Günlük Hedonik Uyum

Konu sahibi son olarak 86 gün önce görüldü
Dizi, film paylaşmadan geçen yıllar olmuş. Layık olamadım.


World's Most Wanted (2020)

Netflix-Worlds-Most-Wanted.jpg


imrs.php


cf468439811433195aaa633bc394d480.jpg


012954_1064x599_637315521281699607.jpg
 


@melnur

Gel, biraz sakinleş. Nabzı düşürelim, daha sağlıklı düşünelim.
 
Dört yaşlarındayken annemin uyarılarına karşın parmağımı sıcak bir sobaya değdirdim. O gün önemli bir ders öğrendim: Gerçekten sıcak şeyler boktandır, çünkü sizi yakarlar. Onlara bir daha asla dokunmamanız gerekir.

Aynı sıralarda önemli bir keşifte daha bulundum: Dondurma buzlukta, benim parmak uçlarımda yetişebileceğim bir yükseklikte duruyordu. Bir gün annem başka bir odadayken dondurmayı aldım, yere oturup parmaklarımla yedim.

On yıl kadar sonra öğreneceğim orgazma en yakın şeydi. Küçük dört yıllık beynimin bir cennet kavramı varsa onu bulmuştum. Bir kap donmuş kutsallık; benim kendi küçük Elysium'um. Dondurma erimeye başladıktan sonra birazını yüzüme sürdüm ve tişörtüme akmasına izin verdim. Bunların hepsi ağır çekim oluyordu elbette. O tatlı, lezzetli iyilikle gerçekten yıkanıyordum. Ah, evet, yüce şekerli süt, benimle sırlarını paylaş, bugün yüceliği öğreneceğim.

Sonra annem mutfağa girdi ve cehennemin çok gerekli, ama bununla sınırlı kalmayan bir banyoyu da içeren kapıları açıldı.

O gün birkaç ders öğrendim. Dondurma çalmak ve mutfağın zeminine oturarak kendinizi dondurmaya batırmak annenizi feci halde kızdırıyordu. Kızgın anneler boktandır; azarlar ve cezalandırırlar. O gün de kızgın soba örneğinde olduğu gibi neyi yapmamam gerektiğini öğrenmiştim.

Ama üçüncü ve devasa bir ders daha vardı; bu tür dersler o kadar meydandadır ki oluştukları anda farklarına bile varmayız ve ötekilerden çok daha önemlidirler: Dondurma yemek yanmaktan daha iyiydi.

Bu ders önemlidir, çünkü bir değer yargısıdır. Dondurma kızgın sobalardan daha iyidir. Ağzımdaki şekerli tadı elimdeki ateşe tercih ederim. Bu, bir tercih ve öncelik verme keşfidir. Erken dönem değer hiyerarşimin oluşmasıdır.
 
Araştırmacılar denekleri birer birer küçük bir odaya soktular. İçeride tek bir bej bilgisayar konsolu, siyah ekranı ve iki düğmeden başka bir şey yoktu.

Talimatlar basitti: Otur, ekrana bak ve mavi bir ışık noktası görürsen üzerinde "mavi" yazan düğmeye bas. Mor bir ışık görürsen de "mavi olmayan" yazana bas.

Kulağa kolay geliyor, öyle değil mi?

Her deneğin bin ışığa bakması gerekliydi. Evet, bin.

Bir denek işini bitirdiği zaman araştırmacılar başka bir deneği odaya alarak süreci tekrar ediyorlardı; bej konsol, siyah ekran, bir ışık noktası. Bir sonraki... Bu farklı üniversitelerde yüzlerce denekler tarafından tekrarlandı.
Bu psikologlar yeni bir psikolojik işkence türümü araştırıyorlardı? Bu insan sıkıntısının sınırlarını araştırmak amacıyla mı yapılıyordu? Hayır, araştırmanın kapsamına saçmalığı son derece uygundu. Bu, sismik önermeler hakkında bir araştırmaydı, çünkü hafızalardaki herhangi bir akademik araştırmadan daha çok bugünün dünyasında gözlemlediğimiz şeyi açıklıyordu.

Psikologlar "yaygınlığın etkilediği kavram değişimi" adını verdikleri bir şeyi araştırıyorlardı. Ama bu bizim amacımız açısından son derece çirkin bir ad olduğundan ben keşiflerinden "mavi nokta etkisi" adıyla söz edeceğim.

Noktalarla ilgili mesele şuydu: Çoğu maviydi. Bazıları mordu. Bazıları da morla mavi arasında bir ışıktı.

Araştırmacıların bulgularına göre çoğunlukla mavi noktalar gösterdikleri zaman denekler hangi noktanın mavi olduğu, hangisinin olmadığı konusunda epeyce doğru sonuçlar veriyorlardı. Ama araştırmacılar mavi noktaları sınırladıklarında ve daha çok morun maviye çalan tonunu gösterdiklerinde denekler mor ışıklı noktaları mavi sanıyorlardı. Gözleri renkleri seçemiyor ve sayıları aslında ne olursa olsun belli bir sayıda mavi nokta arıyorlardı.

Tamam da, mesele, insanlar durmadan bir şeyleri görmeyi kaçırırlar, öyle değil mi? Ayrıca saatlerce ışıklı noktalara bakarsanız gözleriniz kamaşır ve başka başka şeyler görmeye başlarsınız, öyle değil mi?

Ama burada mesele mavi noktalar değildir; insanların algılarını beklentilerine nasıl uydurduklarının ölçülmesidir. Araştırmacılar laboratuvar çalışanlarını komaya sokacak kadar mavi nokta verisi topladıktan sonra daha önemli algılara geçtiler.

Örneğin deneklere bir dereceye kadar tehditkar, dostça ya da tarafsız görünen suratlar gösterdiler. Önce epeyce tehditkar surat resmi gösterdiler. Deney ilerledikçe mavi ışıklı noktalarda olduğu gibi bu suratları giderek azalttılar; aynı şey oldu: Tehditkar suratlar azaldıkça denekler dostça ya da tarafsız yüzleri tehditkar olarak yanlış okumaya başladılar. Sanki insanların beyninde görmeyi umdukları önceden verili bir mavi nokta sayısı olduğu gibi, görmeyi umdukları sayısı önceden belli tehditkar surat vardı.

Araştırmacılar daha da ileri gittiler; ortada tehdit yokken tehdit görmek bir şeydir, peki ama ya ahlaki yargılar? Ya dünyada olduğundan daha fazla kötülük olduğuna inanmak?

Bu kez araştırmacılar deneklere iş ilanları okuttular. Bazıları etik değildi ve bulanık şeyler içeriyordu. Bazıları kusursuz ve iyiydi. Bazıları da ikisinin arasındaydı.

Bir kez daha işe etik olan ve olmayan ilanların bir karışımını göstererek başladılar ve etik olmayanlara karşı gözlerini açık tutmalarını istediler. Sonra giderek daha az sayıda etik olmayan ilan okutmaya başladılar. Bunu yaptıkça mavi ışıklı nokta etkisi kendini göstermeye başladı. İnsanlar son derece etik ilanları bile etik değil diye nitelediler. Daha fazla sayıda ilanın çitin etik tarafında yer aldığını fark etmektense insanların etik olmadığı algısını korumaya yöneldi. Temelde yaptıklarının farkında olmayarak neyin etik olmadığını yeniden tanımlamışlardı.
 
@EkSen

On dokuzuncu yüzyılda, Emile Durkheim, sosyolojinin ve erken dönem sosyal bilimlerin öncüsü, kitaplarından birinde bir düşünce deneyi yaptı: Ya suç olmasa? Herkesin son derece saygılı olduğu ve şiddetten uzak durduğu, herkesin eşit olduğu bir toplum olsa? Kimse yalan söyleyip birbirini incitmese? Yozlaşma olmasa? Ne olurdu? Çatışmalar ortadan kalkar mıydı? Stres buharlaşır mıydı? Mutlu insanlar kırlarda papatyalar toplayarak ve şarkı söyleyerek mi dolaşırlardı?

Durheim hayır der; bunun tam tersi olur. Bir toplum ne kadar rahat ve etik olursa o kadar fazla küçük şeyler zihnimizde büyür ve göze batar. Herkes birbirini öldürmekten vazgeçse illa da bu konuda kendimizi iyi hissetmeyiz. Daha önemsiz konularda eşit derecede mutsuz oluruz.

Gelişmeci psikoloji de benzer bir şeyden söz eder: İnsanları sorunlardan ve rekabetten korumak onları daha mutlu ve güvenli yapmaz; daha kolay kendilerini güvensiz hissederler. Hiçbir mücadele ve adaletsizlikle karşılaşmadan büyüyen biri yetişkin hayatının en küçük tersliklerini dayanılmaz bulur ve bunu kanıtlamak için çocuksu bir öfkeye kapılır.
 
Psikologlar mutluluk üzerine çalışmaya başladıkları zaman ilk yaptıkları bir anket düzenlemek oldu. Büyük insan gruplarına çağrı cihazları verdiler -unutmayın, 1980'lerden, 90'lardan söz ediyoruz- ve ne zaman cihaz çalsa ankete katılanlar duracak ve şu iki sorunun yanıtını yazacaktı:

1. Ondan bire kadar bir ölçekte o anda ne kadar mutluydu?

2. Hayatında ne oluyordu?

Araştırmacılar hayatın her dönemindeki yüzlerce kişiden binlerce reyting aldılar ve hem şaşırtıcı hem de son derece sıkıcı bir sonuç gördüler: Hemen herkes genellikle "7" yanıtını vermişti. Bakkalda süt alırken? Yedi. Oğlumun futbol maçında? Yedi. Patronuma bir müşteriye büyük bir satış yapmaktan söz ederken? Yedi.

Felaketler meydana geldiğinde de -annemin kanser olması, evin kredi borcunun bir taksitini ödeyememek, küçük çocuğun tuhaf bir maçta kolunu kaybetmesi- mutluluk seviyesi bir süreliğine 2-5 aralığına düşüyor ve bir süre sonra yeniden yedi oluyordu.

Bu, işte bonus almak, hayalleri kurulan bir tatile çıkmak, evlilikler gibi son derece pozitif durumlarda bir süreliğine yükseliyor, sonra öngörüleceği gibi tekrar yediye dönüyordu.

Bu araştırmacıları büyüledi. Kimse sürekli mutlu ya da mutsuz değildi. İnsanlar dış koşullardan bağımsız olarak hafif, ama tam da tatmin edici olmayan bir mutluluk durumunda yaşıyorlardı. Başka bir şekilde ifade edersek işler genellikle fena değildi, ama her zaman daha iyiye gidebilirlerdi.

Hayat yedi seviyesindeki mutluluğumuz çevresinde inip çıkıyordu. Ve bu sürekli yedi bize küçük bir oyun oynadığı için ardı ardına düşüyorduk.

Oyun beynimizin bize söylediğiydi: "Biliyor musun, birazcık daha olsaydı sonunda ona çıkabilir ve orada kalabilirdim."
 
1954 yılında, neredeyse yetmiş beş yıllık işgalin ve yirmi yıllık savaşın ardından, Vietnamlılar sonunda Fransızları ülkelerinden kovmayı başardılar. Bu tam anlamıyla iyi bir şeydi. Tek kötü şey liberal ve kapitalist Batılı güçlerle komünist Doğu Bloğu arasında küresel bir dini savaş olan Soğuk Savaş'tı. Ve Ho Chi Minh, Fransızların kıçına tekmeyi basan adam bir komünist çıkınca herkes korktu ve bunun 3. Dünya Savaşı'nı başlatacağını düşündü.

Büyük bir savaştan korkan bir grup devlet lideri İsviçre'de şık bir masanın çevresinde toplandılar ve nükleer silahları yok etme bölümünü atlayarak dosdoğru Vietnam'ı ortasından ikiye bölmeye karar verdiler. Kimseye bir zararı dokunmamış olan bir ülkenin neden ikiye bölünmeyi hak ettiğini bana sormayın. Ama belli ki herkes Kuzey Vietnam'ın komünist, Güney Vietnam'ın kapitalist olmasına karar vermişti. Herkes mutlu mutlu yaşayabilirdi artık.
 
e7ca1a4047557127fe8776c2fe08e148.jpg

fezayı bağlayarak yorgun kanatlarına
bir güvercin uçurup kıtalar arasından
çağırdın beni
geçerek birer birer sürgün kanyonlarını
derbeder koşup geldim ışıldayan tahtına
yarım koyup bir bardak kurşun rengi çayımı
yıkarak yalnızlığa kurduğum sarayımı
yetim çığlıklarımı duyurmak üzre sana
koşup geldim; iliştir beni memnu bahtına

adını söylemek istemiyorum
her hecesi amansız bir kor dudaklarımda
her harfine yıllardır şimşeklerle yarıştım
zindanlara karıştım, ölümlerle tanıştım
adını söylemek istemiyorum
rüveyda dediğim zaman
anla ki, senin için yürüyor kelimeler
çığlığımın atardamarlarından

hangi yıldızdır bilmem, gözlerin
kayar da üzerime rüveyda
önce tuhaf bir deprem yayılır bedenime
sonra açılır önümde ıstırab vadileri
silik renkleriyle adımlarıma
çözülmeye yüz tutan bir mazi mühürlenir
hayalin bittiği menfeze doğru
alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru

uslanmaz bir yürek taşıdığıma dair
yaygın bir kanaat dolaşır aynalarda
oysa rüveyda
baştanbaşa ben
kevser akan, gül kokan bir kalbin filiziyim.

kitaplara sürdüğüm kapkara lekelerden
bir anlatsam nasıl utandığımı
bir doğrulsam eğildiğim yerlerden
ağarır tanyeri nilüferlerin
alaca bir at koşar içimde
ezer toynakları ile anılarımı

sular köpürmemeliydi rüveyda
kırılmamalıydı ıslak dalları hasret selvilerinin
ben zehire alışkınım, şerbete değil
rüyalar hefret eder avare duruşumdan
kabuslar çeker ancak derdimi yeryüzünde
sen gün boyu simsiyah bir ufukla beraber
ben her gece bir Mehdi türküsüyle çilekeş
yargılamak için zeval kayıtlarını
inkılab bekliyorum

hangi umut çiçeğidir bilmem, ellerin
uzanır da gönlüme rüveyda
derinden bir ok saplanır bağrıma
beynimi çağıran bir sese doğru
alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru

varlığın cinayettir memleketimde işlenen
akıtır kanını en asil pehlivanların
yokluğun sükunettir kuşatır evrenimi
varlığın ve yokluğun ölümüdür baharın

artık eskisi gibi bakamıyorsun
göklerinde bir belkıs otururdu rüveyda
binlerce gökkuşağı olurdu kirpiklerin
güneş bir anne gibi dururdu başucunda
artık dokunamıyor kakülün bulutlara
karalara bürünmüş saçlarında dolunay
ben bu kadar zulme layık mıyım rüveyda

hangi ressamı vurur bilmem, endamın
sarar da benliğimi
ben beni tanımam kaldırımlarda
kafesleri yutan kafese doğru
alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru

kırmızı bir kurdela bağlayarak alnına
duydun mu orkideye dua eden birini
bu ısmarlama yüzler yok mu rüveyda
bu yapmacık bebekler
gözyaşı akıtırken gülenler yok mu
beni kahrediyor geceler boyu

hangi çağın gelişidir bilmem, gülüşün
soluk bir dünyanın mezarlarına
gömerek gurbetimi
kapadı karanlığa Yesrip, kapılarını
meydan okuyuşun çağın ordularına
bilmem hangi mevsimin başlangıcıdır
doruklardan öte hevese doğru
alaca bir at koşar içimde
zamansız, mekansız nefese doğru

yasını tutuyorum kararttığım düşlerin
yıpranmış divaneler gibiyim sokaklarda
amansız bir ütopya üfleyen pencereler
lif lif yoluyor dram seyyahı bedenimi
önümde, haksızlığın hesaba çekildiği
hiç kimsenin kimseyi tanımadığı mahşer
arkamda, kare kare ömrümü belirleyen
hatırladıkça yanıp tutuştuğum resimler

söyle, nasıl aşarım pişmanlık dağlarını
yeniden bir nil olup taşar mıyım çöllere
kim giydirir başıma tacını nihayetin
kim takar bileğime hürriyet künyesini
karada balık gibi nasıl yaşarım, söyle

rüveyda, seziyorum; tahammülün kalmadı
ama dur, boşaltayım bütün çığlıklarımı
asırlardır köhne barınaklarda
küflenen, çürüyen çığlıklarımı

at vuruldu; içim paramparça rüveyda
gölgelerin ardına sakladım kusurumu
sen orda kayıtsızca gülümsüyor gibisin
ben burda damla damla eriyip akıyorum
yine de, çiğnetemem kimseye gururumu
istenmediğim yeri sessizce terkederim
hatıra kalsın diye bırakır da ruhumu
mahzun bir derviş gibi boyun büker, giderim
 
Geri