Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri ile karşılaşması
Kendileri, Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî “rahmetullahi aleyh” hazretleri ile karşılaşmasını (Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye)nin “ÖNSÖZÜ”nde; şöyle anlatmakdadır.
“İlk tahsîlimi, baba yerim olan İstanbulda, Eyyûb sultânda, Reşâdiyye nümûne mektebinde yapdım. Evimden ve ilk mektebden din terbiyesi, din bilgisi aldım. Halıcıoğlu Askerî lisesi Orta ve Lise kısmında okurken, mekteblerden Kur’ân-ı kerîm ve din dersleri kaldırıldı. Allahü teâlânın, sevgili Peygamberimizin ve islâm âlimlerinin ismleri söylenmez oldu. Hiçbir hocamız din bilgisi vermiyordu. Onları yüksek, olgun tanıyor, çok saygılı olmak istiyordum. Fekat, mukaddesâtıma saldıranları görünce, hayâl kırıklığına uğradım. Îmân ile küfr arasında bocaladım. Küçük aklımla düşünerek, müslimânlık olarak öğrendiğim bütün bilgilerimi inceliyordum. Hepsinin fâideli, iyi, kıymetli olduğunu görüyor, bunları fedâ edemiyordum. Altı sene, bu iki te’sîr altında sarsıldım. Birkaç sene önce, berâber oruc tutduğumuz, nemâz kıldığımız arkadaşlarım, öğretmenlerin ve gazetelerin iftirâlarına aldanarak, ibâdetden vazgeçdiler. Yalnız kalmak, beni dahâ da üzdü. Acabâ haksızmıyım, yanlış yoldamıyım diyordum. (m. 1929) senesinde, lise son sınıfda, onsekiz yaşında idim. Kadr gecesi, mektebde yatmışdık. Uyuyamadım. Şaşkın olarak, yatağımdan fırladım. Düşüncelerimde, îmânda yalnız kalmışdım. Sıkılıyordum, bunalıyordum. Bağçeye çıkdım. Gökyüzü yıldızlarla dolu idi. Eyyûb sultânın, ya’nî Hâlid bin Zeydin türbesine karşı, Halîcin ışıklı dalgaları, sanki bana, üzülme, sen haklısın diyorlardı. Hıçkırarak ağladım. (Yâ Rabbî! Sana inanıyorum. Seni ve Peygamberlerini seviyorum. İslâm bilgilerini öğrenmek istiyorum. Beni, din düşmanlarına aldanmakdan koru!) diye yalvardım. Allahü teâlâ, bu ma’sûm ve hâlis düâmı kabûl buyurdu. Kerâmetler, hârikalar hazînesi, ilm deryâsı Abdülhakîm efendi, önce rü’yâda, sonra câmi’de karşıma çıkdı. Beni, cezb etdi.”
Hüseyin Hilmî Işık “rahmetullahi aleyh”, Bâyezîd meydânında Zeyneb hânımın çok zînetli olan konağındaki fen fakültesinde okurken pek üzüntülü idi. Bâyezîd câmi'inde Cum'a nemâzı kılarken, yalnız bir saf cemâ'at vardı. Onlar da yaşlı idiler. Birkaç sene sonra müslimân kalmıyacak diyerek hem üzülüyor, hem de bunun sebebini araşdırıyor, bir dürlü anlıyamıyordu. Yeis ve ümmîdsizlik içinde idi. Mektebde de derdleşecek, fâidelenecek kimse bulamıyordu.
Birgün dersden çıkmış öğle nemâzını kılmak için Bâyezîd câmi'ine girmişdi. Kıldıkdan sonra kitâbcılar tarafında birinin va'z verdiğini gördü. Oturup dinledi. Bir hoca elindeki ince ve ufak bir kitâba bakarak îmânın altı şartını anlatıyordu. Hep bildiği şeylerdi. Fekat kalkıp başka yere otursaydı, dersi beğenmedi ve gitdi sanarak hoca üzülür düşüncesi ile yerinden kalkmadı. Zâten dinliyen de, üç-beş ihtiyârdı. Hoca dersi çabuk bitirdi. Önündeki bir formalık ince kitâbları göstererek, (Bunlar herkese lâzımdır. Satıyorum alınız!) dedi. Hocanın çok fakîr olduğu hâlinden anlaşılıyordu. Kitâb alan kimse olmadı. Hilmî efendi, hocaya acıdı. Bir dâne alıp, bir gence hediye ederim düşüncesi ile (kaç kuruş?) dedi. Yirmibeş kuruş deyince, almadı. Hem yirmibeş kuruşu yokdu. Hem de, küçük kitâbın değeri iki kuruş kadardı. Çünki, para kıymetli idi. İmâm ma'âşı on-yedi lira, teğmen aylığı altmışbir lira idi. Kitâbın ençok beş kuruşdan fazla olmasını din adamına yakışdıramadı. (Allah rızâsı için parasız verilir. Haydi nafaka için beş kuruş olsun) diye düşünerek, bu hocayı beğenmedi. Kalkıp karşı tarafa doğru yürüdü. Bâyezîd meydânı tarafındaki parmaklık içi ve dışı çok galabalıkdı. Bir ihtiyâr, içerde oturmuş kitâbdan anlatıyordu. Güçlükle gidip, arkasına oturup dinledi. (Evliyâ mezârları nasıl ziyâret edilir?) anlatıyordu. Hiç bilmediği, çok merâk etdiği şeylerdi. Fekat câmi’ içinde ikindi nemâzı kılınmağa başlandı. Hoca da kitâbı kapayıp, (Bu kitâb Allah rızâsı için bu küçük efendiye hediyyem olsun!) diyerek arkasına uzatdı. Kalkıp nemâza başladı. Hilmî efendi, bu hocayı dinlerken, hep karşıdaki hocayı düşünüyor. Allah adamı, din kitâbını bedava verir düşüncesini zihninde tekrârlıyordu. Bu hoca ise, kendisini görmemişdi. Arkasında küçük efendi olduğunu nereden anlamışdı? Kitâbı alınca, câmi'in boş yerine koşup nemâzını kıldı. Kitâbın kapağında (Râbıta-i şerîfe) ve altında (Abdülhakîm) yazılı idi. Yanındakine sorup, kitâbı verenin Abdülhakîm efendi olduğunu, Cum'a günleri, Eyyûb câmi'inde va'z verdiğini öğrendi. Hemen Bâyezîd kulesine yakın (Bekir ağa bölüğü) denilen binâdaki yerine gitdi. Cum'a gününü bekledi. O zemân her yer Cum'a günleri ta'tîl olurdu. Büyük câmi'de hocayı aradı. Göremedi. Sordu. O, başka câmi'de imâmdır. Orada kılıp, buraya gelir. Dışarıda bekler dediler. Dayanamadı. Dışarı çıkdı. Onu, bir kitâb sergisinin yanında duruyor gördü. Arkasından yaklaşdı. Sevgi ile hep hocaya bakdı. Kitâbcı (Hoca, ayakda dikilme! Şu iskemleye otur!) dedi. İskemlenin üstü kar ile örtülmüşdü. Oraya oturacak iken, Hilmî efendi, şimşek gibi sıçrayıp (durun, oturmayın!) dedi ve mendili ile karları atdı. Kaputunu çıkarıp, katlayıp, üstüne koydu. (Buyurun, oturun!) dedi. Dönüp ona bakdı. Mubârek yüzü heybetli, kara kaşları, kara gözleri, yuvarlak sakalı, çok güzel, pek sevimli idi. (Kaputunu al!) deyip tahtaya oturdu. Hilmî efendi, buna üzüldü ise de, (Kaputu sırtıma ört!) dedi. Bu emrine sevindi. Cemâ'at câmi'den çıkmağa başlayınca kalkdı. Câmi'in yan tarafındaki küçük kısmına girdi. Yerdeki yüksek mindere oturup rahle üstündeki kitâbından anlatmağa başladı. Hüseyn Hilmî efendi, en önde karşısına oturmuş dikkatle dinliyordu. Hiç işitmemiş olduğu çok merâk etdiği din ve dünyâ bilgilerini zevk ile dinledi. Defîne bulmuş fakîr gibi, serin suya kavuşmuş, ciğeri yanık kimse gibi idi. Gözlerini seyyid Abdülhakîm efendiden hiç ayırmıyor, Onun sevimli, nûrlu yüzünü seyr etmeğe, söylediği, herbiri pırlanta gibi kıymetli bilgileri dinlemeğe dalmış, kendinden geçmiş, dünyâ işlerini, mektebini, herşeyi unutmuşdu. Kalbinde, tatlı tatlı birşeyler dolaşıyor, sanki, tatlı birşeyle yıkanarak temizleniyordu. Dahâ ilk sohbeti, ilk sözleri Hüseyn Hilmî efendiyi mest etmiş, (Fenâ) denilen ve kavuşmak için uzun seneler çile çekilen ni'met, sanki bir oturuşda hâsıl olmuşdu. Ne yazık ki, bir sâ'at geçmiş, ders bitmişdi. Bu bir sâ'at, Hüseyn Hilmî efendiye bir ân gibi olmuş, tatlı rü'yâdan uyanır gibi, elindeki not defterini cebine koyarak, dışarı çıkmak için kapıda sıraya girmişdi. Ayakkabılarının iplerini bağlarken, birisi eğilip, kulağına (Küçük efendi! Seni çok sevdim. Bizim ev mezârlık arasındadır. Bize gel. Seninle konuşuruz!) dedi. Bu çok tatlı, te'sîrli sözü söyliyen kimse, seyyid Abdülhakîm efendi idi. O gece, Hilmî efendi, rü'yâda (Bulutsuz, parlak mavi bir semâ. Etrafı, câmi’ kubbesindeki gibi parmaklıkla çevrilmiş, burada nûr yüzlü biri gidiyor. Başını kaldırıp bakınca, seyyid Abdülhakîm efendi olduğunu gördü). Zevkle uyandı. Birkaç gün sonra, rü'yâda, Hazret-i Hâlidin türbesinde sandukanın baş tarafına biri oturmuş. Yüzü ay gibi dalgalanıyor. Elini öpmek için kuyruk olmuşlar. Hilmî efendi de diziye giriyor. Sırası gelip, elini öperken uyanıyor). Her cum'a evine gidiyor. O zemân Fâtihde oturmakdadır. Ba'zan sabâh nemâzından önce gelip, yatsıdan sonra, zorla ayrılmakda, herşeyi unutup, yeniden görüyormuş gibi olmakdadır. Yimekde, nemâzda, istirâhatda, bir yere gitmekde, Abdülhakîm efendiden hiç ayrılmamakdadır. Hareketlerine dikkat ediyor. Hep onu dinliyor. Bir dakîkanın boş geçmemesi için çırpınıyordu. Ta'tîl günlerinde, boş kaldığı zemânlarda, hep oraya gidiyor. Câmi'lerdeki va'zlarını hiç kaçırmıyordu. Bir beyt, mısra' veyâ arabî, fârisî bir cümle yazılıp açıklanmıyan bir gün olmamışdı. Yazılanların hepsi ezberlenirdi. Emsile, Avâmil, Simâ'î masdarlar, (İsaguci) denilen mantık kitâbı ezberletildi.
Kendileri (Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye)nin “ÖNSÖZÜ”nde, bu husûsda şöyle buyumaktadırlar.
“Eczâcı mektebinde talebe iken, Bâyezîd câmi’i şerîfinde va’zlarına, sonra evine gitdim. Bana acıdı. Sarf, nahv, mantık, fıkh öğretdi. Çok kitâb okutdu. Fransızca Maten gazetesine de abone etdirdi. Arabî ve fârisî öğretdi. (Emâlî kasîdesi)ni, (Hâlid-i Bagdâdî dîvânı)nın bir kısmını ezberletdi. Sohbetleri o kadar tatlı, o kadar fâideli idi ki, çok def’a, sabâhdan gece yarısına kadar yanından ayrılmazdım. Şimdi, o sohbetleri hâtırladığım ânlar, hayâtımın en zevkli dakîkaları olmakdadır.”
Seyyid Abdülhakîm efendinin Hüseyn Hilmî efendiye ilk verdiği vazîfe, imâm-ı Begavînin (Kazâ-kader) hakkındaki, birkaç satırının arabcadan türkceye tercemesi oldu. Tercemeyi, gece evinde yazarak, ertesi gün hocasına götürünce, (Çok iyi, doğru terceme etmişsin. Hoşuma gitdi) buyurmuşdur. Hüseyn Hilmî Işığın “rahmetullahi aleyh” bu ilk tercemesi, (Se'âdet-i ebediyye) kitâbı, ikinci kısm, dördüncü madde sonundadır.
Yine (Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye)nin “ÖNSÖZÜ”nde, hocalarının sohbetindeki hâllerini şöyle ifâde buyurmaktadırlar.
“(m. 1936)ya kadar askerî tıbbiyye mektebinde müzâkereci iken, hem kimyâ yüksek mühendisliğine devâm etdim, hem de o islâm âliminin va’zlarından, sohbetinden ilm ve zevk topladım. Kalbimdeki küfr pislikleri temizlendi. İslâmiyyetin dünyâ ve âhıret se’âdeti için, biricik kaynak olduğunu anladım. Önceleri, büyük sandığım kimseleri, islâm âlimlerinin büyüklükleri yanında, çocuk gibi gördüm. Onların ilm diye söyledikleri ba’zı şeylerin, ilmden, fenden çok uzak, alçakça düzülmüş plânlar, iftirâlar olduğunu anladım. (m. 1936) dan sonra, Ankarada, Mamak kimyâhânesinde vazîfeli iken, almanca öğrenmemi ve İmâm-ı Rabbânînin “kuddise sirruh” (Mektûbât)ını devâmlı okumamı söyledi. Her fırsatda İstanbula gelip, ma’rifetler deryâsından inci, mercân topladım.”
Hüseyn Hilmî Işık “rahmetullahi aleyh”, seyyid Abdülhakîm efendinin sohbetindeki, sözlerindeki lezzeti, başka hiçbir yerde duyamadığını söyler, şimdi en zevkli anlarım, o tatlı günleri hâtırladığım zemânlardır derdi. O zemânları hâtırladıkça, hasretinden, firâk ateşinden burnumun kemikleri sızlıyor der, şu beyti sıksık okurdu:
Zi-hicr-i dositân, hûn şüd derûn-i sine cân-ı men,
Firâk-ı hem-nişînân suht, magz-ı istehân-ı men!
Türkçesi:
Sevdiklerimden ayrı kaldığım için, göğsümde, rûhum kan ağlıyor,
Birlikde oturduklarımın ayrılığı, kemiklerimin iliğini yakıyor!
Hüseyn Hilmî Işık “rahmetullahi aleyh” , her sohbetinde islâm âlimlerinin kitâblarından okur, imâm-ı Rabbânînin ve Abdülhakîm-i Arvâsînin “rahmetullahi aleyhimâ” sözlerinden söyler, gözleri yaşarırdı. (Kelâm-ı kibâr, kibâr-ı kelâmest) derdi. Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür demekdir.
Abdülhakîm efendinin,
· İslâm âlimleri anılınca, (insan onlar idi. Onların yanında biz hiç kalırız. Hâzır olsak, hesâba katılmayız. Gâib olsak, aranmayız!) ve
· (Tekkeler kapatılmasaydı, burada birkaç Velî yetişiyordu!) ve
· (Ben zâyi' oldum!) ve
· (Yabancı dil bilseydim, çok fâideli olurdum!) ve
· (İmâm-ı Rabbânînin Mektûbâtını herkes anlıyamaz. (Mektûbât), ne Hâfız-ı Şîrâzînin yazılarına, ne de (Hamse) ye benzer. Biz onu anlamak için değil, bereketlenmek için okuyoruz!) ve
· (Nemâz kılmak, Allahü teâlâya teveccüh etmek demekdir. Dünyâda şer'i şerîfe muvâfık nemâz kılanlara hakâyık münkeşif olur. İlm-i ledünnî ihsân olunur. Bu ilmin yetmişiki derecesi vardır. En aşağısı, yaprakların sayısını bilmek ve Sa'îd ile Şakî olanı ayırmakdır. Bunlar kabrde nemâz kılarlar.)
sözlerini sıksık tekrâr ederdi.