişmeyen, kapitalizmin bir ürünü olarak değişmeyen bir kategori olan ulus söz konusu.
Yani, ulusu değişmeyen bir kategori yapan onun kapitalizmin ürünü olması... Yani söz konusu olan ``değişmez kategori`` ``modern burjuva uluslar`` diye bilinen uluslar.
``İç pazarların birleştirilmesi (kapitalizmle birlikte) öncesi ulusal topluluklardan bahsedilebilir mi? Kim ki kapitalizm öncesi uluslardan bahsediyorsa ahmaktır. Demek ki, uluslar ve ulusal örgütlenmeler kapitalizmin ve onun yol açtığı iç pazarların birleştirilmesinin bir sonucudur. Bu olgu öncesi uluslardan bahsedilemeyeceğine göre bu soruna yol açan ekonomik olgunun pazar olduğu gerçeği nasıl yadsınabilir? Ulusal diye bir sorun neden kapitalizm öncesi değil de tam da onun şafağında doğdu? Açıktır ki meta dağıtımı için zorunlu olan pazarların birliğinin kaçınılmaz sonucu olarak gündeme geldi. Yani pazarla beraber ortaya çıktı. Demek ki bu olgu olmadan ulusal diye bir mesele olmazdı... (a.g.e., sf. 32)
``Hangi aklı evvel kapitalizm öncesi milli sorundan bahsedebilir?... Aksine bu sorun kapitalizmin şafağının tarih sahnesine getirdiği (öncülleri daha evvel de vardı) bir olgudur. Gayet açıktır ki bu meselenin oluşmasına yol açan iktisadi zemin, kapitalizm ile birlikte oluşan pazarların birleşmesi sorunudur. ..)`` (a.g.e., sf. 33)
``Milli hareketler, milli diye bir sorunun ortaya çıkması ile birlikte varolmuştur. Bahsi geçen sorun olmasaydı bu sorundan kaynaklanan milli hareketlerin de olmayacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Milli mesele pazarda oluştuğuna göre ondan kaynaklanan milli harekete yol açan ekonomik zemin de pazardır.`` (a.g.e., sf. 33)
Sanırız biraz karmaşıksa da yine de gayet açık: Milletlerin varolabilmesi için gerekli iktisadi yaşam birliğini sağlayan şey kapitalizmin meta pazarıdır, milletler ancak bu sayede, bu temel üzerinde oluşur ve millet olmadan milli hareket olamayacağına göre de, milli hareketlerin ortaya çıkması için söz konusu halkın iktisadi yaşamına, kapitalizmin girmeye başlaması, kapitalist meta pazarının oluşmaya başlaması, yani bu olmamış bir millet haline gelemeyen halkların dolayısıyla da milli harekete girişemeyen halkların millet haline gelmeye başlaması gereklidir. Yoksa milli hareketler mümkün değildir.
Fakat okur böylesi görüşler savunan yazarımızın ulusal sorunun sömürgeler genel sorunu haline genişlediğini bilmediğini sanmasın. Hümme haşa.
``... Daha sonra1arı milli mesele genişledi. Devlet içi bir sorun olmaktan çıkıp sömürgeler genel meselesinin bir parçası haline geldi. Ne var ki, sorunun ekonomik temeli yine pazar olarak kaldı.``(a.g.e., sf.35)
Gelin biz ulusal sorunun sömürgeler genel sorunu haline geldiğini bilen yazarımızın görüşlerinin ne anlama geldiğine bir bakalım.
 
a- Ulusların Oluşumu:
Stalin`in meşhur ulus tanımı bize `sözcüğün tam anlamıyla` ulusu verir. (J. Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, sf.14)
Bu tanım bize ulusu belirleyen tüm nitelikleri vermektedir.
Stalin bu nitelikleri 1913 yılında belirlerken hangi ulus türüne dayanmak zorundaydı? Modern burjuva uluslar. Ulusların başka türlü oluşumu o dönemde söz konusu değildi.
Modern burjuva uluslar oluşurken bir halkın çeşitli kesimleri arasında iş bölümüne yol açan, bu yalıtık parçaları ulaşım yollarıyla birleştiren kısacası kapitalizm öncesinin iktisadi yalıtıklığına son veren neydi? Kapitalizm. Birbirinden yalıtık ekonomik birimler arasında iş bölümünü geliştirip onları birbirine muhtaç kılan, onlar arasında ulaşım yollarını kurarak irtibatı kuran yani ulusal pazarı oluşturan kapitalizmdi.
Gel gelelim Stalin tanımında genel olarak ``iktisadi yaşam birliğinden`` bahsetmektedir. Her ne kadar ulusu ulus yapan bu niteliği tespit edebilmek için kullandığı, kullanmak zorunda kaldığı veriler bu iktisadi yaşam birliğini kapitalizmin sağladığı bir iktisadi yaşam birliği, iktisadi yaşam birliğinin özel bir türü yapsa da, tanım genel olarak iktisadi yaşam birliğinden bahseder.
Ve yazar, adına konuştuğu proleter hareketin tarihine karşı bu kadar vurdum duymaz olmasaydı, halkların uluslar haline dönüşebilmesi için gerekli olan iktisadi yaşam birliğinin kapitalizm ve onun pazarı üzerinden sağlanmasının bir zorunluluk olmadığını bilirdi.
Ekim devrimi Çarlığın sömürgeleri olan çevre bölgelerde kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan pek çok halkı devralmış ve şöyle bir sorun1a karşılaşmıştı: bu halklar sovyetik iktidar şartlarında ve bu sayede kapitalist gelişme aşamasını atlayarak sosyalizmi inşa edebilirler mi? Buna Lenin ve partisinin verdiği cevap evet olmuştur. Merkezi Rusya proletaryasının aktif, fiili desteğiyle bunun başarılabileceği sonucuna varılmış ve bu başarılmıştır.
Bu, ulus1arın oluşması açısından ne anlama gelir? Bu, ulusların oluşması açısından kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan halkların uluslar haline dönüşmesi sürecinin sosyalizmin inşası süreciyle çakıştığı ve bu halkların modern burjuva uluslar, daha doğrusu eskimiş, çürümüş burjuva uluslar olarak değil, sosyalist uluslar olarak oluştuğu anlamına gelir. O zaman da ulusların oluşması için gerekli iş bölümü, ulaşım yolları ve böylece çeşitli ekonomik birimler arasındaki yalıtıklığın yok edilmesi görevinin kapitalist meta pazarı değil bizzat sosyalist ekonomi üzerinden sağlandığı anlamına gelir.
Ve Lenin ve partisi ulusların böylesi oluşum türünü sadece Sovyetler Birliği`nin çevre bölgeleriyle kısıtlamamışlardır. Bu şema, Komintern programı ile dünya komünizminin dünya proletarya diktatörlüğünü kurma şeması olarak formüle edilmiştir. Çünkü bu sorun sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu sorununa doğrudan bağlıdır.
 
b- Ulusal Hareketler.
``Sosyal-demokrasi, ancak ve ancak, davranan, hareket eden ve bu nedenle de, başka ulusları kendini hesaba katmaya zorlayan gerçek ulusları gözönünde tutabilir.`` (Stalin, a.g.e., sf. l9)
I. Dünya paylaşım savaşı öncesi emperyalist büyük güçlerin geniş sömürgelerindeki halklar ``davranan, harekete geçen`` halklar ve uluslar konumunda değildi. Ulusal sorun esas olarak Avrupa`daki ``modern uluslar`` sorunu idi. Kapitalist iktisadi yaşam içine çekilmiş ve fakat ezilmekte olan burjuva ulusların ulusal baskıdan kurtuluşu sorunu idi.
Fakat I. emperyalist savaş ve bilhassa Ekim Devrimi ile tüm bunlar değişmiştir.
Ulusal sorun dünya sorunu haline gelmiştir. Ulusal sorun az sayıda modern ve Avrupalı ulusu ilgilendiren bir sorundan, bu yalıtık halinden çıkmış, bir dünya sorunu , sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu sorunu haline gelmiştir.
Bu, pek çok şeyin yanında şu anlama gelir: daha kapitalist gelişme içine girememiş sömürge halklarının emperyalizmden kurtuluş hareketleri çağı başlamıştır...
Yazarımız ise ``milli hareket``in olabilmesi için kapitalist meta pazarının gelişmesini bir önşart, halkların birer burjuva uluslar olarak oluşmuş olmasını bir önşart olarak görüyor. Bu görüşün birkaç kaçınılmaz yol arkadaşları vardır. Onları görelim:
b-i) ``milli hareket`` sadece ve sadece halklar, sömürge halkları millet haline geldiği veya gelmeye başladığı zaman mümkünse ve gel gelelim dünya kurtuluş hareketleri alevi ile yanıyorsa, 1. Dünya Savaşı ve Ekim devrimi sonrası durum bu ise, o zaman dünyanın tüm halklarının uluslar olarak şekillenmeye başlamış olması gereklidir. Burjuva ulusların oluşmakta olması, bu kurtuluş hareketlerinin de onların hareketleri olması gereklidir.
İ. Kaypakkaya`dan okuyalım:
``Çözülmemiş bir feodalizm şartlarında yaşayan bir topluluk, elbette millet olarak nitelendirilemez. Ama bugün dünyanın neresinde böyle bir feodalizm mevcuttur? Kapitalizm daha 19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında ezilen Doğu Avrupa`nın, Asya`nın, Afrika`nın, Latin Amerika`nın hayatına sessizce girmiş, oralarda ulus çapında pazarları bir ölçüde birleştirerek iktisadi yaşantı birliğini sağlamış, milletlerin teşekkülüne yol açmış bulunuyordu. Bugün millet haline gelmemiş kabile topluluk1arı, dünyanın bazı bölgelerinde ve çok sınırlı bir alanda mevcuttur ki, bunlar, söz edilmeye değmeyecek kadar azdır.`` (İ. Kaypakkaya, Seçme Yazılar, sf. 195- 196.)
Yani ``19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında`` burjuva uluslar dünyanın her tarafında teşekkül etmiş durumdaydı.
Millet haline gelmemiş ``barbarların`` kurtuluş hareketi de neyin nesi oluyor.... Millet yok ki onun kurtuluş hareketi olsun... Kaypakkaya bu ihanet türüne karşı tüm halkların nasıl olsa milletler olarak oluştuğu ve bu nedenle de onların ulusal kurtuluş hareketine ``hak`` kazandığını ilan ediyor.
Gel gelelim bu, sömürge halkların mücadelesine sırtını dönmüş II. Enternasyonal oportünistlerinin zemininde onlarla hesaplaşma çabasıdır. Sömürge halklarının, kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan köylülüğün mücadelesini haklılaştırmak için II. Enternasyonal oportünistlerine boyun eğip bu halkların millet, burjuva milletler olduğunu ilan ederek onların kurtuluş mücadelesini savunma çabasıdır. Böylesi çabalar bizim işimiz olamaz.
Çünkü bu çaba, tarihin ve günün olgularını çarpıtmak ve veya olgular kabul edilirse ya ezilen halkların mücadelesine sırtını dönmek -prensibe sadık kalarak- ya da mevcut prensibi reddedip yeni bir prensip arama çabasına girmeyi gerektirir.
Daha ileri gitmeden, bu karşı-devrimci, neresinden bakarsan bak karşı-devrimci önerinin formüle ediliş metodunu bir arayalım.
b-ii) Ekim devrimi öncesi ulusal sorun dar tutuluyordu. ``Sözcüğün tam anlamıyla`` ulusların bir sorunu, esas olarak Avrupa`daki modern ulusların bir sorunu olarak görülüyordu.
İyi ama daha sonra milli hareketler tüm dünyaya yayıldı. Bazıları ulusal sorunun bir ``dünya sorunu`` haline geldiğini de okumuş. O halde ... tüm dünyada ``sözcüğün tam anlamıyla`` uluslar oluşmuş olsa gerek, bu kurtuluş hareketleri de onların hareketleri olsa gerek...
Mantık budur.
Bu mantığın da gerçeklerle uzak yakın bir alakası yoktur. Emperyalist kapitalizm hammadde kaynakları, sermaye ihraç alanları, demiryolları, tüm ulaşım kanalları,ve bu arada metalar için pazarların tekelini talep eder. Tüm bunlar ise, kapitalist gelişme içine çekilmemiş halkların, ``köylü ulusların`` dahi ezilmesi, soyulması, ulusal kişiliksizleştirilmesini talep eder. Bu da kapitalizm öncesi şartlarda yaşasa da köylülüğü emperyalizme karşı mücadeleye çeker. Burada esas olan ezilen ulusun burjuvazisinin kendi pazarına hakim olma mücadelesi değil, ezilen köylülüğün emperyalizme karşı mücadeleye itilmesi, bu mücadeleye girişmesidir. Emperyalizm sömürge halkları emperyalizmden kurtuluş mücadelesine çeker. Ulusal sorun büyümüş, sadece, dar olarak modern ulusların, burjuva ulusların bir sorunu olmaktan çıkmış, bir dünya sorunu, sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu sorunu, köylülerin emperyalist kapitalizme karşı isyanı sorununa dönüşmüştür.
b-iii) eğer ulusal hareketler sadece burjuva ulusların, ``ulusal pazarlarını oluşturmuş`` veya oluşturmakta o1an burjuva ulusların hareketleri olarak kalsaydı, ulusal sorun bir dünya sorunu haline gelmezdi. Dar çeperini aşamazdı. Bolşeviklerin dünya proletaryasının dünyanın ezilen halklarıyla ittifakı şeması yanlış, II. Enternasyonalin sömürge halkların kurtuluş hareketlerine sırtını dönen şoven taktikleri doğru olurdu.
Milletlerin, burjuva milletlerin olmadığı yerde ulusal kurtuluş hareketlerinin olamayacağı tespiti Ekim devrimi sonrası ezilen Doğuya (Doğu Asya`ya) sırtını dönmek olurdu. Afrika`yı hiç saymıyoruz. Bu kötü durumdan kurtulmak için tüm dünyada ulusların oluştuğunu iddia etmek ondan daha kötü değildir. Sadece olgulara ters düştüğünden değil, beraberinde binbir yığın teorik ve stratejik revizyonunu da getirdiğinden de.
b-iv) Mesela daha önce ele aldığımız kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan halkların Sovyetik iktidar şartlarında kapitalist gelişme aşamasını iktidardaki proletaryanın desteği ile atlaması ve doğrudan sosyalizmi inşaya girişmesi ve sosyalizmin inşasıyla birlikte kendilerini sosyalist uluslar şeklinde oluşturmaları tezi reddedilmek, Bolşeviklerin bu tezi ayaklar altına alınmak zorunda kalınır. Ve bu sadece Sovyetler Birliği`ndeki geri halkların gelişmesi perspektifi değil, dünya proletarya diktatörlüğünün gelişme perspektifinin de reddini beraberinde getirir. Komintern programının reddini beraberinde getirir.
Mesela bu, Leninist taktiklerin temel taşlarından olan gelişmiş ülkelerin proleterlerinin ezilen ha1klarla, sömürgelerin geri ha1klarıyla emperyalizme karşı ittifakı önerisinin reddi anlamına gelir. Ulusların oluşmadığı yerlerde ulusal hareketlerin olmayacağı tezinin somut olarak başka hiçbir anlamı yoktur.
Yok eğer ezilen ha1kların kurtuluş mücadeleleri görülür ve onlarla ittifak prensibi kabullenilirse, bu prensip ortaçağ ve öncesi şartlarda kapitalizm keşfeden mükemmel teorilere gebedir. (Yani yarı-feodaliteyi ispatlamak için feodalizm, kapitalist gelişmeyi ispatlamak için de kapitalizm ararsın olur biter...)
b-v) Böylece kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan halkların mil1i mücadelelerini kaçınılmaz olarak küçümsersin. İ. Kaypakkaya`nın deyimiyle nasılsa çok az ve önemsiz. Bize göre ise bugün bile (ve biz bugünden sene 1989`u kastediyoruz.) böylesi halkların mücadelelerini küçümsemek ihanetin dik alasıdır.
1917`den 1989`a çok şey değişti. Şimdi sınıfımız gerçekten enternasyonal bir sınıf, dünya çapında bir sınıftır. Onu her yerde bulabiliriz. Ama 1917`den 1989`a pek çok şey de değişmeden kaldı.
Hindistan askeri, siyasi, ekonomik olarak büyük bir güçtür. Onu kimse hafife alamaz. O, açık ki haddini bilir. Emperyalist büyük güçlere boyun eğme zorunluluğunu bilir. Onlardan izinsiz, onlar arası çatlaklardan istifade dışında emperyalist maceralardan korkar. Tüm bunlara rağmen kapitalizmin geliştiği bir güçtür o. Gel gelelim daha ilk devrimci bir patlayış kapitalizm öncesi şartlarda yaşayan onlarca, yüzlerce halkın isyanı ve mil1i talepleriyle karşı karşıya getirecek bizi Hindistan`da.
Devam ediniz. Kamboçya. Burma ve Tayland sınırlarında hali hazırda aktif halklar. Tüm doğu Asya`da, Endonezya`da, Filipinler`de, ... Ve o kadar uzağa gitmeyin. İran`ın doğusunda. Ya Afganistan? Ve daha Afrika`ya, Afrika`nın Sudan, Etiyopya vb.sine değinmedik. Latin Portekiz ve Amerikan katliamlarından Paçayı kurtarmış, bir parça toprak sahibi olup en ilkel metodlarla tarım yapıp yaşamaya çalışan ve bugün toprak için kavganın en militan unsurlarından olan Amerika yerlilerine, balta girmemiş ormanlarda ilkel komünal yaşamlarını sürdürmeye ça1ışan aşiretlere... Daha bunlara gelmedik. Önemsiz mi??. Yoksa buralarda da ``burjuvazinin iç pazarı`` mı söz konusudur?
b-vi) İ. Kaypakkaya`nın Şeyh Said isyanını değerlendirmesine bakarsak, söz konusu olan ``iç pazar`` olsa gerek.( Bkz. a.g.e., sf. 2l7)
İç pazar olmasa millet olmaz. Millet olmasa milli mücadele olmaz. O halde... O halde Şeyh Said isyanı dönemi Kürdistan`ında ``iç pazar`` şart olsa gerek. Değil mi ama?
Değil efendiler. Şeyh Said isyanı döneminde Kürtler arasında ``iç pazar`` aramak, okyanusta iğne aramaya benzer. Bunu bulup da, işte kapitalist gelişme, o ha1de millet demek de biraz ayıp kaçar. Şeyh Said isyanı açık ki bir Kürt ulusal kurtuluş hareketidir. Ama bu harekete girişmiş olan Kürtler hiç de burjuva bir ulus değildiler. Kapitalizm öncesi şartlarda yaşamaktaydılar.
İşte burada ``UKKTH`` ve ``HKKTH`` sorununa yeni bir açıdan bakabiliriz.
ii. Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı, Halkların Kendi Kaderini Tayin Hakkı.
``oysa ikinci dönemde, ulusal sorun, ... Avrupa dışındaki yeni halklar ve aşiretleri kendi etkileri altına almak isteyen emperyalist devletler arasındaki savaş sorunu durumuna dönüşür...
... Bu sürecin, emperyalistlerin, bu geri kalmış sömürge halklarına kaçınılmaz çağrıda bulunmaları sürecinin, bu halkları ve bu aşiretleri kurtuluş savaşının yoluna sokmaktan geri kalmayacağına kuşku yoktu...`` (J. Stalin, a.g.e., sf.127)
``Böylelikle ulusal sorun, özel bir sorun, devletin bir iç sorunu olmaktan çıkarak, uluslararası genel bir sorun haline, bağımlı ülkelerin ve ezilen halkların emperyalizmin boyunduruğundan kurtarılması genel sorunu haline gelmiştir...`` (Stalin, a.g.e., sf.235)
``Ekim devriminin başlarında, halkların ayrılma hakkını ilan etmekle yetiniyorduk...`` (a.g.e., sf.133)
``... halkların devlet olarak örgütlenmek üzere ayrılma hakkı sloganı...`` (a.g.e., sf.141)
Şimdi de İ. Kaypakkaya`nın Lenin`den yaptığı meşhur alıntıyı okuyalım:
``Milli mesele hakkında da aynı şeyi söylemek zorundayım. Burada da yoldaş Buharin, olmasını istediği şeyi olanla karıştırmıştır. Milliyetlerin kendi kaderini tayin hakkını tanımamalıyız diyor. Bir millet, proletarya ile birlikte burjuvazi demektir. Biz proleterler hor gördüğümüz burjuvaziyi kendi kaderini tayin hakkını niçin tanıyalım? Müsadenizle, bugün fiilen varolanla bağdaşır. Bunu yok ederseniz, sonuç sırf hayal olur.
...
... `Ben yalnız emekçi sınıfların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımak istiyorum` diyor yoldaş Buharin. Bu demektir ki, sen Rusya`dan başka hiç bir ülkede başarılmamış olan bir şeyi istiyorsun...`` (İ. Kaypakkaya, a.g.e., sf.238-239)
Bak hele. Ne oluyor dersiniz? Lenin ile Stalin arasında bir çelişme mi var? Acaba Stalin ``UKTTH``nı tanıyarak ``Buharinci`` pozisyonlara mi düşüyor...?
Bu soruya cevap bulmak için ilk önce İ. Kaypakkaya ve onunla birlikte aynı mantığı paylaşan H. Kıran`ın anlayışını bir görelim:
Ulus, ulustur... Değişmez bir kategoridir. Kapitalizmin ürünü, yani burjuva ulustur. Halk ise değişen bir kategori, devrim aşamasına bağlı olarak içeriği değişen bir kategoridir. Bu ikisi birbirine karıştırılmamalıdır.
Bu mantık sahiplerinin ezilen halk yığın1arının saflarına ``milli burjuvaziyi`` de katmanın teorik zeminini ve bu zemin üzerinde burjuvaziye karşı hoşgörülü bir devrim teorisinin zeminini hazırladıklarını daha önce belirtmiştik. Yine orada, Ekim devriminin gösterdiği gibi, milli burjuvaziyi dışlarsak, sınıf mücadelesinin gelişmesinin bir bütün olarak ulusu böldüğünü, yani burjuvaziyle birlikte olarak yani burjuvaziyle birlikte olarak ulusu böldüğünü, ulusa1 çıkarları savunmanın ancak ve ancak burjuvaziye, milli burjuvaziye karşı savaşarak mümkün hale geldiğini, ve böylece burjuvazinin ulus dışına itilirken emekçi halk yığınlarının ulusun ta kendisi haline geldiğini, sosyalist inşa sürecinde inşa edilen ulusların ise tamı tamına böyle uluslar olduğunu belirtmiştik.
Tabii ki bir de bu mantığın tersten işleyişi vardır. Eğer ``halk`` devrimden menfaati olan tüm sınıflar ise, ve gün ola harman ola, ülkenin işgali büyük burjuvazi ve toprak ağalarıyla işbirliğini zorunlu kılacak bir durum yaratırsa-olmaz olmaz deme olmaz olmaz- o zaman bu baylarımız bu mükemmel teorileriyle devrim aşamasının talebi nedeniyle bu sınıfları da halktan saymak zorunda kalırlar.
Biz konumuza dönelim.
Yukarıdaki mantığa, ayakları pek sağlam yere basmayan mantığa bir de şu ilave edilir. Ulusal hareket ulusun -ancak ve ancak ulus haline gelmiş veya gelmekte olan ulusun- kurtuluş hareketidir. Halk hareketi ise devrim hareketi, halkın proletarya önderliğindeki devrim hareketidir.
O halde... UKKTH ile HKKTH birbirine karıştırılmamalı. Yani tüm bunlar daha önce ele aldığımız ulus ve halk ve ulusal ve halk hareketi arasında yaratılan mutlak ayrılığın ürünü.
O zaman... O zaman UKKTH mı dedin? Buharincisin. O halde... Stalin Buharinci...?
Öyle mi?
Gelin şimdi birde Leninizm`in mantığına bakalım:
Buharin, Bolşevik Partinin milliyet programı tartışılırken, ``UKKTH``nı programdan çıkarmak, onun yerine ``emekçi sınıfların`` ``KKTH``nı geçirmek istiyor.
Lenin anlatıyor, daha önce de tekrarladık. Her ne kadar sınıf mücadelesinin gelişme yönü ulusal sorunun çözümü için milli burjuvazinin alt edilmesini talep ediyor ve tarih böylesi bir çözüm yönünde gelişiyorsa da, mevcut durum en ileri uluslarda bile proletaryanın burjuvaziden ayrışmasının dosdoğru bir yol olmadığını, bir yığın zikzakları içerdiğini göstermekte. Bu ayrışmayı kolaylaştırmanın yolu, burjuva ulus olarak bile ulusların kendi kaderini tayin hakkını emperyalizme karşı savunmayı gerektirir.
Buharin`in Partinin milliyetler programında UKKTH`na karşı çıkıp, onun yerine ``emekçi sınıfların`` KKTH`nı geçirme talebi, bir yığın nedenlerle proletaryanın kendisini burjuvaziden ayıramadığı ulusların kurtuluş mücadelelerinden, bunların proletaryanın yedeği, emperyalizme karşı yedeği haline getirilmesinden men eder. Proletaryayı en önemli bir yedeğinden koparır. Buharin`in talebi başka hiçbir anlama gelmez. Buharin`in talebi Bolşevik taktiklerin talebi olan proleter hareketin kurtuluş hareketleriyle birleştirilmesi yerine proleter hareketin kurtuluş hareketinden koparılması, onun yedeklerinden koparılması ve böylece yenilgiye mahkum edilmesi talebidir. Çünkü o, bir bütün olarak ulusun mücadelesine karşı çıkmaktadır. Sadece bir bütün olarak ulusun değil, bir bütün olarak ``halkın`` da mücadelesine karşı çıkmaktadır.
Çünkü, Ekim sonrası söz konusu olan sadece modern, kültürlü, Avrupa`nın burjuva uluslarının kurtuluş hareketi değildir. Artık emperyalist güçlerin geniş sömürge alanlarındaki daha burjuva uluslar haline gelememiş halklar ve aşiretlerin de kurtuluş hareketi söz konudur.
1. Paylaşım Savaşı öncesi sessizce soyulmalarına göz yuman bu halklar ve aşiretlerin emperyalizme karşı savaşları başlamıştır. Ve işte ilk defa komünistler, dar bir sorun olarak ele alınan ulusal sorunu bu gelişmeyi görerek sömürgeler sorunu ile birleştirmişlerdir. Sömürgelerin kurtuluş sorunu ile, sömürgelerdeki geri, kültürsüz, siyah halkların ve aşiretlerin kurtuluşu sorunuyla birleştirmişlerdir.
Eğer sözcüğün tam anlamıyla ulus, şu veya bu şekilde iktisadi yaşam birliğini sağlamış halkları temsil ediyorsa, ve öyledir, tarihi gelişmelerinde bu aşamaya ulaşamamış emperyalizmin sömürgelerinde yaşayan halklar, aşiretler varsa ve bu çerçevede uluslar, halklardan ayrı ele alınacaksa., Leninizm bize sadece ulusların değil halkların da kendi kaderini tayin hakkını, halkların da ayrı devlet kurarak ayrılmaları, emperyalist bütünden kopma haklarını savunmayı öğretir.
Böylece Stalin`in HKKTH sloganı ulusal sorunun genişleyip bir sömürgeler sorunu haline geldiğinin simgesidir. Buharin`in ``emekçi sınıfların`` KKTH sloganı proletaryayı böylesi yedeklerden koparırken, Stalin`in KKTH sloganı proletaryanın ulusal kurtuluş hareketleri yedeğinin genişlediğini açıklar ve proletaryanın yedeklerinin genişletilmesine, çoğaltılmasına ve böylece proletaryanın gücünün artmasına hizmet eder.
Burada halk, sadece emekçi sınıfları simgelemez. Burada halk emperyalizmin ezdiği bir bütün olarak halkı, daha ulusallaşamamış halkı, kapitalizm öncesi şartların hakim sınıfları, aşiret reisleri vb. ile birlikte halkı simgeler. Çünkü burada da ezilenlerin kendilerini ezenlerden kendilerini ayırabilmesi belli bir gelişme, sınıf mücadelesinin belli bir gelişmesine tekabül eder.
Kaypakkaya`ya geri dönelim:
``... Bazı çok bilmiş akıldaneler, toprak ağalarının milletten sayılmayacağını iddia ediyorlar. Hatta bunlar Kürt bölgelerinde toprak ağalarının mevcut olması sebebiyle Kürtlerin henüz bir millet teşkil etmediği kerametini de yumurtluyorlar. Bu, korkunç bir demagoji ve safsatadır... Hem sonra milletler, kapitalizmin gelişmesinin son sınırına ulaşmasıyla değil, kapitalizmin şafağında ortaya çıkarlar... Eğer öyle olmasaydı, kapitalist gelişmenin sınırlı olduğu bütün geri ülkelerdeki ve bölgelerdeki istikrarlı toplulukları milletten saymamak gerekirdi. bu anlayışa göre, iktisaden geri bölgelerde ve ülkelerde milletlerin varlığını kabul etmemek gerekmektedir. Kürtlerin bir millet teşkil etmediğini ileri süren tez, besbelli ki baştan sona saçmadır, gerçeklere aykırıdır ve pratikte de zararlıdır. Zararlıdır, çünkü, böyle bir tez, ancak ezen, sömüren ve hakim milletlerin hakim sınıflarının işine yarar. Onlar böylece ezilen, bağımlı ve uyruk milletlere uyguladıkları milli baskıyı ve zulmü, kendi lehlerine olan bütün imtiyazları ve eşitsizliği hak1ı çıkaracak bir gerekçe bulmuş olurlar. Böylece proletaryanın, milletlerin eşitliği uğruna, milli baskıların, imtiyazların vs. kalkması uğruna yürütmesi gereken mücadele suya düşmüş olur. Milletlerin kendi kaderini tayin hakkı suya düşmüş olur. Emperyalistlerin, geri milletleri sömürgeleştirmesi, onların içişlerine burnunu sokması, kendi kaderini tayin hakkını alçakça çiğnemesi, ``onların bir millet teşkil etmediği`` gerekçesiyle meşrulaştırılmış olur. Aynı şekilde, çok milletli devletlerde, hakim milletin uyruk milletler üzerindeki her türlü zulmü ve zorba1ığı meşrulaştırılmış olur`` (a.g.e., sf.194-195)
Bu kafa I. Paylaşım Savaşı ve Ekim devrimi öncesinin gerçeklerini, yani bu olaylardan önce ancak ve ancak modern burjuva ulusların ulusal kurtuluş için harekete geçtiği ve dolayısıyla sosyal-demokratların sadece onları dikkate aldığı dönemin kafasını, görüşlerini tutuyor, bu olaylar sonrası döneme, emperyalizme karşı geri halklarında ayaklanmalarının başlamış olduğu ve dolayısıyla komünistlerin bunları da hesaba kattığı, ulusal sorunu sömürgelerin, sömürgelerin geri halklarının da kurtuluşu sorunuyla kaynaştırdıkları döneme aktarıyor.
İşte, gerçeklere uymayan ve bu nedenle de pratikte zararlı olan bu kafadır, bu görüşlerdir.
Kaypakkaya burada hepten kontrolü kaybediyor. Ezilen geri halkların, Ekim sonrası sömürgelerin büyük çoğunluğunu oluşturan bu tür halkların, burjuva milletler olarak şekillenememiş bir yığın halkın ezilmesi, milli baskı altında tutulmasını meşrulaştırıyor. Çünkü ona göre bir halkın millet oluşturduğu ispatlanamazsa, bu ezen millet hakim sınıflarına onları ezmek için gerekçe verirmiş, emperyalistlerin onları ezmesini meşrulaştırırmış. O zaman, Ekim sonrası bugünden çok daha yaygın olan pek çok halkın millet oluşturmaması durumunda, ve durum buydu, bu halkların milli baskı altında tutulması ``gerekçelidir``, ``meşrudur.`` İyi ama bu tamı tamına II. Enternasyonal oportünistlerinin taktiklerine tekabül eder. Bolşevizmin ulusal sorunun genişleyip sömürgelerin kurtuluşu sorunuyla kaynaştığından hareket eden devrim şemasına ters düşer. İçine düşülen bu kötü durumdan kurtulmak için ilan edilen 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başlarında tüm halkların birer ulus haline geldiği önermesi de Bolşevizmin tüm teori ve taktiklerini iyice revize etmekten başka bir anlam taşımaz. Ulusal sorunun sömürgeler sorunuyla kaynaşması olgusunun hiç mi hiç anlaşılamaz kılınmasına bir katkıdan başka birşey değildir.
iii. Çok Uluslu Devletler Ve Ulusal Sorundan Kaynaklanan Görevleri Nerede Aramalı?
``Bugün Avrupa açısından (İrlanda Ve Bask gibi sorunlar dışında) ulusal sorun, ulusal hareket artık ölü bir sözcüktür. Bugün buralarda böyle bir sorun esas olarak yoktur. Buralarda ulusal devlet, ulusal çıkarlar bizzat emperyalist devlet ve emperyalist çıkarların savunulmasıdır.
Ne var ki aynı şeyi ezilen uluslar için söyleyemeyiz. Çok uluslu devletlerde ezen ezilen uluslar biçimindeki bölünme gerçeğinde tekrar edemeyiz. Söz konusu yerlerde ulusal sorunlar ve bundan kaynaklanan görevler vardır. Bu sorunların çözümüne en büyük duyarlılık Marksist-Leninistler tarafından gösterilmelidir.
...
Kısaca toparlarsak: Yükselen kapitalizm koşullarının sonucu olarak doğan ve burjuva sınıflar arasındaki bir savaş olan ulusal savaşlar, Batı Avrupa`da 1789-1871 dönemini kapsadı. Doğu Avrupa ve Asya`da 1905`ler sonrası başladı ve bugün de çeşitli seviyelerde çeşitli a1anlarda süregelmektedir...
...
... Eğer bunlar kavranır ve görülürse, emperyalizmin uşağı devletlerde ezen ulus egemenlerine yönelen ezilen ulus hareketine...
...
Şüphesiz bütün bunları görürken, çok uluslu devletlerde, sömürgelerde hala, İbrahim Kaypakkaya`nın belirttiği ``... ezilen bağımlı ve uyruk milletlerin baskılara karşı ve milli devletler kurma amacı ile milli hareketlere girişmektedir`` gerçek görülmek zorundadır...
... Bu hareketlerin milli ve demokratik devrimi tamamlayamayacağı, çağımızın karakteristiklerini bilenler için hiç de zor değildir. Emperyalizmi, feodalizmi tasfiye proletaryanın omuzlarındadır``
(Yeni Demokrasi, S 13. sf.36-37)
Esas konumuzu ele almadan, Kaypakkaya`nın bu takipçisi yazarımızın, u1us ve u1usal hareketi, halk ve halk hareketinden mutlak olarak koparmaya çalışan bu yazarımızın milli devrimi tamamlama görevini proletaryanın omuzlarına, yani ``proletarya önderliğinde halk hareketinin ``omuzlarına yükleyerek tıpkı Kaypakkaya gibi kendi yarattığı mutlak bir ayrımı kendi eliyle yok ettiğini, ``görülmesi`` ``hiç de zor`` olmayan bu basit olguyu gösterelim. Şimdi de, bizzat kendilerine ait bu görüşlerdeki bariz çelişmeyi neden göremediklerinin pek çok sebeplerinden birini ele ala1ım.
 
Geri