Hüseyin Hilmi Işık Efendinin vefâtı (2001- Hicrî 9 Şaban 1422)

Konu sahibi son olarak 3475 gün önce görüldü
GÜNÜN TARİHİ .............................. HÜSEYİN HİLMİ IŞIK
Büyük İslâm âlimi Hüseyin Hilmi Işık Efendi, 8 Mart 1911’de (Hicrî 1329) İstanbul Eyüp Sultan’da doğup, 26.10.2001 (Hicrî 9 Şaban 1422) tarihinde âhırete irtihâl etti.
Eyüp Sultan Reşadiye Nümûne Mektebini ve 1929’da askerî liseyi birincilikle bitirdi. Eczacılık Fakültesine girerek askerî eczacı oldu. Gülhane Hastanesi’nde bir senelik stajını birincilikle bitirip, üsteğmen olarak Askerî Tıbbiye Okuluna müzakereci tayin edildi. Bu arada Kimya Fakültesine kaydolarak, yüksek matematikçi Von Mises’ten, mekanik profesörü Prager’den, fizikçi Dember’den, teknik kimyacı Goss’dan ders aldı. Kimya profesörü Fritz Arndt’ın yanında çalıştı, takdirlerini kazandı.
1936 senesinde Türkiye’nin ilk kimya yüksek mühendisi diplomasını aldı. Ankara Mamak’ta zehirli gazlar kimyageri yapıldı. Burada 11 sene kaldı. Orada Almanca da öğrendi. Harp gazları mütehassısı oldu. 1947’de Bursa Askerî Lisesinde kimya öğretmeni, sonra öğretim müdürü oldu. Bursa’dan sonra Kuleli ve Erzincan Askerî Liselerinde uzun seneler kimya öğretmenliği yaparak yüzlerce subay yetiştirdi. Kıdemli albay iken, 1960 yılında emekli oldu.
Emekli olduktan sonra, İstanbul’da Vefa Lisesi, Fatih İmam-Hatip Lisesi’nde, Cağaloğlu ve Bakırköy Sanat Enstitüleri gibi çeşitli okullarda matematik ve kimya öğretmenlikleri yapıp, çok sayıda îmanlı genç yetiştirdi. Hayatı boyunca; insanlarla iyi geçinmeyi, güzel ahlâk sâhibi olmayı, fitnelere karışmamayı tavsiye etmiştir.
Hüseyin Hilmi Işık Efendi, büyük İslâm âlimi Seyyid Abdülhakîm Arvasî “rahmetullahi teâlâ aleyh” hazretlerini, 1929 yılında tanımakla ve ona hizmet etmekle şereflendi. Bu zat sohbet ve derslerinde sarf, nahv, mantık, fıkıh, öğretti. Çok kitap okuttu. Bu zatın feyz ve ihsanlarına nâil oldu.
Seyyid Abdülhakîm Arvasî hazretlerinin vefâtından sonra, oğlu Ahmed Mekki efendi; fıkıh, hadis, tefsir, makul ve menkûl, usûl ve fürû ilimlerini talîm buyurdu. 1953 yılında İcâzet-i mutlaka almakla şereflendi. Arabî ve Fârisî tercümeler yaparak gençliğe hizmet etti. Başta; Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye olmak üzere, 14 Türkçe kitap ve bunlardan tercüme edilen muhtelif dillerdeki kitapların miktarı 100’den fazladır.
26.10.2001 Cuma gecesi vefât etti ve Eyüp Sultan Kabristanı’ndaki aile mezarlığına defnedildi.

 
Allahü teâlânın emir ve yasaklarına ehemmiyet vermeyenin imanı gider. Hüseyin Hilmi bin Saîd “Rahmetullahi aleyh”
 
Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin bu necip ve aziz millete en kıymetli yadigarı ve hediyesi. Ehli sünnet vel cemaat âlimlerinin hizmetçisi Hüseyin Hilmi Işık Efendinin (Rahmetullahi aleyh) vefatının 15.ci (miladi) sene-i devriyesi.
Allahü teala, rahmet etsin ve bizleri de şefaatlerine nail eylesin inşaallah.
 
Mübarekler buyurdular ki:
-Başarının en büyük engeli, insanın nefsidir. Bir arkadaşımız sordu, Avrupalılar, Amerikalılar küfür içinde, bunlara nefsleri engel olmuyor mu ki çok başarılılar, dedi. Siz başarıdan neyi kastediyorsunuz. Allahü teâlânın sivrisineğin kanadı kadar önem vermediği bu dünyada yapılan işlere başarı mı diyorsunuz? Başarı, öldükten sonra işe yarayandır. Bu görünenlerin hepsi hayaldir, rüyadır. Öldükten sonra hiçbir işe yaramayacaktır.
 
HÜSEYN HİLMÎ IŞIK “rahmetullahi teâlâ aleyh”:
20 inci asrın İslâm âlimi, evliyâsı ve fen ilmlerinin mütehassısıdır.
Nâm-ı müsteârı (M. Sıddîk Gümüş)dür. Bazı kitâblarında bu ismi kullanmıştır.
Binüçyüzyirmidokuz [1329] hicrî yılına rastlıyan bindokuzyüzonbir [1911] senesinde Mart ayının sekizinci günü, güzel bir behâr sabâhı, İstanbulda, Eyyûb sultânda, Servi Mahallesi, Vezîrtekke sokağı Şifâ yokuşunda [1] numaralı evde tevellüd etdi. Hicrî 9 Şa’bân 1422'de [mîlâdî 26 Ekim 2001] vefât etti. Eyyûb Câmi’inde kılınan cenâze nemâzına binlerce kişi katıldı. Eyyûb Sultân'da, Kaşgârî dergâhı yanında, âile kabristânına defn olundu.
Babası Sa’îd, dedesi Lofcanın Tepova köyünden İbrâhîm Pehlivândır. İkisi de Eyyûb Sultânda medfûndur. Balkan harbinde şehîd olduğu tepeye ismi verilen Bursalı Kâmil efendi ile hemşîresi Âişe hanımın anneleri Fâtıma hanım, İbrâhîm Pehlivânın birâderinin kızıdır.
Çeşidli, çok kıymetli din ve fen kitâblarının yazarıdır. Türkçe, arabî, fârisî, fransızca, almanca ve ingilizce kitâbları neşr etmişdir. Kitâbları bütün memleketlerde okunmakdadır. Teğmenlikden albaylığa kadar türk ordusunda zehrli gazlar mütehassıslığı ve kimyâ öğretmenliği yapmış, çok subay yetişdirmişdir. İstanbul üniversitesinde çalışarak, (Phenyl-ciyan-nitrometan) cisminin sentezini yapmış ve formülünü bulmuşdur. Bunu bildiren raporunu Fen fakültesi 1937 de, (Fritz Arndt, Lotte Loewe, Hilmî Işık) ismleri ile Devlet matbaasında, ingilizce olarak, 2.ci cild numarası ile basdırmışdır. Ayrıca fen fakültesinin 1937 senesi ikinci kânûn târîhli (Fen fakültesi mecmu’asında) 139.cu sahîfesinde neşr edilmişdir. Almanyada çıkan (Zentral Blatt) kimyâ kitâbının [m. 1937] tarîh ve [2519] sayısında (H. Hilmî Işık) isminde yazılıdır Bu başarılarından dolayı çok tebrîkler almışdır.
Din bilgilerinde derin âlim ve tesavvuf ma’rifetlerinde kâmil ve mükemmil olan, kerâmetler, hârikalar sâhibi seyyid Abdülhakîm efendinin “rahmetullahi aleyh” yetişdirdiği salâhiyyetli bir din âlimidir. 1929 dan 1362 [m. 1943] senesine kadar o büyük zâtdan ders almış, arabî ve fârisî tercemeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmışdır. (Hakîkat Kitâbevi)nde, 1415 hicrî ve 1995 mîlâdî senesinde, kendi hâzırladığı 60 arabî ve 25 fârisî ve 14 türkçe ve bunlardan terceme etdirdiği, fransızca, ingilizce, almanca, rusca ve arnavudca ve diğer dillerdeki kitâbların mikdârı yüzden fazladır. Vehhâbî, râfızî ve teblîğ-i cemâ’at denilen Ehl-i sünnet düşmanlarını rezîl etmişdir. Hakîkat Kitâbevinin basdırdığı kitâblar, (İnternet) vâsıtası ile bütün dünyâya neşr olunmakdadır.
(Çok kitâb okudum. Ehl-i sünnet âlimlerinin yükseklikleri yanında, pek câhil, bir hiç olduğumu anladım. Onları tanıyabilmek, yollarında bulunmak, büyük ni’metdir. Resûlullahın yolu, onların gösterdikleri yoldur. Resûlullahın güzel ahlâkı, onların ahlâkıdır. Dünyâda ve âhıretde se’âdete kavuşmak isteyen, o büyüklerin yoluna, sımsıkı sarılsın!) derdi.
 
Âilesi ve Akrabâları

· Babası Sa’îd efendi, doksanüç [hicrî 1295, mîlâdî 1878] Rus harbinde muhâcir olarak İstanbula gelmiş, Vezîrtekkesinde yerleşip evlenmişdi. Harb ve muhâcirlik sıkıntıları sebebi ile, hiçbir mektebe gidememiş, belediyyede kantar me’mûru olmuş, kırk seneden fazla, bu vazîfeyi yapmışdı. İstanbulun büyük câmi’lerinde, meşhûr hocaların derslerine aralıksız devâm ederek din bilgilerinde çok derinleşmişdi. Vazîfesi îcâbı matematiğin dört işlemini zihn ile yapmakda, o kadar mâhir olmuşdu ki, görenler şaşardı. Lise son sınıfda iken, babası Sa'îd efendi 1929 senesinde Eyyûb Sultânda vefât etdi. Askerî lisenin talebeleri, hocaları ve subayları cenâzede bulundu. Eyyûb halkı cenâzede bulunanların çokluğuna şaşmışdı. Eyyûb Sultân kabristânında medfûndur.

· Annesi Âişe hanım ve annesinin babası Hüseyn ağa da, Lofca kasabasından idiler. Annesi Âişe hanım, Mamakda vefât etmiş, Bağlumda medfûndur.

· Büyük birâderi Mustafâ efendi, astsubay mektebini bitirip, bu mektebde öğretmen iken, Şifâ yokuşundaki babasının evinde hastalanarak vefât etmiş, Eyyûbde defn edilmişdir.

· Diğer birâderi İbrâhîm efendi, deniz astsubay mektebini bitirip, Almanyada ihtisâs yapdıkdan sonra, Karaköyde polis me’mûru iken, bir kazâ kurşunuyla şehîd olmuş ve karakol civârındaki kabristâna defn edilmişdir.

· Küçük birâderi, Mehmed Sedâd efendi, Türkiye gazetesinde yazar iken, 1997 de vefât etmiş, Kaşgârî dergâhı yanındaki âile kabristânında medfûndur.

· Hemşîreleri Zehrâ, Fâika ve Nazîme hanımlar evlenmemiş, İstanbulda vefât etmişlerdir.

· Hüseyn Hilmî Işık’ın “rahmetullahi aleyh” amcası Halîl efendi, Ca’fer ve Mustafâ efendiler vefât etmişlerdir.

· İki teyzesi, Cemîle ve Fevziye hanımlardır. Fevziye hanımın oğlu Şemi’ beğ ve kızı Suhandan hanımdır.

· Hüseyn Hilmî Işık'ın “rahmetullahi aleyh” zevcesi Nefîse Sîret Hanım, 28 Şubat 2009 târîhinde İstabul'da vefât ederek, zevcinin yanına defn olundu.

· Hüseyn Hilmî Işık’ın “rahmetullahi aleyh” bir oğlu ve kızı olup, oğlu, kıymetli insan Abdülhakîm Işık, 25 Mart 2001 [30 Zilhicce 1421]de vefât etmişdir. Kabri babasının yanındadır.

· Bir torunu, ya’nî, Abdülhakîm Işık’ın oğlu olan Ferruh Işık Beğdir.

· Dâmâdı İhlâs Holding'in sâhibi Enver Ören, ikinci torunu A. Mücâhid Ören'dir.
 
Mektebe Başlaması
Hüseyn Hilmî efendi beş yaşında, Eyyûb câmi'i ile Bostan iskelesi arasındaki Mihri Şâh sultân ilk mektebine başladı. Burada iki senede Kur'ân-ı kerîmi hatm eyledi. Yedi yaşında, sultân Reşâd hânın türbesine bitişik (Reşâdiyye nümûne mektebi)nde ilk tahsîlini yaparken, babası ta'tîl aylarında (Hakîm Kutbüddin), (Kalenderhâne) ve (Ebüssü'ûd) din mekteblerine de gönderir, oğlunun iyi yetişmesi için çok gayret ederdi. Hüseyn Hilmî efendi, [1924] senesinde ilk mektebi birincilikle bitirdi. İlk okulda her dersden aldığı altın yaldızlı mükâfâtları büyük bir albümü doldurmakdadır.
O sene, Konyadan İstanbula getirilmiş olan (Halıcıoğlu askerî lisesi) giriş imtihânlarını pekiyi derece ile kazanıp, o sene orta kısmı ikinci sınıfa birincilikle geçdi. Her sene takdîrler alarak [1929] da askerî liseyi birincilikle bitirip, askerî tıbbiyye mektebine seçildi. Hilmî efendi, askerî lisenin her sınıfında oruclarını tutdu. Her nemâzını kıldı.
Lisede iken geometri hocası, her dersi verince Hüseyn Hilmî efendiye tekrâr etdirirdi. Arkadaşları, sen anlatınca dahâ iyi anlıyoruz derlerdi. Lise ikinci sınıfda (bir dik açının düşeyinin de dik olması için bir kenarının, düzleme paralel olması lâzım ve kâfidir) teorisini isbât ederken, durakladı. Hocası yüzbaşı Fuâd bey hatırlatmak isteyince (Efendim! Burasına aklım ermiyor. Dediğinizi anlıyorum. Fekat, iki isbâtlama birbiri yerine oluyor) demişdi. Fuâd bey, sınıfın ikincisine soruyor. O da, rakîbinin bu hâline sevinerek, (Hayır efendim. Hilmî efendi yanılıyor. Kitâb da sizin anlatdığınız gibi yazıyor) diyor. Hilmî efendi, bunu anlıyamadığında ısrar edince, Fuâd bey, onu yerine oturtuyor ve (Hilmî efendi! insanlık hâli bu. Belki bugün çok çalışarak kafan yorulmuş. Belki de başka üzüntün vardır. Başka zemân iyi anlarsın. Üzülme!) diyor. Gece oluyor. Herkes uykuda. Nöbetçi, Hilmî efendiyi uyandırıyor. (Kalk! Geometri hocası, öğretmenler odasında seni istiyor) diyor. Kalkıp giyiniyor. Geceyarısı, şaşkın şaşkın odaya gidiyorlar. Fuâd bey: (Yavrum Hilmî efendi! Evime gidince düşündüm. Hilmî efendi her yeni verilen dersi bülbül gibi tekrâr eder. En çetin matematik problemlerini çözer. Onun bugün iki ayrı geometri da'vâsının birbirine ters düşdüğünü söylemesi boşuna olmasa gerekdir dedim. Çok inceledim. Anladım ki, Hilmî efendi haklı imiş. Fransız profesörü Hadamar yanlış yazmış. İzmir lisesi geometri muallimi Ahmed Nazmi bey de, bunu terceme ederken farkına varamamış. Ben ise, senelerce, bunu yanlış anlatmışım. Oğlum sen haklısın. Seni tebrîk ederim. Senin gibi talebem olduğu için iftihâr ediyorum. Senin râhat uyuman, sevinmen için, yarını bekliyemedim, geldim.) dedi. Hilmî efendinin alnından öpdü ve gitdi.
 
Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri ile karşılaşması
Kendileri, Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri ile karşılaşmasını (Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye)nin “ÖNSÖZÜ”nde; şöyle anlatmakdadır.
“İlk tahsîlimi, baba yerim olan İstanbulda, Eyyûb sultânda, Reşâdiyye nümûne mektebinde yapdım. Evimden ve ilk mektebden din terbiyesi, din bilgisi aldım. Halıcıoğlu Askerî lisesi Orta ve Lise kısmında okurken, mekteblerden Kur’ân-ı kerîm ve din dersleri kaldırıldı. Allahü teâlânın, sevgili Peygamberimizin ve islâm âlimlerinin ismleri söylenmez oldu. Hiçbir hocamız din bilgisi vermiyordu. Onları yüksek, olgun tanıyor, çok saygılı olmak istiyordum. Fekat, mukaddesâtıma saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradım. Îmân ile küfr arasında bocaladım. Küçük aklımla düşünerek, müslimânlık olarak öğrendiğim bütün bilgilerimi inceliyordum. Hepsinin fâideli, iyi, kıymetli olduğunu görüyor, bunları fedâ edemiyordum. Altı sene, bu iki te’sîr altında sarsıldım. Birkaç sene önce, berâber oruc tutduğumuz, nemâz kıldığımız arkadaşlarım, öğretmenlerin ve gazetelerin iftirâlarına aldanarak, ibâdetden vazgeçdiler. Yalnız kalmak, beni dahâ da üzdü. Acabâ haksızmıyım, yanlış yoldamıyım diyordum. (m. 1929) senesinde, lise son sınıfda, onsekiz yaşında idim. Kadr gecesi, mektebde yatmışdık. Uyuyamadım. Şaşkın olarak, yatağımdan fırladım. Düşüncelerimde, îmânda yalnız kalmışdım. Sıkılıyordum, bunalıyordum. Bağçeye çıkdım. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyyûb sultânın, ya’nî Hâlid bin Zeydin türbesine karşı, Halîcin ışıklı dalgaları, sanki bana, üzülme, sen haklısın diyorlardı. Hıçkırarak ağladım. (Yâ Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmakdan koru!) diye yalvardım. Allahü teâlâ, bu ma’sûm ve hâlis düâmı kabûl buyurdu. Kerâmetler, hârikalar hazînesi, ilm deryâsı Abdülhakîm efendi, önce rü’yâda, sonra câmi’de karşıma çıkdı. Beni, cezb etdi.”
Hüseyin Hilmî Işık “rahmetullahi aleyh”, Bâyezîd meydânında Zeyneb hânımın çok zînetli olan konağındaki fen fakültesinde okurken pek üzüntülü idi. Bâyezîd câmi'inde Cum'a nemâzı kılarken, yalnız bir saf cemâ'at vardı. Onlar da yaşlı idiler. Birkaç sene sonra müslimân kalmıyacak diyerek hem üzülüyor, hem de bunun sebebini araşdırıyor, bir dürlü anlıyamıyordu. Yeis ve ümmîdsizlik içinde idi. Mektebde de derdleşecek, fâidelenecek kimse bulamıyordu.
Birgün dersden çıkmış öğle nemâzını kılmak için Bâyezîd câmi'ine girmişdi. Kıldıkdan sonra kitâbcılar tarafında birinin va'z verdiğini gördü. Oturup dinledi. Bir hoca elindeki ince ve ufak bir kitâba bakarak îmânın altı şartını anlatıyordu. Hep bildiği şeylerdi. Fekat kalkıp başka yere otursaydı, dersi beğenmedi ve gitdi sanarak hoca üzülür düşüncesi ile yerinden kalkmadı. Zâten dinliyen de, üç-beş ihtiyârdı. Hoca dersi çabuk bitirdi. Önündeki bir formalık ince kitâbları göstererek, (Bunlar herkese lâzımdır. Satıyorum alınız!) dedi. Hocanın çok fakîr olduğu hâlinden anlaşılıyordu. Kitâb alan kimse olmadı. Hilmî efendi, hocaya acıdı. Bir dâne alıp, bir gence hediye ederim düşüncesi ile (kaç kuruş?) dedi. Yirmibeş kuruş deyince, almadı. Hem yirmibeş kuruşu yokdu. Hem de, küçük kitâbın değeri iki kuruş kadardı. Çünki, para kıymetli idi. İmâm ma'âşı on-yedi lira, teğmen aylığı altmışbir lira idi. Kitâbın ençok beş kuruşdan fazla olmasını din adamına yakışdıramadı. (Allah rızâsı için parasız verilir. Haydi nafaka için beş kuruş olsun) diye düşünerek, bu hocayı beğenmedi. Kalkıp karşı tarafa doğru yürüdü. Bâyezîd meydânı tarafındaki parmaklık içi ve dışı çok galabalıkdı. Bir ihtiyâr, içerde oturmuş kitâbdan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) anlatıyordu. Hiç bilmediği, çok merâk etdiği şeylerdi. Fekat câmi’ içinde ikindi nemâzı kılınmağa başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, (Bu kitâb Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyyem olsun!) diyerek arkasına uzatdı. Kalkıp nemâza başladı. Hilmî efendi, bu hocayı dinlerken, hep karşıdaki hocayı düşünüyor. Allah adamı, din kitâbını bedava verir düşüncesini zihninde tekrârlıyordu. Bu hoca ise, kendisini görmemişdi. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamışdı? Kitâbı alınca, câmi'in boş yerine koşup nemâzını kıldı. Kitâbın kapağında (Râbıta-i şerîfe) ve altında (Abdülhakîm) yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm efendi olduğunu, Cum'a günleri, Eyyûb câmi'inde va'z verdiğini öğrendi. Hemen Bâyezîd kulesine yakın (Bekir ağa bölüğü) denilen binâdaki yerine gitdi. Cum'a gününü bekledi. O zemân her yer Cum'a günleri ta'tîl olurdu. Büyük câmi'de hocayı aradı. Göremedi. Sordu. O, başka câmi'de imâmdır. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler dediler. Dayanamadı. Dışarı çıkdı. Onu, bir kitâb sergisinin yanında duruyor gördü. Arkasından yaklaşdı. Sevgi ile hep hocaya bakdı. Kitâbcı (Hoca, ayakda dikilme! Şu iskemleye otur!) dedi. İskemlenin üstü kar ile örtülmüşdü. Oraya oturacak iken, Hilmî efendi, şimşek gibi sıçrayıp (durun, oturmayın!) dedi ve mendili ile karları atdı. Kaputunu çıkarıp, katlayıp, üstüne koydu. (Buyurun, oturun!) dedi. Dönüp ona bakdı. Mubârek yüzü heybetli, kara kaşları, kara gözleri, yuvarlak sakalı, çok güzel, pek sevimli idi. (Kaputunu al!) deyip tahtaya oturdu. Hilmî efendi, buna üzüldü ise de, (Kaputu sırtıma ört!) dedi. Bu emrine sevindi. Cemâ'at câmi'den çıkmağa başlayınca kalkdı. Câmi'in yan tarafındaki küçük kısmına girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitâbından anlatmağa başladı. Hüseyn Hilmî efendi, en önde karşısına oturmuş dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk etdiği din ve dünyâ bilgilerini zevk ile dinledi. Defîne bulmuş fakîr gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini seyyid Abdülhakîm efendiden hiç ayırmıyor, Onun sevimli, nûrlu yüzünü seyr etmeğe, söylediği, herbiri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeğe dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini, herşeyi unutmuşdu. Kalbinde, tatlı tatlı birşeyler dolaşıyor, sanki, tatlı birşeyle yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyn Hilmî efendiyi mest etmiş, (Fenâ) denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen ni'met, sanki bir oturuşda hâsıl olmuşdu. Ne yazık ki, bir sâ'at geçmiş, ders bitmişdi. Bu bir sâ'at, Hüseyn Hilmî efendiye bir ân gibi olmuş, tatlı rü'yâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıda sıraya girmişdi. Ayakkabılarının iplerini bağlarken, birisi eğilip, kulağına (Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!) dedi. Bu çok tatlı, te'sîrli sözü söyliyen kimse, seyyid Abdülhakîm efendi idi. O gece, Hilmî efendi, rü'yâda (Bulutsuz, parlak mavi bir semâ. Etrafı, câmi’ kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nûr yüzlü biri gidiyor. Başını kaldırıp bakınca, seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördü). Zevkle uyandı. Birkaç gün sonra, rü'yâda, Hazret-i Hâlidin türbesinde sandukanın baş tarafına biri oturmuş. Yüzü ay gibi dalgalanıyor. Elini öpmek için kuyruk olmuşlar. Hilmî efendi de diziye giriyor. Sırası gelip, elini öperken uyanıyor). Her cum'a evine gidiyor. O zemân Fâtihde oturmakdadır. Ba'zan sabâh nemâzından önce gelip, yatsıdan sonra, zorla ayrılmakda, herşeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi olmakdadır. Yimekde, nemâzda, istirâhatda, bir yere gitmekde, Abdülhakîm efendiden hiç ayrılmamakdadır. Hareketlerine dikkat ediyor. Hep onu dinliyor. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpınıyordu. Ta'tîl günlerinde, boş kaldığı zemânlarda, hep oraya gidiyor. Câmi'lerdeki va'zlarını hiç kaçırmıyordu. Bir beyt, mısra' veyâ arabî, fârisî bir cümle yazılıp açıklanmıyan bir gün olmamışdı. Yazılanların hepsi ezberlenirdi. Emsile, Avâmil, Simâ'î masdarlar, (İsaguci) denilen mantık kitâbı ezberletildi.
Kendileri (Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye)nin “ÖNSÖZÜ”nde, bu husûsda şöyle buyumaktadırlar.
“Eczâcı mektebinde talebe iken, Bâyezîd câmi’i şerîfinde va’zlarına, sonra evine gitdim. Bana acıdı. Sarf, nahv, mantık, fıkh öğretdi. Çok kitâb okutdu. Fransızca Maten gazetesine de abone etdirdi. Arabî ve fârisî öğretdi. (Emâlî kasîdesi)ni, (Hâlid-i Bagdâdî dîvânı)nın bir kısmını ezberletdi. Sohbetleri o kadar tatlı, o kadar fâideli idi ki, çok def’a, sabâhdan gece yarısına kadar yanından ayrılmazdım. Şimdi, o sohbetleri hâtırladığım ânlar, hayâtımın en zevkli dakîkaları olmakdadır.”
Seyyid Abdülhakîm efendinin Hüseyn Hilmî efendiye ilk verdiği vazîfe, imâm-ı Begavînin (Kazâ-kader) hakkındaki, birkaç satırının arabcadan türkceye tercemesi oldu. Tercemeyi, gece evinde yazarak, ertesi gün hocasına götürünce, (Çok iyi, doğru terceme etmişsin. Hoşuma gitdi) buyurmuşdur. Hüseyn Hilmî Işığın “rahmetullahi aleyh” bu ilk tercemesi, (Se'âdet-i ebediyye) kitâbı, ikinci kısm, dördüncü madde sonundadır.
Yine (Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye)nin “ÖNSÖZÜ”nde, hocalarının sohbetindeki hâllerini şöyle ifâde buyurmaktadırlar.
“(m. 1936)ya kadar askerî tıbbiyye mektebinde müzâkereci iken, hem kimyâ yüksek mühendisliğine devâm etdim, hem de o islâm âliminin va’zlarından, sohbetinden ilm ve zevk topladım. Kalbimdeki küfr pislikleri temizlendi. İslâmiyyetin dünyâ ve âhıret se’âdeti için, biricik kaynak olduğunu anladım. Önceleri, büyük sandığım kimseleri, islâm âlimlerinin büyüklükleri yanında, çocuk gibi gördüm. Onların ilm diye söyledikleri ba’zı şeylerin, ilmden, fenden çok uzak, alçakça düzülmüş plânlar, iftirâlar olduğunu anladım. (m. 1936) dan sonra, Ankarada, Mamak kimyâhânesinde vazîfeli iken, almanca öğrenmemi ve İmâm-ı Rabbânînin “kuddise sirruh” (Mektûbât)ını devâmlı okumamı söyledi. Her fırsatda İstanbula gelip, ma’rifetler deryâsından inci, mercân topladım.”
Hüseyn Hilmî Işık “rahmetullahi aleyh”, seyyid Abdülhakîm efendinin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir yerde duyamadığını söyler, şimdi en zevkli anlarım, o tatlı günleri hâtırladığım zemânlardır derdi. O zemânları hâtırladıkça, hasretinden, firâk ateşinden burnumun kemikleri sızlıyor der, şu beyti sıksık okurdu:

Zi-hicr-i dositân, hûn şüd derûn-i sine cân-ı men,
Firâk-ı hem-nişînân suht, magz-ı istehân-ı men!
Türkçesi:
Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, rûhum kan ağlıyor,
Birlikde oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!
Hüseyn Hilmî Işık “rahmetullahi aleyh” , her sohbetinde islâm âlimlerinin kitâblarından okur, imâm-ı Rabbânînin ve Abdülhakîm-i Arvâsînin “rahmetullahi aleyhimâ” sözlerinden söyler, gözleri yaşarırdı. (Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest) derdi. Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür demekdir.
Abdülhakîm efendinin,

· İslâm âlimleri anılınca, (insan onlar idi. Onların yanında biz hiç kalırız. Hâzır olsak, hesâba katılmayız. Gâib olsak, aranmayız!) ve

· (Tekkeler kapatılmasaydı, burada birkaç Velî yetişiyordu!) ve

· (Ben zâyi' oldum!) ve

· (Yabancı dil bilseydim, çok fâideli olurdum!) ve

· (İmâm-ı Rabbânînin Mektûbâtını herkes anlıyamaz. (Mektûbât), ne Hâfız-ı Şîrâzînin yazılarına, ne de (Hamse) ye benzer. Biz onu anlamak için değil, bereketlenmek için okuyoruz!) ve

· (Nemâz kılmak, Allahü teâlâya teveccüh etmek demekdir. Dünyâda şer'i şerîfe muvâfık nemâz kılanlara hakâyık münkeşif olur. İlm-i ledünnî ihsân olunur. Bu ilmin yetmişiki derecesi vardır. En aşağısı, yaprakların sayısını bilmek ve Sa'îd ile Şakî olanı ayırmakdır. Bunlar kabrde nemâz kılarlar.)
sözlerini sıksık tekrâr ederdi.
 
Geri