Hz. Muhammed dönemi

Konu sahibi son olarak 2619 gün önce görüldü
Ben başkasına hizmet gördürmeyi sevmem

annelerimiz346456.jpg

 
Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmustur ki:

«On sey vardir ki, Lut kavmi onlari yapmis ve o yüzden helak edilmistir.

Ümmetim ise onlara bir de kendisi katar.

Bunlar livata, findik gibi taslari sapanla atmak,
güvercinle
(kumar) oynamak, def calmak, icki icmek,

(özürsüz) sakal kesmek, (emr edilenden fazla) biyik uzatmak, islik calmak,

el cirpmak,
(erkekler icin) ipek gömlek giymek, bir tane de ümmetim ilâve eder ki;

o da kadin kadina münâsebette bulunmaktir »
 
RASULULLAH’IN SÜNNETİNDEN ÖRNEKLER

Peygamber'ın Cinsel Duyarlılığı


GENEL ANLAMDA cinsel zevke karşı gevşek davranma duygusu ta*şıyoruz. Bu durum Rasulullah'la alakalı olduğunda ise daha fazla ve daha aşırıdır. Bütün bunlar üzücü durum olup dinlerini anlama, sağlam ve üstün adabına sarılma hususunda müslümanlann geri kalmışlığının bir gös*tergesidir. Sağlama adab diyoruz. Çünkü, müslüman erkek ve kadının hayatı bununla düzelir. Yani, eğrilik, aşırılık bulunmayan, ifrat, tefrit olmayan düz*gün hayat bunun üzerine ikame edilir. Sonra bu yüce adabtır, diyoruz, çün*kü, kendisine tâbi olanları en yüce mertebeye ulaştırmaya kefildir. Şayet biz dinimizi Allah'ın, sabit nasslarından öğrenirsek gevşek davranma duygusu*na imkân kalmaz. Şayet biz İslam'ın haya ve cinsel kültür konusundaki üstün düşüncesini anlarsak, Rasulullah'ın hayatındaki ibadet ve cihad konusunu çözdüğümüz gibi aynı şekilde Rasulullah'ın hayatındaki cinsel zevk konu*sunu kolay çözeriz. Allah önceki seleflerimize rahmet etsin, onlar Rasulul-lah'rn cinsel meselelerdeki sünnetini, ibadet ve bütün muamelattaki sünneti gibi korudular ve kimi erkek, kimi kadın olan sağlam, güvenilir raviler cinsel meseleleri bize uzun silsileler halinde rivayet ettiler. Bu rivayetlerin hepsi de tebliğ edilmesi vacip olan ilimdir. Nebevi sünnet bize -açık ve net bir şekil*de- hayır ve şer yolunu beyan etmişse, hayır ve şerrin alış-veriş, hibe, hadler alanında olmasıyla cinsel zevk alanında olmasından ne fark var? Bildiğimiz gibi sünnet, Rasulullah'tan varid olan kavi, fiil ve takriri içerir. Bu sebepler Rasulullah'ın cinsel zevk alanındaki fiilleri sünnetinden bir parçadır. Rasu-lullah, hayatlarında kendilerine fayda veren herşeyi müslümanlara öğretmeye önem vermiştir. Bu önem vermeyi müşrikler farkederek açıklamışlardır:

Selman'dan rivayetle: "Müşrikler, Selman'a 'Peygamberiniz size her şeyi hatta kaza-i haceti bile öğretti1, dediler. Selman: 'Evet', gerçekten Rasu-lullah kıbleye karşı ihtiyaç gidermeyi, sağ el ile temizlenmeyi, üçtün az taşla taharet yapmayı, hayvan dışkısı ve kemikle temizlik yapmayı bize nehyetti1, dedi."[1093]

Rasulullah ve cinsel zevk konusunun, çağdaş müsteşriklerin yoğun eleştirisi haline gelmesi bu konunun hassasiyetini daha da artırmıştır. Müs*teşrikler tahrif edilmiş hıristiyani düşüncelerinden hareketle -ki onların dü*şüncesine göre insanın ruhi olarak kemale ermesi, ruhbanlığa yönelmesiyle mümkündür. Yani dünya zevklerinden ve tabii cinsel zevkten uzak kalma ile- şöyle demişlerdir: Kerim olan bir Peygamber, nasıl cinsel zevkte bulu*nabilir? Onlar bununla Peygamber (s.a.v.)'in dokuz hanımına işaret ediyor*lar. Nübüvvet dönemindeki Yahudiler, bu tür saldırılar hususunda çağdaş müsteşriklerden daha önce davranmışlardır. Bu konuda İbn Cerir: 'Yoksa Allah'ın, lütfundan insanlara verdiği (vahiyler) yüzünden onları kıskanıyor*lar mı? Oysa biz İbrahim soyuna da Kitab'ı ve hikmeti ve büyük bir mülk: vermiştik." (Nisa, 54) âyetinin tefsirinde şu rivayetleri naklediyor:

İbn Abbas'tan rivayetle: "Ehl-i Kitap dedi ki: 'Muhammed sanıyor ki kendisine verilen tevazidan dolayı verildi. Dokuz tane kadını var. Evlen*mekten başka bir derdi yok. Hangi kral bundan daha üstün?' Bunun üzerine 'Yoksa Allah'ın, lütfundan insanlara verdiği (vahiyler) yüzünden onları kıskanıyorlar mı?1 âyeti nazil oldu.

Dahhak'tan rivayetle: "Yahudiler dediler ki: 'Muhammed'e ne oluyor ki sandığı gibi nübüvvet verilsin?! O aç ve çıplağın biri. Kadınlarla evlenmek*ten başka bir derdi yok.' Peygamber'in kadınlarla evlenmesini çekemediler. Alîah onlardan istediğiyle evlenmesini Muhammed'e helal kıldı."[1094]

Taberi'nin kitabını tahkik eden Ahmed Muhammed Şakır, bu âyetin tefsiri üzerine yaptığı bir yorumunda diyor ki: "Yahudilerin bu sözü daha önceden geçti. Kendilerinden sonra gelen kin ehli bunu dillerine dolayarak halen kitaplarında Muhammed (a.s.)'a saldırmaya devam ediyorlar."[1095]

İbn Sa'd'ın Tabakatü'l-Kübra'sından naklediliyor:

"Gufra'nın mevlası Ömer'den:
Yahudiler, Rasulullah'ın kadınlarla evlendiğini görünce: 'Şu yemekten karnı doymayana bakınız. Vallahi onun ka*dınlardan başka bir derdi yoktur', dediler. Yahudiler, onu kadınlarının çok*luğundan dolayı haset ettiler ve bununla onu ayıplayarak: 'Eğer Peygamber olsaydı, kadınlara rağbet etmezdi', dediler. Bu hususta onların en ileri gideni Huyey b. Ahtap'dı. Böylece Allah onları yalanladı ve onlara Allah'ın Pey*gamberine olan lütfunu ve genişliğini haber verdi: "Yoksa Allah'ın, lütfun-dan insanlara verdiği (vahiyler) yüzünden onları kıskanıyorlar mı? Oysa biz İbrahim soyuna da kitabı ve hikmeti vermiş ve onlara büyük bir mülk vermiştir. "[1096]

Bu konu etrafında müsteşriklerin gündeme getirdikleri gerçekleri açık*lamak istiyorum. Müsteşriklerin bazılarının gündeme getirdikleri batıl şey*lere gelince, onlara müslümanlann kitaplarında verdiği cevaplar yeterli olup bunlara başka bir şeyin eklenmesine gerek olmadığını sanıyorum.

Gerçekten biz müslümanların, müsteşriklerin sözlerine karşı, böylesi yanlış ve bitkin bir tavır takınması üzücüdür. Birinci olarak, "cinsel zevkle beraber ruhi yücelme olmaz", şeklindeki sapık düşünelerine tashih etme ye*rine teslim ederek en büyük hatayı yaptık. İkinci olarak, bu sapık düşünceyi savunan zayıf ve mevzu nasslar sunarak hata yaptık. Üçüncü olarak, Pey*gamberimizin kadınları sevdiğini yalanlayıp O'nun çok evlilikte bulunması*nı siyasi ve toplumsal nedenlere bağlayarak hata yaptık. Sanki helal ve güzel cinsel zevkte bulunması isteği Rasulullah'ın makamına yakışmazmış gibi. Dördüncü olarak, cinsel zevkle ilgili sahih nasslan örtbas etmeye çalıştık. Sanki parmaklarımızla güneşin ışığını örtmeye çalışıyorduk. Eğer biz ken*dimize, Peygamberimize, dinimizin nasslanna, dil ve dinleri farklı olan bü*tün insanlara karşı doğru sözlü isek, birinci olarak güneşi bu sağlam dinin il*kelerine ışınlarını göndermesi için bırakalım. Böylece biz ve insanlar ruhi yüceliğin anlamını öğrensin. Ruhi yücelik, ihsan ve takvadır. Takvalı ve muhsin olan insan bütün emirlerinde Allah'a itaat eden ve yasaklarından uzak duran kimsedir. Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

Ebu Hureyre'den:
"Size bir şeyi yasakladıysam ondan kaçının, bir şeyi emrettiysem de onu gücünüz yettiği kadar yapmaya çalışın."[1097]

Mü'min, geçimini sağlamaya çalışırken itaat ettiği gibi, yeme-içme, mesken, giysi ve cinsel zevkte bulunmaya karşı ihtiyaçlarını gidermek için çaba sarfederken Allah'a itaat ettiği gibi, ibadetlerini eda ederken de Allah'a itaat eder. Böylece mü'min yaptığı her işinde, attığı her adımında ve söylediği her sözünde Allah'a itaat eder. Müslüman her işinde Rabbine itaat eder ve itaatinde iyi olursa muttaki ve iyilerden olur. Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz ki Allah, muttakilerle ve iyilik edenlerle beraberdir. " (Nahl, 128).

Bundan sonra güneşi genel anlamda cinsel zevkle ilgili, özel anlamda ise Rasulullah'la alakalı güvenilir sahih nasslara ışığını vermesi için bırakalım. Böylece önce biz müslümanlar sonra da diğer insanların tamamı hakikati görürler. Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Helak olan, açık delille helak olsun, yaşayan da açık delille yaşasın. Allah, işitendir, bilendir." (Enfal, 42).

Evlilik ve faydalanmayla onurlu işlere olan arzu arasındaki denge (Rasulullah'ın hayatında)

Onurlu işlere olan sürekli arzu:


Allahu Teala, Peygamberini evlilik ve faydalanma hususunda yani, cinsel zevk alanında bazı husususiyetlerle genişletmiştir. Nitekim bu biraz sonra bize açıklanacaktır. Allahu Teala -bu sıfatlarla birlikte- Rasulüne Ulu'1-azm Peygamberi hariç, başka kimseye vermediği üstün ve mucizevi sıfatlar vermiştir. Bu sıfatların tamamının ana ekseni kemal ve onurla işlere olan arzudur.

Bu arzuyu değerli peygamberlerle birlikte Allah'ın bir grup salih kulu da katılabilir. Fakat burada Peygamber, arzunun yüce makamındadır. Öyle ki o, kimseye boyun eğmez, aksine herkes onu örnek alır. Allahu Teala şöyle buyuruyor: "Şüphesiz ki yüce bir ahlâk üzeresin". Hz. Aişe'ye ahlâkından sorulduğunda: "Onun ahlâkı Kur'an'dı, diye cevap vermişti."[1098] Rasulün ma*kamında olan kimsenin arzusu hayatın her alanında yücelmez, bir alanında aşağı iner. Oysa Rasuîün arzusu hayatın bütün alanlarını ve ömrünün tama*mını kapsar. Bu sebeple bu arzuyla Rasulullah'ın bütün evliliği ve hatta ha-nımlarıyla olan bütün ilişkilerini irtibat! andırmam iz doğaldır. Kitab'm âyet*leri ve nebevi hadisler, Peygamber (s.a.v.)'in evliliğinin normal insani evli*lik olduğunu açık olarak belirtiyor. Yani meşru insani evliliğin hedeflerini gerçekleştirme. Bu da hoş sohbetle birlikte cinsel ilişkide bulunma arzusu ve genel anlamda hayatı paylaşma isteğidir. Ama normak evlilikle birlikte diğer üstün hedeflerin de olması onurlu insanlara yakışan mendup bir du*rumdur. Durum böyle olunca insanların en onurlusunu siz düşünün. Ancak bütün bunlar, Rasulullah'ın evliliğini güzel ve meşru olan hedefinin dışına çıkarmamıza yetmez.

Şöyle sorabiliriz: İnsanın kadınları sevmesi kesinlikle şehvetinin esiri olduğu azminin düştüğü ve mürüvvetinin zayıfladığı anlamına mı gelir? Biz, durumun böyle olmadığı kanaatindeyiz. İnsanlar bu hususta birkaç kı*sımdır: Bir kısmının akıl ve kalbine bu sevgi galip gelir, öyle ki, hangi yol ve biçimde olursa olsun şehvetini gerçekleştirmekten başka onu bir şey ilgilen*dirmez. Bir kısn ı da nefsine sahip çıkar ve şehvetini güzel helal yolda ger*çekleştirir. Üçüncü bir kısım ise helalle yetinmeyip buna üstün derecedeki helali ve yüceliği de ekler. Bu da kerim olan Peygamberimizin durumudur. O kadınları seviyorsa şerefli olan kadınlara sevgisi daha fazladır.

İnsan şehvetini gidermek için teşebbüste bulunur veya bulunmaz. Eğer teşebbüste bulunursa öncelikle helal yola sarılmaktan başka çaresi yoktur. Sonra insanlar arasındaki faziletler helale izafe ettikleri şeref ve yücelik an-lamlanyladır. Burada cinsel zevkten uzak durmaya şeref ve yücelik denil*mez. Çünkü uzak durma, şeriata karşı üstün gelme ve kanun koyucuya karşı düzeltmedir. Şevkani şöyle diyor: "Helal olan bir şeyi yapmaktan uzak durmak için kanun vazedilmez. Helalin terkinden takva yoktur."[1099] Bu bazı ruhbanların rahipliği ortaya çıkarmalarıyla baş göstermiştir. Rasulullah kar*şı çıkmasaydı bazı sahabelerden de bu görülecekti. Fitneyi beşiğinde yok eden, meyve vermesinden ziyade yeşermeden önce önce aşırılığın kökünü kazımak için yapılan karşı çıkış ne güzel! Aşırılık, keyfilikten, zorbalıktan ve sindirmekten başka bir sonuç vermez. Hatta bu zıdda karşı bir inkılabtır.

Rasulullah'm gerek hanımlarını seçerken, gerekse onlarlar beraber olurken onurlu işleri arzullamasıyla ilgili örnekleri sunmadan önce Rasulul lah'ın ashabına yönelik tevcihiyle ilgili iki misal sunmak istiyoruz:

Birinci misal: Rasulullah (s.a.v.) ashabını evlilik yaparken onurlu işlere teşvik etmiştir.

Ebu Hureyre'den: "Rasulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: 'Kadın dört şey için nikahlanır: Malı, soyu, güzelliği ve dini için. Sen dindar olanını tercih et, ellerin topraklansın."[1100]

İkinci örnek: "RasuluIIah (s.a.v.) sahabesinden birinin, onuruna olan arzusunu görünce mübarek olması için ona dua etmiştir:

Cabir b. Abdullah'tan: "RasuluIIah (s.a.v.) bana: 'Evlendin mi?' diye sor*du. Ben: 'Evet1, cevabını verdim. 'Bakire mi, dul mu?' dedi. 'Hayır, dul aldım ya RasuluIIah', dedim. RasuluIIah (s.a.v.): 'Bakire alsaydım ya! Sen onunla, o seninle oynaşır, birbirinizi güldürürdünüz' buyurdu. Ben: 'Gerçekten Ab*dullah (babasını kasdediyor) vefat etti ve geriye kızlar bıraktı. Ben de onlara kendileri gibi bir kız getirmeyi yahut bir kızla gelmeyi doğru bulmadım. On*lara bakıp gözetecek bir kadın getirmek istedim'. RasuluIIah (s.a.v.): 'Öyle ise Allah sana mübarek eylesin', buyurdu."[1101]

RasuluIIah (s.a.v.) hanımlarını seçmedeki onurlu işlere olan arzusuna örnekler:

Rasulullah'm Hz. Aişe ile olan evliliğini onun Hz. Ebu Bekir'in kızı olması teşvik etmiştir. Nitekim RasuluIIah, Ebu Bekir hakkında: "Eğer dost edinseydim Ebu Bekir'i edinirdim. Fakat o kardeşim ve arkadaşımdır" bu*yurmuşlardır. Ebu Bekir'in kızıyla evlenmesi ona ikramdı. Arkadaşın ikramı da ikramların en iyisidir.

Rasulullah'ın Ümmü Seleme ile olan evliliği, Habeşistan'a hicret eden ve bu uğurda birçok zorluğa göğüs geren daha sonra kocasını o kadar sevmesine ve takdir etmesine rağmen öldüğünde Allah'ın şeriatına boyun eğerek ağlamayan salih bir kadına iyilikti:[1102]

Ümmü Seleme'den: "Ebu Seleme vefat edince, hem garip, hem de gur*bet elde ölen bir garib! Ona öyle bir ağlayayım ki, dillere destan olsun, de*dim. Tam ona ağlamak için hazırlanmıştım ki, birden bire Beni Said'den bir kadın geldi. Bana yardım etmek istiyordu. Hemen kendisini RasuluIIah (s.a.v.) karşıladı ve: 'Sen şeytanı, Allah'ın çıkardığı eve tekrar sokmak mı is*tiyorsun?1 buyurdu. Bunu iki defa tekrarladı. Artık ben de ağlamaktan vazgeçtim ve ağlamadım."[1103]

Ümmü Seleme, kocasına kocası öldükten sonra da vefalıydı. Ümmü Seleme'den: "Rasulullah'ın şöyle dediğini işittim: Hiç bir müslüman yoktur ki, başına bir musibet geldiğinde: 'Biz Allah'ınız ve ancak ona dönücüleriz. Allah'ım musibetim hakkında bana ecir ver. Ve onun ardından bana daha hayırlısını ihsan eyle1, derse musibeti hakkında Allah ona mükâfat vermesin ve arkasından daha hayırlısını kendisine ihsan buyurmasın. Ümmü Seleme dedi ki: 'Ebu Seleme vefat edince RasuluIIah (s.a.v.)'ın sahabesi Ebu Sele*me'den daha hayırlı kim olabilir?' dedim. Sonra o duayı okudum. Allah bana 'İhsan1 buyurdu."[1104]

Rasulullah'ın, kocası öldükten sonra Ömer'in kızı Hafsa ile evlenmesi Allah'ın kelimesinin yücelmesi ve İslam'ın zaferi için yardımcı olan ve Rasulullah'ın yanında Ebu Bekir'den sonra ikinci mertebeden olan Ömer'e ikramdı.

Rasulullah'ın Ümmü Habibe ile evlenmesi, bu kadının ilk muhacirlerle birlikte Habeşistan'a hicret etmesi ve kocasının onu hıristiyanlaştirmaya ça*lışmasına rağmen dini ve hicreti üzre sebat etmesinden dolayı idi.

Rasulullah'm Hay b. Ahtab'ın kızı Safiyye ile evlenmesine gelince üze*rinde biraz düşünülmesi gerekir. Gerçekten bu kadın çok güzeldi. Fakat gü*zelliği ile birlikte Kureyza oğullarının efendisinin kızıydı. Kocası Hayber gazvesinde ölmüştü. O sahabelerden birinin payına düşmüştü. Rasulullah'ın -müslümanların imamı olarak- onu seçmesi acılarım hafifletmek ve kaybet*tiğini tazmin etmesi için bir tür ikramdı. Değerli sahabelerden biri Rasulul-lah'a şöyle diyordu: "Safiyye binti Hay, Kureyza ve Nadir'in efendisinin kızıdır. Ancak o sana uygun olur."[1105]

Aynı şekilde Cüveyriye'ye ile olan durum da böyledir. Cüveyriye gü*zeldi, ancak güzelliğiyle beraber babası Haris, Beni Mustalık topluluğunun efendisiydi.[1106] O, sahabelerden birinin payına düşmüştü. Kendini açıkça Ra-sulullah'a teklif etti.[1107]

Rasulullah'ın -müslümanların imamı olarak- onu seçmesi bir tür ikram*dı, düştüğü esirlik sebebiyle kendisine dokunan zilleti kaldırmaktı. Allah'ın dilemesiyle RasuluIIah tarafından yapılan bu ikram bu evlilik için iyi bir sonuca götürdü. Aişe (r.a.) diyor ki: "İnsanlar Rasulullah'ın Cüveyriye ile evlendiğini duyunca, elleri altındaki sabileri göndererek serbest bıraktılar. Dediler ki: Bunlar Rasulullah'ın akrabaları. Kavmine karşı bundan daha fazla bereketli olan bir kadın görmedik. Bunun sebebiyle Beni Mustalık'tan yüz aile serbest bırakıldı."[1108]

Rasulullah'ın kadınlarıyla beraberken onurlu şeylere olan arzusuna örnekler:

Aişe (r.a.)'dan:
"Hatice'nin kızkardeşi Hale binti Huveylid, Rasulul*lah'ın yanına girmek için izin istedi de, Hatice'nin izin istemesini hatırladı. Ve bundan memnuniyet duyarak: 'Allah'ım! Huveylid'in kızı Hale!' dedi. Ben hemen kıskandım. Ve: 'Allah sana yerine daha hayırlısını vermişken, önce*den ölmüş Kureyş'in kocakarılarından çenelerinin içi kırmızı bir koca karıyı ne anıp duruyorsun?' dedim. (Ahmed'in rivayetinde[1109]: Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): 'Allah ondan daha hayırlısını bana vermedi. O, insanlar beni inkâr ederken bana iman etti, insanlar beni yalanlarken beni doğruladı, insanlar beni malla*rından mahrum bıraktıklarında o beni malıyla destekledi', buyurdu.")[1110]

Hz. Aişe'den: "Ben, Rasulullah'ın hanımlarından Hatice'yi kıskandı*ğım gibi hiçbirini kıskanmadım. Fakat Rasulullah onu çok anardı. Bir ko*yun, kestiği zaman Hatice'nin arkadaşlarına gönderirdi. Birgün Rasulullah: O benim için tek kadındı, benim ondan çocuğum vardı', buyurdu. (Bir riva*yette:[1111] 'Ben onun sevgisiyle rızıklandım')."[1112]

Aişe (r.a.)'dan:
"Kadının biri Rasulullah'a geldi. Rasulullah'a et getiril*diğinde Rasulullah o etten kadına ikram etti. Aişe: 'Ey Allah'ın Rasulü! Elini bulaştırma', dedi. Rasulullah: 'Ey Aişe! Bu kadın imandan önce Hatice'nin gününde bize gelirdi', buyurdu."[1113]

Bu nassları ve daha önce naklettiğimiz Rasulullah'ın Hz. Aişe'ye olan sevgisini gösteren nassları düşünelim. Bu nasslardan biri şudur: Sahabeler*den biri: "Sana insanların hangisi daha fazla sevgilidir?" diye sorduğunda, Rasulullah (s.a.v.): "Aişe", buyurdu. Biz bu nassları düşündüğümüzde Ra*sulullah'ın Hatice'ye olan sevgisinin Aişe'ye olan sevgisini unutturduğunu sananların nasıl büyük bir hata yaptıklarını görürüz. Hz. Aişe o gün küçük, güzel ve bakire olmasına karşın, yaşlı ve dul olan Hz. Hatice'nin sevgisini unutturarnamıştır. Bu da Rasulullah'ın onurlu işlere olan arzusunu en güzel bir şekilde göstermektedir. [1114]


Rasulullah'ın İbadet Alanındaki Arzusuna Örnekler

Geceleri kalkması:

Allahu Teala şöyle buyuruyor:


"Ey örtüsüne bürünen. Geceleyin kalk (namaz kıl); yalnız gecenin birazında (uyu). Gecenin yarısında (kalk) yahut bundan biraz eksilt. Veya bunu artır ve ağır ağır Kur'an oku. Doğrusu biz, senin üzerine ağır bir söz bırakacağız. Gerçekten gece kalk(ıp ibadet et)mek daha oturaklı ve (gecele*yin) söz daha etkilidir. Çünkü gündüz, senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır. Rabbinin adını an ve bütün gönlünle O'na yönel." (Müzzemmil, 1-8)

Aişe (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.) onbir rekat namaz kılıyordu -yani gece- (başka bir rivayette:[1115] 'Güzelliği ve uzunluğu hakkında sorma') secde*de başını kaldırmadan sizden birinin elli âyet okuyacağı kadar bir süre secde ediyordu. Sabah namazından önce iki rekat kılıyor sonra namaz için çağrıcı gelinceye kadar sağ yanı üzerinde uyuyordu."[1116]

Aişe (r.a.)'dan: "Bir gece Rasulullah (s.a.v.)'i yatakta bulamadım ve kendisini araştırdım. Elim, namaz kıldığı yerde onun ayaklarının altına do-kunuverdi. Ayaklan dik olarak: 'Allah'ım! senin gazabından senin rızana; aza*bından da atfına sığınırım! Hem senden sana sığınırım! Sana karşı senayı bitirenıcm! Sen kendini nasıl sena ettinse öylesin' diyerek dua ediyordu."[1117]

Aişe (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.) gece kalkıyor; ayaklan şişinceye kadar kıyam ediyordu. Aişe (r.a.ı: 'Ya Rasulullah! Böyle yapmasan. şüphe*siz Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı', Jcdi. Rasulullalı (s.a.v.): 'Şükreden bir kul olmayayım mı?' buyurdu."[1118]

Huzeyfe (r.a.)'dan: "Bir gece Peygamber (s.a.vj ile birlikle nama/ kıldım. Bakara sûresine başladı. Ben (içimden) yüz âyeti tamamlayınca rü*ku eder', dedim. Sonra devam etti. Ben (içimden) bütün sûreyi bir rek'atta okuyacak, dedim. O yine devam etti. Ben bu sûre ile rükua varır, dedim. Son*ra Nisa sûresine başladı; onu da okudu. Ağır ağır okuyor, içinde teşbih bulu*nan bir âyete gelince Allah'a sığınıyordu. Sonra rükua gitti ve 'Büyük Al*lah'ımı tenzih ederim' demeye başladı. Rasulullah'ın rükuu da kıyamı kadar*dı. Sonra 'Allah kendisine hamd edenin hamdini işitir1 dedi. Sonra rükuuna yakın uzun bir müddet ayakta durdu. Sonra secde etti ve: 'Ulu Allah'ımı teş*bih ederim1 dedi. Sücudu da kıyamına yakındı."[1119]

Gecenin sonunda kabristan ziyareti:

Aişe (r.a.)'dan rivayetle: "Rasulullah (s.a.v.) Aişe (r.a.)'ın nöbetinde olduğu her gece, gecenin sonunda Bakı'a çıkar ve: 'Selam size ey mü'minler diyarı! Size yarın verileceği vaad olunan şey verilmiştir. Sizler bekletilmek*tesiniz. İnşaallah biz de size katılacağız. Allah'ım! Baki kabristanında yatan*lara mağfiret buyur' derdi."[1120]

Aişe (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.) yanımda bulunduğu nöbet gecesi gelince Rasulullah değişti. Cübbesini yere koydu, ayakkabılarını çıkarıp, ayak ucuna koydu. Kaftanının bir tarafını döşeğinin üzerine yayarak, uzan*dı. Çok geçmeden benim uyuduğumu zannederek yavaşça cübbesini al-dı;sessizce ayakkabılarını giydi ve kapıyı açarak çıktı. Sonra yavaşça kapıyı kapadı. Ben, hemen elbisemi başıma geçirdim, baş örtümü sarındım, çarşa*fıma burundum. Sonra onun peşinden yola düştüm. Bakı'a varınca durdu, hem de epey durdu. Sonra üç defa ellerini kaldırdı, sonra geri döndü. Ben de döndüm. O hızlı hızlı yürüdü, ben de hızlı hızlı yürüdüm. O hızlandı, ben de hızlandım. O koştu ben de koştum. Nihayet onu geçerek eve girdim. Ben ya tar yatmaz o da girdi ve: 'Sana ne oluyor ya Aişe? Heyecanlanmışsın1, buyur*du. Ben: 'Bir şey yok', dedim. Rasulullah (s.a.v.): 'Ya söylersin yahut latif ve habir olan Allah bana haber verir', dedi. Ben: 'Ya Rasulullah! Annem babam sana feda olsun', dedim ve olanları haber verdim. O da: 'Yaa, önümde gördü*ğüm karaltı sen miydin?' dedi. 'Evet' cevabını verdim. Bunun üzerine beni göğsümden Öyle bir itti ki, canımı yaktı. Sonra şunları söyledi: 'Allah ve Ra-sulü sana zulm edecekler mi sandın? İnsanlar neyi gizlerse gizlesin, Allah onu bilir. Senin gördüğün zaman bana Cibril geldi de, nida etti. Ama nidasını senden gizledi. Ben, kendisine cevap verdim; fakat ben de cevabımı senden gizledim. Sen soyunmuş bir vaziyette iken yanına girecek değildi ya. Ben, senin uyuduğunu zannettim de, uyandırmak istemedim. Korkacağından da şüphe ettim.' Cibril bana: 'Rabbin, Baki'de yatanların yanma giderek onlar için istiğfarda bulunmanı sana emrediyor,' dedi. Ben: 'Onlara ne diyeyim Ya Rasulullah?' dedim. Rasulullah (s.a.v.): 'Selam Mü'min ve Müslümanlardan bu diyarda yatanlara!.. Allah, bizim geçmişlerimize de, geleceklerimize de rahmet eylesin. Bizler de inşaallah sizlere katılacağız, de", buyurdular."[1121]

Nafile oruç tutma:

Enes(r.a.)'dan:
"Rasulullah (s.a.v.) bir ay sürekli iftar ediyordu öyleki hiç oruç tutmayacak zannediyorduk. Bazen de sürekli oruç tutuyor öyle ki iftar etmeyecek zannediyorduk..."[1122]

Enes (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.)'in ayın sonunda visal yaptığını gö*renler de visal yaptılar. Peygamber (s.a.v.) bunu duyunca: 'Bu ay uzamış olsa öyle yapardım ki ben sizin gibi değilim. Ben Rabbim beni doyurduğu halde yaşarım', buyurdu. (Başka bir rivayette: [1123]Peygamber (s.a.v.): 'Visalden sa*kının', buyurdu. 'Ama sen de visal yapıyorsun', denildi. Rasulullah (s.a.v.): 'Ben, Rabbim beni doyurup sulayarak geceliyorum. Siz gücünüzün yeteceği amelleri üzerinize alın', buyurdular.")[1124]

Küsuf namazı:

Esma binti Ebi Bekir (r.a.)'dan:
"Aişe'nin yanına girdim. İnsanlar na*maz kılıyorlardı. Aişe'ye: 'Bu insanlara ne oluyor ki, namaz kılıyorlar1, de*dim. Başı ile gökyüzüne işaret etti. (Yani güneşin tutulduğuna). Ben: 'Bu bir âyet midir?1 dedim. Aişe: 'Evet', diye işaret etti. Esma diyor ki: 'Ben de Rasu-Iullah'a uyarak namaza durdum1. Rasulullah (s.a.v.) kıyamı o kadar uzattı ki, üzerime baygınlık geldi. (Müslim'in Cabir (r.a.)'dan rivayetinde:[1125]Pek sıcak bir günde güneş tutuldu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) ashabına namaz kıldırdı. Fakat kıyamı uzattı. O derece ki ashab düşmeye başladılar...) Bunun üzerine yanıma bir tulum su alarak, ondan başıma veya yüzüme serpmeye başladım. (Müslim'in bir başka rivayetinde: Kıyamı o kadar uzattı ki, ken*dimde oturmak ihtiyacını hissettim. Sonra zayıf bir kadına bakarak; bu ben*den daha zayıf diyor ve ayakta duruyordum. Nihayet Rasulullah rüku'a var*dı. Fakat rüku'uda uzattı. Sonra rükudan başını kaldırdı, kıyamı da uzattı. O derece ki: Bir adam gelse: rüku etmediğini düşünürdü.) [1126]Nihayet Rasulullah (s.a.v.) namazdan çıktı, güneş de açılmıştı. Cemaate bir hutbe okudu: Allah'a hamdü senada bulundu.. [1127]


Rasulullah (s.a.v.)'ın Zühd Arzusu

Allah Teaîa'nın Peygamberi'ni dünya metamdan uzak durmayı uyarması:

Allahu Teala şöyle buyuruyor:


"Onlardan bazı zümrelere kendilerini denemek için verdiğimiz dün*ya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabb'inin rızkı hayırlı ve daha sürekli*dir." (Taha, 131). [1128]


Peygamber (S.A.V.)'İn Yeme Ve İçme Konusundaki Zahidliği:

Aişe (r.a.)'dan:
"Al-i Muhammed (s.a.v.) kendisi Medine'ye geleliden vefatına kadar, üç gece arka arkaya buğday yemeğinden doya doya yememişlerdir."[1129]

Ebi Hazım (r.a.)'dan: "Sehl bin Sa'd'a Rasulullah'ın elenmiş un yedi mi?' diye sordum. Sehl: 'Allah nefsini alıncaya kadar elemiş un görmedi. Ben: 'Rasulullah döneminde onların eleği var mıydı?' dedim. Sehl: 'Allah onu gönderip nefsini alıncaya kadar eleği görmedi'. Ben: 'Elenmemiş arpayı nasıl yiyordunuz?' dedim. Sehl de: 'Onu öğütüyor ve üflüyorduk, uçan uçu*yordu kalanını da suyla ıslatıp yiyorduk', dedi."[1130]

Mü'minlerin annesi Aişe (r.a.)'dan: "Bir gün Rasulullah (s.a.v.) yanıma girdi ve: 'Yanınızda yiyecek bir şey var mı?' diye sordu. Biz: 'Hayır', cevabını verdik. Rasulullah (s.a.v.): 'Öyle ise ben oruçluyum', buyurdu. Sonra başka bir gün yine yanımıza geldi: 'Ya Rasulullah, bize has yemeği hediye geldi', dedik. Rasulullah: 'Onu bana göster, vallahi oruçlu olarak sabahladım1, dedi ve yedi."[1131]

Enes (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.)'e et getirildi. Bunu Berire'ye sada*ka verdi ve: Bu onun için sadaka, bizim için ise hediyedir."[1132]


Peygamber'in Ev Geçiminin Zorluğu:

Ebu Bürde (r.a.): "Aişe'nin yanına girdim de bize Yemen'de yapılan kalın bir çarşafla mülebbede dedikleri cinsten bir kilim çıkardı. Ve Rasulul*lah (s.a.v.) şu iki elbisenin içinde vefat etti diye Allah'a yemin verdi."[1133]

Aişe (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.)'in üzerinde yattığı döşeği deriden olup dolgusu lif idi."[1134]

Abdullah (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.) hasır üzerinde uyumuştu. Kalktığında yan tarafında iz bırakmıştı. Bunun üzerine biz: 'Ey Allah'ın Ra-sulü, yumuşak bir yatak getirsek', dedik. Rasulullah: 'Dünya benim için ne ki, ben dünyada bir ağacın gölgesinde gölgelenen sonra ayrılan binekli gibi*yim1, buyurdu."[1135]

Aişe (r.a.)'dan "Rasulullah (s.a.v.) vefat etti. Halbuki benim rafımda yi*yecek bir şey yok. Yalnız bir rafımda bir parçacık arpa vardı. Ondan uzun zaman yedim."[1136]

Amr bin Haris (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.) silahı, beyaz dişi bir katın ve sadaka olan araziden başka bir şey bırakmadı."[1137]

Enes (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.)'e arpa ekmeği ve kokusu bozulmuş yağ götürdü... Rasulullah'ın: 'Muhammed'in ailesinin yanında bir sa' buğday ve bir sa' tane olduğu halde gecelemedi', buyurduğunu işitti. Yanında ise dokuz kadını vardı."[1138]

Aişe (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.) vefat ettiğinde zırhı üç sa' arpa kar*şılığı bir [1139]yahudi de rehindi." [1140]


Peygamber Ocağında Geçim Sıkıntısı

Allahu Teala şöyle buyuruyor:


"Ey Peygamber, eşlerine söyle, 'eğer siz, dünya hayatını ve onun sü*sünü istiyorsanız, gelin size mut'a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellik*le salayım.' 'Eğer siz, Allah'ı, elçisini ve ahiret yurdunu istiyorsanz (biliniz ki) Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük bir mükâfat hazırlamıştır." (Ahzab, 28-29).

Cabir bin Abdullah (r.a.)'dan:
"Ebu Bekir, Rasulullah (s.a.v.)'in yanına girmek için izin istemeye gitti; fakat birçok kimseleri kapıda otururlarken buldu. Bunların hiçbirine izin verilmemişti. Müteakiben Ebu Bekir'e izin verilerek içeri girdi. Sonra Ömer gelerek izin istedi. Ona da izin verildi. Ömer Peygamber (s.a.v.)'i etrafında kadınları olduğu halde kederli oturur*ken buldu. Bunun üzerine: Mutlaka bir şey söyleyip Peygamber (s>a.v.) 'i güldürmeliyim; diyerek şunu söylemiş: 'Ya Rasulullah! Harice'nin kızını bir görseydin! Benden nafaka istedi. Ben de kalktım onun boğazını sıktım'. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) güldü ve: 'Erafımdakiler de gördüğün gi*bi, benden nafaka istiyorlar', buyurdu. Derken Ebu Bekir Aişe'nin boğazını, Ömer'de Hafsa'nın boğazını sıkmağa kalktılar. İkisi de: 'Siz Rasulullah (s.a.v.)'den onda olmayan bir şeyi istiyorsunuz ha?' diyorlardı. Aişe ve Hafsa: 'Vallahi Rasulullah (s.a.v.)'de olmayan bir şeyi ebediyyen istemeyeceğiz', dediler. Sonra Rasulullah (s.a.v.) onlardan bir ay, yahut yirmi dokuz gün uzaklaştı."[1141]

Ömer bin Hattab (r.a.)'dan: "Sabah namazını Rasulullah (s.a.v.) ile bir*likte kıldım. Hanımlarından boş bir odaya girdi... Rasulullah (s.a.v.)'in yanı*na gittim. Bir hasırın üzerine yaslanmıştı. Vücudu ile hasır arasında hiç bir şey yoktu. Başının altında içi lif dolu deriden bir yastık vardı. Selam verdim. Sonra başımı kaldırarak içeriye bir göz gezdirdim. Vallahi içeride üç deriden başka göze dokunur bir şey göremedim. Ve: 'Ya Rasulullaha, Allah'a dua et de ümmetine bol rızık ihsan eylesin. İranlılarla Romalılar, Allah'a tapmadık*ları halde onlara bol azıklar ihsan eylemiştir1, dedim. Bunun üzerine doğru*larak oturdu ve: 'Sen şüphede misin ey Hattab oğlu? Onlar iyi amellerinin karşılığı kendilerine dünya hayatında peşin verilen bir kavimdirler1, buyur*du. 'Benim için mağfiret dile ya Rasulullah', dedim. (Bir başka rivayette:[1142]'Kadınlarını boşadın mı ya Rasulullah?' diye sordum. Rasulullah (s.a.v.): 'Hayır, fakat onlardan bir ay ayrıldım1, buyurdu.) Yirmi dokuz gece geçince Rasulullah, 'sen bizim yanımıza bir ay girmemeğe yemin ettin; fakat yirmi dokuzuncu gecede girdin. Biz sayıyoruz', dedi. Rasulullah (s.a.v.) 'Gerçek*ten ay yirmi dokuz çeker1, buyurdu. [1143]Aişe diyor ki: 'Rasulullah (s.a.v.) benden başlayarak: 'Ya Aişe! Ben sana bir şey söyleyeceğim, fakat annenle babana danışmadan bu hususta cevap vemeğe acele etmeyebilirsin', dedi. 'Ey Pey*gamber, eşlerine söyle:'Eğer siz, dünya hayatını ve onun süsünü istiyorsa*nız, gelin size mut'a (boşanma bedeli) vereyim ve sizi güzellikle salayım. Eğer siz, Allah'ı, elçisini ve ahiret yurdunu istiyorsanız Allah, sizden güzel hareket edenlere büyük bir mükâfat hazırlamıştır* âyetini okudu. Ben de: 'Ebeveynime bu hususta mı danışacakmışım? Ben Allah ile Rasulünü ve ahi*ret yurdunu arzu ediyorum', dedim. Sonra diğer hanımlarına da seçim yaptır*dı. Onlar da Aişe'nin söylediği gibi söylediler. [1144]


Peygamberlerin Husususiyetleri Eski Bir Sünnet Ve Mucizedir.


Muhammed (a.s.)'in cinsel zevk alanındaki hususiyetleriyle ilgili nass-ları sunmadan önce iki durumu belirtmek istiyoruz. Birincisi: Rasulullah'ın -evlilik ve cinsel zevk alanındaki- bir takım Özelliklerindeki genişlik, aslında şeriatın genel çizgisindeki bir kolaylık olup, bütün insanlar için genişliktir.

Bunu cinsel zevkin kolaylaştırılması bölümünde daha önce açıklamıştık. Bütün insanlar için meşru olan bu özellikler peygamberlerin makamına da ziyadesiyle uygundur.

İkincisi: Bu tür özellikler, peygamber ve rasullerin tarihinde eşine az rastlanır Özellikler değildir. Allahu Teala, peygamberlerinden bazılarına diğerlerinden farklı özellikler vermiştir. Musa (a.s.)'ya heybet, Süleyman (a.s.)'a hükümdarlık ve cinleri, kuşları ve rüzgarı hükmü altında bulundura*cak güç ve bunun yanısıra da cinsel güç vermiştir.

Allahu Teala şöyle buyuruyor: "Allah'ın kendisine farz kıldığı şeyler hususunda Peygambere bir zorluk yoktur. Bu daha önce geçenler üzerindeki Allah'ın bir sünnetidir. Allah'ın emri takdir edilmiştir." [1145]


Süleyman (a.s.) Bazı Özellikleri

Ebu Hureyre (r.a.)'dan "Peygamber (s.a.v.): 'Davud 'un oğlu Süleyman dedi ki: 'Allah'a yemin olsun ki, bir gece yetmiş kadını dolaşacağım ve her bir kadın Allah yolunda savaşacak bir savaşçıya hamile kalacak.1 Ona arka*daşı 'inşaallah' dedi. O da söylemedi. (Bir başka rivayette:[1146] İnşaallah deme*yi unuttu ve kadınların dolaştı. Bir kadın hariç, hiçbiri hamile kalmadı.)-'[1147]

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Hadiste hayır fiilinin fazileti ve sebeplere sarılma sözkonusudur. Çoğu zaman mubah ve korunma niyet ve maksatla müstehab olur. Hadiste peygamberlerin, güçlü olmaya teşvik etmeleri söz-konusu ediliyor."[1148]

Çoğunlukla peygamberlerin üstün özelliklerini, nübüvvetlerini te'yid eden mucize takip eder. Bazı insanlarda olduğu gibi sadece dünya zevkinde-ki genişlik olmayıp mucizeyle farklılık gösterirler. İşte hükümdar Süleyman (a.s.):

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Süleyman'a da rüzgar (boyun eğdirmiştik). Onun emriyle, içinde bereketler yarattığımız yere akıp giderdi. Biz, her şeyi biliriz. Kendisi için denize dalan ve bundan başka işler yapan bazı şeytanları da emrine vermiştik. Biz onlan onun emrinde tutuyorduk." (Enbiya, 81-82).

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Süleyman'a cinlerden, insanlardan ve kuşlardan orduları toplandı, hepsi bir arada düzenli olarak sevk ediliyordu." (Nemi, 17).

Peygamberimiz Muhammed (s.a.v.)'in durumu da böyle olup, cinsel zevkle ilgili hususiyetini nübüvvetini te'kid eden mucizelik takip ediyordu.

Enes bin Malik (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.) bir gecede bütün kadınlarını dolaşırmış. (Müslim'in rivayetinde: Bir gusülle) O gün onun dokuz ka*dını vardı. (Bir başka rivayette:[1149] Enes'e deniliyor ki: Rasulullah (s.a.v.) buna dayanabiliyor muydu? Enes: Biz aramızda ona otuz erkek kuvveti verildiğini konuşuyorduk, cevabını verdi.)"[1150]

Bu konuda İbn Hacer diyor ki: "Rasulullah insanların Allah'tan en fazla korkanı ve en fazla amel edeni olmasıyla birlikte çok evleniyordu.... Bu son derece harika bir mucize göstermek içindi. Çoğu zaman yiyecek bir şey bulamıyordu, bulsa da başkalarını kendisine tercih ediyordu. Çoğu zaman oruç tutuyor ve bunu devam ettiriyordu. (Rasulullah evliliğe güç yetireme-yenlere oruç emrederek orucun şehveti kırdığına işaret ediyordu. Bu adet Rasulullah hakkında geçerli değildi.)[1151]Rasulullah bir gecede kadınlarını dolaşıyordu! Buna ancak beden gücüyle güç yetirebilir. Beden gücü ise yeme ve içmedeki gıdalara bağlıydı. Rasulullah'ın yanında ise yok denilecek kadar azdı. Kadınlarının çokluğu onu ibadet etmekten alıkoymamıştır."[1152]


Allah'ın Rasulünü Neye Teşvik Ettiğini Gösteren Örnekler

(Evlilik ve cinsel zevk alanında)

Bu örnekleri sunmadan önce Rasulullah (s.a.v.)'in sakınca görmeden açık ve net bir şekilde kadınlara olan sevgisini bizzat ifade ettiğini açıklamak istiyoruz:

Enes bin Malik (r.a.)'dan:" Rasulullah (s.a.v.): 'Bana dünyanızdan ka*dın ve güzel koku sevdirildi. Namaz ise gözümüzün nuru kılındı, buyuruyor."[1153]

Birinci örnek: Allahu Teala'nın bazı kadınları Rasulü için seçmesi: Aişe (r.a.)'ı seçmesi:

Aişe (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.) Aişe (r.a.)'a: 'Bana iki defa rüyamda gösterildin. Seni beyaz bir ipek parçası içinde gördüm', dedi ve: 'Bu senin kadının, dediler. Bir de açtım ki, senmişsin. Bunun üzerine: 'Eğer bu Al-lah'tansa, onu gerçekleştirsin, dedim', buyurdu."[1154]

Zeyneb (r.a.)'ı seçmesi: Allahu Teala şöyle buyuruyor:


"Allah'ın nimet verdiği; senin de kendisine nimeı verip hürriyete ka*vuşturduğun kimseye: 'Eşini yanında tut, Allah'tan kork diyorsun, fakat Al*lah'ın açığa vuracağı şeyi içinde gizliyordun, insanlardan çekmiyordun; oysa asıl çekinmene layık olan, Allah idi. Zeyd, o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki (bundan böyle) evlatlıkları, kadınlarıyla ilişkilerini kestikleri zaman o kadınlarla evlenmek husufunda mü'minlere bir güçlük olmasın. Allah'ın buyruğu (her zaman) yerine getirilmiştir." (Ahzab, 37).

Enes (r.a.)'dan: "Zeyd bin Haris Rasulullah'a gelerek şikâyet etti. Rasu*lullah (s.a.v.): 'Eşini yanında tut', buyurdu. Aişe (r.a.) diyor ki: 'Rasulullah (s.a.v.) (vahiyden) eğer bir şey gizleseydi, şüphesiz bunu gizlerdi."[1155]

Hafız İbn Hacer diyor ki: "İbn Ebi Hatim bu kıssayı Süddi kanalıyla açık ve güzel bir şekilde rivayet etmiş olup bunun lafzı şöyledir. 'Bu âyetin Zeyneb binti Cahş hakkında nazil olduğu bize ulaştı. Onun annesi Rasulul*lah'ın halası olan Abdulmuttalib'in kızı Ümeyye idi. Rasulullah onu kölesi Zeyd bin Haris'le evlendirmek istedi. O, bunu iyi karşılamadı. Sonra Rasu lullah'ın yaptığına razı oldu ve Zeyd'le evlendi. Sonra Allahu Teala, Pey*gamberine onun kendi kadınlarından biri olduğunu haber verdi. Peygamber, Zeyd'e onu boşamasını emretmeye utanıyordu. Zeyde ile Zeyneb arasında olanlar insanlar arasında halen devam ediyor. Bunun üzerine Rasulullah, Zeyd'e Allah'tan korkmasını ve hanımını yanında tutmasını emrediyordu. İnsanların kendisini: 'Oğul edindiği Zeyd'in hanımıyla evlendi' diyerek ayıp*lamalarından korkuyordu... Özet olarak Peygamber (s,a.v.)'in gizlediği Allah'ın kendisine haber verdiği şeydi-, bu da onun hanımı olmasaydı...[1156] İbn Arabi diyor ki: Peygamber (s.a.v.), Zeyd'e 'Hanımına yanında tut' diyerek Zeyd'in onun hakkında ne düşündüğünü ölçmek istiyordu. Rasulullah'ın Zeyneb hakkındaki düşüncesinin farkına varınca, onun kendisine karşı olan büyük-lenmesinden nefret etti. Sonra onu boşamasına izin verildi. Enes (r.a.)'dan: 'Zeyneb'in iddeti bitince Rasulullah (s.a.v.) Zeyd'e bana iste!1 buyurdu. Zeyd gitti. Zeyneb'e vardığında onu hamurunu mayalarken buldu. Zeyd şöyle dedi: 'Zeyneb'i görünce kalbimde büyüdü1. Hatta Rasulullah (s.a.v.) kendisi*ni istedi diye yüzüne bile bakamadım da ona sırtımı çevirdim. Ve ters dön*düm sonra: 'YaZeyneb! Rasulullah (s.a.v.) beni seni istemeye gönderdi', de*dim. Zeyneb: 'Rabbimden emir almadıkça ben bir şey yapamam1, diyerek kalktı namazgahına gitti ve Kur'an indi. Rasulullah (s.a.v.) gelerek Zey-neb'in yanına izinsiz girdi."[1157]

Enes (r.a.) da: "Zeyneb, Rasulullah'ın kadınlarına karşı övünürdü ve: 'Onları aileleri nikahladı, beni ise Allahu Teala yedi kat göğün üzerinde nikahladı', diyordu.[1158]

İşte böylece Allah Peygamberine iki kadın seçti.[1159] Bu iki kadın üstün ahlâkı ve yüce gönlü taşıyordu. Güzelliğe gelince Ömer (r.a.) -kızı Hafsa'yla olan konuşmasında- Hz. Aişe'yi vasfederek bunu doğrulamıştır:[1160] "Kendisine güzellik verilen bir kadındı."[1161] Üstün ahlâk ve yüce gönüllü olmalarına ge*lince: Aişe'nin şahsiyetinin özellikleri daha önce geçmişti... Aynı şekilde Zeyneb binti Cahş'ın şahsiyetinin özelliklerini de daha önceden zikretmiş*tik. Burada Hz. Aişe'nin Hz. Zeyneb hakkındaki şu sözü sunmakla yetinece*ğiz: "Din hususunda Zeyneb'den daha hayırlı bir kadın görmedim..."[1162] Al*lah'ın dilemesiyle Peygamber hanımları içerisinde Peygambere en sevimli Hz. Aişe olmuştur. Bu da daha önce geçen Rasulullah (s.a.v.)'in sözünde açıkça ifade edilmiştir. Zeyneb'e gelince o ikinci sırada yer almıştır. Nite*kim Hz. Aişe: "Zeyneb Peygamber (s.a.v.)'in hanımları içinde bana yakındı" şeklinde bunu ifade etmiştir.[1163]

ikinci örnek: Bazı şartlan yerine getirmekle beraber hanımlarının sayısındaki genişlik:

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Ey Peygamber, biz, mehirlerini verdiğin eşlerini, Allah'ın sana gani*met olarak verdiği savaş esirlerinden elinin altında bulunan cariyeleri, amca*nın, halalarının, dayının ve teyzelerinin seninle beraber göç eden kızlarını sana helal kıldık. Bir de kendsini (mehirsiz olarak) Peygamber'e hibe eden ve Peygamber1.!n de kendisini almak dilediği inanmış kadın, diğer mü'minlere değil, sırf sana mahsus olmak üzere (helal kıldık). Biz, eşleri ve ellerinin al*tında bulunan cariyeleri hakkında mü'minlere yapmahnn gerekli kıldığımız şeyi bildirdik. (Onların bu hususta ne yapması lazım geldiğini daha önce açıklamıştık) ki, sana bir zorluk olmasın, Allah çok bağışlayan çok esirge*yendir." (Ahzab, 50).

Hanımlarının sayısındaki fazlalığa gelince, Peygamber (s.a.v.) öldü*ğünde dokuz kadın bırakmıştır. Bunlar: Şevde, Aişe, Hafsa, Ümmü Seleme, Zeyneb, Ümmü Habibe, Cüveyriye, Safıyye ve Meymune'dir.Aynca evlilik için çeşitli teklifler vardı. İşte bunlardan bazıları:

Ümmü Habibe binti Ebi Süfyan'dan: Rasulullah (s.a.v.) yanıma girdi de kendisine: 'Kız kardeşimi, Ebu Süfyan'ın kızını ister misin?' dedim. 'Ne ya*pacağım?' diye sordu. 'Nikâhlarsın', dedim. Rasulullah (s.a.v.): 'Sen bunu is*ter misin?' dedi. Ben: 'Ben senin bir tanen değilim. Şu halde bana hayırda kız kardeşimin ortak olmasını dilerim' dedim. Rasulullah (s.a.v.): 'O bana ol*maz' buyurdu. 'Ama ben senin Dürre binti Ebi Seleme'yi istemekte olduğunu haber aldım1, dedim. 'Ümmü Seleme'nin kızını mı?1 diye sordu. 'Evet1 dedim. Rasulullah (s.a.v.): 'O benim terbiyem altında bulunan üvey kızım bile olma*sa bana yine helal değildir. Çünkü o benim süt kardeşimin kızıdır. Onun ba*bası ile beni Süveybe emzirmiştir. Artık bana kızlarınızı ve kız kardeşlerini*zi arzetmeyin! buyurdular."[1164]

Ali (r.a.)'dan: "Ali (r.a.): 'Ya Rasulullah! Neden bizi bırakıpta daima Kureyş'i tercih ediyorsun?' dedim. Rasulullah: 'Sizde bir şey var mı ya?' bu*yurdu. Ben: Evet, Hamza'nm kızı var', dedim. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): 'O bana helal olmaz; çünkü o benim süt kardeşimin kızıdır,' buyurdular."[1165]

Enes bin Malik (r.a.)'dan: "Denildi ki: 'Ya Rasulullah! Ensar'dan evlen*miyor musun?' Rasulullah (s.a.v.): 'Onların gözlerinde bir şey var', buyur*du."[1166]

Enes (r.a.)'dan: "Bir kadın Peygamber'e gelerek: 'Benim bir kızım var -güzelliğini zikretti- onu senin için tercih ettim', dedi. Rasulullah (s.a.v.): 'Onu kabul ettim', buyurdu. Kadın hala kızını anlatmaya devam ediyordu ki: 'Kesinlikle başı ağrımadı1, dedi. Bunun üzerine Peygamber: 'Kızına ihtiya*cım yok', buyurdu."[1167]

Ebu Hureyre (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.) Ebu Talib'in kızı Ümmihani'yi istedi. O da: 'Ya Rasulullah, ben yaşlandım, çocuklarım da var' dedi. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.): 'Kureyş kadınları deveye binen kadınların en ha*yırlısı, küçüklüğünde çocuğa karşı en şefkatlisi, kocasına elindeki iş husu*sunda en riayetkar olanıdır', buyurdu."[1168]

İbn Abbas (r.a.)'dan:
"Peygamber (s.a.v.) kavminden Şevde denilen bir kadını istedi. Onun ölen kocasından bey ya da altı çocuğu vardır...[1169]

Cabir (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.) Ümmü Mübeşşir binti Bera' bin Ma'rur'u istedi. Ümmü Mübeşşir: 'Ben kocama ondan sonra evlenmeyeceğim şart koydum', dedi. Rasulullah (s.a.v.): 'Bu doğru değil', buyurdu."[1170]

Ayette mehirsiz olarak kendisini hibe eden kadını Rasulullah'ın kabul etmesinin mubah olduğuna dair daha fazla genişlik vardır. Bu konuya açık*lık getiren bir çok nass sünnette varid olmuştur.

Aişe (r.a.)'dan: "Kendisini Rasulullah'a hibe eden kadınları kıskanarak: 'Kadın kendisini hiber eder mi?' diyordum. (Bir rivayette[1171] 'Havle binti Ha*kim kendisini Peygamber (s.a.v.)'e hibe eden kadınlardan biriydi)."[1172]

Sehl bin Sa'd es1 Saidi'den: "Kadının biri Rasulullah'a gelerek: 'Ey Allah'ın Rasulü, kendimi sana hibe etmeye geldim', dedi. Bunun üzerine Rasu*lullah kadına iyice baktı, sonra başını eğdi. Kadın kendi hakkında bir hüküm vermediğini görünce oturdu."[1173]

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Kendisini hibe edenlerdenr biri" sözü birden daha fazla kadının kendisini hibe ettiğini gösteriyor... Aişe'nin hadisindeki kendisini Rasulullah'a hibe eden kadın Havle binti Hakim'dir... Kendisini hibe edenlerden Ümmü Şerik Fatıma binti Şüreyh de vardır. Bir rivayette Leyla binti Hatimin'de kendisini hibe edenlerden olduğu söylenmiştir... İbni Abbas'tan gelen bir rivayete göre Rasulullah'ın yanında kendisini hibe eden bir kadın yoktu. Bu rivayeti Taberi Hasan senediyle rivayet etmiştir. Burada maksat Rasulullah mubah olsa da kendisini hibe eden kadınlardan birine yaklaşmamıştır. Çünkü Rasulullah'ın iradesi şu âyete bağlıydı: "Eğer Peygamber onunla evlenmek isterse.[1174]

Üçüncü örnek: Eşler arasındaki taksimde özgür genişlik: Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Onlardan dilediğini geri bırakır, dilediğini yanına alırsın. (Geçici olarak) ayrıldıklarından (tekrar birleşmeyi) arzu ettiğine (dönmekte) senin üzerine bir günah yoktur. Onların gözlerinin aydınlanıp tasalanmalarına ve hepsinin, senin verdiklerine razı olmalarına en elverişli olan budur. Allah sizin kalblerinizde olanı bilir, Allah bilendir, hakimdir." (Ahzab, 51).

Aişe (r.a.)'dan:
"Ne zaman ki Allahu Teala: 'Onlardan dilediğini bırakır, dilediğini yanına alırsın. Ayrıldıklarından arzu ettiğine dönmekte senin üzerine bir günah yoktur... âyetini indirdi ben: 'Rabb'inin senin arzun konusunda çabuk davrandığını görüyorum', dedim.[1175]

Fethu'l-Bari'de şöyle nakledildi: "Kurtubi diyor ki: 'Aişe'nin bu sözü kıskançlık ve cilveyi ortaya koyuyor."[1176]

Ben diyorum ki: Bu doğrudur, fakat aynı zamanda Allah'ın Peygamberine has kıldığı doğrudur; zira aynı zamanda Allah'ın Peygamberine has kıl*dığı hususiyeti de belirtiyor.

Muaz, Aişe (r.a.)'dan rivayetle: "Rasulullah (s.a.v.): 'Onlardan dilediği*ni bırakır, dilediğini yanına alırsın. Ayrıldıklarından arzu ettiğine dönmekte senin üzerine bir günah yoktur...1 âyeti nazil olduktan sonra biz kadınların*dan nöbetinde bulunduğu kadının gününde izin istiyordu. Benden izin iste*yince ben de ona: 'Ya Rasulullah, eğer izin vermek bana aid bir hak ise, ben senin üzerine hiç kimseyi seçmek istemem', dedim."[1177]

Bu hadis iki meseleyi açıklıyor. Allahu Teala, Rasulüne seçme hakkı verdiğinde, bütün kadınları arasında muayyen bir güne bağlı kalmama husu*sunda eşit davrandı. Bu eşitlik Rasulullah 'a en sevimli olan Aişe'ye karşı da*hi gerçekleşti. İkincisi: Rasulullah'ın seçme hürriyeti konusunda hakkı ol*masıyla birlikte, sırası gelen kadından izin istiyordu.

Dördüncü örnek:
Allahu Teala'nın, kadınlarına örtüyü farz kılmakla Rasulüne ikramda bulunması:

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"...Onlardan (yani Peygamber'in hanımlarından) birşey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu hem sizin kalbleriniz, hem de onların kalbleri için daha temizdir..." (Ahzab, 53.)

Allahu Teala, Peygamberin hanımlarına bütün mü'minlerin anneleri olma sıfatını vererek Rasulüne ikramda bulunmuştur.

Allahu Teala:

"Peygamber, mü'minlere canlarından ileridir, O'nun eşleri de onların anneleridir..." (Ahzab, 6).

Buradaki ayrıcalık, manevi bir ayrıcalıktır. Sonra Allah, ikinci kez ik*ramda bulunarak kadınlarını toplumsal ayrıcalıkla ayırmıştır. Bu da onlara hicabın farz kılınmasıyla olmuştur. Böylece onlar erkekleri, erkerlerde onla*rı görmemiştir. Hicabın farz kılınması mü'minlerin annelerinin toplumsal olan ilişkilerini ve erkeklerle olan konuşmalarını engellemiştir. Sadece per*de arkasından konuşmalarını farz kılmıştır.

Beşinci örnek: Allahu Teala'nın, Rasulullah'ın hanımlarını sadece kendisine has kılması:

Allahu Teala şöyle buyuruyor:


"Sizin, Allah'ın elçisini incitmeniz ve kendisinden sonra onun eşlerini nikahlamanız asla olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günah)tır." (Ahzab, 53).

Altıncı örnek: Allahu Teala'nın, Rasulü'nü genişliğin devam etmesi hu*susunda gözetmesi:

a) Allah'ın kendisine has kıldığı şeylerle Peygamberinden zorluğu kaldırması:

Allahu Teala şöyle buyuruyor:


Allah'ın kendisine takdir ettiği bir şeyi yerine getirmekte, Peygam-ber'e herhangi bir güçlük yoktur..." {Ahzab, 53).

b) Peygamberi ve bazı hanımlarını Allah'ın kendilerine geniş tuttuğu şeyleri daraltmalarından ötürü kınaması:

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Ey Peygamber niçin, Allah'ın sana helal kıldığı şeyi, eşlerinin hatırı için haram kılıyorsun? Allah bağışlayandır, esirgeyendir. Allah size, yeminlerinizi (keffaretle) çözmeyi meşru kılmıştır. Allah sizin sahibinizdir. O bi*lendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Peygamber, eşlerinden birine gizli bir söz söylemişti. Fakat eşi, o sözü (başkasına) haber verip, Allah da Peygamberi, eşinin bu davranışına muttali kılınca Peygamber, eşine o söylediğinin bir kıs*mını bildirmiş, bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu eşine haber verine eşi: 'Bunu sana kim söyledi?' dedi. Peygamber: 'Her şeyi bilen, haber alan Allah bana söyledi', dedi. Eğer ikiniz kalblerinizin sapmış olmasından dolayı Allah'a tevbe ederseniz (ne ala). Ve eğer Peygamber'e karşı birbirinize arka olursanız (bilin ki) onun koruyucusu ve yardımcısı Allah, Cibril ve mü'minlerin iyileridir. Ayrıca melerler de ona arkadır." (Tahrim, 1-4).

Enes (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.)'in cariyesi vardı. Onu kendisine haram kıldı. Bunun üzerine 'Ey Peygamber, Allah'ın sana helal kıldığını niçin haram kılıyorsun' âyeti nazil oldu."[1178]

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Nesai geçen hadisi sahih bir senedle rivayet etmiştir.[1179] Said bin Mansur sahih isnadıyla Mesruk'tan rivayet ediyor. Rasu*lullah (s.a.v.) Hafsa'ya cariyesine yaklaşmayacağına dair yemin ederek: 'O bana haramdır', dedi. Bunun üzerine yemini için keffaret nazil olup Allah'ın helal kıldığını haram kılmaması emrolundu... Ömer (r.a.)'dan: "Rasulullah Hafsa'ya 'kimseye haber verme! İbrahim'in annesi bana haram,' dedi. Ona yaklaşmadı ta ki Aişe haber verinceye kadar. Bunun üzerine: 'Allah size, ye*minlerinizi (keffaretle) çözmeyi meşru kılmıştır' âyeti nazil oldu."[1180]

İşte böylece Allahu Teala Rasulü'ne genişliğin devam etmesini diliyor ve Allah'ın kendisine helal kıldığını haram kılmasını kınıyor. Yine Allahu Teala Peygamber'in bazı hanımlarını Peygamber'i daraltmalarından ötürü kınıyor. Bu kınamadan sonra Allah'ın onu nasıl şu âyette nasıl genişlettiğini düşünelim.

Allahu Teala şöyle buyuruyor:


"O sizi boşarsa belki de Rabbi ona, sizden daha hayırlı, kendisim Al*lah'a teslim eden, inanan, gönülden itaat eden, tevbe eden, ibadet eden, seya*hat eden dul ve bakire eşler verir." (Tahrim, 5). [1181]

Evlenmede Genişliği Sınırları

Allahu Teala şöyle buyuruyor:

"Bundan sonra artık sana (başka) kadmlar(la evlenmek), güzellikleri hoşuna giden kadınlar olsa da bunları başka eşlerle değiştirmek helal değil*dir. Yalnız elinin altında bulunan (cariye)ler bunun dışmdadırlar. Allah, her şeyi gözetleyicidir." (Ahzab, 52).

İşte böylece Allah, kadınların sayısının genişliğini dokuzda kalmasını diledi. Aynı şekilde Peygamber'e bazı kadınlarını başka kadınlarla hoşuna gitse bile değiştirmemesini emretti. Belki de bu daha önce belirttiğimiz gibi dünya hayatının metaını istemeyerek Rasulullah'ı tercih eden dokuz kadına bir mükâfattı.

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Ayetteki 'Bundan sonra1 nefyi hususunda ihtilaf edilmiştir. Tercih yapılırken bulunan kadınlardan sonra mı?[1182] İbn Abbas ve ona uyanlar bu görüşte. Çünkü bu onlar için bir mükâfat olmuştur. Evet, bu kıssadan sonra Rasulullah yeni bir kadınla evlenmemiştir..." [1183]


Peygamber'e Has Kılınan Şeylerde Sahabenin Yardımcı Olması:

Allahu Teala Peygamber'ine evlilik ve faydalanma alanını geniş tutarak bunu ona has kılmışsa, değerli sahabeler de bu özel durumlarda ona yardım*cı oluyorlardı. İşte bu duyarlılığı destekleyen örnekler:

Sehl bin Sa'd (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.)'e Araplardan bir kadının la*fını ettiler. O da: 'Ebu Useyd'e kadına haber göndermesini emretti. Ebu Useyd kadına haber gönderdi. Ve kadın gelerek: 'Beni Saide'nin kalesine mi*safir indi..."[1184]

Hafız İbn Hacer diyor ki:
"İbn Sa'd'ın rivayetinde Nunıan b. Cun el-Kindi, Peygamber'e müslüman olarak gelip: 'Seni Araplardaki en güzel dul kadınla evlendireyim mi?' dedi. Bunun üzerine Rasulullah onunla evlendi ve onunla beraber Ebu Esyed es-Saidi'yi gönderdi. Ebu Esyed diyor ki: 'Onu Beni Saide'ye indirdim. Hay kadınları onun yanına girip hoşgeldin dediler sonra çıktıklarında onun güzelliğinden sözettiler."[1185]

Enes bin Malik (r.a.)'dan: "Allah fethi ihsan edince Hayber kalesini teslim aldık. Rasulullah (s.a.v.)'e Safıyye binti Huyeyy bin Ehtab'ın güzelli*ği anlatıldı. Peygamber (s.a.v.) onu kendisine seçti. (Müslim'in rivayetin*de[1186] "Safiyye taksimde Dıhye'ye düştü. Cemaat onu Rasulullah (s.a.v.)'in yanında medh etmeye ve: 'Esirler içinde onun gibisini görmedik' demeye başladılar. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.v.) Dıhye'ye haber gönderdi. Ve Safiyye'ye bedel ne isterse verdi.)"[1187]

Ümmü Seleme (r.a.)'dan:
"Rasulullah (s.a.v.) bana Hatıb bin Ebi Bel-ta'yı kendisine istemeye gönderdi. Ben: 'Benim bir kızım var. Hem ben kıs*kancım1 dedim. Rasulullah (s.a.v.): 'Kızına gelince, onu annesinden müstağ*ni kılması için Allah'a dua ederiz. Kıskançlığı gidermesi için de ben Allah'a dua ederim', buyurdular."[1188]

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Ahmed'in rivayetinde... Ümmü Seleme: 'Zeyneb'i doğurduğumda Rasulullah gelerek bana evlenme teklifinde bu*lundu... Bana gelerek 'Zeyneb nerede?' derdi..."[1189]

Abdullah bin Ömer (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.) Beni Mustalık üzeri*ne saldırı düzenledi... Onların savaşanları öldürüldü. Geri kalanları da esir alındı. O gün Cüveyriye de esir düştü."[1190]

Aişe (r.a.)'dan: "Cüveyriye binti Haris bin Mustalık Sabit bin Kays'ın payına düşmüştü. Kendisinin azad olması için anlaştı. Göz alıcı güzel bir ka*dındı. Aişe diyor ki: 'Kadın gelerek anlaşması hususunda Rasulullah'ı soru*yordu. Kapıya kalkınca onu gördüm ve yeri hoşuma gitmedi. Rasulullah'ın da benim ondan gördüğümü göreceğini bildim...' Rasulullah (s.a.v.): 'Senin ondan daha hayırlı bir yerin var mı?' diye sordu. O da: 'Yok, ya Rasulullah', dedi. Rasulullah (s.a.v.): 'Fidyeni ödeyeyip seni nikahlayayım mı?' buyurdu. Kadın da: 'Evet', dedi."[1191]

Ömer bin Hattab (r.a.)'dan: "Benim Ensar'dan bir komşum vardı. Mec*liste bulunamazsam bana haber getirir, o bulunamazsa ben ona haber getirir*dim. O tarihte biz Gassan hükümdarlarından bir kraldan korkuyorduk. Üze*rimize hücum etmek istediğini haber almıştık. Ondan da gözümüz korkmuş*tu. Ensarlı komşu kapıyı çaldı ve: 'aç, aç!' dedi. Ben: 'Gassanh mı geldi?' diye sordum. O da: 'Ondan daha kötü'. Rasulullah (s.a.v.) 'hanımlarından ayrıl*mış', dedi..."[1192]

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Hadiste Rasulullah'ı ilgilendiren durumların sahabeleri de bir o kadar ilgilendirdiğine dair işaretler var..."[1193]

İkinci Örneği sunarken Allah'ın, Peygamberine has kıldığı durumlar konusunda sahabelerin duyarlılığına işaret eden bir çok nass geçmişti. Bu nasslardan bazıları:

Ümmü Habibe hadisi: "Ey Allah'ın Rasulü, kız kardeşimle evlen..."

Ali (r.a.) hadisi: "Neden bizi bırakıp da daima Kureyş'i tercih ediyor*sun?"

Enes (r.a.) hadisi: "Ey Allah'ın Rasulü, Ensardan evlenmiyor musun?" Enes hadisi: "Bir kadın Peygamber'e gelerek: Benim bir kızım var -onun güzelliğini anlattı- ben onu sana tercih ettim..."

Sehl hadisi: "Kadının biri Peygamber'e gelerek: 'Sana kendimi hibe etmeye geldim', dedi." [1194]


Rasulullah (s.a.v.) in Cinsel Zevkiyle İlgili Tablolar

Sabah namazından sonra kadınlarını dolaşıyordu:

İbn Abbas'tan:
"Rasulullah (s.a.v.) sabah namazını kıldığı zaman na*mazgahında güneş doğuncaya kadar oturuyor insanlar da onunla oturuyor*lardı. Sonra kadınlarından her birinin yanına girip onlara selam veriyor ve dua ediyordu. O gün onlardan birinin yanında oluyordu."[1195]

İkindi namazından sonra kadınlarını dolaşırdı:

Aişe (r.a.)'dan:
"Rasulullah (s.a.v.) ikindi namazından sonra kadınları*nın yanına girer ve onlardan birine yaklaşırdı."[1196]

Aişe (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.) bizim yanımızda kaldığında bazı*mızı bazımızdan üstün tutmazdı. O hepimizi az az dolaşırdı. Bütün kadınla*rına dokunmadan yaklaşırdı. (Beyhaki'nin rivayetinde:[1197] Cima etmeden dokunuyor ve öpüyordu.) Ta ki kadınlarından birinin günü gelince onun yanında geceliyordu."[1198]

Hanımlarıyla nöbeti gelen evde her gece karşılaşırdı:

Enes (r.a.)'dan:
"Peygamber (s.a.v.)'in dokuz hanımı vardır. Bunlar arasında taksim yaptığı zaman ilk kadına ancak dokuzuncudan sonra vanrdı. Hanımları her gece onun geleceği evde toplanırlardı. Bir defa Aişe (r.a.)'ın evinde bulunuyormuş. Derken Zeyneb gelmiş. Rasulullah (s.a.v.) ona elini uzatmış. Aişe (r.a.): 'O Zeyneb'tir', demiş. Rasulullah (s.a.v.) de elini çekmiş."[1199]

Sefere çıkarken beraberinde götüreceği hanımı için kur'a çekerdi:

Aişe (r.a.)'dan:
"İftiracılar kendisine söyleyeceklerini söylediler... Rasulullah (s.a.v.) bir sefere çıkmak istediği zaman kadınlarının arasında kur'a çekerdi. Kur'a kime çıkarsa, Rasulullah (s.a.v.) onunla birlikte sefere çıkardı. Yapacağı bir gaza için aramızda kur'a çekti de, o gazada kur'a bana isabet etti. Ben de Rasulullah (s.a.v.)'le birlikte çıktım. Bu iş tesettür âyeti indirildikten sonra oldu. Ben hevdecimin içinde deveye bindiriliyor, gidece*ğimiz yere onun içinde indiriliyordum."[1200]

Aişe (r.a.)'dan:
"Rasulullah (s.a.v.) sefere çıktığı vakit, hanımları ara*sında kur'a çekerdi. Bir defa kur'a Aişe ile Hafsa'ya çıktı, onunla beraber ikisi birden çıktılar. Rasulullah gece oldu mu Aişe ile birlikte yürür; onunla konu*şurdu. Hafsa, Aişe'ye: 'Bu gece benim deveme binmez misin? Ben de senin devene bineyim. Sen de gör, ben de göreyim', dedi. Aişe: 'Peki', cevabını ver*di ve Hafsa'nın devesine bindi. Hafsa da Aişe'nin devesine bindi. Az sonra Rasulullah (s.a.v.) Aişe'nin devesine geldi, üzerinde Hafsa vardı. Selam verdi; sonra onunla birlikte yürüdü. Nihayet indiler. Aişe, Rasulullah (s.a.v.)'ı ara*dı ve kıskandı, indikleri zaman ayaklarını ızhır otlarının içine koydu ve: 'Ya Rabbi, bana bir akrep veya yılan musallet et de beni soksun. Ona bir şey söy*leyemiyorum', diyordu."[1201]

Hafız İbn Hacer diyor ki: ("Gece olunca Rasulullah (s.a.v.) Aişe ile birlikte yürür, onunla konuşurdu sözüyle) Mühelleb Peygamber'in üzerine taksimin vacip olmadığına delil getirmiştir. Burada taksime delil yoktur. Çünkü taksime riâyet etmenin aslı mukim iken gecedir. Yolculukta ise taksi*me riâyet istirahat etme zamanındadır. Seyir halinde ise ne gece ne gündüz taksime riâyet etme sözkonusu değildir... (Bu gece benim deveme binmez misin?) sözü sanki Aişe buna, görmediği şeylere bakmaya istekli olduğun*dan cevap veriyor. Bu da gösteriyor ki, o ikisi yolculuk durumunda birbirine yakın değillerdi. Aksine deve yolculuğunda adet olduğu üzere farklı yerlerden gidiyorlardı."[1202]

Öpüyor sonra da namaza çıkıyordu:

Aişe (r.a.)'dan:
"Peygamber (s.a.v.) hanımlarından bazısını öper, sonra da abdest almadan namaza çıkardı."[1203]

Oruçlu iken öpüyor ve dokunuyordu:

Aişe (r.a.)'dan:
"Rasulullah (s.a.v.) oruçlu olduğu halde öper ve doku*nurdu. O içinizde nefsine en fazla hakim olanmızdı."[1204]

Hafız İbn Hacer diyor ki: "Nesai Talha bin Abdullah et-Teymi kanalıyla Aişe'den rivayet etmiştir. Rasulullah beni öpmek istedi. Ben oruçluyum, dedim. Rasulullah da ben de oruçluyum dedi ve beni öptü."[1205]

Hayızh iken dokunuyordu:

Aişe (r.a.)'dan: "Bizden biri hayızlı olduğunda, Rasulullah (s.a.v.) dokunmak isterse, ona, hayızlı olan kısma izarını çekmesini emrediyordu. Sonra ona dokunuyordu."[1206]

Kadın gördüğünde hanımına yaklaşıyordu:

Cabir (r.a.)'dan: "Rasulullah (s.a.v.) bir kadın görmüş, sonra hanımı Zeyneb'e gelmiş. Zeyneb kendine ait bir deri ovuyormuş. Rasulullah (s.a.v.) hemen hacetini bitirmiş. Sonra ashabının yanına çıktı."[1207]

ihramdan Önce hanımlarını dolaşıyor ve onlara yaklaşıyordu:

Aişe (r.a.)'dan: "Ben Rasulullah (s.a.v.)'e güzel koku sürdüm sonra Rasulullah (s.a.v.) hanımlarını dolaştı sonra da ihramh olarak sabahladı."[1208]

ihramdan çıktıktan sonra hanımlarına yaklaşıyordu:

Aişe (r.a.)'dan:
"Rasulullah (s.a.v.) ile birlikte haccettik. Bayram günü*nü geçirdikten sonra Safıyye hayız oldu. Peygamber ondan erkeğin kadının*dan istediğini istedi. Ben: 'Ya Rasulullah, o hayızhdır', dedim. Rasulullah (s.a.v.): 'Bizi engelleyen bu mu?' dedi. Dediler ki: 'Ya Rasulullah, Kurban günü geçti'. Rasulullah (s.a.v.): 'Çıkınız1, buyurdu."[1209]

Hanımlarından birine yaklaşıyor sonra yine dönüyordu:


Aişe (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.) cima ediyor sonra yine dönüyordu, abdest almıyordu.[1210]

Bir gecede bütün hanımlarına yaklaşıyordu:


Ebi Rafı1 (r.a.)'dan: "Peygamber (s.a.v.) bir günde hanımlarını dolaşı*yor. Şunun ve şunun yanında guslediyordu..."[1211]

Yakınlıktan sonra hanımlarıyla beraber guslediyordu:

Ümmü Seleme (r.a.)'dan:
"Rasulullah (s.a.v.) ve o (Ümmü Seleme) bir kaptan yıkanıyorlardı."[1212]

Müminlerin anneleri, Ramazan orucunu Şaban ayında kaza ediyorlardı:

Yahya Ebi Seleme (r.a.)'dan: "Ben Aişe (r.a.)'ı şunları söylerken işit*tim: 'Bazen üzerimde Ramazandan kalma oruç borcu olurdu da onu Şa-ban'dan başka zamanlarda kaza edemezdim'. Yahya diyor ki: "(Ona engel olan) Rasulullah (s.a.v.) ile meşgul olmasıydı."[1213]

Aişe (r.a.)'dan: "Gerçekten bizden birimiz Rasulullah (s.a.v.) zamanında bazen oruç tutamaz da Rasulullah (s.a.v.) ile beraber bulunmak dolayısıyla (Bir rivayette:[1214] 'Rasulullah (s.a.v.) ile beraber bulunmak için onu ta Şaban gelinceye kadar kaza edemezdi."[1215]

Sahihi Müslim'in şerhinde Nevevi şöyle diyor: "Peygamber'in hanım*ları Peygamber istediği an cinsel ilişkide bulunmaya hazır olurlardı... Bu adabdan dolayıydı. Ancak Peygamber'in hanımları Şaban'da oruç tutuyor*lardı. Çünkü Rasulullah da Şaban'ın büyük bir bölümünde oruç tuttuğu için onlara gündüz ihtiyacı yoktu.[1216]

Şevde, gününü Aişe'ye veriyor:

Aişe (r.a.)'dan:
"Rasulullah (s.a.v.) hanımlarının herbirine bir gece ve bir gün taksim etmişti. Şevde binti Zem'a'dan hariç, o gününü ve gecesini Ai*şe'ye vermişti. Bununla Rasulullah (s.a.v.)'ın rızasını istiyordu."[1217]

Aişe (r.a.)'dan: "Ben, Şevde binti Zem'a'dan daha ziyade kendi teninde olmak istediğim bir kadın görmedim. Üstün bir ahlâk sahibi kadın: Yaşla*nınca Rasulullah'dan olan nöbet gününü Aişe'ye verdi: 'Ya Rasulullah, sen*den olan günümü Aişe'ye verdim1, dedi. [1218]Bundan sonra Rasulullah Aişe'ye bi*ri kendinin biri de Sevde'nin günü olmak üzere iki gün ayırıyordu." [1219]

~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

[1193] Fethul-Bari: 11/204.

[1194]Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/354-356.

[1195] Fethu'l-Bari: 11/295-296.

[1196] Buhari, 11/229. Müslim, 4/185.

[1197] Fethu'l-Bari: 11/223.

[1198] Sünenu Ebi Davud, Hadis no: 1868.

[1199] Müslim, 4/173.

[1200] Buhari, 8/436. Müslim, 8/113.

[1201] Buhari, 11/223. Müslim, 7/138.

[1202] Fethu'l-Bari: 11/223.

[1203] Sünenu't-Tirmizi, Hadis no: 75

[1204] Buhari, 5/51. Müslim, 3/135.

[1205] Fethul-Bari: 5/55.

[1206] Buhari, 1/419. Müslim, 1/167.

[1207] Müslim, 4/129.

[1208] Buhari, 1/396. Müslim, 4/13.

[1209] Buhari, 4/316. Müslim, 4/94.

[1210] Fethul-Bari: 1/391, 392.

[1211] Sünenü Ebi Davud: 203.

[1212] Buhari, 5/54. Müslim, 1/177.

[1213] Buhari, 5/93. Müslim, 3/154.

[1214] MüsIim, 3/155.

[1215] Müslim, 3/155.

[1216] Müslim Şerhi Nevevi: 8/22.

[1217] Buhari, 6/147.

[1218] Müslim, 4/174.

[1219]Abdülhalim Ebu Şakka, Tahrirü’l Mer’e İslam Kadın Ansiklopedisi, Denge Yayınları: 4/356-360.
 
Allah’ı sevmek, Rasûlüne tâbi' olmak

“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız hemen bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve rahmet edici/esirgeyicidir.(Ve yine)de ki: Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez.“ (Kur'an-ı Kerim)


MUHABBET VE TÂBİ’ OLMAK


Muhabbet; ülfet, sevgi, dostluk, faziletten sayılan şeylere kalbin meyli… Ruhun hayır gördüğü veya hayır zannettiği şeyi istemesi… İnsanın manevi haz-tad aldığı veya kendisinde iyilik ve kemâl/olgunluk gördüğü bir şeye meyletmesi/eğilim duymasıdır.
Muhabbet kâinatın ruhudur. Kâinattaki varlıklar, gerçekte muhabbettedirler; yerin, göğün ve ikisi arasında bulunanların hepsi Allah’ındır, hep onu tesbih etmektedirler. Onların muhabbeti tabiîdir, yaratılışlarındandır.
Cezbe ve coşku anlamı göz önüne alınınca muhabbet, hem hayat sahibi olanlar hem de cemadat (cansız varlıklar) arasında geçerlidir. Mesela demir ile mıknatıs arasındaki cazibe, bu neviden bir muhabbettir.
Hayat sahibi olanlardan maksat; insanların-cinlerin bedenen ve ruhen diri olanları, yani iki yönden de ölü, sağır, dilsiz olmayanlarıdır. Bu vasıflar/nitelikler Kur’an-ı Kerim’in belirttiği manadadır. Nitekim Rabbimiz bu muhabbet yoksunları hakkında buyuruyor ki:
“Andolsun ki, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık; onların kalbleri vardır ama anlamazlar; gözleri vardır ama görmezler; kulakları vardır ama işitmezler. İşte bunlar hayvanlar gibi hatta daha sapıktırlar. İşte bunlar gafillerdir."(1) “…Onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir…” (2)
Hz. Mevlânâ da hakiki muhabbeti; "Birisinin kalbinde taht kurmak, sevgisini kazanmak istiyorsanız, öylesine sevmelisiniz ki, benliğinizi bırakıp âdeta o olmalısınız" diye anlatır.
Tâbi ise, uyan, boyun eğen, itaat eden, itaatta bulunan demektir. Aynı kökten gelen “ittiba” da tabi olma, uyma, yolundan gitme manalarınadır.
***
Başlıkta geçen bu iki kavram hakkında kısaca bu bilgileri verdikten sonra gelelim mevzumuzla ilgili ayetin mealine… Buyuruyor ki Mevlamız:
“(Rasûlüm!) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız hemen bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve rahmet edici/esirgeyicidir. (Ve yine) de ki: Allah'a ve Rasûlü'ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki, Allah kâfirleri sevmez.“ (3)
Bu ayet-i celilenin iniş sebebine gelince...
Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Kâ’b b. Eşref ve tabilerini ne zaman ki imana davet etti; onlar Ona cevaben; “Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" dediler. (Habibim) de ki: 'O halde niçin günahlarınızdan ötürü (Allah ) size azab ediyor?' Hayır, siz de O'nun yaratıklarından birer insansınız. O dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder. Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin mülkü Allah'ındır. Nihayet dönüş de O'nadır.“ (4)
İşte Hz. Allah bunun üzerine yazımızın başında zikri geçen ayet-i kerimeyi gönderdi. Ve kısaca, eğer hakikaten siz Allah’ı seviyorsanız, o zaman şu cansız putlara değil de, bana tabi’ olun ki, Hz. Allah da sizi sevsin ve sizi affedip bağışlasın, buyurdu.
Diğer bir ayet-i kerimede ise, kâfirlerin putları için yine şöyle dedikleri beyan olunuyor: “Allah'ı bırakıyorlar da, kendilerine ne fayda, ne de zarar verebilecek olan seylere tapiyorlar ve ’Bunlar bizim Allah katında sefaatçilerimizdir’ diyorlar. (Habibim) de ki, 'Siz Allah'a göklerde ve yerde (hâşâ) O'nun bilmediği bir seyi mi haber veriyorsunuz?' Allah onların ortak koştukları şeylerin hepsinden münezzehtir.“ (5)
Yani putlara ibadet ediyoruz, tapınıyoruz; çünkü onlar, Allah’ın katında yarın bize şefaatçı olacaktır, dediler.
Hz. Allah da, yazımıza mevzu olarak aldığımız ayeti göndererek, onlara hakiki şefaatçının kim olduğunu gösterdi.
Diğer bir ayetinde ise Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Eğer onlar da sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse doğru yola girmiş, hidayeti bulmuş olurlar. Yok eğer yüz çevirirlerse onlar sadece ve sadece didişmenin içindedirler. Allah onlara karşı sana yeter. Ve O, hakkıyla işitendir, kemaliyle bilendir.“ (6) Yani Allah’a (c.c.) ve Rasûlü Hz. Muhammed’e (s.a.v.) iman etmedikçe kimsenin hidayeti, doğru yolu bulması mümkün değildir.
Allah’a ulaşmanın ve Ona kul olabilmenin tek yolu Hz. Muhammed’e (s.a.v.) tabi’ olmaktan geçmektedir. Nitekim bir başka ayetinde bunu Hz. Allah daha da açıklayarak şöyle buyurmaktadır: “Onlar ki, o ümmî peygambere uyarlar, yanlarındaki Tevrat ve İncil'de yazılmış bulacakları o peygambere uyup, onun izinden giderler ki, o, onlara iyiyi emreder ve onları kötülüklerden alıkoyar, temiz ve hoş şeyleri kendilerine helâl kılar, murdar ve kötü şeyleri de üzerlerine haram kılar, sırtlarından ağır yükleri indirir, üzerlerindeki bağları ve zincirleri kırar atar, işte o vakit ona iman eden, ona kuvvetle saygı gösteren, ona yardımcı olan ve onun peygamberliği ile birlikte indirilen nûr'a (Kur'an'a) uyanlar var ya, işte kurtuluşa erenler onlardır.“ (7)
Ve böylece Allah Teala rahmetini kimlere yazdığını açık-seçik bildirmektedir.
Nitekim geçmiş filozoflar, nice akıl sahipleri ona tabi’ olmadan Allah’a gitmeye, ulaşmaya, kul olmaya çalışmışlar; fakat hepsi de yolda kalmışlar, perişan olmuşlardır.
Maalesef bugün de öyle… Hem de İlahiyat etiketli bazı öyle zındıklar var ki, Rasûlüllah’sız doğru yolu ve hakkı bulacaklarını veya diğer peygamberlere tabi’ olmakla da cennete gidilebileceğini söylüyorlar. Ama zırvalamaktan, dolayısıyla da zındıklıktan öte gidemiyorlar.
Oysa Rasûlüllah Efendimizin (s.a.v.) bu husustaki hadisi ne kadar açık. Buyurmuştur ki: “Eğer bugün kardeşim Musa hayatta olsa idi, o da bana tabi’ olmaktan başka bir şey yapmazdı. Gelip, bana tabi’ olurdu/uyardı.”
Öyle ise; sen, ben, o, bu kim oluyoruz ki?.. Lütfen kendimize gelelim, haddimizi bilelim...
İmam Kuşeyri bu ayetin tefsirinde buyuruyor ki: Allahu Teala geçmiş ve geleceğin Efendisi Sevgili Peygamberimize uymadan, onun sünneti ile de amel etmeden, yarın mahşerde kimsenin yakasını bırakmayacağını bu ayetle açıklayarak, herkesin boş umutlarını kesip atmıştır. (8)
***

MEVZUU İLE İLGİLİ BAZI HADİSLER

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki:
1. “Ümmetimin hepsi cennete girecektir. Ancak, yüz çeviren, sırt dönenler hariç.' Ashap sordular: 'Ya Rasûlellah! Yüz çevirip giden, kaçan kimdir?' Peygamberimiz: 'Bana tabi’ olan, itaat eden, cennete girecektir. Bana âsi olan ise, yüz çevirip kaçmıştır (dolayısıyla cennete giremeyecektir).” (9)
2. “Ashab-ı kiramdan (r.anhüm) birisi Peygamberimiz’e (s.a.v.) gelip, 'Vallahi ben seni seviyorum Ya Rasûlellah!' dedi. Peygamber (s.a.v.) de onu ikaz ederek: 'Ne dediğine bak, dikkat et!' buyurdu. O kişi üç kere, peş peşe 'Allah’a yemin olsun ki ben seni seviyorum' deyince. Peygamber (s.a.v.) buyurdu ki: 'Eğer sen beni gerçekten seviyorsan, fakirliğe karşı zırhını hazırla. Muhakkak fakirlik beni sevenlere karşı tepeden aşağı gelen selden daha çabuk gelir.” buyurdu. (10)
3. “Bir a’rabî Peygamberimiz’e (s.a.v.) gelerek, ‘Kıyamet ne zamandır Ya Rasûlellah?’ diye sordu. Peygamberimiz de ona, ‘Kıyamete ne hazırladın?’ diye mukabil soruyla karşılık verdi. A’rabî, ‘Fazla bir namazım-orucum yok. Yalnız Allah ve Rasûlünü seviyorum’ dedi. Peygamberimiz de ona, ‘Kişi sevdiği ile beraberdir (beraber haşr olacaklardır)” buyurdu. (11)
Bu hadisi rivayet eden Hz. Enes (r.a.) diyor ki: “İslâm’la müşerref olduktan sonra Müslümanların en çok sevindikleri şey, Rasûlüllah’ın buyurmuş olduğu bu söz olmuştur. Bu müjdeyi Rasûlüllah’tan duyan ashap çok sevindiler, bayram ettiler. Çünkü onlar Rasûlüllah’ı çok seviyorlardı."
4. “Ümmetimin fesada gittiği bir devirde, kim benim sünnetime tam yapışırsa, ona yüz (100) şehit sevabı vardır. Diğer rivayette ise, iki yüz (200) şehit sevabı vardır” (12) buyrulmuştur.
Neden bu kadar sevap? Çünkü bir mü’min bir fenalık görerek, o devirde onu ortadan kaldırmazsa, çok üzülür ve keşke ölse idim de bugünlere şahit olmasa idim ve bu kötülüklerin alenen işlendiğini görmeseydim, der.
İşte Hz. Allah, böyle zamanda alenen işlenen kötülükler karşısında kahrolup bunu söyleyen kuluna, sanki o kötülükle mücadele etmiş, ama ortadan kaldıramamış da, o yolda şehit olmuş gibi sevap ihsan eder. Ve bunu ömründe yüz kere diyene yüz, iki yüz kere diyene iki yüz şehit sevabı verileceğini müjdeliyor, Peygamberimiz.
***

RASÛLÜLLAH’A MUHABBET VE SÜNNETİNE BAĞLILIK

Rasûlüllah’a muhabbet ve sünnetine bağlanmak şart! Mü’min için kurtuluşun başka yolu yok! Şöyle ki:
a) Bugünkü kozmoğrafya ilmine göre, nasıl ki bütün yıldızların merkezi güneştir. Ve milyarlaca yıldız, onun kuvve-i cazibesi ile güneşe bağlıdırlar. Ve herhangi bir yıldız ondan, onun manevi cazibesinden koparsa, söner, mahvolur, meteor yani göktaşı haline dönüşürse, bu ümmetten biri de, manevi güneşi ve cazibe merkezi olan Hz. Muhammed’den (s.a.v.) ipini-irtibatını-bağını, itaatını-ümmetliğini koparırsa, o da manen mahvolur, yok olur gider.
Bugünkülerin zannettiği gibi münevver değil, mülevves (kirli-pis-murdar-karanlık) olur. Çünkü münevver demek nurlanmış/aydınlanmış demektir. Nurun merkezi ise, ne batıdır, ne de doğu.
Nurun merkezi ikidir:
1. Hz. Muhammed Mustafa sallallahü aleyhi vesellem…
2. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim.
Bunlarla alakası olmayanların, gerçek münevverlikle değil, insanlıkla bile alakaları yoktur. Nitekim bunlar, bir bomba ile binlerce insanı mahveden kan dökücüler değil midirler?
b) Yine bugünkü topoğrafya ilmine göre toprağa atılan herhangi bir tohum, güneş enerjisinden nasibini alamazsa, toprak altından çıkamaz ve çürür. Onun için, her tohum, güneşe doğru filiz verir ve yükselir. Karanlıkta ve derinlikte kalan taneler, tohumlar, güneşten nasibini almadan nasıl büyüyemez, yeryüzüne çıkamaz ve çürümeye mahkûm olurlarsa, bugünün insanları da onların manevi güneşi olan Hz. Muhammed’den (s.a.v.) nasibini, nurunu ve enerjisini alamazlarsa, onlar da kim olurlarsa olsunlar; çürümeye, kokmaya, mahvolup gitmeye mahkûmdurlar.
Nitekim Kahire’de Abdulvahhab-i Şa’ranî hazretleri bir gün va’zında bu hakikati çok güzel bir şekilde cemaatına izah ederken, zahiri âlimlerden birisi manevi cazibe hadisesine itiraz ediyor. “Müfti’s-sekaleyn ve Gavs-i azam” olan Abdulvahhab-i Şa’ranî o zahiri âlime,
“Peki, senin Hz. Muhammed’e olan manevi bağını ve ipini keseyim mi?” diyor. O da,
“Kes kesebilirsen!” demek küstahlığını gösteriyor. Ehlulullah’ın makas mesabesinde olan, şehadet parmağı ile orta parmağını makas gibi kullanıyor. Ve o zahiri âlimin Rasûlüllah’la irtibatını kesiyor. O zahiri âlim daha mescitte duramıyor, hemen dışarıya fırlıyor. Abdulvahhab-i Şa’ranî (k.s.),
“Bu herifi takip edin! Çünkü ben, bunun omuzlarında domuz yavrusu görüyorum” buyuruyor.
Hakikaten o âlim, bir Hıristiyan zenginin kızına son derece aşkla âşık oluyor. Ve onunla evlenebilmek için kızın babasına gidip, yalvarıyor. Kızın Hıristiyan babası da iki şart ileri sürüyor:
“Kızımla evlenebilmek için;
1) Hıristiyan olacaksın,
2) Domuzlarıma çobanlık edeceksin” diyor.
Bu da kabul ediyor. Bir gün domuzlara çobanlık ederken domuz yavruluyor. O kişi de yavrularını omzuna alıp, eve dönerken görülüyor. Ve Abdulvahhab-i Şa’ranî hazretlerinin kerameti tahakkuk ediyor.
Hz. Allah, hiç birimizin manevi ipini Zatından ve Habib’inden kopartmasın! Bizi ipsizler haline getirmesin!
***

ALLAH’A MUHABBET, RASÛLÜNE İTTİBA’ NASIL OLACAK?

Hz. Allah’a muhabbet Hz. Muhammed’e ittiba’, öyle kuru lafla olmaz. Alamet ister, emareleri-işaretleri olması gerekir!
İşte alametleri:

(1) Eğer Allah ve Rasûlü sana mallarından, evlatlarından, hatta canından daha sevgili değilse, iddian yalandır. Nitekim Hz. Ömer ile Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün el ele tutuşmuş gidiyorlardı. Rasûlüllah Efendimizden Hz. Ömer’e öyle bir cereyan geldi ki Hz. Ömer: “Ya Muhammed! Şu anda sen bana malımdan mülkümden evlad u iyâlimden/çoluk-çocuğumdan, canım hariç, neyim varsa, hepsinden daha sevimlisin” dedi.
Peygamberimiz: “Ya Ömer! Canından da daha aziz daha sevimli olmadıkça, vallahi sen mü’min-i hakiki olamazsın” buyurdu. O anda, Hz. Ömer’i öyle bir aşk kapladı ki, feryad etmeye başlayıp, “Ya Rasûlellah! Şimdi bana canımdan da daha azizsin” deyince Peygamberimiz, “İşte şimdi tam mü’min-i kâmil oldun ya Ömer” buyurdu. (13)

(2) Allah ve Rasûlünün emirlerine tam itaat edeceksin.
“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe (tam bir teslimiyyet ile sana teslim olmadıkça), iman etmiş olmazlar." buyurmuyor mu, Mevlâ-yi zû'l-Celâl ve'l-Kemâl hazretleri? (14)
Demek ki, Allah’a muhabbet ve Rasûlüne tam tabi’ olmadıkça ve onu canından çok sevmedikçe, bir mü’min, mü’min-i kâmil olamaz.

(3) Allah ve Rasûlü’nün gösterdiği şekilde zikir ve tefekküre devam edeceksin.
Allah’tan gafil olmayıp Onu daima zikretmekle, Rasûl’ü (s.a.v.) de tam sevip daima salât u selam getirmekle kişi kâmil mü’min olur, Ona tabi’ olmuş olur. Zikirsiz, fikirsiz, salât u selamsız kuru bir iddia ile kimse Ona uymuş ve ümmet olmuş olamaz.
***

BİR’İ BİN SAYILAN SALAVÂT

Garibin biri rüyada Rasûlallah’ı (s.a.v.) görüyor. Çok fakir ve o günlerde darda olan bu garip, Rasûlüllah’a halini arz edip, yalvarıyor. Rasûlüllah Efendimiz ona, meşhur Türk Sultanı Gazneli Mahmud’un huzuruna çıkmasını, halini arz etmesini emrediyor. Garip, Rasûlüllah’a soruyor:
“Ya Rasûlellah! Eğer Gazneli senin beni gönderdiğini inkâr ederse, ona ne diyeceğim?” diyor. Rasûlüllah Efendimiz de,
“Her akşam yatarken üç bin (3000), her sabah kalktığında da üç bin (3000) salât u selam okuduğunu ve o salât u selamların bana ulaştığını söyleyeceksin” buyuruyor. Garip, Gazneli Mahmud’un huzuruna çıkarak,
“Size Rasûlüllah Efendimizin selamı var” deyince, Gazneli heyecanlandı ve, “Ale’r-re’si ve’l-ayn” diyerek ayağa fırladı. Yani başım gözüm üstüne, dedi. Garip devam etti: “Benim bin (1000) dirhem borcum var, onu ödeyemiyorum. Rasûlüllah (s.a.v.) Sultan Mahmud’a git, ödesin buyurdu. Ben de ya Rasûlellah Sultan Mahmud benim sözüme inanmazsa, benden alamet isterse ne diyeyim dedim. Rasûlüllah da senin akşam yatarken üç bin (3000), sabah kalktığında da üç bin (3000) salât u selam okuduğunu… Ve o salât u selamların kendisine ulaştığını, alamet olarak söyledi” deyince, Sultan Mahmud gözyaşlarına boğuldu ve adamın sözünü tasdik etti… Ona bin (1000) dirhem borcu için, bin (1000) dirhem de Rasûlüllah’tan selam getirdiği için harçlık verdi. Yanındaki devlet ricâli (adamları),
“Nasıl bu adamın sözünü tasdik ediyorsunuz… Siz gece boyu hiç uyumadan salât u selam okusanız, yine sabaha kadar üç bin salât u selam okuyamazsınız. Kaldı ki siz, gece-gündüz bizimle berabersiniz. Biz böyle bir şeye şahit olmadık” dediler. Gazneli Mahmud,
“Ben âlimlerden işittim ki; kim, “Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ma’htelefe’l-melevâni ve teâkabe’l-asrâni ve kerrare’l-cedîdâni ve’s-takbele’l-ferkadâni ve belliğ rûhahuu ve ervâha ehli beytihî minna’t-tehıyyete ve’s-selâme” salavatını bir kere okursa, bin (1000) defa okumuş sevabını alır. Ben de her gece yatmadan üç kere, sabah kalkınca da üç kere mutlaka bu salavatı okurum. Ne mutlu bana! Demek ki okuduğum salât u selamlarım Allah’ın Rasûlüne ulaşıyor, bana bundan büyük müjde mi olur?” dedi. (15)

(4) Bütün mahlûkata muhabbet ve sevgi beslemeli.
Tabii Allah’a resmen ve alenen isyan edenlerle, Rasûlüne harp ilan etmiş olanların dışında kalan bütün mahlûkata şefkat-merhamet ve sevgi beslemek ve şunu iyi bilmek lazım:
Peygamberimiz, “Merhamet etmeyen kimseye, rahmet olunmaz” (16) buyurmuştur.
Allah’ın Rasûlü bütün insanlara ve hayvanlara nasıl merhamet gösterdi ise, biz de onun gibi olmak, onun gibi hareket etmek mecburiyetindeyiz.
Allah’ımızın, Peygamberimizin, dinimizin, namus ve iffetimizin düşmanları hariç tabi...
Mesela dün; Kanuni Sultan Süleyman Paris’te moda olan dansı bir fermanla yasaklarken, merhamet ve şefkat aklından bile geçmemişti.
Ve yine II. Abdulhamid Han Padişah olduğu dönemde, Londra’da, Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) hakkında sahneye konmak istenen bir piyesi, derhal protesto edip kaldırtmıştı. Ama bugün Danimarka’da, İsveç’te, Fransa’da Rasûlüllah Efendimizle alakalı karikatürler, anarşist filmleri, yayınlanmıyor mu? Bırakın o ülkeleri, taşıyla-toprağıyla Müslüman bu ülkede onun yaşadığı şekilde yaşamak, sünnetine tâbi olmak, giyindiği gibi giyinmek, zûl addedilmiyor mu?

Ve bugün, 1000 seneden beri Müslüman olan ülkemizde;


a) Kitabımıza hâlâ çöl kanunu, Peygamberimize çöl bedevisi diyen dinsizler bulunmuyor mu?

b) Sakal-ı şerif ziyaretlerinden rahatsız olan bazıları, Müslümanlarla “Bir kılın peşine takılanlar!” diye alay etmiyorlar mı? Ama bikini-mayo giyen kızlarımızı, alkışlayıp ayyuka çıkarmıyorlar mı?

c) Ve yine “Ormanları sakallı keçiler! Cemiyeti ise, keçi sakallılar mahvediyor!” diyebilen devletlûler bulunmuyor mu?

ç) Emekli bir cumhurbaşkanımız, “Örtünmek isteyen kızlar-hanımlar, Arabistan’a gitsinler!” diye televizyonda utanmadan beyanat vermiyor mu?

(5) Ölümden asla korkmamalı; çünkü ölüm, mü’minin, sevdiği Allah’a ve onun Rasûlüne kavuşabilmenin tek yoludur. Mü’min için ölüm, şeb-i arus. Yani bir nevi gerdek gecesidir. Ama yine de Rasûlümüzün tavsiyesi ile daima şöyle dua etmelidir: “Allah’ım, ne olur, bana ölümü de, ölümden sonraki âlemi de mübarek kıl” diye yalvarmalıdır.
Ölümü şeb-i arus gören Mevlana Mesnevisinde, “Aşktan ve aşkın hallerinden âh / Ki o aşk, harareti ile kalbimi yakıp kebap etti. / Benim gözüm Senden başkasını görmüyor ya Rab! / Ki böyle olduğuna Allah’a ve ayetlerine yemin ederim”, diyor...
Yahya b. Muaz hazretleri buyurmuş ki: “Sevgi ile hardal danesi ağırlığında bir ibadet bana, sevgisiz 70 sene ibadetten daha sevimlidir." (17)
Hz. Allah Davud aleyhisselama şöyle vahyetmiştir:
“Beni sevdiğini iddia eden kimse, geceleri yatıp uyuyabiliyorsa, o kimse yalancıdır. Herkes sevgilisini tenhada aramaz mı? İşte ben de geceleri beni arıyanlar için hazırım.” (18)
***

ALLAH’I SEVMENİN MÜKÂFATLARI

Geçmiş büyüklerimizin bazılarından rivayet edilmiştir ki, Cenab-ı Hak bazı sıddık kullarına şöyle vahy etmiştir:
“Benim kullarımdan öyleleri var ki, onlar beni severler, ben de onları severim. Onlar bana âşıktırlar, ben de onlara aşığım. Onlar beni zikrederler, ben de onları zikrederim. Onlar hep bana yönelirler, teveccüh ederler, ben de onlara teveccüh ederim. İşte bu sevginin neticesinde onlara benim birçok lûtuflarım olur ki, o lûtuflarımın ilk üçü şunlardır:

1. Ben nurumu onların kalbinde yakarım. Ve ben onlardan haberdar olduğum gibi, onlar da benden haberdar olurlar.

2. Yerlerle ve göklerle ve içindekilerle ben onları tartacak olsam, onlar benim katımda daha ağır basarlar.

3. Ben her an, zatımla onlara mütevecihim, onlarla beraberim.

Nitekim Kur’an-ı Kerim’de, “…Ve bilin ki, Allah hakikaten kişiyle kalbinin arasına girer (kuluyla beraber olur)” (19)
***

ALLAH VE RASÛLÜNE TAM TABİ’ OLARAK YAŞAYIP ÖLENLERDEN ÖRNEKLER

1) İmam Gazali buyuruyor ki: Kim Allah’ın ve Rasûlünün sünnetine tabi’ olmadan, Allahu Teala Hazretlerini sevdiğini söylüyorsa, o kişi Kitabullah’ın ayeti ile yalancıdır. Sonra da şöyle devam ediyor: Bir Şeyh görsen ki o havada uçuyor. Veya deniz üzerinde yürüyor. Veya ateş yiyor (bazı hokkabazların) yaptığı gibi, veya başka olağanüstü şeyler gösteriyor. Ama o kişi Allah’ın farzlarından bir farzı bilerek veya Rasûlüllah’ın sünnetlerinden birini umursamayarak terk ediyorsa, muhakkak bil ki, o kişi (şeyh değil) yalancıdır, sahtekârdır. Ondan sadır olan hârikulâde şeyler ise, keramet değil, istidraçtır. Böylelerinden ve yaptıklarından Allah’a sığınırız.

2) İmam Gazali’nin ölümü ve elinin Rasûlüllah’ın eline teslimi…
İmam Gazali hazretleri anlatıyor:
Bir gece rüyamda bir nur gördüm ve bir de ses işittim. Acaba bu ses şeytani mi diye tereddüt ettim. Derken, hatiften gelen o ses bana, “Ben seni her cihetten nurumla kaplamış olan Allah’ım! Nur-i kudsimden nurlanabilmen için benim muhabbetime dünyayı satmış olanlarla (yani ehl-i maneviyatla) ol. Ve dünya sevgisini kalbinden çıkar” buyuruyordu. [Çünkü o zamana kadar İmam Gazali tasavvufu ve tasavvuf ehlini beğenmiyor ve onları asla tasvip etmiyordu].
İmam Gazali bu emir üzerine hemen devrinin büyük mürşidi Ebu Bekri’n-Nessaç et-Tusî hazretlerine gidip, intisab ediyor. Uzlete çekiliyor, artık ne kitap yazıyor, ne talabe okutuyor, ne de dünya ile meşgul oluyor. Tam bir uzlet havası yaşıyor. Ve bir müddet sonra da ölüyor.

Devrinin büyük âlimlerinden Şeyh Muhammedü’l-Celali İmam Gazali’nin ölümünü şöyle anlatıyor:

“Onu yıkadık, kefenledik, cenazesini binlerce insan ile kıldık ve mezarının başına kadar götürdük. Ama vasiyeti vardı: “Beni mezara Şeyhim Ebu Bekir Nessaç hazretleri indirsin ve lahda o yerleştirsin” diye. Bu vasiyet gereği onu kabre Ebu Bekir Nessaç hazretleri indirdi ve yerleştirdi. Ama Ebu Bekir Nessaç mezardan çıktığında rengi uçmuş, dili tutulmuştu. Şüphesiz ki müthiş bir manzara görmüştü. Onu çok sıkıştırdık, söylemek istemedi. Bunun üzerine hepimiz ağlayarak, “Eğer söylemezsen ölünceye kadar biz de buradan ayrılmıyoruz” dedik. İşte o zaman şöyle anlatmaya başladı: “İmamı tam lahta yerleştirdim, çıkacaktım ki kıble tarafından nur saçan bir el uzandı ve bana, “Muhammedü’l-Gazali’nin elini Muhammedüni’l-Mustafa’nın eline teslim et ve aradan çekil” buyruldu. Ben de imamın elini o ele teslim ettim, ama bayılacak hale gelmiştim, beni çekip çıkardınız” dedi. Ve hep beraber ağlaştık, diyor. (20)

3) Allah’a dost olmak isteyen İbrahim bin Ethem hazretleri buyuruyor ki:

Bir gün Allah ve Rasûlünün dostu olan bir grup ehlullah bana geldiler. Onların haline ve hareketlerine hayran oldum ve ben de Allah’ın ve Rasûlünün dostlarından olmak istiyorum, bana tavsiyeleriniz nedir, diye rica ettim. Onlar da bana şu yedi tavsiyede bulundular:

a) Çok konuşma: Zira çok konuşan insanda kalp uyanıklığı olmaz ve kalbi ölür.
b) Çok yemek yeme: Zira çok yemek yiyen insan, Allah’a ibadet ve hizmet edemez, gaflette yaşar.

c) İnsanlarla çok haşr u neşr olma (onlarla çok düşüp kalkma, fazla beraber olma): Zira böyleleri ibadetin zevkini bulamaz ve ibadetten tad alamazlar.

d) Dünyaya asla sevgi besleme: Zira dünyaya sevgi besliyenin sonu ve ebedi hayatı iyi olmaz.

e) Cahil kalma, arif ol: Zira Cahilin kalb diriliği olmaz. Cahilin kalbi ölüdür.

f) Zalim ve günahkârla olma: Zira bunlarla olan da günahkârdır ve bunların dininde doğruluk olmaz.

g) İnsanların rızasını talep etme: Zira halkın rızası peşinde koşanlar, hakkın rızasından mahrum kalırlar. (21)
***

BÜYÜKLERİN EDEBİ DE BÜYÜK OLMALI

Beyazıd-ı Bestami hazretlerine,
“Efendim falan yerde büyük bir zat var!” diye çok övmüşler. Beyazıd-ı Bestami (k.s.) de,
“Öyle ise ona ziyaret vacip oldu, gidip ziyaret edelim” buyurmuş. Ve bir hayli yol gidip, zahmet çekip onun yaşadığı şehre (bir rivayette Mısır/Kahire’ye kadar gitmişler). O zat da dergâhından çıkmış talebeleri ile mescide gidiyormuş. Hz. Beyazıd dikkatle ona bakarken, o zatın dikkat etmeden kıbleye karşı tükürdüğünü görünce hemen yanındakilere, “Geri dönün!” emrini vermiş.
“Neden görüşmeden dönüyoruz?” denince de,
“Dinin emirlerini yerine getirmekte sünnet-i seniyyeye ve İslâm edebine riayette bu kadar dikkatsiz olup, kıble tarafına tükürebilen zattan veli olmaz” buyuruyor ve hep beraber geldikleri gibi geri dönüyorlar.
***
Dilerseniz son sözü, “hıtâmuhû misk” kabilinden Tarikat-ı Aliyye-i Nakşibendiyye-i Müceddidin silsilesinin 33. ve son halkasını teşkil eden Süleyman Hilmi TUNAHAN (k.s.) hazretlerine bırakalım, gönül kulağımızı ona verelim.

“Amr İbni Cemuh’dan (r.a.) rivayet edilmiştir ki, Peygamberimiz (s.a.v.) mealen şöyle buyurmuşlar: “Kulun muhabbeti ve Allah için buğzu olmadıkça, (yani kul Allah için sevip, Allah için buğz etmedikçe) iman onun hakk-ı sarihi olamaz (yani gerçek hakkı olamaz). Eğer buğz-i lillah (gerçekten Allah için buğz etmek) bir kulda hakkı ile olursa, o kimse Allah tarafından filhakika velayete müstehak olur (yani gerçekte Allah’ın veli kullarından olmaya hak kazanır).” (22)

KAYNAKLAR

(1) A’raf suresi, 179.
(2) Bakara suresi, 18.
(3) Alu İmran suresi, 31–32.
(4) Maide suresi, 18.
(5) Yunus suresi, 18.
(6) Bakara suresi, 137.
(7) A’raf suresi, 157.
(8) İsmail Hakkı Bursevi, Tefsîru Ruhu’l-Beyan, ilgili ayet tefsiri.
(9) İsmail Hakkı Bursevi, a.g.e., ilgili ayet tefsiri.
(10) İmam Nevevî, Riyazu’s-Salihin (Terc), C. 5, S. 13.
(11) Müttefekun Aleyh.
(12) Beyhaki, Sünen; Hâkim, Müstedrek; Taberani.
(13) İsmail Hakkı Bursevi, a.g.e., ilgili ayetin tefsiri.
(14) Nisa suresi, 65.
(15) Harputî, Abdullatif, S. 56.
(16) Buhârî, Sahih, Edeb, 18, 27.
(17) İmam Gazali, İhyau Ulûmiddin (Terc.), C. 4, S. 368.
(18 İmam Gazali, İhyau Ulûmiddin (Terc.), C. 4, S. 603.
(19) Enfal suresi 24. buyurmuyor mu?
(20) Taşköprüzade, Mevzuatu’l-Ulum, C. 1, S. 822.
(21) Makasıdü’t-Talibin, S. 1,31.
(22) el-Mevaizu’l-Mu’tebere min Ayati’l-Mükerreme (gayr-i matbu)
 
Hz. Muhammed'in insani yönünü,adaletini, hoşgörüsünü güvenilirliğini anlatırmısınız?

Hz. Muhammed (asm)'in insani yönünü, yani adaleti, hoşgörü ve güvenilirliğini anlatır mısınız?


Peygamber Efendimizin (asm) on yıl hizmetinde bulunmuş olan Enes bin Malik Hazretleri anlatır:
"Resul aleyhisselamdan, bir şey istenmezdi ki, Resul aleyhisselam, onu, isteyene vermiş olmasın." (Buhârî, Edeb, 39; Müslim, Fedâil, 56)
"Peygamber aleyhisselamın yanına bir adam gelir sadece, dünyayı, dünya malını elde etmeyi umarak Müslüman olur o gün, akşam olmadan İslâmiyet, kendisinin nazarında, dünyadan ve dünya üzerindekilerden daha sevgili olurdu!" (bk. Müslim, Fedâil, 57-58; Müsned, 3/108, 175, 259, 284)
Kureyş müşriklerinin Eşrafından Safvan bin Ümeyye, Mekke'nin fethinden sonra, Müslüman olmadığı halde, Huneyn ve Taif savaşlarında Peygamberimizin (asm) yanından ayrılmamıştı.
Peygamberimiz (asm), Ci'rane'de toplanan ganimet malları arasında dolaştığı ve onlara göz gezdirdiği sırada, Safvan bin Ümeyye, Peygamberimizin (asm) yanında bulunuyor, develer, davarlar ve güdücülerle dolu vadiye doğru bakıyordu. Bakışını, uzattı durdu. Peygamberimiz (asm) ise, onun bu halini göz ucuyla süzüyordu.

"Ebu Vehb! O vadi, pek mi hoşuna gitti?" diye sordu. Safvan bin Ümeyye
"Evet!" dedi. Peygamberimiz (asm)
"O vadi de, içindekiler de, senin olsun!" buyurdu. Bunun üzerine, Safvan, kendini tutamadı:
"Peygamber kalbinden başka, hiçbir kimsenin kalbi, bu derece cömert ve üstün olamaz! Şehadet ederim ki Allah'dan başka ilah yoktur. Yine şehadet ederim ki Muhammed, Allah'ın Kulu ve Resulüdür!" dedi ve hemen orada Müslüman oldu. (bk. Tirmizî, Zekât, 30)
İbn-i Şihab'üzzühri'nin bildirdiğine göre: Resul aleyhisselam, o gün, Safvan bin Ümeyye'ye yüz deve vermiş, sonra, yüz daha, sonra, yüz daha eklemişti.

Safvan "Vallahi, Resul aleyhisselam, bana verdiğini, verdi. Ama, kendisi, bana insanların en münfuru idi. Bana, vermekte devam etti de, nihayet, nazarımda, insanların en sevimlisi oldu!" demiştir.

Peygamberimiz (asm), böyle, iki dağ arasını dolduran davarları verince, Safvan bin Ümeyye, kavmi olan Kureyşilerin yanına döndü.

Onlara "Ey Kavmım! Müslüman olunuz! Çünkü, vallahi, Muhammed, öyle ihsanda bulunuyor ki, yokluktan, yoksulluktan hiç korkmuyor!" dedi.

Peygamberimiz (asm)'den bir şey istenildi mi, asla "Yok!" demezdi.

Kendisine kim gelip bir şey ister, istenilen şey, yanında bulunursa, onu yerine getirirdi. Bulunmazsa, va'd ederdi. (bk. Ali Yardım, Peygamberimizin Şemâili, Erkam Yay., İstanbul 1998, s. 402)

Resulullah Efendimiz (asm), gençliğinden itibaren güvenilir, itimat edilir bir kimse olarak tanınmıştır. Yirmi beş yaşlarında iken Mekke'de sadece "el-Emin" diye anılıyordu. Mekkeliler kendisine kıymetli eşyalarını teslim ederlerdi. Peygamber Efendimiz (asm) bu emanetleri sağlam bir şekilde iade ederdi. Emanetlere en zor anında sahip çıkardı.

Medine'ye hicret edeceği gece müşrikler, öldürmek maksadıyla onun evini kuşatmışlardı. Evini terketmeden önce, yanında bulunan emanetleri Hz. Ali (ra)'ye teslim etmiş, ertesi gün sahiplerine vermesini istemiştir. En sıkıntılı zamanda bile emanetleri sahiplerine ulaştırdı.

İslâm dininin kısa zamanda kabul görmesi Resulullah Efendimizin (asm) güvenilir oluşunun payı büyüktür. Şayet davranışlarıyla güven vermeyen birisi olsaydı insanlar onun etrafında toplanmazdı.

Resulullah Efendimiz (asm) eshabına daima güvenilir olmayı telkin ederdi. Emanetin zıddı olan hiyanetin çirkin bir davranış olduğunu söylerdi. Sahabiler de Resulullah efendimizi emin olarak tanımışlar ve sonsuz bir güvenle kendisine bağlanmışlardır.

Her Müslüman Resulullah (asm) gibi, güven vermesi, her kesiminde ve her alanda bunu sürdürmesi gerekir. Anne babanın çocuğa, çocuğun anne babasına; eşlerin birbirine; amirin memura, memurun amire; işçinin işverene; işverenin işçiye; satıcının müşteriye; müşterinin satıcıya güven duyduğu bir cemiyet sağlıklı bir yapıya kavuşmuş olur.
Resulullah Efendimiz (asm) alışverişte güvenin bolluğa, berekete vesile olacağını bildirir.
"Emanete riayet rızık, hainlik ise fakirlik getirir." (Camiü’s-Sağir)
buyurur. Burada emanet, sözde ve işte güven demektir. İnsanlar, sözüne ve işine güvenilmeyen kimselerle irtibat kurmaktan çekinirler.

Şayet bu kişi ticaretle uğraşıyorsa alışveriş yapmaktan, müşteri ise mal vermekten, sanatkar ise iş sipariş etmekten kaçınırlar. Dolayısıyla bu tür kişilerin mallarına ve çalışmalarına rağbet azalır, kazançları artmaz. İşte Resulullah Efendimizin (asm) "hainlik fakrilik getirir" sözündeki incelik burada yatmaktadır. Ama tersi olursa, yani herkes birbirine güvenirse kazanç, üretim ve tüketim artar. Bu da bolluğa ve zenginliğe vesile olur.

"Öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin!"

Adalet dinin esasındandır. Bunun için, Kur'an-ı Kerim'de adalet üzerinde çok durulmuş, Resulullah Efendimize (asm) insanlar arasında adaleti gerçekleştirmesi emrolunmuştur. Bir hak konusunda hüküm verilirken, hakkın kendi lehine hükmedilmesi halinde bundan memnun olan, fakat aleyhine hükmedilmesi halinde bu hükmü tanımayan insanların zalim oldukları bildirilmiştir.

Dinimiz, kişisel çıkar, akrabalık, zenginlik, fakirlik, kin, düşmanlık, taraflardan birinin soylu veya aşağı tabakadan olması, bedeni ve ruhi bakımdan kusurlu olması gibi durumlar bir hakkın ihlalini, örtbas edilmesini, adil davranmamayı, adalet ilkesinden sapmayı mazur göstermeyeceğini bildirmiştir.
Resulullah Efendimiz (asm) faaliyetlerinde daima adaleti esas almıştır. İnsanlar arasında fark gözetmemiştir. Başkalarının gelişigüzel istek ve telkinlerinden etkilenmeden ilahi emirlerin gösterdiği doğrultuda hareket etmiştir. Kitaplarda onun adaletle ilgili çok sayıda sözü mevcuttur. İnsanlar arasında adaleti sağlamanın aynı zamanda bir sadaka olduğunu söylemiştir.
Peygamberimiz (asm) hak hususunda titiz davranır, kimsenin canına ve malına zarar vermeyi ve üzerine kul hakkı geçmesini istemezdi. İstemeden zarar verdiği olursa, bir özür dilemekle halledilebilecek veya buna gerek duyulmayacak durumda bile, şayet kendisinden bir kısas talebinde bulunulursa seve seve bu isteği yerine getirirdi.

Resulullah Efendimiz (asm) adaletin zıddı olan zulmü her vesile ile kötülemiştir. Kitaplarda onun bu hususla ilgili çok sayıda ikazı yer almaktadır. Bunların en meşhurlarından birisi şudur:
"Müslüman Müslümanın kardeşidir, ona zulmetmez..." (Buhârî, Mezâlim 3)
Bu sözüyle o, Müslümanların kardeş olduğunu dile getirdikten sonra, Müslümanın en başta gelen vasfının kardeşine zulmetmemek, haksızlık yapmamak olduğunu bildirmiştir. Müslümanların birbirine haksızlık yapmamasını istediği gibi, aynı zamanda başkalarına da zulüm yapılmamasını emretmiştir. Kendisi haksızlığa uğrayanı daima korumuş, mazlumun korunmasını ve ona yardım edilmesini istemiştir.
Allah Teâlâ, adaleti emretmiş, adaletin zıttı olan zulmü haram kılmıştır. Bu hususta birçok ayet-i kerimeler vardır. Birkaçı mealen şöyle:
"Allah, insanlar arasında, adaletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ, 4/58)

"Allah, adalet yapmanızı, ihsan etmenizi ve (muhtaç olan) akrabaya vermenizi emredip, fuhştan, münkerden (her çeşit kötüleklerden) ve zulüm yapmaktan da nehyeder." (Nahl, 16/90)

"Ey iman edenler, bir millete olan öfkeniz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin, adil olun!" (Mâide, 5/8)
Çalışıp kazanmaya önem verirdi

Resulullah Efendimizin (asm) hayatı diğer alanlarda olduğu gibi çalışma hayatında da insanlar için örnektir. Doğruluk, güvenilir olma, adaleti uygulama ve sözleriyle davranışları arasında çelişki bulunmama gibi hallerde en güzel örnetti.
Kişinin çalışmasını, üretimde bulunmasını ve ailesini geçindirmesini, fakire, yoksula yardım için çalışmayı Allah yolunda cihad ve gündüzleri oruç ve geceleri namazla geçirme ile bir tutmuştur. Peygamberimizin (asm) çalışma, helal kazanç ile ilgili pek çok sözleri vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:
"Hiçbir kimse kendi elinin emeği ile kazandığından daha hayırlı bir lokma asla yiyemez." (Tecrid, c. VI, s.369, H. No. 967)

"Allah'ım! Tembellikten, korkaklıktan, ihtiyarlığın verdiği düşkünlük ve cimrilikten sana sığınırım." (Buharî, Edebu’l Mufred, 2/72, H. No: 615)

"Doğru sözlü ve her konuda güvenilen bir ticaret adamı ahirette peygamberlerle, sıddikler ve şehitlerle beraber olacaktır." (Tirmizî, Buyu', 4)

"Allah kulunu helal kazanç talebinden yorgun düşmüş görmeyi sever." (Tac, 2/35)

"İnsanın yiyip içtiklerinin en helal ve bereketli olanı, çalışıp kazanarak elde ettiğidir." (İbn Mace, H. No:2137)

"Birinizin sırtında odun destesi taşıması, versin veya vermesin, insanlara gidip el açmasından daha iyidir." (Buharî, Buyu', 15)
En kötü şartlar altında çalışmayı dahi başkalarına yük olmaktan iyi gören Resulullah Efendimizin (asm) bu sözleriyle insanları çalışmaya teşvik ettiği, tembelliği kötülediği, çalışkan insanları dünya ve ahiret mutluluğu ile müjdelediği görülmektedir.
Resulullah Efendimiz (asm) insanları çalışmaya teşvik ettiği gibi, bizzat kendisi de çalışmış ve çalışma hayatının ilkelerini kendi hayatında uygulama alanına koymuştur. Çalışmalarını çocukluğundan itibaren hayatının sonuna kadar sürdürmüştür. Nitekim bilindiği üzere çocukluğunda çobanlık yapmıştır.
Gençliğinde ve yetişkinliğinde ticaretle meşgul olmuştur. On iki yaşında iken amcası ile birlikte uzun bir ticaret yolculuğuna çıkmıştır. Yirmi beş yaşında iken Hz. Hatice (ra)'nin kervanını ücret karşılığında Suriye'ye götürüp getirmiştir. Ticari faaliyetlerinde meslektaşlarının, ticari ilişkilerde bulunduğu kimselerin ve tüm Mekkelilerin güvenini kazanmıştır.
Onun bütün bu faaliyetleri geçimini temine yönelik çalışmalardır. O, bütün bunların yanında sosyal faaliyetlerde de bulunmuştur. Gençliğinde Hilfülfudul cemiyetine katılması ve Kabe'nin inşası sırasında hakemlik yapması bunlara güzel birer örnektir.
 
Bir Kul Olarak Hz. Peygamber Aleyhissalatü Vesselam

Hz. Peygamber’in kulluk ve ubudiyet yönünü inceleyeceğimiz bu çalışmaya, bazı hususları nazar-ı dikkate vererek başlamak istiyoruz.

Kulluk ve ubudiyet, hiçbir insanı dışarıda bırakmaksızın, bütün insanlığa bir sorumluluk olarak yüklenmiş olup, Kur’an-ı Kerim’in ağırlıklı bir şekilde ele aldığı mevzulardandır. Yüce Rabbimiz, “Ben, cinleri ve insanları, Bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat/56) buyurmaktadır. Âyette belirtildiği üzere, kulluk ve ubudiyet, insanların ve cinlerin yaratılış gayesi olarak açıklanmaktadır. Bu âyetten ve Kur’an-ı Kerim’in genelinden çıkarılabilecek sonuçlara göre, bütün mahlukatı var eden bir yaratıcı vardır ve yaratılan varlıklarla bu yaratıcı arasındaki ilişki, yaratılanların O’nu tanıması (marifet), O’na, ibadet etmesi, O’na kulluk yapması şeklinde ortaya konulmaktadır. Peygamberler de insan olmaları hasebiyle ve ayrıca kulluk ve ubudiyet hususunda seçilen, örnek kimseler olmaları sebebiyle, bu gerçeğin dışında değerlendirilemezler. Zaten bütün peygamberler, Allah’a kulluk ve taatte son derece titiz davranmışlar ve tebliğ ettikleri hususları önce bizzat kendileri uygulayarak, ümmetlerine örnek olmuşlardı.

Öte yandan peygamberlerin gönderiliş amaçları arasında zikredilenlerden biri de kulluk ve ubudiyettir. Nitekim Kur’an’da; “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, Benden başka ilâh yoktur, o halde Bana kulluk edin diye vahyetmiş olmayalım” (21/Enbiyâ, 25) buyrularak, peygamberlerin temel misyonuna işaret edilmektedir.

Diğer bir âyette de “Gerçek şu ki, Biz, her toplumun içinden ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının (mesajıyla gönderdiğimiz) bir elçi çıkardık. Allah, o geçmiş nesillerden bir kısmını hidâyetiyle doğru yola yöneltti; bir kısmı da sapıklık içinde bırakılmaya müstahak oldu. O halde, şimdi, yeryüzünde dolaşın ve hakkı yalan sayanların sonunun nasıl olduğunu görün!” (16/Nahl, 36) buyurulmuş, bütün peygamberlerin “Allah’a ibadet ve tağuttan ictinab” esası çerçevesinde vazifeli oldukları vurgulanmıştır.

Yukarıdaki ayetlerde ifade edilenlere, peygamberler hem birer kul olmaları yönüyle muhatap olmuş, hem de bu gerçekleri tebliğ ederek, hayata geçirilmesine örneklik etme sorumluluğunu üstlenmişlerdir.

Hz. Peygamber’e hitap eden şu âyetler de peygamberlerin konumunu, Kur’an perspektifinden çok net bir şekilde ortaya koymaktadır: “De ki (ey Peygamber) Ben size Allah’ın hazineleri bendedir, demiyorum; ne insan idrakini aşan şeyleri bildiğimi söylüyorum ve ne de size Ben bir meleğim, diyorum. Ben sadece bana vahyedileni yerine getiriyorum. De ki, hiç gören ile görmeyen bir olur mu? Siz düşünmez misiniz?” (6/En’âm, 50); “(Ey peygamber) De ki: Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşamazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren bir müjdeci.” (7/A’râf, 188); “De ki: Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım. Tanrınızın Bir ve Tek Tanrı olduğu vahyolundu bana. Öyleyse, artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koysun ve Rabbine özgü ku
llukta hiç kimseyi, hiçbir şeyi (O’na) ortak koşmasın.” (18/Kehf, 110)

Peygamberlerin insan olmaları yönüne işaret eden bu âyetlerin yanı sıra, onların kulluk yönünü vurgulayan âyetler de vardır.

Meselâ, 17/İsrâ sûresinin ilk âyetinde, Yüce Allah, peygamberimizi kulluk yönüyle tanıtmakta, kendine nispet ederken “abdihî” ifadesini kullanmaktadır. Yine aynı şekilde Kehf suresinin ilk ayetinde de peygamberimiz kendisine kitabın indirildiği kul olarak tanıtılırken “abduhû” kelimesi kullanılmaktadır.

Diğer peygamberler de kulluk ve ubudiyet açısından farklı bağlamlarda ve çeşitli ifadelerle tanıtılmaktadır. Hz. İsa için “Ne İsa, Allah’ın kulu olmaktan kaçınacak kadar gurura kapıldı, ne de ona yakın olan melekler. O’na kulluk etmeyi gururlarına yediremeyenler ve küstahça böbürlenenler (bilsinler ki Hesap Günü) Allah hepsini kendi katında toplayacaktır” (4/Nisâ, 172) denilmektedir. Yine Hz. İsa’nın ağzından “Ben Allah’ın kuluyum. O, bana ilahi mesajı bahşetti ve beni peygamber yaptı” (19/Meryem, 30) denilerek, Hz. İsa’nın “abdullah” oluşuna dikkat çekilmektedir.

Hz. İsa’nın “onurlandırılan ve İsrailoğulları için örnek kılınan bir kul” (43/Zuhruf, 59) olduğu vurgulanmaktadır. Hz. Nuh ve Hz. Lut’un hanımlarının kıssaları anlatılırken, bu iki peygamber “kullarımızdan iki sâlih kul” (66/Tahrîm, 10) denilmek sûretiyle dile getirilmektedir.

Hz. Nuh, “O, gerçekten de çok şükreden bir kuldu” (17/İsrâ, 3) ifâdesiyle tanıtılmaktadır. Hz. Zekeriya, “Kulu Zekeriya’ya Rabbinin bahşettiği rahmeti dile getiren bir anmadır, bu” (19/Meryem, 2) ifâdesiyle anılmaktadır. Hz. Süleyman’ın “ne güzel bir kul” olduğu ve “her zaman Rabbine yöneldiği” (38/Sâd, 30) anlatılmaktadır. “Kulumuz Eyyûb’u da hatırla” (38/Sâd, 41) denilerek, yine bir peygamber, Rabbine kul olarak nispet edilmektedir.

Tüm bu âyetlerde ortaya konulduğu üzere, peygamberlerle yaratıcı olan Allah’ın ilişkisi KUL ve RAB düzleminde ifâde edilmektedir.

Aslında Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtildiği üzere tüm mahlûkatın Allah karşısındaki konumu kulluk olmadır. Nitekim “Göklerde ve yerde var olan her şey sınırsız rahmet sahibinin huzuruna ancak ve ancak birer kul olarak çıkmaktadırlar” (19/Meryem, 93) âyeti bu hakikati açıkça ortaya koymaktadır. Kur’an’ın bu âyetinin, Hz. İsa’yı, onun kul oluşunu, onu haşa Allah’ın oğlu olarak gören ve ona uluhiyet isnat edenlerin yanlışlığını zikreden bir bağlamda gelmesi de manidardır.

Dikkatlerden kaçırılmaması gereken noktalardan biri de peygamberlerin kullukları ile peygamber oluşları hususunda nasıl bir telakki ve tasavvura sahip olunacağı, var olan anlayışlardaki ifrat ve tefrit boyutlarının nasıl değerlendirilmesi gerektiğidir.

Kanaatimize göre, peygamberlerin değerlendirilmesinde önceki dönemlerin (muhtemelen o dönemlerin din ve vahiy anlayışlarına paralel olarak gelişen) yüceltici ve kutsallaştırıcı yaklaşımı ne kadar yanlışsa; modern zamanların pozitivist ve rasyonalist etkileriyle oluşan indirgemeci ve sıradanlaştırıcı yaklaşımları da en az o kadar yanlıştır.

Hz. Peygamber’in bizzat kendi ifadelerinden hareket ederek, onun beşeri yönünü ön plana çıkarmaya ve sıradanlaştırmaya çalışanlar, onun kendisine vahiy gelen bir peygamber olduğunu, bizzat Allah’ın övgüsüne mazhar olan, seçkin bir insan olduğunu düşünmeli; ona insanüstü vasıflar ve özellikler atfederek, onu yücelttiğini zannedenler de yine bizzat onun dikkat çektiği, Hz. İsa’nın Hristiyanlarca yüceltilmesi hatasında olduğu gibi bir hataya düşmemelidir. Vasat ümmet olmanın bir gereği ve sonucu olarak, âdil ve dengeli bir yaklaşımla ve yine Kur’an’da ve onun ifadelerinde geçtiği şekliyle “ALLAH’IN KULU VE RASÛLÜ” olduğuna dikkat edilmelidir. Son derece sorumluluk sahibi, müttaki ve seçkin bir kul; âlemlere rahmet olarak gönderilen mütevazı bir resûl. İnsanlığı ele alınırken resullüğü, vahye muhataplığı ele alınırken tevazuu devreye giren örnek şahsiyet.

Bu hatırlatmalardan sonra Hz. Peygamber’in nasıl bir kul olduğu hususunu ele almaya başlayabiliriz.

Peygamber Efendimiz (s.a.s.), her konuda olduğu gibi kulluk ve ubudiyet konusunda da ümmetine örnek olmuş; peygamberliği onun bir beşer olduğu gerçeğini ortadan kaldırmadığı gibi, bir kulun yaratıcısına ibadet etmesi mükellefiyetinden de azade kılmamıştır. Hz. Peygamber de ümmetin diğer fertleri gibi her türlü emir ve yasağın muhatabı olmuş, hatta bazı durumlarda (mesela gece namazı) bizlere göre ek mükellefiyetlerle daha ağır bir sorumluluk üstlenmiştir.

Peygamber oluşundan dolayı hiçbir zaman ayrıcalıklı biriymişçesine tavır ve davranışlarda bulunmayan Efendimiz, “Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede haddi aştıkları gibi beni övmede siz de haddi aşmayın. Bilin ki ben sadece bir kulum. Benim hakkımda Allah’ın kulu ve elçisidir deyin” (Buhârî, Enbiyâ 48) buyurarak kul olma bilincinde de bizlere güzel bir örneklik sergilemiştir.

“Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kulluk konumuna Kur’an perspektifinden bakıldığında şunları söylemek mümkündür : “O, Rabbinden indirilene tâbi olan” , “ona sımsıkı sarılan”, “sırat-ı müstakim üzere olmakla emrolunan” , “ilk müslüman olan” , “kulluğunu yerine getirmek için elinden geldiğince amel eden” , “Allah’ı zikreden” , “muvahhid olarak hak dine yönelen” , “Allah’a tevekkül eden” , “isyan ve şirk durumuna düşüp de Allah’ın azabına uğramaktan korkan” , “Allah’a sığınan” , “eda etmekle emrolunduğu namazı” ve “bütün ibadetleri, hayatı, ölümü âlemlerin Rabbi olan Allah için olan” , “Allah’a iman eden” , “O’na kulluk eden” , “sıkıntılara sabreden” , “Allah’a şükreden” , “O’na duâ eden” , “Allah’ı hamd ile tesbih eden” , “secde yapan” , “Kur’an okuyan” , “Allah’tan bağışlanma dileyen” , “ahirete yönelmiş” ve “şeriata tâbi olmuş” bir kulluk konumu vardır.” (Yasin Pişgin, İnsan ve Peygamber Olarak Hz. Muhammed (s.a.s.), İlâhiyat Y. Ankara 2002, s. 59)

Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (s.a.s.), hamd, tesbih, secde, ibadet, sabır gibi emirler; müşriklere itaat etmeme, aceleci olmama gibi nehiylerle muhatap olmuş, bu türden emir ve nehiyler karşısında samimi ve ihlaslı bir kulun nasıl davranması gerekiyorsa Hz. Peygamber de o şekilde davranmış, sorumluluklarını en güzel bir şekilde yerine getirmeye gayret etmiştir.

Ey örtünüp, bürünen! Birazı hariç geceleri kalk namaz kıl ...” (73/Müzzemmil, 1-4) âyetleri mü’minlere gece namazını farz kılmış, sonra bu farz nâfileye dönüştürülmüş (73/Müzzemmil, 20), daha sonra da “gecenin bir kısmında uyanarak, sana mahsus bir nafile olmak üzere namaz kıl” (17/İsrâ, 79) âyetiyle bu emir, Hz. Peygamber’e mahsus bir yükümlülük haline getirilmiştir.

Sahabeler, Hz. Peygamber’in hayatı boyunca gece namazına devam ettiğini rivâyet ederler. Hatta gece namazına olan bu itinası dolayısıyla bazı sahabelerin “Allah senin geçmiş ve gelecekteki bütün günahlarını bağışladığı halde bu kadar zahmete niye katlanıyorsun?” diye sorduğu, Hz. Peygamber’in de “Şükreden bir kul olmayayım mı?” cevabını verdiği rivâyet edilir (Tirmizî, Şemâil 44).

Efendimizin gece namazlarında kıyamda uzun sureler okuduğu, rüku ve secdeleri de uzun tuttuğu, âyetlerin derin anlamları üzerinde düşündüğü, namazların peşinden duâlar yaptığı, Allah Teâlâ’yı zikrettiği, bol bol tövbe ve istiğfar ettiği de gelen rivâyetlerden anlaşılmaktadır.

Bütün mü’minleri bağlayan farz ibadetler yanında Efendimizin nafile ibadetlere de önem verdiği, farz olan namazlar yanında her vesileyle bolca nafile namaz kıldığı, Ramazan orucuna ilaveten çokça nafile oruç tuttuğu da bilinmektedir.

Hz. Peygamber’in ibadetler konusunda en çok dikkat ettiği husus devamlılıktır. Kendisi ibadetlerini hiç terk etmemiş, ashâbına da “en hayırlı ibadetin devamlı yapılanı olduğunu” söylemiştir (Buhari, Savm 52; Teheccüd 7, 18, İman 32).

İbadetlerle ilgili olarak kişilerin ibadet etme gayretiyle ağır yükler altına girmemesini, kendi uygulamaları dışında yanlış ibadet alışkanlıklarına tevessül edilmemesi gerektiğini belirtmiştir. Bu çerçevede adeta ruhbanlık anlayışına kapı aralayacak girişimlere engel olmuştur. Mesela kendini hadım ettirmek isteyen, evlenmek istemeyen, sürekli oruç tutmak isteyen, sürekli namaz kılmak isteyen, Kur’an’ı çok kısa zaman dilimlerinde hatmetmeye çalışan sahabelere uyarılarda bulunmuş, kendisini takip etmeleri gerektiğini, itidalli olmaları gerektiğini hatırlatmış ve bazı yanlış telakkileri daha baştan düzeltmiştir.

Efendimiz pek yüksek bir kulluk şuuruyla ibadetlerini yerine getirmiş, iman, ibadet ve her türlü davranışında ümmetine örnek olmuş, çevresinde Allah Teâlâ’ya ibadet etmeyi vazgeçilmez bir çabayla sürdüren ve ibadet şuuruna eren bir sahabe topluluğu oluşmasına da öncülük etmiştir.

Hz. Peygamber, Allah Teâlâ’nın eşsiz lütuflarına mazhar olmasına rağmen mütevazı bir kul olmayı, Allah’ın kulu olarak anılmayı tercih etmiş ve bunu pek çok vesilelerle dile getirmiştir.

“Acemlerin birbirlerini ta’zim ederek ayağa kalktıkları gibi benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun yediği gibi yemek yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” buyurması, ondan bahsederken sahabelerin “merkebe binerdi, arkasına adam bindirirdi, yoksulları ziyaret ederdi, fakirlerin yanına otururdu, kölenin davetine icabet ederdi, sahabelerin arasında oturduklarında kimseyi rahatsız etmeden mecliste boş bulduğu yere otururlardı.” (Ebû Dâvud, Edeb 152) şeklinde ifadeler kullanması onun tevâzuuna işaret etmektedir.

Aşağıya aldığımız rivayetler de “âlemlere rahmet olarak gönderilen” bir peygamberin nasıl bir tevazu örneği sergilediğini açıkça ortaya koymaktadır. Hz. Âişe validemiz anlatıyor: “Rasûlullah evinde herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder, koyun sağar, hayvanlara yem verir ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu.” (Buhârî, Edeb 40)

Sofraya hizmetçisiyle beraber oturduğu, çocuklara selâm verdiği, hastaları ziyaret ettiği, cenazelerde bulunduğu, kölelerin davetine icabet ettiği de rivayetler arasındadır. (Buhârî, Et’ıme, İsti’zan)

Bir gün yanına gelen ve (belki de peygamber olmasından dolayı) titreyen adama “Kardeşim korkma! Ben de senin gibi anası kuru ekmek yiyen bir insanım” demiştir (İbn Mâce, Et’ıme 30). Peygamber Efendimizin meclisine ilk defa gelenler, ashabı arasında kimin Hz. Muhammed (s.a.s.)olduğunu ancak o konuşursa ya da ashabın ona karşı davranışlarından anlayabiliyorlardı.

“Hz. Ömer (r.a.), bir gün Allah Resûlünün huzuruna girdi. Efendimiz yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de içinde birkaç avuç arpa bulunan bir torba vardı. İşte Allah Rasûlünün odasında bulunan eşya bunlardan ibaretti. Hz. Ömer, bu manzara karşısında rikkate geldi ve ağladı. Allah Rasûlü niçin ağladığını sorunca Hz. Ömer “Ya Rasûlallah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, sen sadece kuru bir hasır üzerinde yatıyorsun ve o hasır senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Resûlü, Hz. Ömer’e şu karşılıkta bulunur. “İstemez misin ya Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun.” (Buhârî, Tefsir (66) 2). Başka bir rivayette “Dünya ile benim ne alakam olabilir? Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu... Sonra da orayı terk edip yoluna devam eden ...” (Tirmizi, Zühd 44)” (M. Fethullah Gülen, Sonsuz Nur, Feza Y. İstanbul 1994. c. 2 s. 230)

Ashâb-ı Kiram’ın kendisine hürmeten kullandığı bazı ifadeleri düzelten Allah Resûlü (s.a.s.), bir defasında kendisini “ey kâinâtın en hayırlısı” diye çağıran kişiye dönmüş ve “o, İbrahim’di” demiştir (Müslim, Fezâil 43). Başka bir rivayette “Beni Yunus b. Matta’ya üstün tutmayın. Peygamberler arasında tafdil (daha faziletli olduğunu söyleme) yapmayın. Beni, Mûsâ’dan daha hayırlı görmeyin. Ben şüpheye düşme hususunda İbrahim’e göre daha zayıfım. Yusuf’un kaldığı kadar hapiste kalsaydım kralın davetine hemen uyardım” (Buhârî, Enbiyâ, Kitabu’t Ta’bîr) ifâdeleriyle kendisine aşırı ta’zimde bulunulmasını yasaklamıştır.

Abdullah b. Mes’ud (r.a) anlatıyor: “Bedir savaşına giderken her üç kişiye bir deve düşüyordu. Peygamber’in (s.a.s.)binek arkadaşları Ebû Lübâbe ile Ali idi (Allah her ikisinden de râzı olsun). Yürüme sırası Rasûlullah’a gelince adları geçen iki zat: ‘Yâ Rasûlallah! Sen bin, biz yürürüz’ dediler. Allah Rasûlü: “Ne siz benden güçlüsünüz, ne de ben sevaba sizden daha az muhtacım” buyurmuşlardır.” (Ahmed bin Hanbel, Nesâî)

Abdurrahman b. Avf (r.a) anlatıyor: “Bir defasında Peygamberimiz (s.a.s.), evinden çıktı, kendi özel odasına doğru yönelip içeri girdi. Kıbleye karşı durarak secdeye vardı. Secdesini o kadar uzattı ki öldü sandım. Hemen yanına yaklaşıp oturdum. Başını kaldırdı ve: “Kimsin?” diye sordu. “Abdurrahman,” dedim. “Ne istiyorsun?” “Yâ Rasûlallah,” dedim. “Öyle bir secde yaptın ki Allah ruhunu kabzetti diye endişe duydum.” Rasûlullah: “Cibril bana gelerek Allah’ın şöyle buyurduğunu müjdeledi: Kim sana salavat getirirse ben de ona rahmet ederim. Kim sana selâm verirse Ben de ona selâmet dilerim. Ben de şükretmek için Allah’ın huzurunda secdeye kapandım” buyurdu” (Ahmed bin Hanbel).

EbûHüreyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullahtan sonra, Ondan daha çok ‘estağfirullahe ve etûbu ileyh’ diyen birini görmedim” (EbûYa’lâ)

Huzeyfe (r.a) anlatıyor: “Resûlullah’a dilimin keskinliğinden yakınarak ‘ey Allah’ın Resûlü, çoluk-çocuğuma karşı acı bir dilim var, beni ateşe sokacağından korkuyorum’ dedim. Rasûlullah: “Niye istiğfar etmiyorsun? Gerçek şu ki ben her gün yüz defa istiğfar ediyorum” buyurdu.” (Ebû Nuaym)

Eşsiz bir tevâzû örneği sergileyen peygamberimiz, geçmiş ve gelecek bütün günahları affedildiği halde istiğfar etmekten de geri durmamış, gerek bağışlanma dilemede ve gerekse tövbe etmede ümmetine öncülük vazifesini bihakkın ifa etmiştir. Onun tövbe ve istiğfarı, günahlar için olmayıp, Rabbine kulluğunun bir göstergesi ve ümmetine örnekliğinin uygulamadaki yansıması olsa gerektir.

Tüm bu anlatılanlara ilaveten, Hz. Peygamber’in bizzat kendisi de pek çok defalar bir insan olduğunu hatırlatarak, yaşanan olaylarda kendisinin de bir beşer olduğu gerçeğinin altını çizmiştir. Meselâ hurma ağaçlarını aşılayan Medinelileri gördüğünde merak edip sormuş, sonra “bu işlemin bir faydası olacağını zannetmiyorum” demiş, aşılamanın bırakılması ve o yıl hasadın az olması üzerine de “ben ancak bir beşerim, size dininizden bir şey emredersem onu alınız, ancak kendimden bir şey emredersem, ben de bir beşerim” buyurmuştur (Müslim, Fezâil 43, 38).

Kendisine getirilen davalarla ilgili olarak şunları söylediği de rivayet edilmektedir: “Ben de yalnızca sizler gibi bir insanım. Siz birbirinizle olan davalarınızın çözümü için bana başvuruyorsunuz. Mümkündür ki bir taraf kendisini diğerinden çok daha iyi savunabilir. Eğer ben buna dayanarak onun lehine hükmeder de gerçekte kendisine ait olmayan bir şeyin ona verilmesi kararını verirsem, o bundan küçük bir parça dahi almasın. İyi bilsin ki o, onun için ateşten bir parçadır.” (Muvattâ, Akdiye 36, 1)

Hz. Peygamber, bir beşer olması yönüyle, insanların yaşayabildiği pek çok olayı bizzat yaşamış ve bu olayların garipsenmemesi gerektiğini belirtmiştir. Meselâ bir defasında namaz kıldırırken yanılması üzerine şöyle buyurmuştur: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum.” (Müslim, Mesâcid 92-94)

Bir başka örneğe göre, Hz. Peygamber (s.a.s.), kişinin hâmile olan eşine yaklaşmasının sakıncalı olduğunu söylemiş, fakat bu kararının yanlış olduğunu anlayınca şöyle buyurmuştur: “Ben hâmile olan kadına kocasının yaklaşmasını yasaklamak istemiştim. Fakat Farslıların ve Rumların bunu yaptıklarını ve çocuğun bir zarar görmediğini haber alınca bu kararımdan vazgeçtim.” (Müslim, Nikâh 24)

Hz. Peygamber’in (s.a.s.) beşerî yönünün en bariz göstergelerinden biri de vahye muhatap olduğu zaman, korkması ve tedirginlik sebebiyle evine gidip, örtülere bürünmesidir.

Hz. Peygamber de (s.a.s.) diğer insanlar gibi her yönüyle bir insandı. Yani o da biyolojik, psikolojik ve sosyal yönlerden bir insandı. Onun peygamberliği, beşeriyetini ortadan kaldırmamıştır.

Hz. Âişe’nin rivayet ettiğine göre “bir adam Hz. Peygamber’e gelip, oruca niyetli bir şekilde cünüp olarak sabahladığını ifade ederek ne yapması gerektiğini sordu. Hz. Peygamber de “Ben de oruca niyetli bir şekilde cünüp olarak sabahlıyorum, sonra yıkanıyorum ve orucuma devam ediyorum” dedi. Adam da “Yâ Rasûlallah, sen bizim gibi değilsin. Allah senin gelmiş, geçmiş bütün günahlarını affetmiştir. Allah, sana dilediğini helâl kılar” deyince, Hz. Peygamber (s.a.s.) kızdı ve “Allah’a yemin ederim ki Allah’tan en çok korkanınız ve O’ndan neyle sakınacağını en çok bileninizin ben olduğumu zannediyorum” demiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Hz. Peygamber de ümmetinin mensupları gibi kullukla yükümlüdür.

Zaten, Hz. Peygamber’in, Kur’an ahlâkı ile ahlâklanmış olması, Kur’anın teyidiyle “örnek alınması gereken biri” olması ve “yüce bir ahlâka sahip olması” gibi hususiyetleri bizlere onun örnek şahsiyetinin birer yansıması olup, onun daha çok kulluk yönüne vurgu yapmaktadır.

Peygamberler vahyin ilk muhatapları, ilk mü’minleri ve ilk uygulayıcıları olmuşlar, kendilerine gelen vahyi hiçbir şekilde değiştirmeksizin almışlar, vahye tabi olması gereken herhangi bir kul gibi, iman ettikleri esasların toplumlarında yaygınlaştırılması için mücadele vermişler ve her yönden ümmetlerine örnek olmuşlardır.

Hz. Peygamber’in en bariz vasıflarından biri de, onun huşu içinde ve ihsan makamında Allah’a ibadet eden bir kul oluşudur. “De ki: Dini Allah’a halis kılarak, O’na ibadet etmekle emrolundum” (39/Zümer, 11) âyetinde belirtilen ihlâslı kul olma özelliği Hz. Peygamber’in hayatında göze çarpan en önemli özelliklerdendir.

Hz. Peygamber, “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (11/Hûd, 112; 42/Şûrâ, 15) âyetlerinin gereğini yerine getirme husûsunda çok gayret sarf etmiş, “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” buyurmuştur. Kur’ân-ı Kerim’de kendisine hitaben ifade edilen tüm emirleri yerine getirmede ve bütün nehiylerden kaçınmada Hz. Peygamber, son derece titiz davranmıştır.

İbadetlerde az da olsa devamlılığı tavsiye eden Hz. Peygamber, sadece ibadet zamanlarında değil, hayatının her anında Rabbi olan Allah ile sürekli irtibat halinde olmaya çalışmıştır. Elbise giyerken, çıkarırken, yatarken, uykudan uyandığında, eve girerken, evden çıkarken, kısacası her işinde duaları olan Hz. Peygamber’in, bir an bile Allah ile irtibatını kesmemeye, her zaman ve mekânda, Allah’ı hatırlayacak bir amelde bulunmaya çaba sarfettiğini görmek mümkündür.

Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur’ân-ı Kerim’de insanlara yönelik olarak “vahyi alması”, “tebliğ etmesi”, “beyan etmesi”, “ta’lim”, “tezkiye” gibi pek çok vazifesinin yanında; “iman etmesi”, “namaz kılması”, “emrolunduğu gibi dosdoğru olması” gibi emirlere de muhatap olmuş ve bütün emrolunduğu şeyleri en güzel örnekliklerle yerine getirerek, tebliğ ve irşad vazifesi yanında, kulluk ve ibadet sorumluluğunu da bihakkın yerine getirmiştir.

Hz. Peygamber’in kulluğu ve ibadet anlayışı değerlendirilirken dikkat çeken noktalardan biri de onun sanki bütün hayatını ibadetle geçiren birisi gibi algılanabileceği hususudur. Evet, onun bütün hayatı ibadet şuur ve bilinciyle geçirilen bir hayattır, ama o, çok yoğun ve samimi bir kulluk şuuru içinde olmakla beraber, bu durum onu, sosyal hayattan ve insanlara karşı olan sorumluluklarından uzaklaştırmamıştır. Nihayetinde ibadeti yaratılışın gayesi perspektifinden ele alırsak, Hz. Peygamber, hayatının bütün yönleriyle bu yaratılış sırrını en iyi anlayan ve en güzel bir şekilde hayatında uygulayan bir kul olarak çıkar karşımıza.

Kendisine gelerek, geceleri hep namaz kılacağını, hep oruç tutacağını, hep ibadet ederek hiç evlenmeyeceğini söyleyenlere “Allah’tan en çok korkanınız, O’nun emirlerine uyma konusunda en hırslı olanınız ben olduğum halde ben de bazen oruç tutuyorum, bazen de tutmuyorum, gecenin bir bölümünde ibadetle meşgul oluyorum, diğer bölümünde de uyuyorum ve kadınlarla da evleniyorum” (Buhârî, Nikâh 1) buyurarak kendi ibadet anlayışının toplumdan tecrid edilmiş bir ruhban anlayışı olmadığına dikkat çekmiştir.

Hz. Peygamber’i, bir kul olarak ele aldığımız bu çalışmada, en başta dikkat çekilen değerlendirme yanlışlarına düşmemek için; yani onu çok farklı ve ayrıcalıklı görme ve tabiri caizse uçurma hatasına düşmemek ya da sıradanlaştırma, aleade bir beşer konumuna indirgeme yanlışını yapmamak için şu hususları da göz önünde tutmamız gerekmektedir:

Evet, Hz. Peygamber (s.a.s.), yemek yiyen, uyuyan, çarşılarda gezen, sevinen, üzülen, kızan, ibadet eden bir beşer ve bir kuldur. Ama o, aynı zamanda birtakım özellikleri de olan özel ve seçkin bir kuldur. Meselâ;

- Alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.


- Bir numûne-i imtisaldir.


- Yüce bir ahlâka sahiptir.


- Kendisine iman ve itaatin farz olduğu birisidir.


- Kendisine sevgi ve saygı duyulmalıdır.

Onu diğer insanlardan ve diğer kullardan ayıran bazı özellikleri de söz konusudur. Kur’an- ı Kerim’de pek çok yerde vurgulanan bu özelliklerden bazıları aşağıda verilmiştir:

- Geceleyin diğer insanlardan ayrı olarak, namaz kılmakla emrolunmuştur.


- Ona ve akrabalarına zekât verilemez.

- Allah ve melekler ona salât ü selam getirmiş ve mü’minlere de ona salât ü selam getirmeleri emredilmiştir.

- Ona herhangi bir şekilde eziyet verecek, onu rencide edecek davranışlar şiddetle kınanmış, buna cüret edenler lanetlenmiş ve dünyevi ceza ve uhrevi azapla tehdit edilmişlerdir.

- Mü’minlerin kendi aralarında yüksek sesle konuştukları gibi, peygamberle konuşmamaları, ona odaların ötesinden bağırarak, hitap etmemeleri emredilmiştir.

- Bir ortamda ondan izin almadan ortamın terk edilmesine bile müsaade edilmemiştir.

- Mü’minlere, onun evine çağrılmadan gidilmemesi, eğer yemek vaktinin dışında ise yemek vaktini beklememeleri, yemeğe davet edilmişlerse, yemeği yer yemez, konuşmaya dalmadan ayrılmaları gerektiği hatırlatılmıştır.


- Kendisine vahiy gelmesi.


- Kur’an-ı Kerim’le birlikte kendisine hikmetin de verilmesi.


- Kendisine Kevser’in verilmesi.


- Rasûlü’s Sakaleyn (hem insanların hem cinlerin peygamberi) olması.


- Son peygamber olması.


- Risâletinin evrensel olması.


- Hanımlarının, mü’minlerin anneleri olarak tavsif edilmesi.


- Geçmiş gelecek tüm günahlarının affedilmesi.


- Ona ganimetlerin helâlkılınması.


- Kendisi hakkında diğer peygamberlerden söz alınması.


- Kendisiyle görüşme yapılmadan önce bir sadaka vermenin gerekliliği.


- Kendisine Makam-ı Mahmud’un verilecek olması.


- Ümmetinin en hayırlı ümmet olması.


- Hayatına ve beldesine yemin edilmesi.


- Kendisine itaatin Allah’a itaat olması.


- Kadir Gecesi’nin verilmesi.


- Savaşlarda meleklerle desteklenmesi.

Tüm bu anlatılanların sonucu olarak şunları söylememiz mümkündür:

- Hz. Peygamber (s.a.s.), Kur’an’a ve sahih hadislerdeki kendi beyanlarına göre bir insandır.

- O, aynı zamanda “âlemlere rahmet” olarak gönderilen ve insanlar arasından seçilen bir peygamberdir.

- Onun peygamberliği, beşerî boyutunu ortadan kaldırmadığı gibi, beşerî yönü de alelâde bir beşer gibi değildir.

- O, bir beşerin ihtiyaç duyduğu her şeye ihtiyaç duymuş, bir beşerin hayat yolunda çekmiş olduğu bütün zorluk ve sıkıntıları çekmiş ve ihtiyaçlarını karşılamak için çabalamıştır.

- Bütün ayırıcı vasıfları ve Allah katındaki değeri, onu kulluk ve taatten alıkoymamıştır.

- O, “Allah’ın kulu” ve “Resûlü”dür (abduhû ve rasûluhû).
 
Kilisede Resulullah’ı anmak




Sual: Kilisede (Resulullah’ı anma programı) düzenlemek uygun mudur?


CEVAP


İbni Âbidin hazretleri buyuruyor ki: Kilisede namaz kılınmaz ve Kur’an okunmaz, çünkü kilisede şeytanlar toplanır. Kilise putlardan temizlenirse namaz kılmak mekruh olmaz. (Redd-ül-muhtar)


Eğer Hristiyanlar böyle bir şeye izin veriyor, hattâ destekliyorlarsa, burada bir art niyet var demektir, çünkü Hristiyanlığı kabul etmedikçe sadece kiliseye gitmek onları hoşnut etmez. Bir âyet-i kerime meali şöyledir:


(Sen, onların dinine uymadıkça, Hristiyanlar ve Yahudiler senden asla hoşnut olmazlar.) [Bekara 120]


Âyet-i kerimenin yanlış olması mümkün olmadığına göre, Hristiyanların bir çıkarı olmasa buna izin vermezler.
 
ilk vahiy ve peygamberlik

Hz. Muhammed'e bazi haller olmaya basladi. Bunlarin nasil oldugu soruldugunda "uykuda iken gelen sabahin aydinligi gibi gerçek görüntüler" oldugu söylerdi. Hira dagindaki bir magaraya inzivaya çekilmeye basladi. Sehirden ayrilip magaraya yaklastiginda "Ey Allah'in Rasülü, sana selam olsun." seslerini duyardi. Geriye dönüp bakinca agaçlar ve taslardan baska hiç bir sey göremezdi. Ramazan ayinda kirk yasinda iken insan seklinde bir melek geldi ve O'na "OKU" dedi. O, "ben okuma bilmem" deyince, Melek onu eline aldi ve dayanabilecegi son nokyata kadar sIktI. Sonra tekrar "OKU" dedi. "Ben okuma bilmem!". Üçüncü kez ayni olay tekrarladindi. ve biraktiginda söyle dedi:

Insana bilmedigini ögretti. (A'lak Suresi 1-5) Bunlar Kur'an-i Kerimin ilk gelen ayetleridir.

O bu sözleri melegin arkasindan tekrarladi ve melek onu birakip gitti. (Bu melek vahiy meledigi Cebrail A.S.'di) Sonra Peygamberimiz Hira magarasindan evine döndü. Olaylari Hz Hatice validemize anlatti. Hz. Hatice O'na "-Senin peygamber olacagini umuyordum. Ne mutlu sana. Müjdeler olsun sana!" dedi. Hz Hatice hemen amcasinin oglu Varaka Bin Nevfel'e olanlari anlatti. Varaka'nin cevabi: "-Bu gördügün Allah-i Tealanin Musa'ya indirdigi Namus-u Ekber'dir. (Cebrail'dir) Ah keske senin davet günlerinde genç olsaydim. Kavmin seni çikaracagi günlerde hayatta bulunsaydim." dedi ve Rasulullahin mübarek baslarindan öptü.

Ilk vahiyden sonra vahiy belli bir süre kesintiye ugradi. Bu sessizlik döneminden sonra onu temin edici bir vahiy geldi. (Duha Suresi 1-11)
 
ilk emir ilk namaz

Hz Muhammed (S.A.V) en yakin ve sevgili buldugu kisilere Melek ve Vahiy hakkinda gördüklerini anlatmaya basladi.Bir gün Cebrail ona geldi ve topuguyla çimenlige vurdu. Oradan hemen su fiskirmaya basladi.Namazdan önce nasil temizlenecegini peygambere gösterdi ve abdest aldi. Peygamber onu taklit ettive namazi nasil kilacagini, kiyam, rüku, sücud ve tesehhüd mikteri oturmanin nasil yapilacagini ögretti ve namaz vakitlerini ögretti. Peygamber evine dönünce ögrendiklerini Hatice'ye de ögretti ve birlikte namaz kildilar.

Din artik abdest ve namaz esalari üzerine kurulmustu.Hatice'den sonra bu esalari ilk uygulayanlar Ali, Zeyd, Ebu Bekir idi.

 
ILK EMİR NAMAZ


Hz Muhammed (sav) en yakın ve sevgili bulduğu kişilere Melek ve Vahiy hakkında gördüklerini anlatmaya başladı.Bir gün Cebrail ona geldi ve topuğuyla çimenliğe vurdu. Oradan hemen su fışkırmaya başladı.Namazdan önce nasıl temizleneceğini peygambere gösterdi ve abdest aldı. Peygamber onu taklit etti ve namazı nasıl kılacağını, kıyam, rüku, sücud ve teşehhüd miktarı oturmanın nasıl yapılacağını öğretti ve namaz vakitlerini öğretti. Peygamber evine dönünce öğrendiklerini Hatice' ye de öğretti ve birlikte namaz kıldılar.


Din artık abdest ve namaz esasları üzerine kurulmuştu.Hatice' den sonra bu esasları ilk uygulayanlar Ali, Zeyd, Ebu Bekir idi.


AİLENİ UYARIP KORKUT


Henüz İslam' a açık bir çağrı yapılmamıştı, fakat gün geçtikçe müminler grubuna kadın-erkek bir çok genç katılıyordu. Peygamberin kuzenleri de dahil bir çok akrabası yeni dine girmelerine rağmen amcalarından hiçbiri onun peşinden gelmeye yatkın görünmüyordu. Ebu Talib, Hamza ve Abbas Peygamberi kişisel olarak sevdikleri halde, Ebu Leheb açıkça yeğeninin sapık olduğunu söylüyordu.


" (Öncelikle) en yakın hısımlarını (aşiretini) uyarıp korkut." (Şuara, 214) ayetinden sonra Peygamber (SAV), Ali’yi çağırıp Abdulmuttalib oğullarını bir araya toplamasını, onlara yemek vereceğini söyledi. Haşim kabilesi gelince 1 koyun budu ve bir maşrapa süt bütün kabileyi doyurmaya yetti.


KUREYŞ KARŞI ÇIKIYOR


İslam' ın ilk günlerinde, Müslümanlar sık sık Mekke' nin dışına gider ve topluca namaz kılarlardı. Bir gün birkaç putperest, onlar namaz kılarken alay edince Zühre Kabilesinden Sa' d kafirlerden birini yaraladı. Bu İslam' da ilk kan dökülmesi oldu. Fakat Peygamber Efendimize sık sık gelen vahiylerde sabrın tavsiye edilmesini dikkate alarak o günden sonra şiddetten kaçınmaya karar verdiler. "Onların demelerine karşı sen sabret ve onlardan güzel kopma (düşünce ve eylem bakımından köklü bir tutum ) ile kopup ayrıl" ve "Sen şimdi o küfretmekte olanlara mühlet ver, kendilerine az bir süre tanı" (Müzemmil, 10-11)


Kureyş' ten bir grup Ebu Talib' e gelip yeğenini engellemesini, yoksa savaş çıkaracaklarını söylediler. O da yeğenine haber göndererek kendini korumasını istedi. Kureyş’in korkusu o sene hacca gelecek olanların Muhammed (sav) ve taraftarlarının putları hor gördüğünü farkedip, bir daha Mekke' ye gelmemeleri ve bunun sonucu olarak da hem ticaret hem de Mescit koruyucularının şeref ve haysiyetinin kötü duruma sokulacak olmasıydı.


Kureyş bu durumu önlemek için çeşitli yöntemler aradı. Mekke' ye gelen Araplara, Muhammed' in (sav) Arapları temsil etmediği anlatılmalıydı. Bunun yanısıra başka şeyler söylemek gerekliydi.Önce mecnun (deli) veya sair demeyi düşündüler, fakat daha sonra büyücü demek konusunda hemfikir oldular. Çünkü biliyorlardı ki Muhammed (sav) insan kazanmak konusunda çok başarılıydı.


Planlarını titiz bir şekilde uygulamalarına rağmen, nasibi olanların İslam' a girmesine engel olamadılar. Mekke' ye gelen hacılar,kendilerine düşmanlarından farklı bir hikaye anlatan Peygamber (sav) taraftarlarıyla karşılaştılar ve her biri yaratılışının gereği olarak iman etti. Arabistan' ın her yerinde, özellikle de Yesrib' de yaygın olarak yeni dinden bahsedilmeye başlandı.
 
Peygamberliği İlan Etmesi

muhammed1.gif


AILENI UYARIP KORKUT


Henüz Islam'a açik bir çagri yapilmamisti, fakat gün geçtikçe mü'minler grubuna kadin-erkek bir çok genç katiliyordu. Peygamberin kuzenleri de dahil bir çok akrabasi yeni dine girmelerine ragmen amcalarindan hiçbiri onun pesinden gelmeye yatkin görünmüyordu. Ebu Talib, Hamza ve Abbas Peygamberi kisisel olarak sevdikleri halde, Ebu Leheb açikça yegeninin sapik oldugunu söylüyordu.

"(Öncelikle) en yakin hisimlarini(asiretini) uyarip korkut."(Suara :214) ayetinden sonra Peygamber(sav),Ali!yi çagirip Abdulmuttalib ogullarini bir araya toplamasini, onlara yemek verecegini söyledi. Hasim Kabilesi gelince 1 koyun budu ve bir masrapa süt bütün kabileyi doyurmaya yetti.



KUREYS KARSI ÇIKIYOR


Islâm'in ilk günlerinde, müslümanlar sik sik Mekke'nin disina gider ve topluca namaz kilarlardi. Bir gün birkaç putperest,onlar namaz kilarken alay edince Zühre Kabilesinden Sa'd kafirlerden birini yaraladi. Bu Islam' da ilk kan dökülmesi oldu. Fakat Peygamber Efendimize sik sik gelen vahiylerde sabrin tavsiye edilmesini dikkate alarak o günden sonra siddetten kaçinmaya karar verdiler. "Onlarin demelerine karsi sen sabret ve onlardan güzel kopma(düsünce ve eylem bakimindan köklü bir tutum )ile kopup ayril" ve "Sen simdi o küfretmekte olanlara mühlet ver, kendilerine az bir süre tani"(Müzemmil:10-11)

Kureys'ten bir grup Ebu Talib'e gelip yegenini engellemesini, yoksa savas çikaracaklarini söylediler. O da yegenine haber göndererek kendini korumasini istedi. Kureysin korkusu o sene hacca gelecek olanlarin Muhammed (sav) ve taraftarlarinin putlari horgördügünü farkedip, bir daha Mekke'ye gelmemeleri ve bunun sonucu olarak da hem ticaret hem de Mescit koruyucularinin seref ve haysiyetinin kötü duruma sokulacak olmasiydi

Kureys bu durumu önlemek için çesitli yöntemler aradi.Mekke'ye gelen Arap'lara, Muhammed' in (sav) araplari temsil etmedigi anlatilmaliydi. Bunun yanisira baska seyler söylemek gerekliydi.Önce mecnun (deli) veya sair demeyi düsündüler, fakat daha sonra büyücü demek konusunda hemfikir oldular. Çünkü biliyorlardi ki Muhammed insan kazanmak konusunda çok basariliydi.

Planlarini titiz bir sekilde uygulamalarina ragmen, nasibi olanlarin Islam'a girmesine engel olamadilar. Mekke'ye gelen hacilar,kendilerine düsmanlarindan farkli bir hikaye anlatan Peygamber (sav) taraftarlariyla karsilastilar ve her biri yaratilisinin geregi olarak iman etti.Arabistan'in her yerinde, özellikle de Yesrib'de yaygin olarak yeni dinden bahsedilmeye baslandi.
 
Hz. Muhammed (s.a.v.), ideal insanın, olması gereken insanın temsilcisidir, modelidir. Bütün insanî faziletleri nefsinde toplayan, hiçbir insanın olamayacağı kadar insanî kusurlardan uzak bir şahsiyettir. Böyle olduğu içindir ki, Allah (c.c.) onu bütün insanlığa ahlak ve fazilet örneği olarak göstermiştir (Kur'an, Ahzab s. 21).
AHLAKIN SOMUTLAŞMIŞ ÖRNEĞİ
O, ahlâkın somutlaşmış hâlidir. Bunun en önemli göstergesi dürüstlüğü, hakşinaslığı ve güvenilir olmasıdır. Yüzyıllardır insanların kendilerinde bulunup bulunmadığına bakmadan hep başkalarında aradığı bu erdemler, Hz. Muhammed (s.a.v.)'le özdeşleşmiş, ondan ayrı düşünülemez olmuştu.
İşte bu sebeple o, yalnızca yakınlarının, dostlarının, mü'minlerin değil; kendisini tanıyan, kendisiyle bir alışverişi olan herkesin güvenini kazanmıştı. Zamanının Yahudileri ve Hıristiyanları da bu güveni duyanlar arasındaydı. Müşrikler (putperestler) onun peygamberliğini kabul etmemekle beraber dürüstlüğünü, güvenilirliğini tartışma konusu yapmıyorlardı. Hak ve adalet anlayışından şüphe etmiyorlardı. Çünkü o herkese eşit davranır, kimseyi kayırmaz, kimseye zenginliğine, mevkiine, toplumsal statüsüne göre farklı muamele yapmazdı. Müşriklerin önde gelenlerinin bir bölümü biraz da bu sebeple, yani Müslüman oldukları takdirde halktan biriyle aynı seviyede tutulmak endişesiyle İslam'a direniyorlardı. Halbuki o Yüce Peygamber'in gözünde insan olarak herkesin onuru aynıydı. Huzurundaki herkesi kim olursa olsun sayar, kimseye karşı ayaklarını uzatarak oturmazdı. Hakka aykırı konuşmadıkça kimsenin sözünü kesmezdi.
Hz. Muhammed (s.a.v.); şefkat, merhamet, cömertlik, hoşgörü... gibi, bilinen, tanınan her türlü erdemin de en yetkin temsilcisiydi. Yine Allah (c.c.) ve mü'minler tarafından yüzyıllardır sadece onun şanını, şerefini, seçkinliğini ifade etmek için kullanılan, bundan sonra da hep kullanılacak olan birçok sıfat ve pâye vardır: Rahmeten li'l-âlemîn (âlemlere rahmet olan), Hâtemü'n-nebiyyîn (peygamberlerin sonuncusu), Sultanü'l-enbiya (peygamberlerin sultanı), Seyyidü'l- mürselîn (bütün peygamberlerin efendisi), Seyyidü'l- kevneyn (dünya ve ahiretin efendisi), Resûlü's- sekaleyn (insanların ve cinlerin peygamberi), Kân-ı irfan (irfan kaynağı), Kân-ı kerem (cömertlik pınarı) bu sıfat ve payelerdendir.

HZ. PEYGAMBER'E SALAT VE SELAMIN ÖNEMİ
Birçok kimse, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in adı anıldığı zaman söylenen "Sallallahü aleyhi vesellem" (Allah'ın rahmeti ve esenliği o peygambere olsun) şeklindeki kısa dua ifadesini; keyfî, geleneklerden kaynaklanan bir kalıp söz sanırlar. Halbuki bu ifade, Yüce Allah'ın kitabında yer alan bir emirdir. Bu emir mealen şöyledir: "Muhakkak ki Allah ve melekler, peygambere salât ederler (onun için iyilik ve rahmet dilerler), o halde ey inananlar siz de ona rahmet ve en samimi şekilde esenlik dileyin" (Kur'an, Ahzab s. 56).
Buna göre her Müslüman'a ömründe bir defa Hz. Muhammed'e salât ve selam getirmesi (Sallallahü aleyhi vesellem demesi) farzdır. Bunun dışında Peygamber'in adı her anıldığında bu ifadenin söylenmesinin vacip olduğunu söyleyen Müslüman bilginler vardır. Ama Muhammed adının her anıldığında Sallallahü aleyhi vesellem demenin müstehap olduğunda bütün İslam alimleri müttefiktir. Yüce Yaratıcı'nın bu ölçüde iltifatına mazhar olan bir başka insan ve peygamber yoktur.
Bu olağanüstü iltifatlara muhatap olan o yüce insanın kişisel davranışları da doğal olarak çok farklıydı. Bütün hareketleri; oturması, kalkması, yürümesi... bir ölçü ve ahenk yansıtırdı. Bir meclise vardığında baş köşeye geçmez, meclisin sonunda da olsa boş bulduğu yere oturur ve herkese de böyle yapmasını tavsiye ederdi. Bağırarak konuşmaz, kahkaha atarak gülmezdi. Hasılı onun her davranışı bir ölçü ve ılımlılık arz ederdi.

SIRADIŞILIĞININ TANIKLARI
Eskinin bir şairi, "Muhammed bir insandır, ama her insan gibi bir insan değildir. Onun durumu; yakutun, özünde bir taş olduğu halde diğer taşlardan farklı ve üstün oluşu gibidir" diyor ve Hz. Muhammed'in farkını çok iyi ifade ediyor.
Onun (s.a.v.) farkıyla, sıra dışılığıyla ilgili olarak bir gerçeği ayrıca not edelim:
Yeryüzünde hiçbir insanın hayatı Hz. Muhammed (s.a.v.)'inki kadar detaylı bilinmemektedir. Bir peygamber olarak bütün sözleri, işleri, davranışları tespit edildiği gibi; peygamberlik dışı hayatı da yemesine, içmesine, oturup kalkmasına, gülüp eğlenmesine kadar gözlenmiş ve kayıtlara geçirilmiştir. Onun hayatı kadar hakkında çok şey bilinen, onun hayatı kadar hakkında kitap yazılan hiç kimse yoktur. Yine dünyanın en güzel övgüleri onun için yapılmış, en güzel sözler onun için söylenmiştir. Onu övenlerin, yüceltenlerin sadece Müslümanlar olduğu sanılmamalıdır. Yüzyıllardır birçok gayrimüslim devlet adamı, düşünür, yazar da ona çok samimi övgüler düzmüş, hayranlık ifade etmiştir. İslam dünyasında yazılan naatların, mevlitlerin, methiyelerin ise sayısı bilinmemektedir. Ruhlara bu kadar hükmetmiş, sevenlerinin gönüllerine bu ölçüde taht kurmuş bir başka şahsiyet daha gösterilemez. "İnsanların büyüklüğünü ne ile ölçerlerse ölçsünler; dünyada hiçbir insan ondan daha büyük olamaz" diyen Fransız tarihçi A. de La Martine (1790-1869) evrensel bir gerçeği ifade etmiştir.​
 



Sevgili Peygamber Efendimiz üstün kişiliği, güvenilirliği , insana değer vermesi , hakkı gözetmesi , sabırlı ve hoşgörülü oluşu ile en güzel örnektir.
Hz. Muhammed�n en önemli özelliği , başkalarına önerdiği öğütleri ve ahlak kurallarını önce kendi yaşamında uygulamasıdır. O , kendini başkalarından üstün görmemiş , Kur�n�n öğütlerini ve yasaklarını yaşamının her anında uygulamıştır.

Peygamberimiz bütün kemâl ve güzellikleri kendisinde toplamış, örnek bir şahsiyettir. O�un mükemmel ahlâkını ciltler dolusu kitaplarla bile anlatmak mümkün değildir.

Peygamberimizin ahlâkı Kur�n ahlâkı idi. Kur�n-ı Kerim�e Yüce Allah�mız O�un ahlâkını överek, şöyle buyurmuştur: "Yâ Muhammed! Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin." (1)

Peygamberimizin ahlâk ve yaşayışı Hz. Aişe annemize sorulduğu zaman "Siz Kur�n okumuyor musunuz? O�un ahlâkı Kur�n�an ibâret idi." (2) diye cevap vermiştir.

Peygamberimiz (s.a.s.) Cenâb-ı Hakk� şöyle niyaz ediyordu: "Allah�m! Beni ahlâkın en güzeline yönelt, kötü ahlâktan uzaklaştır." (3)

Peygamberimiz, aile fertleri ile iyi geçinir, ev işlerinde yol gösterir ve onlara yardım ederdi. Bu konuda şöyle buyururdu: "En hayırlınız, ahlâkı güzel olanınız ve aile fertlerine en çok faydalı

olanınızdır." (4)

Peygamberimiz fakirlerin evlerine gider, onların hatırlarını sorar, onlarla beraber otururdu.

Arkadaşlarının arasında bulunduğu zamanlarda, dışarıdan gelen kimseler, oturduğu yer itibariyle O�u ayırdedemezlerdi. Bir gün peygamberimizin ziyaretine gelen bir bedevî, Peygamberimizin huzurunda olmanın verdiği heyecanla, korkup titremeye başlamıştı. Bunun üzerine peygamberimiz, o kimseyi şöyle teskin etti: "Arkadaş kendine gel! Ben hükümdar değilim.

Ben, Kureyş�en kadid lokmasıyla geçinen bir kadının oğluyum." Peygamberimiz kendi işlerini kendisi görürdü. Arkadaşlarıyla beraber bir iş yapılacağı zaman, kendisi de onlarla birlikte çalışırdı. Bir yolculuk esnasında istirahat edilmiş, yemek hazırlamak için görev bölümü yapılmıştı. Peygamber Efendimiz "Öyle ise ben de yakacak temin edeyim." buyurmuştur. Arkadaşlarının, istirahat etmesi yönündeki ısrarlarına rağmen, onlara yardım etmiştir.

Peygamberimizin özü sözüne uygundu. Hiç kimse ile alay etmez ve kimsenin dedikodusunuyapmazdı. Kimseye küsmez, küskünleri barıştırır, suçluları affederdi.

Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat gösterir; yetimlere, dul kadınlara ve ihtiyacı olanlara çok acır, onlara elinden gelen yardımı yapardı. Kadınların haklarına çok dikkat eder, komşu hukukuna riâyet eder, hayvanların hakları hususunda da büyük titizlik gösterirdi.

Tatlı dilli ve güleryüzlüydü. Hiç kimseye kötü söz söylemez, kötü davranışta bulunmaz, herkesi dinler, kimsenin sözünü kesmezdi. İnsanların gizli hallerini ve kusurlarını araştırmaz, daima haklıyı tutar, kimsenin kabahatini yüzüne vurmazdı.

Karşılaştığı kimselere selâm verir, ellerini sıkar, hal ve hatırlarını sorardı. Hayâ, edeb, sabır, cesaret ve şecaat örneği idi. O, hayatı boyunca daima iyinin, doğrunun ve güzelin yanında olmuş; kötüden, şerden ve çirkin şeylerden son derece kaçınmıştır.

HZ. MUHAMMED�N GÜZEL AHLAKI

1.Peygamberimizin kalbi insan sevgisiyle doludur.
2.Peygamberimiz çocukları çok sever onları kucağına alır okşardı.
3.Peygamberimiz son derece alçak gönüllü idi. Zengin fakir ayırımı yapmazdı
4.Hastaları ziyaret eder, iyileşmeleri içir dua ederdi.
5.Bir meclise gittiği zaman boş bulduğu yere otururdu.
6.Peygamberimiz ayaklarını başkalarına karşı uzatmazdı.
7.Peygamberimiz elbisesini kendi eliyle yamar ve ayakkabısını kendi onarırdı.
8.Peygamberimiz başkalarına yük olmazdı.
9.Peygamberimiz kadınlara son derece nazik davranır ev işlerinde onlara yardım ederdi.
�izin en hayırlınız kadınlara karşı iyi davranandır.�Hadis.
10.Peygamberimiz misafiri çok sever, onlara bizzat kendi hizmet ederdi.
11.Peygamberimiz Müslüman olan ve olmayana aynı şekilde davranırdı.
12.Peygamberimiz hiç kimseye kötü söz söylememiş, kırıcı bir davranışta bulunmamış ve ömründe kimseyi azarlamamıştır.
13.Peygamberimiz güler yüzlü tatlı sözlü idi.
14.Peygamberimiz başkaları konuşurken onları dinler, sözlerini kesmezdi.
15.Peygamberimiz gördüğü kusurları kimsenin yüzüne vurmazdı.
16.Peygamberimizin yaşayışı sade ve temizdi. Bedenini daima temiz tutar, elbiselerinin temiz olmasına çok dikkat ederdi.
17.Peygamberimiz dişlerini temizlemek için misvak kullanırdı.
18.Peygamberimiz doğru sözlü idi. Verdiği sözden dönmezdi ve yalancıları hiç sevmezdi.
19.Peygamberimiz insanların en cömerti idi. Kendisinden bir şey isteyen kişiyi asla boş çevirmezdi.
�en ancak bir dağıtıcıyım, veren Allah�ır�derdi.
20.Peygamberimiz kimseden intikam almaz bağışlamayı severdi.
21.Peygamberimiz kendisine kötülük edenlere, iyilik ederdi. Kendisine yapılan iyilikleri hiç unutmaz, iyilik yapanları her zaman iyilikleri ile anardı.
22.Peygamberimiz yaşlılara saygılı davranır, küçüklere sevgi ve şefkat gösterirdi. Süt kardeşlerini gördüğü zaman ayağa kalkar, hırkasını yere yayarak onları oturturdu.
23.Peygamberimiz tembelliği ve boş oturmayı sevmezdi.
24.Peygamberimiz, maddi imkanlara sahip olduğu durumlarda sade bir hayat yaşamış, elinde ne varsa yoksullara vermiştir.​
 



Prof. Dr. Mehmet Emin Ay
Uludağ Üniv. İlahiyat Fak

Tüm evrene rahmet vesilesi olarak gönderilen son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)�n şefkati ve merhameti de evrenseldi. Yaratılmışlar içinde, Allah Teala�ın isimleriyle vasfedilmek, sadece onun mazhar olduğu bir ayrıcalıktı. Çünkü onun özelliklerini bizlere anlatan Rabbimiz, Tevbe suresinin 128. ayetinde şöyle buyurmaktaydı:
�nd olsun ki, size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir, sizlere karşı çok düşkündür. Bütün müminlere de çok şefkatli ve çok merhametlidir.�Ayette geçen Raûf ve Rahîm sıfatı, aynı zamanda Allah Teala�ın �üzel isimleri�dendir ve sadece peygamberimize özgü bu durum, onun müminlere karşı şefkat ve merhametinin en çarpıcı işaretidir.
Âlemlerin Rabbi tarafından eğitilerek terbiye edilen bu Yüce Rasulün, bir şefkat ve merhamet mürebbisi olarak bütün insanlığa yönelik tavsiyelerinden biri aynen şöyleydi:
�erhametli olana Allah da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere şefkat ve merhamet gösterin ki, göktekiler de size merhamet etsinler.� (Tirmizi, Birr, 16.)
Bu yazımızda, tüm evreni kuşatacak enginlikte bir şefkat ve merhametin sahibi ve mürebbisi olan Peygamberimiz�n, insanlara ve hayvanlara merhametinden örnekler verecek, özellikle iki farklı konuda; hizmetçilere ve engellilere yaklaşımındaki şefkat ve merhametine dair yaşanmış hatıralardan söz edeceğiz.
�n zor anlarında bile�
Rasul-i Ekrem Efendimiz (s.a.s.), Cenab-ı Hak tarafından kendisine bahşedilen şefkat, merhamet ve sevgi dolu yüreğiyle insanlık âlemi için hep ümitvar olmuştur. Kendisine zulmeden insanlara bile lanet etmemiş, onların helaki için beddua etmesi teklif edildiğinde her defasında şu cevabı vermişti: �ayır, ben lanet okumak için değil, âlemlere rahmet olmak için gönderildim.�(Müslim, Birr, 87.)
Onun insanlar hakkında beslediği bu duyguların en çarpıcı örneği Taif yolculuğu esnasında yaşanmıştı. Taif�eki yakınlarından destek almak ve bir anlamda onları vasıta kılarak tebliğini insanlara ulaştırmak maksadıyla, yanında manevi oğlu Zeyd b. Hârise ile birlikte bu şehre doğru yola çıkan Sevgili Peygamberimiz, İslam dinini anlatmaya çalıştığı Taiflilerden sert tepkiler görmüş, şehir halkının tahrikiyle çocukların taş yağmuruna hedef olmuştu. Zorlukla bir bahçeye sığınan Rasul-i Kibriya (s.a.s.) Efendimiz, yorgun ve bitkindi. Dahası, kaybettiği eşi ve amcasının acısı hâlâ yüreğini kanatıyordu. Hüzün üstüne hüzün yaşadığı bu anlarda, ellerini açıp şöyle yalvardı Rabbine, sonradan gelecek ümmetine örnek olacak tazarru ve niyaz cümleleriyle�br /> �llah�m! Güçsüzlüğümü, çaresizliğimi, insanlar tarafından hor ve hakir görülüşümü Sana arz ediyorum. Ey merhametlilerin en merhametlisi!... Herkesin zayıf görüp üzerine yüklendiği çaresizlerin Rabbi Sensin�Eğer bana karşı bir gazabın söz konusu değilse, başıma gelen bu belalara, çektiğim bu sıkıntılara aldırmam!... Ancak Senin rahmetin bunları da göstermeyecek kadar geniştir...�(İbn Hişam, cilt 2, s. 68.)
Duasından sonra kendilerine üzüm ikram eden Addas isimli bir kölenin imanına vesile olan Rasul-i Kibriya (s.a.s.), karşılaştığı muameleden dolayı buruk bir şekilde Mekke�e doğru yola çıktığında vahiy meleği Hz. Cebrail gelerek şöyle dedi: �llah, insanların senin hakkında söylediklerini işitmiştir. Onların seni korumaya yanaşmadıklarını da biliyor. Sana, dağların sevk ve idaresinden sorumlu şu meleği gönderdi. Ne istersen emrine amadedir.�br /> Melek, Peygamber Efendimiz� selam vererek şöyle dedi: �y Muhammed! Evet, ben bunun için buradayım. Sen istersen eğer, şu iki yalçın dağı üzerlerine çöktürüp onları helak ederim. Emredersen eğer, bunu hemen yaparım�
Eşsiz şefkatin ve merhametin timsali Rasul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz, o günden bugüne tüm tarih kitaplarını süsleyen güzellikteki ifadesiyle şöyle buyurdu:
�ayır! Bunu kesinlikle istemem�Ben Rabbimden, onların neslinden gelecek insanlardan, sadece Allah� ibadet eden ve O�a hiçbir şeyi ortak koşmayan bir nesil lutfetmesini diliyorum.�(Buhari, Bed�l Halk, 7.)
Bir zamanlar, kendisiyle alay eden toplumunun eziyet ve işkenceleri karşısında, �abbim! Ben gerçekten yenildim artık. Ne olur bana yardım et! (Kamer, 10.) diye yalvaran Hz. Nuh (a.s.) misali, Rasul-i Kibriya (s.a.s.) Efendimiz de aynı şekilde içinde bulunduğu çaresizlik hâlini Rabbine arz etmişti. Ancak Hz. Nuh (a.s.), duasının devamında: �abbim! Şu inkârcılardan bir tek kişiyi bile yeryüzünde bırakma, onların tümünü helak et.�(Nûh, 26.) derken, şefkat ve merhamet peygamberi Efendimiz, ondan farklı bir tavır göstererek, kendisini taşlayan toplumunun helak edilmesi teklifini kabul etmemişti�Çünkü O, �lemlere rahmet�olarak gönderilmişti�br /> �efkati, can taşıyan her varlığa�
İnsanlara karşı böylesine bir şefkat ve merhamet sahibi olan Sevgili Peygamberimiz, can taşıyan hayvanlara karşı da aynı duygulara sahipti. Aşağıda aktaracağımız hatıralar, bu konuda asırların eskitemeyeceği güzellikle ışıldayıp duruyor karşımızda�br /> Çok farklı alanlarda inkılaplar gerçekleştiren Rasul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz, hayvanlara muamele konusunda da toplumunda önemli bir değişimin yaşanmasını sağlamıştı. Çoğu cahiliye döneminden kalan; hayvanları dövüştürmek, işkence ve eziyet etmek, yüzünü dağlamak gibi davranışları yasaklamış, onları canlı nişan hedefi haline getirenleri ise lanetlemiştir. Yine, develer üzerinde uzun uzun şiir okuma yarışmaları yapılmasına karşı çıkarak, �llah, bu hayvanları sizin hizmetinize yalnız güçlükle gidebileceğiniz yerlere rahatça ulaşabilesiniz diye tahsis etti. Yeryüzünü de sizin için yarattı. Bu sebeple diğer ihtiyaçlarınızı yeryüzünde giderin� (Ebu Davud, Cihad, 61.) diyerek gereksiz yere hayvanlara eziyet vermeyi uygun görmemiştir.
Zevk için avlanıp sonra hayvanı bir kenara atmayı �aram�olarak nitelendiren şefkat peygamberinin şu uyarısı ne kadar anlamlıdır: �aksız yere bir serçeyi veya daha küçük bir hayvanı öldüren insandan Allah bunun hesabını mutlaka soracaktır.�(Nesai, Dahaya, 42.)
Manevi torunu sayılan Üsâme b. Zeyd� yaptığı tavsiyede de aynı hassasiyeti görmekteyiz:
�sâme! Senin sorumluluğunda olan hayvanlar konusunda aman dikkatli ol! Yoksa kıyamet gününde onlar tarafından Allah� şikâyet edilirsin.�br /> Hayvanlara şefkatle muamele konusunda Sevgili Peygamberimiz öylesine hassastır ki, sırf onlara acı vermeleri ihtimaline karşı, hayvan sağan kimselerin tırnaklarına özen göstermelerini ve mutlaka tırnaklarını muntazaman kesmelerini emretmişti. Öte yandan yavrusunun da yeterince beslenebilmesi için hayvanın sütünün tamamen sağılmaması hususunda uyarılarda bulunmuş ve bir defasında keçisini sağmakta olan bir adama rastlayınca, �man, yavrusu için de süt bırak�diye tembihlemişti�br /> Bir başka gün rast geldiği bir deveyi, açlıktan karnı sırtına yapışmış bir halde görünce dayanamamış ve şu uyarıda bulunmuştu: �u dilsiz hayvanların haklarını verme hususunda Allah�an korkun.�(Ebu Davud, Cihad, 44.)
Peygamberimiz�n konuyla ilgili hassasiyetine şahit olan ve onun müstesna terbiyesinde yetişen ashab-ı kiramda bu tavsiyeler anlamlı bir yankı bulmuştu. Sözgelimi kaynaklar, Hz. Enes (r.a.)�en şu sözleri nakletmişti: �izler seyahat esnasında bir yerde konakladığımızda, develerimizin üzerindeki ağırlıkları indirmeden ne namaz kılar ne de yemek yerdik!...�Yine tarihe not düşen tarihçiler, ecdadımızın uzun bir göç yolculuğu yapan yaralı ya da bakıma muhtaç leyleklerin ve diğer kuşların bakımı ve tedavisi için �urebâhâne-i Laklakân�isimli kuş bakım evlerinin ve bu evlerin giderleri için vakıfların kurulduğunu zikrederler. Tüm bunlar, merhamet mürebbisi Hz. Muhammed (s.a.s.) Efendimiz�n, getirdiği ilahî mesajlar ve hadis-i şeriflerinin topluma ve tarihe yansımalarıdır.
Peygamberimizin hizmetçilere şefkati
İnsanlar dünyaya hür olarak gelirler. Fakat toplumlar ve sistemler, bazı dönemlerde hür insanları köle olarak sınıflandırır ve çoğunlukla onlara zulmederler. İslam dini, tüm insanlık âlemine Sevgili Peygamberimiz ile gönderildiği esnada, Bizans ve İran gibi önemli medeniyetler de dahil olmak üzere, Arabistan yarımadasında kölelik tüm katı kurallarıyla hüküm sürmekteydi.
Arapların anlayışında, bir kölenin hayatı boyunca kölelikten başka seçeneği yoktu. Böyle bir ortamda insanlığın kurtuluşu için gönderilen İslam ve O�un Yüce Peygamberi, kölelik müessesesini tedricen ve fakat bir daha dönmemek üzere kaldırmıştır diyebiliriz.
Sevgili Peygamberimiz�n bu başarısında onun �lemlere rahmet�özelliği yanında, bizzat örnek oluşu, konuyu sık sık gündeme getirmesi ve uyarılarda bulunması önemli bir rol oynamıştır. Diyebiliriz ki, onun kölelik konusundaki hassasiyeti, vefatından önce yaptığı şu son vasiyetinde de müşahede edilmektedir: �linizin altında bulunan kölelerinizin hakları konusunda Allah�an korkun�
Uzun yıllar topluma yerleşmiş, kök salmış bir uygulamanın bir anda sökülüp atılmasının mümkün olmayacağını hepimiz biliriz. Gerek savaş esiri olarak, gerekse satın alınma yöntemiyle hürriyetini kaybeden kimselerin yeniden hürriyetlerine kavuşabilmeleri hususunda Rasul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz�n birtakım uygulamaları olmuştur. Onun bu uygulamalarının birçoğu kendisine Kur�n-ı Kerim�e emredilen ayetlere dayanmaktadır. Çünkü Kur�n-ı Kerim�e, insanların kölelikten kurtulması hususunda teşvik edici pek çok ayet bulunmaktadır.
Rasul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz insanların hürriyetlerine kavuşturulması ve bir kölenin hayatı boyunca köle kalamayacağı hususunda ilk örneği kendi hayatında gösterdi insanlara�Kölesi Zeyd b. Harise�i hürriyetine kavuşturup manevi evladı olarak ilan etti.
Bu uygulamasının ardından, �ir kimse mümin bir köleyi özgürlüğüne kavuşturacak olursa, Allah Teala da o kölenin her azası karşılığında kendisinin bir azasını cehennemden kurtarır.�(Buhari, Itk, 1; Müslim, Itk 24.) müjdesinde bulunmuştu. Bu tavsiye Hz. Ebubekir (r.a.) gibi zengin sahabileri teşvik etmiş ve aralarında Hz. Bilal ve Hz. Süheyb gibi meşhur sahabilerin de bulunduğu yaklaşık kırk kişi, onun sayesinde hürriyetlerine kavuşmuştu.
Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.) insanların hürriyetlerine kavuşmaları hususundaki bu gayretlerine devam ederken bir taraftan da herhangi bir kişinin yanında hizmetçi/işçi olarak çalışan köle ve cariyelere iyi davranılması konusunda uyarılarını sık sık tekrarlardı.
�nlar sizin kardeşlerinizdir. Allah onları sizin hizmetinize vermiştir. Kim bir hizmetçiye sahip ise ona kendi yediğinden yedirsin, kendi giydiğinden de giydirsin. Gücünün yetmeyeceği şeyi yüklemesin ya da bu konuda ona yardımcı olsun.�(Buhari, İman, 22; Ebu Davud, Edeb, 133.)
Rasul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz�n bu tavsiyeleri ashab-ı kiram arasında son derece etkili oldu. Gün geldi, Hz. Ebu Zer (r.a.) güzel bir elbiselik kumaşı ikiye bölerek hizmetçisiyle paylaştı. Gün geldi Hz. Ömer (r.a.) Kudüs seyahatinde deveye binme sırası hizmetçisinin olduğu için şehre yürüyerek girdi. Onlar, şartları gereği kendilerine hizmette bulunarak geçimlerini sağlayan ve hayatlarını böylece devam ettiren bu insanları hiç hor görmediler ve verilmesi gereken değerin en güzelini verdiler. Onlar için Sevgili Peygamberimiz�n şu tavsiyesi hep yol gösterici oldu:
�izler hizmetçilerinize �ölem veya cariyem�demeyiniz. Bilakis onlara �ğlum, kızım�diye hitap ediniz. Onlar da size �fendim�desin. Çünkü sizler hepiniz kulsunuz. Rabbiniz ise Allah�ır.�(Müslim, Elfaz, 14.)
Sevgili Peygamberimiz�n uygulamalarının ve tavsiyelerinin günümüzdeki yansımalarının neler olabileceği hususunda şunları söyleyebiliriz. Sosyal hayat içinde hizmet üreten, hizmet sunan, böylece geçimini sağlayan insanlar vardır. Resmî ve özel kurumlarda farklı kadro adları altında hizmette bulunan kişiler veya evlerimizde temizlik işlerine yardımcı olanlar vardır. Kırsal kesimlerde geçici süreliğine hizmette bulunan işçiler ya da daimi olarak hizmetçilik görevinde bulunan kimseler de vardır günümüzde�Şayet bir mümin, Sevgili Peygamberimiz�n bu tavsiyeleri doğrultusunda onlara şefkatle ve merhametle davranarak kendisine hizmette bulunan kişinin ücretini tam öderse, ona ayrıca ikramlarda bulunarak hoşnut kılacak olursa, işte o kişi, asırlar sonra Nebiyy-i Muhterem�n yolunda gidebilmeyi, Hz. Ebu Zer ve Hz. Ömer gibi olmayı başarabilen bahtiyar kullar arasına girebilir diyebiliriz.
Peygamberimizin engellilere tesellisi
İnsanoğlu bütün mukaddes dinlerde �eğerli�bir varlıktır. Özellikle İslam dini, insanı �aratılmışların en şereflisi/değerlisi�olarak görmektedir. Çünkü insan, �n güzel yaratılış üzere yaratılmış� �edenine Allah Teala tarafından ruh üflenmiş� böylece ilahî bir nitelik kazanarak yeryüzünde �llah�n halifesi�olmayı hak etmiştir. Böylesi bir ayrıcalığa sahip olan insan, gerek yaratılıştan, gerekse sonradan birtakım uzvi/bedeni engeller taşısa bile, yine değerinden bir şey kaybetmiş olmayacaktır.
Kur�n-ı Kerim� bakıldığında pek çok ayet yanında, bir tek Abdullah b. Ümm-i Mektum hadisesini anlatan ayetler bile, İslam dininin engellilere bakış açısını ortaya koymak için yeterli bir örnektir. Hatırlanacağı üzere, Abese suresinin ilk ayetleri, bir görme engelli olan Abdullah b. Ümm-i Mektum�n Sevgili Peygamberimiz� gelerek İslam hakkında bilgi almak isteyişinden ve sonrasında yaşanan hadiselerden bahsetmekteydi.
Rahmet Peygamberi (s.a.s.) Efendimiz, kendisini uyaran ve bu konuda şahsında bütün müminler için davranış şeklimizi belirleyen ayetlerden sonra, Abdullah b. Ümm-i Mektum� her zaman ayrı bir ilgi ve yakınlık göstermiştir. Sanki Abese suresi, Rasul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz�n toplumun içinde her asırda, her dönemde var olan/var olacak engellilere yönelik çağlar üstü mesajlarını vermesi için bir vesile olmuştur.
Bizler Sevgili Peygamberimiz�n hayatına ve uygulamalarına baktığımızda net bir şekilde şunları görebiliriz: O, engelli insanlarla bizzat ilgilenmiş, onları güçlerinin yetmediği hususlarda sorumlu tutmamıştır. Yeteneklerine göre birtakım kamu görevleri de verdiği engelli insanların toplum nezdinde saygın kimseler haline gelmesine vesile olmuştur. Böylece onları, sürekli diğer insanlara muhtaç bir durumda kalmaya mahkûm hale düşmekten korumuş, değer vererek, ilgi göstererek topluma kazandırmaya çalışmıştır. Sözgelimi, durumlarına göre özürlülerin bir işte çalışmasını sağlamak maksadıyla onların ticaret yapmasını kolaylaştırıcı hükümler getirmiştir.
Sevgili Peygamberimiz�n, gözleri görmeyen bir sahabi olan Abdullah b. Ümm-i Mektum�, Medine dışına çıktığı zamanlarda vekil olarak bırakmış olması da dikkat çekicidir. Böylesi bir uygulama yanında, onun engelli insanlara yönelik teselli dolu ifadeleri ve onlara iyi davranılması hususunda uyarıları da vardır. Gelin, müjdeleyen ve uyaran, bir diğer ifadeyle Beşîr ve Nezîr olan Sevgili Peygamberimiz�n çağları aşan sözlerine kulak verelim: �llah Teala buyurdu ki: �ki gözünü alarak imtihan ettiğim bir kulum bu durumuna sabrederse, o iki sevgili gözüne karşılık ona cennetimi veririm.�(Tirmizi, Zühd, 58; Buhari, Merdâ, 7.) Bu ve benzeri müjdelere karşılık şöyle bir uyarıyı da göz ardı etmemeliyiz: �özleri görmeyen (âmâ) bir kimseyi yolundan saptırana Allah lanet etmiştir.�br /> Sevgili Peygamberimiz�n uygulamalarından ve tavsiyelerinden sonra netice olarak şunları söyleyebiliriz: İnsanlara lakap takmak, Hucurat suresinin 11. ayetiyle haram kılınmıştır. Bu sebeple, engelli kişilere �ör, topal, sağır, çolak, aptal, geri zekâlı, deli�gibi ifadelerle hitap etmek ya da onları gıyaplarında bu ifadelerle tanımlamak müminlere yakışmaz! Bu davranış Rasul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz� de incitir. O ki, ümmetine;
�özleri görmeyen birine yol göstermek sadakadır. Sağır ve dilsiz durumdaki kişilerin dertlerini anlatmalarına yardımcı olman da bir sadakadır.�(Ahmed b. Hanbel, V. 168-169, 154.) buyurarak, Allah�n rızasına nail olmak için engellilere şefkati, merhameti ve hizmeti tavsiye ediyordu. Bizlere her yönüyle örnek olan Rasul-i Ekrem (s.a.s.) Efendimiz�n hayatından, günümüzdeki yaşantımıza da yansıması dileğiyle bir asrısaadet hatırası aktararak konuyu tamamlamak istiyoruz.
Ashab-ı kiramdan birinin gözleri neredeyse görmez olmuştu. Namazlarını kılmak için mescide gelmekte sıkıntı çekmekteydi. Kendi evinde kılmak zorunda kaldığı namazlarını gönül rahatlığıyla kılabilmek için Sevgili Peygamberimiz� evine davet etmek istedi ve ondan şu ricada bulundu: �y Allah�n Rasulü! Evime kadar gelip de iki rekât namaz kılabilir misiniz?�br /> Ertesi gün Sevgili Peygamberimiz, yanında sadık dostu Hz. Ebubekir ile birlikte o sahabinin evine gitti ve istediği yerde namaz kılarak onun bu arzusunu yerine getirdi.
Ümmetin üstüne titreyen Sensin
Müjdeci, uyaran, gel diyen Sensin
Kulunu Allah� sevdiren Sensin,
Gecemi, gündüze çeviren Sensin
Ey Hakk�n şâhidi yüzünü göster
Kul, şehâdetinle tanınmak ister. (Hayrettin Karaman)​
 



Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği:
İnsanlığı hakka ve hakikata sevkedip dünya ve ahiret saadetlerini sağlamak üzere Allah Teala tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu ve alemlerin rahmeti olan Peygamber Efendimiz, genellikle kabul edildiğine göre 20 Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke'de doğdu. İslam tarihi kaynakları, Hz. Peygamber'in nesebi ta Hz. Adem'e kadar sıralanan Şecere tabloları ile belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber'in yirminci göbekten atası olan Adnan'a kadar ittifak edilmiş, ancak Adnan'dan sonra verilen isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Ama O'nun Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail soyundan olduğunda şüphe yoktur. Buna göre Adnan'a kadar Rasulullah'ın şeceresi şöylece sıralanır: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Ha-şim b. Abdümenaf b. Kusayy b. Kilab b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Galib b. Fihr b. Malik b. En-Nadr b. Kinane b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Me'add b. Adnan.
Hz. Peygamber'in doğumundan iki ay kadar önce babası Abdullah, ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)'de vefat etmişti. Annesi Amine, Kureyş Kabilesinin kollarından Benü Zühre'nin reisi Vehb b. Abdümenaf'ın kız idi. O sıralarda Mekke eşrafı, çocuklarını çölde bir süt anneye vererek emzirme adetine sahip oldukları için Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafından ancak bir kaç kez emzirilmiş, süt anneye verilinceye kadar da amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe, O'na süt annelik yapmıştı. Daha sonra Mekke'ye komşu çöllerde yaşayan Hevazin kabilesinin kollarından Benü Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz. Peygamber'e süt emzirmiştir. Mekke eşrafı tarafından Mekke'nin ağır ve sıcak havası çocukların gelişimine ve sağlıklarına zararlı görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle her kesimden insanla temas halinde bulunan Mekke'de arap dili, yabancı tesirler altında kalabildiğinden, fesahat ve belağata önem veren Mekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri ilk yıllarının Arapçanın saf ve bozulmamış şekliyle ve olanca fesahat ve belagatıyla arı duru konuşulduğu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardı. Bu bakımdan Araplar arasında fasih Arapçaları ile ün yapmış Benü Sa'd kabilesi arasında yaklaşık ilk iki buçuk yılını geçiren Hz. Peygamber, ileride üstleneceği ilahî risalet görevi için hem bedenen, hem de ruhen burada hazırlanmış oluyordu. Hz. Peygamber'in kırk yaşından itibaren yürüttüğü İslam'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki, aslında meşakkatli, yorucu, bir takım sıkıntıları olan mukaddes bir vazifedir. İşte bu yorucu ve meşakkatli görevi layıkıyla yerine getirebilmek için sağlam ve sıhhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber, böylelikle çocukluğunun ilk yıllarında Mekke'nin boğucu sıcak ve sıtmalı havasından uzaklaşmış, suyu ve havası güzel bâdiyede sağlıklı bir şekilde gelişme imkanını bulmuş oluyordu. Diğer taraftan güzel konuşmanın kitleler üzerindeki etkisi malumdur. İleride muhtelif insan kitlelerine muhatap olacak bir peygamberin şüphesiz iyi bir dil bilgisine sahip olması ve dili, davasının uğrunda en iyi şekilde kullanması gerekiyordu. İşte bu yönlerden Hz. Peygamber henüz çocukluğundan itibaren davet faaliyeti için hazırlanıyordu. Yalnız kendisi henüz o sıralarda ileride peygamber olacağı konusunda hiç bir bilgiye sahip olmadığından, bu hazırlanma O'nun bizzat iradesi ile ve bilerek olmayıp, Cenab-ı Hakk'ın yönlendirmesi, kontrol ve murakabe altında tutması şeklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin süt annesi Halime'nin yanında iken vuku bulan "Göğsünün yarılması" (Şerhu's-Sadr veya Şak-ku's-Sadr) olayını da yine davete hazırlık olarak değerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber'in göğsü, görevli iki melek tarafından yarılmış, kalbi çıkarılarak Şeytanın ve nefsin tasallut ve saptırmasından arındırılmış ve Zemzem'le yıkanarak tekrar yerine konulmuştur. Böylece Hz. Peygamber, ruhen davete hazırlanmış oluyordu.
Şerhu's-sadr olayından sonra süt anne Halime tarafından Mekke'ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesi Abdülmuttalib'e teslim edilen Hz. Muhammed, altı yaşına kadar annesi Amine'nin yanında kaldı. Bu sıralarda Amine, Hz. Peygamber'i de yanına alarak Medine'deki akrabalarını ziyarete gitmişti. Bu vesile ile, altı yıl kadar önce Medine'de ölen eşinin kabrini de ziyaret etmiş olacaktı. Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke'ye dönerken henüz Medine'den pek fazla uzaklaşmadan Ebvâ denilen köyde Amine aniden rahatsızlandı ve vefat etti; oraya da defnedildi. Artık hem yetim, hem de öksüz kalan çocuğu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadı Ümmü Eymen Mekke'ye getirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Yaşlı dede, kalben büyük bir muhabbet beslediği bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl bağrına bastı. Abdülmuttalib'in temsil ettiği Haşimoğullarının Mekke'deki itibarı ile Abdülmuttalib'in şahsî özellik, kabiliyet ve ahlaki faziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzem suyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup çıkarmış olması, onun Mekke'de kendisine son derece saygı duyulan, sözüne itibar ve itaat edilen bir reis haline gelmesini sağlamıştı. Abdülmuttalib, Kabe duvarına bitişik olarak sırf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekke idare meclisi hüviyetini taşıyan Daru'n-Nedve'de Mekke halkının çeşitli problemlerini dinler ve çözüm yolları arardı. Dedesi Abdülmutta-ib'in yanından hiç ayrılmayan küçük Muhammed, Daru'n-Nedve'de yapılan idareye ve çeşitli problemlere ait müzakerelerde de dedesinin yanında bulunuyor ve daha o yaşlarından itibaren zulmün hakim olduğu Mekke toplumunda ortaya çıkan problemleri, insanların dinî, idarî, iktisadî, ilmî, içtimaî yönlerden nasıl bir bataklığın içinde bulunduklarını yakından görüp idrak ediyordu. Hz. Peygamber sekiz yaşına geldiği zaman Abdülmuttalib seksen iki yaşına erişmişti ve yaşlı bünye, uğradığı hastalıklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrıldı. Abdülmuttalib vefatından önce sevgili torununu oğulları arasında, Hz. Muhammed'in babası Abdullah'la ana-baba bir kardeş olan Ebû Talib'e teslim etmişti. Artık Hz. Muhammed sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar amcası Ebû Talib'in yanında kalmıştır.
Gelecekte peygamber olacağı hakkında ne kendisinin ne de çevresinin kesin bir bilgisi olmadığından, tabiîdir ki Hz. Peygamber'in bu devrelerdeki hayatı hakkında fazla bilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber'i değil, aynı zamanda diğer Mekkelileri de ilgilendiren bazı olaylarda Hz. Peygamber'in aldığı yer ve oynadığı rol, kaynaklarımızda tespit edilmiştir. Bu devreye ait mevcut bilgiler arasında şüphesiz önemli olanlarından birisi, Hz. Peygamber'in Rahib Bahîra ile karşılaşması meselesidir. Hz. Peygamber on iki yaşlarında iken amcası Ebû Talib ile birlikte Şam'a doğru yol alan ticarî bir kervana katılmış ve kafile Şam yakınlarında Busrâ adlı bir mevkide mola verdiği zaman buradaki manastırda bulunan Bahîra adlı rahib, İslam kaynaklarına göre Hz. Peygamber'deki özelliklere bakarak O'nun ileride çıkması beklenilen son peygamber olabileceği kanaatine varmıştı. Müsteşrikler bu olayı kendi yanlı bakış açıları ile ele alarak islam'ın doğuşunda Hristiyan rühiyatının etkileri olduğunu, Rahib Bahîra'nın dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed'in bu dinî şuuru geliştirerek ileride İslam'ı ortaya attığını iddia ederlerse de, İslamiyet'in temelini oluşturan tevhid akidesi ile Hristiyanlığın temeli olan teslis inancının asla bağdaşamaz bir karakterde oluşu, İslam'ın Hristiyanlık'da mevcut teslis düşüncesini şirk olarak kabul etmesi, bu iddianın ne derece asılsız gülünç olduğunun en açık delillerindendir.
Hz. Peygamber, bu ilk seferin ardından daha sonraki, yıllarda diğer amcaları ile birlikte Mekke, dışına yapılan bazı ticari seferlere katılmış, muhtelif bölgelerde yaşayan insanların farklılık arzeden dinleri, örf ve adetleri, hal ve vaziyetleri hakkında bilgi sahibi olmuştur. Peygamber Efendimizin daha sonraları İslam'ı tebliğ ederken bu bilgilerinden istifade etmesi tabiî olduğuna göre cereyan eden bu olayları da O'nun peygamberliğe ilmen hazırlanması olarak değerlendirmek gerekir. Cenab-ı Hakk'ın kontrol ve murakabesi, müstakbel Peygamberi ruhen de davete hazırlıyor ve cahiliye döneminin her türlü şirk ve sapıklığından, kötülük ve ahlaksızlığından uzak tutuyordu. Mekkelilerin dinî bir ayini ve bayramı olan Büvane'ye çocukluk yıllarında amca ve halalarının zorlamaları ile götürülen Hz. Muhammed, adet üzere diğer akrabalarının yaptığı şekilde burada hazır bulundurulan bir puta tapmak için sıraya girdiğinde, henüz kendisine sıra gelmeden ilahi bir ikaz ile puta tapmaktan alıkonulmuş ve olayın haşyeti içerisinde Hz. Peygamber kısa bir baygınlık geçirmişti. Bu olaydan sonra artık akrabaları O'na putlara tapmak için her harhangi bir ısrarda bulunmadılar. Tabiidir ki Peygamber Efendimiz çocukluk yıllarından itibaren hayatı boyunca asla hiç bir puta tapmadığı gibi, onlar adına kurban kesmemiş, putlar adına kesilen hayvanların etini yememiş, onlar adına yemin etmemiş, hatta onların adını dahi ağzına almaktan hoşlanmadığını belirtmişti. Geçim sıkıntısı çeken amcası Ebu Talib'e yardırcı olmak için gençlik yıllarında Mekkelilere ücretle çobanlık, yapan Hz. Muhammed, çobanlığı sırasında Mekke'nin dağdağalı, debdebeli, şirkin hakim olduğu havasından uzaklaşarak tabiatla karşı karşıya gelmiş, bu anlarda muhakeme ve idrak gücü gelişerek herşeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah'ın varlığı ve birliğini, O'na eşler koşmanın sapıklık olduğunu iyice kavramış, karşılaştığı bir takım sıkıntı ve meşakkatler O'nu ruhen olgunlaştırmıştı. Çobanlık yaptığı günlerden birisinde sürüsünü bir çoban arkadaşına emanet ederek Mekke'de tertiplenen gece eğlencelerini seyretmek için kırdan şehire inen Hz. Peygamber, eğlence yerine gelip oturur oturmaz Cenab-ı Hakk'ın kendisine verdiği bir uyku ile, içkilerin içildiği, oyunların oynandığı, ahlaksızlıkların yapıldığı bu işret alemini seyretmekten dahi alıkonulmuştu. Bir başka sefer yine böyle bir eğlenceyi seyretme arzusu aynı şe-kilde engellenmiş; artık bir daha da Hz. Peygamber böyle bir şeye teşebbüs etmemiş, istek de duymamıştı. Hz. Peygamber yirmi yaşlarında iken Mekkeliler ile Hevazin kabilesi arasında Ficar Harbi vuku buldu. Aslında savaşabilecek bir yaşta ve güçte olmasına rağmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savaş alanının gerisine düşen okları toplayıp amcalarına vermekle yetinmişti. Böylece genellikle cephe gerisinde bulunmasına rağmen bu olayın O'nda harp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeler oluşturduğu bir gerçektir. Peygamberliğinden sonra dahi hatırladığı zaman bir üye olarak katılmaktan şeref ve iftihar duyduğunu açıkça belirttiği Hılfü'l-Fudul ise hemen bu savaştan sonra gerçekleşmişti. Bu vesile ile Hz. Peygamber, cemiyet meselelerini yakînen tanımış, cahiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasıl ezdiğini, güç ve kuvvet karşısında zalimlerin nasıl eriyip titrediğini örnekleriyle görmüştü. Yirmibeş yaşında bizzat kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı Hz. Muhammed'i Hz. Hatice ile karşılaştırdı ve aralarında gerçekleşen evlilik, Hz. Muhammed'in amcası Ebû Talib'in yanından ayrılıp yeni bir aile yuvası kurmasını sağladı. Hz. Peygamber'in bu evlilik dolayısıyla Hz. Hatice'den altı çocuğu olmuştu. Bunlardan dördü kız olup Zeyneb, Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fatıma adlarını almışlardı. Bunların dördü de babalarının peygamberliğine erişmişler ve O'na iman ederek hicret etmişlerdir. Oğulları ise Kasım ve Abdullah adını taşıyordu. Hz. Peygamber'in ilk oğlunun adı Kasım olduğu için kendisine Ebu'l-Kasım künyesi verilmişti. Bazı kaynaklar bunlardan başka Hz. Peygamber'in Tayyib ve Tahir adında iki oğlu daha olduğunu zikrederken, diğer bazı kaynaklar bu son iki ismin Abdullah'ın lakabı olduğunu belirtmişlerdir. Hicretten sonra doğan oğlu İbrahim ise Mısırlı cariye Mariye'dendir. Hz. Peygamber'in bütün erkek çocukları henüz küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Hz. Hatice ile evliliğinden sonra Peygamber Efendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla sağlamaya çalışmış, bazan ortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmıştı. Hz. Muhammed, bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, ahde vefası, adil ve alicenab davranışları, herkes hakkında iyimser gelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinde tutması, yakınlarına ve akrabalarına karşı gösterdiği ilgi, ahlakî olgunluk ve ruhî üstünlükleri ile derhal temayüz etmiş, çevrede herkesin güvenip itibar ettiği, sayıp sevdiği bir kişi haline gelmişti. Bu sebeple Mekkeliler kendisine "el-Emîn = güvenilir kişi" lakabını vermişlerdi. Hz. Peygamber'in otuz beş yaşında iken meydana gelen Kabe tamiri olayı ve bu olay sırasında el-Haceru'l Esved'in yerine konması meselesinde Mekke Sülaleleri arasında çıkan ve kanlı bir çatışmaya dönüşme temayülü gösteren anlaşmazlığı herkesi memnun edecek bir tarzda ve adil bir şekilde çözmesi, O'na duyulan güveni daha da artırmıştı. Allah'ın mukaddes evi Kabe'nin tamiri dolayısıyla herkeste olduğu gibi Hz. Muhammed'de de dinî duygu ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiştir. Bu sebeple O'nda bu yıllardan itibaren Rabbi ile başbaşa kalma arzusu görülür. Bir de buna toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler, ahlaksızlıklar, din adına icra edilen sapıklık ve akılsızlıklar eklenecek olursa, Hz. Muhammed'in böylesi cahilî bir toplumdan kendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir mağarada bir süre uzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır. Artık otuz beş yaşından itibaren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyunca Mekke'den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtiği Hıra dağındaki bir mağarada günlerini geçirerek Cenab-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, kudret ve azametini, O'nun gücü karşısında mahlukatın aczini ve zayıflığını düşünüyor; Rab Teala'nın insanlara sonsuz nimetlerini, buna karşı insanoğlunun nankörlüğünü, onların dinî, siyasî, içtimai, ahlakî vs. yönlerden içerisine düştükleri kötü durumları hatırlıyordu, işte bu uzlet, günleri Hz. Peygamber'i ruhi, ahlakî bir olgunluğa götürdüğü gibi tefekkür ve istidlal melekelerini geliştirerek aklî ve ilmî bir yüceliğe de eriştirdi.​
 



Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) Arap yarımadasının Hicaz bölgesinde, Mekke şehrinde doğdu. O'nun hayâtını ve insanlık târihinde yaptığı büyük inkılâbı kavrayabilmek için, yaşadığı asırda Arabistan'ın genel durumunun ve Arapların yaşayışlarının, ana hatları ile de olsa, bilinmesinde fayda vardır.
İslâmiyet'ten önce Araplar, henüz millet hâline gelemedikleri için; kabîleler hâlinde yaşıyorlardı. Her kabîle, diğerlerinden ayrı bir devlet gibiydi. Kabîle başkanına "Şeyh" deniyordu. Hicaz ve Yemen bölgelerinde bazı şehirler kurulmuşsa da, genellikle çöllerde çadır ve göçebe hayâtı geçiriyorlardı. Hicaz bölgesinde üç önemli şehir, Mekke, Yesrib (Medine) ve Tâif'ti.



Kabîleler arasında kan davası ve sınır anlaşmazlıkları gibi sebepler yüzünden savaş eksik olmazdı. Yalnızca yılın dört ayında (Muharrem, Recep, Zilka'de ve Zilhicce aylarında) savaşmazlardı. Bu aylara "haram aylar” denir. Bu aylarda, bütün kabîleler güvenlik içinde seyâhat edebildikleri için, genellikle büyük panayırlar bu aylarda kurulurdu. Mekke'nin hâkimi, Kâbe ve civârındaki putların koruyucusu oldukları için Kureyş kabîlesi, diğer bütün kabîlelerden saygı görürdü. Bu sebeple Kureyşliler, senenin her mevsiminde diledikleri yere seyâhat edebiliyorlardı.


Hicaz bölgesindeki panayırların en önemlileri, Mekke civârında kurulmakta olan Ukaz, Mecenne ve Zülmecaz panayırlarıydı. Bu panayırlara ülkenin dört bir yanından akın akın gelenler arasında satıcılar, şâirler, hatipler, falcılar ve çeşitli dinlere mensup kimseler de bulunuyordu. Tâif'le Nahle arasında kurulmakta olan Ukaz panayırında, şiir yarışmaları yapılır; beğenilip derece alan şiirler, Kâbe'nin duvarlarına asılırdı.





Müslümanlıktan önce, Arapların çoğunluğu putperestti. Yapmış oldukları bir takım heykellere ilâh diye tapıyorlardı. En önemli putlar, Hubel, Lât, Menât, Uzzâ, Vedd, Suva', Yeğûs, Yeûk ve Nesr adlarını taşıyanlardı. Mekke'de Kâbe ve civârına 360 kadar put yerleştirilmişti. Her kâbîlenin ayrı bir putu, her putun özel bir ziyâret günü vardı. Böylece yılın her gününde putlarını ziyârete gelenlerle dolup taşan Mekke, bir ticâret merkezi olduğu kadar, putperestliğin de merkezi hâline gelmiş bulunuyordu.


Arabistan'da putperestlerden başka, Mûsevî, Hıristiyan, Mecusî (ateşe tapan) ve Sâbiî dinlerine mensup kimseler de vardı. Bunlardan başka, çok az sayıda, Hz. İbrahim'in tebliğinden o devre ulaşan dinî esasları benimsemiş tek Tanrı inancında olan "Hanîf"ler vardı. Nevfel oğlu Varaka, Cahş oğlu Abdullah, Huveyris oğlu Osman ve Sâide oğlu Kuss bunlardandı.


İslâmiyetten önce Araplar arasında okuyup yazma bilenlerin sayısı son derece azdı. Cömertlik, konukseverlik, sözde durma, düşmanları bile olsa kendilerine sığınanları koruma, cesâret.. gibi bazı iyi özellikleri yanında, soygunculuk, faizcilik, zenginleri üstün, fakirleri hor görme, içki ve kumar düşkünlüğü, kabilecilik gayreti ile kan dökme gibi son derece çirkin âdetleri de vardı. Özellikle köle ve kadınlara hiç değer vermezlerdi. Kadınlar, ölen kocasından, babasından ve diğer yakınlarından mirâs alamadıkları gibi, kendileri mirâs malları arasında, mirâsçılara kalırdı. Erkekler istedikleri kadar kadınla evlenebilirlerdi. Bazı kimseler kız çocuklarını diri diri kumlara gömecek derecede vahşet göstermişlerdi.


İslâmiyetin doğuşu sırasında yalnız Araplar ve Arabistan değil, bütün dünya, haksızlık, sefâhat ve cehâletin karanlığı içindeydi. Maddî ve rûhî sıkıntılar içinde bunalmış olan insanlık, bir önder, bir kurtarıcı beklemekteydi.
 



Hz. Muhammed (s.a.s.) Milâddan sonra 571 senesi, Fil Yılı'nda, 12 Rebiülevvel (20 Nisan) pazartesi gecesi sabaha karşı, Mekke'de doğdu.

Arapların takvim başı olarak kullandıkları "Fil Vak'ası", Peygamberimiz (s.a.s.)'in doğumundan 52 gün kadar önce olmuştu.
Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine verdiği ziyâfette çocuğun adını soranlara:

"–Muhammed adını verdim. Dilerim ki, gökte Hakk, yeryüzünde halk, O'nu hayırla ansınlar..." cevâbını verdi. Annesi de ona "Ahmed" dedi.

Muhammed, üstünlük ve meziyetleri anılarak çok övülen demektir. Ahmed ise Cenab-ı Hakk'ı yüce sıfatları ile öven, hamt eden kimse demektir.
 
Peygamberimizin gençlik dönemi, doğduğu şehir olan Mekke’de geçmiştir. Gençlik döneminde de Peygamberimiz tutum ve davranışlarıyla belirgin bir kişilik olmuştur. O dönemde gençler için normal karşılanan pek çok kötü adet ve işlerden uzak durmuştur.
Müslümanlıktan önce (Câhiliyet Döneminde) Araplar arasında iç savaşlar eksik olmazdı. Yalnızca "Eşhür-i hurum" denilen dört ayda savaşmak haram sayılırdı. Bu dört ayda (Zilka'de, Zilhicce, Muharrem, Receb) savaş yapılacak olursa buna "Ficâr Savaşı" denirdi.
Kureyş kabîlesi ile Hevâzin kabîlesi arasında kan davası yüzünden bir savaş başlamış, dört yıl sürmüştü. Savaş, kan dökülmesi haram olan aylarda da devâm ettiği için "Ficâr Savaşı" denildi.
Peygamberimiz (s.a.s.) yirmi yaşlarında iken, kabilesi savaşa girdiği için kendisi de katılmak zorunda kaldı. Fakat kimseye ok atmamış, kimsenin kanını dökmemiştir. Sâdece karşı taraftan atılan okları toplayıp, amcalarına vermiştir.
Bütün Mekkeliler gibi Hz. Muhammed (s.a.s.) de amcasıyla birlikte ticâret yapıyordu. Gerek çocukluğunda, gerekse ticâret hayâtında, dürüstlüğü ile tanınmıştı. Sözünde durmadığı, yalan söylediği, başkalarına zarar verecek bir davranışta bulunduğu, bir kimseyi incittiği asla görülmemiş; dürüstlüğü dillere destan olmuştu. Bu yüzden Mekke'liler O'na "el-Emîn" (her konuda güvenilir kişi) diyorlardı. O'nun bu yüksek ahlâkını öğrenen Kureyş’in zengin kadınlarından Hatice, kendisine sermâye vererek ticâret ortaklığı teklif etti. Böylece Peygamber (s.a.s.) ile Hatice arasında ticâret ortaklığı başlamış oldu.
 


Sual: Resulullahı tanımamızdaki ölçü nedir?
CEVAP
Her Müslüman, Peygamber efendimizin güzellik ve üstünlüklerini ilmi, ihlâsı ve Ona olan sevgisi kadar derece derece görmekte ve anlayabilmektedir.

Peygamber efendimize vâris olan yüksek İslam âlimleri ise Onu bütün güzellikleriyle görmüş ve âşık olmuşlardır. Bunların en başında Ebu Bekr-i Sıddık gelmektedir. O, Resulullah efendimizdeki nübüvvet nurunu görmekte, Onun üstünlük, güzellik ve yüksekliklerini idrak ederek, Ona âşık olmakta öyle ileri gitmiştir ki, başka hiçbir kimse Ebu Bekr-i Sıddık hazretleri gibi olamamıştır. Bir keresinde, “Bütün iyiliklerimi, sizin bir sehvinize (yanılmanıza) değişirim” buyurmuştu.

Resulullah efendimizin güzelliğini en iyi görüp anlayan ve anlatanlardan biri de, müminlerin annesi Hazret-i Âişe idi. Âişe validemiz âlime, müctehide, akıllı, zeki ve edibe idi. Gayet belig ve fasih konuşurdu. Kur’an-ı kerimin manalarını, helal ve haramları, Arap şiirlerini ve hesap ilmini çok iyi bilirdi.

Resulullah efendimizi öven şu iki beyti Âişe validemiz söylemiştir:

Ve lev semiû fî mısra evsâfe haddihi
Le mâ bezelû fî sevmi yûsufe min nakdin.
Levvâmî zelîhâ lev reeyne cebînehu
Le âserne bilkat'il kulûbi alel eydî.

“Eğer Mısır’dakiler, Peygamber efendimizin yanaklarının güzelliğini işitmiş olsalardı, güzelliği dillere destan olan Yusuf aleyhisselamın pazarlığında hiç para vermezlerdi. Bütün mallarını, onun yanaklarını görebilmek için saklarlardı. Zeliha’yı Yusuf aleyhisselama âşık oldu diyerek kötüleyen kadınlar Resulullahın parlak alnını görselerdi ellerinin yerine kalblerini keserlerdi de acısını duymazlardı.”

Yine Âişe validemiz buyuruyor ki:
“Bir gün Resulullah mübarek nalınlarının kayışlarını çakıyordu. Ben de iplik eğiriyordum. Mübarek yüzüne baktım. Parlak alnından ter damlıyordu. Ter damlası, her tarafa nur saçıyordu. Gözlerimi kamaştırıyordu. Şaşakaldım. Bana doğru bakıp; “Sana ne oldu ki böyle dalgın duruyorsun?” buyurdu. “Ya Resulallah! Mübarek yüzündeki nurların parlaklığına ve mübarek alnındaki ter tanelerinin saçtıkları ışıklara bakarak kendimden geçtim” dedim. Resulullah kalkıp yanıma geldi. Gözlerimin arasını (alnımı) öptü ve; “Ya Âişe! Allahü teâlâ sana iyilikler versin! Beni sevindirdiğin gibi, seni sevindiremedim” buyurdu. Yani, senin beni sevindirmen, benim seni sevindirmemden çoktur, dedi.” Hazret-i Âişe’nin mübarek gözlerinin arasını öpmesi, Resulullah efendimizi severek, Onun cemalini anlayarak gördüğü için aferin ve takdir olmaktadır.

Resulullah efendimizin Kur’an-ı kerimde geçen isimlerinden biri de Yasin suresindeki Yasin kelimesidir. İslam âlimlerinin büyüklerinden olan Seyyid Abdülhakim-i Arvasi hazretleri; “Yasin, ey benim muhabbet deryamın dalgıcı olan habibim, demektir” buyurmuştur. Bu deryanın ismini duyanlar, uzaktan görenler, yakınına gelenler, içine girip nasibi kadar derine inenlerin hepsi, ömürlerinin her safhasında Resulullah efendimizin aşkı ile yanıp tutuşmuşlar, yanık feryatlar, içli gözyaşları ve yakıcı mısralarla bu aşklarını dile getirmişlerdir. Bunların içinde en büyük ve meşhurlarından olan ve bu muhabbet deryasından büyük pay sahibi olan Mevlana Halid-i Bağdadi hazretleri de Sevgili Peygamberimize olan muhabbet ve aşkını dile getirdiği kasidelerinden birinde şöyle demektedir:

Server-i âlem, sana âşık olup da, yanarım!
Her nerede olsam, o güzel cemalin ararım.

Kâbe kavseyn tahtının sultanı sen, ben hiçim,
Misafirinim dersem saygısızlık sayarım.

Her şey cihanda senin şerefine bilirim,
Rahmetin yağsa bana her gün olur baharım.

Herkes Kâbe’yi tavaf için gelir Hicaz’a,
Sana kavuşmak için ben dağları aşarım.

Saadet tacına kavuştum ben rüyada.
Ayağın toprağı serpildi yüzüme sanarım.

Dostunu öven âşıkların bülbülü, ey Cami!
Divanında şu yazılar, oluyor, tercümanım.

Dili sarkmış, susuz kalmış, uyuz bir köpek gibi,
Senin ihsan denizinden bir damla arzularım.

Muhammed Masum hazretleri buyuruyor ki:
(En büyük saadet, iki cihanın en üstün insanı olan Muhammed aleyhisselama tâbi olmaktır. Cehennem azabından kurtulmak için, Allahü teâlânın seçtiği sevdiği insanların reisine uymak gerekir. Cennet nimetlerine kavuşmak, Ona tâbi olanlara mahsustur. Allahü teâlânın sevgisine kavuşmak için, Ona tâbi olmak şarttır. Ona uymayanların tevbeleri, zühdleri, tevekkülleri ve duaları kabul olmaz. Onun yolunda olmayanların zikirleri, fikirleri, şevkleri ve zevkleri kıymetsizdir. Peygamberler, Onun hayat veren deryasından bir kadehe kavuşmakla, o derecelere yükselmişlerdir. Evliya, Onun sonsuz deryasından bir yudum içmekle muratlarına ermişlerdir. Yeryüzündeki melekler, Onun hizmetçileri, göklerdekiler, âşıklarıdır. Her şey, Onun şerefine yaratılmış, bütün varlıklar, Onun mübarek ruhundan feyz almışlardır. Allahü teâlânın varlığını O açıklamış, her şeyin yaratanı, Onun rızasını almak istemiştir. Ona ve Onun Âline ve Eshabına bizden dualar olsun. O yüce Peygamber, hepimizden razı olsun!)
 


Sual: Bir misyoner, “Siz, peygamberinizi, tanrıdan çok seviyorsunuz. Tanrının ismi anılınca hiç umursamıyorsunuz da, peygamberinizin ismi geçince hemen salevat okuyorsunuz. Bir de Allah ismi ile peygamberin ismini ayırmaz, yan yana söylersiniz. Allah aşkına şunu yap dense, yapmıyorsunuz da, peygamber aşkına dense hemen yapıyorsunuz” diyor.
Buna ne demeliydim?
CEVAP
Misyonere, “Biz Peygamberimizi çok sevdik de ne yaptık, sizin gibi tanrı mı dedik, tanrının oğlu mu dedik? Putunu yapıp boynumuzda mı taşıdık? Putunun önünde günah mı çıkarttık? Kendi gözünüzdeki merteği görmüyor, bizim gözümüzde saman çöpü arıyorsunuz” demeliydiniz.

Müslüman, Resulullahı, Allah’ın emri olduğu için sever. Biz, Allahü teâlâyı sevdiğimiz için, Resulünü seviyoruz. Müslüman, niye haramlardan kaçar? Niye namaz kılar, niye oruç tutar? Peygamberi sevdiği için mi, yoksa Allah’ı sevdiği için mi? Elbette Allah’ı sevdiği için. Allahü teâlâ, Resulü için habibim diyor, Onu çok seviyor, bizim de sevmemizi ve Ona uymamızı istiyor. Bir âyet meali şöyledir:
(Resulüm de ki; Allah’ı seviyorsanız, bana uyun. Bana uyanları Allah sever!) [Âl-i İmran 31]

Allah’ın sevgisi ile Peygamberin sevgisi farklı olmadığı gibi, Allah’ın emri ile, Peygamberin emri de ayrı değildir. Bunu ayrı gösterenler kâfirdir. Bir âyet meali şöyledir:
(Allah’ın emirleri ile, peygamberlerinin emirlerini birbirinden ayırmak isteyenler kâfirdir.) [Nisa 150-151]

Salevat getirmemizi de emreden Allahü teâlâdır. Bir âyet meali şöyledir:
(Allah ve melekleri, Nebiye salevat getiriyor, iman edenler, siz de salevat getirin.) [Ahzab 56]

Müslüman, sadece Allah’ın resulünü değil, diğer Müslümanları da sevmesi gerekir. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Müminleri Allah için seven ve kâfirleri Allah için düşman bilen, ancak o zaman Allahü teâlânın sevgisine kavuşur.) [Mektubat-ı Masum Faruki 3/58]

İmam-ı Rabbani hazretleri buyuruyor ki:
Cenab-ı Hak, Kur'an-ı kerimde Resulüne itaat etmenin kendisine itaat etmek olduğunu bildiriyor. O halde, Resulüne itaat edilmedikçe, Ona itaat edilmiş olmaz. Bunun pek kesin ve çok kuvvetli olduğunu bildirmek için de (Muhakkak böyledir) buyurdu. Bazı doğru düşünmeyenlerin bu iki itaati birbirinden ayrı göstermelerine meydan vermedi. (1/152)

Sultan Mahmud-i Gaznevi, birkaç adamını, Şeyh Ebül-Hasen-i Harkani hazretlerine gönderip onu yanına çağırmıştı. “Eğer gelmek istemezse, (Allah’a, Resulüne ve sizden [Müslümanlardan] olan âmirlere itaat edin) mealindeki âyeti okuyun” demişti. Şeyh hazretleri de gelmek istemeyince, kendisine bu âyeti okudular. O ise, (Allah’ın itaatine o kadar çok dalmış bulunuyorum ki, Resule itaat etmekten haya ediyorum. Âmire itaate vakit nerede?) dedi. Şeyh hazretlerinin [sekr halindeki] bu sözü, Allahü teâlânın itaatini, Resulünün itaatinden ayrı bildiğini göstermektedir. Şeriatın, tarikatın ve hakikatin bütün basamaklarında, Resulullaha itaat, Allahü teâlâya itaattir. Resulullaha itaat ile olmayan Allah’a itaat, dalalettir, sapıklıktır. Mehene şehrinin şeyhi, üstad Ebu Saîd-i Ebül Hayr ile otururken, Horasan’daki seyyidlerin büyüklerinden Seyyid Ecel de yanlarında idi. Bir meczup içeri girdi. Şeyh hazretleri, onu, Seyyidin üst yanına oturttu. Sonra seyyide dönerek, (Size olan saygımız, Resulullahı sevdiğimiz içindir. Bu meczubu ise, Allahü teâlâyı sevdiğimiz için yüksek tutuyoruz) dedi. Allahü teâlânın sevgisi ile, Resulullahın sevgisini ayıran böyle sözleri doğru yolun büyükleri uygun görmez. Allah sevgisinin, Resulullaha olan sevgiden çok olmasının, tarikat sarhoşluğundan ileri geldiğini bilirler. Böyle sözlere izin vermezler. (1/153)

(Allah ismi ile peygamberin ismini ayırmaz, yan yana söylersiniz)
demesi de yanlıştır. Çünkü Habibinin ismini kendi isminin yanından ayırmayan Allahü teâlâdır. İmanda da, itaatte de kendi isminin yanında bildirmiştir. Bu husustaki bazı âyet-i kerime mealleri şöyledir:
(Allah’a ve ümmi nebi olan Resulüne iman edin ve uyun ki doğru yolu bulun.) [Araf 158]

(Allah ve Resulüne itaat edin.)
[Enfal 1, 20, 46, Ahzab 33, Maide 92, Tegabün 12, Mücadele 13, Nur 54]

(Allah’a itaat edin, Peygambere itaat edin. İşlerinizi boşa çıkarmayın.)
[Muhammed 33]

(Allah ve Resulüne itaat eden, en büyük kurtuluşa ermiştir.) [Ahzab 71]

(Resule itaat eden, Allah’a itaat etmiş olur.) [Nisa 80]

(Allah ve Resulüne itaat eden Cennete, isyan eden Cehenneme gider.)
[Nisa 13,14]

(Allah’a ve Resulüne karşı gelen, bilsin ki, Allah’ın azabı çok şiddetlidir.) [Enfal 13]

(Allah’a ve Resulüne itaat edin ki rahmete kavuşturulasınız.)
[Al-i İmran 132]

(Allah’a ve resulüne itaat ederseniz, işlediklerinizden bir şey eksilmez.) [Hucurat 14]

(Allah’a ve Resulüne itaat edenler, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu nebiler, sıddıklar, şehidler ve salihlerle beraberdir.)
[Nisa 69]
Ayrıca, Allah ve Resulüne itaat etmenin müslümanlık, karşı gelmenin sapıklık, kâfirlik olduğu, iman ve itaat edenlere Cennet nimetlerinin olduğu, inkâr ve karşı gelenlere Cehennem azaplarının olduğu, bunların Cehennemde (keşke Allah’a ve Resulüne itaat etseydik) diyecekleri başka âyetlerde debildirilmiştir. [Ahzab 31, 36, 66, Nur 51,52, Feth 17, Tevbe 71]

Sadece Habibine uymayı da bildiriyor:
(Resulüme uyun ki, doğru yolu bulun!)
[Araf 158, Nur 54]

(Resulümün verdiğini alın, yasakladığından da sakının!) [Haşr 7]

(O, kendiliğinden konuşmaz. Onun [din ile ilgili] her sözü vahiy iledir.) [Necm 3-4]

(İhtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklaman için ve iman eden bir kavme de hidayet ve rahmet olsun diye bu kitabı sana indirdik.)
[Nahl 64]

(Namaz kılın, zekat verin, Resule itaat edin ki size merhamet edilsin.)
[Nur 56]

(Kimi, ona
[Resulüme] iman etti, kimi de, ondan yüz çevirdi. Bunlara da çılgın ateşli Cehennem yetti. Âyetlerimizi inkâr ederek kâfir olanları elbette ateşe atacağız.) [Nisa 55-56]

Habibini övüyor:
(Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.) [Enbiya 107]

(Rabbinin sana verdiği nimetlerle mecnun değilsin. Senin için bitmez, tükenmez, sonsuz mükafat vardır. Elbette sen en büyük ahlak üzeresin.) [Kalem 2-4]

(Resulullahta sizin için
[uyulması gereken] güzel örnekler vardır.) [Ahzab 21]

(Sen razı oldum diyene kadar Rabbin sana [çok nimet] verecek!) [Duha 5]

(Senin şânını, şöhretini
yücelttik.) [İnşirah 4] Bu âyetin tefsirinde deniyor ki:
Ezan, ikamet, teşehhüd, hutbe gibi bir çok yerde benimle beraber adını andırmak suretiyle şanını yücelttik. (Celâleyn)

Senin ismini doğuda, batıda, yeryüzünün her yerinde yükselttim. (Savi tefsiri) [Batıya doğru, bir tul derecesi gidilince, namaz vakitleri 4 dakika gecikiyor. Her 28 km gidişte, aynı vaktin ezanı birer dakika sonra tekrar okunuyor. Böylece, yer yüzünün her yerinde, her an ezan okunmakta, Muhammed aleyhisselamın ismi, Allahü teâlânın ismi ile beraber her an, her yerde işitilmektedir.]

Öyle bir yükseltme, yüceltme ki kendi ismini Habibinin ismi ile birlikte andırdı, Ona itaati kendisine itaat olarak gösterdi, melekler Ona salât etti, müminlere de Ona salevât getirmeyi emretti, Onu ismiyle değil, hep Resulüm, Habibim gibi güzel sıfatlarla andı. (Beydavi)

Cenab-ı Hak Resulünün nâmını dünya ve ahirette de yükseltti. Hiçbir şehadet getiren, hiçbir namaz kılan yoktur ki şehadet kelimesini ve Resulullahın mübarek adını zikretmiş olmasın. (Katâde)
(Allahü tealâ buyurdu ki: “Ben anıldıkça habibim sen de benimle birlikte anılmak suretiyle şânını yükselttim.)
[Ebu Ya'la, İbni Hibban]

 
Geri