HAZAL
Yanında bir melek duruyor, merak ve umutla tebessüm etmeye çalışıyor. Şaşkın ve bitkin gözlerle etrafını süzdü. Neler olduğunu anlamaya uğraşıyordu. Soran gözleri hemşirenin gözleriyle birleşti.Hemşire tatlı bir gülümsemeyle kır saçlı adamın alnına dokundu.
-Geçmiş olsun hayata hoş geldiniz.
* * *
Bir kahkaha attı ellerini dizlerine vurarak.Yetişkin bir erkek için çok bayağı gelmişti genç adama. Sert, sert baktı arkadaşına.
-Ben gülünecek bir şey görmüyorum.
Devam edecekti ki! Bahçeli evler otobüsünün geldiğini gördü. O an ne kadar üşüdüğünü fark etti. Ellerini ovuşturup, önündeki yaşlı adamın binmesini bekledi.
Ne kadar sıkıcı!
Yaşlılıktanmı? Yoksa gerçekten bazı insanlar ağır ve vurdum duymaz mı? idi.
-Beyler, ön tarafa doğru ilerleyelim.
Diye, bozuk bir şiveyle biletçinin sesi biraz hızlandırdı yorgun, belki de üşümüş bedenleri.
Evde sekiz arkadaş kalıyorlardı. Ankara' ya Çoğu diğer illerden gelmişlerdi. Hepsi de talebe.
Bu daire, Belçika' da çalışan bir gurbetçiye aitti. Hoş... Uzun süredir kira da ödeyemiyorlar. Elektrik panosuyla ekmek dolabı gibi tanıdık olmuşlardı. Beraber yaşamanın sorumluluklarını paylaşmak için tartışıp bir karara varamayanlar söz konusu kızlar olunca evrenin en uyumlu erkek topluluğunu oluşturuyorlardı.
Murat en sessiz olanları idi. Yani evin angarya işleri için bulunmaz bir insandı. İşletme okuyordu. Ankara' ya uyum sağlayan tek kişiydi. Babası sık, sık onu görmeye geliyor, Bursa' da bir okulu seçmediği için hayıflanıyordu.
Harun Necdet' e döndü.
-Neydi otobüs durağındaki o gülüşün? Sebebini söyle? Çok basit ilişkiler mi kurduğunu düşünüyorsun arkadaşlarının?
-Ne münasebet. Özür dilerim. Hiç öyle düşün- memiştim.Benim ki sadece...
-Tamam sus. Konuştukça batıyorsun.
Elimdeki tencere, ov, ov temizlenmiyor. Şeytan diyor ki, otur kuru ekmek ye.
-Hamdi çatalları verir misin. Hazır başlamışken hepsini bitireyim.
-Oğlum o kadar uğraşma. Nasıl olsa yine kirlenecek.
-Aman ne komik.
-Arkadaşlar diyorum ki! Zil çalıyor biri kapıya baksın. Yöneticidir.
-İyi akşamlar çocuklar, size börek getirdim.
Haşhaşlı umarım beğenirsiniz. Biz de gurbette sayılırız. Afyon' dan geldiğimizden bu yana bizimki de pek alışamadı buralara.
Her gün küfredip duruyor. Tayinini başka bir yere aldırabilse, bir dakika durmayacağız buralarda...Neyse afiyet olsun.
-İyi akşamlar, zahmet ettiniz..
Hiç tanımadığım bir koku yayıldı içeriye. Canım çekmedi değil! Bütün gücümle bir hamle
yapıp, bir parça da ben kaptım.
Hım mm... Oldukça farklı bir tadı var. Lakin, yine de İstanbul' un o harika simidinin yerini tutmaz.
-Ya... Arkadaşlar!.. Aklıma geldi de... Burada hiç simit yiyen var mı?
Koro halinde:
-Neyle besleniyoruz sanıyorsun?
-Ulan size de hiçbir şey sorulmuyor.
Necati atılıyor. ( en ukalamız )
-Soru sorabilirsin. Cevaplar soruya ait olmayabilir. Ha...ha...ha...
-Pislik.
-Ben dışarıya çıkıyorum. Zindan' da bir bira içeceğim. Gelmek isteyen peşime düşsün. Tabii parası olanlar...
-Oğlum, bu soğukta hiç aklın yok mu? Tabii beyimiz lümpen. Nü çalışmak için ava çıkıyor.Sana rast gele.
Kar, Ankara' yı gerçekten çok hoş örtmüş. İkinci caddeden geçerken, çam ağaçlarının beyaza boyanmış dalları, sokak lambalarının altında, insana gökyüzünde yıldızların arasında dolaşıyormuş hissi veriyor. Sizi kucaklamaya hazır bekleyen mağrur gelinler gibi. Yürümekten gerçekten ne kadar keyif alıyorum. İnsanın doğasında var olan yeteneklerini kullanabilmesi için, mutlaka onu çağrıştıracak enerjiye ulaşması gerekiyor.( Şair' in ilham alabilmesi için yağmurun çiselemesini beklemesi gibi )
Zindan sol görüşlü arkadaşların toplandığı bir Bira Cafe . Burasını seviyorum. Bu görüşte olanlar için, ibadethane gibi. 1977 yılının ruhunu yaşatabiliyor. En ilginç tarafı, kapıdan girince şu duvardaki pranga. Biraz kasvetli,ama ilginç. İçeride beni rahatsız eden tek şey sigara dumanı. İyi ki kullanmıyorum.
Arkadaşlar el ediyorlar. Biramı tipsizden alıp onların yanına gidiyorum. Bol bol siyaset yapıyoruz. Ülkenin durumu gerçekten çok vahim. İçim kararıyor. Faruk kulağıma eğilip :
-Sıkıldım, çıkıp biraz dolaşalım.
Kendimizi Kızılay'da buluyoruz. Faruk iyi bir aileden geliyor. Kibar bir arkadaş. İyi anlaşıyoruz. Tıp okuyor. Ankara Polatlı ' dan. 3. sınıf talebesi.
Derslerin çok ağır geldiğini, buna karşın okuldaki siyasi çatışmalar yüzünden, öğretimin
çok aksadığını ayrıntılarıyla anlatıyor.
Hoş! hangimiz okula rahat gidebiliyoruz? Üniversite’ lerin tamamı pimi çekilmiş el bombası gibi!.
Benim ailem de önce buraya gelmeme karşı çıkmışlar. Babam üst derecede devlet memuru , annem ise kendi halinde , babama uyum sağlamaya çalışan , evrim geçirmiş Osmanlı idi.Resim yapmayı seviyordum. Onun için Gazi’ nin resim bölümünü seçmiştim. Gerçi maceracı yapım ve çabuk sıkılmam, resim için pek uygun değildi.Yine de resim yapmak, duygularımın tuale aktarılması bana keyif veriyor. Burada ilk senem. Kişinin zaafları hangimizin hayatında iz bırakmıyor ki!
Bazen arzularımız, ağaçkakanın hayatını sürdürmek için delik deşik ettiği ağaç gövdesi gibi, yüreğimizi delip, delip geçmiyor mu?
Karagöz' ün, gölge oyunundaki hayatın komik anlatımı, perdenin arkasındaki mum sönünce, yüzümüzdeki gülücüklerin donmasına neden olmuyor mu?
Lakin hayat hep yeni gülücükleri umutla bekletiyor...
-İyi geceler Faruk' cuğum, görüşürüz.
* * *
Çocukluğum İstanbul Fatih' te, 60 odalı ahşap bir konakta geçti. Konak üç katlı idi. Büyük bahçe kapısından girince, mermer bir avlu karşılardı gelenleri. İşlemeli , konak kapısı, o zamanlar mı öyle gelirdi bilemiyorum! Bir minare kadar yüksek ve ulaşılmazdı. İçeriye girer girmez sağlı sollu iki çıkışlı bir merdiven karşılardı. Aynı kata çıkan, haremlik ve selamlık olarak yapılmış, yaklaşık yüz yıllık bu yapının, hayatımda çok ayrı bir yeri vardır.
Biz, on iki bölümden oluşan bu muhteşem ya- pının, üçüncü katında, beş odalı bir dairesinde kalıyorduk. Gece yatağa yattığımda, ay ışığının içeriye vurmasıyla tavanda dans eden muhteşem işlemelere bakıp, kurduğum hayaller bugüne kadar canlılığını koruyor. Düşündükçe hala mutlu oluyorum. İlk okula, babam daha iyi bir eğitim a-labileceğim düşüncesi ile, beni bir hayli uzak olmasına rağmen, Beyazıt Vezneciler İlkokulu' na yazdırmıştı.
Zeyrek yokuşundan inipSaraçhane' den Vefa' ya, oradan Vezneciler' e giderdim. Yollarda gördüğüm o muhteşem yapılar, tarih kokan sokaklar, yollardaki su taşıyan sakalar, zilli yoğurtçular, atlı yağcılar, macuncular, dondurma, elma şekeri, hele destancılar.
Destancılar nasılda etkilerdi beni.Onların hepsinin resmini yapmak isterdim.
Daha, daha niceleri... İlkokulöğretmenim Hüseyin Pehlivan... Ne harika bir insandı.
İlkokuldan sonra, Vefa lisesi orta kısmına başladım. Eski sarı binada, hep hayallerimde resim heykel yapmak vardı. Yağmurlu günlerde, evimizin yakınındaki bir arsadan aldığım killerden hayvan heykelcikleriyapar, kendi dünyamı kurmaya çalışırdım.
oğuz gölçik yazar...
Yanında bir melek duruyor, merak ve umutla tebessüm etmeye çalışıyor. Şaşkın ve bitkin gözlerle etrafını süzdü. Neler olduğunu anlamaya uğraşıyordu. Soran gözleri hemşirenin gözleriyle birleşti.Hemşire tatlı bir gülümsemeyle kır saçlı adamın alnına dokundu.
-Geçmiş olsun hayata hoş geldiniz.
* * *
Bir kahkaha attı ellerini dizlerine vurarak.Yetişkin bir erkek için çok bayağı gelmişti genç adama. Sert, sert baktı arkadaşına.
-Ben gülünecek bir şey görmüyorum.
Devam edecekti ki! Bahçeli evler otobüsünün geldiğini gördü. O an ne kadar üşüdüğünü fark etti. Ellerini ovuşturup, önündeki yaşlı adamın binmesini bekledi.
Ne kadar sıkıcı!
Yaşlılıktanmı? Yoksa gerçekten bazı insanlar ağır ve vurdum duymaz mı? idi.
-Beyler, ön tarafa doğru ilerleyelim.
Diye, bozuk bir şiveyle biletçinin sesi biraz hızlandırdı yorgun, belki de üşümüş bedenleri.
Evde sekiz arkadaş kalıyorlardı. Ankara' ya Çoğu diğer illerden gelmişlerdi. Hepsi de talebe.
Bu daire, Belçika' da çalışan bir gurbetçiye aitti. Hoş... Uzun süredir kira da ödeyemiyorlar. Elektrik panosuyla ekmek dolabı gibi tanıdık olmuşlardı. Beraber yaşamanın sorumluluklarını paylaşmak için tartışıp bir karara varamayanlar söz konusu kızlar olunca evrenin en uyumlu erkek topluluğunu oluşturuyorlardı.
Murat en sessiz olanları idi. Yani evin angarya işleri için bulunmaz bir insandı. İşletme okuyordu. Ankara' ya uyum sağlayan tek kişiydi. Babası sık, sık onu görmeye geliyor, Bursa' da bir okulu seçmediği için hayıflanıyordu.
Harun Necdet' e döndü.
-Neydi otobüs durağındaki o gülüşün? Sebebini söyle? Çok basit ilişkiler mi kurduğunu düşünüyorsun arkadaşlarının?
-Ne münasebet. Özür dilerim. Hiç öyle düşün- memiştim.Benim ki sadece...
-Tamam sus. Konuştukça batıyorsun.
Elimdeki tencere, ov, ov temizlenmiyor. Şeytan diyor ki, otur kuru ekmek ye.
-Hamdi çatalları verir misin. Hazır başlamışken hepsini bitireyim.
-Oğlum o kadar uğraşma. Nasıl olsa yine kirlenecek.
-Aman ne komik.
-Arkadaşlar diyorum ki! Zil çalıyor biri kapıya baksın. Yöneticidir.
-İyi akşamlar çocuklar, size börek getirdim.
Haşhaşlı umarım beğenirsiniz. Biz de gurbette sayılırız. Afyon' dan geldiğimizden bu yana bizimki de pek alışamadı buralara.
Her gün küfredip duruyor. Tayinini başka bir yere aldırabilse, bir dakika durmayacağız buralarda...Neyse afiyet olsun.
-İyi akşamlar, zahmet ettiniz..
Hiç tanımadığım bir koku yayıldı içeriye. Canım çekmedi değil! Bütün gücümle bir hamle
yapıp, bir parça da ben kaptım.
Hım mm... Oldukça farklı bir tadı var. Lakin, yine de İstanbul' un o harika simidinin yerini tutmaz.
-Ya... Arkadaşlar!.. Aklıma geldi de... Burada hiç simit yiyen var mı?
Koro halinde:
-Neyle besleniyoruz sanıyorsun?
-Ulan size de hiçbir şey sorulmuyor.
Necati atılıyor. ( en ukalamız )
-Soru sorabilirsin. Cevaplar soruya ait olmayabilir. Ha...ha...ha...
-Pislik.
-Ben dışarıya çıkıyorum. Zindan' da bir bira içeceğim. Gelmek isteyen peşime düşsün. Tabii parası olanlar...
-Oğlum, bu soğukta hiç aklın yok mu? Tabii beyimiz lümpen. Nü çalışmak için ava çıkıyor.Sana rast gele.
Kar, Ankara' yı gerçekten çok hoş örtmüş. İkinci caddeden geçerken, çam ağaçlarının beyaza boyanmış dalları, sokak lambalarının altında, insana gökyüzünde yıldızların arasında dolaşıyormuş hissi veriyor. Sizi kucaklamaya hazır bekleyen mağrur gelinler gibi. Yürümekten gerçekten ne kadar keyif alıyorum. İnsanın doğasında var olan yeteneklerini kullanabilmesi için, mutlaka onu çağrıştıracak enerjiye ulaşması gerekiyor.( Şair' in ilham alabilmesi için yağmurun çiselemesini beklemesi gibi )
Zindan sol görüşlü arkadaşların toplandığı bir Bira Cafe . Burasını seviyorum. Bu görüşte olanlar için, ibadethane gibi. 1977 yılının ruhunu yaşatabiliyor. En ilginç tarafı, kapıdan girince şu duvardaki pranga. Biraz kasvetli,ama ilginç. İçeride beni rahatsız eden tek şey sigara dumanı. İyi ki kullanmıyorum.
Arkadaşlar el ediyorlar. Biramı tipsizden alıp onların yanına gidiyorum. Bol bol siyaset yapıyoruz. Ülkenin durumu gerçekten çok vahim. İçim kararıyor. Faruk kulağıma eğilip :
-Sıkıldım, çıkıp biraz dolaşalım.
Kendimizi Kızılay'da buluyoruz. Faruk iyi bir aileden geliyor. Kibar bir arkadaş. İyi anlaşıyoruz. Tıp okuyor. Ankara Polatlı ' dan. 3. sınıf talebesi.
Derslerin çok ağır geldiğini, buna karşın okuldaki siyasi çatışmalar yüzünden, öğretimin
çok aksadığını ayrıntılarıyla anlatıyor.
Hoş! hangimiz okula rahat gidebiliyoruz? Üniversite’ lerin tamamı pimi çekilmiş el bombası gibi!.
Benim ailem de önce buraya gelmeme karşı çıkmışlar. Babam üst derecede devlet memuru , annem ise kendi halinde , babama uyum sağlamaya çalışan , evrim geçirmiş Osmanlı idi.Resim yapmayı seviyordum. Onun için Gazi’ nin resim bölümünü seçmiştim. Gerçi maceracı yapım ve çabuk sıkılmam, resim için pek uygun değildi.Yine de resim yapmak, duygularımın tuale aktarılması bana keyif veriyor. Burada ilk senem. Kişinin zaafları hangimizin hayatında iz bırakmıyor ki!
Bazen arzularımız, ağaçkakanın hayatını sürdürmek için delik deşik ettiği ağaç gövdesi gibi, yüreğimizi delip, delip geçmiyor mu?
Karagöz' ün, gölge oyunundaki hayatın komik anlatımı, perdenin arkasındaki mum sönünce, yüzümüzdeki gülücüklerin donmasına neden olmuyor mu?
Lakin hayat hep yeni gülücükleri umutla bekletiyor...
-İyi geceler Faruk' cuğum, görüşürüz.
* * *
Çocukluğum İstanbul Fatih' te, 60 odalı ahşap bir konakta geçti. Konak üç katlı idi. Büyük bahçe kapısından girince, mermer bir avlu karşılardı gelenleri. İşlemeli , konak kapısı, o zamanlar mı öyle gelirdi bilemiyorum! Bir minare kadar yüksek ve ulaşılmazdı. İçeriye girer girmez sağlı sollu iki çıkışlı bir merdiven karşılardı. Aynı kata çıkan, haremlik ve selamlık olarak yapılmış, yaklaşık yüz yıllık bu yapının, hayatımda çok ayrı bir yeri vardır.
Biz, on iki bölümden oluşan bu muhteşem ya- pının, üçüncü katında, beş odalı bir dairesinde kalıyorduk. Gece yatağa yattığımda, ay ışığının içeriye vurmasıyla tavanda dans eden muhteşem işlemelere bakıp, kurduğum hayaller bugüne kadar canlılığını koruyor. Düşündükçe hala mutlu oluyorum. İlk okula, babam daha iyi bir eğitim a-labileceğim düşüncesi ile, beni bir hayli uzak olmasına rağmen, Beyazıt Vezneciler İlkokulu' na yazdırmıştı.
Zeyrek yokuşundan inipSaraçhane' den Vefa' ya, oradan Vezneciler' e giderdim. Yollarda gördüğüm o muhteşem yapılar, tarih kokan sokaklar, yollardaki su taşıyan sakalar, zilli yoğurtçular, atlı yağcılar, macuncular, dondurma, elma şekeri, hele destancılar.
Destancılar nasılda etkilerdi beni.Onların hepsinin resmini yapmak isterdim.
Daha, daha niceleri... İlkokulöğretmenim Hüseyin Pehlivan... Ne harika bir insandı.
İlkokuldan sonra, Vefa lisesi orta kısmına başladım. Eski sarı binada, hep hayallerimde resim heykel yapmak vardı. Yağmurlu günlerde, evimizin yakınındaki bir arsadan aldığım killerden hayvan heykelcikleriyapar, kendi dünyamı kurmaya çalışırdım.
oğuz gölçik yazar...