çocukken heves ederdim.
babam ayin tadında sakal tıraşı ritüelini her gerçekleştirdiğinde, tv ekranında tsubasa dahi olsa dönüp bakmazdım, babamın at kılından fırçası bir anda gözüme picasso nun "Au Lapin Agile" tablosuna darbeleri indiren o kutsal fırçasına dönüyordu. suratının muhtelif yerlerinden çıkan her kıl "yakışıklılığa karşı duran isyancılar" gibiydiler, günün gazetelerini birer sofra bezi gibi halının üzerine serer, antika bir kaba sıcak suyunu koyar, usturasını bir cerrah titizliğinde hazırlar, aynasının açısını düzeltir ve müthiş bir görsel şölen sunardı bana. kıskanırdım kendisini, bir gün gizlice, evde kimsecikler yokken, bana tecrübe kazandıran gözlemlerimi değerlendirme fırsatı buldum.
fırçayı köpükledim, usturayı kurdum, lavaboda ki aynanın karşısına geçtim. yüzüme uzun uzun baktım, hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı, köpüğü yüzümdeki bir tutam sakala sürdüm ve usturayı vurdum, sonuca bakınca umduğum gibi olmamıştı, birşeyler eksikti sanki, fırçayı tekrar yüzümde kalan bir tutam kılın üzerinde gezdirdim, usturayı ikinci kez vurdum.
kendimi 8 yıl gençleşmiş gibi hissettim yüzümdeki yansımaya bakınca.
bir süre sonra annem eve döndüğünde yalnızlığıma son vermiş fakat büyük bir travmaya sokmuştu beni.
tanınmayacak şekilde değişmiş olmalıydım ki yüzüme bir yabancıya bakar gibi bakıyordu. oğlunu tanıyamamış bir kadını gördüm o an. bir anlık şaşkınlıktan sonra, hunharca gülmeye başladı, tutamıyordu kadın kendini, korkup ağladığımı hatırlıyorum,
"oğlum kaşlarına ne yaptın? zuhahahahaaa"